24.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1146

Kentimizi Seviyoruz

Giderek kalabalıklaşıyoruz. Yollara, caddelere ve kaldırımlara sığmıyoruz. 3.625 kilometre kare alanda bir buçuk milyon kişi bir arada yaşıyoruz. Yurdumuzun her köşesinden gelmişiz. Zengin bir kültüre ve renge sahibiz. Ayrı ve gâyrı gözetmeden hep beraber bu kentte yaşamaya çalışıyoruz.

Coğrafi konumumuz nedeniyle çok özel bir şehiriz. Her gün binlerce motorlu aracın geçtiği, onlarca şilebin limanlarımıza gelip gittiği, tren taşımacılığının gerçekleştiği, yüzlerce fabrikanın üretim yaptığı, binlerce tüccar ve esnafın faaliyette olduğu bir kentteyiz.

Yüzbinlerce öğrencimiz, kamu ve özel sektör çalışanlarımız, işçilerimiz ve pek çok nedenle diğer illerimizden, kentimize gelen gidenlerin yüküyle beraber olağanüstü hareketli bir ortamda yaşıyoruz.

Çok önemli bir kentiz. Ülkemizin en çok vergi veren ikinci, vergi tahakkukunu ödemede birinci şehiriz. Gayri safi milli hasıladan  fert başına en fazla payı alan insanların bir arada yaşadığı,  güçlü bir çekim merkezini oluşturuyoruz. 

Büyük ölçüde bu nedenle, birbirinden şöhretli, pahalı markalar ana caddelerimizi ışıklı ve görkemli vitrinleriyle donatmaktadırlar. Büyük marketler çoktan beridir faaliyettedirler. 

Son zamanların renkli gelişmelerinden biri de kaldırımlara taşan sokak ve cadde kafelerimizdir. 

Aynı kaldırımlarda, simitçi, börekçi, ceviz, kestane, mısır, şam tatlısı, incir ve benzeri ürünleri satan seyyar satıcılarımız da, yer almaktadır. 

Kentimizde yaşayanların otoları, genelde ana cadde ve sokakların bir tarafını park olarak kullanmaktadır. Kaldırımlarımız, halkımızın yoğun hareketliliğiyle dolup taşmaktadır.

Kent içi ve çevre yollarımız da ayrıca sürekli olarak , hareket halindeki motorlu taşıtlara hizmet vermektedir. Doğal olarak taşıtların egzoz deşarjlarıyla havamız kirlenmektedir. 

Belediye görevlilerimizin, özverili, yoğun ve iyi niyetli hizmetlerini ve hizmet üretme girişimlerini elbette, takdir ile izlemekteyiz. 

Ancak, açıkça söylemek gerekirse, tüm çabalara rağmen kentimizin yerleşim, şehircilik, ulaşım ve çevre konularında yeni çözümlere ihtiyaç vardır. 

Yeni tarz çağdaş öngörüler oluşturabilmek için, belediye ve kent yetkililerinin, şehircilik bilimine hakim, bilgi ve birikime sahip, sosyo-ekonomik gelişmeleri sentezleyebilen uzmanlara gereksinmeleri vardır. 

Var olanı korumak ve iyileştirmek kadar yeni çekim alanlarını hazırlamak da önemlidir. İleriye dönük olarak yeni alanların kazanılması ve modern normlara uygun olarak biçimlendirilmesi, düzenlenmesi, yalnız bizler için değil gelecek kuşaklar için de gereklidir. 

Hiç kuşku yok ki, yeni ve köklü dönüşüm projelerini uygulayabilmek çok zordur. Parasal gücün yanında, birbirinden farklı pek çok konuların yeniden yapılandırılmaları gerekecektir. Ancak sayın başbakanımız ve hükümetimiz yeni faaliyet dönemlerinde gerçekleşecek olan büyük ve çağdaş yatırımları peş peşe gündeme getirmektedirler.   

Büyük beğeni ile izlediğimiz bu girişimlerden şehrimizin de  pay almasını ve şehircilik alanında  atılım yapılmasını diliyoruz.

 

Fetvada Ehliyet

Bir konuda son kararı vermek oldukça zordur. Bir de Yüce Allah adına din ile ilgili karar vermek, fetva vermek de zor ve vebal gerektiren bir durumdur.

Bu gün dünyada her alanda tahminlerimizin üzerinde gelişme ve değişmeler yaşanmaktadır. Teknolojik gelişmeler, bütün alanlarda son derece hızlı bir şekilde yerini almış durumdadır. Sürekli değişiklik ve yenilikler gözlenmektedir.

Adeta dünyada var olan nimetler, Hakk’ın eserleri olarak tek tek ortaya çıkmaktadır. Her türlü değişme ve gelişmeler karşısında dinimizin rolü ve konumu nedir? Bizim bu değişme ve gelişmeler karşısında konumumuz ne olmalıdır?

Her şeyden önce şu hususun bilinmesine mutlaka ihtiyaç vardır: Dinin sahibi Allah’tır. Hükümlerde tasarruf sahibi de O’dur. “Dikkat edin halis din yalnız Allah’ındır”ayeti bunun en açık delilidir. (Zümer, 39/3) Kullara düşen görev ise; “Dini Allah’a has kılarak (ihlâs ile) kulluk etmektir.” (Zümer, 39/2)

Bu ölçü içerisinde hareket etmeye çalışmak öncelikli bir görevdir. Ancak her konuda olduğu gibi dini konularda da ehil olanlar kadar, ehil olmayanlar da kendilerini söz sahibi zannetmektedirler.

Böyle olunca, fetvalar çoğalmakta, hükümlerde karışıklıklar meydana gelmektedir. Ehil olmayanlar sadece verdikleri fetvadan değil, fetva vermekten de sorumludurlar.

Ehil olmayanlardan fetva alanlarda sorumluluktan kurtulamaz. Bu durumda “Fetva nedir? Fetva kimden alınmalıdır? Herkes fetva verebilir mi?” sorularına cevap bulmamız gerekir.

Fetva, “Bir olayla ilgili hükmü açıklayan, kuvvetli ve kesin cevaptır.” Fıkıh terimi olarak, “Fakih bir kişinin sorulan fıkhi bir meseleye yazılı veya sözlü olarak verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm” demektir. Bu hükmü yeterli fıkıh bilgisi olan vermelidir, aksi halde verilen fetvalar telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir. Zamanımızda yaşanmakta olan bazı olumsuz hadiseler de bundan kaynaklanmaktadır.

Fetva verecek kimsede şu beş şartın bulunması gerekir: 1-İyi niyet sahibi olmak ve yalnız Allah rızasını gözetmek, 2-İlim, hilim, vakar ve ciddiyet sahibi olmak, 3-Kendisinden ve bilgisinden emin olmak, 4-Halka kendi otoritesini kabul ettirmek, 5-Fert ve toplum olarak insanları tanımak.

Bu şartlardan da anlaşılacağı gibi fetva veren şahsın,  fetva isteyenin psikolojik durumunu dikkate alması, halk nazarında itibar sahibi, basiretli, vereceği fetvanın fert ve toplum üzerindeki etkisini kavrayacak bir görüşe sahip olması gerekmektedir.(İslam Hukuk Metodolojisi, M. Ebu Zehra, s.391 vd.)

Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında, mazeretinden dolayı teyemmüm ile yetinmesi gereken sahabeye su ile boy abdesti aldıran ve bu yüzden hastalanıp ölümüne sebep olanlara, Resulullah (s.a.s); “Allah onları kahretsin, adamı öldürdüler. Madem ki bilmiyorlar, bilene sorsalar ya; aczin, bilgisizliğin çaresi ve ilacı sormaktır” (Ebu Davud, Et-Tahare, (336) 1/93) buyurarak sormayı ve araştırmayı teşvik etmiş, bilgisizliği ve cüretkârlığı kınamıştır.

Bu gün bu konudaki problemlerin başında cüretkârlık gelmektedir. Bunun ardından da vebal gelmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)“Kime ilme müstenit olmayan bir fetva verilmişse, bunun günahı ona fetva verene aittir. Kim, bir kardeşine, gerçeğin başka olduğunu bile bile, farklı bir irşatta bulunursa ona ihanet etmiş olur”[(Ebu Davud, İlim, 8, (3657)]buyurmuştur.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak ‘Bu helaldir, bu da haramdır’ demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Muhakkak ki Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler” (Nahl, 16/116)buyurarak kişinin yeterli bilgiye sahip olmadan dini konularda fetva vermesinin ne derece ağır bir vebal olduğunu bildirmiştir.

Bundan dolayı Sahabe-i Kiram fetva vermekten kaçınmışlar, bu işi fakîh olanlara havale etmişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) kendisine bir mesele sorulduğunda çoğu zaman vahiy gelmesini bekler, ondan sonra cevaplardı.

Dini konularda ehil olan kimselerin fetvalarına, insanları doğru bir şekilde bilgilendirmelerineher zaman ihtiyaç vardır. Aksi halde dini konularda devam eden fetva furyası insanlarımızı rahatsız etmekte ve üzerlerine daha fazla sorumluluklar yüklemektedir. Cenab-ı Hakk’ın buyurduğu gibi,“Bilmeyenlerin bilenlere ve ehline sorması”(Enbiyâ, 21/7) problemlerin çözümü için tek çıkar yoldur. Bilmeyenlerin de bilmedikleri şeyleri söylemenin haram olduğunu (A’râf, 7/33) unutmamaları gerekmektedir.

 

 

İzmit’in Kaldırımları!

Yağmurlu bir İzmit akşamında, Salim Dervişoğlu caddesine, kaldırımda ilerliyorum.
Kaldırımlar oynak ve sulu!
Kaldırımlarda sıkça su birikintileri.
Kaldırımda değil, sığ bir denizde yürüyor gibiyim!
“Belki, Sabancı Kültür Merkezi önünde daha düzgündür” diye düşünüyorum. Ne yazık ki, orada da kaldırımlar oynak!
Büyükşehir Belediyesi önündekiler de öyle!
“Karaosmanoğlu yağmurlu bir gün bu kaldırımlarda yürüse ne hisseder?” diye soruyorum kendi kendime!
Çoraplarım vıcık vıcık olmuş.
Paçalarım, çektiği sularla  giderek ağırlaşıyor!
İyi ki şemsiyem var. O da olmasa nice olurdu halim?
Necip Fazıl bu kaldırımlarda yürüse, o ünlü şiiri “Kaldırımlar” ı nasıl yazardı?
Kaldırım taşları ayağımın altında oynadıkça daha çok su alıyor giysilerim!
Kaldırım taşları oynar mı?
Kaldırımlar üzerine minik havuzlar oluşur mu?
Kimler yaptı bu kaldırımları?
Kim ihale etti?
Kimler kalite kontrolü yapıp teslim aldı?
İşin ehli olanlar mı yaptı, yoksa “bizimkiler!” mi?
Bu kaldırımları yapanların aldıkları para helal mi?
Yurt dışında bir çok ülkede kaldırımları inceledim.
Hiç biri bizimkiler gibi oynak değil!
Hiç birinde su birikmiyor; yola doğru ince bir meyil verilmiş, yağmurda bile kaldırımlar çorap ya da paçalara su pompalamıyor!
Üstelik, yoldan yaklaşık 25-30 santim yüksekliğinde kaldırım örneği yalnızca bizde var!
Dolgudan iyi para kazanılıyor olmalı!?
Uzun sözün kısası; İzmit’in kaldırımları kaldırım değil!
Üstelik hemen her dönemde yeniden ve yeniden kaldırım inşaatları yapıldığı halde!
Kaldırım işi birilerine iyi para kazandırıyor belki ama, ceremesini en ağır biçimde bizler, bu kentin dilsiz sakinleri yaşıyoruz!
Kaldırımların bize yaptıkları işkence az bile!
Biz bunu hak ediyoruz; çünkü, işi ehline vermiyoruz!..

Hac ve Düşündürdükleri – 2

Say: Safa ve Merve tepeleri arasında dört gidiş üç gelişten ibarettir.
Allah(cc)ın Hz Hacer’e verdiği görev yâda yüklediği misyondur.
Hz Hacer, zenci ve köledir.
Allah (cc) bütün görevlerin asil ve soylu olanlarda toplanmasını istemiyor.
Eğer öyle olsaydı Bu görevi bir kraliçeye verir.
O’nun adını kıyamete kadar yaşatırdı.
Say; bebek yaştaki Hz İsmail’in su ihtiyacından dolayı
Ana yüreğiyle Hz Hacer’in sağa sola koşuşturmasıdır.
Bir anne, bir yavru ve ıssız bir ortam
Hikmeti hüda
Say Arapça kökenli bir kelime olup çalışma ve gayret etmek demektir.
Yani acze düşerek ümit kesmek yok.
Bu gayretin neticesinde Hz İsmail’in ayaklarının dibinden su fışkırıyor.
Bunu gören anne Hz Hacer sevinçten gözleri parlamış bir vaziyette
Adeta havaya zıplayarak bağırıyor
ZEM, ZEM
Yani dur gitme, kaybolma
Evet, bugün içtiğimiz zemzem suyu
Bilim adamlarınca yapılan bir araştırmaya göre yer altındaki suların eğimi Mekke’ye doğrudur
Arafat: Mekke’den az bir uzaklıkta bulunan tepenin adıdır.
Hac ibadeti Mekke Medine ve Arafat üçgeninde oluşur.
Peygamberimiz Arafat’ın önemine binaen ”Hac Arafat’tır.”buyurmuştur.
Arafat’ta peygamberimizin bir taş sutunla işaretlediği bir yer vardır.
Orası Hz Âdem ile Hz Havanın buluştuğu yerdir.
Öğlen namazı ile ikindi namazı birleştirilerek birlikte kılınır.
Arafat’ta vakfe yapılır.
Yanı durulur.
Bu duruş Dünyada Müslüman’ın kimin yanında ve kimin karşısında duracağının göstergesidir.
Sizin yeriniz Musa’nın yanımı yoksa Firavun’un yanı mı?
Müslüman’ın duruşu zamana zemine konjöktüre göre değildir.
Müslüman hakkın yanında batılın karşısındadır.
Mazlumun yanında zalimin karşısındadır.
Müslüman zulmün karşısında olduğu gibi, fırsatını bulunca kendiside zulmetmez.
Müzdelife: Rivayetlere göre Hz Âdem ile Hz Hava’nın izdivaç yaptığı yerdir.
Yine rivayetlere göre şeytan burada çok üzülmüştür.
Bir Âdem ile uğraşmam gerekirken şimdi binlerce milyonlarca Âdem ile uğraşacağım.
Müzdelife’den şeytana atılacak taşlar toplanır.
Mina’ya geçilir.
Mina: Mina, Şeytanın temsili olarak üç bölümde simgelendiği yerdir.
Şeytan burada neden üç bölümde simgelenmiştir?
Bunun manası insanda kötülüklerin ana kaynağı üç yön vardır.
Yani insanın üç tane şeytana benzeyen  tarafı vardır.
Bunlar
1 – Servet duygusu: Haram kazancı taşlıyorum demektir
2 – Şöhret duygusu: Hak için olmayan şöhret afattır.
Nefsimi tatmin edici şöhreti de taşlıyorum.
Çünkü afatın sonu berbattır.
3 – Şehvet duygusu: Tüm bu duyguları gayri meşru yoldan elde etmeyi taşlıyorum demektir.
Günümüzde insanlar servet, şöhret ve şehvet için neler yapmıyorlar ki
Şeytanı taşlamakla insan kendindeki bu üç şeytanı duyguyu taşlıyor demektir.
Bu üç duygu üç şeytanı temsil eder.
Bunları çekin alın bakalım insanlarda kötülüklerden eser kalır mı?
Burada Ali Şeriati’yide rahmetle yâd etmek gerekir.
Der ki; Hacda Şeytanı taşlayanlar memleketlerine dönünce şeytanı alkışlarsalar burada taşlamasalar da olur
Müslüman neyi niçin yaptığını, neyi niçin terk ettiğini bilmelidir.
İşte buna şuur hali denir.
Kurban: Hz İbrahim(as) ilerlemiş yaşında tek erkek çocuğu olmasına,
Oğlu İsmail’i de çok ama çok sevmesine rağmen
Allah(cc) için ondan vaz geçebilmesi olayıdır.
Şeytan burada Hz İbrahim’i kararından vaz geçirmek için çok uğraşıyor.
Yaşın ilerlemiş.
Başka erkek çocuğun olmaz.
Rüyayı yanlış anlamışsındır.
Netice alamaz
İsmail in annesi Hacer’e gelir.
Kocan oğlunu kesecek
Sen bir anne olarak buna nasıl sessiz kalırsın
Koş yetiş
Engel ol
Netice alamaz
Koşarak İsmail’in yanına gelir.
Baban seni kesecek
Sen daha çok gençsin
Önünde güzel günler var
Sen buna nasıl razı olursun
Bir şeyler desene
Babana engel olsana
Netice alamaz
İşte buda Allah(cc) emirleri karşısında Müslüman bir baba
Müslüman bir anne
Müslüman bir evladın sergileyeceği tavır
Şeytanın hilelerine karşı dik duruşun simgesidir.
Bu anlayış Müslümanlar açısından ideal olandır.
Görünüşte zordur ama sonu hep olumlu gelir.
İdeal olanı Allah (cc)peygamberler ve veli kulları üzerinden gösterir.
Müslümanlarında öyle olmasını ister
Birde günümüz Müslümanları için reel olan var.
Değil evladımızı feda etmeyi Allah için maddi menfaatlarımızın ne kadarından vaz geçebiliriz.
Bu sıradan Müslümanlar için.
Birde gücü elinde bulunduranları düşünün.
Fedakârlık şöyle dursun
Hak ve hukuka ne kadar riayet ederler.
İnanmazsanız Müslüman zenginlerin yaşantılarına ve ücret politikalarına bir göz atın.
Reel olan ile ideal olanı bir birine karıştırmamak lazım.
İdeal olandan da hepten uzak durmamak lazım
İdeal olan taşladığımız şeytanı yaşantımızdan uzak tutmaktır.
Reel olan ise hacda taşlayıp döndükten sonra peşinden koşmaktır.
Günümüzde Müslümanlar açısından reel ve ideal dengesi kaça kaçtır?
Allah (cc) bizleri şeytana karşı dik duranlardan eylesin.
Siz Allah (cc) emirlerine ram olur
En sevdiklerinizden bile vaz geçmeyi göze alırsanız
Allah (cc) bunu karşılıksız bırakmaz.
İsmail’in yerine koç göndermesi gibi
Bütün Müslümanların bu şuurda olması temennisiyle…

Ortadoğu’da Çıban Başı: İsrail

Yahudiler Ortadoğu’da yerleşti yerleşeli bütün dünyanın huzuru bozuldu. Gün geçmiyor ki gazeteler, televizyonlar İsrail’in yeni bir tecavüzünden bahsetmesinler.

Kapitalist Yahudilik âleminin beslediği desteklediği bir avuç İsrail ordusu, kabına sığmamakta ve her türlü melanetleri yapmaktadır. Yakındoğu’nun Arap aleminin kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail’in bu tecavüzleri karşısında Araplar tam bir birlik halinde hareket edememekte. Günlerini nutuklarla, mitinglerle, protestolarla geçirmektedirler. Bu sebeple de bütün Arap âleminde isyanlar, parçalanmalar devam etmektedir. Atlas Denizinden İran sınırlarına kadar yayılan 200 milyondan fazla nüfusa sahip olan Arap alemi 6 milyonluk İsrail’in hakkından gelememiş bütün haklarını Yahudilere çiğnetmişlerdir. 2 milyona yakın Arap kendi öz yurtlarından sürülmüş, Filistin mültecileri adı verilen bu zavallılar aç çıplak çöllerde dolaşmaktadırlar.

Diğer taraftan Arap zenginleri, şeyhleri, emirleri sayısız cariyeler, son model lüks arabalar türlü zevk sefa içinde binbir gece masallarının alemini yaşamaktadır. Bu adamlar ömründe bir defa olsun karnı doyuncaya kadar yemek yemeyen, bir defacık olsun kahkaha ile gülmeyen o mübarek Peygamberin Ümmetinden olamazlar. Bu günkü Arap aleminin İslamiyet’ten evvelki Araplarla hiçbir farkı yoktur.  

Arap memleketleri, Dünyanın en zengin memleketleridir. Zira bu memleketlerde 20. ve 21. asrın medeniyetinin şah damarı kanı canı olan zengin petrol kaynakları mevcuttur. Yerin üstüne hakim olamayan Arap yerin altından da bihaberdir. Biz Türkler din kardeşlerimiz olan Arapları her bakımdan kuvvetli kudretli kendi memleketlerinde hür ve müstakil hiçbir istismara yer vermeyen insanlar, devletler olarak görmek isteriz.   

Asırlarca bir arada yaşadık, adetleri adetlerimize, dilleri dilimize karışmış bütün içtimai hayatımıza girmiş, vicdanlarımıza kadar sinmiştir.  

Büyük Ortadoğu projesi gereği ABD’nin Ortadoğu’da ki devletlere saldırısını ve rejim değiştirmeye kalkışmasını millet olarak asla tasvip etmedik. Bu sebeple de İsrail’in Gazze’ye yardım için giden gemiye saldırıp dokuz vatandaşımızı şehit etmesi ve Arap Ülkelerindeki kargaşaları teşvik etmesi sebebiyle İsrail’den elçimizi çektik. Bu ülkelerden Suriye ve Mısır devamlı Türk düşmanlığı yapmış, Suriye yıllarca Terörist başını Şam da malikâneler de yaşatmış ve Hatay İlimizi bizden isteme cesaretini de göstermiştir. Bu ülkeler Türkiye aleyhine yapılan düşmanlıklar bize yöneltileceği yerde İsrail’e yönetilse Araplar sözlerinin eri olsalar ortada İsrail diye bir şey kalmayacağı gibi bütün Ortadoğu bilhassa Arap alemi büyük devletler arasında bir pazarlık mevzuu bir nüfuz sahası olmaktan çıkar Ortadoğu’da sulh ve sükunun muhafazası ve devamı isteniyorsa şöyle hareket edilmesi gerekmektedir.  

1- Ortadoğu’da devamlı huzursuzluğa sebep olan İsrail Arap ülkelerinin birleşmesi birlikte hareket etmesiyle Yahudi şımarıklığına son verebilirler.

2- Ortadoğu devletleri hassaten diğer İslam devletleriyle anlaşarak Atlantik’ten Endonezya ya kadar 500 milyon Müslüman dan müteşekkil bir topluluk halinde kuvvetli kudretli bir varlık halinde dünyanın karşısına dikilmelidir.  

3- Bu İslam devletleri krallıkları emirlikleri bırakmalı Cumhuriyet idaresine kendi hür iradeleri ile geçmelidirler. Böylece milletle devlet ve hükümet idare edenlerle idare edilenler arasındaki düşmanlık kalkmalıdır.  

Bu gün Ortadoğu’dan Fransızlar ve İngilizler çekilmiş görünmektedir. Ancak Ortadoğu’da ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın çıkarları çakışmaktadır. Ortak emperyalist politikalar Dünyanın her yerinde olduğu gibi Ortadoğu’da da ABD tarafından planlanır. Askeri operasyonları ABD icra eder istihbarat çalışmaları İngiltere kültürel faaliyetleri Fransa yürütür. Amaca ulaşmak için çeşitli dolapların çevrilmesi ve ortalığın karışması gerekir. Bunu tezgâhlayan da Almanya’dır. Bu gün Ortadoğu Arap ülkeleri isyanlarla, çatışmalarla karanlık günler geçiriyorsa bunun sebebi Ortadoğu’da çıkarları çakışan devletlerdir.  

İsrail Ortadoğu’da başlı başına bir meseledir. İsrail’i uzaktan yakından ilgilendiren her mesele dünya iktisadiyatını hatta fikriyatını elinde bulunduran Yahudilik alemini dolayısıyla bütün dünyayı ilgilendirir.  

Her devlet kendi boşluğunu kendisi dolduracak hale gelmeli. İçtimai iktisadi, siyasi her sahada kuvvetli olmalı memleketlerini bir istismar sahası olmaktan kurtarmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihinde hiç bu kadar acz içinde olmamıştır. Öğretmenleri kaçırılıyor, polisleri, askerleri, korucuları şehit ediliyor. PKK Teröristleri artık işi o kadar ileriye götürdüler ki kendi insanlarına kurşun sıkıyorlar. Bayanları öldürüyorlar ondan sonrada “Affedersiniz biz polis zannettik” diyorlar. Eskiden bir söz vardı ” doğmamış çocuğa don biçmek” şimdi “doğmamış çocuğa kefen biçiyorlar.”

Bizim yöneticilerimizde PKK terör örgütünün uzantılarıyla görüşmelerinden memnun hatta meclise gelmelerinden de büyük mutluluk duyuyorlar.

Yüce Allah milletimizi korusun.  

Dindarların Sınavı ve Aldanma Günü

0

Dindarların Kürt Sorunu’na yaklaşımı üzerine yapılan bir mülakât gündeme düştü. Söyleşi bir anıyla başlamaktadır. Fakat sunulan diyalog, anının eski fakat inşa ediliş biçiminin yeni olduğunu gösteriyor. Çünkü seçilen kelimeler ‘anının anlatıldığı’ dönemde kullanılan kelimeler değil.

Dindarların iyi sınav vermediğini temellendirmek için bağlı bulunduğu Cemaat’in öncüsü Said Nursi’ye atıf yapıyor: ” …Lisan-ı Arabî vacip, Kürdî caiz, Türkî lazım kılmak” (Münâzarat 1977: 71) Said-i Nursi bu sözü Bitlis’in iki cenahı olan Van ve Diyarbakır’da Medresetüzehra adıyla bir üniversite talebi bağlamında 1911’de söylüyor. İfadenin tarihî bağlamı ve gerekçesi çok farklı, kaldı ki bu talebine şu hususu da ekliyor: “…Emin olunuz ki biz Kürtler, başkalarına benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neşet eder.” (s. 71) Muhafazakâr kesimin önde gelen ismi, alıntı yaparken tarihî durumu dikkate almıyor. Bu sözün söylendiği dönem (a) Milletler Sistemi’nin devam ettiği dönemdir. (b) O dönemin telakkisine uygun eğitime yönelik bir öneridir. (c) Lafzî anlam kastedilmiş olsa bile ‘İçtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neşet eder.’ ifadesi makaslanıyor. ‘Fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir.’ sözü hatırlanmıyor. Keza ‘dâhilde fitne fesat çıkaran ve kendi insanını öldüren eşkıyayı’ tanımlama biçimine hiç atıf yapmıyor.

Burada esas sorun, yorum mantığı açısından şudur: Muhafazakâr kesimin önde gelen isminin bağlı bulunduğunu ifade ettiği cemaat, Kur’ân’ın Hıristiyan ve Yahudilerle ilgili olarak itikadî konularda yaptığı tanımlamaların ve uyarıların tarihsel olduğunu ileri sürer. Dinler Arası Diyalog masalını bu yorumun üzerine bina eder. Allah’ın gönderdiği İlahî Kelam’ın tarihsel olduğunu savunan bir anlayışın, tarihî bir şahsiyet olan Said-i Nursi’nin sözlerini zaman-mekân üstü bir dille ve anlayışla yorumlaması hangi İslâm anlayışına uyar? Siz isterseniz, her türlü anlam sınırını aşan bu çelişkiyi bir kez daha düşünün.

Peki, niçin dindarlar Kürt meselesi ilgili iyi bir sınav veremediler?

Bu soruya verilen cevabı dinleyelim: “Dindarlar üzerinde hegemonya sürdüren bir resmi söylem vardı… Milliyetçi resmi söyleme katılınca, benim camiamda Kürtlerin varlığını kabul etse de vicdanî gerekliliğini yapamamıştı.” Bu ifadeleri kavim ve kabile mantığını aşamamış, beşeri / tarihi tecrübenin ürünü olan millet sistemini kavrayamamış bir anlayışın ürünü olarak görmek gerekir. Ayrıca işin gerçeği şudur: Resmi söylem, sizleri her zaman korumuş ve kollamıştır. Bu ülkede acı çekenlerin fakat edebinden ve irfanından dolayı susanlar kimler olduğunu tarih resmî olarak kayıt etmiştir. Resmî söylem madem sizin üzerinizde baskı kurdu, neden 12 Eylül 1980 darbesini Niğbolu zaferi olarak ilan ettiniz? Neden, çok ince ve teknik mesaj gönderme adına derginizde ‘Son Karakol’ yazısını yazdınız ve başyazı yaptınız?

Zulmü meşrulaştırmak küfürdür:

Muhafazakârların önde gelen ismi ‘milliyetçiler ve biz dindarlar’ ifadesini kullanarak dini kendisine tahsis ediyor. Adama sorarlar, bu hakkı nereden alıyorsunuz? Dindarlığın bayiliğini size kim verdi? Dindarlık sizin tekelinizde mi? Dindarlık eğer görüntü vermek, şekil yapmak ise dediğin doğrudur. Fakat şunu hiç unutmayınız: İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Ebu Mansûr el-Matûridî, büyük günah işleyen kişiyi mümin görür. Buna karşın zulmü meşru gören ve meşrulaştıranın İslâm’ın dışına çıktığını kabul ederler. Batılı merkezî güçlerin İslâm coğrafyasında yaptığı işgali ve katliamı demokratikleşme adı altında meşrulaştıran bir kişi veya toplum, her gün namaz kılsa, oruç tutsa, Allah’ı tespih ve takdis etse işlediği cürümü ebediyen temizleyemez. ‘Çin zulmü altında anadilini konuşmaktan men edilen insana sahip çıkmak’ zulme isyanın gereğidir. ABD’nin jeo-politik düzenleme adı altında işgale ve yaptığı katliama karşı çıkmak da zulme karşı olmanın, imanın ve ahlakın gereğidir. Bu sürecin parçası olanların elleri ve dilleri kana bulaşmıştır. Elleri ve dilleri kana bulaşanlar İslâm’dan, insaniyetten ve ahlaktan bahsedemez. Sadece elde ettiği otoriteyi kullanarak insanların üzerinde baskı kurar.

Farklı bir amaç için kullandığınız geleneğinizin, değişim sürecinde farklı tercihleri olabilir. Fakat bu gelenek, zulmü onaylamaz. “Eğer bir zalim, seni ayakların altına alır ezer, sen de onun ayağını öpersen hem bedenin hem ruhun ölür. Fakat aşağıdan yukarı yüzüne tükürürsen bedenin ölse de ruhun diri kalır, ” sözleri Said-i Nursi’ye aittir. Milliyetçileri, milletin birliğini savundukları için; Milli Görüşçüleri İslâm kardeşliğini savundukları için eleştiriyor, dar görüşlükle suçluyorsun. Necmeddin Erbakan, emperyalizmin ne parçası ne de seçeneği oldu. Hayatının sonuna kadar direndi ve anlının akıyla Allah’ın rahmetine kavuştu. Milliyetçi geleneğin liderleri ve mensupları hayatları boyunca tarihsizliğe, kültürsüzlüğe, dinsizliğe, müfsitlere, vassallara, emperyalist güçlerin ortaklarına karşı mücadele verdiler. Ağır bedel ödediler. Şimdi bu bahtiyarlara sesleniyorum: İslam dünyasını baştanbaşa ateşe verenlerin, Türk Dünyası’nda her türlü ve baskıyı reva görenlerin, tükürün yüzüne! Bedeniniz ölse bile ruhunuz diri kalsın!

Geri dönülmez değişim ve aldanma günü:

Geri dönülmez değişimden bahseden muhafazakârların önde gelen ismi, geri dönülmez değişimin başladığını dini azınlıkların liderleriyle buluşmak üzerinden açıklıyor. İşin garibi Kürt kökenli vatandaşlarımızı da ‘mağdur olduğunu düşündüğü bütün azınlıkların’ içinde veriyor. Böyle bir izah biçimi hangi anlayışın ve hangi İslâmî duyarlılığın eseri olabilir? Ve hızını alamıyor: “Kürt sorunu önemli ölçüde Kürt dili ve kimliğinin özgürlüğü sorunudur… Kendine mümin diyen kişiler farklı dillerin ve kimliklerin özgürlüğünü kabul etmeli ve özgürlüğün temini için elinden geleni yapmalıdır.” Peki dil özgürlüğü nasıl olacak? Eğitimin her safhasında Kürtçe eğitimin yolu açılacaktır. Böyle bir anlayışı beşerî ve tarihî tecrübenin son şekli olan millet gerçekliğiyle bağdaşmaz. Belirtilen mantığa ve kankasına göre ‘zaten Kur’ân kavimden’ bahsediyor. Sosyolojik bir olgu olan millet, Kur’ân’a aykırı. Bu mantığa göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kavimlerden mürekkep bir sisteme geçmesi gerekir. Bunun adı, kelimenin tam anlamıyla ırkçılıktır. Kur’ân’ın tanımladığı cehaletle birebir örtüşür.

Dinî azınlıkların temsilcileriyle buluşma ve diyaloga gelince, fazla yorum yapmadan Zaman Gazetesi’nin bazı manşetlerinin tarihine atıf yapmakla yetineceğim. ‘Papa yine sahnede -22 Nisan 1990’, ‘Vatikan ve İngiltere Tarsus’u ABD Patrikhane’yi merkez yapmak istiyor-17 Haziran 1990’, ‘Patrikhane entrika peşinde…-18 Haziran 1991’, ‘Hıristiyan teşkilatlarının Müslümanlara yönelik çalışmaları endişe ile takip ediliyor. İslâm dünyasında Hıristiyanlık atağı-31 Ekim 1991’, ‘PKK Hıristiyan işbirliği- 25 Şubat 1992’. Bu minval üzere, manşetler ve açıklamalar 1996’ya kadar devam ediyor. ‘Vatikan’dan sıcak mesaj-17 Nisan 1996’, ‘Patrik ve Fethullah Gülen Hocaefendi toplumsal barışın önemini vurgulayan konuşmalar yaptılar.-1 Ekim 1996’, ‘Ehl-i Kitap iftarda- 24 Aralık 1998.’ Değişim sonrası açıklamalar ve manşetler ise bu minval üzere dozunu artırarak devam ediyor. Bu değişim, bir paradigma içinde giderilmesi gereken bir fikrî eksikliğin eseri değildir. Ünlü İslâm düşünürü Şehristânî’nin ifadesiyle ‘Birbiriyle tamemen çatışan iki yorumdan birisi, gerçek dışıdır.’ Şimdi söyleyin hangi görüşünüz doğru? Hangisi yalan, hangisi gerçek? Dünya hayatında şekil yapmak ve değiştim demek, haklı olduğunu ilan etmek mümkündür. Fakat kimin iyi, kimin kötü olduğu Kur’ân’ın ‘aldanma günü’ olarak adlandırdığı mahşer gününde açıkça ortaya çıkacaktır.

 

Almanya Gezilerim – 2

Almanya’da bir çok yerde şato görebiliyorsunuz. Şatolarda krallar ve büyük kişiler yaşamış.  Bulunduğumuz nehir kıyısı, arkaya doğru kilometrelerce ormana sahip. Trenle 1200-1300 lü yıllarda kralın yaşamış olduğu Drahofoles kalesine çıkıyoruz. Kaleyi inceliyoruz; kalenin büyük bir bölümü yıkılmış.  1200-1300 lü yıllarda güvenli diye daha yüksek yerlerde yaşarlarmış. İnsanlar turizm amaçlı gezi yapıyorlar, alabildiğine ormanlık alanlarla kaplı bir yer Almanya’da özel ormanlara sahip olma imkanı da varmış.

 Kale gezimizin ardından Almanya’nın önemli şehirlerinden birisi olan Köln’e gidiyoruz. Köln, epey büyük bir şehir. Yaklaşık 50 bin civarında Türk yaşadığı söyleniyor, şehrin ortasında çok büyük bir kilise var ve bu kilisenin adı DON.  Meşhur bir kilise 16-17. yüzyılda yapılmış şehrin simgesi haline geldiği söylenmekte.  Gerçekten de çok büyük ve özel bir yapı. Öyle zannediyorum ki Avrupa da böyle yapılar az bulunur. Taştan yapılmış, taşlar yontulmuş.  İçerisine baktığımızda ses ve hoparlör sistemi de mevcut. Kilisenin içerisinde, yapımına katkı sağlayanların  maket mezarları mevcut.  Kilise incelememiz ve şehir içi gezimizin ardından eve dönüyoruz. Yolda benzin alıyoruz. Almanya’da benzin fiyatları az da olsa değişik fiyatlar arz ediyor . Süper benzin alıyoruz .Litre  fiyatı  1,530 Euro.

Diğer bir gün Süleyman Bey ve Raife Hanım, eşim ve ben yaklaşık 150-160 km mesafede bulunan Frankfurt’a akrabamız Bahattin Çelik’i ziyaret edip  bir gün misafir oluyoruz. Frankfurt Almanya’nın büyük şehirlerinden biri. Şehrin girişinde çok büyük Titanic gemisini andıran iş merkezi yapılmış. Çok büyük bir yapı içerisinde her türlü mağazalar varmış.  Franfurk’ta önümüze gelen büyük mağazaları geziyoruz. Tekstil, giyim, ayakkabı, elektronik eşyalar buraya göre bilmem ama TL ye vurduğunuzda çok pahalı olduğunu gözlemliyorum. Burada indirimler oluyormuş.  O indirimlerde uygun olabiliyormuş. Almanya’nın yazı pek olmadığından yazlıklar genelde ucuz oluyor. Caddelerini gezerken Türk bankalarından İş Bankası, Vakıfbank, Akbank  tabelalarını görüyoruz. Ayrıca burada Garanti Bankası ve Şekerbank’ ta mevcutmuş. Burada şehir nüfusunun bir milyona yakın olduğu 40-50 bin Türk olduğu söyleniyor. Bir gün Bahattin beylerde kalıyoruz ve misafirperverliklerinden ötürü Bahattin bey ve eşi Mürvet hanıma teşekkür ediyoruz.

Frankfurt’tan Konikwinter’e gelinceye kadar coğrafi olarak orman alanlarıyla kaplı tarıma uygun olmadığı için meyve ve sebze alanlarına rastlayamıyoruz.

Başka bir gün Bonn’a gidiyoruz. Bonn şehri, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra Başkentin Berlin’e taşınmasıyla eski canlılığını kaybetmiş. Dolayısıyla fazla bir özelliği kalmamış. Bonn’dan tarihi bir ilçe  olan Linz’e geçiyoruz. Burada binalar taşlarla yapılmış, belirli yerlerine ağaç oturtulmuş. Yan taraflarında ise ağaçtan oyma figürler var. Burada tarihi alana kesinlikle dokunamıyorsunuz. Ancak binaların onarımı için uygun kredi veriliyor. Galiba bir kısmını da devlet karşılıyormuş. Burasının çok eski yerleşim birimi olduğu anlaşılıyor. Bazı dükkanlar kapanmış eski hareketliliği kalmamış . İlçenin içerisinde caddeler her tarafı taş döşeli gezi sırasında turistlerin ağırlıkta gezdiğini görüyoruz. İlçede bulunan cafe ve restoranların fiyatlarına bakıyorum. Menüler, Türkiye’ye göre çok pahalı.  İyi bir yemek yeseniz burada 15 Euro.  Bu fiyatları görünce ister istemez  turistlerin ülkemize gelip de her şey dahil otellerde ne kadar ucuz bir tatil yaptıkları aklıma geliyor ve o kadar nimetten faydalanıyorlar. Kendi ülkemizde bile onlara sağlanan imkanla tatil yapma şansına sahip değiliz. İnşallah bu anlayış değişir ve Türk Milleti daha refah seviyelere gelir ve bizim insanlarımız da rahat tatillerini yapabilirler.

Kolesterolsüz Anayasa Yapmak

Habertürk TV’de Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta ile Pakize Suda’nın sunduğu programda misafir olan “Prof. Dr. Canan Karatay, beslenme konusunda ezberleri bozdu, tabuları yıktı.” Dinlemeyenler için Karatay’ın anlattıklarından birkaç hususu aktaralım:

“Kolesterol diye bir hastalık yoktur. Bu hastalık ilaç üreticisi dev firmalar tarafından icat edilmiş sanal bir hastalıktır. Kolesterol vücut için çok faydalı ve lüzumlu bir maddedir. Kolesterol için kullanılan ilaçların hiçbir faydası olmadığı gibi zararlıdırlar. Kolesterol ölçtürmek gereksizdir. Tereyağı ve yumurta zararlı değildir. Yumurta bir canlının oluşması için gerekli bütün maddeleri ihtiva eden mucizevî bir gıdadır. Günde en az iki yumurta yiyin.”

Bakın kolesterol ne işe yararmış: “Kolesterol hayati bir madde ve o olmadan yaşamamız mümkün değil. Eğer kolesterol olmasaydı insan türü yok olurdu. Kolesterol olmadan ne erkeklik hormonu testosteronu, ne de kadınlık hormonu östrojeni yapamazsınız. Neticede yeni nesilleri de üretemezsiniz. Kolesterol olmazsa, safra yapımınız bozulur, besinleri bağırsaklardan emmeniz imkânsız hale gelir. Hücre duvarınızın bütünlüğü ortadan kalkar. Bazı vitaminleri, örneğin D vitaminini yapamazsınız.”

******

Demek ki uluslararası sermayenin ilaç sektöründeki temsilcileri önce bazı maddelerin kolesterolü düşürücü etki yaptığını fark ediyor. Bu maddeleri kullanarak bir ürün geliştiriyor. Ürünün pazarlanması için lazım gelen piyasayı oluşturmak maksadıyla kolesterol “tehlikeli” ilan ediliyor. Çok sayıda güdümlü araştırmalarla dünya sağlık kuruluşları etkileniyor. Bu firmaların pazarladığı cihazlarla ve maddelerle düzenli kolesterol ölçümleri yapılması teşvik ediliyor. Ömür boyu kullanılması gerektiği bildirilen ilaçlarla sürekli müşteri kazanılıyor.

Böylece ilaç firmaları kendilerine bağımlı bir müşteri kitlesi kazanırken, bu bağımlı kitle ilaç firmalarına aktardıkları büyük paralar karşılığı sağlıklarını bozuyorlar. Aynı oyun sentetik vitaminler ve organik olduğu söylenen reçetesiz ilaçlarda da oynanıyor.

*******

Yeni Anayasa için bir toplumsal mutabakatın olduğu söylenmekte. Peki, kimler, neden mevcut Anayasa’ya karşı?

Sivillerin yaptığı, daha özgürlükçü bir Anayasa” istendiği ifade edilmekte. Bu soyut talep acaba ne kadar gerçekçi?

  • Ø Önce mevcut 1982 Anayasasının yüzde doksanbir oyla kabul edilmiş olduğunu hatırlayalım. Bu oranın “olağanüstü şartların eseri olduğu” itirazını kabul ederek devam edelim.
  • Ø Mevcut Anayasa (yürürlük maddesi dâhil) 177 maddeden ibaret. 17 değişiklik paketi ile bu 177 maddenin tam 144 maddesi değiştirilmiş. Yani yüzde 81’i zaten siviller tarafından yapılmış.
  • Ø “Yürürlükteki Anayasanın, demokrasi, insan hakları, özgürlükler hususunda vatandaşı rahatsız eden, kısıtlayan, onun huzur ve güven içinde yaşamasına, kanunlardan ve her türlü imkândan istifade etmesine engel olan” maddeleri var mı, bunlar hangi maddelerdir?
  • Ø Böyle maddeler varsa bunlarda değişiklik yapmaya mani olan bir husus var mıdır?
  • Ø “Daha fazla demokrasi ve özgürlük” istediğini söyleyen siyasi partiler, neden parti liderlerini “seçilmiş krallar” haline getiren; milletvekillerinin, belediye başkanlarının, hatta belediye meclis üyeleri ve parti teşkilatlarının seçimini “tek adamın” iradesine bırakan “Siyasi Partiler Kanunu’nu” değiştirme iradesini göstermezler? Seçim Kanunu’nu daha demokratik hale getirmek için gayret göstermezler?
  • Ø Basılmamış kitap sebebiyle yazar tutuklanması; “parasız eğitim” pankartı açanların 16 ay tutuklu yargılanması; herkesin dinlendiği ve izlendiği paranoyasına kapılmasına sebep olan kanun dışı dinleme ve kayıtların yapılması gibi uygulamaların düzeltilmesine mani olan hangi Anayasa maddesidir? Anayasamızın 90. Maddesi ile iç hukukun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine uyulmasına engel olan bir Anayasa maddesi var mıdır?
  • Ø Kurallar kadar, hatta kurallardan daha önemlisi uygulamalardır. Trafikte hiçbir ışıkta durmayan kişiler/toplumlar için “kırmızı ışıkta durulur” yerine, “sarı ışıkta durulur” kuralı getirseniz, ne fark eder ki?

******

“Yeni Anayasa” konusunda en çok tartışma ilk üç maddede yoğunlaşıyor. Devletimizin kurucu iradesinin tecelli ettiği “Cumhuriyetimizin değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” vasıflarının sayıldığı hükümleri değiştirmek bazı grupların esas hedefi. “Yeni Anayasa” olmadan bu maddelerin değişmesi mümkün değil. O halde bunların “Yeni Anayasa” ısrarı kendi hedefleri açısından tutarlı ve anlamlıdır.

İlk üç maddeyi olduğu gibi koruyup, diğer bütün maddeleri bir yazım ve anlayış bütünlüğü içine almak için tamamen yeniden yazsak bile bu “Yeni Anayasa” sayılmaz, Anayasa değişikliği sayılır.

İktidarın ve BDP’nin “Terör/Kürt Sorunu” olarak adlandırılan çok önemli meseleyi “Yeni Anayasa” yaparak çözmek gibi bir düşüncesi var. Elbette AKP ile BDP’nin varmak istediği hedef aynı değil. Ancak her ikisinin de mevcut Anayasanın izin vermediği bir yapılanmaya gitmek olduğu anlaşılıyor.

BDP/PKK’ nın hedeflediği bir Anayasayı bu Meclis’in kabul edeceğine inanmıyorum. ABD ve AB’nin baskılarının da tesiriyle (ve de bu meselenin çözümünü zamana yaymak düşüncesiyle) AKP’nin ara çözümlere yönelmesi muhtemel görünüyor. Yerel yönetimlerin yetkilerini artıran, AY nın 66. Maddesindeki “Türklük” kavramının yerine “yurttaşlık” kavramını koyan değişikliklere CHP’nin de sıcak bakacağı Prof. Dr. Süheyl Batum’un açıklamalarından anlaşılmakta.

Anayasa içindeki “devletin yapısını açıklayan ilk üç madde” ve “Türklük” kavramının yer aldığı maddeler (vücudumuzdaki kolesterol gibi) hayatiyetimizi sağlayan önemli maddelerdir.Yeni Anayasa” pazarlamacıları öncelikle bu kavramların kötü olduğuna bizi inandırmakta. Sonra da sağlığımızı bozacak maddeleri (maliyetini de bize yükleyerek) Anayasa içine koymaya çalışmakta.

******

Kolesterol üzerine bize öğretilen yanlışlarla sağlığımızı, ağız tadımızı ve paramızı kaybettik. Türk milletinin adının Anayasadan çıkarılması ve kurucu iradenin ilkelerinin kaldırılmasıyla devletimizin bütünlüğünü, huzurumuzu ve özgürlüğümüzü kaybedebiliriz. Aman dışarıdan pazarlanan ilaçları/ fikirleri/ projeleri alırken tekrar tekrar düşünelim.

Bir Millet, ON İki Devlet

Hatırlayacaksınız, yıllar önce Azerbaycan Cumhurbaşkanı söyledi sonra hep benimsedik;
B İ R   M İ L L E T   İ K İ   D E V L E T  !..

Gerçekten o ilk yılların da heyecanı ile bu deyim çok ilgi uyandırmıştı.   AZERBAYCAN ve TÜRKİYE gerçekten iki kardeş Ülke idi…. İki Kardeş Milletti… 

Buna bu gün de itirazımız yok… Ama giderek başka şeyler oldu.

Kardeşler bazen uzaklaştı.. Araya her iki taraftan da fırsatçılar girdi.. Kötü niyetliler girdi. Menfaat ve Hırs girdi.. Değişen ve gelişen düzen içinde kardeşlerin sevgisi ve sempatisi de değişti.

Gene kardeşiz, gene et ve tırnak gibiyiz.

Ama bizi bize bırakmıyorlar. Bırakmayacaklar da… 

Düşünsenize, bazen KARDEŞLER bile birbirine düşmüyorlar mı?

Azerbaycan’da İKİ YIL Şirket Başkanlığı Yaptım. Ve çok yakın ilişkileri içinde oldum, dostlarım oldu, KİRVE oldum. Bu gün hala saygın bir dost olarak kabullendiğimiz ve bizi böyle kabullenen isimler var. Görüşüyoruz.

Köprülerin altından çok su akıyor.  Daha düşünme fırsat ve imkanları çıkıyor.

Şimdi kısa bir süre Azerbaycan’ı bir tarafa bırakalım. Yunanistan’a geçelim..  Ben o Ülkedeyken de kendi Ülkemde evimde gibi hissettim.  Yanlış anlaşılmasın Rumlarla hiç ilgim ve bağım yok.. Ama öylesine kaynaşmışız ki…

Yemeklerimiz aynı, rakımız baklavamız aynı.

Türkülerimiz aynı, aşk hikayelerimiz aynı..  Efsanelerimiz aynı, masallarımız aynı…

İnsanımız aynı,

Bun u daha çok, ÇOK ULUSLU Birliktelilerde fark dersiniz..

TEKEL Adına katıldığımız; “DÜNYA TUZ ÜRETİCİLERİ BİRLİĞİ BAŞKANLAR KURULU” toplantılarında ve yine Uluslararası  bir kuruluş olan “CORESTA, Dünya Tütün Üreticileri Birliği” Yönetim Kurulu Toplantılarında, hemen  ÜÇ DEVLETİN TEMSİLCİLERİ Bir araya gelirdik; TÜRKİYE, YUNANİSTAN ve BULGARİSTAN… Sonra Amerika bize katılırdı, İngiliz ve Fransız Delegeler ise; YEMEKTE, KAHVE ARALLARINDA bile bizlerin masum yakınlığımızdan gerçekten rahatsız olurlardı.      

İşte bir Başbakan, daha göreve geleli BİR GÜN oldu… Yurt Dışı gezisine Türkiye’ye geliyor.  Eski bir dostunun mezarını ziyaret ediyor… Oysa babası, -başkalarının da etkisiyle-  sanki pek dostane bakmazdı, bizimkilere…

Diyoruz ya, kardeş kardeşe bazen ters düşebiliyor.. Ama et kemikten ayrılmıyor.

Suriye’ye bakar mısınız, her vesileyle kardeşçe sarılmak için fırsat kolluyor.  Soğuk savaş döneminde yaratılmış düşmanlığın izlerini bir an evvel silip atmaya çalışıyor.

İran’ bakınız… Ermenistan’a Bakınız… Hatta Irak’a  -özenti Kürdistan’a bakınız, aklıselim galip gelmeye başladığında hepsinde aynı temayül;

B İ Z   K A R D E Ş İ Z !…..

Ee, o zaman; BİR MİLLET İKİ DEVLET Yerine, SURİYE, YUNANİSTAN; İRAN, IRAK  ve  ERMENİSTAN’ı da alarak;

“BİR MİLLET ALTI DEVLET” de diyebiliriz, gibi geliyor bana…

Size öyle gelmiyor mu? 

BENİM MİLLETİM dediğiniz insanlar arasında onlarla kıyaslanmayacak nice sizden ve insanlıktan bile uzak olanlar yok mu?   

Kayınpederimizin vefatında, cenaze daha kaldırılmadan, bir Ermeni Dost geldi, bütün evlatları ve damatları da bir odaya topladı ve çantasından çıkarttığı önemli bir miktar -bu günkü ölçülerle bir ev satın alabilecek bir meblağı- uzattı ve dedi ki; 

“BU BİZİM BABANIZA OLAN BORCUMUZDU, BUYURUN”   

Bu alacağı aile fertleri pek bilmiyordu, senet sepet yoktu..  Ama O Ermeni dost kalktı geldi ve borcunu o anda ödedi. Oysa benim Babam vefat ettiğinde, O paranın 20 katı bir alacak listesi vardı ve de bunların bazıları;

“BİZ BUNU BABANIZA ÖDEMİŞTİK, BU DEFTERDE UNUTULMUŞ” dediler.

Buyurun, Onlar Ermeniydi, berikiler Türk.

Yani işin Türk,  Ermeni, Kürt, Çerkez, Laz tarafı yok.. İNSAN tarafı var, İnsanlık tarafı var.  Kendi topluluklarını yakından tanıyanlar ve kendi insanını -tarafsızca- tahlil edebilenler, biraz düşüneceklerdir.

Bu gün Millet dediğiniz,

ÖYLE SERT ÇİZGİLERLERLE BİRBİRİNDEN AYRILAN TOPLULUKLAR MIDIR? 

Bu iletişim ve ulaşım imkânlarında, herkes biraz daha birbirine benzemedi mi?

Durun, durun, daha gerilere gidin OSMANLI İşte bu millet değil miydi?

Madem Osmanlıya kadar gittik,  BOSNA, MAKEDONYA, BULGARİSTAN, GÜRCİSTAN, ROMANYA ve MOLDOVYA’ya da gidelim.. MACARİSTAN dışarıda mı kalacak? … Eeee, O zaman

“BİR MİLLET ON İKİ DEVLET”… Diyelim mi?

Oldu olacak ON SEKİZE KADAR yolu var.

Sakın ola ki kimse;  OSMANLI RÜYALARI GÖRDÜĞÜMÜZ FİLAN SANMASIN… 

Ya da; BÜYÜK ORTADOĞU HAYALLERİNDE Bize biçilen ROLÜN gerçekten bu büyüklükte olduğunu da DÜŞÜNMESİN.

Biz bunları savunmuyoruz.. Bunları savunmak için böyle bir kurgu yapmadık.

Emperyalist hayaller peşinde filan da değiliz.

Biz, bu yakın çevremizle, aynı kültürü, benzer kültürleri paylaşıyoruz.

Öte yandan gidiyorsunuz, Kazakistan’a, Kırgızistan’a, Türkmenistan’a hatta Özbekistan ve Tacikistan’a, Tataristan’a, Uygur’a… Gördüğünüz nedir.. ?

Aynı kültür, benzer KÜLTÜR değil mi?

Neye hayıflanıyorum, biliyor musunuz? Daha dün gözümüzün önünde bir Rusya Federasyonu DAĞILDI..  Zannedildi ki; olay bitmiştir. Ama Hayır… Çok kısa bir süre içinde dağılan o Devletler BAŞKA BİR YAPIDA;            

“RUSYA DEVLETLER TOPLULUĞU” adı altında yine  bir araya geldiler.. 

Ama biz neden, Onlardan çok daha yakın, çok daha müşterek değerlere sahip olduğumuz, OSMANLI TOPLULUKLARI  ile, BALKANLAR ve ASYA ile ORTA DOĞU ile bir türlü bir araya gelemedik.

Nasıl onlar bunu birkaç yılda başardılar ama biz, neredeyse bir asırda başaramadık.

Evet başaramadık. Bunun sebeplerinden biri, iletişim kopukluğudur. Onlar ayrıldıklarında hala bir RUSÇA Televizyonları vardı ve en önemli iletişim araçlarıydı.

Biz bundan  da mahrum kaldık.. Bizim ne Arapçamız vardı, ne de onların TÜRKÇESİ,  Bırakınız daha gerilere gitmeyi,  AKBANK’ın Doğu Anadolu Bölge Müdürlü yaptığım yıllarda, Erzurum Horasan’ı geçince bizim Türk radyoları  susardı, Televizyon zaten hiç yoktu ve biz başka radyolardan müzik dilerdik, bazen bizim ezgilerimiz AZERİ Lehçesinde çıkardı. Bayılırdık. Hele de Haberler!… Kırık dökük TÜRKÇE ile..

Daha vahimi, bütün sınır boylarında Doğuda ve Güneydoğuda; Azerice, Ermenice Arapça, yayınların Ülkemizdeki yıkıcı etkilerini yetkililerimizin fark edemediklerine hayıflanırdık.     

Biz ne Rumca biliyorduk, ne de Bulgarca…  

Azeri Lehçesini arada bir Doğu illerimizde Radyodan filan duyunca tebessümle karşılıyorduk;

SEHERİNEN YELLER ESECEK İSİLİK YEDDİ DERECE… .  

Deyince, keyfimize diyecek kalmazdı.  İşin fenası bunun Azeri Yayını ve Asıl Türkçe olduğunu da düşünmezdik ve Rusların Propaganda için bölge lehçelerinde yayın yaptıklarını düşünürdük.  

Ve biz gülüyoruz.  Oysa o bizim ÖZ dilimiz… Ama haberdar değiliz..  Güneyde Kilis’te yine aynı komedi, Bizde televizyon yok,  orada açıyorsun ve bir Arap ekranda;

ESSELEMAÜNALEYKÜM YA EFENDİ, MİNEL KAHİRE.. 

Ve bizde yine tebessüm.. İşte böyle böyle  ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ…

Azerbaycan’da Başbakan Birinci Yardımcısı; KAMİL SEYİDOVİÇ’in odasında konuşuyoruz.. Bir başka konuk bizi büyük bir dikkatle dinliyor..

Bir ara Seyidoviç Sordu;

“BAŞA DÜŞTÜ MÜ?    ( Anladın mı? Diyor)

Ve cevap,  “YÜZ FAİZ PAŞA TÜŞMÜŞTÜR.”   (Uygur Türkü Konuğumuz; Yüzde Yüz ANLADIĞINI söylüyor.            

Bunlardan kimin haberi vardı.

Medeni Avrupa kadar, Komünist Sistem de en azından Propaganda amaçlı olarak iletişim ve yayına çok önem vermiş ve bu da onlara işte bu gün ki; SİYASİ OLAMASA DA  EKONOMİK Birlik ve beraberliği ADETA HEDİYE ETMİŞTİR:

Daha birkaç yıl önce; Genel Müdürlüğünü Yaptığımız AIDO’da Japon JAIDO’nun temsilcisi MAKİMURA Bey, dert yanıyordu;

“ARAP ÜLKELERİNDEKİ YATIRIMLARI İÇİN İKİNCİ ADAM BULAMIYORMUŞ”

Neden? Diyecek oldum.. Türkiye’de eğitim seviyesi çok çok iyi yetişmiş nice insan varken nasıl olur bulamazsın.. ,,

MAKİMURA San güldü;  Evet Dogan, gençleriniz çok iyi eğitim almışlar, İngilizceleri de çok çok iyi, ama ASLA ARAPÇA BİLMİYORLAR..   Ve işte bu nedenle daha az eğitimli, daha az liyakatli, ama ARAPÇA da bilen SURİYELİ GENÇLERİ işe almak zorundayım… Anladın mı? 

Anladım MAKİMURA San Anladım.. ÇOK ÇOK İYİ ANLADIM…

Şimdi sizler de anladınız mı?

Neyse ki iletişim imkanları arttı ve şimdi daha yakınız..

Bu nedenle işte şimdi  OSMANLI’dan geriye kalan, hatta Osmanlıya da dahil olamamış diğer ASYA, ORTA DOĞU ve BALKAN Toplulukları ile;

“BAŞKA BİR BİRLİĞİN ÇATISINI OLUŞTURABİLİRİZ.”

Bunu yapmak zorundayız. Ve yapabilme imkanımız da var…

BİR MİLLET İKİ DEVLET dedik,

BİR MİLLET ON İKİ DEVLET OLDUK,

HATTA BİR MİLLET YİRMİ İKİ DEVLET de olabiliriz.  

Bir hususun altını tekrar tekrar çizmek isteriz.. Yanlış anlaşılmasın, emperyalist emellerimiz yok…  Dikkat ediniz RUSYA bile bundan vazgeçti..

Herkesin DEVLETİ Kendine,, Ama bizler; BİR BİRLİK OLUŞTURABİLİRİZ.

Daha önce de çeşitli vesilelerle söyledik, böyle bir birlik oluşturabilme imkan ve potansiyelimiz vardır.  Ve bunu kullanırsak, hatta kullanmaya niyetlenirsek bile tablo çok çabuk değişir.  

AVRUPA hemen ayıkır. Ve inanınız onlar yalvarır, entrikalar yaparlar; İLLA Kİ AVRUPA BİRLİĞİNE GİRELİM DİYE…

Onlar bizim peşimizde koşarlar.

Bizim yolumuz,  Orta Doğu ve Asya’yı kapsayacak olan;

 “AVRASYA EKONOMİK BİRLİĞİ”   olmalıdır.

İşte böyle bakıldığı zaman;

BİR MİLLET ON İKİ DEVLET, HATTA YİRMİ İKİ DEVLET de diyebiliriz.

Ve bu mümkündür.

Biz, saydığımız yirmi küsur devlet,  Rusya Devletler Topluluğu gibi, Avrupa Birliği benzeri bir BİRLİKTELİK içinde olabiliriz.  Bu mümkündür.

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

Gıda Terörü ve Sağlığımız

Terör ve teröristlerden  söz ederiz.  PKK terörü, trafik terörü ve sağlık terörü deriz.  Gıda terörü hiç bir zaman gündeme girmez. Her gün  sayısız  insanımızı  direkt  ve dolaylı  olarak kurban  verdiğimiz  gıda  terörünü tartışmalıyız ve  gıda teröristleri ile mücadele etmeliyiz.  
Her gün şu soruyu kendimize sorarak  güne  başlamalıyız . Bugün ne yiyip ne  içeceğiz ? Yediğimiz ve içtiğimiz  zehir mi olacak ?  Şifa mı   bulacağız ?  Haram mı, yoksa helal mi yiyip içiyoruz? Yiyip içtiklerimiz nasıl ve nerede hazırlanıyor?  Bu soruları çoğaltmak mümkün. Ancak sağlığımız için  bu  kadar önemli olan bu sorulara cevap aramak şöyle dursun aklımıza bile gelmiyor ?
Dünya’nın 65 den fazla ülkesini gezdim. Gıda konusunda  İsrail kadar titizlik yapan bir ülke yok. İsrail’e  girecek her gıda  sadece sağlık açısından değil dini açıdan da kontrol  edilmekte. Hahamların   onaylamadığı hiç bir gıda ürününün  İsrail’e girmesi yasaktır. Yahudi sermayesi  olan  ünlü gıda ve içeceklerle sigaralar bile  İsrail için özel üretildiğini acaba kaç kişi biliyor.
Yahudi  İsrail ve Hıristiyan  Batı  ülkeleri gıda konusunu çok önem verirken, Türkiye’de  hormonlu ürünler ve sağlığı zararlı içek ve  gıda maddeleri rahatlıkla satılabiliyor. Helal gıda konusu  Türkiye’de yeni gündeme gelmeye başladı. Türk Standartları Enstitüsü TSE yeni  helal gıda sertifikaları vermeye başladı.
Bu hafta  Türkiye’de ikincisi düzenlenen ikinci Uluslarası  Helal Gıda   Fuarına davetli olarak katılıp  belgesel çekme imkanım oldu. Helal  gıda konusu gelecekte  çok daha ilgili  çekecek ve   Türk insanı da  bilinçlenerek  yiyip içtiğinin  sağlığına ve inancına ne kadar  uygun olup olmadığını sorgulayacaktır.
Bugün  hastalıklar  artıyorsa, kanser   insanlarımızı öldürüyorsa. Genç insanlar hayatlarının baharında  sağlıkları kaybedip  ilaca mahkum oluyorlarsa  insanlarımız  her alanda sağlıklarını kaybediyorsa  Öncelikle yiyip içtiklerimiz sorgulamalıyız. Sağlıklı bir toplum  için öncelikle gıda  teröristleri ile mücadele etmeliyiz.
Devlet  anayasaya toplumun sağlını korumak için   madde bile koymuş. Yeni  hazırlanacak Anayasa’da  gıda konusunda çok özel maddeler konmalı. Yiyip içtiklerimiz  her bakımdan çok önemli. Önceki gün Çayırova’da açılan  Arden-Ferpa marketler Zinciri’nin açılışında  sağılıklı ve helal gıda Ürünleri’nin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha   anladım.
  
*Vali’nin  gıda uyarısı

Çayırova’da Arden Ferpa Hipermarketler zincirinin beşinci mağazasının açılışına katıldım. Sağanak yağmura rağmen Vatandaşların yoğun ilgi gösterdiği açılışa Vali Ercan Topaca, belediye başkanlarımız, kaymakamlarımız, Emniyet müdürlerimiz ve protokol mensuplarımız yoğun ilgi gösterdi. Çayırova’da ticaret hayatına yeni bir renk getirecek Arden Ferpa hipermarkete başarılar dinlerken, açılışta konuşma yapan Vali Ercan Topaca’nın konuşmasına dikkat çekmek istiyorum.
Vali bey açılışta gıda konusunda vatandaşlara önemli mesajlar verdi. Vatandaşların sağlığa dikkat etmelerini isteyen Vali Topaca bunun için yenilen ve içilen gıdalara önem verilmesini istedi. vatandaşların güvenilir olmayan yerlerden alışveriş yapmalarını istemeyen Topaca, herkesin güvenilir olduğunu bildiği yerlerden alışveriş yapmalarını istedi. halkımızın her ürünü yiyip içmemelerini, sağlıklı ürünleri tercih etmelerini isteyen Vali bey, Gıda konusunda yaptıkları çalışmalara da değindi. Valilik olarak gıda ve besin konusuna önem verip, kimseye müsamaha göstermediklerini dile getiren Vali bey, bu konuda titiz çalışmalar yaptıklarını ve halkın sağlığıyla oynayanlara müsaade etmeyeceklerini kaydetti.
Evet Vali beyin bu açıklamaları büyük önem taşıyor. Sağlık her şeyin başıdır. Sağlığın iyi olması da yediğimiz, içtiğimiz besinlerden geçiyor.  İyi olmamız da, hasta olmamamız da yediğimiz ürünlere bağlı. Aldığımız ürünleri de temin ettiğimiz yerler en az yediklerimiz kadar büyük önem taşıyor. Ben elimden geldiğince bilmediğim yerlerden alışveriş yapmamaya, sağlıksız besinleri tüketmemeye çalışıyorum. Ne olduğu belli olmayan yerlerden ve ne olduğu belli olmayan ürünlerden kaçınmaya çalışıyorum. Vali beyin bu açıklamalarını da bu yüzden önemsiyorum.

*Cihan’da Bir Nefes Sıhhat

Sağlık bizim toplumumuzda o kadar önemli bir yer tutuyor ki, Halkın ekmeği ile  oynayanların  çok ağır  cezalara çaptırıldığı  ve  idam   edildiğini tarih kitapları yazmakta.  Şairlerimiz bunu mısralarına bile taşımışlar. Hatta büyük cihan padişahı, Osmanlı’ya altın devrini yaşatan, Avrupalıların Muhteşem dedikleri Kanuni Sultan Süleyman o meşhur menkıbesinde şöyle demiştir:

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Kanuni’nin bu veciz sözlerinden anlaşılacağı gibi biz bir ferdin sağlığını devlete bile tercih eden bir toplumuz. Böyle bir anlayışın nesilleri olarak bize düşen yediğimiz ve içtiklerimize azami önem göstermektir. Zira giden gençlik ve kaybedilen sağlık geri gelmez. Bu yüzden sağlımızın kıymetini bilmeliyiz. Özellikle bizim gibi dört mevsim, sabah akşam her koşul altında koşturan insanlar sağlıklarına daha da dikkat etmeliler. 30 yıllık gazetecilik hayatımda mevsim yaz olsun, kış olsun, kar altında da sağanak yağmurda da görevimi ifa etmeye çalıştım. Sağlığıma azami derece de önem gösterdiğim için bu koşuşturmalarda rahatlıkla işimi yaptım. Kış mevsimlerinde bol bol C vitamini alarak, ıhlamur çayı tüketerek ve ne olduğu belirsiz ürünlerden uzak durarak bir çok hastalıktan korundum. Sizlerin de bu noktalarda önem göstermesini istiyorum.
Evet Kanuni’nin dediği gibi “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…” sağlığımıza önem gösterelim, yürüyüşler yapalım, sağlıklı gıdalar tüketelim, halkın sağlığıyla oynayanları ihbar edelim ve geçmişte olduğu gibi yine sağlıklı bir toplum halini alalım. 16 Ekim Dünya günü ve Gıda haftasını kutladığımız şu günlerde bu konuya biraz daha önem verelim ve gerekli önlemleri alalım. Gıda denetimlerini de ara vermeden sürdüren Zabıta ve tarım müdürlüğü ekiplerini de kutluyor ve kimseye müsamaha göstermemelerini diliyorum. Her gün kendi kendimize   şu soruyu  sorarak güne başlayalım ” Bugün  sağlığımız için ne yiyip içeceğiz ?