24.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1150

Yeni Anayasa Yapmak Teröre Çare Olmaz

12 Eylül 2010 da yapılan referandumla yapılan Anayasa değişikliklerinin neler olduğunu kaç kişinin hatırladığını sorgulayan bir anket yapılsa, herhalde çok düşük bir oran çıkardı. Zaten oy kullananların yüzde kaçı değişikliklerin muhtevasını biliyordu ki.

Referandumun yüzde 58‘ le kabul edilmesinden dokuz ay sonra yapılan genel seçimlere partiler yeni Anayasa vaadi ile girdiler. Seçim sonrası oluşan Meclis’te de “yeni Anayasa” yapma fikri konusunda mutabakat sağlanmış olduğu anlaşılıyor.

Seçimden önce de Meclis, aynı dört partinin temsilcilerinden teşekkül etmekteydi. O halde 12 Eylül 2010 da neden partilerin mutabakatı sağlanmadan değişiklikler yapılması ve referanduma götürülmesi tercih edildi?

Mademki “Yeni Anayasa” yapma konusunda mutabakata varmış bir kamuoyu ve onun temsilcileri olan partiler vardı, bu değişiklikler için aceleciğin sebebi neydi?

AKP referandumdaki sonuçla hem yüksek yargı yönünden istediği değişikliği sağladı ve hem de bu sonucu 12 Haziran 2011 seçimlerinde oy artışı sağlamak için kaldıraç olarak kullanma becerisini gösterdi. Aceleciliğin sebepleri belki de sadece bunlar değildi. Muhtemelen, yeni Anayasa ile yapacaklarını seçim öncesi yapmaları halinde milletin tepki göstermesinden çekindiler.

Yeni Anayasa’dan her partinin beklentisi farklı, her partinin kırmızıçizgileri olacak. Bu maddelerde uzlaşılması mümkün görünmüyor. Uzlaşma sağlanamayan maddeler yüzünden, mutabık kalınmamış yeni Anayasa yine referanduma mı sunulacak?

Şimdilik bunları bilmiyoruz.

Referandumla yüzde 50’nin biraz üstünde bir oranla kabul edilecek bir Anayasa, herhalde milli mutabakatla yapılmış bir “sosyal sözleşme” sayılamaz. Muhalefetin kullanılma duygusuna itileceği bir Anayasa yapımının pek hayırlı olmayacağını söyleyebiliriz. Bunun için çok dikkatli bir Anayasa yapma süreç yönetimi sergilenmelidir.

****

Bazılarının beklentisi, PKK/Terör/Kürt Sorunu‘nun çözümünün Yeni Anayasa ile mümkün olabileceği yönünde.

Yeni Anayasa demek, devletin yapısını, fonksiyonlarını yeniden tanzim ve tarif etmek demek.

BDP/PKK kanadı bu yöndeki taleplerini zaten defalarca açıklamış durumda. “Bağımsız Kürdistan” projesine giden bir ara durak olarak “Özerk Kürdistan” yapılanmasını sağlamak. Irak’ın Kuzeyinde Barzani’nin liderliğindeki Kürdistan bölgesi gibi bir yapılanma. Eğitimden, savunmaya, vergi toplamaktan, yargılamaya kadar temel devlet fonksiyonlarını üstlenmiş bir özerk yapı istenen. “Özerk Kürdistan” bölgesinin “öz savunma gücünü” dağdan indirilecek PKK militanlarının oluşturacağı da sır değil. Tabii ki PKK lideri Öcalan’ın da önce ev hapsi, sonra affı ve bir sonraki aşamada bu özerk devletçiğin başkanı olması planlanıyor.

Bu planların gerçekleşeceği ümidinde olanların dayandığı en esaslı unsur dış destekler olmalı. Muhtemeldir ki bunların liderlerine “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında (ülkelerin sınırları ve rejimlerinin değiştirilmekte olduğu ve bu kapsamda Türkiye topraklarında) bağımsız Kürdistan kurulması” sözü verilmiş olabilir.

MİT/PKK görüşmesinin “koordinatör ülkesinin” maksadı herhalde “Türkiye’de akan kanın durması” ve “anaların gözyaşlarının dinmesi” değildi. Tıpkı Libya’ya müdahale eden devletlerin “halkı diktatörden kurtarmak” olmadığı gibi.

BDP/PKK kanadı ve onları destekleyenlerin planlarının işleyebilmesi için, Anayasa’nın ilk dört maddesi ve Türklüğe atıf yapan 66. Maddesinin değiştirilmesi, üniter yapının federatif bir yapıya dönüşmesini sağlayacak ibarelerin yer alması, devletin kurucu unsuru olarak “Türk Milleti” yerine etnik kökenlerin de yer alması gerekiyor.

Maalesef “terörden bıkmışlık”, “iktidarda kalmak için ABD’ye dayanmak ihtiyacı” veya bilmediğimiz başka sebeplerle devleti yönetenlerin de bu taleplerin önemli bir kısmına olumlu yaklaşmakta olduğu kanaati yerleşmeye başladı.

BDP‘den milletvekili seçilen Şerafettin Elçi şu açıklamayı yaptı: “Müzakereler MİT’ten daha da üst düzeye çıkmıştı. MİT Müsteşarı Fidan, Kürtlerin kırmızıçizgisi olan ana dille eğitimle ilgili PKK’ye, ‘Nasılsa orası özerk bölge olacak. Öğretmen tayini dâhil, eğitim hizmetleri belediyelere, valilere devredilecek’ dedi.

Bu sözler devlet tarafından yalanlanmadı.

AKP içinde “Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesinin mümkün olmadığını” söyleyen isimler olduğu gibi, “öncelikle bunlar değişmeli” diyenler de var. AKP içinde değişmesi taraftarı olanların bir kısmı şu an için suskun.

CHP içinde de sayısı az da olsa bu maddelerin değişmesini isteyenler var. Bu maddelerin değişmesine MHP eksiksiz karşı çıkacak, BDP ise eksiksiz değişmesini savunacaktır.

*****

Silah bırakmamış teröristi tatmin edecek bir Anayasa, devletin ve milletimizin teröre teslim olması demektir. Böyle bir Anayasa Meclis’ten geçmez, halk da kabul etmez.

Bu durumda AKP’li ve CHP’li bazı iyi niyetli siyasilerin savunduğu gibi, yerel yönetimleri daha özerk hale getirici, ana dilde eğitime bazı şartlarla evet denilmesi gibi bazı düzenlemelerde mutabakat sağlanmaya çalışılacaktır.

Kanaatimce böyle bir mutabakat zor. Ancak tam bir mutabakat olmasa da çoğunluk sağlanabilir.

CIA‘nın Türkiye ve Ortadoğu sorumluluğunu yapmış Graham Fuller de kitabında bu yöntemi savunuyor: “Merkezi yönetimin yetkilerinin bir kısmının yerel yönetimlere devredilmesi” ambalajı içinde özerklik verilmesini istiyor. Özerklik verilmezse, “Devlet politikaları bu insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamazsa, Türkiye’nin devlet bütünlüğü tehlikeye girecektir” diye tehdit ediyor. Kısaca “ya özerklik, ya bölünme” diyor.

Bu şekilde bir Anayasa yapılması terörü bitirmez, PKK’ya silah bıraktırmaz. Üstelik PKK çok ciddi siyasi kazançlar elde etmiş olur. Özerklik zamanla genişler. Bağımsız Kürt Devleti projesinin gerçekleşmesi için alt yapı sağlanmış olur. Sonuç yine bölünmeye çıkar.

Anayasa’yı sadece Türk Milletinin daha demokratik ve hür bir ortamda yaşaması, ekonomik ve sosyal refahı için yapmak durumundayız. Terörle yeterli mücadeleyi etmeden, Anayasa yaparak teröre çare bulmaya çalışmak yanlıştır.

Bütün Çağların Sanatçısı

Üstad Sezai Karakoç’u İstanbul’da ta 1960’lı yıllarda Vefa Lisesi’nde okurkenden bu yana takip ederim, okurum ,etkilenirim. Profesyonel gazeteciliğe başladığım (1967) Sabah’taki Sütun yazılarının tiryakisiydim. Yayınladığı Diriliş Dergisi’nin abonesiydim. O yıllarda yayınladığı “İslamın Dirilişi” ve “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü” adeta benim gibi onca genç okuru düşündürmüştü. İlk yakın tanışmamız, hakkında açılan davalar dolayısıyla oldu. İşadamı Sabri Özpala ile birlikte Ankara’ya gittik. Ulus’taki Maliye Bakanlığı’nda çalışıyordu. Ötüken Yayınevi’nin neşrettiği eser de toplatılmıştı. Bütün bunlar kendisini düşünce ve çalışmalarından ayıramamış, etkilememişti.
Vekaletini alarak mahkemedeki duruşmalarına hukukçu arkadaşlarımızın müdahalesini sağladık. Ben de Sezai Karakoç üstadı böylece şahsen de tanımış oldum. Daha sonra kendisi İstanbul’a, ben Ankara’ya taşınmamıza rağmen her İstanbul ziyaretimde Cağaloğlu’ndaki ofisine uğrayarak ziyarette bulunur, sohbet ederdim. Bu defa da öyle oldu. Biraz da serzenişte bulundum görüntü çektirmemesi, radyo ve televizyonlara, gazetelere röportaj vermemesi, hakkındaki çalışmalara katkıda bulunmaması nedeniyle.

Sanatçının Sağlığındaki Vefa Daha da Önemli

Gerçi ambargo da koymuyordu. Üstelik Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç’u kitabı rafa kaldıran toplum ekranlarda da görmek istiyordu. Dedi ki “Hakkımdaki çalışmaları gördüm. Hele bir çalışma var ki üstelik bir akademisyen yazmış, işte o ben değilim. Diriliş’i anlamıyorlar, anlayamıyorlar. Şimdi TRT bir belgesel hazırlamış, bakalım nasıl olacak? Hakkımda doktora ve master çalışmaları da yapılıyor. Ben hiç karışmıyorum. Eserlerim ortada. Algılamalarını yansıtabilirler.”
Hemen TMSF’nin elinde bulunan Cine 5 Televizyonunun hazırladığı “Sezai Karakoç Gün Doğmadan Belgesel Film”ini hatırlattım. Galası vardı. Orhan Seyfi Güner yapımcılığı, Ensar Altay yönetmenliği, Hamid Can ve Yusuf Armağan da metin yazarlığını üslenmişlerdi. Sezai Karakoç’u ziyaret etmişler, çalışmalarını ve programlarını anlatmışlar. Sonrasında da Sezai Karakoç’un yaşadığı her mekanda çekim yapmışlar. Dönemini gündeme taşımışlar. Üstad duruş değiştirmemiş, renk vermemiş. Daha sonra nezaket göstermişler belgeselin 50 adet gala davetiyesini göndermişler. Kendisi galaya gitmiyor. Davetiyelerin hepsi dağıtılmış. Ben yine de Sezai Karakoç üstadın ısrarla katkısını talep ediyorum. Sonunda dayanamıyor ve diyor ki “Galiba bu resimleri, bu filmleri biz çekeceğiz.  Ama hemen değil. Zamanı gelince.”

Kırk Yıllık Sezai Karakoç Dostları Galada Buluştu

Ben galaya gittim. Cemal Reşit Rey tıklım tıklım dolu. Bütün sanat çevresi bir arada. Her görüşten, her kesimden yansımalar var. Zaten birkaç günden beri bütün medya galadan bahsediyor. Alaka zirvede. İlk defa böyle uzun bir çalışma yapılıyor. En gizemli, en merak edilen bir sanatçı olduğu burada da meydana çıkıyor. Efsane gibi adeta. Sağcı, solcu, marksist, islamcı, romantik, oportünist herkes korumacılığa karşı çıkan bu sanatçıyı yeni bilgi ve belgelerin yanında ilk defa diğer görsel malzemelerin de kullanıldığı bu programda daha yakından tanımak istiyor. Değer görüldüğü ve almadığı 2006 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’ne sergilediği tavır da bazı yorumlarda Sezai Karakoç’u Milli Şair Mehmet Akif Ersoy kimliğiyle örtüştüğü biçiminde değerlendirilmişti. Yalnız ve kenarda kalmayı tercih eden ve şöhretten kaçan bu sanatçı bakalım ekrana nasıl yansımıştı? Heyecan zirvede!

Devlet, Hükümet ve Aydınlar Konuşuyor

“İnanç özgürlüktür”diye başladı program. Sezai Karakoç’un fikir dünyası, düşün evi ziyaret edilecekti. Yapımcı ve Cine 5 Medya Grup Başkanı Orhan Seyfi Güner’e göre öğretici bir çalışma oldu ve “Karakoç’un deryasında yüzmeye gayret ettik. Bu iş miri malıdır. Hepimizin malıdır. Sezai Karakoç hepimizin mütefekkiridir.” dedi. Cesur Küçük yönetiminde 15 kişilik bir de yapım için Sezai Karakoç Okuma Grubu oluşturulmuş. Galaya gelmeyen Ertuğrul Günay’ın sanki yapması gereken açıklamayı, Tarım Bakanı Mehdi Eker yaptı. “Biz O’nun mahçup çocuklarıyız. Adanmış bir hayatı yaşadı. Yitik cennetin medeniyet tasavvurunu O’nunla tanıdık. Dünyamızı şekillendirdi.”

Galaya katılmasını bir müddet beklediğimiz “açılımın lokomotifi” İçişleri Bakanı Prof. Dr.Beşir Atalay, dostlarının bu galada biraraya gelmesinden etkilenmişti. Dedi ki “Karakoç hayatta iken bu çalışma büyük jest. Ancak buraya gelip, bizleri şöyle bir selamlasaydı, herkesi çok mutlu ederdi. Benim kuşağımda büyük emeği var. Bu belgesel yeni kuşaklara Karakoç’u tanıtacak. 1972’de Erzurum Üniversitesi’nde asistanlık imtihanına girmiştim. Rektör Kemal Bıyıkoğlu’ydu. Jüri’de Prof. Sebahattin Zaim ve Doçent Nevzat Yalçıntaş vardı. Bana en son okuduğum eseri sordular. Sezai Karakoç’un “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü”dedim. Karakoç denince aklıma medeniyet ve insan gelir. Şiiri de bu medeniyetin bir parçasıdır. Açılımımızdaki kardeşlik proğramımızda Sezai Karakoç’un da payı vardır. Büyük bakışı öğretti. Suriye ile kapıların açılışını Karakoç ile kaldırdık. Kalemine bereket.”

Bir Sanatçının Siyasi Yanı Olunca

Genç yönetmen Ensar Altay Sezai Karakoç’un”Dağın ucuna çıkıp bağırmak istiyorum” çığlığına bir umut getirmek istediklerini söyledi. Bakalım öyle mi? Film gösterimi başlıyor. “Bismillah”geliyor beyaz perdeye istifiyle. Camiler geliyor, ardından dev binalar, siteler ve İstanbul bindiriliyor görüntüye. Otomobili içindeki bir sürücü radyosunun düğmesine basarak yol alıyor. Bir müzik gümbür gümbür salonda. Bakalım İstanbul’dan Şam’a, Bağdat’a, Beyrut’a, Amman’a  nasıl pasaportsuz gezeceğiz, göreceğiz, yaşayacağız? İyiki şair Şaban Abak bunu hatırlattı.

Belgeselde nokta atış yapılmış. Sezai Karakoç nerede, kamera orada. Ergani’de, Piran’da, Maden’de, Diyarbakır’da, Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta, Gaziantep’te, Bursa ve Bolu’da belgelere girilmiş, bilgilere ulaşılmaya çalışılmış. Aydınlar Karakoç’u anlatıyor. Akademisyenler var içlerinde, sanatçılar var, bakanlar var ve de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül var. “Siyaset adamı olarak da  sanatçı Sezai Karakoç’u değerlendirelim”demez mi? 6. Sağanak’a değin 135 dakika yağmur geldi rahmetle birlikte. Fransızca Hızırla Kırk Saat iyi ki düşünülmüş Türkçe’nin yanında.

Diriliş Mektebinde Yeniden Okuma Fırsatıydı Belgesel

Sezai karakoç’un dönemine ait görüntüler daha az tutulabilinirdi. Bütünlüğü etkiledi. Üstadı tanıyanlara değil ama, hiç bilmeyenler çok şey öğrendi. Elinize, yüreğinize, zihninize, kaleminize, bilgisayarınıza, kameranıza, enstürümanlarınızın hepsine sağlık ve bereket olsun. “Evlenmenin kısmet olmadığı yalnız adam, bütün çağların çocuğu, sanatçısı, hakiki medeniyet şairi, insanı, sarsan değil düşündüren aydın, diriliş mektebinin hocası Sezai Karakoç”u yeniden okuma fırsatı verenlere teşekkürler. Keşke geçişlerde hep karanlığa girilmesiydi filmde. Karanfil değil gül muştu edilseydi. Suya yansımalarda ve ötekilerde tekrarlar az olsaydı bari. Virane konak da bundan nasibini almış. Bu görüntünün dirilişi anlatması tartışılır bir zumlama. Belgeler iyi, belge dışındaki görsel malzeme öyle değil. Metin müziğin gerisindeydi, görsellik de metinin. Acaba bu ayrı bir sinema dili mi? Sinematoğrafik unsurları mı farklı? Her şeye rağmen, bardağın dolu yanında Sezai Karakoç için bu en geniş kapsamlı bir çalışma. Hizmet verenler aksakal olarak daha sonra yeni kuşaklara aynı filmi bir kere daha yeniden çekmeliler. Yine keyifle izleriz. Dilerim örnek olur. Yeniliklerle tamamlanır.

TMSF ve Cine 5’ten Örnek Bir Girişimdi Medeniyet ve İnsan İçin

Sanatçı titiz bir insan. Aynı duyarlılığı ötekilerden de istiyor. Ama Sezai Karakoç ve Diriliş algılamaları homojen bir şey değil: yaş, kültür, sorumluluk başta her gruba göre değişebiliyor. Değişmeyen bir şey diriliş heyecanı, şevki ve çıtası ile eskimez medeniyetin inşası ve ihyasının endişe ve gayreti. Bir nesil bir sonrakine ev, arsa, apartman değil ama bunlardan da değerli olabilecek bir miras bıraktı.

Kore Neden Başarılı?

İzmit’de Kore’nin Dünya Çelik devi POSCO’nun kurucağı Paslanmaz Çelik fabrikasının temel atma törenine katıldım. Daha öncede POSCO firmasının daveti üzerine Kocaeli TV’yi temsilen Kore’ye gitmiştim. Temel atma törenin esnasında Kore’li yetkililerin konuşmalarını, Bakan Zafer Çağlayan’ın konuşması dinlerken Kore savaşlarında şehit olan mehmetçikleri düşündüm.
1950 yılında onbinlerce insanı ölen ve 40 bin askerin öldüğü Kore savaşlarından sonra, Kore tam bir fakirlik içerisindeydi. Törene Ankara’dan katılan bir Kore gazisi ile yaptığımız bir şöyleside Kore’nin fakirlik durumunu net olarak ortaya koymuştu ve biz Korelileri acıyorduk diyordu.
Dün temel atma töreninde İstiklal marşı ve Kore milli marşını dinlerken, Kore’nin kısa süre içerisinde nasıl kalkındığını ve 90 yıldır savaşa girmeyen Türkiye’nin neden sanayi hamlesini yakalayamadığını acı acı düşündüm. Kore, kalkınmasını 1980’den sonra gerçekleştirmişti. Bugün Hyundai, Posco, Sanyo ve Samsung gibi dünya markası bir çok firması bulunuyor. Acı ama gerçek Türkiye’nin bir otomobil markası bile yok. Türkiye’nin neden sanayileşme hamlesini yakalayamadığını sorgulamak gerekiyor. Kore sanayisini sadece bir yere yığmamış, ülkenin her yerine dağıtmış. Türkiye’de ise Sanayi’yi Marmara bölgesine toplamışız, insanları Marmara Bölgesine getirmişiz. Ne sanayi, ne de insanlar memmun. Türkiye Sanayi hamlesini mutlaka gerçekleştirmeli ve dünya ekonomisine yön veren ülkeler arasına girmelidir.
Kocaeli’de Posco çevre konusunda tartışıldı. Bundan sonra da tartışılacak. Bizim Kore’de gördüğümüz Posco, çevreye verdiği önemli eğitim ve Üniversitesiyle ve toplumsal sorumluluk projesiyle Türkiye’ye gelirse bir sorun olmayacaktır. Ancak bir çok uluslar arası kuruluş gibi Türkiye’ye geldikten sonra değişirse gerçekten çok kötü. Bunun için törende bir konuşma yapan Kocaeli Valisi Ercan Topaca çevre konusunda net mesajlar verdi ve Posco’nun çevreye duyarlı olmasını için devlet sonuna da kadar takip edeceğini açıklaması bir devlet güvencesiydi.

İnşir@h

Ne ulu çınar ki; hüznü ağırlar
Silince ilhamı gönül hanemde.
İkbale gam döküp hüsn’ü uğurlar
Neşeyse buluğa ermez sahnemde.

Huzur hep kilitli,uykular sağır.
Rüyada kabusa uyanmak ağır.
Dua et imdada sükunu çağır.
Nedense ümide yer yok köhnemde.

Maziyi lağvetsem silsem rolümü.
Hafızam tazeler aynı zulümü.
Akıbet vehminde saklar ölümü.
Marifet bu sırr’a varmak alemde.

İnşirah iklimi vücuda gelse.
Nefs ile mahkeme sürer tek celse.
Masiva muradım tel tel incelse
İlhama sadakat sürer kalemde

Dünya Nasıl Biçimlendiriliyor?

Etrafımızda gelişen bir çok olay var. Bunların bazılarını kısaca vurgulamak istersek şunları sayabiliriz: İsrail’le yaşadığımız sorun, Arap Baharı, Füze Kalkanı, Doğu Akdeniz’de petrol kavgası ve yerli sorunumuz “Yeni Anayasa”. Daha bir çok meseleyi de bu saydıklarımıza rahatlıkla eklemek mümkün.

Bunca meselenin kendiliğinden veya tesadüfen olduğunu iddia etmek ise doğru olmaz. Yani Mavi Marmara kendiliğinden yola çıkmamış ve İsrail’in tecavüzüne kendiliğinden uğramamıştır. Eğer böyle olmasaydı çoktan iki ülke arasında buzlar erimiş, ölenler için tazminat ödenmiş ve barış çubuğu tüttürülmüş olurdu. Öyleyse cevap aramamız gereken sorular, bu olayların arka planında nelerin yattığına dair olanlardır.

Kabul edilmelidir ki; bir insanın, insan topluluklarının ve devletlerin yaşamları bazı güçler tarafından biçimlendirilmektedir. Bu iddiamızı Prof. Dr. George M. Wrong’un 1909 yılında yazdığı şu satırlar desteklemektedir: “Britanya, günümüzde henüz kendilerini yönetemeyen ve bir güç tarafından kollanmamaları halinde kolayca yağmacılığa ve haksızlığa maruz kalabilecek 350.000.000 kadar yabancı insanın yazgısını denetim altında tutuyor. Hiç kuşkusuz kendine has kusurlar taşımakla birlikte, daha önce hiçbir emperyal devletin, bağımlı bir halka sunmadığı, söylemeye cüret edebileceğim bir yönetim sağlıyor onlara.”

Prof. Dr. George M. Wrong’un, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun, modern dünyayı biçimlendirilişine dair tezini akademik bir şekilde ifade edişi, günümüzün imparatorluğu olarak nitelendirebileceğimiz ABD için de bu gün aynen geçerlidir.

Wrong gibi düşünenler için, kendini yönetemeyenlerin, kusurları olsa bile günümüzde de bir güç tarafından kollanmaları gerekmektedir. Yani Irak örneğinde olduğu şekilde, Saddam belasından kurtulmak için ABD’nin kusurlarını hoş görmek gibi.

Eğer modern dünyayı İngiltere’nin yani Britanya’nın planlı bir strateji ile şekillendirdiğini kabul edersek, geçmişte yaşanan ve Türk milleti ile insanlığın mağduriyeti ile sonuçlanan bir çok olayın kendi kendine oluşmadığı sonucuna varırız. İngiltere ve onun müttefikleri bu olayları dünyayı istedikleri gibi biçimlendirmek için bilerek tanzim etmişlerdir. Sonuçlarını öngörerek yıktıkları, Osmanlı  – Türk İmparatorluğu’nun bir kısım toprağında İsrail devletini kurmak gibi.

Macleod Wylie; 1854 yılında “Hıristiyan bir devletin nüfusu ile kafir devletin (yani Müslümanların) nüfuzu arasındaki tezat göz önünde tutulduğunda, insanların perişanlığını bilmek bizi Britanya yönetimine girişin ardında milyonlara ulaşacak tarifsiz nimetler üzerinde düşünmeye zorluyor… İlahi takdirin bizi götürdüğü yerde devletler birbiri ardına onun himayesine emanet edilecektir.” demektedir. Bu saptama dün İngiltere için geçerliyse bu gün de ABD için geçerlidir. Böyle bir tanımlamadan sonra ABD üzerinde etkin olan Yahudilerin gücü ile de İsrail’in benzer bir rol oynamaya çalıştığını da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yine modern dünya biçimlendirilirken buna giydirilecek olan kılıf, sosyal bilimciler tarafından hazırlanıyordu. Emperyal amaçları ulvi bir gaye ile izah eden John Ruskin’in, Oxford Üniversitesinde 1870 yılında verdiği derste söyledikleri çok ilginçtir: “Fani canlardan oluşmuş hiçbir zavallı topluluğa şimdiye dek nasip olmamış türden bir hayırseverlik yolu var önümüzde. Ama şimdi izlemesi gereken ve gücümüz dahilinde olan yol “Ya Hükmet Ya Öl” olmalıdır. İngiltere’nin yok olmamak için yapmak zorunda olduğu şey şudur:  En diri ve en değerli insanlarıyla, olabildiğince hızlı ve yaygın bir biçimde koloniler kurmalıdır. Hem de ayak basabilecek her türlü verimli boş toprak parçasını ele geçirerek.” Bu bana göre çağdaş emperyalizmin çok güzel bir tarifidir. Ayrıca günümüzdeki olaylarında perde arkası ile ilgili ip uçları vermesi bakımından da çok ilginç ve önemlidir.

Geçmiş şekillendirilmişti ve şimdide gelecek şekillendirilmek istenmektedir. Siz de sepetteki yumurtalarınızı kırmadan bu geleceğin biçimlendirilmesi oyununa devam etmek istiyorsanız, çok iyi oyunculara ihtiyacınız var demektir.

Ümit ederim ki; Türk milleti ve devleti adına bu oyunda yer alanlar, hakkıyla görevlerini yapmış olsunlar. Oyuncuların; iyi, bilgili ve tecrübeli olması Türk milletinin her bir evladının üzerine bu konuda düşen sorumluluğu ortadan kaldırmamaktadır. Onun için herkes çok dikkatli olmak zorundadır. Bundan dolayı ulusal ve uluslararası gelişmeler, her bir vatandaşımız tarafından dikkatle takip edilmelidir. Hele önümüzde Türk’ün adının silinmek istendiği bir “Yeni Anayasa” meselesi var ki; bizim ve çevremizdeki topraklar ile üzerinde yaşayanların geleceğini şekillendirmek isteyenlerin önünde halledilecek ilk mesele olarak durmaktadır. Onlar için ilk mesele olan bu konu acaba bizim için ne kadar önemli ya da olup bitenlerin farkında mıyız?

‘Dil konusunda hassas insanlarımızın sayısını artırmak gerekir’ Prof. Dr. MUSTAFA ARGUNŞAH ile Türkçe üzerine sohbet

GİRİŞ:
İnsan kalabalıklarını bir araya toplayan, onları millet hâline getiren kültürdür. Kültür, bir milleti diğer milletlerden ayıran özelliklerdir. Kültürün belli başlı unsurlarından biri  dildir.  Dil, milleti oluşturan insanlar arasında iletişimi sağlar. Sevinçlerin ve acıların paylaşılmasında kullanılan en önemli araçtır. O araç bozulursa,  insanlar arasında anlaşma zorlaşır. Kültürel çöküntü başlar ve sonunda millet denilen topluluk dağılır.
Türk milletinin dili Türkçedir. Türkçe, dünyanın en zengin, en mükemmel dillerinden biridir. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkçe, güzelliğini ve zenginliğini kaybetme eğilimindedir. Dil konusunda hassas olanlar, Türkçemiz için çalan alarm zillerinden rahatsızdırlar. Bu kötüye gidişin durdurulması için gayret göstermektedirler.
Dil, canlı ve dinamik bir yapıya sâhiptir. Bu yapıyı geliştirecek olanlar; yazarlar, televizyon ekranlarında ve sinemanın beyaz perdesinde ve  de tiyatro sahnelerinde görev üstlenen sanatkârlardır. Dilin güzellikleri, onlar aracılığı ile  geniş kütlelere  ulaştırılabilir. Bu gelişme, dilin kendi kuralları içerisinde kolaya, bayağılığa ve bozulmalara yol açmadan sağlanmalıdır. Günlük konuşmalarımızda uydurma kelimeler ve hatta sesler kullanılması, önce güzel Türkçemizi, sonra kültürümüzü en sonunda da millet olma özelliğimizi tehlikeye sokar.
Hız, özellikle gençlerimiz için vazgeçilmez bir tutku. Hız tutkusu, otomobil kullanımında olduğu gibi berâberinde tehlikeler getirmiyorsa,  insanları; dikkatsiz, pratik ve rahat olmaya yönlendiriyor.  Güzelim ‘evet’ yerine ‘hı hı’, ‘hayır’ yerine ‘ııh’,  hayret ifâde eden ‘Allah – Allah’, ve ‘Demeyin, veya  ‘Ne diyorsunuz ?’ gibi kelimeler yerine ‘vaavv’ gibi sesler çıkarmak,  ‘dondum kaldım’, veya ‘hayret ettim’ demek yerine ‘çüş oldum kafadan’, ‘resmen oha oldum’  kelimelerini kullanmak… dilimizin son zamanlarda karşı karşıya bulunduğu felâketlerdir.
Bu çirkinliklerin bir kısmı kasıtlı olarak sergileniyor olsa bile büyük kısmı tamamen bir özentiden ibârettir. Özentiler, işin nereye varacağını, nelere sebebiyet vereceğini düşünmeyenlerin tercih ettiği zararlı bir rahatlığa yöneliştir. Bir kısım gençlerimiz de bu davranışlarla, ‘entel’ olunduğunu düşünmektedir.  Entel kelimesi Fransızcadaki entelektüel kelimesinin rahatlık, kolaylık olsun diye kısaltılmış şeklidir. Entelektüel; iyi tahsil yapmış, fikrî meselelere ilgi duyan, bilgili, kültürlü, olaylardan ve gelişmelerden haberdar insan anlamında bir kelimedir. Kullandığı kelime sayısını çoğaltmak yerine azaltan, hatta kelime kullanmak yerine;  kedi gibi, kuş  gibi bir takım sesler çıkaranlar entelektüel de, entel de olamazlar.
Oğuz Çetinoğlu: Maymuncuk gibi her kelimenin sonuna konuluveren ‘-sal/sel’ takılarını kullanmak istemeyenler, ‘toplumsal’ ve ‘küresel’ kelimelerinin yerine hangi kelimeleri tercih etmeliler? ‘Küresel’ yerine, ‘global’ kelimesini de yabancı kökenli olduğu için kullanmak istemeyenleri düşünerek uygun bir kelime bulunabilir mi? Yoksa, ‘Bu da böyle olsun!’ mu denilecektir?
Prof. Dr. Mustafa Argunşah: Dil canlı bir varlıktır. Bu yüzden sürekli bir gelişme ve değişme içerisindedir. Her devrin bir dili var, devirleri belirleyen çoklukla siyasi gelişmelerdir, dil de bu gelişmelere ayak uydurmaktadır. Dikkat ederseniz, siyasi devirler dilleriyle birlikte anılırlar. Bu kural Türkçe için de geçerli. Köktürk Türkçesi, Uygur Türkçesi, Karahanlı Türkçesi, Çağatay Türkçesi, Osmanlı Türkçesi gibi. Bazen diller coğrafyaya göre de adlandırılabiliyor. Dil durmadan değişiyor. Dünkü nesillerin kullandığı dili bugün aynen kullanmıyoruz. Gelecek nesiller de bizim kullandığımız dili aynen kullanmayacaklar. Bu çok tabii bir gelişmedir.
Şimdi sorunuza gelelim. Yaygın bir bilgidir ki Türkçede -sal/-sel eki Eski dönemlerden beri vardır. Bu ek tarihî metinlerde iki örnekte karşımıza çıkıyor. Birisi kum isminden türetilmiş kumsal, diğeri de uymak fiilinden türetilmiş olan uysal’dır. Demek ki, ekimiz hem isimden hem de fiilden isim türetebilmektedir. Yüzyıllarca yalnız bu iki kelimede kullanıldı. Fakat 1932 yılında Türk Dil Kurumunun kurulması, arkasından Yüce Atatürk’ün öncülüğünde dil devrimi ve sadeleşme hareketlerinin başlatılmasıyla nispet -î’sinin yerini -sal/-sel eki almaya başladı. Bunda Fransızcanın sıfat türeten -al ekinin etkisinin olduğu yaygın bir kanaattir. Herkesin bildiği gibi, 1930’lu yılların ilk yarısında çok yoğun bir sadeleşme, daha doğrusu arılaşma hareketi vardı. Atatürk sonra bundan vazgeçti, yaşayan dile döndü. Onun ölümünden sonra siyasallaşan Türk Dil Kurumu, Osmanlı düşmanlığını Arapça ve Farsça kelimeleri ve yapıları Türkçeden atarak sürdürmeye devam etti. Amaç, Türkçede Doğu kökenli kelime bırakmamaktı, fakat aynı hassasiyet maalesef Batı kökenli kelimelere gösterilmedi.
Lafı çok uzattım galiba. Toparlayayım. “Toplumsal” kelimesinin Arapçası vardı bizde. Tanzimat döneminden itibaren yaygınlık kazandı, yaygınlaşmasında Ziya Gökalp’ın önemli katkısı vardır. O kelime “içtimai” idi. Ahmet Haşim’in “Kelimelerin Hayatı” isimli nefis bir yazısı vardır. Orada, “Hiçbir şey lisan kadar ağaca müşabih [benzer] değildir. Lisanlar, tıpkı ağaçlar gibi, mevsim mevsim rengini kaybeden ölü yapraklarını dökerler ve tazelerini açarlar. Lisanın yaprakları kelimelerdir.” der. Dilin değiştiğini, kimi kelimelerin hayatımızdan çekilip gittiğini ve yerinin bazen dolup bazen dolmadığını düşündüğümde bu yazıyı hatırlarım. “İçtimai” kelimesi eskidiği için yerini “toplumsal”a bıraktı. Yeni nesiller bugün “içtimai” kelimesini anlayamazlar. İkincisine gelince, sanırım “küresel” veya “global” kelimelerinin ihtiva ettiği anlamı veren bir kavram Osmanlı döneminde yoktu. Zaten herkesin malumudur ki, bu kavram son yıllarda hayatımıza girdi. Daha önce bu anlamda dilimizde bir kelime yoktu, kavramı kullananlar Batı dillerinden aynen “global”i alıntıladılar. Türkçeciler yahut öztürkçeciler de buna karşılık olarak “küresel” kelimesini türettiler. Bunun yerine yeni bir kelime türetilirse tutar mı? Bence artık çok geç, şimdiden sonra yeni bir kelimeyi tutturmak mümkün değil. Çünkü türettiğiniz yeni kelimelerin yaygınlaşmasını sağlayacak sağ duyulu basınınız yok. Öyleyse global yerine küresel’i tercih etmeli ve kullanmalıyız. Yabancı bir kelime kullanmaktansa yanlış olduğunu düşündüğümüz Türkçe kelimeyi tercih etmeliyiz. Hatta yabancı kelime karşısında bunun yaygınlaşması için çaba sarf etmeliyiz.
Çetinoğlu: ‘Siyasal’ yerine ‘siyasî’, ‘hukuksal’ yerine ‘hukukî’, ‘yasal’ yerine ‘kanunî’, ‘fiziksel’ yerine ‘fizikî’ kelimelerini kullanmak çok mu çağ dışılık oluyor?
Argunşah: Konuya farklı bir açıdan bakabiliriz. Neden her ikisini de kullanmıyoruz. Zamanla bunların birisi dilden düşecek ve yerini tamamen diğeri dolduracaktır. Dikkat ederseniz, toplumumuz her ikisini de kullanıyor aslında. Yaşlı nesiller siyasi, hukuki, kanuni, fiziki kelimelerini tercih ederken gençler -sal/-sel’lileri tercih ediyor. Dilde önemli olan anlaşmaktır. Ben her ikisini de anlıyorum. Böyle düşündüğüm için beni duyarsız olmakla suçlayabilirsiniz. Bu bir zenginliktir. Bütün dünya dillerinde buna benzer durumlar mevcut. Meseleye çağdaşlık veya çağdışılık olarak bakmamak gerekir. Bu bir durum tespiti. Bir iki nesil sonrakiler yeni yapılanları tercih edecekler. Bir önceki soruda da kısmen bahsettim, dildeki değişmenin önüne geçmek mümkün değildir.
Çetinoğlu: ‘Kimi’ kelimesi ancak kişi ile bağlantılı olsa gerek. Eşya, zaman, mekân ve mefhumlarla bağlantılı kullanılması uygun mu? ‘bâzı’, ‘bir kısım’, ‘birtakım’ gibi kelime veya kelime gruplarının dışlanması doğru mu?
Argunşah: Söylediğiniz kavramların dışlandığını sanmıyorum. Her üçü de en az “kimi” kelimesi kadar kullanılıyor. Tekrar ediyorum, bir kavramın birden çok kelimeyle karşılanması dilde zenginliktir. Hiç kimseyi şurada şunu tercih etmelisin, diye zorlayamayız. İnsanlar istediklerini kullanabilirler, hepsi de doğrudur. Aralarında “bazı” kelimesi Arapça kökenli, ben bazen “bazı”yı bazen de “kimi”yi kullanıyorum. “Bazen” yerine de “kimi zaman” dediğim oluyor. Böylece tekrara düşmüyorum, daha zengin bir kelime dağarcığını işleterek ifademi güçlendiriyorum.
Çetinoğlu: ‘Santim’ yerine ‘cm’ yazılmasını nasıl karşılamak gerekir?
Argunşah: Bu tür kısaltmalar yanlış yapıldı ve maalesef yerleşti. Buna benzer çok sayıda kısaltma var. Hâlbuki biz Batıdan aldığımız kelimelerin kısaltmalarını yaparken Türkçe telaffuzlarını dikkate almalıydık. Mesela 19. yüzyıl metinlerinde kullandığımız alıntı “nomero” kelimesinin kısaltması olan “no” öyle yerleşti ki… Bugün hiç kimse “nomero” demiyor ama “no”yu herkes kullanıyor. Türkçede “numara” kelimesini kullanıyoruz, kısaltması da “nu” olmalıydı. Yaygınlaşan yanlışları düzeltmek mümkün olmuyor sonra. Millî Eğitim Bakanlığı da okullar vasıtasıyla bu yanlışları yaygınlaştırdı. Toplumda yukarıdan aşağıya bir dil bilinci olmayınca Türkçenin başına bu tür gariplikler geldi maalesef.
Çetinoğlu: Türk alfabesinde yalnız harfler değil, rakamlar da vardır. ‘IV. Murat’, ‘XVI. Lui’ gibi, Romen rakamlı yazılışları makul karşılamalı mıyız?
Argunşah: Bunlar birer imla meselesi. Ben şahsen yüzyılları yazarken de Arap rakamlarının kullanılmasından yanayım. Fakat Romen rakamlarını kullanmak Türkçede öyle yaygınlaşmış ki şimdi kalkıp “4. Murat” yazsam nasıl karşılanır acaba? Yaygın yanlışları düzeltmek gerçekten zor, bunlarla yaşayıp gideceğiz galiba. Yahut sizler gibi dil konusunda hassas insanlarımızın sayısını artırmak gerekir. Bu hassasiyeti toplumun her kesimine yaymalıyız. İpin ucu Millî Eğitimin elinde. Onlar isterse bu meseleyi birkaç yıl içinde çözebilirler. Yeter ki istesinler!..
Bu yaygın kullanımı Türk Dil Kurumu da Yazım Kılavuzu’na yansıtmış. Kılavuz, Romen rakamlarının yüzyıllarda, hükümdar adlarında, tarihlerde ayların yazılışında, kitap ve dergi ciltlerinde kullanıldığını belirtiyor. Yaygınlık kazandığı için bundan geri dönüş mümkün değil. Hepimiz Kılavuz’a uyarak dilde farklı yazımları, yani kargaşayı önlemiş oluruz.
Çetinoğlu: Saygı duyulan kişilerin isimlerini; ‘Efendi’, ‘Bey’, ‘Beyefendi’, ‘Hanım’, ‘Hanımefendi’ gibi sıfatlarla bir arada söylemeyi alışkanlık hâline getirmiş bir kültürün mensupları olarak; cihanın saygısını kazanmış padişahlarımızı; ‘Üçüncü Selim’, ‘Dördüncü Murad’ ve ‘Abdülhamid’ diyerek anmamız hoş karşılanabilir mi?
Argunşah: Karşılanmaması gerekir. Fakat artık hepimiz alışmışız bu tür kullanımlara. Moda tabirle söylersek “kanıksamışız”, aslında “kanıksatılmışız”. Bunları duyunca kulaklarım tırmalanmıyor. Duyduğumuz sözler kulağımızı tırmalamıyorsa artık yaygınlaşmış ve toplumun büyük kesimi tarafından kabul görmüş, demektir. Biz büyük bir medeniyet yaratmış bir milletin çocuklarıyız. Medeniyetimizin dili olan Osmanlı Türkçesi çok zarif bir dildi. Çok işlenmiş bir şehir diliydi, aydın diliydi. Kime nerede, nasıl hitap edilmesi gerektiğini bütün inceliğiyle ortaya koymuştur. Atalarımız da bu konularda çok hassastılar. Günlük konuşma dilinde “Abdülhamit” desek de yazı dilinde mutlaka unvanlarını kullanmalıyız. “Sultan Abdülhamit” veya “Abdülhamit Han” gibi sıfat veya unvan kullanmayı alışkanlık hâline getirmeliyiz. Okullarımızda bu tür kullanımlara hiç dikkat çekilmiyor. İtiraf etmeliyim ki, Türkçe öğretmenleri olarak biz de dilimizin bu inceliklerine yeterince dikkat etmiyoruz.
Çetinoğlu: Ahmet, Mehmet, Abdülhamit gibi isimleri taşıyan kişiler, Cumhuriyet öncesinde yaşayıp vefat etmişlerse, isim sonundaki ‘t’ harflerinin ‘d’ olarak yazılması aşırı ve kimilerine göre ‘gereksiz’ hassasiyet olarak mı yorumlanmalı?
Argunşah:Dikkat ettiyseniz bir önceki sorunuzu cevaplarken de üzerine basarak “Abdülhamit” ismini /t/ ile kullandım. Türkçenin mevcut kurallarına uymaktan yanayım. Bilindiği gibi, biz son yıllara kadar Batı kökenli kelimeleri de Türkçenin söyleyişine, kurallarına uydurarak aldık. Maalesef, son yıllarda İngilizce kelimeleri özgün biçimleriyle alarak Türkçenin kurallarını bozmaya başladık. Türkçemiz kelime sonunda b, c, d gibi sedalı ünsüzleri sedasızlaştırır, yani sertleştirir, /g/ sesini yumuşatır. Arap alfabesinde sonları /d/ ile yazılsa da Türkiye Türkçesinde /t/ ile yazılması ve söylenmesi daha doğrudur. Bu isimler sonlarına sesli harfli ekler alınca sedalılaşırlar fakat bu yazıya yansıtılmaz. Mesela “Ahmedi” diye telaffuz ettiğimiz kelimeyi “Ahmet’i” diye yazmalıyız. Çünkü kurallar böyle söylüyor. Bu kuralları koyan Türk Dil Kurumu, hepimiz Kurum’un Yazım Kılavuzu’na uymalıyız. Toplumumuzun tamamı aynı kılavuzu kullanırsa büyük bir kargaşadan kurtulmuş ve dilde birliği sağlamış oluruz. Türk Dil Kurumu, eskisi gibi siyaset yapmıyor. Bilim insanlarından oluşan bu Kurum Türkçe için en doğru olanı yapmaya çalışıyor.
NİHAT SAMİ BANARLI DİYOR Kİ:
Su fânî dünyâ saadetleri içinde hiçbir şey, azîz Türk çocuklarınalarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.
Vatan çocuklarına bir milletin oluşturduğu ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzellikleriyle öğretmek…
Onları, böyle bir dilin sihirli ifâdelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve üreten insanlar olarak yetiştirmek…
Dilin böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları; bilerek, severek yapmak…
Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına herşeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifâde ve mânâ zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazîfenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir.
Aradaki fark, bunu bilmekte ve bunu Türkçenin bütün incelik ve güzelliklerini benimseyerek, zevkle ve ülkü ile yapmaktadır.
Çünkü diller, milletlerin en aziz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma, anlatma ve inandırma gücüne ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.
Çünkü yeryüzünde diller kadar millet ferdlerini birbirlerine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta, hele sevgilerini dile getirmekte aziz yardımcı olan başka kuvvet mevcud değildir.
Bir târih boyunca ordu ordu insanları, savaş meydanlarından geçirerek, zafere, gaazî veya şehîd olmaya koşturan cihangirler, büyük başarılarını, birçok da, savaşçılara duyurabildikleri hitabet dilinin büyüleyici güzelliğiyle kazandılar.
Bizim târihimizde: ‘Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez! Daha deniz, daha ırmak istiyoruz! Yurdumuzu öylesine büyütelim ki gök kubbesi ona çadır, güneş de bayrak olsun!’ diyen Oğuz Han; yine böyle bir hitabeyle, kendisine isyan etmiş bir orduya Çaldıran gibi zafer kazandıran Yavuz Sultan Selîm ve daha nice cihangirler, bu târihî zaferlerini, birçok da, kütlelere söz söyleyişlerindeki inandırıcı lisâna borçludurlar.  
Çetinoğlu: Rakamlarla ilgili kaideler tamamen unutuldu. Bir karmaşa yaşanıyor.  14.268,25 TL yerine 14,268.25 TL, % 25,47 yerine yüzde 25.47 yazılıyor. 12,5 milyon şeklindeki yazılışla; 12.500.000 mi denilmek isteniyor, yoksa 12.500.000.000 mu? Kimileri 14 bin 925 şeklinde yazıyor. Bu konuda bir standardımız yok mu? Yok ise olmalı değil mi?
Argunşah: Rakamların yazılışındaki farklılıkları ve kuralsızlıkları ortadan kaldırmak için TDK Yazım Kılavuzu, bu konuda bir kural belirlemiş. O kuralda, beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur, diyor. Kılavuz’da sayıların yazılışıyla ilgili bölüm çok açık. Bu konuyla ilgili de Yazım Kılavuzu esas alınarak kargaşa çıkması önlenebilir.
Okullarımızda dilimizin kurallarını iyi öğrettiğimizi iddia edemeyiz. Türkçenin yazım kuralları tespit edilmiş ve kılavuzlara konulmuş. Fakat milletçe kılavuz ve sözlük kullanma alışkanlığımız yok. 17 milyon öğrencisi olan Türkiye’de kaç kişinin evinde yazım kılavuzu ve sözlük var? Kaç öğrencimiz yazımında veya anlamında tereddüt ettiği kelimenin doğrusunu öğrenmek için kılavuz veya sözlüğe bakar? Çok az. Bunu satış rakamlarından biliyorum. Öğrencilerimize sözlük kullanma ve kılavuza bakma alışkanlığı kazandırmalıyız. Bu çok önemli bir konu. Öğretmenlerimiz bu konuda gerekli hassasiyeti göstermelidir. Sözlüğe bakılmayınca öğrencilerin kelime hazinesi genişlemiyor, yeni kelime öğrenme çabasına girmiyorlar. Kitap okumadıkları için de ders kitaplarındaki ve testlerdeki kelimeler onların kelime dağarcığını oluşturuyor.
Çetinoğlu: ‘Bütün dünya dillerinin, yabancı dillerden kelime aldığı’ gerçeği gerekçe gösterilerek, Türkçemizin İngilizce ve Fransızca kelimelerin istilasına mâruz kalmasına göz yumulabilir mi?
Argunşah: Tabii ki yumulmamalıdır. Bütün dünya dilleri yabancı dillerden kelime alır. Bu bir gerçektir. Fakat bunun arkasına sığınarak dilimizin kirlenmesine karşı duyarsız kalmak doğru bir tavır değildir. Cumhuriyet döneminde Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasında gösterdiğimiz duyarlılığı Batı kökenli kelimelerin girmesi hususunda gösteremedik. Türkçenin yukarıdaki sorularda örneklendirdiğiniz sorunları bulunmaktadır. Fakat asıl sorun Batı kökenli, özellikle de İngilizce kelimelerin dilimizi istila etmesine karşı göz yumuyor olmamızdır. 21. yüzyılda artık Fransızca kelime girmiyor Türkçeye. 19. yüzyılla 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda Fransızca kelime girdi zaten. Yeni basılan Türkçe Sözlük’te 5.537 Fransızca kökenli kelime var. 6.512 Arapça kökenli kelimeden sonra ikinci sırada. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da İngilizce kelimeler bütün dünya dillerini işgale giriştiler. Türkçe de bundan yeterince nasibini aldı. Fakat İngilizce kelimeler henüz günlük dilde Fransızcalar kadar yaygınlaşmadı, edebiyat eserlerine girmedi. Bahsettiğim sözlükte 513 İngilizce kökenli kelime var. Fransızcanın %10’undan az. Şimdi toplumumuzun bütün kesimlerince İngilizce kelimelerin dilimizi işgaline karşı bir savunma hattı oluşturma zamanıdır. Biraz daha oyalanırsak zaman geçmiş olabilir. Tavır koyma, önlem alma zamanı şimdidir. Bu zamanı geçirmemeliyiz. İngilizceden girecek her kelimeye karşı hızla Türkçe kelime türetmeli ve bunu okullar, edebî eserler ve basın yoluyla yaygınlaştırmalıyız.
Yeri gelmişken bir konuya değinmek isterim. Milletimiz yeni türetilen kelimelere karşı biraz duyarsız, hatta alaycı yaklaşıyor. Kulakları radyo ve televizyon yoluyla yabancı kelimeye karşı o kadar doluyor ki siz Türkçesini türettiğinizde bir türlü kabullenemiyor, alay ediyor. Oysa yeni türetilen Türkçe bir kelime basında kullanılırsa, okul kitaplarına girerse, edebiyat eserlerinde yer bulursa, günlük konuşmalara yansırsa kalıcı olur. Yeni türetilen Türkçe kelimeye karşı alaycı ama İngilizce kelimelere karşı vurdumduymaz yaklaşırsak dilimiz istilaya karşı açık hâle gelir. Hâlbuki her duyduğumuz yabancı kelime bizi rahatsız etmeli, tüylerimizi ürpertmeli, hemen onun Türkçesini arama telaşına düşürmelidir. Türk Dil Kurumuna baskı yapmalı, bu kelimelerin bir an önce Türkçe karşılıklarının türetilmesini istemeliyiz. İçinde bulunduğumuz bilişim çağında her gün onlarca yeni kelime türetiliyor dünyada. Bu kelimelerin bir kısmı Türkçenin kapılarını da zorluyor. Eğer biz kapıyı açık bırakırsak hemen girip dilimize yerleşecektir.
Çetinoğlu: Farsça ve Arapçadan alınmış ve dilimize yerleşmiş kelimeleri tasfiye etmekte gayretli olanlar, Fransızca ve İngilizce kelimeleri baş tâcı ediyorlar. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
Argunşah: Biraz önce de bu konudan biraz bahsettim. Bu bir siyasi duruş meselesidir. Bizdeki bazı insanlar Arapça ve Farsçaya karşı gösterdikleri karşı duruşu Batı kökenli kelimelere göstermiyorlar. Mesela İngilizce kelimelere karşı daha hoşgörülü, daha sıcak yaklaşıyorlar. Oysa Arapça ve Farsça kelimeler dilimizde bin yıl yaşadılar. Medeniyetimizin dili oldular. Onlarla kütüphaneler dolusu kitaplar oluşturduk. Şarkılarımızla, türkülerimizle evlerimizde misafir ettik. Atasözlerimize, deyimlerimize kadar girdiler. Şimdi onlara karşı acımasızca düşmanlık ederken Batı kökenlilere şirin görünmeye çalışıyoruz. Bu biraz ikiyüzlülük değil mi?
Çetinoğlu: Herhangi bir yazıda, bir önceki cümlede adı geçen Hasan’dan bahsedilirken kullanılan ‘O’ kelimesi büyük harf mi olmalı küçük harf mi?
Argunşah: Türk Dil Kurumunun Yazım Kılavuzu’na göre küçük harfli olmalıdır. İsim geçerken büyük harflidir, fakat ismi zamirle karşıladığımız zaman büyük harfe gerek yoktur. Bu kullanım büyük şahsiyetler için de geçerlidir. Tekrar ediyorum: Zamirler cümle başında değillerse küçük yazılırlar.
Çetinoğlu: Kimileri, uydurulmuş kelimeleri bolca kullanıyorlar: Esswap, mayhosh, smit (simit yerine), pascha, borekchi, sherbetchi, chımarıc, textil, chat kapy, Efendy, Turkche…. Bu tür kullanımların önlenmesi mümkün olabilir mi, nasıl?
Argunşah: Büyük Atatürk’ün deyimiyle “devletin bütün kurumlarıyla hassasiyeti” çözümü sağlayabilir. Şimdi sorumlu olan yalnız devlet değil. Atatürk zamanında radyo devletin elindeydi, yazılı basın da bu kadar yaygın ve duyarsız değildi. Nesillere millî hedefler gösteremezseniz onlar kendilerine gösterilen yanlış hedeflere doğru koşarlar. Türkiye’nin siyasi konularda olduğu gibi sosyal konularda da dil konusunda da yeni nesillere doğru hedefler gösterdiği kanaatinde değilim. Millî terbiye almamış nesiller kendilerini daha Batılı görme ve gösterme gayretindeler. Türkçe kelimelerin Batı kökenli gibi gösterilmesi bir köksüzlüğün dışa vurumudur. Bir özentinin yansımasıdır.
Bu isimleri daha çok iş yeri adlarında görüyoruz. İş yeri adlarına kim izin veriyor? Belediyeler. Türkçenin en kirli göründüğü yerler tabela ve vitrinlerdir, marka adlarıdır. Sokaklarımızı, caddelerimizi ya yabancı kökenli kelimeler ya da bozuk Türkçe kelimeler doldurdu. Buna dur deme yetkisi Belediyelerde. Maalesef, belediyeler bu konularda yeterince hassas değiller. Bu tür kullanımlara izin vermeyen belediyeler var tabii. Ama onlar azınlıkta. Türkçeyi korumak ve doğru kullanımını mecbur etmek için kanun gerekiyor. Kanunun çıkacağı yer ise TBMM. Millî Meclisimizde dil konusu tartışıldı, kanun tasarıları hazırlandı, ama bir türlü kanunlaşmadı. Meclistekiler de bu konunun önemini idrak edemediler. Belki kanun da bunu tam çözemeyebilir. Çözüm, millî hassasiyetle yetişmiş nesillerdir. Millî Eğitim Bakanlığımız, aileler, basın ve aydınlarımız hepsi birden Türkçeye sahip çıkarak bu ucube yazımın önüne geçebilirler.
Çetinoğlu: İnternet, ‘yeni nesil Türkçesi’ olarak adlandırılan acayip bir yazı dilinin oluşmasına sebebiyet verdi:  ‘burası asq yuvası diil beni duyuyomusun’  ve benzeri cümleler yazılıyor. ‘Bu çarpıklıklar günün birinde sona erer…’ diye beklemeli miyiz, ‘Çâresi yok…’ deyip katlanmalı mıyız?  Ne tavsiye edersiniz?
Argunşah: Haklısınız. İnternet bir taraftan dilin daha yaygın yazılmasını ve kullanılmasını sağlıyor, diğer taraftan da kötü kullanılmasıyla bozulmasını… Mesele yine eğitimde düğümleniyor, çözümü de orası. Fakat bu tür kullanımlara bence çok takılmamak lazım. Belli yaştaki nesiller böyle kullansalar da bir zaman sonra yaptıklarının yanlışlığını anlayıp doğrusuna dönüyorlar. Onlara dil bilinci vermek gerekir, yoksa klavyenin başındaki gençlerin dili nasıl kullandıklarını kontrol etmek mümkün değil. Bütün dünya İnternetteki dili kontrol etmek için çareler arıyor. Çare, eğitimdir. Millî kimliğine, diline, dinine, değerlerine duyarlı nesiller yetiştirmek.

(Prof. Dr. MUSTAFA ARGUNŞAH RÖPORTAJINDA BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU).

Ses Sanatkârı Rıza Rit Beyefendi ile Tarihten Günümüze Uzanan Müziğimiz Üzerine Söyleşi

‘Çok insan anlayamaz eski musikimizden ve ondan anlamayan, bir şey anlamaz bizden’
Ses Sanatkârı RIZA RİT Beyefendi ile Tarihten Günümüze Uzanan Müziğimiz Üzerine Söyleşi…

Oğuz Çetinoğlu: Türk musikisinin tarihî süreç içindeki gelişimi ve günümüzdeki durumu ile ilgili olarak genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Rıra Rit: Yüzyıllar öncesine dayanan Türk musikisini dört devreye ayırmak mümkündür. Birinci dönem; 1360 – 1431 arasındaki Abdülkadir Merâgi dönemi.
Çetinoğlu: Daha önceki dönemlerden Farabî ve Safiyüddin Urmevî… .
Rit: 870-950 yılları arasında yaşayan Farabî ve 1237-1294 yılları arasında yaşayan Urmevî, müzikolog olarak biliniyor. Besteleri günümüze intikal etmemiş. Besteleri olup olmadığı da bilinmiyor. O sebepten…
Çetinoğlu: Evet Efendim.
Rit: Abdülkadir Merâgi klasik İslam literatüründe doğunun yetiştirdiği büyük bir bestekârdır. Musiki bilgini, hanende ve sâzendedir.
Çetinoğlu: İkinci dönem…
Rit: İkinci dönem; 1640-1712 yılları arasında yaşayan İtrî, 1778-1846 yılları arasında yaşayan Dede Efendi dönemi. Bu dönemi, ‘Klasik dönem’ olarak adlandırmak mümkündür.
Itrî malûmunuz binden fazla eser bırakmış, bilhassa Naa-tı Mevlana, Segâh makamındaki ‘Bayram tekbiri’ milyonlarca Müslüman tarafından okundu ve günümüzde de okunmaya devam ediyor.
‘Dede Efendi’ olarak anılan Hammami-Zâde İsmail Dede Efendi, Mevlevilik etkisinde dinî eserler, âyinler ilahiler ve dinî olmayan besteler, şarkılar, Rumeli türküleri, köçekceler, batı musikisi tesirinde kalarak rast kâr-ı nevi besteler yapmıştır.
‘Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü’ diye başlayan Rast bestesi, günümüzde de sevilerek okunur ve dinlenir.
Çetinoğlu: ‘Batı tesirinde kalarak…’ Dediniz. Terennüm ettiğiniz eseri vals usulünde olduğu için mi?
Rit: Evet. Üçüncü dönem; 1825-1897 yılları arasında yaşayan Zekâi Dede Efendi, 1831-1891 yılları arasında yaşayan Hacı Ârif Bey, sonra efendim; Rahmi Bey, Şevki Bey gibi bestekârlarla değerlenen dönemdir. Bu dönemi de 1924’e kadar devam ettirebilir ve ‘Romantik dönem’ olarak adlandırabiliriz.
Ve nihayet, 1925’ten günümüze kadar devam eden dördüncü dönem.
Çetinoğlu: Dördüncü ve son döneme ne isim verilebilir?
Rit: Son dönemin ismi henüz konulmadı.
(Gülüşmeler)
Rit: Dede Efendi’de biraz batı havası var. Herkese ve her kesime, her zevke hitabeden eserler vermiştir. Bu yüzden Dede Efendi bu güne kadar eski ve yeni olarak gelmiştir.
Bütün bestekârları saymaya imkân yok. Sultan Abdülaziz Han’ın verdiği bir güfteye yedi ayrı makamda beste yapan, bir başka gece sekiz şarkı birden besteleyen, Kürdülihicazkâr makamını icat eden Türk musikisinin şarkı formunun en büyük bestekârı Hacı Ârif Bey’i anmadan geçemeyiz. Bu arada 31 yaşında vefat ettiği zaman 1100 adet eser bırakmış olan Şevki Bey var.
Rahmi Bey; Şevki Bey için uşşak şarkı yapmış ‘Gül hazin sünbül perişan bağ-ı zarın şevki yok’
Türk musikisinde bu güne kadar, 600 kadar deniyor ama 522 makam kullanılmış. Bugün pek az kullanılan makamlar var.
Son dönemin isimleri olarak; Sadettin Kaynak, Rakım Elkutlu, Lemi Atlı, Selahattin Pınar, Cevdet Çağla, Emin Ongan, Refik Fersan,Yesari Asım Arsoy, Şerif İçli gibi bestekârları sayabiliriz.
Son dönemde en güzel besteler, Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirleriyle yapıldı. Özellikle Münir Nurettin Selçuk’un besteleri son dönemin en parlak eserleridir.
Yahya Kemal Beyatlı diyor ki: ‘Çok insan anlayamaz eski musikimizden ve ondan anlamayan, bir şey anlamaz bizden.’ Bu unutulmayacak bir sözdür.
Çetinoğlu: ‘Türk müziğinde çok seslilik’ konulu tartışmalarla ilgili yorumunuzu lütfeder misiniz?
Rit: Türk müziğinin en büyük özelliği, aslî karakteri tek sesli oluşudur. Bence dünyada batı musikisinden sonra en çok kullanılan icra edilen musiki, bizim musikimizdir.
Türk müziği tek sesli olmakla birlikte çok makamlıdır. Bu kadar çok makam, batı müziğinde yoktur. Bizim müziğimizde ritim zenginliği olduğu kadar melodi zenginliği de vardır. Batı müziğinde bulunmayan usuller, Türk müziğinde kullanılmaktadır. Bu suretle Türk müziği derinlik ve enginlik kazanmaktadır. Batı müziğinde bu zenginliği ve enginliği bulmak mümkün değildir.
Bizde, 8 nota arasında eşit olmayan 24 aralık bulunmaktadır. Batı müziğinde 12 eşit aralık vardır. Bu özellik, Türk müziğine, çok sesliliğin sağlayacağı imkânlardan fazlasını kazandırmaktadır. Bu sebeple bence Türk müziğinin çok sesli hâle getirilmesi gereksizdir. Hem böyle bir uygulamaya gidilirse, Türk müziğinden çok farklı ve onun uzağında yeni bir musiki oluşturulmuş olur ki, bu musiki, halkımızın müzik zevkine uygun düşmez. Nitekim zaman zaman radyolarda çok sesli Türk müziği yapılmıştır ve beğeni toplayamamıştır.
Bizim musikimizi, Türk ve Müslüman olmayanlar da beğeniyorlar.
Çetinoğlu: Bu sözünüzü destekleyecek örnekler verilebilir mi?
Rit: Elbette. Ermeniler kiliselerinde, Museviler sinagoglarında Türk müziği makamlarında bestelenmiş ilahiler söylüyorlar.
Yeri gelmişken belirteyim: Musevilerden Tanburî İsak ile Ermeni ve Rum bestekârlar, Türk müziğine çok güzel eserler kazandırmışlardır.
Çetinoğlu: Bu durumun dünyada bir başka benzeri yok.
Rit: Evet yok. Şu hususu da ilave etmek istiyorum: Türk musikisi için ‘Osmanlı müziği’ deniliyor. Bu da yanlıştır.
Çetinoğlu: Çok doğru efendim. Osmanlı’dan önce de Türk musikisi vardı. Ayrıca; Osmanlı, bizden farklı bir millet değildi ki. Osmanlı’da halkın aslî unsuru Türk’tü. Biz Osmanlı’nın devamıyız. Osmanlı’nın kurumları, geliştirilerek Cumhuriyet’e intikal etmiştir. Değişen yönetim kadrosudur. Hatta kadrodan ziyade yönetim zihniyetidir. Cumhuriyeti kuranlar, Osmanlı Devleti’nin son dönem zâbitleridir. Cumhuriyet, Patagonya’dan ahali ithal etmedi ki… Osmanlı’nın tabası, Cumhuriyet döneminin milletidir.
Rit: Osmanlı devleti 1299 da kuruldu. Safiyeddin Urmevî, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 5 yıl önce vefat etti. Selçuklular döneminde yaşayan Sultan Veled, günümüzdeki Türk müziği formlarında besteler yaptı.
Şunu kabul etmek gerek: Tarihî süreç içerisinde Türk musikisi en büyük ilerlemesini Osmanlı Devleti döneminde gerçekleştirmiştir. Enderun, bu gelişmeye kaynaklık eden mekteptir.
Çetinoğlu: Üstâdım, ‘Türk müziği, Osmanlı müziğidir.’ Diyenler, çok da yanlış bir şey söylemiyorlar. Daha büyük hatâya düşenler var. Bir kısmı; ‘Türk müziği Arap müziğidir.’ Diyor. Diğer bir kısmı da; ‘Türk müziği Bizans müziğidir.’ İddiasında bulunuyor. Onlar; öyle anlaşılıyor ki, Hüseyin Sadedin Arel’in; ‘Türk Müziği kimindir?’ isimli kitabını okumamış bilgisizlerdir.
Rit: Evet, evet!
Çetinoğlu: Ziya Gökalp de aynı hatâya düşmüş. Çünkü, Hüseyin Sadedin Arel, kitabını Gökalp’in vefatından sonra yazmış. Yalnız Ziya Gökalp, Türk müziği olarak Türk Halk Müziğini kabul ediyor. Şarkı formatındaki müzik eserlerimizi dışlıyor.
Rit: Muzaffer Sarısözen, Osman Özdenknci, Yücel Paşmakcı, ve Sadi Yaver Ataman… Hepsi, hepsi Türk musikisinin içindedir. Ayırt etmek mümkün değil.
Bir de ‘Türk sanat müziği’ diyenler var. Bu şekilde ifade de yanlıştır. Müzik, zaten sanattır. Halk müziğinden ayırt edilmek isteniliyorsa, birine Klasik Türk müziği, diğerine Türk Halk müziği denilebilir.
Çetinoğlu: ‘Galat-ı meşhur, lügait-i fasihten evladır.’ Şeklinde bir özdeyişimiz var. Onu bile yanlış olarak; ‘Galat-ı meşhur, lügat-i sahihten öndedir.’ Diyorlar. ‘Türk sanat müziği’ söylemi, galat-ı meşhur olmuş. Fakat Türk dilini sevenler ve doğru kullananlar, titizlikle ve ısrarla, galat-ı meşhurun pabucunu dama atmak mecburiyetindeler.
Ayni yanlış, oymacılık, kakmacılık, oya işleme gibi gelenekli sanatlarımız için de yapılıyor. ‘El sanatları’ deniliyor. Sanat zâten; akıl, beceri, göz ve elle yapılır. Ayakla yapılan tek sanat, futboldur. O da tabii sanat ise…
Rit: Çok güzel. Şimdi bakınız! Osmanlı döneminde padişahlar var. Sanatkârı koruyan, sanatı geliştiren ve sanatı icra eden, makam icat eden. Mesela Sultan Üçüncü Selim Han gibi…Suzidilara makamını oluşturmuştur.
Çetinoğlu: Muhteşem bir insan. Hem çok üst seviyede bir sanatkâr hem de muktedir bir yönetici.
Rit: Tamburî İshak O’nun hocasıdır. Tamburî İsak huzura girdiği zaman Sultan Selim Han ayağa kalkıyor. Sanata, hocaya bu kadar saygılı bir insan.
Çetinoğlu: Buradan su hükmü çıkarabilir miyiz Efendim: Türk müziğine evvela devleti temsil eden yöneticilerimiz sâhip çıkacaklar. Türk müziğini hoyrat ellerden böylece kurtaracağız.
Rit: Çok doğru.
Çetinoğlu: Türk müziğinde; piyano, gitar, flüt, kontrbas gibi batılara ait müzik âletlerinin kullanılmasını nasıl buluyorsunuz?
Rit: Ben muhafazakâr düşünüyorum: Hatta o kadarki, mesela klarnet yalnızca fasıllarda olmalıdır. Diyorum. Öyle düşünüyorum.
Japonya gittik. Eşlik eden sazlar: kemençe, kanun, ut, tambur, ney ve bendir idi. Japonlar çok beğendiler, ayakta alkışladılar. Türk müziği böyle icra edilir.
Piyano olabilir. Münir Nurettin Bey; Mesut Cemil’in bestelediği ‘Kanatları gümüş bir yavru kuş’ sözleriyle başlayan şarkıyı, yalnızca piyano eşliğinde okumuştu. Güzel olmuştu. Piyano olabilir. Fakat gitar, flüt, kontrbas gibi müzik aletlerinin Türk müziğinde kullanılmasına karşıyım.
Çetinoğlu: Viyolonsel?
Rit: Eh işte. Fakat keman yeterlidir. Hatta keman bile batı menşeli bir müzik aletidir. Fakat artık Türk müziği sazları arasında sayılıyor. Bence klasik kemençe daha uygun olur.
Çetinoğlu: Darbuka?
Rit: Hiç olmaz. Daire ve bendir bir dereceye kadar…
Çetinoğlu: Santur?
Rit: Santura ‘Evet’ Derim. Zühtü Bardakoğlu vardı. Hüsnü Tüzüner vardı. Olabilir tabiî ki.
Benim idealimdeki saz heyeti: Kemençe, kanun, tanbur, ut, ney ve bendir.
Çetinoğlu: Altı saz.
Rit: Bu sazlarla Avrupa’da 6 şehir dolaştık. Dinleyiciler; ‘Bizleri büyülediniz.’ Dediler.
Çetinoğlu: Türk müziğinde farklı bir tarz deneyen İsmet Nedim ve rahmetli Yıldırım Gürses ile benzeri sanatkârlar hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyim?
Rit: ‘Yeniliğe bir adım atılmış…’ Diye düşünelim. Sevenler, beğenenler olabilir. Fakat muhafazakâr yönüm sebebiyle bana hitap etmiyor. Yıldırım Gürses’in eserleri hâlâ okunuyor. Bana, Şevki Bey’in, Hacı Ârif bey’in eserlerinin verdiği hazzı vermiyor. ‘Fantezi’ olarak isimlendirilen besteler, mevsimlik çiçek gibidir. Uzun ömürlü olamıyor.
Çetinoğlu: Şunu söyleyebilir miyiz? Onlar da Türk musikisine belli sayıda dinleyici veya hayran kazandırmış olabilirler.
Rit: Tabii. ‘Yapılmasaydı.’ Demiyorum. Kalıcı bestelerde iki malzeme, çok iyi kullanılmalı.
Çetinoğlu: ‘İki malzeme…’ Derken?
Rit: Beste ve melodi…
Çetinoğlu: Başarılı bir Türk müziği sanatkârı olabilmek için en uygun metod; meşk usulü müdür, nota eğitimi mi?
Rit: Meşksiz olmaz. Nota da şart tabiî ki.
Çetinoğlu: ‘İkisi bir arada’ diyorsunuz.
Rit: Evet. Çok eskiden, notaya geçmeden önce; yere oturulur, dizlere avuç içi ile vurularak meşk edilirdi. Meşk, eserlerin muhafaza ve dizilişi bakımından önemlidir. Bir başka önemli husus;
kelimelerin telaffuzu, vurgu yapılacak hecelerin belirlenmesi meşk ile olur. Telaffuz çok önemlidir.
Çetinoğlu: Bantlardan, plaktan veya CD’lerden dinlemek meşkin yerini tutabilir mi?
Rit: Hayır tutmaz.
Çetinoğlu: Neden?
Rit: İnsan, telaffuzda, vurguda yaptığı hatayı fark etmeyebilir. Hoca uyarır ve düzeltir. Tekrarlıyorum, nota bilmek de şarttır. Notasız olmaz.
Çetinoğlu: İnsanlarımız; sahne ve perde sanatkârlarını rol model olarak kabulleniyorlar. Bu sebeple sorumlulukları söz konusudur. Bu sorumlulukların gereği olarak sanatkârlar, yaşayışlarında nelere dikkat etmelidirler?
Rit: Giyim-kuşamdan yeme-içmeye, özel hayatına… Her şeyine dikkat etmeli. Konuşmasına, davranışlarına dikkat etmeli. Hitap ettiği kişilerin kültürüne saygılı olmalı. Her şeyi ile belli bir seviyenin üzerinde olmalı. Güzel konuşabilmeli. Genel kültür alanında yeterli ölçüde bilgi sâhibi olmalı. Minimumdan optimuma doğru değil, daima optimumdan maksimuma uzanan bir çizgi takip etmeli. Edebiyat kültürü olacak, müzik bilgisi olacak, kültürlü olacak. Görünüm itibariyle zarif olacak, aşırı kilolu olmayacak.
Çetinoğlu: ‘Sanatkâr ahlâkı’ kavramı, sizde neleri çağrıştırıyor?
Rit: Kabul etmek mecburiyetindeyiz: Günümüz insanı, atalarından daha bilgili. Fakat onlardan daha ahlaklı değil.
Görüşmemizin bir bölümünde geçti: Sanatkârlar, insanlarımız tarafından rol model olarak kabul ediliyor. O halde sanatkâr, ahlaklı olmalı ki, onu rol model olarak kabul edenler de ahlaklı olsunlar.
Sıradan bir insan, ahlaken zayıf olursa, kendisine ve yakın çevresine zarar verir. Sanatkârda ahlakî zaaf varsa, toplumda bozulma başlar. Sanatkâr ahlakı, daha sağlıklı bir toplum için ‘olmazsa olmaz’ ölçüsünde gerekliliktir.
Çetinoğlu: Müzik sanatı ile edebiyat, kültür ve Türkçenin doğru telaffuz edilmesi arasındaki bağlantı ve önemi konusunda neler söylemek istersiniz?
Rit: Ses sanatkârı Türkçeyi çok iyi bilmeli. Konuşurken ve şarkı söylerken mahallî telafuzların tesirinde kalmamalı. Sanatkâr, İstanbul lehçesi ile konuşmalı.
Çetinoğlu: Köklü bir müzik geleneğimiz olmasına rağmen, insanlarımızın çoğunluğu, kendi müziğimizi yeterince tanımıyor, ilgilenmiyor ve dinlemiyor. Ve hatta küçümseyenler var. Ne zaman, nerede hatâ yapıldı ki bu durumdayız?
Rit: Hatâ bizlerde ve bestekârlarda. Basit ve kolay olan tercih edildi. Türk müziği hatâlı icra edildi. Seviye kaybı olunca radyolarda Türk müziği yasaklandı. İnsanlar, Arap müziğini dinlemeye başladılar. Arabesk böyle doğdu. Basit ve kolay, melodisi zayıf ve fakat ritmik hareketliliği olan şarkılar çoğaldı. İnsanlar, böyle bir müziğe alıştırıldı. Müzik eğitimi ihmal edildi. Hatâlar saymakla bitmez. Dünyanın her yerinde kolaya temâyül daha fazladır.
Çetinoğlu: Sanatkârlar derin sularda yüzmeyi severler. Siz derin sulara hangi ümitlerle dalarsınız?
Rit: Ülkemde hiçbir insanın Allah’tan başka bir güç önünde başını eğmeyeceği bir hayat ortamı hayal ederim.

RIZA RİT:

1925 yılında İstanbul’da doğdu. Mûsıkiyle meşgul olan ve seven bir aile içerisinde büyüdü. Annesi ud ve piyano, babası keman çalıyordu. Mîsikinin her türünü sevdiği için radyodan dinlediği yayınların yanısıra, kapağında köpek resmi bulunan yeşil renkli Sahibinin Sesi marka gramofonda başta Münir Nurettin Selçuk olmak üzere birçok sanatkârın 78’lik taş plaklarını dinleyerek müziğe bağlandı. Radyodaki fasıl programlarını ve klasik koronun programlarını takip etti. Mûsikiye intisap etmeme sebep olan Münir Nureddin Selçuk konserlerine hiçbirini kaçırmadan gitti.
Lise tahsili sırasında Şerif İçli ile tanışarak eserlerinden ve nota arşivinden istifade etti. Aynı lisede okuyan, Kemani Selahaddin İnal ve Tanbûri Ferit Sıdal’a beraber uzun süre müzik çalıştı.
1946 yılında Ankara Radyosunda ilk solo neşriyatını bu iki arkadaşı ile beraber gerçekleştirdi. O zamanlar Mesud Cemil ve Cevdet Kozanoğlunun teşvik ve takdir dolu sözleri onlara müzik çalışmalarında büyük destek oldu. Daha sonraları Kanuni olan kardeşi Hilmi Rit’in de ekibe katılmasıyla oluşan grupla senelerce çalıştı.
1944 – 1948 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde Eczacılık Fakültesindeki tahsili sırasında, Abdülkâdir Töre, Eyyübi Ali Rıza Şengel, Cemal Kâmil Gönenç, Necmi Rıza Ahıskan, Kemencevi Hadiye Ötüken, Dede Süleyman Erguner, Neşat Halil Öztan ve Mildan Niyazi Ayomak gibi üstadların bulunduğu bir derneğin çalışmalarına katıldı. Bu arada Udi Fahri Kopuz’d an da istifade etti. Aynı yıllarda İcra Heyetinin bütün konserlerini dinleme imkânını buldu. 1953 yılında İstanbul Radyosunda solist ve korist olarak göreve başladı. Aynı yıl Üniversiteden arkadaşı olan Nevzat Atlığ ‘ın teşvikiyle, İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Mûsikisi İcra Heyetine girdi. Bir süre sonra Münir Nurettin Selçuk İcrâ Heyeti şefliğine getirildi. Ölümüne kadar mûsiki adına kendisinden çok şeyler öğrendi.
1978 – 1981 ve 1981 – 1984 yılları arasında iki dönem TRT yönetim kurulunda Türk Mûsikisi temsilcisi olarak görev yaptı. Dinî ne Dindışı Türk Müziği İcra eden topluluklarda ve İstanbul Sema Gurubu ile yurt içi ve yurt dışı konserlere katıldı. 1981 yılında bu grubun şefliğine getirildi. Halen bu görevi devam etmektedir. İstanbul Üniversitesi Türk Mûsikisi İcra Heyetinin İstanbul Festivali konserlerini, TV programlarını, ayrıca Almanya, Yugoslavya, Suudi Arabistan ve Mısır’daki konserlerini yönetti. 1990 senesinde Türk – Japon dostluğu çerçevesindeki 100. yıl kutlamalarına katıIdı. Halen TRT İstanbul Radyosu Klasik korosunu yönetiyor, Aynı zamanda eczacı olduğu için genç eczacıların kurdukları amatör koroyu da çalıştırıyor.

SANATINI İCRA ETTİĞİ DÖNEMLERİN BASININDA RIZA RİT İÇİN YAZILANLAR:
İdeal Türk musikisinin yeni siması: Rıza Rit
Konservatuarın son Türk Musikisi konserinde Rıza Rit’in okuduğu solo şarkıları büyük bir takdir ve alâka toplamıştır. Musiki münekkidi Ercüment Berker, son yazdığı kritikte; Rıza Rit hakkında aynen şöyle demektedir:
‘Solosunu ilk defa dinlediğim bu sanatkârın okuyuşundaki tabii, ciddî ve vakur hal, nüans tatbik etmekte gösterdiği olgunluk ve bilhassa tasannudan uzak oluşu ideal Türk Musikisine yeni bir kıymet daha kazanmakta olduğumuzu müjdeledi.’

(Son Posta Gazetesi, 1955)
Rıza Rit’in, Münir Nurettin Selçuk hakkında kaleme aldığı bir yazı:
‘Doğu müzik âleminin gelmiş geçmiş en büyük ses sanatkarı Münir Nurettin Selçuk’u kaybedeli 23 yıl oldu.Yeri asla doldurulamayacak olan üstad, Türk müziğinde Avrupaî bir hava oluşturmuş, üslubu, okuyuş tavır ve tarzı ile müziğimizde devrim yapmış ve başlı başına bir ekol meydana getirmiştir. 14 yaşında Kadıköy Apollo Tiyatrosu’nda ilk defa sahneye çıktığı günden, son anına kadar doyulmayan ilahî, eşsiz sesi ve asil tavrı ile ata yadigârı eserleri bir bayrak gibi vatan sathına yaymıştır. Başta icracılığı olmak üzere besteciliği, hocalığı, şefliği ile müziğimize ve konservatuarımıza çeyrek yüzyıl yaptığı hizmetleri birkaç satıra sığdıramayız. Günlük ucuz başarıyı bir tarafa iterek, sanatı ile gönüllerin ve hakikatlerin fatihi olan üstad Münir Nurettin Selçuk, eşsiz sesine mükemmel bir müzik bir eğitimini de ekleyerek erişilmez sanat mertebesine çıkmıştır. 1948 yılında İstanbul’u ziyaret eden ve üstadı dinleyen dünyaca ünlü viyolonselist Gaspar Cassado şunları söylemiştir: ‘Bu ses başka bir âlemden geliyor. Teknik bakımdan bu kadar geniş bir nefesli sanatçıya az rastlanır. Bu nefeste bu kadar uzun söylenen bir ses işitmemiştim. Tam nefes alacağını hissediyorum, gene devam ediyor. Artık ciğerlerini boşaldığını zannediyorum, gene devam ediyor ve gene devam ediyor.’
Büyük şairimiz Yahya Kemal ise, üstad için şunları söylüyor: ‘Bu devirde yaşayan ihtiyar, orta yaşlı ve genç vatandaşlar eski müziğimizin bestelerini Münir Nurettin Selçuk’dan dinledikleri için talihlidirler.’
Satırlarımı büyük sanatçımızı saygı ve minnetle anarak bitiriyorum, Ruhu şad olsun.
(Rıza Rit. Nisan 1999)

 

Sadaka-i Cariye ve Camilerimiz

Sadaka; en geniş manasıyla nafile olarak yapılan hayır ve hasenatı; insanlar başta olmak üzere tüm canlılara yapılan iyilik ve ihsanları; her türlü güzel söz ve davranışı ifade eder. Sadaka-i cariye ise; sürekli ecir getiren sadaka anlamına gelir. Allah rızası için herkesin istifade edebileceği eser bırakmak demektir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde; “Bir insan öldüğünde amel defteri kapanır. Ancak sadaka-i cariyesi veya ilmi bir eseri ya da kendisine dua eden hayırlı bir evladı olan kimsenin amel defteri kapanmaz” (Riyazu’sSalihinTrc. 3,5) buyurmuşlardır.

 Hadis-i şerifte geçen sadaka-i cariye ile cami, mescid, Kur’an Kursu, okul, kütüphane, hastane, yol, köprü, çeşme, aşevi vb. yaptırmak veya mevcutlarını yaşatmak suretiyle bunları toplumun menfaatine tahsis etmek anlaşılmaktadır.

Allah Resûlü (s.a.s.), “Bir kimse bir ağaç diker, o ağaçtan bir insan yahut Allah’ın mahlûkatından herhangi bir canlı meyve yerse, bu meyve ağacı diken kimse için sadaka olur” (Tecrid-i Sarîh Trc. VII, 123) buyurarak sadaka-i cariyenin kapsamının ne kadar geniş olduğunu bizlere bildirmiştir.

Görüldüğü üzere gerek insanların, gerekse diğer canlıların istifadesi için yaptırılan ve hayırlı işlerde kullanılmak üzere inşa edilen bütün müesseseler ve vakıflar, onları yapan ve kuran Müslümanlar için kıyamete kadar arkalarından kendilerine sadaka sevabı kazandıran eserlerdir.

Allah’ın yarattığı tüm canlılar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar ve destek olanlar, gerek hayatta olduklarında gerekse vefatlarından sonra sevap kazanmaya devam ederler.

Bir Müslümanın sadaka-i cariye sayesinde manen ömrünün uzaması, adeta ikinci bir ömür yaşaması mümkündür. Allah yolunda tahsis edilen bir eser; ayakta kaldığı ve insanlar da ondan faydalandığı müddetçe, o Müslüman eserleriyle yaşıyor demektir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, “Siz sevdiğiniz mallardan -Allah yolunda- sarfetmedikçe gerçek iyiliğe erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir” (Âl-i İmrân, 3/92) buyurarak mü’minlerin mallarını Allah yolunda harcamalarını, iyilik ve infakta bulunmalarını istemiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de Müslümanları iyilik ve hayır yapmaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “Olgun bir mü’min sonu cennet oluncaya kadar, hiçbir hayra doymaz, hiçbir hayırdan da geri kalmaz.” (Riyazu’s Salihin Trc. 3, 6)

O’nun için az-çok, küçük büyük demeden imkanlarımız ölçüsünde hayır ve iyilik yapmaya, sadaka vererek malımızı ve ömrümüzü bereketlendirmeye, öldükten sonra da sevap elde edeceğimiz kalıcı faydalı eserler yapmaya gayret edelim. 

Sadaka-i cariyelerin en önemlisi hiç şüphesiz yüce dinimizin temel müesseselerinden birisi ve en başta geleni olan cami ve mescitlerdir. Çünkü camiler, mü’minleri Allah’ın birliği etrafında toplayan; birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının olgunlaşmasını sağlayan kutsal mekanlardır.

Bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanları cami yapımına teşvik etmiş ve “Kim Allah’ın rızasını gözeterek bir mescid yaptırırsa, Allah da ona cennette, onun için bir ev yapar” (Buharî, Salat, 65; Müslim, Mesâcid, 24) buyurarak cami ve mescid yaptıranları Cennetle müjdelemiştir.

Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerdeki övgü ve teşviklerden ilham alan Müslümanlar, tarih boyunca cami yapımına gereken önemi vermişler; gittikleri her yere ev, bark yapmadan önce bir cami inşa etmişlerdir. İslam’a hizmetle şereflenen ecdadımız da, bu hayır yarışına katılmışlar, bizlere ölümsüz binlerce eser, cami ve mescid bırakmışlardır.

Bugünde aynı ruhlar yeni camiler, Kur’an Kursları, öğrenci yurtları, okullar, hastaneler vs. inşa ederek aynı ruhu yaşatmaktadırlar. Bize düşen ise; bu camilere yenilerini katmak, mevcutlarını da koruyup kollamaktır. Böylece, bizler de öldükten sonra onlar gibi amel defterlerimizin kapanmamasını sağlayabiliriz.

1986 yılından bu yana her sene 1-7 Ekim tarihleri arasında kutlanan “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nda hayırseverleri anmak için programlar düzenlenmekte, ruhlarına ithafen hatimler ve mevlidler okunmaktadır. 

Bu vesileyle bu haftanın ülkemiz, milletimiz ve teşkilatımız için hayırlı hizmetlere vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyor, bütün din görevlilerimize başarı, sağlık ve afiyet, vefat eden bütün din görevlilerimize de rahmet diliyorum.

Çok Kültürlülük ve Anayasa

 

Aynı ezber sürekli tekrar ediliyor.  Anayasanın 66. maddesindeki kimlik tanımını ayrım yapmadan herkesi milli kimlikte buluşturması bazılarını rahatsız ediyor. Cumhuriyeti, milli devleti ve hatta Milli Mücadeleyi içlerine sindiremeyenlerde ve dünün devamı olan işbirlikçilerde Türk’e karşı ırkçılık hortluyor.

TESEV dahil birçok kuruluşun çalışmalarında Anayasadaki  vatandaşlık tarifinin bütün etnik gruplara eşit mesafede durmasının gerektiğinden bahsediliyor.

Türk kimliğine hakarete gösterilen hassasiyetin bütün etnik ve dini kimliklere gösterilmesi ileri sürülüyor. Oysa, Türk Ceza Kanunu’nun 301.maddesinde yapılan değişiklikler ile Türk Kimliğine hakaret suç olmaktan çıkarılmıştı.

Anlaşılan Müslüman Türk Kimliği bazılarına göre etnik ve dini kimliklerden sadece biridir. Demek ki Müslüman Türk Kimliği bu vatan coğrafyasında basit bir mozaik parçasıdır. Bundan dolayı kimlik maddesine içi boş bir Türkiyelilik, adı konmamış bir anayasal vatandaşlık teklifleri yapılıyor. 

Rahatsızlık ve etnik taassup kışkırtıla kışkırtıla o noktaya getirilmiş ki; bazıları Kürtlük ile ilgileri olmamalarına , bazıları da devletle kavgalı olduklarından,  Ermeni olmamalarına rağmen Ermenicilik yapıyorlar.

“Atatürk”,”Türk Milleti”,”Milliyetçilik”,”Ülkenin bölünmez bütünlüğü” gibi kavramları anayasada görmek istemiyorlar.

İktidarın desteği ile Başbakanlıkta hazırlatılan anayasa taslağında bu esaslar hâkimdi. Görüldüğü kadarıyla iktidar da bu görüşlerin dümen suyuna girmiştir.

Milli kimliğe karşı etnik ırkçılık hız kazanmıştır.  Buna paralel olarak ülkemiz çok kültürlülüğe zorlanmaktadır.

Türkiye’de Türk kimliğinin dayatılmış olduğundan bahsedenler var. Türkiye’de kimlik dayatması olmuş olsaydı, bugün etnik taassup ve ırkçılık yeşerebilir miydi?

Aslında bizde milli kimlik dayatması değil; kimliksizlik dayatması görülmüştür. Resmi kanal, milliyetçilik ve İslam‘a karşı çoğu kere tarafsız (nötr) kalmayı uygun bulmuştur.

3 Mayıs 1944 Türkçülük Davasında Türk aydınlarına Rusya’ya hoş görünmek için reva görülen işkenceler ve baskılar, Milliyetçiler Derneği’nin 1954’de kapatılması, 1976’da Cumhurbaşkanı Korutürk’ün 19 Mayıs Nutku ile bazılarını Pan Türkist, Pan İslamist ve eksantrik suçlaması, rahmetli İ.İnönü’nün 19 Mayıs 1944 nutku ile Türk aydınlarını suçlaması, 1971 ve 1980 askeri müdahalelerinden sonra bazı Türk milliyetçilerinin eylemlerinden değil; fikirlerinden dolayı suçlanmaları birer kimlik dayatması mıdır?

Aydınlar Ocağı’nın kamu menfaatine hâdim dernek sayılabilmesi için yaptığı müracaat, tüzüğünde “Türk Milliyetçiliği” geçiyor diye reddedilmiştir. 

Türkiye’de bilhassa son yıllarda çok kültürlülük tezgâhları kurularak milli kimlikle uğraşılıyor. Milli kimliğin değişik etnisiteleri kapsayabileceği göz ardı ediliyor.

Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri her şeyden evvel bu Devletin temel nitelikleri ile uzlaşmak zorundadır.

Sandıktan çıkan oy oranı bu nitelikler ile kavga etmeyi gerektirmez. “70 yıllık tarihinde Türkiye Cumhuriyeti katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur

Türkiye Türklerindir gibi tezler yanlıştır” gibi çarpık fikirleri öne süren sözde devlet adamları ve iktidarlarla nasıl uzlaşabiliriz? Hangi ciddi devletlerde böyle çarpıklıklar görülebilir?

Çok kültürlülük, çok seslilik değildir. Çeşitlilik ve zenginlik olarak da anlaşılamaz. Zenginlik olmadığı için Çekoslovakya ve Yugoslavya bölünüp dağıtıldı.

Çok kültürlülüğü kabul eder gibi görülen bazı Batılı devletler, önü açılan milli devletlere bunu dayatmaktadır.

Ancak, son yıllarda çok kültürlülüğün Batıda yürümemesi karşısında, farklılıklara gerekli hoşgörünün gösterilmemesi görüşleri yaygınlaşmaktadır.

Bilhassa New York ‘daki 11 Eylül saldırılarından sonra önemli bir dönüş olmuş; Müslümanlar potansiyel terörist olarak görülmüşlerdir.

Batılı ülkeler çok kültürlülükten şikâyet ederek eritmeci (asimilasyoncu) politikalara yönelmişlerdir. Çünkü bu ülkeler, milletleşmeyi reddeden “kalabalıkların birlikteliği” anlayışını kabul edemezler.

Homojen bir yapıda çok kültürlülük bir çatışma kaynağı olabilir. Karmaşık yapılarda ise; güç kaynağıdır.

Türkiye çok kültürlülük modeline oldukça yabancı bir ülkedir. Çok kültürlülük önü açılmış milli devletler üzerinde oynanan bir projedir.

Fertlere kendi kendilerini ötekileştirme yolunu açmaktadır. Vatandaşlık bilincini zayıflatmaktadır.

Toplumdan bağımsız fert ve otonom toplulukları esas alır. Farklılıkları hoş görmek yetmez; siyasi olarak da tanımak gerekir.

Unutmayalım ki, küreselleştirmenin ideolojisi çok kültürlülük tezleridir. Bünyenize uysa da uymasa da…

Fransa’da Tarım

Fransa, elverişli coğrafi konumu iklimsel özellikleri sayesinde geniş ve verimli tarım alanlarına sahiptir. Avrupa Birliği’nin en büyük tarım ülkesinden birisi olup, başlıca tarım ürünleri tahıl, şeker pancarı, şarap, meyve- sebze, süt ürünleriyle çeşitli hayvansal ürünlerdir.

 Fransa’nın toplam tarım alanı yaklaşık 33 milyon hektar olup bu rakam yüzölçümünün %60′ ına tekabül etmektedir. Kişi basına yarım hektar arazi düşmektedir. Tarımın en önemli sorunlarından biri olan arazi parçalanması ise gördüğüm kadarıyla ülkemizdeki gibi değil araziler daha büyük ve tarlalar daha büyük parseller halinde yer almaktadır. Yaklaşık bir parselin 100-200 dekara kadar büyüklükte olduğunu izlenimlerimden edindim. Üzüm ve meyvelik alan tarım alanlarının %4 ü kadarını teşkil etmektedir. Bu alan genelde düşüktür.

Fransa, toprakları genelde asit karakterli olduğu için olsa gerek;  tarım kireci kullanımı çok artmış durumdadır. Son yıllarda suni gübreleme azalırken tarım kireci kullanımı çok artmış ve yaygın hale gelmiştir.

Bulunduğum yerden 350 km Belçika sınırı, ters yönlerde ise yaklaşık 200 km ye yakın yer gezdim. Bu yerlerde gördüğüm arazilerin düz makineli tarıma çok uygun verimli tarım toprakları olduğunu tespit ettim. Yol boyu biçerdöverlerin çokluğu, BG yüksek traktörler, sulama makineleri ve diğer tarım makinelerinin sayısı  makineli tarımın en ileri boyutta olduğunu ortaya koymaktadır.

Edindiğim bilgiye göre  Fransa’da iklim çeşitliliği görülmekte Manş Denizi ve Atlas Okyanusu kıyılarında okyanussal iklim, güneydoğu kıyılarında Akdeniz’in doğusunda makiler, dağlık alanlarında ormanlar yer alır. Ancak tarıma elverişli alanların kenarlarında küçük ormancıklar mevcut bu ormanlara geyikler bırakılmış genelde böyle ormancıklar bayağı yer kaplıyor.

Meyvecilik daha çok bodur anaçların kullanılması ile modern meyvecilik gereklerinin çoğu yarı bodur anaç olup daha çok kullanılmaktadır. Meyve bahçeleri çok fazla olmamakla birlikte kapama meyve bahçesi belirli yerlerde yetiştirilmekte çiftçilerin ve köylülerin bahçesinde karışık meyve ağaçlarına pek rastlanmamaktadır. Gezdiğim bölge içerisinde  bir kaç elma, armut bahçesi ve üzüm bağlarına rastladım. Sebzecilik her bölgesinde iklim koşulları uygun olmadığı için yeterli olmadığını söyleyebilirim.

Duyduğuma göre Fransa’nın Angers şehri tarımsal sanayi çok gelişmiş,  tarıma dayanan besin fabrikaları, meyve, sebze ve çiçekçilik  yetiştiriciliği ve dağıtım alanında Fransa da önemli şehir merkezlerinden biriymiş. Avrupa’nın en çok çiçekli kenti burası imiş.

Fransa’nın tarım ihracatı 9,1 milyon Euro yaklaşık 900 bin kişi tarım sektöründe çalışıyor. Fransa’da tarım sektöründe çalışanlar ile hükümet arasında sıklıkla yaşanan tartışmaların nedeninin AB ülkeleri anlaşma çerçevesinde bazı tarım ürünlerine kota uygulaması olarak belirtilirken çiftçilerin bu uygulama karşısında çoğu kez yol keserek ülkeye dışarıdan gelen tarım ürünü taşıyan kamyonu tahrip ediyorlarmış.

Fransa’da, Tarım Bakanlığı’na bağlı Devlet müessesesi olarak Zirai Araştırma Enstitüleri 1946 yılında kurulmuş. Bu enstitü çalışmalarında direktifi zirai araştırma yüksek konseyinden almaktadır. Bu konsey  Tarım Bakanlığı emrinde büyük ilmi teşekküllerin Tarım Bakanlığının muhtelif servislerinin zirai ve ziraatla ilgili teşekküllerinin mümessillerinden müteşekkildir. Enstitünün görevi bitkisel ıslahı geliştirme, ıslah etme, bunlara ait zirai ekonomi ve araştırmalarını yapma vb görevleri ifa etmektedir.

Sonuç olarak göstermektedir ki Fransa tarımda modern teknolojiyi en ileri safhada uygulamaktadır.