25.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1149

Bölücü ve Irkçı Terörle Muhabbet

 

TESEV isimli bir kuruluşun Ermenilere yönelik bir rapor hazırladığı basında yer aldı. Raporu okurken bu talepler olsa olsa Ermenistan’ın talepleri olabilir diye düşündüm. Bu ve benzeri kuruluşlar acaba Dünyadaki Türk sorunu, değişik coğrafyalardaki Türk topluluklarına uygulanan insan hakları ihlalleri, fiziki ve kültürel soykırımlar ile ilgili raporlar hazırlayacaklar mı? Bugüne kadar olmadığına göre, bundan böyle bir raporu hazırlamaya acaba ömürleri yetecek mi?

Ülkenin acil çözüm bekleyen asıl sorunları yedeğe alınmış, anayasa değişikliklerinde milli kimlikle, Türk’le uğraşılıyor. Aslında değişikliklerde temel hedef gerekli maddelerin değiştirilmesi değil; milli kimliğe karşı etnik ırkçılık yapılmasıdır. Ülke kendisine uygun olmayan bir modele çokkültürlülüğe zorlanıyor. Farklılıkların yaratılması, abartılması ve kutsallaştırılması demokratikleştirme diye piyasaya sürülüyor. Böylece artan yolsuzluklar, halkın yoksullaşması, gelir dağılımındaki bozulmalar, ahlaki değerlerin çöküşü, geleneklerin sarsılması, vatandaşlık ve Türk Milletine mensubiyet şuurunun zayıflaması, yabancılara toprak satışı, azınlık vakıflarına tanınan imtiyazlar, egemenliği paylaştırma gafleti, hukuk devletinin işletilememesi ve parti devletine dönüşmesi, hukuki usulsüzlükler, yargı ve yasamanın yürütmenin emrine girişi, terörle mücadele yerine örgütle muhabbetin artışı, can ve mal güvenliğinin zayıflaması dolayısıyla Bölgeden kaçış, dış dayatmalar, merkezi devlete karşı otonom mahalli idarelerin doğuşu, otoriter bir rejime geçiş özlemi ve diğer defolar gizlenmeye çalışılıyor.

Geçenlerde istifa etmek durumda kalan, Türk Tarih Kurumunun isminin değiştirilmesine karşı çıkan Prof.Dr. Ali Birinci’nin gazetelerdeki açıklaması dikkat çekmişti. Yine MEB teşkilat kanununun Türksüz, milliyetsiz ve cumhuriyetsiz hale dönüştürülmesi dikkatlerden kaçmıyor. 

Güvenliği değil; sadece ütopyalaştırılmış özgürlükleri ele alan, toplumu, devleti değil; sadece ferdi öne çıkaran, milli kimlik, millet ve milli bağımsızlıktan geriye dönüşü hazırlayan bir anlayış yerleştiriliyor. Alt-üst kimlik tartışmaları açılıyor. Irkçı ve bölücü teröre yeni kılıflar ve gerekçeler uyduruluyor. Bir ara terörün sebebi bölgesel az gelişmişlik olarak yutturulmaya çalışıldı; sanki bu halledilirse terör de bitecekti. Daha sonra kültürel haklar tartıştırıldı; şimdi ise ayrı egemenlik, eğitim dili, devlet, ayrı bayrak, ayrı toprak dillendiriliyor. Bazıları devletin eski hatalarını, büyüyen ülkenin önünü kesmek istemek gibi sebepleri de ileri sürüyor, bir de bunu Ümraniye Davasına (Ergenekon) bağladık ve suçladık mı iş tamamlanıyor. Daha fazla demokrasinin ve anayasa değişikliğinin terörü söndüreceği zannediliyor. Taviz verdikçe terör artıyor. Katil başının “demokratik cumhuriyet” ifadesine yaklaşılıyor. Hatta bir başbakan yardımcısı “Gerekirse Öcalan’ın görüşlerinden de faydalanabiliriz” diyebilmiştir. Bu terörle mücadeleden çok; müzakere sürecinde anlaşılan örgütle muhabbet artmış, Avrupa’nın uygun bulunan şehirlerinde silah bırakmamış örgütle görüşmeler yapılmıştır. Örgütü besleyen maddi kaynakların üzerine doğru gidilmemiştir. İngiltere ve İspanya’nın yapmadığını yapıyorlar. Bunu terörle mücadele diye de takdim ediyorlar.

Türkiye’nin asıl sorunlarının sebebi olarak anayasalar gösterilemez. Anayasa ve yasaların uygulanmaması, anayasa ihlâlleri, hukuk dışı tasarruflar, keyfi tutumlar, partizanlık asıl sorunlardır. Şimdi de Anti-Türk muhabbeti baş sıraya geçirildi.

Devletin hataları tartışmalıdır; olabilir. Ancak devlet aslında kendi varlığına karşı zaman zaman hata yapmıştır. Acaba bunları varsaysak dahi bunlar bugün aynen devam ediyor mu ki haklı ve meşru bir sebep olabilsin? Oysa tarihi boyutuyla Kürtçülük sorunu Kürtlerin değil, hilale karşı Kürtleri kullanan, istismar eden Batı ülkelerinin sorunu olmuştur. Dün Osmanlı’ya saldıranlar bugün Cumhuriyet Türkiye’sine saldırmaktadırlar. Bugün bölücü ve ırkçı terörün hedefleri hala anlaşılamamışsa demek ki vatandaş onu esir alan hayali senaryolardan, siyasi ortaoyunlarından  ve boş TV dizilerinden kendini kurtaramamıştır. Ona yardımcı olacak hür ve bağımsız bir basın da yoktur.

Almanya Yolculuğum -1

24 Temmuz 2011 tarihinde yaklaşık on günü kapsayacak Almanya yolculuğuna eşimle birlikte başlıyorum. Saat sabahleyin 7.45 de Paris’ten hareket edecek Eurolines otobüs firması ile Almanya’nın Köln şehrine gideceğiz. Recep bizi sabah saat beşte kalkarak navigasyon cihazını açarak otobüslerin kalktığı bize yaklaşık 70 km uzaklıktaki Paris’teki otobüs garına getiriyor.

Bu benim için yeni bir heyecan değişik yerleri ve kültürleri görmek beni heyecanlandırıyor. Nihayet otobüsümüz geliyor ve otobüse biniyoruz. Numara falan yok önce gelen istediği yere oturuyor, otobüsün içerisinde daha çok zenci Arap yolcular mevcut. Otobüsün muavini falan yok burada ikram falanda yok. Burada ulaşım çok pahalı tren daha pahalı olduğu için yine bizim için otobüs daha uygun geldiği için otobüsle gidiyoruz.

Paris’ten yaklaşık 250-300 km. uzaklıkta Belçika sınırı coğrafi olarak düz ova ve dağlık alanla karşılaşmıyoruz. Genelde arpa ,buğday, şeker pancarı  ekili tarlalar Fransa’nın Lille şehrini geçtikten sonra Belçika’nın Brüksel şehrine geliyoruz. Çok ihtişamlı bir şehir yol kenarları envai çeşit orman ağaçlarıyla kaplı yüksek binaları göz kamaştırıyor. Lille de yolcu aldığı gibi Brüksel’de de yolcu almak için şehrin içine giriyor. Şehrin içinden dışarıya çıkarken, Köfteci Cesur, Süper Adana, Kenedi Market, Turkish kebap tabelalarına rastlıyorum. Yoldan geçerken bu kadar tabelaya rastladığımıza göre daha fazla Türk lokantası ve işyerleri vardır herhalde. Sorduğumuz Belçika’da da epey Türk varmış.

Belçika’dan Almanya’ya doğru ilerlerken Belçika’dan Almanya’da dahil olmak üzere hayvancılığın yaygın olduğunu anlayabiliyoruz. Çünkü yol boyunca bol miktarda büyükbaş hayvan sığır çeşitleri ve koyun, keçi hatta domuz sürüsünü de görmüş olduk. Belçika’da tarım alanlarına genelde mısır yemlik olarak ekilmiş, Belçika sınırını geçince Almanya topraklarına varıyoruz. Almanya’da vardığımız ilk şehir Achein.  Bu şehri görünce hemen Teknik Direktör Sayın Mustafa Denizli aklımıza geliyor bir zamanlar bu şehrin futbol takımını çalıştırmıştı.

Almanya toprakları ve mevsim olarak tarıma uygun değil dolayısıyla buradaki ekim alanlarda genelde mısır yemlik hayvan yemi olarak ekimi yapıldığı gözüküyor. Almanya hayvancılık bakımından tarıma göre çok daha gelişmiş durumda, Türkiye’ye getirilen ve şu anda sığırlarımızın bir kısmını oluşturan; Siyah beyaz alaca, Simental ve  Alman kırmızı beyaz alaca Alman sığır ırklarındandır. Almanya’ya girince büyük çoğunluğu büyükbaş hayvanları tarlalarda otlarken görüyoruz.

Hem et ve hem de süt verimi bakımından yüksek verime sahip genelde işletmeler büyük işletmeler seklinde olduğu için bakımları ve veteriner hizmetleri ve beslenmesi daha teknik şartlarda yapılmakta.  Buna ırkların verimliliği de eklenince yüksek verim alınabiliyor. Avrupa da et ve süt veriminin yüksek olmasının nedenleri bunlar. O yüzden ülkemizin de son yıllarda yapmaya çalıştığı büyük işletme sayısının  artması, küçük aile işletmesinden vazgeçmesi lazım. Almanya topraklarında mısır yemlik için ekimin dışında yer yer buğday alanları ve bunun dışında ise patates tarlaları göze çarpıyor. Yaklaşık 600 km yolculuğumuzun sonunda Almanya’nın Köln şehrine geliyoruz.

 Köln’de bizi akrabamız Süleyman Özer karşılıyor. Kendileri Köln’e 30 km uzaklıkta Konikwinter denilen bir yerde oturuyor. Bizi özel aracıyla alıp oturduğu mahalleye getiriyor.

 Almanya’da kaldığım süre içerisinde bize göstermiş olduğu yakın ilgi ve alakadan dolayı Süleyman Özer ve eşi Raife Özer hanımefendiye çok teşekkür ederim.

Sağolasın Usta

Bu başlığı seçince hemen bir reklam geldi aklıma; hani çocuk diyordu ya:

“B e n i m B a b a m ; H E L A L O L S U N U S T A S I !.. “

Şimdi, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Gerçekten bizim Başbakanımız da “Helal Olsun Başbakanı..” Gerçi önemli bir toplantıda hani şu sempatik Bakanımızı anımsatacak şekilde bir uyuklama pozunu yakaladılar ya.. Ee, o kadar da olacak hani.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; kalkıp, Afrika’yı çok yoğun bir programla dolaşacaksın, bir gün bile ara vermeden Amerika’ya uçacaksın, daha yoldan başlayıp onlarca Devlet Başkanı ve Yetkiliyle görüşeceksin; Birleşmiş Milletler gibi çok önemli bir kurulda çok önemli bir konuşma yapacak ve Dünya’ya dinleteceksin, o arada fırsat kollayan başkaları Türkiye’de sansasyonel terör saldırıları yapacaklar ve onlara da dikkat kesileceksin, aynı anda da 193 Milletten 500 küsur delegenin bulunduğu ve adeta herkesin gözü senin üzerinde olarak, onlara da uygun mesajlar vermeye çalışacaksın ve bütün bunları ilk defa da yapmayacaksın; Yurt içinde ve Yurt dışında sürekli bir maraton halinde senelerdir bu enerjiyi asla hız kesmeden sergileyeceksin.

Bu kesinlikle kolay bir olay değil…

Şimdi soruyorum, gelmiş geçmiş hepsi de dahil, böyle bir enerji, böyle bir hareket gördünüz mü? Bırakınız bir başbakanı, herhangi bir yetkilide bir Bakanda gördünüz mü? Benim aklıma hemen bir iki isim geldi; Rahmetli Vali Yazıcı; yine rahmetli Valilerden Mehmet Varinli; Fahrettin Kerim Gökay, Flaş Politikacı rahmetli Kasım Gülek ve belki bu isimler çoğaltılabilir. Ama bunlar da dahil hiç biri Sayın Recep Tayyip Erdoğan kadar uzun soluklu olarak bu hareketi gösterememişlerdir.

Kimilerinin görev süreleri, kimilerinin ömürleri yetmemiştir.

Ve gerçekten duygulanarak söylüyorum Allah nazardan saklasın, Sayın Başkanımız kadarını ben gerçekten görmedim. Hatırlamıyorum. Şimdi bir isim daha var; Sayın Ahmet Davutoğlu .. Bu isim hareketlilik bakımında belki Başbakanımızı da geçecek ama süre olarak o daha çok yeni.. Başbakanımız gerçekten Helal Olsun Ustası.. Esasen biz bu gün onun ustalığı üzerine konuşurken sözü bir yere getirmeyi düşünüyorduk da konu oradan açıldı. Ama iyi ki de açıldı yiğidin hakkını yiğide verme imkan ve fırsatını da bulmuş olduk.

Buraya kadar söylediklerimiz gerçekten bütün takdirlerimle söyledim. Bu hıza bu enerjiye gerçekten hayranım.. Bir şeye daha hayranım; Başbakan istişare ediyor. Her konuda birileriyle istişare ediyor. Bu da mükemmel bir nitelik hele bir Başbakan için hiç de yabana atılacak bir meziyet değil.

Bu arada birde kötü tarafı da var, hem çok kötü. Bu konuyla ilgili olarak yıllardır yazıyoruz. Hatırlayınız; CARİ AÇIK.. Bilinçsiz SATIŞ’lardan kaynaklanan ve giderek çığ gibi de büyüyen, Milletin başına yıllar sonra daha da büyük bir bela olacak olan “Cari Açık”…

Cari Açık konusundaki çekincelerimizi hiç geri almıyoruz. Ayrıca Cari Açık için formüllerimizin olduğunu da yazdık ama ilgilenmediler. Merak edilmesin bir gün bizim kapımızı da çalacaklardır. O zaman Ülke yararına olan her konuda biz yine de olumlu yaklaşırız, merak edilmesin.

Şimdi gelelim asıl konumuza; bütün bunları söyledikten sonra, sakın ola ki Doğan SOFRACIOĞLU da AK PARTİLİ mi oldu filan demeyin. Elli yıllık Demokrat Partiliyiz.. Daha doğrusu Demokrat Partiliydik. Ak Partili olmadık ama, şimdi; sıkı durun; önümüzdeki dönemlerde; “OSMANLI DEMOKRAT CUMHURİYET PARTİLİ” olabiliriz. Haa, kendimi yokluyorum da olmuşuz da duruyoruz.

Şimdi bu da nerden çıktı diyenler olacak.. Sabredin anlatacağım.

En başta, bu yazının başlığı nasıldı?

“SAĞ OLASIN USTA.” İdi değil mi? Usta kim? Sevgili Başbakanımız. Hem de gerçekten; “Helal Olsun Ustası..”

Evet O bir “USTA” dır.. Gerçekten.. Ve bunu inanarak gururla söylüyorum; “O Bir Ustadır”. Enerjisiyle, İnancıyla, Fedakarlığı ile, Yönetim Tarzı ile O gerçekten Usta unvanını hak etmiştir.

En azında yine samimi söylüyorum; ÜÇÜNCÜ SEÇİM ZAFERİYLE de USTA unvanını hak etmiştir. Ve bu Ustalık bir şeyin, bir yolun başlangıcıdır. O nedenle de “SAĞ OLASIN USTA” Diyorum.

Üstelik bunu sadece ben söylemiyorum. Dünya söylüyor. Hatta sıkı durun AVRUPA bile Söylüyor. Avrupa’da bu gün yayınlanan gazetelerde iki makaleler, iki yazı dikkatimizi çekti; yazar diyor ki;

“Galiba, sonunda Türkiye Avrupa Birliğine değil de Avrupa Türkiye’ye katılacak.. Durum bunu gösteriyor. Ortadoğu ve Asya’da Türkiye’nin giderek artan etkinliği, krizlerle boğuşan Avrupa için de bir kurtuluş yolu olabilir.”

Görüyor musunuz, Yüce Allah nelere kadir. Bunları hem de onlardan duymak ölmeden bize nasip oldu ya daha gam yemeyiz.

Şimdi gelelim asıl konuya…

– Bu gelinen nokta hangi yolun başlangıcıdır?

– Usta bizi nereye götürüyor?

– Nasıl götürüyor?

– Götürebilecek mi?

– Ustanın kadroları bu yüke hazır mı?

Önce sondan başlayalım; Ustanın kadroları bu yükselmeye, bu sıçramaya hazır değil. Ustanın kadroları kendilerinin buna hazır olmadıklarının farkında bile değiller. Ustanın kadroları; Neyin Farkında Olduklarının, Neyin İse Farkında Bile Olmadıklarının da Farkında Değiller.

Ustanın kadroları ilginç, gerçi onları da Usta seçti ama onlar da Ustanın izinde gitmekten, ustayı noktası virgülüne taklit etmekten başka asla bir şey düşünemediklerinden ve bunu bile beceremediklerinden Ustanın ayağına takılıyorlar. Değil yardımcı olmak, yol göstermek, engel de oluyorlar.

Ama bunun sonunda Usta zaten onlara gerek duymayacak. Zira Usta artık yolun da sonuna geliyor. Esasen Usta kendisi de gelecek dönem aday olmayacağını açıklıkla belirtti ve kuralları da buna göre oluşturdu. Fakat gerçek şu ki; Usta yola devam etse de etmese de O gerçek bir Usta olarak anılacaktır.

Bunu çok samimi söylüyorum. O enerji, o hareket, o koşu gerçekten görülmüş şey değildi. Onu bu yönüyle saygıyla anmak zorundayız.

Şimdi bu yazımızdan sonra lütfen üç yıI önce yine Çorum Haber’de yayınlanan (10.10.2009) tarihli yazımızı okuyunuz; B İ R M İ L L E T ON İ K İ D E V L E T !. ve 2003′ yani (8) yıl önce Sayın Abdullah Gül’ün o zaman Başbakan olarak açtığı FORUM’da yayınlanan iki yazımızı “AB KÜÇÜMSEMEYİN AMA..” AB DERKEN..” isimli yazılarımızı okuyunuz.

Hemen hemen on yıl kadar önce bu olayı biz görmüş ve yazmışız; özetle demişiz ki;

“Biz Avrupa Birliğinin Peşinden Koşmak Yerine alternatif çözümler üzerinde durmalıyız; O zaman onlar bizim peşimizden koşacaklardır”

ASYA EKONOMİK TOPLULUĞU gibi ORTADOĞU EKONOMİK TOPLULUĞU

gibi alternatif çözümlere yönelirsek onlar bize geleceklerdir.

Ve bakınız işte oldu..,

Bunu yapan da Şimdiki Yönetim ve onun başındaki Başbakan’dır, Recep Tayyip Erdoğan. İşte onun için SAĞOLASIN USTA diyoruz.

Bu bağlamda o gerçekten tarihsel işlevini tamamlamakta ve Türkiye’ye bu anlamda çağ atlatmaktadır. Bu gerçekten büyük bir olgudur. Ona nasip olmuştur.

Evet şimdi o üç yıl önceki yazımızı; “Bir Millet On İki Devlet” isimli yazımızı tekrar okuyunuz zira artık buradan devam edeceğiz.

Bu gidişin sonu OSMANLI’dır.. Ancak Emperyalist bir Osmanlı İmparatorluğu ve Padişahlık değildir. Kesinlikle değildir. Bu gidişin sonu; “Avrupa Birliği” gibi; “Rusya Devletler Topluğu” benzeri ekonomik ve siyasi bir birliktir. Bir “Emperyal Devlet” değil bir “Devletler Birliği”dir. Ve işte Avrupa’nın da katılacağı, katılmaya can atacağı oluşum da budur.

Bunun, geçmişi, geleceği, şekli, oluşumu ve yapısı ve onun da yeni ustaları ise; “DUVAN DE OTOMAN” isimli 16. kitabımızda anlatılmaktadır.

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

Ana Haberleri İzlerken

Ortalama Türk insanı; genellikle akşam televizyonun karşısına geçer ve günün haberlerini izler.Bu radyo döneminden başlayıp televizyonla devam eden bir alışkanlık haline gelmiştir.

Türkiye’de ve dünyada,haber niteliği taşıyan ve Türk insanının haberdar edilmesi icap eden binlerce olay vardır.

Eğer iyi niyetli ve objektif bir yayıncı iseniz,  bunların arasından kendinize göre yapacağınız önem sırasına göre bir haber bülteni hazırlar ve izleyici ile buluşturursunuz.

Ancak televizyonun karşısına geçtiğinizde ve adına “anchorman” denilen adamların sunduğu haberlerin neredeyse tamamının aynı olduğu ve aynı zamanlama ile ekrana geldiğini görürsünüz. Peki bu nasıl olmaktadır?

Farklı televizyon kanalları, ayrı binalar, birbirinden değişik çalışanlar ve patronlar varken nasıl oluyor da aynı haberler aynı zamanda Türk halkının önüne getiriliyor?

Sadece bu haberlerle kalsa tesadüf deyip geçebilirsiniz. Evlilik programları, bitmek bilmez diziler ve sadece bölücülüğün tartışıldığı programlarda; konular, yapımcılar ve konuklar hep aynı veya birbirine benzer olmaktadır.

İsterseniz “zaping” denilen şeyi yapın! Özellikle haberler ve aynı saate denk gelen yayın kuşaklarında ne anlatmak istediğimi çok net olarak göreceksiniz.

Bunun halkı etkilemeye dönük psikolojik bir yöntem olduğundan zerrece kuşku yoktur. Türk milleti ve devleti geçmişte defalarca psikolojik operasyonlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu kez de Türk milletinin psikolojisini zayıflatmayı isteyen düşman güçler onu “ver kurtul” noktasına getirerek kazanmaya çalışmaktadır.

Psikolojik propagandanın hedefi;  özellikle barışta dikkatli bakışları başka tarafa çevirmek, dostu zayıf, düşmanı güçlü göstermek, halkın fikriyatını bozmak için yapılan maksatlı çalışmalardır. Bir ülke halkı ne kadar cahil olursa ve de doğrulardan uzak tutulursa propagandanın tesiri o kadar kolay ve hızlı olur.

Terörle ilgili olarak;  günümüzde sivillere,  polislere,  kadınlara,  öğretmenlere,  memurlara,  çocuklara yönelik yaşanan eylemlerin, televizyon ekranları ve gazete sayfalarında Türk halkına sunuluşu; “Barış ve Ateşkes” kavramları adı altında istenilen hedefe varmak içindir.

Barış ve ateşkes; savaş ve karşılıklılık esası varsa konuşulacak ve gerçekleştirilecek olgulardır. Oysa Türk devleti ve milletinin, karşısında, savaştığı ve ateşkes ile barışı konuşmayı gerektirecek bir devlet ve ordu yoktur. Öyleyse kimle ateşkes ve barış yapılacaktır?

Karşınızda olmayan bir güçle barış ve ateşkes yapılır mı? Ama size birileri televizyon kanallarında ve gazete sayfalarında “bu barışı yapın” diyor. Hatta buna mecbur olduğumuz söyleniyor.

Ve bu barışın nasıl yapılacağını da size gösteriyorlar: “Yeni Anayasa” bu barışın mihenk noktasıdır diye. Bunu kim söylüyor? PKK’yı karşımıza kim diktiyse onun etki ajanı olarak vazife gören medya ve sözde aydın tayfası bunu televizyonlarda saatlerce bize anlatıyor. Niçin? Rakip ve düşman devletlerin, amaçlarının tahakkuku için…

Kazım Karabekir Paşa‘nın 1. Ordu Komutanlığı sırasında verdiği konferansları içeren ve 01.Aralık.1923’te Erkan-ı Harbiye Mektebi Külliyatında 13 numarayla Osmanlıca olarak yayınlanan eserde, Paşa: “İstihbarat; barışta ve harpte doğru haber almak, yanlış haber yaymak demektir” diye özetle tarif ediyor.

Yine Karabekir Paşa,  konumuzu ilgilendiren yanlış haber yaymak ya da bir haberi, Türk milletinin ve devletinin aleyhine biçimlendirerek toplumun önüne sunmayı başaran kişilerin “Yazarlık, gazetecilik, tercümanlık, saat tamirciliği, falcılık, aşçılık, hastabakıcılık, avcılık, çobanlık, seyyar satıcılık, şoförlük, arabacılık, balıkçılık, tüccarlık, işçilik velhasıl her şekle girerler” nitelendirilmesine de dikkat etmek gerekiyor.

Yine Kazım Karabekir Paşa; bu işlerin ülkemiz topraklarında çok kolay olduğunu ve bunun temelde üç nedeninin bulunduğunu vurgulaması da çok ilginçtir. Bu nedenler:

•1. Türk milletinden olmayan unsurların Türk milletine düşmanlığı ve para kazanma hırsları

•2. Türk milletinin, başka dinlerden İslam dinine geçmiş olanlara gelenek halinde olan güven ve itibarları

•3. Kapitülasyon dolayısıyla gelişemeyen,sanayi ve ticaret aleminde yabancı şirketler ve ajansların hakimiyeti, dolayısıyla ülkede yabancı nüfusunun çokluğu.

Bu üç unsura birde içimizden bazılarının kayıtsızlığı ve özellikle şehvet düşkünlüğü sebebiyle düştüğü gaflet de eklenirse işin korkunçluğu kolayca kavranabilir.”

Sanki Karabekir Paşa, 90 yıl öncesini değil de bu günü anlatıyor.

Onun için günümüzde medya üzerinden yaşanan gelişmelere bakarsak, Türk Milletinin bu gün çok ağır bir psikolojik propaganda ile karşı karşıya olduğu sonucuna varırız. Her türlü kurumu, kişiler üzerinden yürütülen değersizleştirme ve itibarsızlaştırma çabası, yoğun bir medya bombardımanı ile taçlandırılarak “Türk”süz bir anayasa isteniyor. Amaç anayasaya kürt veya başka bir kavramı sokmak değil sadece “Türk”e dair bütün tanımlamaları anayasal metinden çıkarmaktır. “Kürt” kavramı aslında bu gerçek hedefi perdelemek için yutturulmak istenen zorlama bir yemdir.

Bu nedenle son olayların size aktarılış biçimine karşı uyanık olun ve daima bilginizi kuvvetlendirerek “bunlar niye böyle oluyor” diye tefekkür edin. Bunu bırakın milletinizi ve devletinizi, hiç olmazsa kendiniz için yapın.

 

Gürültü Sever Millet!..

Tıp uzmanlarının birleştikleri bir gerçek var; bütün hastalıklar beyinden başlar.
Beyni yıpratan en önemli neden; stres…
Stres; yani bedenen ve ruhen aşırı gerginlik hali.
Bir insan neden strese girer?
Bir çok neden sayılabilir; ailevi ya da parasal sorunlar, işsizlik, işten atılma, bir insanla çatışma, trafikte yaşanan bir olay, yangın, terör, afetler…
İnsanı strese sokan en önemli nedenlerden biri de gürültü kirliliği!
İnsan kulağı, 90 desibelin üzerindeki seslerden olumsuz etkileniyor. Bu olumsuzluk beynimize kadar ulaşıyor ve ruhsal dengemizi bozuyor.
Bir Pazar sabahı, haftalık yorgunluğumun sonucu uykudayım. Birden kulağımı delip beynime sıçrayan bir gürültü ile uyanıyorum! Saatine bakıyorum, henüz 08.15.
Gürültünün nereden geldiğini araştırıyorum; komşumuz elektrikli testere ile odun kesiyor!
-Komşum, bir dinlenme günü sabahın erken saati olur mu bu gürültü? desem, kim bilir nasıl anlayacak? Belki de bana ters bir söz edecek ya da küsecek. Belki de; “Ukala herif, geç vakte kadar oturacağına erken yat erken kalk!” Ya da; “Ne yapalım yani, kış geliyor, odun da mı kesmeyelim?” diyecek…
Evin 15-20 metre önünden yol geçiyor. Egsozu patlak bir Halk Otobüsü, yüksek bir gürültü ile geçiyor! Şoför için bu çirkin ses bir zevk olmalı! Bir de havalı kornasına asılıyor! Keyfe bakın!..
Sonra, bir düğün alayı geçiyor; ard arda sıralanmış araçların korna sesleri mahalleyi çınlatıyor!
Gazete almak için evden çıkıyorum; yolda yürürken, giderek yükselen bir müzik sesi duyuyorum. Yaklaşınca görüyorum ki, tüm camları açık bir otomobilden geliyor bu gürültü! Dört genç var aracın içinde, şoför beyaz atletiyle! Ateş basmış olmalı!
Akşamüzeri ortalık biraz sakin, bahçeye çıkıyorum. Önce, hurdacı geçiyor; avaz avaz bağırıyor ses düzeninden; “Hurdacı geldi hurdacı.” diye.  Az sonra patates-soğan satıcısı geçiyor; “Bir çuval patis 10 lira” diye! Yol üzerinde belediyenin koyduğu tabelalar geliyor aklıma; “Ses düzeni ile satış yapmak yasaktır” diye yazıyor!
Belediye yazıyor ama denetlemiyor!
Ben bu gürültü harmanını, kentin gürültüsünden kaçıp sığındığım Büyük Derbent’te yaşıyorum!
Ya sizler?
Kent merkezinde yaşamak zorunda olanlar?
Sizler ne alemdesiniz?
Yaşadığınız gürültü terörünün ve bu terörün ruh dünyanızı nasıl sarstığının farkında mısınız?
Yakalandığınız pek çok hastalığın çıkış noktasının bu “gürültü terörü” olduğunun farkında mısınız?
Neden bu kadar çok gürültü sever bir millet olduğumuzu hiç düşünüyor musunuz?

TBMM Başkanı Sn. Cemil Çiçek’e Açık Mektup Yeni Anayasa ile İlgili Önerilerim – 2

13 – Seçim barajı mümkünse sıfırlanmalı değilse  % 3 – 5 gibi makul bir seviyeye indirilmelidir.
14 – Türkiye milletvekilliği sistemine geçilmelidir..
Hiçbir vatandaşın oyu kendi partisi dışında başka bir partiye çıkar sağlamamalı.
 % 1 oy alan bir parti bir Türkiye milletvekili çıkarmak suretiyle çıkarmak suretiyle Meclis’te temsil edilebilmelidir.
15 – Siyasi partiler kanunu değişmeli.
Parti içi demokrasinin işlemesi sağlanmalıdır.
Milletvekillerini genel başkanların değil halkın belirleyeceği dar bölge seçim sistemine geçilmelidir.
Genel Başkan torpiliyle milletvekili dönemi sona ermelidir.
İktidar ve muhalefetiyle mevcut milletvekilleri bu sisteme tabi tutulsalar %90 aday dahi olamazlar..
16 – Meclis içtüzüğü değişmeli.
Kadınlara tanınan seçilme hakkı başörtülü hanımlar içinde geçerli olmalıdır..
17 – Milletvekillerine tanınan kıyak emekliliğe son verilmeli
Onlarda işçi ve memurlar gibi aynı şartlara tabi olmalıdır.
18 – Anayasanın değiştirilmeyen ilk üç maddelerine dokunulmamalı
Böylece gereksiz kutuplaşmalara zaman ve emek kaybına sebebiyet verilmemeli.
İhtiyaç duyulması halinde ileride yeni düzenlemeler yapılabilir
19 – İdam cezası belli ve makul bir süre için geri getirilmelidir
Kahvehaneleri, işyerlerini, sokak ve caddeleri otomatik silahlarla tarayan.
Yollara mayın döşeyerek araçları ve insanları havaya uçuran.
Belediye otobüslerini ateşe vererek insanları canlı canlı yakanlar birkaç seneyle kurtulmamalıdırlar
Benzer acıları tatmaları suçların önlenmesinde etkili olur.
Biz anayasayı AB’yi memnun etmek için değil halkı huzura kavuşturmak için yapmalıyız.
20 – Görev ve sorumluluklarının ciddiyetine uygun davranmayarak halkın sağlığını mal ve can emniyetini tehlikeye atan sağlık kurumları, sağlık personeli, gıda üreticileri, müteahhitlik hizmetleri yapanların diplomalarını ve de yetki belgelerini iptal etmek ve teşhir etmek.
Bir iki sağlık kuruluşu birkaç doktor ve bazı firmaların diploma ve lisansları iptal edilsin
Siz o zaman kalite ve hizmeti görün
İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı.
21 – Devletin bekası ve milletin güvenliği için başta siyasi faili meçhuller olmak üzere tüm faili meçhullerin aydınlanmasını sağlayacak yargı reformu yapılmalıdır.
22 – Mahalli seçimlerin süreleri 4 yıla indirilerek genel seçimlerle beraber yapılmalıdır
23 – Din öğretimi kapsamında Kur’an öğretimi 4. sınıftan itibaren ilköğretim boyunca mecburi ya da seçmeli olarak milli eğitim müfredatına konulmalı.
Çocuklar yaz tatillerini yaz kurslarında değil de tatil de geçirmeleri sağlanmalıdır
Böylece Kur’an eğitimi devletin okullarında devletin kontrolünde uzman kişiler tarafından verilmesi sağlamış olur.
Din adı altında hurafelerin öğretim ve istismarlar önlenmiş olur.
24 – Şiddete başvurmamak ve devletin Üniter yapısına zarar vermemek kaydıyla her türlü düşüncenin açıklanmasına imkân tanınmalı.
İsteyen herkes kendi ana dilinde yayın ve eğitim yapma hakkına sahip olmalıdır.
Bu amaç doğrultusunda özel kurs ve okullar açılabilmelidir.
İnanıyorum ki bu anlayış hem istismarı önler, hem de devlet – millet kaynaşmasına yardımcı olur.
Farklılıklar bir yaratılış projesi ve zenginliklerimizdir.
Bu kurumlarda kısa bir süre sonra ilgisizlikten dolayı da kapanırlar.
Kötü niyetli insanların elinden istismar kozlarını almak doğru olan değil mi?
25 – 600 sene onlarca değişik ırk, dil ve dine mensup insanları huzur içerisinde bir arada tutan kültür ve anlayıştan da istifade edilmelidir.
Onlar 600 sene kavgasız nasıl yaşadı?
Biz 60 senede neden birbirimizi boğazlar hale geldik?
Mecelle incelenerek günümüze ışık tutabilecek yönlerinden faydalanılmalıdır
26 – Anayasa hazırlama komisyonuna mecliste olmayan partilerden de üye çağrılmalı
Aynı zamanda sivil toplum örgütleri ile İslami cemaatlerden de temsilciler alınmalıdır.
Bu anayasa bu millet için hazırlanacağından dolayı Diyanet İşleri Başkanlığı da  bu kapsama dahil edilmelidir..
İşte o zaman halkın anayasası yapılmış olur.
Aksi takdirde memleketin bir 30 yılına daha yazık olur.
Faydası olması temennisiyle
Bahtınız yolunuz zihniniz ve basiretiniz açık olsun.

Türkiyenin İç ve Dış Düşmanlarına Karşı Alınması Gereken Tedbirler

Millet PKK’ya karşı alınan mevzii tedbirleri kâfi görmüyor. Davanın kökten halli için (MAŞA)’ların değil (MAŞA)’ları himaye edenlerin maskelerinin indirilmesini bekliyor.

Başımı yüzyıllarca geriye çeviriyorum. Büyük bir millet hak ve adalete aşık bir Millet olarak asırları aşmışız. Bu günde yine milli misak hudutları içinde şerefli ve itibarlı bir millet olarak yaşıyoruz. Fakat nedir memleketteki bu huzursuzluk? Niçin yurdumuzda siyasi ahenksizlikten doğan sert havanın esmesini uzatıyoruz. Düşmanlarımızın bağrımızda açtığı yaraları Cumhuriyetin 88 yıllık feyziyle saran bizler sandalye ve koltuk ihtirasıyla bu günün dertlerine ve yarının davalarına daha ne zamana kadar sırt çevireceğiz.

Siyasi partiler demokrasisinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Her siyasi partinin hedefi Türkiye’yi en iyi şekilde yönetmektir. Türkiye’nin milli konularında bütün siyasi partiler milli mutabakatlarda birleşmelidirler. Mesela ilk defa askerin müdahalesi olmadan bir anayasa hazırlanacak bu anayasa hazırlanırken iktidar partisi ile bütün siyasi partilerin milli mutabakatlarda birleşmesi gerekmektedir. Bu zemini hazırlayacak olan da iktidar partisidir.

Dünya sirki üzerinde iki rejim çarpışmakta ve bir birini alt etmek için bütün kuvvetini sarf eden bu iki ideoloji birbirinin sırtını yere getirmek için parende atmakta. Bunlardan birisi DEMOKRASİ diğeri Emperyalizm ve Tahakkümü seçen komünizm. Komünizm dünyada bitti. Emperyalizm diğer tarafı ABD demokrat görünmesine rağmen bu kisve altında tek güç olarak dünyayı acımasızca sömürmeye devam etmektedir.

Böyle nazik bir ahval içinde her millet gibi harekât hattını tayin zorunda olan Türk Milleti ezeli prensiplerine uyarak insanlığın hak ve hürriyetine hürmeti şiar edinip demokrasi safında yer almıştır. Demokrasi gönüllüsü olan Türk Milliyetçileri her zaman demokrasiye bağlı olarak Devletin bölünmez bütünlüğünü şartlar ne olursa olsun koruma azmindedirler.

Türkiye’de bölücülere verilen tavizler onları şaşırtıcı şekilde şımartmış ve artık kimseden korkmadan devlete ve demokrasiye başkaldırır hale gelmişlerdir. Bu sebeple demokrasi denilen muhteşem sistem mahiyet ve prensiplerinden bambaşka bir şekle adeta bir (UCUBE) haline getirilmiş bulunuyor.

Koltuk kaygısı ile Milli irade aleyhine yaratılan bu hareketler, memleketin uğradığı kayıpları düşünmeyenler, yarın ki tarihin kendilerinden ne şekilde bahsedeceğini bile bir an olsun hatırlarına getirmiyorlar.

Memleket gençliği bir ülkü meselesine sahip olamamak yüzünden müthiş bir başı bozukluk fantezisi içinde bocalayıp duruyor.

Gün oldu damarlarımızda ki kanın asaletini dile getirerek Türkçüyüz ve Milliyetçiyiz diyenlerin sesi kısılmak istendi.

Gün oldu tarihimizle, ananelerimizle mukaddes olan her şeyimizle alay ve milli değerlerimizi çürütmek isteyenler kanat altına alındı.

Gün oldu köy çocukları hazmedemeyeceği ve görgülerine aykırı bir öğretim sisteminin kucağına atılarak fikir ve düşünceleri yolundan saptırıldı.

Ve gün geldi bütün ömrü memleket ve milletine hizmetle geçen ve Türklük tarihine şerefli sahifeler katan bir memleket evladı yıllarca cezaevlerinde tutuklu işkencelere maruz kaldı.

Fakat diğer tarafta mazhar oldukları himaye sayesinde gemiyi azıya alan sapıklar, bölücüler korundu. Bu yüzden de memleketimizi bölüp parçalamak isteyen PKK’lılar atlarını oynatmaya meydan buldular.

Türk Milletinin sabrı kalmadı artık millet PKK’ya karşı alınan mevzi tedbirleri kâfi görmüyor. Davanın kökten halli için maşaların değil maşaları himaye edenlerin maskelerinin indirilmesini bekliyor.  

 

‘Kartelci Medya’ ya Ne Oldu?

Ülkemizde medya-demokrasi ilişkisi birçok kez gündeme taşındı ve tartışıldı. Bunların arasında en çarpıcı olan ‘Kartelci / Bir Kısım’ gibi adlandırmalar, tanımlar üzerinden yapılan eleştiri idi. Böyle bir suçlamanın gerekçesi, medyanın önemli yetkiler üstlenerek seçkinci bir tavırla toplumu ve toplumun değerlerini aşağılaması, siyasete yön vermeye kalkışması, zihin inşa etme ve yönetmeye girişmesiydi.

Böyle bir seçkinci ve denetleyici tavra karşı siyasî bir tutum geliştirmek doğrudur. Çünkü etkili güç odaklarıyla izdivaca giren medya, toplumu yanlış yönlendirir, birçok gerçeğin üzerini örter veya olup biteni çarpıtır. Bazı aşırılıklar nedeniyle ‘Kartelci Medya’ suçlamasını yapanlar iktidarı ele geçirdikten sonra ne yaptılar? Doğru değerlendirme yapabilmek için bu sorunun cevabı önemlidir. Söz konusu sorunun cevabı kısaca şöyledir: Reddettiklerini en kaba biçimiyle tersinden ürettiler. Bu gün, medya-iktidar ilişkisi, Ağa-Maraba ilişkisine benzemektedir. Sesini çıkaranın ya ekmeğini keserim ya da sürgüne gönderirim, mantığı işlemektedir. Yazılı ve görsel basın akşam-sabah iktidarın ve temsilcilerinin aynı sözcüklerle, aynı ifadelerle, aynı kalıplarla reklamını yapmakta ve muhalif olan herkesi yine aynı sözcüklerle, aynı ifadelerle, aynı kalıpla aşağılamaktadırlar. Ne hazindir ki böyle bir tablonun acısını çeken insanlar, bu duruma göz yummaktadırlar.

Seçkinci ve tahakkümcü tavra karşı tavır millet adına olursa anlam ifade eder. Böyle bir tavra karşı duruş geliştirip, ardından kendi ‘kartelci medyanı’ oluşturursan bunun adı özgürlük olamaz. Bunun adı, özgürlüğü kendi adına tahsis ederek başkasına tahakküm etmenin işlevsel yollarını inşa etmek olur. İnsan Hakları adlı eserin meşhur yazarı Thomas Paine’ı fitneci ve iftiracı suçuyla mahkûm etmek isteyen Kral’a ve uyduruk mahkeme jürilerine karşı savunma yapan Başsavcı Thomas Erskine’nin şu sözleri fikir özgürlüğünün anlamını ve içeriğini nefis bir şekilde ortaya koymaktadır: Her bireyin bilgi oksijenine ihtiyacı vardır. Yurttaşların dillerinin ve gözlerinin yönetilmesi kabul edilemez. Basın özgürlüğü Tanrı tarafından ihsan olunmuş, değiştirilmez bir doğal haktır. Dünyevi hiçbir güç ona tecavüz edemez. Hele kendi paçalarını kurtarma sevdasına düşmüş kokuşmuş hükümetler asla edemez. Özgür bir basına sahip olmak, bireylerin hükümete karşı kullanabilecekleri bir kozdur. (John Keane (1999: 29)

Farklı düşüneni devletin kurumlarını kullanarak iktidarın diliyle susturmak, her an iktidarın yaptıklarını haklı göstermeye bağımlı şahsiyetsiz insanlar üretir. Kendi varlıklarını bir güce yaslanarak ifade etmeyi alışkanlık haline getiren bu tufeyliler, başka bir iktidar ihtimali ortaya çıkınca hiçbir insani ve ahlâkî sınır tanımayan ihaneti reva görürler. Varlığını bir güce yaslanarak ifade eden insanlar, en güçsüz ve en saldırgan olanlardır. Hafif bir kırılma durumunda karşınızda bunları göreceksiniz.

Daha dün, Kartelci diye adlandırdığınız medyada Kara Fatma-Aczimendi Müslim muhabbetleri yapıp, insanların inançlarına karşı her türlü saldırıyı yapanlar, gözlerini yukarıya dikenler, gerdan kıvıranlar, kaş-göz işaretiyle dalga geçenler, bugün sizin ürettiğiniz Kartelci Medya’da aynı şeyi başkalarına yapıyorlar. Aynı şeyi siz yapınca haram, helal mi oluyor? Yoksa zulüm adalet mi oluyor? Veya aziz milletin değerlerine bir katkı mı sağlanmış oluyor, ne oluyor? Dün, düzmece gerekçelerle birilerini mahkûm edenler ‘seçkinci, baskıcı, otoriter, despot idi, şimdi aynı şeyi yapanlar nasıl oluyor da demokrat, hoşgörülü ve özgürlükçü oluyor?

Bu ülkenin makûs talihi, fakirlik ve cahillik değildir. Bu ülkenin makûs talihi, iktidarı ele geçirenin aklını ‘şeytanî arzuların kuşatmasıdır.’ İktidara yaslanarak sürekli tekrar edilen sözlerin, görüşlerin derin uykusuna dalmış olanlar bu gerçeği göremezler. Fakat bilmek gerekir ki bir millet sağduyusunu, ölçüsüz, hakarete varan ve gerçek durumu çarpıtan telkinler ve dayatmalar yok eder. Belki yazılı ve görsel basını satın alarak insanlara hakaret etme imkânını elde edebilirsiniz. Fakat insanların ruhuna hükmedemezsiniz. Bunu niçin söylüyorum? Çünkü mevcut iktidarın bir dönem milletvekili olan iletişim uzmanı şu öneriyi yapıyor: ‘Bu engelden kurtulmanın yolu apaçık ortadadır. Eğer gerçek mülkiyet bilgi ve haberin mülkiyetiyse, bu toplumun selameti için ya mevcut medya muhafazakârlaşmalı ya da muhafazakârlar medyatik tekeli kırarak bilgi ve haber mülkiyetlerini ellerine geçirmelidirler.’ (E. Sözen 1997: 61) ‘Ellerine geçirmelidirler’ kaydına dikkat ediniz. Fiilî duruma bakarsak iki seçeneğin de gerçekleştirildiğini görürüz. Demek ki ‘kartelci medya’ sloganını dillerinden düşürmeyenler sonunda birçoğunu satın alarak kartelci oldu! Hayırlı olsun!!!!!

Türkiye – Suriye Savaşı

Gerçekleşmesini asla temenni etmediğimiz, Türkiye – Suriye savaşının asıl galipleri, başta İsrail olmak üzere ABD ve Avrupa devletleri olur ancak. Ve bu kaostan istifadeye kalkışarak hayali “Kürt Devleti”ni hayata geçirmek isteyen Barzani ve Talabani olacaktır.

Ayrıca içte de, bu bulanık suda balık avlamaya çalışacakların çıkması ve bunu Batı’nın destekleyeceği ve yeni bir Şeyh Sait isyanıyla karşılaşacağımız kuvvetle muhtemel olup, ihtimal dahilindedir.

Dış saldırı olmadıkça Türkiye asla savaşı, bir çıkar yol olarak görmemeli. Çünkü asrımızda  -vatan savunması hariç-  harbin galibi yoktur. Savaş, istenilmeyen fakat gerektiği zaman da kaçınılmaması gereken çok ciddi, hayati bir konudur.

Bugün terör belasını bitirme noktasına, teröre destek veren komşu devletlerden hiçbiriyle savaşa meydan vermeden nasıl geldiysek; yarınlara da dış destekli, bu iç mes’elemizi er-geç kendi içimizde halletmiş olarak ulaşacağız inşallah.

Türkiye’nin zamana ihtiyacı var. Ekonomik ve teknik eksikliklerini tamamlamağa ihtiyacı var. Hatta  -maalesef-  zedelenmiş milli birliğine düşen gölgeyi izale etmeye ihtiyacı var. Türkiye bir fetret ve geçiş devri yaşıyor.

Sadece biraz daha zamana ihtiyacı var. Bekleyin       -her hususta-  “Büyük Türkiye” gerçekleştiği zaman, iç-dış düşmanlarımızın, karşımızda nasıl küçüleceklerini hep birlikte nasılsa göreceğiz.

Bu vakte kadar biraz daha sabır diyoruz. Çünkü “Men sabere zafere.” / “Sabreden kazanır.” Tabii ki, bu sabırdan; bu geçiş döneminde ekonomik rahatlığa ve ekonomik imkanlara kavuşana kadar çalışmaya sabır, çağdaş teknik imkanların hepsine  -bizzat yapan olarak-  sahip olana kadar, son gücümüzle gayret içinde olmaya sabır manasını kastediyorum.

Zamansız bir savaş Türkiye’ye ancak zaman kaybettirir. Şimdi kazanırız ama yarın için bu kayıptır, zarardır. O halde yarınlardaki devamlı zafer ve kazancımız için geçici başarılardan vazgeçmeliyiz. Ne gam, yakın gelecekte maddi – manevi heybetimiz; savaşa lüzum kalmadan, dünyayı zaten irademize ram edecektir.

Bakın Batı, ABD ve Rusya; aman sakının, savaşa ne lüzum var, diyorlar mı? Bilakis sırtımızı sıvazlıyorlar! Çok sabrettiğimizi, sabrın da bir sonu olduğunu yani artık harekete geçebileceğimizin işaretini veriyorlar!

Kısaca tavşana kaç, tazıya tut telkinatında bulunuyorlar. Yangına körükle gidiyorlar.

Halbuki aynı sözde dostlarımız, başta ABD olmak üzere, Suriye’den farksız bir düşmanca politika izleyen ve her fırsatta aleyhimizde bulunan ve teröristlere kucak açan, Ege’de ve Kıbrıs’ta yapmadığı tahrik kalmayan Yunanistan’la savaşın eşiğine geldiğimizde, güya tarafsızlık yaftası altında, hemen araya girerek Yunanistan’ı himayelerine almakta gecikmiyorlar.

Suriye’ye gelince, bize düşmanca tavır takınan Suriye halkı değil; Suriye devletidir. Biz halka değil, iktidarı halktan zorla gasp etmiş olan devlete karşıyız.

Savaştığımız takdirde, masum ve Türkleri seven halkı da karşımıza alacağız! Kaldı ki, Arap olmaları hasebiyle, ne kadar haklı olsak ve ne kadar bize hak verseler de, diğer kardeş Arap devletlerini de ister istemez aleyhimize çevirmiş olacağız.

 Halbuki Suriye’nin bu vahim, yanlış ve yersiz düşmanca tutumlarının ve hatta Hatay’da gözü olmasının arkasında  -yazık ki-  ABD var!

 “1992 yılında hazırladığı son derece önemli bir raporda Pentagon (The New York Times, 8 Mart 1992), ABD’nin hiçbir devlet ya da kuruluşla yetki ve güç paylaşımına gitmeden dünya barış ve güvenliğini korumak için, kollarını sıvamasını istiyordu…

  “Amerikan dış ve savunma politikasının bundan böyle tek amacı şu şekilde belirtiliyordu: ‘Batı Avrupa’daki, Asya’daki ya da eski Sovyetler Birliği’ndeki devletlerden hiçbirinin Birleşik Amerika’nın karşısına dikilecek, ona kafa tutacak güce erişmesine izin vermemek.’ “

(Aydoğan Vatandaş, Armageddon, Türkiye – İsrail Gizli Savaşı, İstanbul -1977, s. 27 – 28 )

Diyen işte bu ABD’nin yarın Ortadoğu’da “Ben de varım!” diyecek bir Türkiye’nin önünü kesmesi gerekiyor.

Nitekim, Ankara’da terörle mücadeleden sorumlu üst düzey bir emniyet yetkilisi ve ismini ve görev yaptığı birimin ismini açıklamayan bir başka üst düzey istihbarat yetkilisinin, ayrılıkçı Kürt hareketi üzerine konuşmasında, Türkiye’nin en yakın müttefiki olarak bilinen ülkelerin PKK’ya en büyük desteği verdiğini söylemesi…

Dahası Abdullah Öcalan’ın Suriye üzerinden İsrail’in kontrolüne girmiş olabileceğini (a.g.e. s.30) belirtmesi ve bu hususta Orgeneral Çevik Bir’in: “Suriye İstihbaratı’nın İsrail gizli servisine angaje olduğunu bildiklerini” söylemesi karşısında İsrail tarafının sessiz kalıp cevap vermemesi (a.g.e. s.24) ne kadar düşündürücüdür.

Üstelik Genelkurmay Başkanlığı tarafından farklı tarihlerde hazırlanan raporların, ABD’nin bölgede apaçık bir Kürt devletinin kurulması için yoğun çaba sarfettiğini gözler önüne sermesi ve bu belgelerin aynı zamanda ABD ile Türkiye arasında yaşanan adı konmamış gizli bir savaşın ipuçlarını da vermesi (a.g.e. s.31) çok manidar ve anlamlı değil mi?

 “Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan ‘Güneydoğu Anadolu’da Devam Etmekte Olan Bölücü Hareket’in Gelecekteki Muhtemel Seyri ve Türkiye’nin Bütünlüğüne Etkileri’ adlı doküman da İsrail, PKK’yı ulusal çıkarları dolayısıyle destekleyen ülkelerin başında geliyordu.

Dökümanın birçok yerinde ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler üstü kapalı olarak ‘Bazı gelişmiş Batı Ülkeleri’ şeklinde geçiyordu.

“Oysa Türk kamuoyunda bilinen, bundan çok farklıydı. PKK’nın özellikle İran ve Suriye tarafından desteklendiği vurgulanıyor ve Türkiye birçok kez bu ülkelerle çok ciddi sorunlar yaşıyordu.

“Gerçi bu iki ülke her ne kadar PKK’ya açık destek vermese de, PKK’nın bu ülkelerde kamp imkanlarına sahip olduğu biliniyordu. Ama PKK’nın bu ülkeler tarafından yönlendirildiği, kullanıldığı anlamına gelmiyordu.

“1996 Mart’ında P. Kur. Yb. Mehmet İlhan Ünver tarafından hazırlanan, ‘Ortadoğu Barış Süreci ve Türkiye Üzerine Etkileri’ adlı dökümanda Türkiye’nin Suriye ile arasında çok sık gündeme getirilen Hatay sorununun aslında kimler tarafından gündeme getirilmek istendiğini çok açık gösteriyordu.

“P. Kur. Yb. İlhan Ünver tarafından hazırlanan bu dökümana göre İsrail, Suriye’nin üçe bölünmesini istiyordu. Fakat İsrail’in bu projesi Türkiye’yi de tehdit ediyordu. Çünkü bu projeye göre Hatay da üçe bölünmüş Suriye’nin Şii – Alevi bölümünde yer alıyordu.

“İşin ilginç tarafı Hatay sorunu hep Batı kamuoyu tarafından ya da CIA kaynaklı bazı kuruluşlar tarafından ısıtılıyordu. En son 1. 6. 1994 tarihinde Washington’da Amerikan Barış Enstitüsü’nde, eski CIA şefleri tarafından yeniden gündeme getiriliyor ve Suriye’nin Hatay yarası kaşınmak isteniyordu. Söz konusu askeri dökümanda aynen şu ifadeler yer alıyordu:

” ‘Sağlık durumu iyi olmayan Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad’ın ölümünden sonra ülkede karışılıklar çıkabilir. Bu durumda ortaya çıkacak istikrarsızlıktan yararlanacak bazı güçler, Suriye’yi bölme planını yürürlüğe koyabilirler. Bu plana göre İsrail’in tasarladığı Suriye şöyledir:

” ‘Suriye etnik ve dini yapısına uygun olarak çeşitli devletlere ayrışacaktır. Kıyıda bir Şii-Alevi devleti, Şam’da buna düşman bir başka Sünni devleti, Havran – Kuzey Ürdün – Golan bölgesinde de bir Dürzi devleti. Bu yapı, barış ve güvenliğimizin garantisi olacaktır ve bu hedef erişebileceğimiz kadar yakındır’.

“Suriye’de meydana gelebilecek bir kargaşa ortamı ve bölünme, Türkiye üzerinde olumsuz etkiler yapabilecektir. Suriye’nin istikrarının korunmasının Türkiye’nin menfaatlerine uygun olacağı değerlendirilmektedir.

“Görüldüğü gibi Suriye’nin kendi çıkarınaymış gibi mücadele ettiği Hatay mes’elesi aslında İsrail’in çıkarlarına hizmet ediyordu. Su konusunda da aynı şey geçerliydi. İsrail bir taraftan Türkiye’ye yakınlaşırken diğer taraftan Fırat – Dicle sularının paylaşılması konusunda da Suriye’yi destekliyordu.

“P. Kur. Yb. Mehmet İlhan Ünver, İsrail’in ‘su’ politikasıyla ilgili olarak da şunları söylüyordu: Su konusunda İsrail’in üzerinde fazlaca durmamızın nedeni, bu ülkenin, hem Ortadoğu’nun su konusunda sorunlu bölgesindeki en güçlü ve ‘suçlu’ ülke olması, hem de ABD ve Batı Avrupa ülkeleri üzerinde büyük etkiye sahip olmasıdır.

“İsrail’in suyun temininde gösterdiği maharet, su sorununa bulunacak çözüm konusunda da devam etmektedir. Ortadoğu’da özellikle Türkiye’ye yönelik hasmane düşüncelere bazı İsrail’li yetkililerin görüşleri temel teşkil etmektedir.

“O halde Türkiye’nin İsrail’e yakınlaşmasının Türkiye’nin çıkarına olduğu iddia edilen gerekçeler hiç de gerçekçi gözükmüyordu. Diğer taraftan anlaşmanın İsrail’in bölgedeki Kürt hareketlerini,  -özellikle PKK’yı-  desteklediği Türk tarafınca somut olarak bilinmesine rağmen yapılması olayı daha da anlaşılmaz kılıyordu.” (a.g.e. s.31 – 34)

 Gelelim sadede, bu savaş  -her şeye rağmen-  komşularının varlığından korkan İsrail’e rahat bir nefes aldıracak; kendisine yönelik haklı tehditlerden, hiç olmazsa birinin bertaraf edilmesinden dolayı gizlice sevinecektir.

Evet, haklı olmak başka, metot ve usul yönünden hak yolda olmak daha başka bir şey. Türkiye elbette haklı. Ama hak yolda olmak yani gerekli metodu kullanmak da zorundadır.

Zira savaşa girmek, kendi elimizde, fakat çıkmak düşmanlarımızın elinde olacaktır. Mesela: Irak – İran savaşının senelerce süreceğini kim tahmin edebilirdi. Nitekim bu savaş silah tacirlerinin yüzünü güldürdü.

Başta Fransa olmak üzere birçok devleti ekonomik düzlüğe çıkardı. Irak ve İran savaşın izlerini silebilmişlerse, bunu sahip oldukları petrole borçlular. Oysa petrolü dışardan alan Türkiye; bu imkandan da mahrum.

Şüphesiz, Türkiye; taarruza uğradığı takdirde, var – yok demeden karşılık vermek ve asla savaştan çekinmemek gerekir. Biz bu mahzur ve çekinceyi savaşı başlatmak kendi elimizde olduğu takdirde, hatırlamak lazım geldiğine inanıyoruz.

Türkiye’nin teke tek kaldığı sürece baş edemeyeceği devlet yoktur. Fakat buna fırsat vermezler ve hasmımıza bütün güçleriyle destek olarak, Türkiye’nin kolunu kanadını kırmak isterler.

Türkiye yine yedi düvelle savaşmak zorunda kalır.

Unutmayalım ki, çok yakın bir gelecekte Türk ve İslam Dünyası’nın yıldızı olacak, büyük ve kudretli Türkiye’yi savaşa sokarak, müstakbel hedefine varmasını geciktirmeyelim.

Bütün insanlığın Aziz Türk Milleti’ne ve Yüce Türk Devleti’ne çok ihtiyacı var. Onu bu insani yoldan alıkoyacaklara fırsat vermeyelim.

Not : Bu yazı; senelerce önce, Türkiye’nin  -terörist başı Abdullah Öcalan yüzünden-Suriye ile savaşın eşiğine gelindiği bir ortam vesilesiyle kaleme alınmıştır. Türkiye – Suriye münasebetlerinin endişeyle izlendiği şu sıralarda ehemmiyetine binaen yeniden neşrini uygun gördük. 

Yeni Anayasa Yapmak Teröre Çare Olmaz

12 Eylül 2010 da yapılan referandumla yapılan Anayasa değişikliklerinin neler olduğunu kaç kişinin hatırladığını sorgulayan bir anket yapılsa, herhalde çok düşük bir oran çıkardı. Zaten oy kullananların yüzde kaçı değişikliklerin muhtevasını biliyordu ki.

Referandumun yüzde 58‘ le kabul edilmesinden dokuz ay sonra yapılan genel seçimlere partiler yeni Anayasa vaadi ile girdiler. Seçim sonrası oluşan Meclis’te de “yeni Anayasa” yapma fikri konusunda mutabakat sağlanmış olduğu anlaşılıyor.

Seçimden önce de Meclis, aynı dört partinin temsilcilerinden teşekkül etmekteydi. O halde 12 Eylül 2010 da neden partilerin mutabakatı sağlanmadan değişiklikler yapılması ve referanduma götürülmesi tercih edildi?

Mademki “Yeni Anayasa” yapma konusunda mutabakata varmış bir kamuoyu ve onun temsilcileri olan partiler vardı, bu değişiklikler için aceleciğin sebebi neydi?

AKP referandumdaki sonuçla hem yüksek yargı yönünden istediği değişikliği sağladı ve hem de bu sonucu 12 Haziran 2011 seçimlerinde oy artışı sağlamak için kaldıraç olarak kullanma becerisini gösterdi. Aceleciliğin sebepleri belki de sadece bunlar değildi. Muhtemelen, yeni Anayasa ile yapacaklarını seçim öncesi yapmaları halinde milletin tepki göstermesinden çekindiler.

Yeni Anayasa’dan her partinin beklentisi farklı, her partinin kırmızıçizgileri olacak. Bu maddelerde uzlaşılması mümkün görünmüyor. Uzlaşma sağlanamayan maddeler yüzünden, mutabık kalınmamış yeni Anayasa yine referanduma mı sunulacak?

Şimdilik bunları bilmiyoruz.

Referandumla yüzde 50’nin biraz üstünde bir oranla kabul edilecek bir Anayasa, herhalde milli mutabakatla yapılmış bir “sosyal sözleşme” sayılamaz. Muhalefetin kullanılma duygusuna itileceği bir Anayasa yapımının pek hayırlı olmayacağını söyleyebiliriz. Bunun için çok dikkatli bir Anayasa yapma süreç yönetimi sergilenmelidir.

****

Bazılarının beklentisi, PKK/Terör/Kürt Sorunu‘nun çözümünün Yeni Anayasa ile mümkün olabileceği yönünde.

Yeni Anayasa demek, devletin yapısını, fonksiyonlarını yeniden tanzim ve tarif etmek demek.

BDP/PKK kanadı bu yöndeki taleplerini zaten defalarca açıklamış durumda. “Bağımsız Kürdistan” projesine giden bir ara durak olarak “Özerk Kürdistan” yapılanmasını sağlamak. Irak’ın Kuzeyinde Barzani’nin liderliğindeki Kürdistan bölgesi gibi bir yapılanma. Eğitimden, savunmaya, vergi toplamaktan, yargılamaya kadar temel devlet fonksiyonlarını üstlenmiş bir özerk yapı istenen. “Özerk Kürdistan” bölgesinin “öz savunma gücünü” dağdan indirilecek PKK militanlarının oluşturacağı da sır değil. Tabii ki PKK lideri Öcalan’ın da önce ev hapsi, sonra affı ve bir sonraki aşamada bu özerk devletçiğin başkanı olması planlanıyor.

Bu planların gerçekleşeceği ümidinde olanların dayandığı en esaslı unsur dış destekler olmalı. Muhtemeldir ki bunların liderlerine “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında (ülkelerin sınırları ve rejimlerinin değiştirilmekte olduğu ve bu kapsamda Türkiye topraklarında) bağımsız Kürdistan kurulması” sözü verilmiş olabilir.

MİT/PKK görüşmesinin “koordinatör ülkesinin” maksadı herhalde “Türkiye’de akan kanın durması” ve “anaların gözyaşlarının dinmesi” değildi. Tıpkı Libya’ya müdahale eden devletlerin “halkı diktatörden kurtarmak” olmadığı gibi.

BDP/PKK kanadı ve onları destekleyenlerin planlarının işleyebilmesi için, Anayasa’nın ilk dört maddesi ve Türklüğe atıf yapan 66. Maddesinin değiştirilmesi, üniter yapının federatif bir yapıya dönüşmesini sağlayacak ibarelerin yer alması, devletin kurucu unsuru olarak “Türk Milleti” yerine etnik kökenlerin de yer alması gerekiyor.

Maalesef “terörden bıkmışlık”, “iktidarda kalmak için ABD’ye dayanmak ihtiyacı” veya bilmediğimiz başka sebeplerle devleti yönetenlerin de bu taleplerin önemli bir kısmına olumlu yaklaşmakta olduğu kanaati yerleşmeye başladı.

BDP‘den milletvekili seçilen Şerafettin Elçi şu açıklamayı yaptı: “Müzakereler MİT’ten daha da üst düzeye çıkmıştı. MİT Müsteşarı Fidan, Kürtlerin kırmızıçizgisi olan ana dille eğitimle ilgili PKK’ye, ‘Nasılsa orası özerk bölge olacak. Öğretmen tayini dâhil, eğitim hizmetleri belediyelere, valilere devredilecek’ dedi.

Bu sözler devlet tarafından yalanlanmadı.

AKP içinde “Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesinin mümkün olmadığını” söyleyen isimler olduğu gibi, “öncelikle bunlar değişmeli” diyenler de var. AKP içinde değişmesi taraftarı olanların bir kısmı şu an için suskun.

CHP içinde de sayısı az da olsa bu maddelerin değişmesini isteyenler var. Bu maddelerin değişmesine MHP eksiksiz karşı çıkacak, BDP ise eksiksiz değişmesini savunacaktır.

*****

Silah bırakmamış teröristi tatmin edecek bir Anayasa, devletin ve milletimizin teröre teslim olması demektir. Böyle bir Anayasa Meclis’ten geçmez, halk da kabul etmez.

Bu durumda AKP’li ve CHP’li bazı iyi niyetli siyasilerin savunduğu gibi, yerel yönetimleri daha özerk hale getirici, ana dilde eğitime bazı şartlarla evet denilmesi gibi bazı düzenlemelerde mutabakat sağlanmaya çalışılacaktır.

Kanaatimce böyle bir mutabakat zor. Ancak tam bir mutabakat olmasa da çoğunluk sağlanabilir.

CIA‘nın Türkiye ve Ortadoğu sorumluluğunu yapmış Graham Fuller de kitabında bu yöntemi savunuyor: “Merkezi yönetimin yetkilerinin bir kısmının yerel yönetimlere devredilmesi” ambalajı içinde özerklik verilmesini istiyor. Özerklik verilmezse, “Devlet politikaları bu insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamazsa, Türkiye’nin devlet bütünlüğü tehlikeye girecektir” diye tehdit ediyor. Kısaca “ya özerklik, ya bölünme” diyor.

Bu şekilde bir Anayasa yapılması terörü bitirmez, PKK’ya silah bıraktırmaz. Üstelik PKK çok ciddi siyasi kazançlar elde etmiş olur. Özerklik zamanla genişler. Bağımsız Kürt Devleti projesinin gerçekleşmesi için alt yapı sağlanmış olur. Sonuç yine bölünmeye çıkar.

Anayasa’yı sadece Türk Milletinin daha demokratik ve hür bir ortamda yaşaması, ekonomik ve sosyal refahı için yapmak durumundayız. Terörle yeterli mücadeleyi etmeden, Anayasa yaparak teröre çare bulmaya çalışmak yanlıştır.