24.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1147

Türkiye Kağıttan Kaplandır

Uzun zamandır kafamızda kutsallaştırılmış ve yahut büyük güçler vehmedilmiş kavram ve kurumların aslında içinin bomboş olduğunu görüyorum.

Bu yüzden her daim kendimizle yüzleşmek gereğini ve bundan kaçışımızın da,  bize zarar verdiğini söylüyorum.

Gerçekte bazı kavram ve kurumlar elbette vardır. Örneğin;  millet,  devlet,  ordu ya da milleti millet yapan değerler ve inançlar gibi.  Ama ya bunların içi boşsa?

Osmanlı – Türk İmparatorluğunun duraklama,  gerileme ve çöküşünü bir düşünün.  Özellikle gerileme ve çöküş dönemlerinde, dış baskılar sonucu yapılan reformlara bir bakın. Hangisi kurtuluşa vesile olmuş?  O dönem koca bir devlet ve büyük bir millet, bir oradan bir buraya sürüklenip durmuş.

Birinci Dünya Savaşı’na bile galip devletlerle birlikte girmeyi arzulamış ve buna çabalamışız ama mecburen Almanya tarafında yer almak zorunda kalmışız. Yani savaşa girerken başımıza gelecekleri bilmemize rağmen sonuçtan kendimizi kurtaramamışız.

Ya Balkan Savaşlarına ne demeli?  Küçük devletlerin minik orduları karşısında yaşanan tam bir dramdır.  Adama sormazlar mı hiç, büyük devletin büyük ordusu böyle bir bozgun yaşar mı diye? Sormamışlar velhasıl…

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ise tam bir muamma. Dünyayı yönetme planlarını 1000’er yıllık zaman dilimleri için yapan haçlı batının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna dair verdiği ruhsatın nedenleri halen Türk halkınca öğrenilememiş ve anlaşılamamıştır.

Ancak batının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna gösterdiği rıza; bir kısım Türklerce verilen İstiklal Mücadelesi’nin zorlayıcı etkisinin yanında, bu kadar büyük bir coğrafya da Türklere dayalı bir devlet olmaması halinde, batıya çıkacak güçlüklerin tam olarak hesap edilememesi ve öngörülen zorluklardan batının kaçınmasından dolayıdır.

Onun için Türkiye’ye ve Türklere bir 100 yıllık avans verildiğinden hep söz edilip durulur.

Türkler;  Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, Sovyet Rusya’nın Kars,  Ardahan,  Iğdır bölgelerini ve Boğazların kontrolünün kendisine bırakılmasını talep edinceye kadar, devlet olmanın gereğini yerine getirmeye çalıştı. Ancak bu tarihten sonra ABD, Avrupa ve NATO’ya teslim olundu.  Çünkü Türkiye’nin ve ordusunun Sovyet Rusya’ya karşı ne yazık ki direnecek gücü yoktu…

Bu süreçten sonra, özellikle ABD ve onu kontrol eden güçler; zaten zayıf temeller üzerine oturmuş bir Türkiye ve Türk milleti ile onun haklı olarak kutsallaştırdığı devlet ve ordu gibi kurum ve kavramları ile istediği gibi oynamaya başladı.

Türkiye’nin çok partili demokratik hayata geçtiği 1946 yılından bu yana, Türk halkının iradesine belirli yönlendirmelerle ipotek konulduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Hatırlarsanız, Türkiye’nin önemli kurumlarının başına seçtiği isimlerle ilgili her zaman çok büyük tartışmalar yaşanmıştır. Örneğin Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yargıtay Başkanı, MİT Müsteşarı, Rektör, TRT Genel Müdürü vs. gibi kurumların başına getirilecek kişilerle ilgili kapalı kapılar ardında büyük mücadeleler olur. Aslında bu mücadelenin kimler arasında olduğu çok karanlıktır. Bunlar kamuoyuna yansımaz ve yansısa da bir dedikodudan ibaret kalır. Örneğin ABD’den icazet almayanın başbakan olamayacağı gibi.

Türk ordusunun, 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980’de yaptığı darbelerin, ABD’den icazetli ya da en azından ABD’nin ses çıkarmaması yüzünden yapıldığı bu gün daha iyi anlaşılıyor. Çünkü o günlerde ABD, dünya konjoktürüne  göre Türkiye üzerindeki etkisini yitirmek ve Türkiye’yi kaybetmek istemiyordu. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya da ortadan kalkması ve ya bölünmesi bu gün hangi ağır sonuçlara yol açacak ise bu dün de böyleydi. Bu gün ABD, Türkiye üzerinde o günlerden çok daha fazla etkilidir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk Milleti bir beka sorunu ile karşı karşıyadır ama Türk Ordusu ABD istemediği için kılını bile kıpırdatamamakta ve aksine bir çok dava eliyle üst düzey komutanlar tutuklu olarak bulunmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde ismi bende mahfuz olan Columbia Üniversitesi’nden bir öğretim üyesi ile yaptığım sohbette, Türk Ordusu’nun uçak ve tanklarını ABD’nin izin vermediği bir kuvvete karşı, elektronik engelleme sebebiyle, kullanamayacağı iddiası aslında Türk Ordusu’nun kağıttan kaplan olduğuna dair söylemleri haklı çıkaran bir vurgudur.

ABD ve dış destekli PKK mücadelesine karşı Türk Ordusunun ve devletin haysiyetli bürokratlarının düşürüldüğü durum hem insani hem de vicdani açıdan çok rencide edicidir. Türk Milleti ve Türk Devleti adına toprağa düşmüş şehitlerin daha kanı kurumadan medya eliyle pompalanan “barış” kelimesi ve buna karşı hissedilen tepkisizlik bile bir çok şeyin kağıttan olduğunu göstermeye yetmiyor mu?

Yine Anayasa Mahkemesi, irticanın odağı olarak gösterdiği iktidar partisini kapatamamıştır. O zaman kapatmaya muktedir olmadığın bir siyasal partiyi niçin irticanın odağı olarak gösterirsin diye sormak gerekmiyor mu?

Bu gün uzmanlar dünyanın 100 yılda bir görülebilecek bir ekonomik buhranın içinden geçtiğini söylüyor. Peki kırılgan ve sermayesi yetersiz, üretimi sınırlı Türk ekonomisi buna nasıl etkilenmeden dayanıyor diye düşünmeden edemiyorum. Sakın istediklerini elde edinceye kadar, ekonomimize sağladıkları sübvansiyon bize ölüm öncesi iyiliği yaşatıyor olmasın?

27 Mayıs ve 12 Eylül’ün, ABD’nin desteğinde ya da en azından sessiz kalışı ile yapıldığını kabul ediyorsak bu ihtilallerden sonra yapılan anayasalarda da ABD etkisinden söz etmemek haksızlık olur. Demek ki bu toprakların gördüğü Anayasaların biri hariç (1921) tamamı dayatma ile yapılmıştır diye söylemek gerekir. İşte şimdi bize dayatılan “Yeni Anayasa”da, Türkiye üzerindeki en büyük etkili güç olan ABD ve onun yandaşlarının isteği ile hazırlanmaktadır.

ABD’nin bu kez istediği, yapılacak anayasa değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde, Türk Milletinin adı silinmek suretiyle Türk Milletinin yasal hükümranlığına son vermektir.

Bunu da Türk ordusunu “kağıttan kaplan” olmakla niteleyerek dikkat çeken CHP milletvekili Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum “Türklük yerine yurttaşlık gelsin” diye formüle ediyor ve Taraf Gazetesi  de bunu sekiz sütuna manşet yapıyor.

Evet, bana göre Süheyl Batum haklıdır. Türk Ordusu’nun kağıttan kaplanlığına ben bir çok kurumu ve kutsalı da ekliyorum. Hakikaten içi boş bir kağıttan kaplan olma durumu mevcuttur. Çünkü bu kutsallar ve kurumlar ancak bana ve benim gibilere aslan kesilip diklenebiliyor. Esas diklenilmesi gerekenlere ise ne yapıyor, bilemiyorum. Onun için “Arap Baharı”nı bir kenara koyun da “Türk Baharı”na bakalım diyorum.

Ancak meraklısına bir notla bitirelim; bu ülkede kutsallaştırılmış bütün kavramlar ve bunların dayandığı kurumlar kağıttan kaplan olabilir, fakat Türk Milletinin öyle bir asli cevheri vardır ki; o bir gün yeniden ve yeni bir Mustafa Kemal’le ortaya çıkar ve her şeyi ters yüz eder. Söylemedi demeyin.

‘Nasıl Bir Anayasa?’

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye Sanayici İşverenler Derneği (TÜSİAD) Anayasa taslağı hazırlattı. Taslakta, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ‘Değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği’ belirtilenler dâhil, her maddesinin değiştirilebileceği iddia ediliyor.
Söz konusu maddelerin değiştirilip değiştirilemeyeceği konusundaki görüşlerinizi, gerekçeleriyle birlikte lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Sacit Adalı: 1982 Anayasası’nın kayıtlayıcılığı daha ilk maddeden başlıyor.
Ne denilebilir ki?
‘Evi size kiraladım ama; çocuk yok, misafir yok, gürültü hiç yok…’ Böyle anlamsız bir zorlama olur mu?
Ne kadar yasak getirirseniz, tabiat kanunudur, o kadar suiistimâl edilir, o kadar istismara uğrarsınız. Esnek olma, söylediğiniz sözlerin tutulması bakımından daha akılcı değil midir? ‘Durumun Kanunu’ diye bir ilke vardır. Öyle şartlar zuhur eder ki koyduğunuz prensiplerden rücu etme mecburiyetinde kalırsınız. Bu da en azından imajınızı zedeler. Buna meydan vermemenin yolu, durum ne icâbettiriyorsa onu yapmak, lakin makûl ve âdil olanın arkasında durmak, eşit, dengeli, ölçülü davranmaktır.
Bugün sert bir fiilî durumla karşı karşıya kaldığımızdan mânâsız, mantıksız, münâsebetsiz bir akıl tutulması içindeyiz.
Toplumları harekete geçirmenin en tesirli iki yolu, komünist jargondaki ezenler-ezilenler yâhut sömürenler-sömürülenler tâbirleri müstesnâ, din-mezhep ve milliyet kışkırtmasıdır.
Türkiye’de bu güne kadar bilhassa son ikisi de kullanıldı. Millî Güvenlik Konsepti’ndeki ‘irticâ-bölücülük’ iddiaları ara sıra yer değiştirerek hep iki ana tehlike olarak vâzedildi. İttihatçıların yürüttüğü 31 Mart Harekâtı ‘irtica geliyor’ üzerine kurulmuş, İsmet İnönü 10 yıllık Menderes hükümetleri zamanında sık sık ‘irtica hortladı’ tâbirini kullanmış, en son 28 Şubat döneminde irtica bölücülükten önde gösterilmiştir. İrticadan senede ortalama birkaç, bölücülükten günde birkaç kişi ölmesine rağmen…
Maksat üzüm yemekse ve yeni şartlar ortaya çıkmışsa ve her şeye rağmen hepimiz berâber yaşamaya mecbur hatta mahkûmsak, Anayasa’nın tâbiriyle ‘ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün’ isek, bunun gereğini yerine getirmeliyiz.
4. maddedeki ‘değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez’ hükmünü diğer kurallar gibi 1980 İhtilali’ni yapan güç koydu. ‘Bölünmesin’ diye konulan yasakçı kaideler döndü dolaştı, bizzat kendisi bölünmenin yolunu açtı.
İşte, zorlama veya esnek davranma arasındaki fark böyle ince zamanlarda ortaya çıkıyor.
Kimsenin Devletiyle, Devletin Cumhuriyet oluşuyla bir meselesi yok. Kimsenin huzûra, millî dayanışmaya, adâlete, insan haklarına, demokratik-lâik-sosyal hukuk devletine bir itirâzı yok. Türkçeyle de, bayrakla da İstiklâl Marşı’yla da, Ankara’yla da bir problemi yok. Devletin kurucusuna, bekası için taş üstüne taş koyanlara karşı da bir saygısızlığı yok.
Dâvâ, bâzı şeylere kutsallık izâfe etmekte yatıyor.
Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bizim için çok kıymetli, saygın, büyük bir insan.
Ama ‘kutsal’, ‘ulu’, ‘erişilmez’ değil. Tıpkı Alparslan gibi, Osman Gazi, Orhan Gazi, Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman gibi. Severiz, anarız, ararız, lâkin tapmayız. Örnek alırız fakat onların yaptıklarından daha üstün şeyler yapmaya çalışırız. Zâten bir insanın büyüklüğü, yetiştirdiklerinin kendini geçmesinden belli olmaz mı?
Onların bıraktığı yerde mi kalsaydık? Biz onları geçtiğimiz nispette onlar büyüyeceklerdir. Bir vatan elde edilmiş, bir devlet kurulmuş, artık oradaki millet medenî hizmetler bekliyor, kendisinin insan yerine konulmasını, varlığına saygı gösterilmesini, Türk-Kürt-Abaza- Çerkez-Arnavut, milliyetine; Müslüman-Hıristiyan-Mûsevî, inancına; ateist, ateistliğine halel getirilmemesini, örf, âdet ve geleneklerinin engellenmemesini istiyor. Ve biliyor ki, bu beklenti ve istekleri karşılandığı zaman mutlu, huzurlu, güvenli olacak. Ve görülüyor ki, bunlara özen gösterilmesi hâlinde ancak ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olunacak.
Bastırmakla, sindirmekle yol alınıyor görülse de, küçük dertler zamanla kangrenleşmiş yaraya dönüşüyor. Bugünün geçici, tutarsız, yanlış çözümleri yarının büyük problemi oluyor.
Bırakın, su mecrâsını bulsun. Bırakın, tabiat hükmünü icrâ etsin. Bırakın, sevildiğini, sayıldığını, güvenildiğini hisseden insan serbest kalsın.
İnsan korkutmakla değil, önüne eşit fırsat ve imkân vermekle gelişir; kendisine hatâ yapma hakkı tanındığı zaman onlardan arınır; potansiyel suçlu olarak görülmediği vakit özgüveni artar.
Bir gücün, milletin iç barış anlaşması demek olan anayasayı kendine göre dizayn etmesinin kabul edilmezliği bugün bütün taraflarca anlaşılmıştır. Mesele, bu üç maddenin içindekilerden ziyâde onlara niçin dokunulmuyor olmasında yatmaktadır.
6. maddeye göre egemenlik kayıtsız şartsız milletin ise, ortadaki tek aslî unsur milletse, son karar merciinin de kendisi olduğunu, gücün değil ancak seçimle gelen vekilliğin meşrû görüldüğünü anlamanın zamanı çoktan gelmiştir.
‘Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.’ Kullanırsa, bu Devlet yetkisi değil, gayrimeşrû bir yetki olur.
Devlet denen aygıt yasama, yürütme, yargı diye üçe bölünmüş ve bunlar da kendi aralarında alt bölünmeye gitmiş, işbölümü yapmışlardır. Bunların içinden hiçbir kimse veya organ tek başına Devlet değildir. Hepsinin toplamı devlettir. Dolayısıyla, 5. maddedeki ‘Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak sûrette sınırlayan siyasî, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak’ gibi Devletin temel amaç ve görevleri tek başına TSK’ya ait değildir. Onun kadar Hükümete, valiye, belediyeye, RTÜK’e, DSİ’ye, velhâsıl Devleti teşkil eden bütün kişi ve kuruluşların tamâmına düşmektedir.
‘Devlet benim’ sözü, 16. Louis’de son bulmuştur.
Devlet o çarkın içindeki herkestir.
O herkes de milletin efendisi değil, hizmetkârıdır.
Çetinoğlu: Pek çok maddesi değiştirilmiş olmakla birlikte yürürlükteki 1982 Anayasası’nın gereğinden çok otoriter olduğunu belirtiyorsunuz…
Adalı: 1982 Anayasası bir kere Başlangıç’ından itibâren kalıbı dar tutmuştur. Serbestiyeti değil, otoriterliği tercih etmiştir.
Evrensel hukuk kuralları daha başta mikro milliyetçilik anlayışı, bir kısım ilke ve inkılaplar, demokratik olmayan Cumhuriyet ve özellikle bu güne kadar çok yanlış yorumlanan lâiklik uygulaması yüzünden ikinci planda kalmış, 90. Maddedeki, ‘Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz’ ifâdesiyle de bu anlaşmalar Anayasa altı mevzuat hükmü olarak görülmüş, böylece metin içe dönük, baskıcı, vesâyetçi bir niteliğe bürünmüştür.
Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması başta ilgili her maddesinde kamu yararı, kamu güvenliği, millî güvenlik, kamu düzeni, genel ahlâk, genel sağlık gibi hayli muğlak ve yoruma müsâit sebeblerle yapılırken, 2001 yılındaki değişiklikle yumuşamaya gidilmiş, 13. maddeyle keyfîliğe ve genişliğe müsâitlik kısmen azaltılarak ‘Bu sınırlamalar Anayasamızın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.’ hükmü getirilmiştir. Ne var ki, 2. maddede vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti’nin aynı zamanda demokratik ve sosyal olma vasfı göz ardı edilerek sınırlamanın sınırlanması yalnızca lâikliğe bağlanmış, insanlar dar bir atmosferde yaşamaya mecbur bırakılmışlardır.
66. maddedeki Türk babanın veya Türk annenin çocuğunun Türk sayılması, mefhûmu muhâlifinden, Türk olmayan babanın veya Türk olmayan ananın çocuğunun Türk olmayacağını, binaenaleyh, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür hükmünün de boşta kaldığını göstermektedir.
Demek ki, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar arasında kendisini Boşnak, Roman, Laz, Çeçen, Gürcü, Fransız, İngiliz, Alman, Fars yâhut Arap gören, sayan veya hisseden varsa, hâlâ niçin bütün vatandaşların sâdece ve yalnızca Türk ana-babadan doğduğu iddia edilmekte, Türk’ün dışında ‘başka ana-babadan doğdum’ deme hakkı neden zorla elinden alınmaktadır? vs…

Çetinoğlu: Yeni bir Anayasa’ya ihtiyaç olduğunu belirtiyorsunuz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunulacak taslağı, hangi şartlara sâhip ve kaç kişiden oluşan bir heyet hazırlamalı? Bu heyet nasıl teşkil edilmeli?

Adalı: Evet, Yeni bir Anayasaya ihtiyaç, zarûret ve hattâ mecburiyet vardır. Artık bu elbise bu bedene uymamaktadır.
Bu güne kadar yeni Anayasa yapma hakkı sâdece kuvvet kullanıp darbe yapanlara âit görülmüş, aynı şartlarda seçime girdiği halde bir türlü milletin gözüne girmeyi becerememiş bâzı çevreler haksız rekabeti tercih ederek arkasını silahlı bir güce dayamak suretiyle iktidar olmanın meşru kaynağını milletin tercihinin dışında aramışlardır.
Yapılacak iş, özellikle sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, çeşitli meslek teşekkülleri gibi milletin sesini duyuranlarca hazırlanan taslakların, her kesimce söylenen, yazılan fikirlerin geniş bir Meclis komisyonunda müzâkere edilmesi, demokrasinin menfaatlerin çatıştığı, lâkin neticede uyum sağlandığı bir rejim olduğu gerçeği karşısında, çoğunluğa ve azınlıklara âit çıkarların olabildiğince korunduğu, herkesin kendisini içinde bulduğu bir Anayasanın TBMM’nce karara bağlanmasıdır.
İşte o zaman ortaya gereksiz aracılar girmez, 6. maddedeki ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ hükmünden meşrûiyetin tek kaynağının millet olduğu gerçeğine ulaşılmış olur.

Çetinoğlu: Başkanlık sistemi üzerine yapılan tartışmalar daima ‘İyidir-Kötüdür’ kısır döngüsünde gelişiyor. Uygun görürseniz, konuya farklı yaklaşalım:
Başkanlık sisteminin içerdiği fırsatları ve tehlikeleri 5’er veya 10’ar madde hâlinde sıralar mısınız?

Adalı: a) Başkanlık sisteminin Türkiye için içerdiği fırsatlardan bâzıları şunlar olabilir:
-Bu konuyu aydınlatabilmek için ilk soru, altmış küsur yıldır işleyen bir parlamentarizmde Türkiye sosyo-ekonomik olarak iyi bir noktaya geldi, önemli dertlerini çözdü, bilhassa berâber yaşama azim ve iradesini güçlendirdi mi?
Bugün eğer iç barışın temin edilememiş olmasında mutâbıksak, parlamentarizm üzerinde bu kadar ısrar etmenin mânâsızlığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
‘Yapılacak şey, ya parlamentarizmin aksayan yönlerini tâmir etmeli veya bunu beceremiyorsak, Başkanlık sistemini denemeliyiz’ diyenler çoğalmaktadır. Çünkü sistemin özünden kaynaklanan bir takım güçlükler var. Kuvvetler ayrılığı kâğıt üzerinde duruyor. Asıl ayrım yürütme ve yargı arasında. Aşırı parti disiplini, baskısı, sultası sebebiyle yasama, Hükûmetin güdümüne girebilir, bir milletvekili Hükümeti veya bir Bakanı kolay kolay tenkid edemez, bir işâretle parmak kaldırıp indiren hâlini alır. Zîrâ, aykırı davranma tekrar seçilememeyi garanti (!) eder.
Başkanlık sisteminde parti hegemonyası fazla olmayacağından milletvekili etkili bir yasama faaliyeti gösterebilecektir.
-Parlamenter sistemde milletvekili seçilebilmenin mâliyeti hayli yüksektir. Bunun telâfisi için salt yasama işi yerine, çoğu zaman iş tâkipçiliği yapılmaktadır. Başkanlık sisteminin vekili ise kendini Meclis görevlerine daha çok verecektir.
-Başkanlık sisteminde Bakanlar Meclis dışından seçildiklerinden daha teknokrat, daha tarafsız ve daha faal olacaklardır. Bakan olan milletvekilinin vekilliği düşecektir.
-Parlamenter sistemde seçmen partiye oy verdiğinden, kim olursa olsun, aday seçilmiş olacaktır. Başkanlık sisteminde seçim tarzı değişecek, oylar yerini bulacak, çünkü seçmen doğrudan tanıdığı adaya oy verecek ve istediği kişiyi seçmiş olacaktır.
-Başkanlık sistemi milletin vekillerine, parlamentoya, millî irâdeye önem verir; istikrarlı hükûmetler kurulmasına ve belli zaman sonra görevden ayrılmaya, dolayısıyla verimli hizmet görülmesine yol açar, belirsizlikleri azaltır.
-Nüfusumuzun homojen olmayışı, mezhep, ırk ve dünya görüşü farklılıkları toplumda çalkantı ve çekişmeler meydana getirmekte, bunlar parlamentodaki görüşmeleri kavgaya dönüştürmekte, kanun yapımı sürecinde her türlü legal-illegal engellemeleri ortaya çıkarmaktadır. Başkanlık sistemi ise bizim gibi ülkelerde daha birleştirici olabilmekte, milletvekilleri noter durumundan çıkmakta, hükümetleri daha güçlü ve tesirli denetleyen mekanizmanın bağımsız parçaları olabilmektedir.
-Parlamenter sistemde koalisyonlar devri çoğu zaman kaybedilen yıllar mânâsına gelmekte, Başkanlık sistemde bu tip dönemler hemen hemen hiç olmamaktadır.
b) Başkanlık sisteminin Türkiye için getirebileceği tehlikelerden bâzıları şunlar olabilir:
-En çok yapılan tenkit, Başkanın ileri yetkilerle donatılmış olmasının kendisini lâyüselliğe, oradan
diktatörlüğe geçirecek yetkilerle donatılabilecek olmasına dâir vehimdir. Halk tarafından seçilecek Başkanın icrâ anlamındaki yetkilerini hükûmete danışmadan kendi başına kullanabileceği endişesi, bilhassa muhalefet cephesinde derin bir korku oluşturmaktadır. Parlamenter sistemde mutlak güce erişemeyecek iktidarın Başkanlık sisteminde buna kolayca ulaşabileceği zannedilmektedir.
-Sistem her zaman başkan lehine değildir. Parlamentoyla dengeli ilişki kuramazsa yürütme organı ve kendi imajı zedelenecektir. Aksine, kendine yakın bir parlamento teşekkül ederse, yürütme diğer iki organın üstüne çıkabilir. Sistemin iyi işleyebilmesi bağımsız ve tarafsız bir yargıyı, güçlü bir muhalefeti, kuvvetli bir sivil toplum teşkilatlanmasını, doğru haber veren, vicdanî yorum yapan, etik kurallara uygun bir medyayı, Amerikan tarzı siyasî ve idarî yapılanmayı, yeni bir seçim sistemini gerektirir.
-Tek adama dayalı idâre merkeziyetçiliği körükleyebilecek, ademimerkeziyetçiliği zayıflatabilecektir.
-Denenmemişi denemek bir mâceraya atılmak demektir. Tam anlamıyla ve bütün kurumlarıyla yerleştirilmezse Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan da olunabilir.
-Toplumumuzda güçlüden yana olma, hatta güce tapma olgusu uzun zamandan beri kuvvet kazanmaya başlamıştır. Bu psikolojik eğilim dolayısıyla kudretli ve karizmatik Başkana yakınlaşmalar daha çok artabilecek, onun çevresinde olma daha çok rant ve menfaate tahvil edilebilecektir. Bunun bir diğer mahzûru, daha fazla suskunlaşma, söz dinleme, eleştirisizliktir; kudretli kişi görevden ayrılınca saf değiştirmenin, ikiyüzlülüğün, çifte standardın ortaya çıkması ihtimalidir. Türk insanı demokrasinin en önemli göstergelerinden olan kendini ifade edebilmeyi, düşündüğünü söyleyebilmeyi daha yeni yeni tatmaya başlamıştır. Kakafoniye de dönüşse, bütün sakıncalarına rağmen, olgun bir adaba ve seviyeye ulaşana kadar insanımız konuşabilmelidir. Bunun, Başkanlık sistemine nazaran güçlü bir parlamenter düzen içinde daha rahat gerçekleşebileceğine inanıyorum.

Çetinoğlu: Başkanlık sistemi Türkiye’nin bünyesine uyar mı, hangi sebeplerle?

Adalı: Başkanlık sisteminin Türkiye’nin bünyesine uyup uymayacağını bu merhalede söyleyebilmenin zor olacağını zannediyorum. Sosyo-politik ve sosyo-ekonomik şartların belirleyiciliği önem arzediyor. Öncelikle Başkanlık sisteminin geçerli olduğu ülkelerin olumlu ve olumsuz tarafları mukayeseli olarak incelenmeli, onların sâdece işimize gelen taraflarını alıp kendi içinde bir bütün olan sistemi kuşa çevirmemeliyiz. Türkiye bu konuda önemli bir adım atmış, 31.06.2007 tarih ve 5678 sayılı kanunla Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi usulünü benimsemiştir.

Çetinoğlu: Bu açıklamaları yeterli bulmayanlar için hükmünüzü bir cümle ile ifade etmeniz mümkün mü?

Adalı: Aynı hükümet sistemi farklı ülkelerde farklı uygulanmakta ve farklı neticeler vermektedir. Hangi ülke sisteminden veya karmasından nasıl yararlanılacağını anlamak için epey bir zaman geçmesi gerekmektedir.
Konu, siyaset ve akademi çevrelerinde ve tam anlamıyla kamuoyu nezdinde daha çok tartışılmaya müsaittir.

Çetinoğlu: Denilebilir ki Türkiye’de aynı seçim kanunu ile arka arkaya iki seçim yapılmadı. Sık sık Seçim Sistemi’nde değişiklik yapılıyor. Değişiklikleri millet ve devlet menfaatleri mi gerektiriyor, başka sebepler var ise, neler olabilir?

Adalı: Dediğiniz gibi, Oğuz Bey, uzun yıllar boyunca iktidarlar, eğer çoğunluk bulabiliyorlarsa, seçim kanunlarında kendi lehlerine olarak istedikleri zaman istedikleri değişiklikleri yapma temâyülü gösterebiliyorlardı. Bunun mahzurlu olduğuna ve her siyasî aktöre zaman içinde zararı dokunduğuna müştereken kanaat getiren devrin iktidarı 3.10.2001 tarihli 4709 sayılı Kanunun 24. maddesiyle 67. maddeye eklediği, ‘seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz’ hükmüyle keyfiliği bir miktar ortadan kaldırmış, lâkin aynı Kanunun Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na işlenemeyen geçici maddesiyle de ‘bu kanunun 24. maddesi ile Anayasanın 67. maddesine son fıkra olarak eklenen hüküm bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak ilk genel seçimlerde uygulanmaz’ demek suretiyle istisna getirmiş, legal bir el çabukluğuyla eskisi gibi yine kendisine yontmuş, lâkin 2002 Kasım’ında yapılan genel seçimi kaybetmekten kurtulamamıştır.
Ama yine de, 67. maddeye eklenen son fıkra tutarlı ve faydalı olmuştur. Bundan sonra artık seçim sisteminde sıkça değişiklik yapma eğilimi herhalde görülmeyecek, bu yola ancak zarûrî hallerde gidilebilecektir.

Çetinoğlu: Türkiye genelinde uygulanan seçim barajının kaldırılmasının gerekçesi ve sonuçları konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Adalı: Türkiye genelinde uygulanan % 10’luk barajın kaldırılması değil de indirilmesi daha makûl olacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin 2000’li yılların şartları içinde verdiği bir kararla iptal istemi ‘yönetimde istikrar, temsilde adâlet’ ilkesine uygun düştüğü gerekçesiyle reddedilmişken, bugün konunun yeniden tartışılması ülkenin menfaatine olmuştur.
Yukarıda sözü edilen ilke herhalde % 5-6’lık bir barajla da bu gün temin edilebilecektir.
Rakamın yukarıda tutulması temsildeki adâleti, aşağıda tutulması ise yönetimdeki istikrarı zedeleyecektir. Ne var ki, bu konu her zaman tartışılmaya da devam edecektir. Her parti meseleye kendi menfaati açısından bakmakta herhâlde haklıdır.

Çetinoğlu: Çok partili parlamenter sistemlerde çoğunluğun oylarını almış iktidarların ve onunla birlikte hükümeti denetleyen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetlerini kaybetmesi söz konusu olabilir mi? Olabilirse, kim-kimler, neler yapma hakkına sahiptir?

Adalı: Olamaz. Yürürlükteki Anayasaya ve kanunlara uygun olarak yapılmış seçimlerle iktidarı elde edenler meşrû Meclis ve meşrû Hükûmetlerdir. Demokratik rejimin en bâriz vasfı, iktidarın seçimle belirlenmesinden çok seçimle gitmesinin teminat altına alınmasıdır. Seçimle gelen iktidar seçim dışı yolla gidiyorsa orada demokrasi tam işlemiyor demektir. Tersine, seçim dışı yolla gelen bir iktidarın seçim yoluyla gitmesi hâlinde orada bile demokrasinin işlerliğinden söz edilebilir.
İktidarı belirlemek veya sona erdirmek serbest, hür, genel seçimler dışında kimsenin hakkı değildir. Vesâyet yetkisi üstlenmek Anayasayı zorla değiştirmek demektir ve ağır cezâyı müstelzimdir.
Millete ve onun Meclisine tam demokrasilerde vasî tâyin etme kuralı yoktur.

Çetinoğlu: Konumuz dışında olmakla birlikte, gündemde tutulan bir konu hakkındaki görüşlerinizi istirham edebilir miyim? Abdullah Öcalan’ın muhakeme sürecinde hukuken eksik kalmış bir taraf var mı? Varsa nedir? Yoksa hüküm giymiş, hukukî süreci tamamlanmış bir mahkûmun, avukatlarıyla görüşme hakkına sâhip olması ve ‘şartlarının iyileştirilmesi’ istekleri hangi gerekçeye dayandırılabilir?

Adalı: Öcalan’ın muhakeme sürecinde hukûken eksik kalmış bir taraf yoktur. Hüküm giymiş, mahkûm olmuştur. Avukatlarıyla görüşmesi ve şartlarının iyileştirilmesi olağan dışı fiilî durumdan kaynaklanmaktadır.
Konu siyâsete bulaşmış hukukî bir süreçtir. İç ve dış baskı gruplarının meseleyi her an tâze tutma arzusundan doğan bir güncellik ve güvenlik söz konusudur.

Prof. Dr. SÂCİT ADALI

5 Mart 1945 tarihinde Isparta’nın Eğirdir İlçesi’nde doğdu. İlköğrenimini İstanbul Saraçhanebaşı İlkokulunda, ortaöğrenimini Vefa Lisesi’nde, yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladı.
6 Temmuz 1966’da başladığı İçişleri Bakanlığı İstanbul Maiyet Memurluğu’ndan 21 Nisan 1967’de ayrılarak Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) hesabına doktora yapmak üzere Fransa’ya gitti. Rennes Üniversitesi’nde 16 Ocak 1971’de Yönetim Bilimleri Dalı’nda, ‘Kamu Personelinin Verimliliğinin İyileştirilmesi’ konulu ihtisas doktorasını bitirerek yurda döndü. Kısa bir müddet MEB-Yükseköğrenim Genel Müdürlüğü’nde uzman olarak çalıştı. 30 Kasım 1971’de Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyeliğine intisâb etti.
1978 Haziranında Sakarya Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi İşletme Mühendisliği Bölümü’ne, 1981 Eylülünde Kocaeli Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi Endüstri Mühendisliği Bölümü’ne, 1985 Eylülünde de Marmara Üniversitesi – İktisadî İdarî Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü – Yönetim Bilimleri Anabilim Dalı’na geçti.
30 Aralık 1976’da ‘Doğuda Hizmet Gören Mülkî İdâre Amirleri’ konulu tezi ile Doçent, 23 Temmuz 1983’te ‘Katılmalı Yönetim’ konulu tezi ile Profesör oldu. Üniversite-Sanâyi-Kamu Kuruluşları İşbirliği çerçevesinde Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet Bakanlığı ve çeşitli kamu kurumları ile ilgili bir çok proje çalışması ve hizmet-içi eğitim programını yürüttü; bâzı belediyelerde ve Kamu İktisadî Teşebbüslerinde reorganizasyon faaliyetlerine katıldı; DPT Mahallî İdâreler ve Spor Yönetimi Özel İhtisas Komisyonları ile Spor Şûrâsı üyeliklerinde bulundu.
150 civârında yüksek lisans-doktora-yardımcı doçentlik-doçentlik-profesörlük imtihanında jüri üyeliği yaptı; 13 doktora, 22 yüksek lisans tezi yönetti. Kamu Yönetimi – Personel Yönetimi – Yönetim ve Organizasyon – Spor Yönetimi – İdare Hukuku – Mahallî İdâreler – Ergonomi derslerini üstlendi; bu sâhalarda 6 kitabı, 120’nin üzerinde makaalesi yayımlandı.
Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu ile merkezi İstanbul’da bulunan Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı beraberliğinde Bakü’de açılan Türk Dünyası İşletme Fakültesi Dekanlığı vazifesini 1 Kasım 1992’de üstlendi. Bu işi yürütmekte iken Yüksek Öğretim Kurulu’nu temsilen Cumhurbaşkanınca seçildiği Anayasa Mahkemesi Üyeliği görevine 9 Mart 1993’te başladı.
Bu görevi, yaş haddinden emekli olduğu 5 Mart 2010 tarihine kadar devam etti. 4 Kasım 2010 tarihinde Yüksek Öğretim Kurumu tarafından Turgut Özal Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığı onandı.

Renga renk

Zifiri karanlığın, siyahın en derini
Hangi kızıl yırtacak ağartıp tan yerini

Dağların ardı sıra doğar o ateş önce
Saba makamı ile gün sarıya dönünce

Can bulur sonra sema, Arzın her rengi neşe
Güvercinler toplanıp yüz dönerler güneşe

Baharın resmi yeşil, ya toprak öyle kavi
Alemi resmederken cümle renkler müsavi

Kurşuni kubbelerde gezinen gül sesidir
Gurub akşamın güne elveda busesidir.

Erguvan şimdi hazan, mavi renkler mihengi
Yüreğimde turkuaz var mı dünyada dengi

Mehtap akseder suya, lacivert bir kuytuya
Tozpembe hayallerle dalıp nice uykuya

Bulut dönse griye rengi olmaz rüzgarın
Sanki gölgesi pınar dökülen yağmurların

Beyaz üstüne beyaz bereketi saklar kış
Kırmızı kardelene bahşederken bin nakış

Ve sonra yine bahar, hercai menevşeler
Mor leylak salkımında yavru ağzı heceler..

Anayasa Tuzağı ve “Emperyal Devlet”

Yeni Anayasa çalışmalarında uzlaşma komisyonu işi aceleye getirmemelidir. Belirli bir tarihe kadar bu çalışmalar bitecek diyenlerin anlaşılan ellerinde hazır ve ısmarlama bir anayasa vardır. Yeni anayasa çalışmaları “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü”nü ortadan kaldırmak ve ülkenin ve Türk Milletinin ufalanması amacı ile yapılmaz.

Devletin üniter yapısı, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, Türk Milleti, Türk kimliği, milliyetçilik gibi kavramları ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradeyi içlerine sindiremeyenlere teslim olunmamalıdır.

Anayasanın başlangıç kısmının tartışılacak bir tarafı yoktur. Ancak, etnik ırkçı ve etnik özürlü olanlar bundan rahatsız olabilir. Türklük ve Türk kimliği etnik bir sıfat değildir ki, etnik çağrışım yapabilsin. Türk Milleti milletleşme sürecinden geriye döndürülüp etnik ve mezhep asabiyetine, taassubuna teslim edilmemelidir.

Demokrasi ile milletleşme arasında çok yakın bir bağ vardır. Demokrasi ile ırkçılık bağdaşmaz. Etnik ırkçılığa teslim olacak bir anayasa hazırlık çalışmasını kimse demokratik diye yutturmaya kalkmasın. Farklılıklar bütünü zedelemediği ölçüde demokrasi işleyebilir.

Anayasada modası geçmiş, Batılı ülkelerin bile artık uzaklaştığı çok kültürlülüğü çağrıştıran ifadelere ve grup haklarına yer verilmemelidir. Kolektif haklar değil; her fert için eşit, geçerli hak ve hürriyetler esastır. 1982 Anayasası’nın 66. Maddesi ayrımcılığı, etnik taassubu ve etnosantrizmi reddeder.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını bütünü ile milli kimlikte kucaklamak en isabetli yoldur. Türkiyelilik saçmalamaları aynı coğrafyayı paylaşmanın ötesinde kültürel bir kimlik olamaz. Anayasal vatandaşlık gibi özentiler de ismi konmamış bir çocuk veya cami avlusunda bulunmuş bir bebek gibidir.  

Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri her şeyden evvel Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyete, Devletin temel kuruluş ve varoluş gerekçeleri ile uzlaşmak, onlara sadakatle bağlı kalmak zorundadırlar. Böyle yapılmadığı takdirde hazırlanacak yeni bir anayasa sakat bir doğum gibi olacaktır.

Bu iktidarın en büyük yanlışı genelde aldığı sağ oylarla bağdaşmayacak bir şekilde dün aşırı sol olup bugün neoliberalleşen, kendi ülkesi ile başkaları adına kavgalı bir kesimin etki alanına girmiş olmasıdır. Ortadoğu’da Müslüman kanı akıtan emperyalist gücün emrine girmiş ve onunla işbirliği yapan sözde İslamcı bazı çevreler de bu liboş takımının ortaklarıdır.

Türkiye’yi Türkiye yapan değerleri yok sayarak düzenlenecek bir Anayasanın yeri ancak çöp sepeti olabilir.

Türkiye önce bölgesinde daha sonra da Ortadoğu ve Kuzey Afrika İslam coğrafyasında izne tabii bir emperyal devlet olmaya zorlanmaktadır. Kolayca dolduruluşa gelmekteyiz. Bize “önce içeride çoğulcu ol, milli devlet ve üniter yapıdan uzaklaş, bize uymasa da çok kültürlü bir yapıya gir ve Anayasanı ona göre yap ki Ortadoğu’da ve İslam Coğrafyasında yeni imkânlar kazanasın” denmektedir.

Önce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş amacını inkâr et, Milli Mücadeleyi dışla, milli kimliği göz ardı et ki, yeni Osmanlı ağabeyliği yürüyebilsin telkinleri yapılmaktadır. Bize “Dünya devleti” olacaksın. Bugün ısrarlı olduğun, pek de taviz vermediğin konularda yumuşa ve daha çok taviz ver, milli davaları unut aklı verilmektedir.

Eğer Suriye politikamız aniden değişebiliyor ise, terör örgütü ile müzakere yapılabiliyor ise, Somali ve Gazze ile daha fazla ilgileniliyor ise, Ortadoğu’daki rejimlere karşı muhaliflerin kolu kanadı oluyorsak bu sebepsiz değildir. Hatta bilinene bir gerçeğin, bir Alman Vakfının PKK’yı desteklediği açıklanması Sayın Başbakan’dan geliyorsa Türkiye’nin rotasının döndüğü yer bellidir.

Önümüze romantik ve pembe bir gelecek konulurken Irak’ın Kuzey’inde kara harekâtımız engelleniyor, TBMM’den sadece karar çıkarmakla yetiniyoruz. Ordu hedef alınıyor, itibar ve güç kaybettiriliyor. Gelişmiş yerli savunma sanayimizde yeterli değil. İnsansız istihbarata uçaklarını kafa tutar göründüğümüz İsrail’den veya ABD’den alıyoruz.

Sözde dostlarımızın anladığı manâda emperyal devlet olma anlayışı bize uymamaktadır. Türk kültüründe böyle bir anlayış yok. Osmanlı bile Batılı manâda emperyalist olamamıştır. Olmayacak şeylere özenmeyelim.

Attila İlhan Çeşitlemesi (1) -Ölümünün 6. yılı münasebetiyle

               Türk Devleti’nin doğrudan yana, güçlü cesur sesi

               Ecel gelip çatınca, kesildi yorulmaz nefesi

 

               Tarihi, kendine has gerçekçi yorumlayışı

               Oluyordu Türk Gençliğine, sanki birer aşı

 

               Olmuştu her bir yazısı, Batı’nın korkulu rüyası

               Acısı büyük, kaybetti Milli Kalemi, Türk Dünyası

 

               Bin bir kitabı tarardı, nedir diye Batı’nın iç yüzü?

               Açılsın diye, gerçeklere karşı, Türk’ün kapalı gözü

 

               Tek başına idi, sanki yenilmez, manevi bir ordu

               Yeter ki yaşasın ebediyyen, Türk Devleti, diyordu

 

               “Her ölen pişman ölür.” demiş, düşünen büyük yazar

               Çünkü arkada, nice gerçekleşmemiş hayaller var

 

                Doğru söyler üstad, herkes nice güzel hayal kurar

                Değeri bilinmeyen ömür için, boş yere yanar

 

               “An gelir Attila İlhan ölür.” demiş, yılların şairi,

                Sonu baştan görüp, akıbeti dile getirmiş, şiiri

 

               “Görünmez bir mezarlıktır zaman ‘an gelir’ Attila İlhan ölür.”

                 Diyerek anlamış ki, o ölüm gerçeğiyle, zamanı dürülür.

 

                 Şair, Yazar, Düşün Adamı gitti aramızdan, sessizce

                 Bunca uğraş, yazış ve düşünüş sonu, büyük ibret bizce

 

                 Kuşaklar boyu, izini sürecek, şüphesiz sayısız genç

                 Verdi millete yazdıklarıyla, nasıl gösterilir direnç

 

                Söz iklimine, yıllarca olan, maharetle Sultan

                Öldü söz ustası, şair ve yazar Attila İlhan

 

                Doğruların takipçisi, Şair, Yazar, Eleştirmen, Sinemacı

                Böyle bulunmaz bir yed-i tula sahibini yitirmek, ne acı

               

                Nesiller onu okudu, daha da okunacak

                Zamanla ona hep, yeni libaslar dokunacak

 

                Marksistti ama, savundu Muhteşem Osmanlıca’yı

                Biliyordu Türk diline kimlerdi, atan kancayı

 

                                                  2290

 

                Köy Enstitüleri’ne karşı çıktı, görerek dönen dolapları

                Farkındaydı ilim yuvalarında yapılan, bir çok ayıpları

 

                Türk Edebiyatı kaybetti, yeri dolmaz bir kavalye

              “Güle güle koca şair, güle güle yalnız şövalye!”

 

               “Ne şair kalmış ülkede, ne şiir”den beri

                Sen de gittin, ne kaldı, şiirden ey dost; gayri

 

                 Hayatın, zamanda iz bıraktı, desen de “Elde var hüzün!”

                 Hatırlanıp duracaksın zihinlerde, nice yıllar güzün

 

                  Bir ilanda demişler içten: “Güle güle Kaptan!”

                  Anlaşılan artık sesleneceksin bize, gayptan.

 

                  Ulusal değerleri, her şeyin üzerinde tuttu

                  Bu his, bu duygu, onun içinde yerleşmiş bir kuttu

 

                  Vatan, Millet sevgisi ile, coştu durdu yüreği

                  Ömrü boyunca, onun buydu, tek aşkı, tek ereği

 

                  Türkiye Cumhuriyeti, olsun diye Dünya’da payidar

                  Kendince, yıllarını verdi hep, bu uğurda, çok manidar

 

                  Kuva-yı Milliye ruhunu, ediyordu günümüzde temsil

                  Adamıştı hayatını yurda, olarak o ruha mümessil

 

                  Batı diye bir şey olmadığını, anladım diyordu Batı’da

                  Paris sokaklarında, tek başına yaptığım güzel kahvaltıda

 

                  Yıkıldı hülyalarım, çıktığımda, Marsilya limanına bir bir

                  Sorguladım kendimi, peşinden gittiğim Batı, acaba nedir?

 

                  Gitmeseydim bir yolunu bularak Batı’ya, eğer

                   Hayal ipine, ne boş şeyler dizecekmişim meğer

 

                   Milli Fikirler, kalpağın, kalemin, oldu elinde kılıç

                   Dalardın, vatan hainleri saflarına, hemen dalkılıç

 

                   Çağdaş Türk Şiiri, büyük ustasını kayıp verdi, dün

                   Doldurulmaz yeri artık onun, ne yarın, ne de bugün

 

                   Bir tarih felsefesi de, geliştirdi zamanla

                   Onu bir de, bu açıdan düşüne dur ve anla

 

                   Büyük kültür adamı Attila, etti bize veda

                   Haykırmak geliyor içimden, ya da hazin bir nida

 

                                                         2291

                   Türk Edebiyatı’na vurdu damgasını, şerefle

                   Anılıyor bizden ayrılışı, derin bir esefle

 

                  “Gözlemci, ciddi bir kişilik.” sahibi, Attila İlhan

                    Gerçek şahsiyetini bulmasına, Paris oldu derman

 

                    Türkiye ve Dünya Siyasetleri’ne, tutarak ışık

                    Türk insanıyla, her zaman oldu, samimi ve barışık

 

                     Hasıl-ı kelam, Büyük Söz İklimi Sultanı

                     Kaybettik fikir adamı, Attila İlhan’ı

 

Yalancı Şahitlik

Yüce Dinimiz İslam’ın yasakladığı kötü davranışlardan biri de yalancı şahitlik yapmaktır. Bir Müslümanın menfaat temin etmek veya bir kimsenin hatırı için yalan söylemesi, yalancı şahitlik yaparak haklıyı haksız, haksızı da haklı çıkarması dinimizce haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmıştır.

Yüce Allah, eş, dost ve akrabalarımıza duyduğumuz sevginin doğru konuşmaktanbizi alıkoymaması gerektiğini belirterek, sevdiklerimizin aleyhine bile olsa her durumda doğru şahitlik yapmayı emretmektedir.

Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisâ,4/135)

Bir başka ayet-i kerimedede sevmediğimiz hatta aramızda bir takım problemler bulunan kişiler hakkında bile adaletten ayrılmamamız, aleyhlerinde yalancı şahitlik yapmamamız emredilmektedir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (Mâide,5/8)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de yalancı şahitlik üzerinde önemle durmuş, mü’minleri ısrarla yalancı şahitlikten sakındırarak yalancı şahitliğin basit bir olay olmadığını göstermiştir.

Öyle ki, Allah Resûlübu kötü davranışı büyük günahların arasında Allah’a şirk koşmakla birlikte zikrederek şöyle buyurmuştur: “Size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?” (Bunu üç kez tekrarladı) ‘Allah’a ortak koşmak, haksız yere insan öldürmek, ana-babaya asi olmak (yan tarafına yaslanmış iken doğruldu ve şöyle dedi) yalan yere şahitlik yapmak…’ ve bunu o kadar tekrarladı ki, Ashab: ‘Keşke sükût buyursalar’ dedi.”(Buharî, Şehadet,10; Müslim, İman, 143)

Yalancı şahitlik kul hakkını ihlal etmektir. Çünkü kişi, aleyhine yalancı şahitlik yaptığı kimseye kötülük etmiş olur. Onun hakkının çiğnenmesine, haklıyken haksız duruma düşmesine, maddî-manevî zarara uğramasına sebep olur.

Boş yere suçlanan, cezalandırılan ve mağdur edilen bir insan, kendini kötü hisseder; kalbi kin, nefret ve düşmanlık duygularıyla dolar. Yalancı şahitlik böylece insanlar arasında sevgi, saygı, güven ve itimadın sarsılmasına; toplumun birlik, beraberlik duygularının zayıflayarak huzurunun bozulmasına yol açar.

Yalancı şahitlik yapanlar, adaleti engelledikleri ve insanları zarara uğrattıkları için hiç kimse tarafından sevilip sayılmazlar. Kimse onlara artık inanmaz, doğru sözlerine bile güvenmez. Git gide toplumdan tecrit edilerek yalnızlaşırlar.

Yalancı şahitlik yapan bir kişi aslında en büyük kötülüğü kendine yapmış olmaktadır. Hem günah işlemek suretiyle Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış olur, hem de insanların sevgisinden, ilgi ve alakasından mahrum kalır.

Yalancı şahitliğin kefareti olmadığı gibi, yalnız tövbe etmekle de bunun vebalinden kurtulmak mümkün olmaz.

Çünkü bu, kul hakkına girmektedir. Bunun sorumluluğundan kurtulmak için Allah’a tövbe etmekle beraber, aleyhine yalancı şahitlik yaparak zarara uğrattığı kişiden helallik istemesi, onun gönlünü alması gerekmektedir.

Görüldüğü gibi yalancı şahitlik fert ve toplum açısından çok kötü sonuçlar doğurmaktadır. Öyleyse kendi aleyhine bu tür yalancı şahitliğin yapılmasından hoşlanmayan bir kimse, kendisi de başkalarına bu çirkin davranışı yapmamalıdır.

Olgun bir mü’min olmak bunu gerektirir. Nitekim Yüce Allah, mü’minleri yalan yere şahitlik etmeyen kimseler olarak övmektedir:“Onlar, yalan yere şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıklarında vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.” (Furkan, 25/72)

Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de,“Biz ancak bildiğimize şahitlik ettik (Yusuf, 12/81) buyurduğu gibi adaletin gerçekleşmesi ve hakkın korunması için kendimizin ve en yakınlarımızın zararına bile olsa daima doğruyu söylemeli ve yalancı şahitlikten sakınmalıyız.

Yeni Çekiç Güç; Füze Kalkanı

Gözü açık gitmiş Lawrence; “Bir Kürt devleti kurabilseydim Türkleri tarihten silecektim, başaramadım.”

36. paraleli hatırlayan var mı? Proto Kürdistan için çizilmiş hattı. Hatt-ı Kürdistan yoktur, hattı Washington vardır.

Çekiç Güç‘ü anımsayan var mı? Kuzey Irak‘a ne Saddam‘ı ne de Türkiye‘yi sokmama kalkanı idi. Kürdo – İsrael için Kürtçe bilen Amerikalı askerler.

Doğu ve Güneydoğu‘da askerlik yapmış bu neferin ya astsubay dövmüşlüğü ya da “tam PKK’lıları kıstırmışlık, bir telsiz geldi; bıraktık” demişliği vardır. Çekiç Güç’ten ne çektik!

İyi de Çekiç Güç’ü oraya Kemal Derviş gibi kim davet etti?

  • – Biz
  • – Çekiç Güç’ün altı ayda bir görev sürecini kim uzattı?
  • – Hükümetlerimiz

Nasrettin Hoca mı demiş, Nasrettin Hoca‘ya mı demişler; “madem düşeceğimi bildin, öleceğimi de bil.” Söylüyorum; Çekiç Güç düşmektir, Füze Kalkanı ölmektir.

Bindiği dalı kesme alışkanlığı olan insanların seçme ülkesidir Türkiyem. Siz İsrail‘le aşna – fişna yaparken Malatya Kürecik‘e ABD’nin Füze Savunma Sistemleri hart diye kondu. Sanki memleketimizde yeterince Amerikan Üssü yokmuş gibi.

İran‘a karşıymış da, İsrail‘le ilgisi yokmuş da; hepsi lâf ugüzaf.

•1) İran’a karşıysa niye Van ya da sınıra yakın bir yer seçilmedi?

•2) Malatya’ya daha önce Amerikan askerleri için genelev kurma talebi gelmiş

miydi?

•3) Eski Ermenistan (bkz. Sevr), yeni Kürdistan (bkz. CIA) haritalarına bakar

mısınız Malatya neresinde duruyor?

•4) Ordu nüfusuna kayıtlı ayarsız filmlerin yönetmeni Mustafa Altıoklar’ın Füze

Kalkanı’yla ne ilgisi var?

Çok. Bu Füze Kalkanı eski (bkz. Tarih) Vilâyet-i Sitte‘mizde[1] özerk / yarı bağımsız Kürdistan‘ın bekçiliğini yapacaktır. Bundan sonra orada askerî operasyon yapmak istediğinizde “bırakın” komutu oradan gelecektir. Memurunuzu, mühendisinizi, kurumlarınızı, yatırımlarınızı özerk yerel yönetimlere emanet edeceksiniz.

Ve Füze Kalkanı, adı üstünde rantın Kürtçülüğe aktığını görenlerin de Altıpat Mustafa gibi bir tarafını kaldıracak. Ne de olsa büyük (!) Kürdistan İran‘ı, Suriye‘yi, Türkiye‘yi, hatta İran‘ı kapsayacak. Paranın akışının dini imanı olmaz.

Fakat para insanların dini – imanı olur. Yunan işgalinde 1 asır önceki filimde olduğu gibi cinayetler, tecavüzler, katliamlar gırla gider; siz “mercimek tarlalarıma girdiler mi” diye sorar beklersiniz.

Hayır, henüz girmediler. Rahat olun; bol bol dizi ve yarışma programı seyredin, cep telefonundan sabah akşam facebook’a girin, borsada hisseleri takip edin, oturun kaldırımları ve yolları işgal eden geyik cafelerde ‘kapuçino‘ yudumlayın.

4 bin yıldır savaşlardan bıkmışsınız. Dedelerinizin Millî Mücadele ve Çanakkale hatıralarından bezmişiniz. Seçmişsiniz yüzyılda bir kendinize benzeyen arslan yeleli, o herkese haddini bildirir ve her şeyi idare eder, rahat olun siz.

Rahmetli (Ö. Lütfü Mete) derdi ki “Gülmekten öldürür beni bu ciddiyet”.

 


[1] TOKİ’nin yeni bir sitesi değildir. Yuvanızı başkaları yapacak.

Meğerse Kürtmüşüm

Bundan yaklaşık 5 yıl önce bir resim sergisinin açılışında kalabalık bir grupla sohbet ederken, bana yöneltilen ne olduğum sorusuna o günkü kızgınlığımla “ben bir Rumeli kürdüyüm” diye cevap vermiştim. Aslında vurgu yapmak istediğim husus, Türk milletinin asimilasyona karşı olan zafiyetini ortaya koymaktı. Bu ısrarımı biraz sürdürünce, beş dakika sonra soruyu soran kişi kendisinin de ” Rumeli kürdü” olabileceğini söyleyince, konuşmayı bitirip arkamı dönerek uzaklaşıp gittim. Ancak o zamandan bu yana bütün sohbetlerimde, yarın Balkanlar üzerinde bir kürt meselesinin gündeme getirilebileceğini söyleyip durdum. Herkes bana gülüp geçti.

Ancak ben Türk olan aslını unutup, Arnavutlaşan, Boşnaklaşan, Pomaklaşan, Goralı ve Torbeş diye kendini tanımlayan ve aslında Türk olup artık karşımızda Bulgar, Yunan, Makedon, Sırp, Hırvat olan o kadar çok insan biliyorum ki; mutlaka “ben Balkan kürdüyüm” diye de karşımıza çıkacak olanı bekliyordum.

Yanılmadım ve malum güç odakları “Balkan Yarımadasında Kürtler” diye uyduruk bir inceleme kitabını kafamıza kü(r)t! diye çarptılar. Aslında bu kitap, Balkanlarda kürt varlığını anlatmaya çalışırken bütün kürtlerin, Türk ve Turani bir kavim olduğunu ispatlamış. Eğer aksi olsa buradan ilan ediyorum: Ne kadar Balkan Türkü, Arnavut, Boşnak, Torbeş, Pomak, Goralı, Bulgar, Yunan, Makedon, Sırp, Hırvat varsa hepsi kürttür…

Türk milleti, içinden “kürt” diye bir millet çıkarma çabası ile bölünmek istenmektedir. Bu gün kürt aşireti denilen, aşiretlerin neredeyse tamamı Türk aşiretidir. Ama bu kolay asimile olma belası yüzünden kendilerini farklı görme yanlışına düşmüşlerdir. Bunu sadece kendine Kürt diyen Türklerde değil Araplaşan, Arnavutlaşan, Boşnaklaşan, Bulgarlaşan, Makedonlaşan, Sırplaşan, Hırvatlaşan, Rumlaşan, Pomaklaşan, Goralılaşan vs. tüm Türklerde görmek mümkündür.

Bu saydığımız toplulukların; arkeolojik ve etnografik yapılarını, kültür, örf, adet ve sanatlarını inceleseniz hemen hepsinin ortak bir milletin çocukları olduğunu görürsünüz. İşte batının bu milleti yani Türkleri un ufak etme projesi burada devreye girer ve ortak kimliğin yani Türk isminin kullanılması, milletimizin içinde değişik ve farklı isimde topluluklar çıkarmak suretiyle engellenir. Aynı oyunun son perdesi de Türklerin en büyük kalesi olan, Türkiye Cumhuriyeti’nde de oynanmak üzere sahneye konulmuştur.

Son günlerdeki iddialar, Osmanlı – Türk İmparatorluğu döneminde, devletin hakim olduğu topraklarda büyük bir Türkleştirme politikası izlendiği yönündedir. Hatta kürtlerin ve diğer grupların Türkleştirildiği gibi sırp ve slav kökenlilerinde Türkleştirildiği konusunda televizyonda konuşan paraları peşin ödenmiş satılıklar vardır.

Yani birilerinin iddiasına göre Balkanlarda büyük bir kürt varlığı vardır kimine göre de Türk’üm diyenlerin çoğunluğu Slav ırkından gelen Sırplardır. Ey Balkan Türkleri soruma cevap verin: Kürtmüsünüz, Sırp mısınız ? Ve bu durum Osmanlı’ya özlem duyan ve “Yeni Osmanlıcılık” akımı peşinde koşanlar için büyük bir çelişkidir. Eğer Osmanlı, bir Türkleştirme politikası izlediyse, Türk karşıtlarının Osmanlı arzusu izah edilemez bir durumdur.

Ben bir Balkan Türküyüm. Anne tarafım Kuman Türklerindendir. Sarışın ve mavi gözlüyüzdür. Balkan topraklarına gelen Peçenek, Kıpçak, Çepni, Oğuz Türk boyları ile iç içe geçmişizdir. Şimdi birileri kalkmış Balkanlarda kürt varlığını ispat edeceğim diye Kuman Türklerini kürt yapmış, Balkan adının kürtçeden geldiğini söylemiş, Sarı Saltuk menkibelerinin kürt destanları olduğunu belirtmiş ve bütün Kuman Türklerinin aslında asimile olmuş kürtler olduğunu anlatmış. Balkanlara kürt geçişinin nedeni olarak da “kürt toplulukları yer ve yurt bulma endişesiyle hareket ederek hep batıya doğru yayıldılar. Balkan yarımadasına girişin amacı da orayı kendilerine vatan edinmekti”  diye belirtmişler. Ne yazık ki; daha da ileri giderek Balkanların insanlık tarihinin ilk yıllarından bu yana bir kürt vatanı olduğunu ilan etmişlerdir.

Şimdi böyle bir çalışma yapılmasını yani “Türk” diye bir milletin olmadığı ve kürt diye bir milletin olduğu ve Türk topraklarının aslında kürt vatanı olduğu veya bu başarılamazsa Türkler hakkında, Balkan Türkleri örneğinde olduğu gibi slav ırkından gelen bir sırp olduklarına dair uyduruk tezlerin seslendirilmesinin nedeni; şu an Silivri Cezaevi’nde tutuklu olan Albay Hasan Atilla Uğur’un 1999’daki hain Abdullah Öcalan’ın sorgusunu anlattığı kitapta, Öcalan’ın verdiği cevaptan anlıyoruz.

H. Atilla Uğur sorar “Sen Türkiye Cumhuriyeti ülkesinden toprak koparabileceğine gerçekten inandın mı?” Bölücübaşı cevap verir: “Asla benim böyle bir düşüncem ve idealim olmamıştır… Çünkü biz bütün Türkiye’ye talibiz…” Şimdi Balkanlarda kürt varlığını ispata kalktıklarına göre bundan anlıyoruz ki; bütün Türk Dünyasına talip olmayı düşünmeye başlamışlar.

Neremle güldüğümü yazarsam ayıp olur ama Türk milletinin zafiyetlerini de göz önünde tutarak, bu çalışmaları ciddi bulduğumu da ifade etmek isterim.

Eğer Türk milleti ve milletimizin değerli evlatları; soyumuza, sopumuza, kültürümüze, tarihimize ve inancımıza ilmi çalışmalarla ve bütün dünyanın kafasına vura vura sahip çıkmazsa, bu gülüp geçtiğimiz şeylerin ete kemiğe bürünüp gerçekleştiğini gelecek nesillerimiz görebilir.

Aslını terk etmişlerin varlığı bizim gözümüzü açması gereken en önemli delillerden biridir. Bakalım şimdi Balkan Türkleri, Balkan yarımadasındaki kürt varlığına ne diyecek? Benim ise cevabım şimdiden belli “Elhamdülillah Türkoğlu Türküm”…

Biraz Sempatik Olamaz Mısınız?

 

Uzun zamandır bir araştırma yapıyoruz. Osmanlı, Fransız, Belçika ve İngiliz arşivlerinden ve bu kaynaklara daha önce başvuran bazı değerli yazarların eserlerinden de yararlanıyoruz. Yakında sizlere sunulacak olan “DUVAN DE OTOMAN” isimli 16. Kitabımızda; Türk, Kürt, Ermeni, Çerkez ve diğer bütün etnik gruplarla asırlardır bu topraklarda kardeşçe yaşadığımız ve birilerinin bu kardeşliği bozmak için asırlardır çalıştığı ve bizler bu topraklarda yaşadıkça asırlarca da çalışacakları anlatılmaktadır.

Bu arada, “Ayrılıkçı” olarak nitelenen, İspanya’da Katalanları ve İrlanda’da İrlandalıları da kendi topraklarında tanıdım. Onlarla dostluklarım oldu. Ülkelerinde ve dışarıda da onlarla beraber oldum. Şimdi düşünüyorum da bizimkilerden, bizim ayrıkçılardan çok farkları var.

Bir kere daha bilinçliler.. Ne istediklerini biliyorlar. Nerden geldiklerini biliyorlar. Ve çok önemli bir şey daha; en ateşlileri bile çok daha sempatikler. Mücadelelerini akılcı yapıyorlar. Taleplerini mantıklı olarak ileri sürüyorlar. Boş konuşmuyorlar, terbiyesizlik yapmıyorlar. 

Şimdi iki olay anlatacağım; Akbank tarafından Staj ve Lisan Eğitimi için İngiltere’ye Londra ve Cambridge’e gönderildiğim zaman; davaları ve hedefleri hakkında hiçbir fikrim bulunmayan, hatta onun bir Katalan olduğunu bile çok sonra öğrendiğim bir profesör arkadaşım vardı. Barselona dediği zaman ağzından bir kez daha Barselona çıkıyordu. O zamanlar pek anlayamamıştım. Yıllar sonra Barselona’ya yeniden gittiğim zaman orasının İspanya’nın özerk bölgelerinden bir ve en önemlisi olduğunu o zaman öğrendim. Ve orada ayrılıkçı bir grup; Katalanlar vardı.

Katalanları daha yakından tanıdıkça onlara sempatimiz de arttı. Bir kere en önemli unsur, “Kendi Bölgelerini Sonsuz Seviyor Olmalarıydı”  Gerçekten onlar için varsa yoksa Barselona idi. Ve bunu lafla değil icraatla yapıyorlardı; yıllar öncesinin merdiven altı cinsinden imalathanelerini büyük üretim tesislerine çevirmişlerdi. Dediler ki; “Burada Katalan Bölgesinde yaşayan işadamı ve sanayicileri kesseniz yatırımlarını gidip mesela Madrid’te yapmazlar. Başka bir bölgeye de yapmazlar. Barselona’yı canları gibi severler. Ve bu çalışkan, sempatik insanlar kendi bölgelerinin gelişmesine gerçekten büyük hizmet etmişler.

Diğer olayımız İngiltere’de geçiyordu. Cambridge’de; çok önemli bir toplantıya katılmıştım. Bu toplantıda Türk Büyükelçisi, eşi ve bazı diplomatlarla Cambridge Valisi ve Üst yöneticileri de vardı. Bu toplantıya katılan bir de çok önemli bir Lord vardı. Beni bu İngiliz’le tanıştırdılar.

Bu Lord, çok önemli bir şahsiyetmiş, çok tanınmış, çok saygın bir İngiliz Lordu imiş kendileri.   İşte beni bu Lord ile tanıştırdılar. Sevgili Lord hemen şöyle kasıldı, gerildi ve o heybetli haliyle bana hitaben;

  • – Ooo, are you Turkey? Dedi.. (Güya; Sen Türk müsün? Diye pekiştirecekmiş gibi benimle alay ediyor ve “Sen HİNDİ misin? Diyordu? Müstehzi bir edayla, küstah bir ifadeyle ifade ile ve aynı kelimeleri kullanarak, benimle alay ediyordu. Ortalıkta buz gibi bir hava esti. Onun jest ve mimiklerinden benimle alay etmek istediğini anlamıştım. Hemen cevabı yapıştırdım;
  • – No sir, I am not a Turkey, I am coming from Turkey. (yani ben hindi değilim sadece Türkiyeli bir Türküm diyordum.

Hemen anladı ve yüzündeki o alaycı ifade hemen değişti. Pişkinliğe vererek benim İngilizcemin çok iyi olduğunu söyledi.  Zira nüansı çabuk fark etmiş ve ona “Benimle Bir Türk’le Alay Etme Fırsatı” vermemiştim.  Hemen değişti kendine keldi.    

Ortalık önce buz gibi olmuştu. Orda bulunan  Cambridge Üniversitesi Atatürk Kürsüsü Başkanı Prof. Sinan Bayraktar ve eşi, Büyükelçimiz Rahmi Gümrükçüoğlu son derece rahatlamış, memnun olmuşlardı, hemen hepsi bir fırsatını bulup beni tebrik ettiler., Bu ara da bir İngiliz de bana yaklaştı ve hararetle tebrik etti. Harika bir cevap verdin ve bu pis Lord çok şok oldu.

  • – Senden hiç kimse bunu beklemiyordu, ama öyle muhteşem bir cevap verdin ki bizler ve diğer İngilizler, sizin Büyükelçi de çok mutlu oldu filan dedi.
  • – Teşekkür ettim.

Ama işin asıl önemli yanını hemen sonra öğrendim. Bu İngiliz, İrlandalı idi ve O Lord’u hiç mi hiç sevmiyordu. Benim cevabıma çok mutlu olmuşlardı. Kendilerinden başka herkesi küçük gören O Kendini Beğenmiş İngiliz’e öyle güzel bir cevap vermişim ki sormayın.

Evet bu İrlandalı beni çekti ve;

  • – Bak dedi, sana çok güzel bir şey öğreteceğim. Öğreteceğim ki bu kendini beğenmişlere bunu da söyle lütfen. Buna çok bozulacaklardır. Tamam mı?
  • – Tamam dedim lütfen anlatın şimdi. Ve İrlandalı anlattı.. Kısaca olay şu idi.

Bir büyük söz vardı, daha önce de duymuştum; derler ki;  “The sun never sets on the United

Kingdam”  Yani diyor du ki; “İngiliz İmparatorluğu Üzerinde Güneş Asla batmaz”  Yani; bu imparatorluk Doğudan Batıya O kadar Büyük bir İmparatorluktur ki her zaman gündüz olan bir toprakları vardır. Güneş asla tam olarak batmaz.  Evet gerçekten büyükmüş..

       Bak ama dedi neden böyledir biliyor musun?

  • – Biliyorum dedim. Hani İmparatorluk Büyük, Çok Büyük ya ondan.. Değil mi?
  • – Hayır dedi, hayır ondan değil. Bunlar öyle söylerler ama ondan değil
  • – Peki neden efendim?
  • – Bak dedi dikkatle dinle beni ve devam etti. ..
  • – The sun never sets on the United Kingdam, because, yes because The God NEVER TRUST them in darkness.
  • – Hemen anladım ve kahkahayı patlattım. Beni hararetle kutladı.

Çok ilginçti. Bakınız ne diyordu;

 Miş  

Burada biraz duruyor ve bizim ayrılıkçıları düşünüyorum. Yıllardır Doğu için alınan teşviklerle Batı’da tesis sahibi oldular. Antalya’da, Bodrum’da, Mersin’de; Akdeniz ve Ege’de, yüzlerce tesisin sahipleri “Güney Doğulu Zenginlerdir.”  Arada bir kendi yöresinde yatırım yapmak isteyen ve yapan da var. Onları takdirler karşılıyoruz. 

Bölgenin “Yaşam Seviyesinin Yükseltilmesi” edebiyatını yapıyorlar ama bu bölgede devlet ve özel sektörün bazı yatırımlarını engellemek için de her şeyi yapıyor, kendi yatırımlarını da bölge dışına kaçırıyorlar. İşte bu nedenle samimiyetlerine inanmak zor.

Bir de biraz daha sempatik olamazlar mı? Mesela; Gemlik Yürüyüşü gibi terör estirmek yerine, Gemlik’te Kürt Kültür ve Sanat Haftası adıyla; ya da Diyarbakır Kültür ve Sanat Gecesi adıyla kendi kültürel değerlerini sergileyemezler mi?

Bütün Anadolu gibi çok zengin kültürel değerlere sahipler ama onlarla sempati toplamak yerine Milletvekili Hüviyetine sığınarak Polis Tokatlamayı yeğliyorlar. Bu ne küstahlıktır? Bu fotoğraf kendi sempatizanları nezdinde bile tepki çekmiştir. Öyle kabadayılıkla, küstahlıkla sempati toplayamazlar, davalarına da ihanet etmiş olurlar.

Bir kere fert olarak da iyi bir fotoğraf vermiyorlar, öyle asık suratlarla hain bakışlarla davaya hizmet edemezler. Dua etsinler ki; Selahattin Demirtaş gibi, her şeye rağmen güler yüzlü bir fotoğraf veren güler yüzlü bir liderleri var da biraz olsun durumu kurtarıyor.  Ne terörle, ne kavgayla, ne de polis tokatlamakla davaya hizmet edilmez. Tam da tersine antipati kazanırsınız.

Bir kere sevgi göstermek gerek.. Bölgesini, Ülkesini, İnsanını sevmek gerekir.  Sevgiye inanmak gerekir. Bizim de Kürt, arkadaşlarımız, akrabalarımız, can ciğer dostlarımız var.  Örnek olarak Mir Veli ÖZDEMİR Bey var, Asil bir Kürt Beyi, Milli Mücadele kahramanı, Atatürk adına onun talimatı ile Yozgat isyanını bastırmak üzere gidebilen tek güç. Bizim aile büyüğümüz. Ayrıca dostlarımız var; Kürt Cemal Erdoğan, Hasan Bozdoğan ve başkaları bizim canlarımız, dün de bu gün de can ciğer dostlarımız. Biz de yıllarca oralarda o bölgelerde bulunduk, görev yaptık, dostlarımız oldu.

Dostlukları gördük.  Ama densizlik görmedik. Terbiyesizlik görmedik.  Bu densizlikler önce kendi davalarına ihanet demektir.  

Ana Dilde Eğitim demiş tutturmuş gidiyorlar. Ve biliniz ki yıllar önce, 1990’larda bunu bazı İlkokullarda Devlete rağmen gizlice yaptılar, yaptırdılar. Ve ne oldu biliyor musunuz? Yüzlerce genç Kürtçe İlk Okuldan sonra İl Merkezlerinde Orta Öğretime devam edemediler. Zira Orta Öğretim Kürtçe değildi.  Devletin Resmi okulunda ve Türkçe idi. Birkaç hafta bocalayan bu çocuklar kaçtılar, belki binde biri orta okula devam edebildi. Ama diğerleri büyük şehirlerde hamallık vb. işlerde çalışmak zorunda kaldılar,  ya da daha kestirmeden ve çaresizlik içinde kendilerine daha iyi imkanlar sağlayan terör örgütüne gittiler.

Ana Dilde eğitim olacaksa, Üniversiteye kadar devam edebilecekse ne ala, aksi halde ilk okuldaki o şuursuzluk sonucu  -eğer bilerek yapmadınızsa- o çocuklara yazık olmuştur. Çok yazık olmuştur.  Bir bakıma onların katili sayılırsınız. Onların içinden de Ali Babacan’lar çıkabilirdi. Yazık!

Herkes ne istediğini açıkça söylemeli ve bu tartışılabilmelidir.

Şiddet yerine sempati ile davayı açık ve net olarak ortaya koyup savunmak ve tartışmakla bir yere varabilirsiniz. Aslında varabileceğiniz hiç bir yer de yoktur.

Gelin kardeşçe yaşamaya devam edelim. Bunu ciddi ciddi düşünemez misiniz?  O zaman sabredin ve “DUVAN DE OTOMAN” ı okuyunuz lütfen.    

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.   

Hac ve Düşündürdükleri – 1

Merhumeye Allah(cc)dan rahmet,
Başbakanımız sn. Recep Tayyip ERDOĞAN’ ve aile efradına başsağlığı diler
Sabrı cemil niyaz ederim.
Mekânı cennet
Derecesi âli olsun
Dönelim konumuza,
Hac:: Maddi durumu müsait olanlara ömürlerinde bir sefer farzdır
Birden fazla yapılması ise sünnettir.
Peygamber (sav) efendimiz de peygamberliği müddetince bir sefer hac yapmıştır
Meşhur veda hutbesini de bu esnada okumuştur
Allah (cc) tüm Müslümanlara bilinçli bir şekilde hac yapmayı nasip etsin
Hacda, namaz, oruç gibidir.
Yaşın ilerlemesi ya da emeklilikle ilgisi yoktur.
Tutarım tutamam diye bir meselede söz konusu olamaz.
Farz olunca gerçekleştirilmesi gerekir.
Gelelim haccın bir Müslüman için ne mana ifade ettiğine
İhram: Neden beyaz?
Beyaz renk
Beyaz tüm renkleri yansıtır.
Renk halkasını hızlı bir şekilde çevirdiğiniz zaman tüm renkler beyaza dönüşür.
İhram dünyevi konumu itibarıyla sade vatandaşından devlet başkanına kadar tüm makam ve mevki sahibi insanları aynı renk altında birleştirir.
Hac yapan herkes ihrama girmek mecburiyetindedir.
İhramsız hac olmaz
Hiç kimseye ayrıcalık tanınmaz.
Dünyada mutlak eşitliğin sağlandığı tek yerdir.
Doğal sit alanıdır.
Doğallığın simgesidir.
Hiçbir canlı öldürülemez.
Ağaç ve bitki türünden hiçbir yeşillik koparılıp kesilemez.
Kıl, tüy ve saç kesilip koparılamaz.
Kabe’nin örtüsü: Neden siyah?
Siyah renk
Bütün renkleri içerisine çeker yutar.
Bütün renkler yoktur
Tek renk hâkimdir.
Tek renk vardır. O’da siyahtır.
Her şey yok olacaktır.
Yok, olmayacak tek varlık vardır.
O’da Allah(cc) tır.
Tavaf: Neden yedi
Kâbe’nin etrafında dönmektir.
Bir kez dönmeye şavt, yedi kez dönmeye tavaf denir
Dönmeyen hiçbir şey yoktur.
Dünya döner.
Güneş, ay, yıldızlar, gezegenler
Samanyolu, galaksi hulasa bütün evren döner.
Dönme olayı tavaftır.
Neden yedi?
Yedi sayısı literatürümüze yerleşmiş bir sayıdır.
Yediden yetmişe
Altıdan atmışa denmez.
Yedi kat gök, yedi kat yer.
Yusuf (as)ın melikin rüyasını tabirinde
Yedi sene kıtlık yedi sene bolluk
Ayrıca nefsin yedi kademesi vardır.
Musevilerin yedi kollu şamdanı
Cehennemim tabakası da yedidir
Yedi tane ana renk vardır
Bu kadar teferruat neden yedi sorusu için yeterli cevap olsa gerek.
Say: Safa ve Merve tepeleri arasında dört gidiş üç gelişten ibarettir.
Allah(cc)ın Hz Hacer’e verdiği görev yâda yüklediği misyondur.Hz Hacer zenci ve köledir.
Allah (cc) bütün görevlerin asil ve soylu olanlarda toplanmasını istemiyor.
Eğer öyle olsaydı
Bu görevi bir kraliçeye verir.
O’nun adını kıyamete kadar yaşatırdı.
Say; bebek yaştaki Hz İsmail’in su ihtiyacından dolayı
Ana yüreğiyle Hz Hacer’in sağa sola koşuşturmadır.
Bir anne, bir yavru ve ıssız bir ortam
Hikmeti hüda!
 
                                                                                 Devam edecek