25.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1148

Manevi Emperyalizm

Derler ki “kaleler dıştan değil, ekseriya içten yıkılır” bu sözler her yerde her zaman doğrudur. Gerçekten tarih sayfaları dış istilalardan dış zorlamalardan çok, bu istilaları ve zorlayışları hazırlayan dahili kargaşalar, isyanlar, içtimai sarsıntılarla doludur. Osmanlı İmparatorluğu hep bu iç kargaşa isyanlar neticesinde yıkılmıştır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu istikrarlı, devamlı sağlam bir iç bünyeden mahrumdur.

Muhtelif, ırk, dil dinden olan halk yığınları aynı padişahın aynı kanunların idaresi altında asırlarca yan yana yaşadılar. Fakat birbirleriyle kaynaşamadılar. Bilakis kendi içlerine kapandılar millet ve milliyetlerine sımsıkı sarıldılar. İlk fırsatta mensup oldukları siyasi birliğe isyan ederek hür ve müstakil milletler haline geldiler. Bütün bunlar bize şunu gösteriyor ki milletler kılınç kuvvetiyle, silah kuvvetiyle zorla yok edilemezler. Milletleri ayakta tutan onları birbiriyle kaynaştıran manevi kıymetlere dediğimiz müşterek duygu ve kıymetleri yaratan amillerin başında şüphesiz milli kültür gelir.

Birinci Dünya Harbinin sonunda Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmiş, bizden olmayanlar milli sınırlarımız dışında bırakılmıştır. Büyük harpten bu yana milletimizin giriştiği her hareketi şu tek bir kelime ile milli kelimesiyle hülasa edebiliriz.

Milli misak, milli mücadele, milli tarih, milli dil, milli edebiyat kısaca milli kültür. Bu her sahada millileşme kendine gelme kendine dönme hareketinin yanında bir yerde batıya dönme, batılılaşma hareketi zaruri olarak kendisini gösterdi. 

Geri kalmıştık, Avrupalılaşmak lazımdı. Bunun için Avrupa’dan ilim, teknik metot alacaktık. Çünkü bunların milleti, milliyeti vatanı yoktu. Bütün beşeriyetin malıydı. Maalesef böyle olmadı. Siyasi müstevlilere karşı sımsıkı kapadığımız kapıları manevi emperyalistler, kültür istismarcılarına karşı arkasına kadar müsamahasızca açtık şaşırdık. Kendimizden geçtik, eskiden çöllerden gelen fellahın önünde eğildikse şimdi de Avrupa’dan gelen her nursuzun önünde öylece eğildik.  

Eskiden bir tane, “kavmi necibimiz” vardı. Şimdi bunu birkaç düzineye çıkardık. Düşman Çanakkale’yi geçemedi. Fakat başka kanallardan, başka yollardan sessizce pekala geçmesini bildi.  

Beyoğlu’na çıkıyorum Beyoğlu’ndan Kasımpaşa’ya doğru birbirine kucak açan evlerin arasında dar sokaklardan geçiyorum. Bir ses ” I Love you” kulaklarımı tırmalıyor. Bu çok önceden tanıdığım bakkal Ali’nin kızının sesi irkiliyorum. Sağıma bakıyorum cami, soluma bakıyorum, talimhane birde bu şehre Rize’nin köylerinden gelen Ali’nin kızına bakıyorum.

Bir daha irkiliyor bir daha düşünüyorum. Yabancı kültür, yabancı zevk ve türküler ta buralara arka sokaklara kadar yayılmış.

Bu gelen düşmandır. Bu sefer topu ile tüfeğiyle gelmiyor. Elinde renkli ucuz propaganda dergileri var üstün kültür, ileri fikir güzel oyuncaklarıyla geliyor. Bu geliş öyle bir geliştir ki hiç geri dönmemesiye bu giriş öyle bir giriştir ki bir daha çıkmamasıya giriyor.

Beyoğlu’ndan Taksime doğru yürüyünüz kitapçı dükkânlarının önünde durunuz Türkçe kitaplardan çok yabancı kitaplar, yabancı dergiler işin daha kötüsü yabancıların çıkardığı Türkçe dergiler.

Bir milleti temsil etmenin onu içten sessizce ustaca fethetmenin kafalara gönüllere yerleşmenin en güzel en kolay yolları.   

Anadolu bozkırının ortasında milli mücadelenin, milli destanların şehri Ankara’nın herhangi bir caddesinin “kitabı mukaddes” şirketinin bedava kitaplar dağıtıldığı Beyoğlu Caddelerine dönsün ister misiniz?   

Türkiye’de solcular ve sosyalist geçinenler Rus havyarı yiyip, İngiliz viskisi içerek Amerikan musikisi ile dans edip gençlerimize sosyalist nutuklar atarlardı.            

Radyolarınızı, televizyonlarınızı açtığınızda hemen çılgın ve zevksiz Avrupa’nın musikisinin istilasına uğrarsınız. Gençler çıldırmışçasına yırtınışlar, haykırışlar, tepinişlerle etrafı gürültü kirliliğine boğarlar.            

Bizce ileri geri eski yeni diye bir şey yoktur. İyi, kötü faydalı, faydasız vardır. Bir ses fikir bir hareket vatan denilen varlığı, millet denilen birliği parçalıyor, yıkıyor, bozuyorsa o fikir, o ses, o hareket bizden değildir. Milli değildir.            

Biz Türk Milleti, Türk Gençleri aşınmış vicdanların gür sesleri bu türlü zevk ve ses aristokratlarını susturacağız. Bu topraklar üzerinde ve bu millet için de hakkın ve halkın sesini hakim kılacağız.            

Mehmetçik vatan sınırlarını yabancı istilalara, siyasi emperyalizme karşı nasıl müdafaa ediyorsa bizde kafalarımızı, gönüllerimizi, fikirlerimizi seferber edip milli kültür sınırlarına bir Mehmetçik gibi dikileceğiz. Manevi emperyalizme bütün varlığımızla karşı koyacağız. Ülkeler ve asırlar dolusu eserler bırakan bir millet yok edilemez. Asla buna müsaade etmeyeceğiz.  

Türküz, Türk doğduk, Türk kalacağız.    

 

                    

 

 

 

Laiklik Tiplemesi Üzerine Bir Derkenar

0

1990 sonrası dünya, yeni bir insan ve iktidar tipine şahitlik etmektedir. İdeolojiler itibarını yitirince, liberal-kapitalist sistemle-dinin izdivacından oluşan yeni bir bakış açısı teşekkül etmeye başlamıştır. Bu algıya uygun olarak üretilen insan ve iktidar tipi, dindar görünür fakat dindar değildir. Dindar görünmenin yararlı olduğuna inandığı için öyle görünür. Seçkinci ve tekelci olduğu için milletten yana değildir. Çünkü sermayenin belli ellerde toplanmasını ve malın seçkinlerin arasında dolaşmasını benimser. Özgürlükçü değil, tek-tipçi ve otoriterdir. Aşırı biçimde şekilci ve genellemecidir. Felsefî inceliği ve estetik zevki yoktur.

Ne Söylersen Gider, Ne Üretirsen Müşterisi Bulunur: Kapitalist kültürel zihniyetin çoğullaşmış mantığıyla olaylara bakan bu kesim, her şeyi ‘tipler’ ve tüketim kültürünün gereği olan ‘verimlilik’ açısından değerlendirir. Laikliği, çarpık ve felsefî temelden yoksun bir karşılaştırma üzerinden anlatan bir yandaş ‘Burası Türkiye’dir, dönem bizim dönemdir, ne söylersek gider ne üretirsek müşterisi bulunur.’ mantığıyla ‘Atatürk tipi’ ve ‘Tayyip tipi’ laiklikten bahsetmektedir. Meseleyi böyle bir kıyasla açıklama yönteminin tercih edilmesinin birçok sebebi var. Bunların her birisi ayrı bir yazı konusudur. Şimdilik bunu geçiyorum. Üzerinde durmak istediğim temel önerme şudur: ‘Eğer Atatürk tipi laiklikten rahatsız iseniz, buyurun size Tayyip tipi laiklik.’

XIX. Yüzyılın olgucu temalarıyla inşa edilen laiklik günümüzde eleştirilmekte ve yeni görüşler ileri sürülmektedir. Bu konuda önemli bir kaynak oluşmuş durumdadır. Böyle bir kıyas ve tipleme üzerinden laiklik anlatımı bu kaynaklarda bulunmaz. Mademki yapılan kıyasın ve tiplemenin felsefî bir değeri yoktur, o zaman bir öneri de biz yapalım: Tayyip tipi laiklik, çok sert ve haşin bir laiklik olur. Bu nedenle ben, Bülent tipi bir laiklik öneriyorum. Yeri gelince ağlasın, yeri gelince gülsün. Bazen şarkı söylesin, bazen ‘taşı gediğine koyarak’ keyiflensin. Eğer bu fazla ‘komik ve hüzünlü’ oldu ise Mehdi tipi laiklik olsun. Hem eker hem biçer hem de Kürtçe türkü söyler. Buğdaylar kelle verir, danalar zıplar, Kandil neşelenir.

Eğer insan tipleri üzerinden laiklik anlatımı sıkıcı geldi ise kapitalist mantığın ürettiği tüketim kültürüne tutulmuş İslâm görüntülü kapitalistlere ‘araba tipi bir laiklik’ önerisinde bulunalım. BMC tipi bir laiklik tam bize göre olur. Yokuşların ustası, düz yolların hastası bir laiklik hem bizi hem de bütün Arap dünyasını kurtarır. Eğer bu olmadıysa ‘inişte öten, yokuşa tırmanırken fısıldayan’ bir Volvo tipi olsun. Gürültümüzü ve sesimizi bu tiplemeyle bütün dünyaya duyururuz. Bir gece yarısı Sur’a üfürüp, bütün milleti ‘soğuk suların başında birlikte yürümeye’ davet ederiz. Görüldüğü üzere birçok seçenek var. Fakat uluslararası güç mücadelesi ve siyasî iktidarın aracı rolü açısından stratejik tiplemeye en uygun laiklik önerimiz şudur: ‘ABD vurup öldürünce maşallah, Beşşar öldürünce kahrolsun!’ diyen biraz Müslüman, biraz liberal, biraz Hıristiyan, biraz muhafazakâr, biraz sosyalist, biraz milliyetçi karışımından oluşan bir laiklik tipi iyi gider. Bizi bölgenin, hatta dünyanın büyük bir gücü yapar!

Laiklik, Entellektüel ve Siyasî Modernliğe Girişin Adıdır: Laiklik farklı anlayış ve yorumlara, bilgi sistemlerine ve geleneklere bağlı olan insanların bir arada yaşamasını sağlayan siyasî bir yöntem; birbirine karşı hoşgörülü olmayı içeren ahlakî bir ilkedir. Entelektüel modernliğe girişin adıdır. Laik devlet, dini, siyasî meşruiyet ve kamusal kuralların kaynağı olarak görmez. Bununla birlikte bireyin inanç, tutum ve davranışlarına kaynaklık eden dinlere karşı bir tutum da geliştirmez. Laiklik düşünce ve inanç özgürlüğünü, birey olmayı, başkalarının inanma ve inandığını yaşama hakkını güvence altına alan esastır. Bu esas üzerine kurulan siyasî kültür, devlet-toplum birlikteliğini sağlar; birlikte yaşama kültürünü üretir.

Laiklik, bilimsel bilgiyi devlet politikasının temeline yerleştirir. Dini, bilginin konusu yapar. Dinî öğretimin yerini mektep olarak görür. Laiklik, dini ve dinî bilgiyi dışlayan bir sistem değildir. Tam aksine ferdî ve içtimaî alanda, dinin ve bir din mensubunun nasıl bir yere ve işleve sahip olduğunu bilerek gerekli ortamın sağlanmasını ve korunmasını amaçlar. Dolayısıyla laik devlet, bireye ve topluma belirli bir inanç ve kültür dayatamaz. Fakat ferdin inanç hakkı ve özgürlüğünü kullanması için bireyin ve toplumun inançlarını yaşamasına imkân sağlar. Bu nedenle devletin herhangi bir kurumu mezhep ve meşrep adına faaliyette bulunamaz.

Laiklik Ruhanî Otoriteye ve Kâhinliğe Karşı Direnişi İfade Eder: Din ve dine inanmak, onun manevî ve ahlakî dünyasında eğitilmek yerine, inandırılmanın ve denetlenmenin siyasî ve iktisadî aracı olarak kullanılmaz. Dinle iktidar arasında aslî bir bağ olduğunu ileri sürerek doğrudan Tanrı’yı temsil etme şeklinde adlandırılan dinî ideoloji / ruhbanlık / klerikalizm meşru görülemez. Kaldı ki bu, İslâm’ın temel amacına da aykırıdır. İslâm’a göre insanın varlık içindeki yeri Allah’ı temsil etme değil, hayatın diyalektiği içinde ahlakî temellere dayanan bir hayat biçimini gerçekleştirmektir. Dolayısıyla laik devlet, politik mantığa uyarlanmış ve kullanıma sunulmuş din anlayışına taraf olamaz ve destekleyemez. Çünkü politik menfaatlerin yaygın ve üretken yapısı içinde politik varoluşu gerçekleştirmek için kullanılan din, sahte kutsallıklar üretir. Hurafeden ve kehanetten beslenir. Nihaî anlamda ‘ruhanî otoriter sistemi’, milletin başına bela eder.

Politik ikbale bulaştırılan din, politikanın değişken ve faydacı dili içinde nefretin objesi haline gelir. Dolayısıyla ister din adına isterse din karşıtlığı adına olsun laik devlet dini, dinî değer ve simgeleri aşağılamayı meşru göremez. Laik devlette din, özel bir sınıfa hasredilemez. Herhangi bir dinî-siyasî hareket, dini temsil etme iddiası içine giremez. Dini doğrudan ve dolaylı olarak güç perspektifi oluşturmak için kullanamaz. Bu yöntemle devletin kurumlarında, diğer bireylerden ayrıcalıklı bir konumda etkili ve belirleyici olmasına izin verilemez. Laik devlet, farklı dinî inanç mensuplarının ihtiyaçlarına cevap verir. Fakat dini farklılıkları politik bir değer olarak sunamaz ve özgürlüğü dinî farklılıkların mantığıyla açıklayamaz. Böyle bir anlayış ne politik bir değerdir ne de özgürlüğün göstergesidir. Özgürlük, ortak insanî değerlerin gereğidir. Hiçbir dinî-siyasî harekete imtiyaz sağlanamaz. Çünkü böyle bir imtiyaz, toplumu böler. Farklı din anlayışına sahip kişiler, dinî inançlarını özgürce yaşayabilirler. Fakat kamu alanını kendi etkinlikleri altına alma ve belirleme çabası içine giremezler. Bireyin ve toplumun çağın gereklerine uygun eğitilmesi ve yetiştirilmesi devletin aslî görevleri arasındadır. Bu durumda, toplumun sağlıklı dinî bilgiye sahip olması ve dinî hayatını sağlıklı sürdürebilmesi için vatandaşlar, din öğretimi hakkına sahiptirler. Laik devlet, bunu yerine getirmek durumundadır. 

 

Hanımlar, Erkekler ve Spor

Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu’nca, hanımlarımızın stadyumlara ilgisini çekmek ve futbol maçlarını seyretmelerini özendirmek kararlaştırılmıştır.

Karar, kamuoyunca beğeniyle karşılanmıştır. Benzeri bir girişim, cumhuriyet döneminin ilk yıllarında gene uygulanmıştı. Konu ile ilgili eski bir yazımı (Haziran 2008) hatırlatmak amacıyla bir kez daha yayınlıyorum.

Hanımlarımıza, cumhuriyetimizin kendilerine yasalarla kazandırdığı haklardan yararlanamadıkları çok sık dile getirilir. Bu konuda çok yazılır, çizilir ve söylenilir.

Türk kadınının iş hayatında, politikada ve eğitimde arzu edilen seviyeye günümüzde de ulaşamadığı haklı olarak ileri sürülür.

Bugünkü yazımda, bayanlarımızın spor konusundaki aşamalarına ve başarılarına ait bazı olayları nakletmek istiyorum.

1924 yılında bir dostluk yemeğinde Fenerbahçe Spor Külübü Başkanı Nasuhi Baydur Bey, Galatasaray Kulübü Başkanı Ahmet Fetgeri Bey, Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı Yusuf Ziya Öniş Bey bir konuda anlaşırlar; ” maçlara hanımlar bedava girsinler ” derler. Teklif çok olumlu karşılanır.

O tarihte de futbol karşılaşmaları büyük ilgi görmektedir. Maçlar Taksim Stadında ( Taksim stadı artık yoktur. Yeri Taksim gezisinin olduğu yerde idi ) oynanmaktadır.Taksim Stadı Müdürü Menazırzade Abdülaziz Bey’e durum anlatılır. O da çok mutlu olur. Çalışmaları hemen başlatır. Stadın kapısına “Hanımlara Bedava” ilânı asılır. Menazırzade Abdülaziz Bey ayrıca ön sıralara hanımlar için özel koltuklar dizdirir.

Bu öncü yaklaşım, bazı gelişmelerin başlangıcı ve hanımlar için spora açılan pencerelerden biri olur. Bayanlar artık spor seyircisi statüsünden sporculuğa geçmeye başlamışlardır. Bu akımın ilk temsilcileri kulüp yöneticilerinin ve lisanslı sporcuların yakınları olur. Ancak girişim giderek destek görür sporcu kızlarımızın sayısı giderek artar.

İlk bayan atletler Nermin Tahsin, Emine Abdullah ve Neriman Muhittin atletizmde görünürler. Denizde kürekçi bayanlar Vecihe, Şerefnur, Leyla hanımları yüzmede Candan, Leyla hanımlar izler.

Bayan sporcularımız yıllar geçtikçe çoğaldılar ve pek çok başarıların sahibi oldular. Bazıları o kadar başarılı oldu ki erkek sporcularla bile boy ölçüşür duruma geldiler.

Buna bir örnek vermek gerekirse 1929 İstanbul Voleybol Şampiyonu Fenerbahçe Erkek Voleybol Takımı’nda yer alan kız sporcunun üstün başarısını anımsamak gerekir.

Yüksek Mühendis Sabiha Gürayman resmî bir şampiyonada oynayan bir erkek takımında yer alan tek bayan voleybolcu olmuştur. Bayan Gürayman mühendis mektebindeki erkek sporcu arkadaşlarıyla birlikte taraftarı olduğu Fenerbahçe Spor Kulübü Erkek Voleybol Takımı’nın bütün maçlarında yer almış ve şampiyonlukta önemli pay sahibi olmuştur.

Cumhuriyet döneminde, azımsanmayacak gelişmeler, aşamalar gösteren ve otuzu aşkın spor dalında yarışan binlerce sporcu genç kızımız erkek sporcularımızın yanındaki yerlerini almışlardır.

Günümüzde de sporcu bayanlarımız artık uluslararası yarışmalarda da pek çok madalyalar kazanmaktadırlar. Hiç şüphe yok ki gelecekte daha büyük başarılara ulaşacaklardır. 

Çelişkiler ve Sorular

Terör örgütü PKK’nın mahkûm lideri hakkında konuşurken, “Sayın Öcalan” diye hitap ettiği için, “Terör örgütünün propagandasını yapmak” suçundan çok sayıda kişi yargılandı, bir kısım yargılama da devam ediyor.

SORU 1- Kanunlar yürürlükte olduğu ve değişmediği halde “Sayın Öcalan’ın özgürlük yolu açılmalıdır” diyen BDP yetkilileri ve teröristbaşını aynı sıfatla anan AKP milletvekili hakkında kamu davası açılmaması hukuk devletinde nasıl izah edilebilir? “Aynı suçu işlediği halde” bazı kişilere dava açılırken, bazılarına neden açılmaz?

PKK ile “devlet adına” resmi görüşme yürüten MİT Müsteşarının da “Sayın Öcalan” ibaresini kullanması “eylemin vasıf ve mahiyeti” itibariyle aynı suçun işlenmiş olması anlamına gelir mi?

******

‘İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır‘ hükmünü düzenleyen TCK’nın 215′inci maddesi halen yürürlükte.

Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’a PKK’nın Kandil’deki lideri Karayılan’ın gönderdiği mektup tam bir propaganda örneği.

Bu mektubu yayımlayan Ahmet Altan’ın PKK’yı tanımlaması şöyle: “PKK Kürtlerin efsane örgütü, bu mücadelede büyük can kayıpları yaşamış ve Kürtlerin Türkler karşısında tek güvencesi haline gelmiş.”

Karayılan mektubunda terör örgütü mensuplarınıhaksızlık ve katliamlarla yüz yüze kalmış bir halkın özgürlük savaşçıları” olarak tanıtıyor; ölen PKK’lılar için “yirmibin militan gencini şehit vermiş” ibarelerini kullanıyor; Türkiye Cumhuriyeti Devletini “sömürgeci devlet” olarak niteliyor. Terör örgütünü ve eylemlerini alenen övüyor.

SORU 2- Bu mektubun tamamının yayımlanması yukarıdaki TCK 215 maddesi kapsamına girer mi?

*******

Habur yargılaması sonucu PKK terör örgütü mensubu olduklarını gizlemeyen, “önderin” talimatıyla geldiklerini ve mesajını getirdiklerini söyleyen militanlar da serbest bırakılmıştı. Oysaki Terörle Mücadele Kanunu m.2 ye göre amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudurhükmü yürürlükte idi.

Hani Anayasamızın “Kanun Önünde Eşitlik ” başlığını taşıyan 10’uncu maddesi şöyle değil miydi?

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar“.

SORU 3- Herkesin kanun önünde eşit olduğu ilkesi herkese uygulanamaz mı? Uygulanmıyor ise Yeni Anayasa’yı yaparken bu maddeyi çıkarmak mı gerekir?

******

Türk Ceza Kanunu m.125 te hakaret suçu tarif edilmiş: “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ya da yakıştırmalarda bulunmak veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldırmak…”

SORU 4- Hükümetimiz ve onun başı olan Başbakan’ın terör örgütü ile yan yana, birlikte hareket ettiği, işbirliği içinde olduğunu iddia etmek O’nun kamuoyu nezdinde itibarını düşürmek, şeref ve saygınlığını rencide etmek ve kişilik haklarına saldırı teşkil eder mi?

Eğer ediyorsa mesela Nazlı Ilıcak’ın şu ifadeleri TCK m. 125 teki hakaret suçu (BDP ve Hükümet açısından) kapsamına girer mi?

“Ama zaten, PKK’nın, BDP’nin üzerindeki hâkim güç olduğunu bilmiyor muyuz? Devletimiz, PKK temsilcileriyle görüşüp, teröre çözüm aramıyor mu? PKK istesek de istemesek de bir olgu ve BDP onun sayesinde var.”

“Türkiye’de mücadeleyi silahlı güç başlattı; siyaset sonra geldi. BDP, PKK karşısında bu yüzden etkisiz kalıyor. “PKK ile arana mesafe koy” talebini de, yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı gerçekçi karşılamadığım gibi, sorunun çözülmesini zorlaştıracak mahiyette görüyorum.”

“Zaten sormazlar mı adama: Madem öyle… Devlet neden PKK ile arasına mesafe koymuyor?”

“PKK-MİT müzakereleri bir noktaya kadar geldi. Tıkanmasının sebebi, Öcalan’ın hükümetten bir jest beklemesi.”

“Hükümet, ‘Devlet, örgütle karşı karşıya, aynı masada oturamaz’ tabusunu yıktı… Bunu BDP’liler de kabul ediyor. Müzakereler mutlaka yeniden başlamalı. Ama sonuç almak hedefine yönelmeliyiz.” (SABAH 5 Ekim 2011)

Sadece Nazlı Ilıcak değil, çok sayıda yazar benzer iddiaları ifade eden cümleler kullanıyor.  Yani Hükümetin ve Başbakanın PKK terör örgütü liderleri ile bir arada çözüm üretmeye çalıştığını, bir başka ifadeyle işbirliği içinde olduğunu söylüyor. Daha da ötesi Başbakan’ın ve AKP’nin BDP hakkında en önemli suçlaması olan “PKK ile arasına mesafe koymuyor” suçlamasını “devlet neden PKK ile arasına mesafe koymuyor?” diyerek cevaplıyor. Bu sözler hükümeti, devleti yöneten kişileri, BDP‘yi yönetenlerle benzer davranışta olmakla suçlama anlamına gelir mi?

Bu ve buna benzer yazıları Başbakan, “kişilik haklarına saldırı kastıyla fevkalade ağır, katlanılması ve tahammülü gayrı kabil hakaret” olarak kabul eder mi bilemiyorum. Kendisine karşı hakaret suçu işlendiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulunup bulunmayacağını, hatta bu yazılar hakkında manevi tazminat talepli dava açıp açmayacağını merak ediyorum.

NOT: Annesini ebedi âleme uğurlayan Sayın Başbakanın cenaze namazı ve sonrası hal ve tavırlarını fevkalade insani ve sıcak buldum. Kendisine, yakınlarına sabır ve başsağlığı, merhumeye Allah’tan rahmet diliyorum.

 

Ziyalıların Katkısına Vefa

SSCB dağılmaya başlamıştı. O söz konusu yıllarda bir grup yazar arkadaş(1992) Türk Cumhuriyetleri’ne gitmiştik. Soydaşlarımız ve dindaşlarımız aydınlarla tanışacaktık, durum tespiti yapacak ve hasret giderecektik. Bu seyahatteki gezi notlarımı da “Yıldızlar Yeniden Parlıyor” diye Kayıhan Yayınları neşretmişti. Önce Nahcivan’dan başladık. Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’ye geçtik buradan. Sonra Taşkent girdi sıraya, ardından Almatı. Bir aydan fazla kaldı grubumuz. Ben daha sonra Kırım ve Tataristan’a gittim.

Umumiyetle de yazarlar, yayıncılar ve televizyon yöneticileriyle birlikte oldum ve onlarla hasbıhal ettim. Soruyordum her gittiğim yerde onlara, “Kimi tanıyorsunuz yazarlarımızdan kimi ?” diye. Tümünde de cevap hazırdı: Nazım Hikmet başta Aziz Nesin, Yaşar Kemal istisnasız ilk üçü teşkil ediyordu. Tek tük tanınan öteki yazarlarımızın doğrusu esamesi bile okunmuyordu.

Diyordum ki “Türk edebiyatı ne bu üç yazarla başlar, ne de onlarla devam eder yahut biter. Bunlardan başka onlarca yazarımız vardır; Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Necip Fazıl vs” Hiç birini tanımıyorlardı. Bu temaslarımız olumlu netice verdi, yaşayan yazarlarımız dahil o günden bugüne kadar çok edibimizin eseri Türk coğrafyasındaki dillere ve lehçelere tercüme edildi. Sezai Karakoç, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, İskender Pala hemen akla gelenler.

Batıdaki Kitapçı Vitrinlerinde Kim Var Kim Yok?

Bunlar yeterli mi elbette ki kocaman bir hayır. Türk ve İslam coğrafyasının dünyaca tanınan müellif, akademisyen ve sanatçı sayısı o kadar azdır ki üzülmemek elde değil. Bunda başkentlerin bir zamanlar izlediği kültürsüz politikası da etkili olmuştur. Bugün TİKA, Yunus Emre ve yeni Türk diplomatları sanırım ve dilerim bu eksikliği hızla telafi ederler. Ayrıca üniversitelerimize de, meslek kuruluşlarımıza da, yayın sektörümüze ve sivil toplumumuza da önemli vazifeler düşmektedir. Bu tablodan islam dünyası da nasibini almıştır, biz birbirimize benziyoruz. Bunda batının haçlı ruhu etkili olduğu kadar, bizim de kolaycılığımız, vurdum duymazlığımız, kültür hayatımızı önemsemeyişimiz de rol oynamıştır.

İbni Sina’nın bir ayrıcalığı var bu açıdan. Belki ikinci, üçüncü ismi de sayabiliriz. Ama ilk onu sayarken ciddi sıkıntı çekeriz.

Pakistan Milli Şairi Muhammed İkbal Türkiye’de olduğu gibi, batıda da tanınır. Bunda Pakistan’ın bağımsızlık öncesi İngiliz müstemlekesi sırasında kültür bulaşmışlığının sanırım etkisi vardır. Necip Mahfuz(Mısır) ve Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülünü alması, Elif Şafak’ın eserlerini İngilizce telif etmesi özel bir durumdu. Tartışılabilinir. Ancak batıdaki kitapçı vitrinlerinde bulmak her zaman mümkün.

İkbal ve Aytmatov Yetmez

“İstiklal Marşı Yazarı Mehmet Akif Ersoy peki Muhammet İkbal kadar tanınıyor mu?” diye sorarsanız, aynı dönemi yaşamış, aynı endişeleri izhar etmiş, aynı davanın mücadelesini vermiş, kimliğini hiç kaybetmemiş Pakistanlı Şairimiz Muhammed İkbal birkaç adım öndedir. Türk Dünyası’nda da aynı sorun vardır. Kırgız yazarımız Cengiz Aytmatov dışında öyle batıda tanınan çok az aydınımız ve eser vardır. O halde günümüz aydınlarına had safhada görev düşüyor. Fedakarlığını  ikiye katlaması gerek diye düşünüyorum.  Avrasya Yazarlar Birliği’miz bu konuda bize biraz da olsa nefes aldırdı ama yetmez. Daha fazla çalışmak gerekecek.

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’mız bu konuda son beş yıldır ciddi bir atak başlattı. Sırbistan’ın Novi Pazar, Kosova’nın Priştina ve Prizren, Mısır’ın Başkenti Kahire’de uluslararası Mehmet Akif Ersoy sempozyumu düzenledi. Bu ülkelerde Safahat’ın bölge dillerine tercümesi konusunda çalışma başlattı, bir kısmını yayınladı. Ayrıca bu sempozyumlarda Türk Süsleme Sanatları sergileri (ebru, tezhip, minyatür, çini, resim) açılıyor, Türk Halk ve Türk Sanat Müziği konserleri veriliyor. Türkiye’yi ve insanımızı tanıtan dramalar, belgeseller izlettiriliyor, Üniversitelerle anlaşmalar yaparak iki ülke arasındaki tercüme faaliyetlerinin hızlandırılmasına öncülük ediliyor. Bu çerçevede Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Kazakistan’ın eski başkenti Almatı’da “TÜRK DÜNYASINI AYDINLATANLAR; MEHMET AKİF ERSOY VE AHMET BAYTURSINULI ULUSLARARASI SEMPOZYUMU” tertip etti.

Almatı’da  Tanışmak, Keşfetmek ve İşbirliği Yapmak

Ülkemizde de Türk coğrafyasındaki yazarlar gerektiği gibi tanınmıyor. Bu konuda bir çalışma yaptım, Kazakistan’dan Türkiye Türkçesine yaklaşık 80 eser tercüme edilmiş son yirmi yılda. Yetmez daha da artmalı. Çünkü Kazak edebiyatı çok güçlü ve halk şairleri’ne alaka büyük. Mehmet Akif Ersoy Kazakistan’da az değil, hiç tanınmıyor dersem mübalağa etmiş olmam. Sempozyumu bu eksikliği gidermesi açısından önemsiyorum. Çünkü Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın partneri Almatı Yabancı Diller ve Mesleki Kariye Üniversitesidir. Anlaşmalarla tercüme atağına da ivme ve hız kazandıracaktır.

Pamukkale Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Nergis Biray Ahmet Baytursınulı ‘nun şiirleri üzerinde dil ve üslup incelemesi yapmış. 500 küsur sahife, ancak kendi imkanlarıyla yayınlamış. Bursa’da Dr. Gülnar Kokybassova  Ahmet Baytursınulı (Hayatı, Dilciliği ve Edebiyat Araştırıcılığı) konusunda yine 500 sahifeye ulaşan bir çalışma yapmış. Yayınlanmayı bekliyor. İstanbul Aydın Üniversitesi’nden   Yrd. Doç. Dr. Muhtar Avezof’un “Abay Yolu ” romanı ile Mehmet Akif Ersoy’un Safahat adlı eserindeki örnek insan tiplemelerini (Abay, vaiz, Abdürrahman, Asım anahtar kelimeler) hazırlamış, kitapçı vitrinlerine girmesi bekleniyor. Bu akademisyenlerimiz Almatı sempozyumunda bildiri sunacaklar. Ayrıca Kazakistan ve bölge ülkelerinden yedisi rektör 39 akademisyen hazırladıkları sunumlarla dikkat çekecekler. Astana Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Şikar İbraev de sempozyum konuklarından olacak. Türkiye’den de 30’u aşkın yazar, akademisyen, fikir adamı, sanatçı bu sempozyumda hazır bulunuyor.

Almatı Sempozyumu’nda Mehmet Akif Ersoy ile Ahmet Baytursınulı’nın hayatı, sanatı ve dünya görüşleri, yaşadıkları dönemde ülke ve topluma yansıttıkları ele alınacak. Bununla farklı coğrafyalarda yaşayan iki toplumun sözcüleri Kazak Türkleri ve Anadolu Türkleri, birbirlerini yeniden keşfetme, tanıma, işbirliği yapma ve kültür coğrafyası oluşturma gibi bir süreci başlatacaklardır.

İstanbul Türk Aydınların İrtibat Mahalli

Türkiye ile Kazakistan arasındaki mesafe uzak ama, bunu gidermek yine bizim elimizde. Bu uzaklık birbirlerinin kültürünü, edebiyatlarını, insanlarını yakınlaşarak tanıyabiliriz. Mehmet Akif Ersoy’un dizelerine bakıyorum da ortaasya ile ilgili şiirlerinde hem özel isim ve hem de konular bulunmaktadır. Ayrıca annesi tarafından da kendisi Buharalı’dır. Mesela Türkistan, mesela  seyyah arkadaşı Abdürreşit İbrahim. Akif’in başyazarı olduğu Sebilürreşad Dergisi İstanbul’da Gaspıralı İsmail, Ayaz İshaki ve Agaoğlu Ahmet gibi aydınların da irtibat yeriydi.

Kazakistan’ın Mehmet Akif Ersoy’dan, Türkiye’nin de Ahmet Baytursınulı’den öğreneceği çok şey mevcut. Üstelik doğum tarihleri aynı, vefatları ise bir sene arayla olmuş. Aynı dönemi yaşamış, aynı ızdırabı çekmiş, aynı endişeleri izhar etmiş, evlatlarına şerefli soyadlarından başka bir şey bırakmamışlar. Onun için de bir asrı aşkın süredir hala okunuyor, istifade ediliyor, tartışılıyor ve eserleri birbiri ardından basılıyor. Belki de yeniden keyfediyoruz bu aydınlarımızı.

Olmaz İse Olmaz

Ahmet Baytursınulı (Baytursunoğlu veya Baytursunov da denebiliyor) Kazak dilini bir sanatçı olarak adeta yeniden ihya etti. Dil sorunu hala çoğu ülkede tartışılırken, bu meseleyi 20. Asrın başında Ahmet Baytursınulı yıllar öncesi hissetmiş, neşterini vermiş. Tutuklanması bir dramdır. Keşke dramaları ve belgeselleri yapılabilse. Gerçi bu sempozyumda her iki sanatçımızın da belgesel drama prodüksiyon çalışmaları ekrana yansıtılacak ama kafi değil, Hoolywood çapında prodüksiyonlar olması gerek. Dilerim olur. Türkoloji kongrelerine de katılan Baytursınulı’nın Kırık Masal, Masa gibi şiir kitapları, Kazak folkloruna kazandırdığı  23 Ağıt, Er Sayın ve Adebiyet Tanıtkış hala okunur, istifade edilir.

Mehmet Akif Ersoy milli kimliğiyle sosyal konulara da (kolaycılık, hantallık, neme lazımcılık, tembellik, hurafeye inanmak, tutuculuk, fukaralık ve yoksulluk gibi sorunlara) radikal yaklaşmış ve çözümler önermiştir. Küfe’de, Kocakarı ve Ömer’de, Hasta’da, Meyhane’de bunları görmek mümkün.

Türkiye ve Kazakistan’ın milli şairleri Mehmet Akif Ersoy ve Ahmet Baytursınulı eserleriyle hala her iki topluma da ufuk açıyor, mesaj veriyor. Görevini hatırlatıyor.

Vefat etse bile eserleriyle yaşayan ve Türk coğrafyasında hayatta olan yazar, şair, akademisyen ve mütefekkirlerle eserlerini, ürünlerini tanımak olmazsa olmazlardandır.

Tunus’a gidiyorum

 

Deyim yerindeyse leyleği havada gördük. Son 20 gün içinde üç ayrı ülkede toplam 16 gün geçiriyoruz.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile 21 Eylül’de Gürcistan’a giderek belgesel çekmiştim, Gürcistan ile ilgili araştırma yazımız web sitesinde yayınlanmakta, belgesel de önümüzde ki günlerde televizyonlarda yayınlanacaktır.

29 Eylül-2 Ekim tarihlerinde ise İşçi göçünün 50.yılı dolayısıyla Almanya’da ki Türk sivil toplum örgütlerini Essen’de organize ettiği kültür festivaline davetli olarak katıldım. Almanya’da adeta Türk rüzgarı esti. Konferanslar, seminerler, halk oyunları gösterileri birbirini izledi. Burada ki yaptığımız belgesel çekimler ve araştırma yazımız önümüzde ki günlerde yayınlanacak.
Sizler bu satırları okuduğunuz sırada biz Arap baharı rüzgarının ilk kez estiği Tunus’da olacağız. Tunus Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın daveti ile 4 Ekim Salı günü Tunus hava yollarına ait uçakla Tunus’a gittim. Burada Tunus’un Arap baharından sonra neler yaşadığını, yerinde göreceğiz.

ÜÇÜNCÜ KEZ TUNUS’DAYIM

2001 yılında Tunus’a gidip, Tunus’un tarihi ve kültürel yerlerini gezmiş, belgesel çekimlerini yapmıştım. 2010 yılında Tunus Turizm Bakanlığı’nın daveti ile Tunus’a gitmiştim. Tunus’da çektiğimiz belgesel program bir çok TV kanalında yayınlanmış, Tunus gezi notları yazımız ise hem gazetemizde ve hem de 70 bin tirajlı yedi kıta dergisinde 10 sayfa olarak yayınlanmıştı.
Yaptığımız bu çalışmalar Tunus Turizm Bakanlığı’nın dikkatini çekmiş olacak ki Arap baharından sonra Türkiye’den bazı basın ve yayın kuruluşları Tunus’a davet ediliyor. Biz de bu davetliler arasında yer alarak Tunus’da olacak, Arap Baharı’ndan sonra Tunus’un nasıl şekillendiğini yerinde göreceğiz. Tunus gezisine TRT ve Kanal D gibi bazı Televizyon kuruluşları da davetli. Tunus’un başkenti ve önemli şehirlerinde belgesel çekimi ve araştırma yapacağız.

Tunus, Arap baharı devrimlerinin başladığı yer. Bir zamanlar Tunus, Osmanlı döneminde İfrikiyye eyaletiydi. Tunus’a hakim olan tüm Afrika’ya hakim olabilir. Tunus geçmişte büyük sıkıntılar yaşamıştı. Haçlı güçlerine kafa kaldıran, önemli mücadeleler veren bir bölgeydi.
Tunus’da Fransızların desteği ile iş başına gelen Habib Bulgiva ve Zeynel Abidin Bin Ali döneminde iki kez Tunus’u gezip, araştırma yapıp belgesel çekmiş bir gazeteci olarak Tunus halkının çektiği çileleri yerinde görmüştüm.

Evet Tunus halkı zulüme dur dedi, Arap baharı rüzgarını Tunus’dan estirdi. Libya lideri Kaddafi, Mısır lideri sözde Mübarek devrilip gitti. Suriye’de Esad rejimi can çekişiyor. Yemen ölüm kalım mücadelesi veriyor. Arap dünyası deyim yerindeyse yeni bir değişim yaşıyor ve bizler de bu değişimi bizzat görmek için bugün Tunus’dayız.

Cami ve Çocuk Buluşması

 

Camiler, zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren, çocuk, genç-yaşlı demeden toplumun her kesiminden insanın omuz omuza, gönül gönüle bir araya gelerek kaynaştıkları mukaddes mekanlardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), mescidinde ve ilim meclislerinde çocukların bulunmalarına izin vermiş, böylece onların da kendisini dinlemelerini ve bilgi edinmelerini sağlamıştır.

Hatta mescitte çocuklar için bir saf ayırmıştır. Onların çocukça davranışlarını, yüksek sesle konuşmalarını ve sağa sola koşuşturmalarını hoş görmüştür. Bu tür davranışlarını cami adabına aykırı görmemiş ve onları mescitten uzak tutmamıştır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)  bir gün hutbe okurken torunları Hasan ve Hüseyin düşe kalka mescide girmişlerdi. Onların geldiklerini görünce dayanamamış, sözünü yarıda keserek minberden inip onları sevip okşamıştır. Daha sonra tekrar minbere çıkarak sözlerine kaldığı yerden devam etmiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 30; Nesâî, Cuma, 30)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu ve benzeri davranışları O’nun çocukların camilere gelmelerine ve getirilmelerine karşı çıkmadığını, bilakis çocuklar ile cami arasında çok sıcak bir ilişki kurduğunu göstermektedir.

Yüce Rabbimizin bizlere bahşettiği en büyük nimetlerinden biri olan evlatlarımızın Allah’a kulluk bilinci, ibadet aşkı ve cami sevgisiyle büyümeleri için onları camilerimizle buluşturmalıyız.

Sevgili Peygamberimizin “Cennet çiçeği” (Keşfü’l-Hafa, 2/1402) ve “Cennet kokusu” (Feyzü’l-Kadir, 4/42) olarak ifade ettiği çocuklarımızı, her biri birer cennet bahçesi olan camilerimizle buluşturalım.

Yüce Allah, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi (çoluk-çocuğunuzu) yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim, 66/6) buyurarak bizlere emanet olarak verdiği ciğerpâre yavrularımıza karşı sorumluluklarımızı hatırlatmaktadır.

Allah Resûlü (s.a.s.) de; çocuklarımızı en iyi şekilde yetiştirmemiz gerektiğini belirterek; “Çocuklarınıza güzel davranıp iyilikte bulunun ve onları en güzel şekilde terbiye edin” (İbn Mâce, Edep, 368, C. II/1211) buyurmaktadır.

Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı Allah ve Resûlünün istediği şekilde terbiye edip yetiştirmeli, onların kalplerine Allah ve Peygamber sevgisini yerleştirmeliyiz.

Çocuklarımızı daha küçük yaşlardayken ibadete alıştırmalı, onları cami ve cemaatle tanıştırmalıyız. Hepimiz biliriz ki, küçük yaşlarda edinilen alışkanlıklar insan hayatında daha etkili ve kalıcı olmaktadır.

 Yine hepimiz çok iyi biliriz ki; camilerin gerçek süsü, ziyneti içinde namaz kılan cemaatidir. Camilerin Kur’an-ı Kerim’de bildirilen imarı (Tevbe, 9/18) esas itibariyle içinde namaz kılınıyor ve eğitim-öğretim vb. fonksiyonlarının yerine getiriliyor olmasıdır.

Bizlere düşen de Allah’ın mescidlerini ve camileri cemaatsiz bırakmamaktır. Bir Müslüman kendisi camiye, cemaate devam etmekle birlikte çocuklarının da camiye gitmelerini, cemaate katılmalarını ve camilerle ilgilenmelerini sağlamalıdır.

Çocuklara camileri sevdirmek, onları camiye özendirerek camilere gelmelerini sağlamak cami görevlisi hocalarımız, dernek yöneticileri ve cemaat olarak hepimizin görevi olmalıdır. Bununla beraber camiye geldiklerinde onlara hoş ve güzel muamelede bulunmak, ufak tefek yaramazlıklarına karşı hoşgörülü olmak gerekir. 

Peygamber Efendimizin çocuklar ile kurduğu sevgi ve merhamete dayalı ilişki, onları ibadetlere alıştırma ve mescidleri sevdirme metodu bizler için de örnek olmalıdır. İyi bilinmedir ki, sürekli horlanan, azarlanan, hatta camiden kovulan bir çocuğun, camiyi sevmesi, cemaatle kaynaşması asla düşünülemez.

Çocuğun camiyi sevmesi, ibadet coşkusunu yaşaması, elinden tutup camiye getiren anne-babası kadar, cami görevlilerimiz ve birlikte ibadet ettiği büyükleri tarafından da takdir edilmesi ile mümkün olabilir.

Diyanet İşleri Başkanlığımız, çocuklar ile cami arasında sıcak ilişkiler kurulması ve çocukların camilerin manevi havasından yeteri kadar yararlanması amacıyla,  “Cami-Çocuk Buluşması” adı altında bir kampanya başlatmıştır.

Bu kampanya ile sevgili yavrularımızın camilerimizi tanımaları, sevmeleri ve şenlendirmeleri sağlanacaktır. Bu konuda başarılı olunabilmesi için cami görevlilerimize ve cemaatimize önemli görevler düşmektedir.

Şefaat

El-gafur, Er-rahim birsin amenna
Bağlandık Habibin Muhammedine

Vahyoldu sinende ol yüce Furkan
Duanın mabudu Hay hürmetine

Lafzını sahabe senden işitti
Sıdk ile inandık her ayetine

Şefaat duadır, mahşer ümidi
Nusret et Ya Resul say ümmetine.

Suriye’de Türkmen Belası

 

Bugün Türkiye’nin güneyinde yer alan sınır komşularımız Irak ve Suriye’de olağanüstü bir dönem yaşanıyor.

Her ne kadar üstü örtülmeye çalışılsa da bu iki ülkede nüfusun çok önemli bir kısmı Türkmen yani Türktür.

Irak Türkmenleri, Musul – Kerkük vesilesi ile Türkiye’nin ve dünyanın gündemine bir çok müessif olay sonucu gelmiştir. Buna karşılık Suriye Türkmenleri için Türkiye ve Suriye’de ve de tüm dünyada derin bir sessizlik ve bilinmezlik vardır.

Bu bölgede “Türk” yerine özellikle “Türkmen” sözcüğünün kullanılmasının ana nedeni; Türklerin Türkiye ile olan kan ve kültür bağlarını unutturmak içindir. Böylece Suriye ve Irak yönetimleri ile onların arkasındaki emperyal ve küresel güçlerin amacı; soydaşlarımızı Türklük dünyasının kalbi Türkiye’den koparmak ve “Türkmen” deyimi ile Türklerin Türklüğünü silmektir.

Allah’a şükürler olsun ki; bu amaç, onca plana ve uygulamaya sokulan oyuna rağmen sökmedi ve bu gün bölgede ve özelliklede yazımızın konusu olan Suriye’de Türkmen yani Türk varlığı var gücü ile devam etmektedir.

Günümüzde Türkiye’de yaşayan satılık aydın müsveddeleri, Suriye ve Irak’ta hatta İran’da “kürt” varlığından bahsederlerde onlardan çok daha fazla nüfusa sahip Türk(Türkmen) varlığından hiç bahsetmezler.

Oysa ki; Suriye Türkmen Hareketi'(STH)nin sözcüsü Av. Ali Öztürkmen’in verdiği bilgilere göre bu gün Suriye’de yaklaşık 3,5 milyon Türk(Türkmen) vardır. İktidar yanlısı Star Gazetesinde Sedat Laçiner Suriye’deki çatışmaların kaderini, sayılarını 1,5 milyondan fazla gösterdiği kürtlerin değiştirebileceğini söylüyor. Aynen Irak’ta olduğu gibi. Irak’ta da kürtler ile Türkmenlerin nüfusu neredeyse eşit olmasına rağmen, Türkmenlerin adını anan yoktur. Bu durum Suriye’de kürtlerden çok daha büyük nüfusa sahip Suriye Türkmenlerinin de akıbeti hakkında bize bir ışık vermektedir.

Suriye Türkmenleri’nin 1,5 milyonu Türkçe konuşmakta, kalan diğer 2 milyon kişi ise dillerini kaybetmiş olmasına rağmen Türk kimliğinin farkında olarak yaşamaktadır. Bu bize göstermektedir ki Suriye nüfusunun yaklaşık %10’nu Türkoğlu Türktür.

Malum göç odaklarının Suriye başta olmak üzere Irak, İran gibi ülkelerde “Türk” varlığını yok farz ederek görmezden gelme ve buna karşılıkta bu ülkeler ile Türkiye’de Türkleri 36 etnisiteden biri ve kürtleride büyük bir nüfus yoğunluğunda gösterme çabası, gözlerimizi açması gereken önemli bir çalışmadır.

Suriye Türkmenleri; genel olarak Halep vilayetinin şehir merkezinde ve civarındaki yaklaşık 140 köyde yaşamlarını sürdürmektedir. Halep’ten sonra Suriye Türklerinin belirgin olarak bulundukları iller Humus ve Lazkiye’dir. Şam’ın kırsal kesiminde de 4 – 5 Türkmen köyü olup, Golan Tepelerinde 20 Türkmen köyü de İsrail işgalinden sonra Şam’ın şehir merkezi ile varoşlarına gelerek yerleşmiştir. Ayrıca Türkiye ile sınır olan Rakka Vilayetinde yaklaşık 10, Hama’da 24, İdlip’te 5 ve Deraa’da 5 Türk(Türkmen) köyü bulunmaktadır.

Suriye Türkmenlerinin, Suriye’de siyasi, ekonomik ve kültürel olarak bir nüfuza sahip olamamalarının en büyük nedeni, yıllardır büyük bir baskı altında olmaları ve Suriye’de geniş bir coğrafyaya yayılmak durumunda bırakılmalarıdır.

Suriye Türkmenleri böylesine büyük bir nüfusa sahip olmalarına rağmen, Fransız Mandası döneminde başlayan milliyetçi Arap ve Baas rejimlerinde uğradıkları ağır baskılar sonucu, Türk Dünyası ile ilişkilerinde büyük bir kopukluk yaşamıştır.

Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün, TBMM’nin açılış töreninde yaptığı konuşmadan da bir kez daha anladık ki; Suriye’de rejim değişecektir. Madem Suriye’de böyle bir değişiklik olacak, fırsat bu fırsattır diyerek bizler de Irak’taki hataya düşmeyerek Suriye Türkmenlerinin Yeni Suriye Anayasası’nda Suriye halkını oluşturan esas unsurlardan biri olarak tanınması için gayret etmeliyiz. Bunun için bizler de Suriye Türkmenleri için ana dilde eğitim hakkı, kültürel ve sosyal hakların verilmesini istiyoruz. Bunları istemeyi de kendimiz için bir hak ve görev kabul ediyoruz.

Aslında bunları, Irak Türkmenleri, İran da Güney Azerbaycan Türkleri, Yunanistan’da Batı Trakya – Rodos – İstanköy Türkleri, Moldavya’da Gagavuz Türkleri gibi kardeşlerimiz içinde istiyoruz. Onları ve diğerlerini de “Büyük Türk Milleti” ailesinin içinde görüyoruz.

Bu büyük aile içinde kürt kardeşlerimizde vardır. Belki de Taraf Gazetesinin başyazarı Ahmet Altan’ın anlayamadığı, Leyla Zana gibi bir Kürt’ün Türklük hakkında yemin etmesinin altında Türklüğün bir etnisite değil kapsayıcı bir millet olmasının sırrı yatar.

Suriye dün, Osmanlı – Türk İmparatorluğunun bir toprağı ve üzerinde yaşayan insanlar Müslüman Türk Milletinin saygın birer ferdiydi. Bu gün Suriye Türkmenleri, Büyük Türk Milletinin aynı özelliklere sahip bir ferdidir. Türk milletine, Türk devletine, Türk siyasetine ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetine düşen Suriye Türkmenlerine sahip çıkmak ve onların yanında olmaktır. Meraklısına söyleyelim, Suriye Türkmenleri, Somali’deki kardeşlerimiz kadar ilgiyi hak ediyor.

‘Bir ülkenin iki bayrağı olamayacağı gibi, iki resmî dili de olamaz!’ Prof. Dr. Mustafa Argunşah ile Türkçe üzerine sohbetin ikinci bölümü

Giriş (Devam):
Prof. Dr. Sayın Mustafa Argunşah ile yaptığım röportajın birinci bölümünde mümtaz dil ve edebiyat adamımız Nihat Sâmi Banarlı’dan alıntıladığım yazıda belirtiliyor: insanları zafere götüren hitâbet dilindeki ihtişam, Türkçeyi doğru ve güzel konuşmakla sağlanır.
Toplumda lider olmuş insanlara bir bakınız: Onlar; kelime hazinesi zengin, düzgün ve güzel konuşan kişilerdir. İnsanın düşünme derinliği ve düşüncelerini karşısındakine anlatabilme yeteneği, kelime hazinesi ile genişler. Kelimeler yalnızca isteklerimizi ileten araçlar değil, aynı zamanda duygularımızı-düşüncelerimizi geniş ufuklara ulaştıran kanatlarımızdır.  Kullanmadığımız her kelime, güzel Türkçemizden atılmış, kaybedilmiş hazinelerimizdir. ‘Allahaısmarladık’, ‘hoşça kal’,  veya ‘güle-güle’ ve benzeri güzel, kulağa hoş gelen, insanın içini ısıtan kelime ve deyimler yerine; ‘bay-bay’ ve hatta onu da uzun bularak ‘bay’ demekle,  ne çok kelimeyi ve deyimi sözlükten attığımızı, Türkçemizi fakirleştirdiğimizi ve aynı zamanda yabancılaştırdığımızı bilmeliyiz. Bu kötülüğün, bu dil cinâyetinin sorumluluğunu üstlenmemeliyiz. Olabildiğince hürriyet ve ulaşılabildiğince zenginlik isteyenlerin, kelimeleri lügatlere hapsedip kilit altına almaları, kelime hazinemizi fakirleştirmeleri anlaşılması güç bir çelişkidir.
Sevindiricidir: Ülkemizde okuma yazma bilenlerin oranı yükselmiştir. Üzücüdür: Okuyan ve yazanların sayısında azalma var. Konuşmayı tercih eden ve seven bir millet olduğumuz söylenir. Bu konuda da üzülmeyi gerektiren olumsuzluklar yaşıyoruz: Çok ve fakat az kelime ile ve de yanlış kullanılan, söylenen kelimelerle konuşuyoruz.
Dilimizin zenginliğini; yalnızca yazılı eserlere,  hikâye, şiir ve roman gibi edebî metinlere hapsederek koruyamayız. Günlük konuşmalarımıza aktarmalıyız. Olabildiğince çok kelime ile güzel ve doğru konuşarak… Argodan, yabancı ve uydurma kelimelerden arındırılmış temiz ve yaşayan bir Türkçe ile konuşmanın zor olmadığını, üstelik çok da zevkli ve üstünlük kazandıran bir özellik olduğunu bilirsek ve bildiklerimizi uygularsak; hayatımız ve çevremizdeki insanlarla ilişkilerimiz daha da güzelleşecektir.  
OĞUZ ÇETİNOĞLU  
Oğuz Çetinoğlu: Türkçemize musallat edilen kaidesizlikler, karmaşalar önlenemez ise, meydana çıkacak olumsuzluklar hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Dr. Mustafa Argunşah:Türkçe konusunda karamsar değilim. Bugün ilköğretim okullarına kadar Türkçe kulüpleri, Türkçe toplulukları yayılmış durumda. Bir taraftan dili hor kullanan diğer taraftan gittikçe hassaslaşan bir gençlikle karşı karşıyayız. Konuya başka bir açıdan daha bakmalıyız. Türkçe çok köklü ve zengin bir dil. Bin beş yüz yıldır yazı dili olarak kullanılıyor. Bazı karanlık dönemler de yaşadı. Mesela 17-18. yüzyıllarda bazı şairlerimiz, yazarlarımız oluşturdukları metinlerde ancak %35-40 Türkçe kökenli kelimeye yer veriyorlardı. Arapça ve Farsça kelimeler hatta yapılar dilimizi sarmıştı. O badireleri atlattı Türkçemiz. Bugün, bütün olumsuzluklarına rağmen geçmiş yüzyıllardan daha iyi durumda. Bana sorarsanız, bin beş yüz yıllık yazı dilimiz tarihte hiç bugünkü kadar parlak bir dönem yaşamamıştı. Şaşırmayınız, bunu bilim insanı unvanımla söylüyorum. Türkçe için karamsar olmaya gerek yok. Dilimiz olumsuzluklarla birlikte gelişiyor, zenginleşiyor. Dikkat edin, yazı diliyle konuşma dilimiz birbirine yaklaşıyor. Bunda tenkit ettiğimiz radyoların, televizyonların, gazetelerin büyük katkısı var. Milyonlarca çocuğumuz, gencimiz ana dilleriyle eğitim-öğretim yapıyorlar. Eskiden yazı yazmamaktan şikâyet ederdik, şimdi insanlarımız her gün birkaç saatini bilgisayar başında geçiriyor. Ben geçmiştekinden daha çok yazıyorum. Kalem kullanmayı unuttuk neredeyse. Bir dil yazıldıkça işlenir, güçlenir ve yaygınlaşır. Meseleye bir de bu açıdan bakmak gerekir.
Türkçe konusunda karamsar olmamalıyız. Bugün dünyanın en çok konuşulan, en yaygın birkaç dilinden birine sahibiz. Türk lehçeleri arasında yakınlaşma var, kelime alışverişi var. Ortak bir dil yaratılmasını isteyen, Türk dünyasını ortak bir alfabede buluşturmak isteyen aydınlar, bilim insanları var. Bütün dünyada Türkçeye bir ilgi var, Japonya’dan Kanada’ya kadar birçok ülkede insanlar Osmanlıyı merak ediyor, Türk’ü ve Türkiye’yi merak ediyor. Yurt dışında birçok merkezler açılıyor, buralarda Türkçe öğreniyor binlerce insan. Bunları da bilirsek moralimizi düzeltmiş oluruz. Yalnız sorunlara bakarak, yanlış kullanımları büyüterek moralimizi bozmayalım. Bugün moralimizi en yüksek tutmamız gereken varlığımız dilimizdir. Bugün komşu ülkelerde insanlar bizim televizyonları izleyerek Türkçe öğreniyorlar. Dilimizi öğrenenler Türk dostu, Türkiye dostu oluyor. Bunları da göz önünde bulundurmalıyız. Şunu unutmayalım. Türkçe bin yıl sonra da dünyanın en büyük yazı dillerinden birisi olarak kullanılıyor olacak. Bu seviyedeki bir dilin ölmesini düşünmek ilmî bir yaklaşım olmaz.
Çetinoğlu: Fransızların ‘aksansirkonfleks’ dedikleri, bizde ise ‘şapka’ olarak anılan (^) işâreti; coğrafya ile ilgili bir kelime olan ‘kar’ı ticaretle ilgili ‘kâr’ kelimesinden ayırt etmek için genelde inceltme maksadıyla veya ay adı olan ‘Kasım’ı erkek ismi olan ‘Kâsım’dan, ayırt etmek için uzatma işâreti olarak kullanılıyor.
‘İnsan öldüren’ ‘câni’ anlamındaki ‘katil’ ile ‘insan öldürme olayı’ anlamındaki ‘katil’ kelimelerinin yazımında zorluklar var. Bu ve benzeri zorlukları aşabilmek için alfabemizin yeniden düzenlenmesi düşünülebilir mi?  
Argunşah: Hayır. Alfabenin yeniden düzenlenmesi mümkün değil. İnsanlar yazım kılavuzu kullanmayı alışkanlık hâline getirseler hiçbir mesele kalmaz aslında. Yukarıda verdiğiniz örneklerde haklısınız. Yazım kılavuzumuz bunları halletmiş durumda. Türkçede inceltme ve uzatma için aynı işaretin kullanılması bir şanssızlık doğrusu. Keşke Latin alfabesine geçerken iki ayrı işaret kabul edilseymiş. Artık çok geç. Alfabede değişiklik söz konusu olursa başka teklifler de gelir. Birileri de x, q, w gibi harflerin konulmasını teklif ederler. Zaman zaman basında gündeme getiriliyor.
Türk Dil Kurumunun Yazım Kılavuzu’nda halkın “şapka” dediği düzeltme işaretinin nerelerde kullanılacağı açıkça belirtilmiştir. En çok karıştırılan kelimeler, yazılışları aynı fakat anlamları farklı kelimelerdir. Bu durumdaki kelimelerden birisi Türkçe diğeri Arapça veya Farsça kökenli oluyor çoklukla. İstisnaları da var tabii. Arapça veya Farsça kelimede uzun ünlülerin üzerine uzatma veya inceltme işareti konuluyor. Bu iki dildeki kelimelerde inceltme işareti konulan kelimeler aynı zamanda uzun ünlü taşıyorlar. “Kar” kelimesi Türkçe, “kâr” kelimesi Farsça kökenli. “Kâr” kelimesindeki işaretli harf hem uzun hem de ince. Bu yüzden harf hem ince hem de uzunsa bir karışma olmuyor. Karışmanın olduğu örnek kelime “katil” ve “kâtil”dir. İkinci kelimeye dikkat edin. “İnsanı öldüren, cani” anlamındaki kelimede /a/ harfinin üzerine uzatma işareti koydum. Fakat a’nın üzerindeki bu işaret heceyi ince okutacak. Öyle olunca da farklı bir seslendirme ortaya çıkıyor. Oysa kelimenin ilk sesi kalın k, eski harflerle kaf yani. Bu tür durumlarda /a/ harfinin üzerine inceltme değil, uzatma işareti gerekiyor, o da bizde yok. Türk Dil Kurumu bu kelimeye işaret koymayarak daha büyük bir yanlışlığı önlemeyi düşünmüş. Kelimenin uzun veya kısa ünlülü olduğunu metin bağlamında anlamamız ve ona göre seslendirmemiz gerekiyor.
İmla konusu alışkanlıkla ilgili bir durum. İlköğretimden itibaren çocuklarımıza doğru yazma ve doğru telaffuz etme alışkanlığı kazandırırsak mesele hallolur. Doğru telaffuz, çocuğun konuşmaya başladığı andan itibaren ailenin desteğiyle kazanılmaya başlanmalı, okulda özel eğitimle devam etmelidir.
Çetinoğlu: Nihat Sâmi Banarlı, Faruk Kadri Timurtaş gibi rahmet-i Rahman’a kavuşmuş mümtaz şahsiyetlerle, günümüzde Yavuz Bülent Bâkiler ve diğer Türkçe âşıkları yıllardır doğru Türkçe kullanılması için mücâdele ediyorlar.
Gelinen noktayı tatminkâr buluyor musunuz? Tavsiyeleriniz nelerdir?
Argunşah: Saydığınız isimler çok saygın kişiler. Sayın Timurtaş fakültede hocamdı. Yaşayan Türkçe konusunda çok mücadele etti. Nihat Sami Banarlı da öyle, Türkçenin Sırları kitabı bugün üniversitelerde en çok okutulan kitaplardan birisi. Yavuz Bülent Bakiler ise hem yazdıkları hem de hitabetiyle okuyanları ve dinleyenleri büyülüyor. Türkçenin zenginliğini ve güzelliğini onu dinleyince daha iyi hissediyor ve anlıyorsunuz. “İşte Türkçe bu!” dedirtiyor insana. Rahmetli Necmettin Hacıeminoğlu hocayı da eklemek lazım bunlara. Türkçenin Karanlık Günleri kitabı bir neslin Türkçe kılavuzu idi.
Gelinen noktayı tatminkâr buluyor muyum? Nasıl bulabilirim ki! Çok değerli bilim insanları, aydınlar, yazarlar Türkçenin yaşaması, doğru kullanılması ve yabancı unsurlardan arındırılması için mücadele ettiler. Gayretleri mutlaka karşılığını bulmuştur. Fakat bugün hâlâ dilimizin çözümlenememiş sorunları var. Bunların bir bölümünü biraz önce saydım, çözüm yollarının bazılarını da belirttim.
Biraz da iyimser bir bakış açısıyla meseleye baksak, nasıl olur acaba? 1983 yılına kadar Türk Dil Kurumu dili öyle siyasallaştırmıştı ki, o günleri hatırlayınız. Bir insan iki cümle ettiğinde siz onun sağcı mı solcu mu olduğunu anlardınız. Bir taraf tamamen yeni kelimeler kullanırken diğer taraf eski kelimeleri tercih ediyordu. Bu Kurum’un Atatürk’ün de belirttiği gibi, bir dernek statüsünden ilmî bir kurum statüsüne geçirilmesiyle dil siyasi bir kavga konusu olmaktan çıktı. Dilde orta yol bulundu. Solcular, başta rahmetli Bülent Ecevit olmak üzere yaşayan Türkçeye döndüler. Sağcılar da eski kelimelerin bir bölümünü unuttu, yeni kelimeler kullanmaya başladı. Bugün toplum dil konusunda ikiye bölünmüşlük görüntüsünden epey uzakta. Bu bile sevindirici bir gelişme. Dil asla kavga konusu olmamalıdır. Toplum doğrular üzerinde anlaşmalıdır.
Toplumdaki her yaştan insanımızın daha çok okumasını sağlamalıyız. Bunun nasıl olacağını hep birlikte oturup düşünmeliyiz. Millî Eğitim Bakanlığı buna öncülük etmelidir. Bilindiği gibi, televizyon ve İnternet okuma alışkanlığını öldürüyor. Dizi seyretme alışkanlığı insanları kitaptan uzaklaştırıyor. Gazetelerimizin tirajlarına dikkat edin, yıllardır belirgin bir artış görülmüyor. Kitap satışlarında biraz kıpırdanma var, ama tatmin edici değil. Televizyonlarda bazı sunucular Türkçeyi güzel kullanmıyorlar. TRT Türkçesi dediğimiz güzel Türkçe kayboldu. Bunlara karşı tedbir alınmalıdır.
Çocuklarımıza ve gençlerimize yazı yazma alışkanlığı kazandırmalıyız. Bir dil ne kadar çok yazılırsa o kadar çok işlenir ve gelişir.
Aslında öncelik öğretmenlerimizin yetiştirilmesinde. Günümüzde öğretmenler maalesef Türkçeyi güzel kullanamıyorlar. Üniversitelerimizde güzel konuşma dersleri yok. Olan yerlerde de dersi verecek uzman yok. Öğretmenlerimiz ciddi bir eğitimden geçirilmeli; dilimizin incelikleri, güzellikleri, doğru kullanımı bütün teferruatıyla öğretilmeli. Bu donanıma sahip olan öğretmenler dili güzel kullanan nesiller yetiştirebilirler. Bugünkü öğretmen yetiştirme sistemiyle bu mümkün değildir.
Bunları daha da uzatmak mümkündür. Sanırım konu anlaşıldı.
YAVUZ BÜLENT BÂKİLER DİYOR Kİ!
Dünyada, alfabesi ve dili üzerinde en çok oynanan milletlerden birisi, belki de birincisi biziz. Her milletin bir alfabesi vardır. Dünya’da yirmi dokuz ayrı alfabeyle okuyup yazan tek millet biziz; neden acaba?
Dünya’da yanlış bir dil ve eğitim siyaseti yüzünden bir önceki neslin edebiyatını okuyamayacak, anlayamayacak nesilleri de biz yetiştiriyoruz; niçin acaba?
Türkiye dışındaki Türk topluluklarıyla aramızdaki ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp atan resmî ve hususî kuruluşlar da sadece biz de var; garip değil mi?
Millet, kültür birliğinden ibarettir. Yâni büyük kalabalıkları bir araya getiren, insanları bir millet şuuruyla birleştiren, yücelten, güzelleştiren onların kültürleridir.
Kültür, bir milleti diğer milletlerden ayıran özellikler bütünüdür. Yâni kültür, bir milletin konuştuğu dildir. Mensup olduğu dînî inançtır. Târih şuurudur. Gelenekleri ve görenekleridir. Güzel sanatlarıdır. Kültür, bir milletin yaşayış tarzıdır.
Kültürlerini kaybeden milletlerin, artık vatanları da yoktur, bayrakları da, istiklâlleri de.
Târih, siyasî istiklâllerini kaybeden milletlerin, kültürlerini, yâni dillerini, dinlerini, târih şuurlarını, gelenek ve göreneklerini kaybetmedikleri takdirde, bin yıllık, hattâ ikibin yıllık bir esaretten sonra bile yeniden derlenip toparlandıklarını, yeniden istiklâllerine kavuştuklarını örnekleriyle gösteriyor. Ama târih, kültürlerini kaybeden milletlerin yeniden bağımsızlıklarına kavuştuklarına dâir bir tek örnek bile vermiyor.
Bağımsızlık mı? Demokrasi mi? Refah mı? Birlik mi? Beraberlik mi? Elbette evet! Elbette şart!
Ama bilmeliyiz ki, kendi kültürüne dayanmayan bir milletin bağımsızlığı da olmaz, refahı da, birlik-beraberliği de, demokrasisi de!
Kültürün en önemli iki kaynağı dil ve din! Din Sevgili Peygamberimizin (S.A.V.) ifadesiyle din nasihat olduğuna göre dînî anlatabilmek için de güzel, doğru ve zengin bir dile ihtiyacımız var.
Milletlerin hayatında dil çok önemli! Dil çok önemli! Dil çok önemli!  
Çetinoğlu: Türkçeyi doğru ve güzel kullanmanın, kullanana, topluma ve kültürümüze sağlayacağı faydalar nelerdir?
Argunşah:Dil kültürün taşıyıcısıdır. Dil bir milletin aynasıdır. Dil, aynı zamanda insanın da aynasıdır. Türkçeyi doğru ve güzel kullanan insanların toplumda gördükleri saygı her şeye değer. İnsanlar konuştukları dile dikkat etmelidir. Dile saygı hem kendimize hem karşımızdakine hem de milletimize saygıdır. Bizim çok güzel hitaplarımız var; atasözlerimiz, deyimlerimiz var. Dilimizi, konuşmamızı bunlarla süsleyebilirsek kendimizi daha iyi ifade etmiş oluruz. Kendini iyi ifade edebilen insanlar her yerde, her zaman başarılı, dikkat çeken, tercih edilen, sözü dinlenilen kişi olurlar. Başarının anahtarı dilimizi doğru ve güzel kullanmaktadır. Dilini güzel kullanan yazar ve şairlerin yazdıkları bugünden geleceğe ışık tutar, yolumuzu aydınlatır. Dilimizi, kültürümüzü, medeniyetimizi geleceğe taşır. Dikkat edin, bugün en çok hangi yazarları okuyoruz? Dilini doğru ve güzel kullananları. Dilini güzel kullananlar çağları aşarak günümüze ses verdiler, geçmişi günümüze taşıdılar, Yunus Emre gibi, Karacaoğlan gibi, Mehmet Akif gibi, Yahya Kemal gibi. Bugünkü iyi şairler ve yazarlar da gelecek yüzyıllarda günümüzü yaşatacaklar.
Çetinoğlu: 1881-1950 yılları arasında yaşayan Kürt entelektüeli Dr. Şükrü Mehmet Sekban, ‘Bir dilin, bir milleti teşkil etmeye yeteceğini sananlar vardı.’ diyor. Kendisi de vaktiyle öyle sandığı için Kürtçe diye bir dil oluşturmak ve bu dili beynelmilel bir dil olarak kabul ettirmek için çok çalışmıştı.
Nedendir bilinmez, sonra iddiasından vazgeçti. Buradan hareketle; ‘Dil mi milleti oluşturur, yoksa millet mi kendisine bir dil oluşturur?’ Şeklindeki soruyu nasıl cevaplandırmak gerekir?
Argunşah: Meseleye biraz geniş açıdan bakmak gerekir. Bugün dünyada konuşulan dillerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Rakamlar değişmekle birlikte 6 binin üzerinde dil var. Birleşmiş Milletlere kayıtlı ülke sayısı ise 193. Demek ki her ülkede birden fazla dil konuşuluyor. Bu çok normal. Dili olan her millet bağımsız devlet kuracak, diye bir şey yoktur.
Her milletin bir dili olmayabilir. Bir millet, kendi dilini kaybetmiş, içinde yaşadığı hâkim milletin dilini almış da olabilir. Dilini kaybettiği için yok milletler olduğu gibi hâlâ millî kimliğini korumayı başaran milletler de bulunabilir. Dünyada hepsinin örneği var. Yani sorunun bir tek cevabı yok. Dil milleti oluşturur mu? Evet, oluşturur. Kimliğini kaybedip dilini yaşatabilen milletler yeniden bu dilin etrafında toplanarak yeni bir millet oluşumunu gerçekleştirebilirler. Kendisine sonradan dil oluşturmuş millet var mıdır? Belki kaybetmiş olduğu, unuttuğu dilini yeniden canlandıran ve yazı dili, kültür dili hâline getiren milletten bahsedebiliriz. İsrail ve İbranice bunun bir örneğidir.
Kürtçeye gelince… Meseleye iki türlü yaklaşabiliriz. Bunlardan birincisi hissî, ikincisi gözlemlere ve verilere dayalı. Türk toplumunda yaşadığımız sorunlara millî hassasiyeti dolayısıyla hissî yaklaşanlar var. Bazen gerçeklerle hislerimiz yahut olmasını istediklerimiz örtüşmeyebiliyor. Kürt ve Kürtçe konusu da öyle. 21. yüzyıl bambaşka bir yüzyıl. Millî kimlikler, ana diller yeniden gündeme taşınıyor. Dünya yeniden şekilleniyor. Sovyetler Birliği dağıldı, Yugoslavya dağıldı, Çekoslovakya ayrıldı, en son Sudan ikiye bölündü. Bölünme kaygısı yaşayan başka ülkeler de var. Irak örneğine dikkat edin. Bölünmeyi destekleyen, besleyen dış güçleri de inkâr etmemeli tabii. Bölünmenin sebebi her zaman ayrı millet olmak değildir. Bazen farklı sebepler de ülkeleri bölebiliyor. Kore ve Sudan’ın bölünmesi tamamen farklı sebebe dayalı.
Türkiye’ye dönelim. Eskiden Kürtçe diye bir dil var mıydı? Kırsalda konuşulan ama yazılmayan bir dil vardı. Kelime hazinesinin %90’dan fazlasını Farsça, Arapça ve Türkçenin oluşturduğu karma bir dil. İçinde yaşadığımız çağın şartları bu konuşma dilini son elli yılda bir yazı dili hâline getirdi. Bugün bu dille Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmî kanalı yayın yapıyor, Türkiye’de bu dille gazete ve dergi çıkarmak serbest. Yurt dışında yıllardır başka tv kanalları, radyolar yayın yapıyor. Peki buraya nasıl gelindi? Bu yol nereye çıkar? Gerçekleri yok saymak yerine oturup düşünmeli, ülkenin yararına çözümler üretmeli, bin yıldır olduğu gibi bu ülkede birlikte kardeşçe yaşamanın yollarını aramalıyız.
Toparlarsak millet ve dil birbirini besleyen, geliştiren ve oluşturan iki varlık. Hep iç içe, hep yan yana. Dil varsa millet de vardır, yoksa da dil bu şuuru besleyerek milleti yapılandırıyor. Millet varsa, zaman ve zemin ona bir dil kazandırabiliyor.
Çetinoğlu: ‘Ana dili’ kavramının târifini yapar mısınız?
Argunşah: “Ana dili” kavramı ilk bakışta annenin dili gibi anlaşılsa da aslında öyle değil. Bu konularda uzman bilim insanı Prof. Dr. Ahmet Buran bu konuyu şöyle açıklar: “Ana dili, insanın doğup büyüdüğü çevrede edindiği ilk dil yahut kendini en iyi ifade ettiği dildir.” Buran, ana dili ile etnik dil veya etnik kökenin karıştırılmaması gerektiğini önemle vurgular. Bir insanın etnik kökeni başka, ana dili başka olabilir. Türkiye’de yaşayan Gürcüleri örnek veren Buran, onların önemli bir bölümünün ana dillerinin Türkçe olduğunu söyler.
Çetinoğlu: Ülkemizde ‘iki ayrı resmî dil’ bulunmasının sonuçlarını tahlil eder misiniz?
Argunşah: İki ayrı resmî dil mi? Allah korusun. İki ayrı resmî dil diye bir şey olmaz. Bir ülkede iki resmî dil olmaz, bir ülkenin iki bayrağının olmayacağı gibi. İkinci resmî dil yeni bir devletin dili olur ancak. Türkiye’de bunu isteyenlerin amacı çok açık. İkinci resmî dilin olmayacağını onlar da biliyorlar. Dillerinin altındaki bakla, bağımsız bir devlet talebidir. Açık söyleyeyim: Türkiye’de Kürtçenin eğitim dili olmasını isteyenlerin amacı bellidir. Bir ülkede bir eğitim dili olur. Bazı okullarımızda İngilizce öğretim yapılmasını da sakıncalı görüyoruz. Bu garabete bir an önce son verilmelidir. Türkiye’de eğitim dili tartışmasız Türkçedir. Bunun tartışılması bile abesle iştigaldir. Kürtçenin öğretim dili olması ülkenin bölünmesinin resmen kabulüdür. Bunu şiddetle reddediyorum.
Son on yıl içerisinde Kürtçenin önü epey açıldı. Şu anda birkaç üniversitede seçmeli ders olarak okutuluyor. Bu, gittikçe de yaygınlaşacak gibi görünüyor. İçinde bulunduğumuz şartlar, insan hakları, demokrasi ile gidebileceğimiz son nokta bu olmalıdır. İnsanların kendi dillerini öğrenmeleri insan hakkıdır, kabul. İsteyenler dillerini serbestçe öğrensinler, hatta gerekirse devlet bu konuda yardımcı da olsun. Ama Türkiye Cumhuriyeti okullarında hayat bilgisi, matematik, müzik, fizik, kimya vb. derslerin Kürtçe olmasını düşünmek bile istemiyorum. Bu ülkenin tekliğinin, bütünlüğünün sonu demektir. Bize bunu demokrasi, insan hakları gibi kulağa hoş gelen sözlerle yutturmaya çalışıyorlar. Bu oyuna gelmeyelim. Biz Türkiye’de 74 milyon hep birlikte barış içerisinde yaşamak istiyoruz. Ay yıldızlı bayrağımızın gölgesi hepimize yeter.
Çetinoğlu: Hocam, verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.
Argunşah: Düşüncelerimi paylaşma fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

PROF. DR. MUSTAFA ARGUNŞAH
1961’de Tokat’ta doğan Prof. Dr. Mustafa Argunşah ilk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. 1982-1983 döneminde okulunu bitirdi. Aynı yıl Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladı. Aralık 1983’te Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinin açmış olduğu Türk Dili araştırma görevliliği imtihanını kazandı ve Ocak 1984’te bu fakültede göreve başladı. Marmara Üniversitesi’nde, merhum Prof. Dr. Mehmet Akalın’ın danışmanlığında 1986 yılında ‘Şükrî-i Bitlisî, Selimnâmesi ve Eserdeki Doğu Türkçesi Unsurları’ isimli yüksek lisans ve Muhammed b. Mahmud Şirvanî, Tuhfe-i Murâdî, (İnceleme-Metin-Dizin) isimli doktora tezini 1989 yılında tamamladı.
15 Aralık 1988’de Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğretim görevlisi olarak tayin edildi. Doktorasını tamamladıktan sonra aynı bölümün Türk Dili Anabilim Dalında 1989 yardımcı doçent oldu. 20 Ekim 1995’te bilim imtihanını vererek doçent unvanını aldı. 23 Mart 2001 tarihinde ise aynı bölümde profesörlük kadrosuna tayin edildi.
15 Eylül 1998-31 Temmuz 2000 tarihleri arasında yaklaşık iki yıl KKTC’de Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Erciyes Üniversitesindeki Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı görevine devam etmektedir. Basılı kitaplarının yanında ilmî dergilerde çok sayıda makale, bildiri ve tenkit-tanıtma yazıları da bulunan Prof. Dr. Mustafa Argunşah’ın yayınlanmış eserleri:
Telif kitaplar:
Gagauz Türkleri, Dil-Tarih-Folklor ve Halk Edebiyatı: (Harun Güngör ile birlikte) Ankara, 1991.
Dünden Bugüne Gagauzlar: (Harun Güngör ile birlikte) Ankara, 1993.
Şükrî-i Bitlisî, Selim-nâme: Kayseri, 1997.
Gagauzlar: (Harun Güngör ile birlikte) İstanbul, 1998.
Muhammed bin Mahmud Şirvanî, Tuhfe-i Murâdî: (İnceleme, Metin, Dizin) Ankara, 1999.
Kirdeci Ali, Kesik Baş Kitabı: (Baskıda)
The Gagauz: (Harun Güngör ile birlikte)  Londra, 2001
Yayıma hazırladığı eserler (Redaktörlük):
Milletlerarası Hoca Ahmet Yesevi Sempozyumu (26-29 Mayıs 1993) Bildirileri: (Abdulkadir Yuvalı ve Ali Aktan ile birlikte)  Kayseri, 1993.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kuruluş ve Gelişmesine Hizmeti Geçen Türk Dünyası Aydınları Sempozyumu (23-26 Mayıs 1996) Bildirileri: Kayseri, 1996.
Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni (12-13 Nisan 2001) Bildiriler: (İsmail Görkem, Hülya Argunşah ve Atabey Kılıç ile birlikte)  2 cilt, Kayseri, 2001
Tercüme ettiği eser:
Kırım Tatarcasında Yapım Ekleri (İlhan Çeneli)  Ankara, 1997.