24.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1145

Değişmeyen Zihniyet

Türk inkılâbının başardığı en mühim meselelerden biri şarkın statik dünya görüşü insan telakkisi yerine, müspet, dinamik bir dünya bir hayat anlayışı getirmiş olmasıdır.

Anadolu’da ki milli hareketin başına geçen Mustafa Kemal vatanı düşmanlardan temizledikten sonra Asyalı zihniyet ve fikirlerle amansız bir mücadeleye girişti. Birçok nutuklarında yaptığı inkılâpların Türk Milletinin var olma yaşama cehtinden hayati zaruretlerden doğduğuna işaret eden Atatürk ilhamını bizzat milletin kendisinden aldığını tekrar tekrar söylemiştir.

Bu vaziyet karşısında orta çağın insanlara çalışmadan bol bol hazine bağışlayan Hızırları gaipten haber veren dervişleri, ermişleri yavaş yavaş cemiyetten çekildiler. Hayal, masal âlemine karıştılar.

Cemiyete yeni bir hayat iksiri bahşedildi. Dünya fani olmaktan çıktı herkes hayata sarıldı. Tekkeler kapatıldı yenileşmeler birbirini takip etti. Değişmeyen bir şey kaldı zihniyet.

Çok geçmeden eski şark tembelliği, vurdumduymazlığı tekrar kendisini gösterdi. Tekkelerin yerini kahveler aldı. Hızır Aleyhisselamın yerini piyango gişeleri, at koşularına, poker masalarına bıraktı. Yeşil türbeyi kapattık. Mavi gişeyi açtık. Ne yaptık neyi değiştirdik. Sadece kelimeleri mukadderat alın yazısı kader gibi kelimelerin yerini şans, talih, sürpriz kelimeleri aldı.

“Alem yine ol alem devran yine ol devran alem değişti” devranı da değiştirmek zorundayız.

Piyango gişeleri önünde toplananların eski türbeler önünde toplanan zavallılardan ne farkı var mürteci ve asri olmak elinizdedir. Çocuğunu beşiğinden çıkartıp “belki bir şey çıkar umudu ile çocuğuna bilet çektirmeye uğraşan kadınlar. Kahvedeki sigara dumanından başı görünmeyen iki de bir biletine bakıp binleri, onbinleri, milyonarı sayıklayan şaşkın adam, sabahleyin karısına rüyasında ne gördüğünü soran küçük memur bütün alın yazılarını piyango biletlerinin numarasında okuyanlar bütün bunlar hangi devrin hangi zihniyetin adamlarıdır.

At yarışlarına gitmek için çocuklarının nafakasını keserler. Ekmek paralarını çifte bahise yatıranlar sonra cebi delik eli boş evlerine dönerler.

 Kendi kendine kızmalar bütün dünyaya küsme talihsizlik dünyadan ve insanlardan soğuma bıkma manevi sukut sonra karı koca kavgaları, aile faciaları bütün bunlar tesadüfçü bir hayat anlayışının dünyaya rastgele geldiğine inanan gayesiz, serseri mizaçların akıbeti işin en kötü tarafı bu türlü telakkilerin cemiyet tarafından kabul olunmuş teşvik edilmiş hatta “MİLLİ” sıfatıyla müesseseleşmiş olmasıdır.

Yarının idaresini eline alacak münevver gençliğe bakınız hepsi de bir huzursuzluk buhran içindedirler. Mazisinden kopmuş istikbaline karşı lakayt “dem bu dem” “an bu an” felsefesinin içinde yüzüyorlar, çünkü hiçbir şeye inanmıyorlar.

Gençlere hayatın bir kadeh içki ve bar, pavyondan ibaret olmadığını nasıl anlatacağız.

Onları büyük ülkelere, mukaddes duygulara bağlayarak içmeden sarhoş etmenin yollarını nasıl bulacağız. Vicdanların temizliğinden niyetlerin iyiliğinden asla şüphe etmediğimiz bu genç kalender ruhları batı hayranlığından kendilerine yabancılaşmalarından nasıl ve ne zaman kurtaracağız.

Halk bir saniyede birden servete kavuşan vatandaşı gençlik okul sıralarında 18 yıl dirsek çürüten gençlik, bütün hayatı boyunca kazanamayacağı parayı hemen bir anda ayak üzerinde kazanıveren karaborsacıyı, dolandırıcıyı, vurguncuyu göre göre elbette bedbin olacaktır.

“Çalışan kazanır” “eken biçer” gibi güzel yalanları sağlam hakikatler haline ne zaman getireceğiz.

Bu memleket ve memleketin istiklal ve istikbaline bütün varlığı ile sarılan imanlı ülkücü gençlik, bu türlü hikmetinden sual olunmayan her ne varsa imha edecek arkacı zihniyeti ve arka fikirleri ortadan kaldıracaktır.

Yarının sağlam Türkiye’sini görünmezlerin, bilinmezlerin üzerine değil görünenlerin, bilinenlerin üzerine kuracağız. Bütün dünyaya bir zamanlar yedi deniz ve üç kıtaya hükmeden bir ırkın çocukları olduğumuzu göstereceğiz.

Yüce Allah yardımcımız olsun.            

Deprem

0

Yeryüzü, sıkışmış gazını dışarı atarak nefes alır. Bu, hayatın devam etmesi için gereklidir. Mitik anlatımda depremin bir canlıya benzetilmesinin nedeni budur. Fakat eşya ile bağını doğru kuramamış, bu noktada bilgisini ve iradesini gereği gibi kullanmamış, yapılması gerekeni ihmal etmiş insan acı çeker. Fay hatları üzerine kurulan binalar, hatta belediye kararlarıyla fay hatlarının yerini değiştiren icraatlara tanıklık olduk. Deprem kuşağı üzerinde olan ülkemiz hem geleneksel yapı tarzını ortadan kaldırarak hem de bilginin ve tecrübenin gereğini ihmal ederek, daha doğrusu eşya olan ilişkisini yanlış kurarak ağır bedel ödemektedir. Bu meselenin bir boyutu olup, ibret almamızı gerektiren bir konudur. Çıkarmamız gereken sonuç ise şudur: Tabiat ile olan ilişkimizi bilginin, hakkın ve hukukun ölçülerine uygun olarak kurmamız kendimize ve hayatımıza verdiğimiz değerin göstergesidir.

Deprem, insanla tabiat arasındaki ilişkinin en kırılgan ve insanı sarsan boyutudur. Deprem, insanın aklını bulandırır. Acizliğini ve kimsesizliğini ifşa eder. İnsanın hayata tutunma bağlarının ne kadar zayıf ve cılız olduğunu gösterir. Acizliğini ve muhtaçlığını çok derinden hissettiği böyle bir ortamda insan, bir elin uzanmasını bekler. Güzel bir söz duymak ister. Hayatın söze sığmayan ve hiçbir ölçüye girmeyen anları vardır. Sözün düştüğü, hesabın altüst olduğu bu anlar ıstırabın yoğunlaştığı sıcak bir yaşa dönüşür. Gözünden akarsa gözyaşı olur. İçine akarsa kan olur. O sıcaklığı yüreğinin derinliklerinde hissedersin. ‘Istırabın ateşinde pişmek’ dedikleri şey belki de budur.

Bir olayı ve olguyu yorumlama konusunda ileri sürülen görüşlerden birisi şöyledir: Bir olayı ve hayat tarzını anlamanın en sağlam yolu, bizzat o olayı yaşamak ve hayat tarzına katılmaktır. Diş ağrısının ne anlama geldiğini, bizzat o acıyı çeken bilir. Bu anlayışa göre bir olayı ve hayat biçimini yaşamak, anlamaktır. Ben depremi çok acı bir şekilde yaşadım. 13 Mart 1992’de yaşanan Erzincan depreminde askerdim. Nöbete gittiğimiz bir akşam üstü yer raks etmeye, gök el çırpmaya başladı. Derinlerden korkunç bir uğultu geliyordu. Ağaçlar kökünden fırladı. Elektrik direkleri bakır teli gibi büküldü. Midemiz burnumuzdan döküldü… Askeri binalar sadece çatlamıştı. Fakat şehir altüst olmuştu.

Deprem insanlığı sınava tabi tutan bir olaydır. Can pazarıdır. Yakınlarını, malını ve mülkünü kaybeden insanların feryadı, insanın kulağında ağıtlaşır. Derinlerden gelen sesleri duyarsın, yüreğin ulaşır ama elinden hiçbir şey gelmez. O sese karşı çaresiz olmak kadar ağır hiçbir şey yoktur. Bazen o ağır ortamda birbirine kavuşan insanların sevincini görürsün; sanki yaşadığın zemheri, bahar olur. Hele, bu olayda küçük bir katkın olmuşsa dünya senin olur. Sanki dünyaya yeniden gelmişsin gibi. Öbür tarafta insanı insanlığına küstüren manzaralar görürsün. Acının ve feryadın yaşandığı ortamda insanların malını talan etme derdinde olan insanlar görürsün. İhtirasın esirlerine bakar insanlığından utanırsın.

Deprem, insanlığı sınava tabi tutan bir olaydır. Merkezi Van / Erciş olmak üzere Doğu bölgesini kuşatan bu olayın bir ucundan tutup, yardım elimizi uzatmanın ve insanlığımızı göstermenin tam zamanıdır. Bu kardeşlerimize elimizi uzatalım, eğer elimizi uzatamıyorsak dilimizle gönül alalım. İyinin ve doğrunun yapılmasını teşvik edelim. Çünkü insanın acizliğini ve ne kadar muhtaç olduğunu anlatan deprem, en fazla yalnız ve kimsesiz kalanları vurur. İnsan kendini, boşluğa atılmış gibi görür. Bizzat yaşadığım Erzincan depreminde ülkenin bir ucundan diğer ucuna kadar her ilden, asker yakınlarını ziyarete gelenler oldu. Bazılarının hiç kimsesi yoktu… Yalnızlığın ve kimsesizliğin insan benliği üzerinde bıraktığı iz o kadar derindir ki her acılı ve güzel gününde yalnız ve kimsesiz kalacağını düşünür, artık hiçbir derdini kimseyle paylaşamazsın. Ne cenazenin ne bayramın bir anlamı kalır. Onları çoktan tüketmiş olursun.

Evet, deprem bölgesinde hiç kimse yalnız ve çaresiz kalmasın. Sivil toplum kuruluşlarının, siyasilerin ve askerlerin hassasiyeti sevindiricidir. Her türlü tedbirin anında alınması ve sıcak bir ortamın oluşturulması, yaraların sarılması Türk Milleti’nin şanına yakışan bir davranıştır. Erzincan depreminde gönüllü olarak yardıma koşan askerlerin ardından komutan şöyle seslenmişti: Bu milleti, işte bunun için çok seviyorum. Farkındalığı yüksek, dayanışma ve yardımlaşma ruhunu kimliğinin bir parçası yapmış olan bu millet bu sınavdan başarıyla çıkacaktır. İnanıyorum ki bir bahar rüzgarı gibi hayata nefes veren eller yaraları saracaktır. Bütün milletimize, bölge halkımıza geçmiş olsun dileklerimi sunuyor, hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum.

Almanyadaki Gözlemlerim

Geldiğimiz yer, Köln’e 30 km., Bonn’a 15-20 km mesafede Konikswinter.  Burası Ren nehri kenarında bir ilçe. Nehir kenarında yerleşim alanları ve yerleşim alanının yanında kilometrelerce  yürüyüş yolu, yaya yolu var. Yaya yolu ayrı bisiklet yolu ayrı, yan yana yapılmış.  Her taraf orman ağaçlarıyla kaplı. Süleyman Bey’e sorduğumda burası böyle devam edermiş. Yol boyunca küçük parklar oturma yerleri var.  Ren nehri 1.400-1.500 Km uzunluğunda İsviçre Alplerinden doğup Rotterdam’dan Atlas okyanusuna dökülüyor. Almanlar nehrin akışını kendi istedikleri gibi yönlendirmek için yer yer nehirde koruma ve düzenlemeler yaparak nehrin akışını istenildiği gibi düzenlemişler. Nehir çok büyük. Dolayısıyla gemiler taşıma amaçlı çalıştıkları gibi yolcu taşıma ve turizm amaçlı da çalışıyorlar. Bu nehirden Nürnberg’e ve Nürnberg’den Tunay’a geçilebiliyormuş.

Almanya’ya gelen ilk nesil bir kaç yıl veya beş on yıl çalışıp kazandığı birikimlerle geriye dönmenin hesabını yapmışlar. Dolayısıyla misafir gibi hiç bir alanda bir gayret göstermemişler. İkinci nesilde çok fazla birşey yapmamış ancak yeni nesil ise gerek eğitim ve gerek iş alanı sahasında bir çok alanda başarılı olmuşlar ve bazıları işveren konumuna gelmişler. Şimdi Almanya’da Türkler’in genç nüfusa sahip olması  ekonomik olarak daha güçlü olmasına neden oluyor. Bu durum’da Almanların kıskançlıklarına neden olabiliyormuş doğaldır ki kendi ülkesine işçi olarak gelen insanların işveren olması hoşlarına gitmiyordur. Konuştuğum Türkler aslında daha güçlü olabilirdik ama Türkiye’nin kendileriyle daha fazla ilgilenmeleri gerektiğini söylüyorlar.

Almanya, yaşlı bir nüfusa sahip olmasına rağmen yaklaşık 2,5-3 Milyona yakın işsizlik var ve bunların içerisinde resmi kayıtlara göre 145.000 civarında ise  Türk işsiz var. Almanya, Türklere çok katı vize uygulayan ülkelerin başında geliyor .Türklerin yakınlarının düğünleri ve çocuklarının yanına gidemediklerini anlatıyorlar. Hatta emekli olan yetmiş yaşın üzerindeki birisi eşiyle çocuğun düğününe gelmek istemiş . Eşlerden birisine vize vermişler diğerine vermemişler. Yine 15 yaşında Türkiye’de liseyi okuyan bir genç kız yaz tatilini Almanya’da anne ve babasının yanında geçirmek istiyor ama geriye dönmeyecek endişesiyle vize verilmiyor. Buna benzer komikliklerin olduğunu duydum.

Bu ülkede de artık kaçak işçi, kiralık işçi çalıştıran ve çalıştırmak isteyen firmalar çok ; marktan Euro’ya geçerken  bayağı sıkıntılar yasanmış ve o dönemde gizli enflasyon yaşandığını normalde 1 mark’a alınan bir ürünün 0,5 cente alınması gerekirken 1 Euro’ya alınıyormuş.  Euro’ya geçtikten sonra bayağı etkisi olmuş artık eskisi gibi harcama yapamıyorlar, burada ev kiraları da çok yüksek 2 oda 1 mutfaklı bir yer 500 Euro civarında. 3 oda 1 mutfak ise 600-700 Euro civarında normal asgari oturulacak bir ev kirası bu kadar buna elektrik ,su, ısınma giderleri de eklenince giderler artıyor.

Almanya’da fabrikaların işçileri taşıyan servisleri falan yok herkes işine arabasıyla gelip gidiyor. Eğer arabaları yoksa bisikletle veya trenle gidip geliyorlar. Bu ülkenin alt yapısı sağlam Fransa’dan ucuz gördüm.

Burada Türk marketleri ve Türk bakkalları, lokanta,  kasap  vb diğer işyerleri mevcut bulunduğumuz İlçede 3-4 tane lokanta ve döner salonuna rastlıyoruz.  Sokak cadde’de  yolda yürürken size selam veren Türklerle karşılaşabiliyorsunuz.

Buraya Türk ürünlerini geldiği görüyoruz ancak Türkiye’nin gümrük birliğine karşılıksız girmesi bizim ürünlerimizden gümrük vergisinin alınması dolayısıyla ürünlerimizin burada diğer ülke ürünleri karsısında daha pahalı olduğu için yeteri miktarda satılmamasına sebep oluyor diye düşünüyorum.

Teröre Tepkiler ve İstihbarat Zafiyetinin Sorumlusu

TERÖRE TEPKİLER: Bitlis Güroymak’ta 5 polisimizi şehit verdiğimiz, 5 sivil vatandaşımızın öldürüldüğü saldırının ertesi günü Hakkâri Çukurca’da PKK saldırısıyla 24 şehit verdik. Bu olayların yurt çapında yarattığı infial ve cenaze törenleri ile mitinglerde katılım ve heyecan yüksekti.

Demek ki “sıcak sudaki kurbağanın refleksleri henüz tamamen körelmemiş.”

İzmit’te çeşitli STK’ların yaptığı münferit mitinglerden sonra 21 Ekim Cuma günü yürüyüş yolu ve Sabri Yalım Parkında gerçekleşen miting, halkımızın tahammül sınırına yaklaşıldığını gösteren canlı toplantılardı. Farklı siyasi kanaatlere sahip STK’ların desteğiyle binlerce kişinin iştirak ettiği bu açık hava toplantısı (siyasi partilerin profesyonelce hazırlanmış mitingleri hariç) benim bugüne kadar İzmit’te izlediğim en kalabalık ve en canlılarından biri idi.

Gazete ve TV’lerden izlediğimiz kadarıyla, şehitlerin cenaze namazlarına halkın katılımı da bir yerlere mesaj vermeye yetecek kadar muhteşemdi.

Teröre tepkilerin yansıdığı bu törenlerde halkımızın olgunluğu, teröristle Kürt vatandaşlarımızı ayırmadaki özeni, saldırganlık ve hakarete yeltenenlerin olmayışı her türlü takdirin üstünde idi.

Cenaze namazlarına devlet erkânının katılmış olması çok önemli. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın bir cemaat önderinin cenazesini omuzlayıp taşıması üzerine “keşke şehit cenazelerine de aynısını yapsalar” yorumları yapılmıştı. Aslında milletin gönlünü almak bu kadar kolay. Allah’ın en kutlu makamları vaad ettiği şehitlere de, yakın dostlarınıza gösterdiğiniz kadar saygı göstermeniz yeterli olabilecek.

****

Fakat bir şey dikkatimi çekiyor. Bu cenaze törenleri ile teröre tepki mitinglerine katılmak hususunda iktidar yanlısı vatandaşlarımız ile iş adamlarımız çekimser, ürkek.

Bir kısım iş adamının tavrını Yılmaz Özdil Hürriyet’teki köşesinde çok çarpıcı ifadelerle dile getirmiş:

“Günlerdir bekliyorum. Galiba paraları bitti.  Şehit ailelerine, silahlı kuvvetlere, polis teşkilatına… Başsağlığı ilanı veren bi tane firma yok!

Sırf yalakalık olsun diye, kenarları kalın siyah çerçeveli sayfa sayfa ilanlar verip “derin üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz, kederli ailenize, muhterem evladına” diyen arkadaşlar… Nerede?
Canını ortaya koyan çocuklarda… Menfaat olmadığı için mi? “Ölü yatırım” oldukları için mi?”

Elbette Başbakan’ın annesinin vefatı sebebiyle üzüntülerini dile getirenlere diyeceğimiz pek bir şey yok. Ancak vatanın bekası, milletin bölünmezliği uğruna şehit düşen gencecik fidanlarımız için, bu firmalar ve iş adamlarının en azından ilan, pankart, ulaşım desteği gibi katkılarının olmasını beklemek çok mudur?

****

İSTİHBARAT ZAFİYETİNİN SORUMLUSU

Yandaş medyada PKK’nın Çukurca saldırısında kullandığı ağır silahların taşınması ve 200 civarında olduğu tahmin edilen teröristlerin girişinde devletin istihbarat eksikliği ön plana çıkarıldı.

Bu istihbarat zafiyeti hakikaten çok önemli. Böyle kapsamlı bir saldırının daha karar alındığında öğrenilmiş olması, hadi olmadı harekete geçildiğinde fark edilip izlenebilmesi ve imha edilebilmesi gerekirdi.

Ancak burada yandaş medyanın yaptığı, zafiyetin Türk Silahlı Kuvvetlerinden kaynaklandığı ve sorumlu olanların da komutanlar olduğuna vurgu yapmak.

Elbette herkesin Eski Genel Kurmay Başkanımızın ifadesini hatırlayarak sormakta hakkı var: ABD’den alınan istihbarat ve İnsansız Hava Araçları (İHA) ile sağlanan görüntülerle, hani sınır bölgesi ve sınır ötesi bizim için BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evine dönmüştü?

Buna ilaveten şu soruları da sormaya hakkımız olsa gerektir:

Ø  ABD’den istihbarat desteği neden gelmedi? BOP eşbaşkanları arasındaki muhabbetin devam ettiğini gösteren haber ve resimler yalan mıydı? İsrail’den alınan İnsansız Hava Araçları (Heronlar) çalışmadı mı?

Ø  E hani askeri vesayet bitmişti, TSK’ya artık sivil iradenin emrinde olduğu kabul ettirilmişti. Yüksek Askeri Şura ve Milli Güvenlik Kurulu toplantı düzeninde bile yansımasını görmüştük. TSK Başbakan’a bağlı diğer kurumlar gibi bir kurumdu. Genel Kurmay Başkanı da nihayet bir bürokrattı.

Ø  Başbakan kendisine ve hükümetine bağlı bütün emniyet güçlerinin birlikte ve koordineli çalışmasından sorumlu değil mi?

Emniyet güçleri ve onların istihbarat teşkilatları (askeri istihbarat, MİT, Emniyet İstihbaratı) hükümetin sorumluluğunda görev yapmıyor mu? Bunlardan herhangi birinde bir aksama varsa sorumlusu hükümet değil midir?

Ø  İnsanların yatak odalarında gizlice filme çekildiği, Genelkurmay Başkanının bile gizli toplantıdaki sesinin kaydedilebildiği, kozmik odadaki belgelere ulaşılabildiği, Donanma Komutanlığındaki döşeme altına gizlenmiş belgelerin öğrenilebildiği bir teknoloji çağında, bu birikime sahip istihbarat teşkilatlarımız PKK’nın saldırılarını neden önceden öğrenemez, ağır silahların sınırdan geçişine mani olamaz.

NOT: Van’da yaşanan depremde vefat eden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum.

 

Milliyetçilik Kötü Bir Şey Değil

 

Türkiye’de öteden beri “Türk Milliyetçiliği” üzerinde fırtınalar kopartılır ve “Türk Milliyetçiliği” yerden yere vurulur. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna vesile olan İstiklal Mücadelesini, Türk Milliyetçileri yapmış ve Türkiye Cumhuriyeti devletini bedelini kanla ödeyerek kurmuşlardır. Bu durum bizim kaynaklarımızda göz ardı edilse de, Amerikan, İngiliz, Fransız ve diğer ülkelerin belgelerinde kayıtlıdır.

Hepimizin, sevdiğimizi söylediğimiz Mustafa Kemal Atatürk’te, bir Türk Milliyetçisidir ve bunu defaatle beyan etmiştir. Oysa kendini Atatürkçü olarak tanımlayan bir çok T.C vatandaşı buna karşılık Türk Milliyetçisi olmadığını vurguluyor ve milliyetçilikten uzak duruyor. Bu ne yaman çelişki veya bir takiyyedir!

Türk Milliyetçileri daima “ebed müddet” anlayışı içerisinde, kurmuş oldukları devletin sonsuza dek yaşaması için,  şuurlu, bir şekilde günümüze kadar fedakarca bir duruş sergileyerek gelmişlerdir.

Dünya konjektörünün değişmesi sebebiyle kah tabutluklarda yatmışlar, kah ihtilallerden sonra her türlü zulüme uğramışlar ve nihayetinde de ezan susmasın, bayrak inmesin, camiler ve kuranlar yakılmasın, örf-adet-gelenek-kültür bozulmasın diye 12 Eylül öncesinde olduğu gibi kahpe kurşunlarla toprağa düşmüşlerdir.

Ancak milliyetçilerin yüklendikleri bu misyondan hiç hoşlanmayanların anti propagandası ile de hiçte hak etmedikleri davranışlara maruz kalmışlardır.

Milliyetçilerin yani Türk Milliyetçilerinin sadece Türkiye için değil tüm Türk Dünyası hatta bütün mazlum ve mağdur milletler için üstlendiği tarihi ve insani görevden rahatsız olanlar, bir kara propagandayla, milliyetçiliği ve Türk Milliyetçiliğini; Hitler, Mussolini, Franco faşizmi ve faşistleri ile özdeşleştirmeye çalışmıştır.

Bu yetmemiş gibi milliyetçilere zaman zaman “katil” sıfatı yakıştırılmış; gaspçı, darpçı, çeteci, tahsilatçı ve laf anlamaz adam imajı kafalara yerleştirilmek istenmiştir.

Başka bir grup ise dinimiz İslam üzerinden, milliyetçiliğe ve dolayısıyla Türk Milliyetçiliğine saldırmıştır. İslam’ın ırkçılığa ve kavmiyetçiliğe karşı olduğu düşüncesiyle, dini her mekan ve ortam; Türk Milliyetçiliği aleyhine bir saldırı merkezi haline getirilmiştir.

Düşünebiliyormusunuz; kendisini İslamcı, liberal, sosyal demokrat, muhafazakar, komünist, ihtilalci, mikro milliyetçi, kürtçü  vs. olarak tanımlayan  ne kadar adam varsa, hepsinin karşı olmakta birleştiği tek nokta “Türk Milliyetçiliği” düşmanlığıdır.

Bu sebeple karşılaştığınız bir kişiye “Türk Milliyetçisiyim” deme gafletine düşerseniz, onun suratının aldığı halden, sizin hakkınızda ne gibi bir kanaate sahip olduğunu çok rahatlıkla anlayabilirsiniz.

Bu bize göstermektedir ki; yapılan planlı propaganda sonucu, milliyetçilik ve Türk Milliyetçiliği kavramları üzerinde büyük bir tahribat yapılmış ve buna birilerininde Türk Milliyetçiliği üzerinden geçinme arzusu eklenince, Türk halkının kafası iyice karışmıştır.

Günümüzde, hiç olmadığı kadar, milliyetçi olmaya, Türk Milliyetçilerine ve Türk Milliyetçiliği ideolojisine ihtiyacımız vardır. O halde bu kavramları yeniden tanımlamak, halkımızla bir araya getirerek barıştırmak ve de Türk Milliyetçiliğine düşman karanlık propaganda odaklarını yenmek gerekmektedir.

Türk Milliyetçiliği; milliyetini, dilini, örf ve adetlerini, kültürünü, sanatını vb. sevmek, inançlarına bağlı olmak ve bunları nesilden nesile güçlendirerek aktarmak suretiyle dünya hayatını yaşamak demektir.

Milliyetin ne olduğu ve millet kavramına nasıl ulaşıldığı apaçık bellidir. Aynı toprağa vatan diyen, acısı ve sevinci beraber, cefası ve sefası ortak, konuşunca anlaşan, cephede bayrağı ve namusu için hain mermiye baş uzatan, Allah’ı, peygamberi, kitabı bir ve diğerine saygılı insanlar topluluğu benim milliyetimi ifade eder. Bunu sevmekte milliyetçiliktir. Bunda da hiçbir yanlış yoktur.

Elbette ki; dünyamızda her bir şeyin adı olduğu gibi bu insan topluluğununda bir adı vardır. Ve bunun adı da “Türk”tür.

Bunun neresi yanlıştır? Bunun neresi ırkçılık ve kavmiyetçilik, bunun neresi faşistliktir, bunun neresi kötülüktür, bunun neresi düşmanlıktır?

Bir Alman, Fransız, İngiliz, Rus, Bulgar, Musevi vs. kendi milletini nasıl seviyor ve bu bir kabahat olmuyorsa, benim bir Türk olarak milletimi sevmem nasıl suç oluyor da bu sebeple horlanıyorum? Anlamak mümkün değil!

Türk Milleti ve eğer ortalıkta kaldıysa Türk aydınları; mutlaka milliyetini ve milletini sevmek demek olan milliyetçiliği ve de Türk Milliyetçiliğini halkın anlayacağı bir şekilde yeniden tarif etmeli ve bir değer olan Türk Milliyetçiliğine milletçe sımsıkı sarılınmalıdır.

Çünkü Türk Milliyetçilerinin özü sevgidir, saygıdır, inançtır, imandır, vefadır, yüksek ahlaktır ve değerlerin yaşama geçiriliş şeklidir.

Türk Milliyetçiliği pınarının kaynağı olan yerde alemlere rahmet olan Hz. Peygamber oturur ve etrafındaki halka da Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş-ı Veli, Şaban-ı Veli, Mustafa Kemal Atatürk, Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Seyit  Ahmet Arvasi bulunur ve ellerindeki temel rehber ise Kuran ve onun aydınlattığı ilimdir. Bu nedenle Kuran insana nasıl bakıyorsa, Türk Milliyetçileri de öyle bakmaktadır.

Hz. Ali diyor ki; “Soylar boylar, babaların anaların mensup oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlüklerledir.”  Bizde adına “Türk” denilen milletin, İslama bayraktar olarak insanlığa yaptığı hizmetlerle övünen ve sırf bu yüzden insanlığı ve tabiî ki milliyetini de seven “Türk Milliyetçileri”yiz.

Öyleyse şimdi oyunları bozma, tuzakları imha etme zamanıdır. Bunu da kendilerini Türk Milletine anlatmayı ve onlarla fikri ve zikri birlikteliği başarmış “Türk Milliyetçileri” yapacaktır.

 

Kediye Kedi Demek

Fransızların bir sözü var “kediye kedi demek” bu sözü en son Fransa devlet başkanı Sarkozy İran için kullandı  ve dünya siyasi edebiyatına da bu sözle bir deyim kazandırmış oldu. Yani demek istenilen; hiç kıvırttırmadan, eğilip bükülmeden yapılan işin adını doğru koymak.
Son günlerde hepimizin malumu olduğu gibi terör belâsı yeniden hız kazandı, zaten hiç bir zaman durmamıştı ama seçimler dolayısıyla hükümetle PKK arasında yapılan müzakere sonucunda sadece ötelenmişti. Bu vesileyle şu sıralar sınır ötesi harekât sözcüğü çok sık telaffuz edilir oldu. Daha önceleri muhalefet partileri, özellikle MHP sınır ötesi konusunu ısrarla gündeme getirirken hükümet, bundan şiddetle kaçınırdı ve hatta tabir yerindeyse bazan da alaya alırdı. Ama bakıyoruzda son günlerde sınır ötesi sözcüğünü nedense ağzından hiçte düşürmüyor. Nihayet Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan bir görüşme ve oylama ile PKK ile mücadele adı altında sınır ötesi harekât teskeresi alınmış oldu…
Nedense dedim ama bunun nedeni gayet açık.ABD, kendi askerlerini Kuzey Iraktan yılbaşına kadar çekecek ve oradaki Kürtler bir yerde kendi başlarına sahipsiz, korumasız kalacaklar. Zaten Araplar bunlara diş biliyorlar, kolaymı Saddam öldürüldükten  sonra en az bir milyon Arap katledildi, genç kız ve kadınlarının bir çoğuna tecavüz edildi ve bir çok aydın ve vatan sever hapishanelere dolduruldu. Bütün bunların hiç birisi olmamış, yaşanmamış gibi kabul edilebilirmi, bunun içinmi gitti bunca canlar veya Kürtler gelip bunca zengin Petrol yataklarının üzerinde kendi devletlerini kursunlar diyemi?
Hafızalarımızı birazcık yoklayacak olursak komşu hükümet yetkilileriyle birlikte bizim hükümetimizde dahil olmak kaydıyla daha dün denecek zamana kadar Irak devletinin bölünmez bütünlüğünden bahsederlerken, bu günlerde ne yazıkki bu bütünlükten artık basedilmez oldu. Peşmerge liderleri devletin en üst düzey yetkilileri tarafından kabul ve ziyaret edilir oldular. Sessiz sedasız bizler istesekte istemesekte bir Kürt devleti kurdurulacak ve bunun en son hamiliğinide ne yazıkki Türk askerine yaptıracaklar ve bu olay alavere,dalavere derken her zaman olduğu gibi hafızalara Türkiyenin Araplara attığı gol olarak kazılacak.
“Yukarıdaki satırlar, en son 24 şehit haberinden önce yazılmıştı maalesef burnuma kötü kokular geliyor. İçimiz kan ağlasada görüyorsunuzki sistem tıkır, tıkır işliyor ve buyurun size Türk ordusunun Kuzey Irak’a girmesi için bir gerekçe daha doğdu”

Sağlık ve Sağlıklı Yaşama – 1

Sağlık, beden ve ruh olarak tam bir iyilik halidir. Sağlıklı olma ve sağlıklı yaşamada doğru alışkanlıklar önemlidir. Doğru ve uygun beslenme, yeterli hareketlilik, yeterli uykuya sahip olma, uygun fizik aktivite, kişisel hijyen kurallarına uymak sağlığın sürdürülmesin de önemli etkenlerdir.

Sağlığın değiştiremeyeceğimiz, etkileyemeyeceğimiz yönleri vardır. Bunlar ailemizden gelen genetik vasıflarımızdır. Bunlara etki etmemiz mümkün değildir. Fakat sağlığımızı etkileyen diğer önemli bir  husus ise yaşam tarzımızdır. Bu tamamen bizim etkileyebileceğimiz bir durumdur. Yeterli ilgi, doğru bilgi ve uygulamalarla yaşam tarzımızı önemli ölçüde yönlendirerek sağlığımızı iyileştirebilir veya kötüleştirebiliriz.

Belirli ararlıklarla sağlık kontrol muayeneleri yaptırmıyor; şeker- kolesterol-ürik asit-üre gibi kan tahlilleriyle kendimizi takip ettirmiyor; hareket ve egzersiz alışkanlıklarımız yok veya yetersiz ise; beslenmemizde yeterli ve dengeli gıda almıyor, gerekli vitamin ve besin destekleriyle kendimize bakmıyorsak; yeterince ve uygun dinlenmiyor, uykumuza-tatilimize dikkat etmiyorsak, ailemizle birlikte bizi ferahlatacak imkanlarla moral sağlığımıza dikkat etmiyor, çevremizle ilişkilerimiz de olumlulardan ziyade olumsuz bir ortam oluşturuyorsak temel yapımız-genetiğimiz ne kadar iyi olursa olsun sağlığımız tehlike altında olacak ve yaşama kalitemiz gittikçe kötüleşen bir hayatımız olacak demektir.

Ruh ve beden sağlığı için egzersizin önemi büyüktür. Uygun ve yeterli bir egzersiz kalbimizin dostudur. Bu kalp ve damar hastalıklarını önleyerek daha sağlıklı ve uzun hayat sürmemizi sağlar. Varsa şekerimizin, tansiyonumuzun daha kolay kontrolüne destek verir. Adale ve iskelet sistemimizi güçlendirir ve hastalanmasını önler, yaşlanmamızı geciktirir. Moral sağlığımızı iyileştirir.

Yeterli ve uygun bir egzersizin ölçüsü nedir? Neler yapılabilir?

Yürümek, koşmak, yüzmek, bisiklete binmek, merdiven çıkmak, kayak yapmak…. Bize istediğimiz faydayı sağlayacak spor çeşitleridir.

Haftada iki- üç kez 30 – 35 dakikalık veya günde üç-dört kez 10 dakika yapılan bir egzersizle yeterli faydayı sağlayabiliriz. Her egzersizden önce ısınma hareketleriyle vücudumuzu hazırlamalı, sonra sporumuzu yapmalıyız. Bu sporun sonrasında da soğuma hareketleriyle kas ve adalelerimizi rahatlatmalıyız.

Kalp hastalığımız var ise, tansiyon hastası isek veya yaşımız 60’ı geçmiş ise önce bir doktor kontrolünden geçip doktorunuzun tavsiyesi çerçevesinde spor yapmalıyız. Sporumuzu sürekli kılmak bunun lüzumluluğuna inanıp günlük programımıza koymakla mümkün olur. Sporumuzu daha eğlenceli hale getirmek için sevdiğimiz bir spor türünü seçmeli ve uyumlu bir grup kurmaya çalışmalıyız.

Şehrimizde, Kocaeli’mizde yaşadığımız için  böyle bir imkanı çok daha kolay bulabiliriz. Özellikle son dönemde yerel yönetimlerin gerek yürüyüş parkurları; gerek yüzme salonları; gerekse hafif egzersiz yapmaya uygun yerlerin oldukça fazlalaşması ve kolayca ulaşılabilmesi mümkündür. Yeter ki biz niyet edip böyle bir işe zaman ayırabilelim.

Kocaeli’miz de İzmit merkez dahil her bir ilçemizde birden fazla yürüyüş parkurları mevcuttur. Nerede ise her mahallede kültür  fizik hareketlerine yardımcı spor aletlerimiz şehir insanına hizmet vermek için hazırdır. Halka hizmet veren yüzme havuzlarının sayısı her geçen gün artmaktadır. Yürüyüş parkurlarımız böyle bir ihtiyacı fazlası ile verebilecek özelliktedir. İster deniz kenarında  denizin temiz kokusu ve martı sesleri eşliğinde, ister dere kenarında doğal ve tabii güzellikler içinde yürüyüş yapma imkanları mevcuttur. Bu ortam ve imkanlar sebebiyle Kocaeli’nde yaşayan insanlarımız arasında her geçen gün daha fazla insan spor yapar hale gelmektedir. Büyükşehir Belediye Başkanımızın konuya önem vermesi ve bizzat kendisinin sabah yürüyüşlerini alışkanlık haline getirip insanlara önderlik yapması takdir ve tebrik edilecek bir husustur.Kendi döneminde yapılan bu yürüyüş parkurları döneminin unutulmayacak ve hayırla hatırlanacak basit gibi görünen fakat çok önemli bir hizmet çeşidi olarak kayıtlara geçecektir.

Sporun önemi ve  imkanlarımız bu kadar uygun iken Kocaeli’nde yaşayan bizlere niyet etmek ve gayret etmek kalmaktadır. Kadın-erkek ayırt etmeden insanlarımızın daha sağlıklı bir hayat sürmesi için hiç bir ekonomik yük gerektirmeyen böyle bir alışkanlığı edinmesi dilek ve temennisi ile sağlıklı bir gelecek dilerim.

Terördeki Kirli Eller

Terör, uluslar arası siyasetin kirli bir yolu ve aracıdır.
Hemen her ülkede farklı etnik ve dini gruplar birlikte yaşar. Herhangi bir ülkenin üzerinde emperyal amaçları olan güçlü ülkeler bu ayrılıklar üzerinden kirli siyaset yaparlar!
Mahallenin delikanlısı, mahallenin kopillerini birbirine karşı kışkırtır, onların kavgalarını sadist bir zevkle izler, sonra bir tokat birine bir tokat ötekine vurur; “ayrılın lan” der!
Terör sahnesinde de oyun böyle oynanır!
Küresel ölçekte faaliyet gösteren Çok Uluslu Şirketler, bir ülkenin petrol ve maden kaynaklarını ele geçirmek ya da silah satışlarını artırmak için, bölgesel savaşları kışkırtmak için terörü maddi manevi desteklerler!
Dünyadaki terörün en büyük aktörü NATO’dur!
NATO, emperyalist güçlerin yani “Küresel Şirketlerin” silahlı gücüdür.
NATO, Libya’ya saldırırken “NATO’nun Libya’da işi ne?” diyen Başbakanımız, daha sonra bu saldırının destekçisi olmadı mı?
SURİYE, düne kadar iyi komşumuzdu da şimdi neden “tü kaka” oldu?
NATO ve ABD istedi diye, topraklarımızda kurulacak olan “Füze Kalkanı” emperyal güçlerin ve İsrail’in kalkanı değil mi?
 İran’a yönelik bu kirli düzen, bu en eski dost ve komşumuzla aramızı açmaz mı?
Suriye ve İran hiçbir şey yapmadan sadece uzaktan mı bakarlar sanıyorsunuz!?
“Uluslar arası siyasette güçlü olmak ve liderliğe oynamak için ULUSAL GÜÇ açısından güçlü olmalısınız!”
Dış borçları sürekli büyüyen, bütçesinin önemli kısmını borç faizlerine ayıran, dış ticaret açığı yükselen, ekonomik düzeni- bankaları, sigorta şirketleri, borsası, en stratejik kuruluşları- yabancıların kontrolünde olan bir ülkenin uluslar arası siyasette rolü ne olabilir?
Ancak “figüran” ya da “dublör” olur!
Bu gerçeğin bilincinde olmayan ve kendisini baş aktör gibi görenlerin bu ülkenin başına getirdiği bir beladır terör!
“Komşularla sıfır sorun” diyerek komşularıyla, en yakın dostlarıyla bozuşan bir oynak dış siyasetin ağır faturasıdır terör!
Teröristler bunca silahı, mühimmatı, yiyeceği, içeceği, giyeceği nereden buluyor sanıyorsunuz?
Sözde uydular ve insansız casus uçaklarla teröristleri adım adım takip ediyoruz!
Nerede bu uydular?
Nerede bu casus uçaklar?
Kimin ipi kimin elinde biliyor musunuz!?
 

‘İnsanlar Konuşa Konuşa…’ isimli kitabın yazarı Yrd. Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile AİLE üzerine söyleşi – 1

‘İNSANLAR KONUŞA KONUŞA…’ isimli kitabın yazarı Yrd. Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile AİLE üzerine söyleşi:

‘Aile bağlarındaki gevşemenin sonrasında, çatırdayan toplum yapımızı görmeliyiz.’ Diyen Dr. Doğan; kalabalıklara, feryat edercesine sesleniyor: ‘Akıl bulutlarını üzerinize, çile heybenizi sırtınıza alınız ve yuvanızı dağıtmayınız!’
GİRİŞ
Aile kelimesi günlük dilde çok değişik kavramları ve grupları tanımlamak için de kullanılır. Mesela; ‘Ayşe, iyi bir aile kızıdır’ denildiğinde, Ayşe’nin ahlaken mazbut, eli ev işlerine yatkın, büyüklerine saygılı olmak gibi meziyetlere sahip olduğu anlaşılır. Bir başkası; ‘Benim ailem Adana’dan gelmiş’ dediği zaman, annesiyle babasının, hatta belki de dedelerinin Adana’da yaşamış olduğu düşünülür. ‘Bu bir aile toplantısıdır.’ denildiğinde, o toplantıda yalnızca akrabaların bulunacağı anlaşılır. Bunlar; babalar, anneler, kardeşler, amcalar, dayılar, teyzeler, halalar, yeğenler ve evlilik bağıyla aileye katılmış kişilerdir. Bütün bunlar bize, aile kavramının her zaman evliliğe veya ortak atalara dayalı ilişkileri kapsadığını göstermektedir.
Çağdaş toplumlarda, yeni evlenen çiftler genellikle baba evinden ayrılarak yeni bir evde yaşamaya başlarlar. Oysa bundan yüz, iki yüz yıl önce yeni evliler, evlenen erkeğin veya bayanın ailesinin yanında otururlardı. Anne, baba, kızlar, damatlar, oğullar, gelinler ve torunların aynı çatı altında yaşadığı böyle ailelere ‘geniş aile’ deniyordu. Bu gelenek, tarıma dayalı klasik aile yapısını koruyan birçok toplumda bugün de devam etmektedir.
Sanayileşmiş çağdaş toplumlarda, özellikle şehirlerde geniş aileler yerini giderek küçük ailelere bırakmıştır. Anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan bu küçük ailelere çekirdek aile denir. Çekirdek aile, yalnız birey sayısıyla değil yapısıyla da geniş aileden çok farklıdır. Çekirdek aile, şehirlerdeki hayat ve üretim şartlarına bağlı olarak doğmuştur. Köylük kesimde aile, çoğu defa bütün bireylerin birlikte çalışıp birlikte ürettikleri ekonomik bir birimdir. Ama aile şehirlerde bu özelliğini kaybeder. Aile bireyleri, üretimin aile dışında yapılmasından dolayı, ev dışında çalışarak bağımsız hale gelirler. Bu durum, geniş ailedeki katı alt-üst ilişkilerini ortadan kaldırır ve ailede daha eşitlikçi ilişkilerin oluşmasını sağlar. Çocukların bilgi ve beceri edinmelerini, toplumla bütünleşmelerini sağlama işlevini üstlenen aile, bireyin geleceğinin bir parçasıdır.
Aile bağlarının zayıf olduğu toplumlarda insanların huzuru ve ruh sağlıkları problemli bir hal alır.
Aile kavramı, dünyanın her tarafında ekonomik, sosyal kültürel sebeplerle, aile fertlerinin değişik sebeplerle ayrı şehirlerde ve ülkelerde yaşamak mecburiyetinde kalması gibi etkenlerle giderek önemini kaybetmektedir. Halbuki aile, bir milletin temelini teşkil eder. Aile müessesesindeki zaaf ve çöküntü, milletlerin çöküntüsüne yol açar. Güçlü milletler, ancak güçlü, birbirine bağlı birbirlerini seven ve destekleyen ailelerin varlığı ile sağlanabilir.
Aile haftası bu oluşumu sağlamak maksadıyla ihdas edilmiştir. Şüphesiz senenin bir günü ile bu oluşumu sağlamak mümkün olmayabilir. Hafta boyu gerçekleştirilen etkinliklerle kavramın anlatılması ve aile şuurunun giderek güçlenmesi ve bu şuurun kalıcılığının sağlanması hedeflenmektedir.
Ana-Baba-Çocuk Eğitimi uzmanı, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan, arkadaşı ve meslektaşı Doç. Dr. Candemir Doğan ile; ‘İnsanlar Konuşa Konuşa’ isimli bir kitap yayınladı. Kitabın alt başlığı: ‘Aile İçi İletişim, Aile Sosyolojisi, Eğitim ve Başarı’ Kitap okuyucuyu, ‘Ailede Sevgi Eğitimi’ hakkında bilgilendiriyor.
Ülkemizde 10-16 Ekim arasındaki günler; Aile Haftası olarak değerlendiriliyor. Bu sebeple; Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan ile ‘Aile’ üzerine engin ve derin bir söyleşi yaptık. İki bölüm hâlinde yayınlanacak olan bu sohbeti zevkle okuyacağınıza inanıyorum. Umulur ki verilen bilgiler, daha sağlıklı bir toplum yapısına sâhip olmamıza katkıda bulunur.
İyi okumalar.
OĞUZ ÇETİNOĞLU

Oğuz Çetinoğlu: ‘İnsanlar Konuşa Konuşa’ isimli kitabınızın tanıtımıyla başlayalım isterseniz.
Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan: Arkadaşım Doç. Dr. Candemir Doğan ile birlikte kafa kafaya verdik, uzun ve yorucu çalışmanız neticesinde; İnsanlar Konuşa Konuşa (Aile İçi İletişim, Aile Sosyolojisi, Eğitim ve Başarı) isimli kitabı hazırladık. Uzun ve yorucu bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkan eser özellikle bayanların aile içi iletişimine katkı sağlayacak nitelikte. Gelişmiş bir iletişim becerim olsun ve sağlıklı iletişim kurayım ve mutlu olayım diyenler… Kendisine verilen dilin bir mucize olduğuna inanan ve onu insanlara karşı doğru, etkili ve yerinde kullanmak isteyenler.. Bu kitap, ister erkek ister kadın olsun, hayatın herhangi bir kesiminde, herhangi bir yaşta, bir ailenin üyesi olarak sorumluluklarını bilmek isteyen herkesin el kitabıdır. İletişim, aile ve mutluluk problemlerinin ortaya çıkmasını önlemek isteyen, çıkan problemleri en etkili yöntemlerle çözerek mutlu olmak isteyenlerin kılavuzudur.
Çetinoğlu: ‘Aile’ kavramını nasıl târif ediyorsunuz?
Doğan: Aile; korunma, barınma, güçlenme, başarılı olma, sevinme, mutlu olma gibi insanlığın bütün ihtiyaçlarının ittifakla en kuvvetli ifade edildiği bir kurumdur.
İnsan sosyal bir varlık olduğundan yalnız başına düğün yapamaz, matem tutamaz, başarının zirvesine çıkması için mutlu bir aile hayatına ihtiyacı vardır. Mutlu bir aile hayatının anahtarı da sağlıklı bir iletişimdir. Ailede problemlerini çıkmadan önleyecek olan iksir, hoşgörülü iletişimdir. Hatta istenmeyerek ortaya çıkan problemleri büyümeden önleyecek olan da yine hoşgörülü iletişimdir. Çünkü hoşgörülü iletişim, işlem alanı olarak fizikî etki alanının, bilginin kontrol ederek denetlediği aklın etki alanının da çok ötelerine giderek, insanın fiziken ve aklen birlikte kaynaşmasını sağlar. Yani hoşgörülü iletişim üçboyutlu bir terbiye verir. Hoşgörülü iletişim, sağlıklı bireyin doğal davranışı ve aile içi ilişkilerin temelidir. İnsanın kendisine güvenini, saygısını, sevgisini çevresiyle paylaşarak kendisiyle barışıklığının tekrar kendisine katlanarak fazlasıyla dönmesini sağlayan sosyal bir bağlaşım tertibatıdır. Aileyi sevginin kaynağı ve bereketine boğmanın tek yolu ve hoşgörülü iletişimi hayat prensibi haline getirmektir.
İnsanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren çevreyle sürekli iletişim ve etkileşim içine girer. Kişiliğimizi iletişim alışkanlıklarımızla ve çabamızla ortaya koyarız. İletişim; bilgilerin düşüncelerin ve duyguların sözlü ve sözsüz olarak bireyden bireye veya gruptan gruba aktarılma, iletilme sürecidir. İletişimin sağlıklı olabilmesi için alıcı ve kaynağın birbirine güven duyması gerekir. İletişim süreci, kimin, neyi, kime, nasıl ve ne ile söylediğidir.
İki insan birbirinin farkına vardığı andan itibaren iletişim başlar. Söylediği söylemediği yaptığı yapmadığı her şeyin anlamı vardır. Yüz ifadesinin beden duruşunun, sesin, bakışın anlamı vardır. İnsan ilişkilerinde birey beş temel ilişki ihtiyacını karşılamak ister. Bu ihtiyaçlar, önemsenme, kabul edilme, değerli görünme, yeterli görünme ve sevilmedir.
Aile içinde anne ve babanın kişilik yapısı, çocuğun kişiliğini şekillendirir. Ailenin vereceği iyi bir eğitim çocuğuyla kurduğu sağlıklı iletişim becerilerini kullanmasına bağlıdır. Bu sağlıklı iletişimi çocukla kurabilmek için önce onu tanımak ve onun temel ihtiyaçlarına saygı duymak gerekir. Sıkıntılarına-problemlerine çözüm bulma, etkin dinleme ve çocukların benliğine saygı duyma gibi temel iletişim becerileri ile çocuklara daha olumlu yaklaşabiliriz. Çocukları tanımada ve anlamada en önemli yollardan biri de faydalı kitaplarla birlikte çocuk ve anne-baba arasındaki etkili iletişim köprüsünü doğru kurmaktan geçer.
Çetinoğlu: Etkili iletişim, eğitimli insanların ulaşacağı başarıdır. Ülkemizde bu konudaki eğitim ne durumdadır?
Doğan: Aile, özellikle hayatın ilk yıllarında çocuğun gelişimini destekleyen en önemli kurumdur. Araştırmalar ailenin çocuk yetiştirme tutumunun gelişim üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Erken yaşta annelere ve çocuklarına sağlanan desteğin onlar üzerinde olumlu etkileri olduğu belirtilmektedir. İnsanın kişiliğini kazanmasına, hayata hazırlanmasına en çok tesir eden çevrelerin başında aile ocağı gelir. İnsanın ömrü boyunca en çok etkisi altında kaldığı bu aile çevresi, insanî ilişkilerin başladığı ilk iletişim alanıdır. Aile ocağında ilişkiler uyum içersinde sürdürülüyorsa orada çocuklar huzurlu ve mutludur.
Ana-baba okulu veya ana-baba eğitimi şeklinde çalışmalar batıya nispeten ülkemizde çok eski değildir. Fransa’da 1929, ABD’de 1880’li yıllarda başlatılan Ana-Baba Okulları, öğüt vermek yerine ana-babaların şahsî çabalarını uyandıran, onlara rehberlik eden ve dayanışma duygusunu kazandıran birer kurum niteliğinde ortaya çıkmıştır. Ülkemizde Ana-Baba Okulu çalışması 1962-1963 yıllarında merhum Ord. Prof. Dr. İhsan Şükrü Aksel’in Akıl Hıfzıssıhhası Cemiyeti Başkanı olarak, Mediko-Sosyal ve Askerî Tıbbiye’de uygulamaya koyduğu anne-babalara haftalık sohbet toplantılarıyla başlamıştır. Yine ülkemizde sistemli ve programlı bir Ana-Baba Okulu modeliyse İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü tarafından 1989 yılı başından itibaren gerçekleştirilmiştir. Verilen bu seminerler daha sonra Prof. Dr. Haluk Yavuzer’in editörlüğünde, Remzi Kitabevi tarafından “Ana-Baba Okulu” adıyla kitaplaştırılmıştır. Bizim “Ana-Baba-Çocuk Eğitimi” (ABÇE) ismiyle ortaya koyduğumuz eser bu alanda yazılmış belki de en geniş kapsamlı kitaptır.
Çetinoğlu: Gazetelerde cinnet, karı-koca, töre, kıskançlık, anne-baba-evlat cinayetleri haberlerinden geçilmiyor. Buna birde televizyonlarda yer alan ve insanlarımızın büyük bölümünün rağbet ettiği ‘aile cinayetleri, boşanma hikâyeleri’ üzerine düzenlenmiş programları ekleyin. Bütün bu curcuna ve yozlaşma içerisinde ‘aile kutsaldır’ inancının geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğan: Efendim! Her şeyden önce aile gelecek neslin devamını sağlayan en önemli kurumdur. Aile çatısını; bir mahremiyet ocağı, mukaddes çatı olarak biliriz… Biliriz ki, o çatı korundukça ve yüceldikçe onunla birlikte, millet te yücelmiştir.
İlk sadakat yeminimiz oradadır. Oradadır, sevdayı hicapla tanımlayan ruh ve gönül güzelliği… Oradadır, ilk dersimiz… İlk sözümüz, ilk hukukumuz, bütün ilklerle edebimiz, adabımız, irfanımız, şecaatimiz oradadır…
Oradadır, aynaya düşen ilk resmimiz… Hayata mana veren; ilk ilmikler, şekil bulan ilk örgüler, desenler, çizgiler, bir kilim gibi uzanır, gider…
Çetinoğlu: Çocuğun yetişmesinde ailenin etkisi çok önemli olmalı…
Doğan: Çocuğun yetişmesinde ailenin etkisi hakkında söylenecekler bitmez. Özellikle çocuk eğitiminde ailenin önemi ve sorumlulukları son derece önemlidir. Gerek çocukluğun ilk yılları olan okul öncesi dönemde, gerekse okul yıllarında ailenin vermiş olduğu eğitim veya takındığı tavır çocuğun kişilik gelişimini önemli oranda etkilemektedir.
Bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki çocuğun kişilik gelişiminin % 65’i okul öncesi dönem dediğimiz 0-6 yaş döneminde oluşmaktadır. Bu dönemde çocukta oluşan olumlu veya olumsuz kişilik yapısı daha sonraki dönemlerde telafisi zor sonuçları doğurmaktadır. Yaşamın ilk yıllarını olumsuz şartler içinde geçirmiş olan bireylerin bu olumsuzlukları yetişkin olduklarında da devam ettirdikleri gözlenmiştir. Birey yetişkin olsa da çocuklukta yaşamış olduğu ailenin ve almış olduğu aile eğitiminin etkilerini taşımaktadır.
Bazı anne babalar çocuklarıyla gerektiği gibi ilgilenmezler. Çocuğa karşı davranışlarında onu birey olarak görmeme eğilimi yüksektir. Aralarında geçimsizlik bulunan anne babalar çocukları için bu duruma katlandıklarını ifade ederler. Bu durumda çocuk kendisinin istenmediğini düşünür. Anne babalar çocuklarını ayrı bir kişi ayrı bir birey olarak görmezler. Kendileri nasıl davranıyorsa çocuktan da aynı davranışları beklerler. Bu durum çocuğun kişilik ve ruhsal gelişimini olumsuz etkiler.
Hiç düşündünüz mü, bu milleti içerisinde yaşadığımız siyasî ve ekonomik buhranlara rağmen ayakta tutan esrar, sır perdesi sorumlu ve şuurlu insanımızın aile ocağından aldığı ve oradan sürekli beslendiği yüksek ‘ahlakî moral değerleri…’ olmuştur! İnancımızın aile ocağına yüklediği ilahî telkinler o kadar etkileyici ve güçlüdür ki, aile fertlerinin her birini sağlam birer direk gibi bulundukları yerlerde metin bir kaya gibi tutuyor. İlahî bir vecdle, “Allah’a, Resulüne, anne ve babanıza itaat ediniz…” çağrısı evlatlar üzerinde öyle bir gönül muhabbeti oluşturuyor ki, ayrışmaya asla müsaade etmiyor!
Çetinoğlu: Günümüzde, aile kurumunda kaygı verici değişimler yaşanıyor. Ne dersiniz?
Doğan: Maalesef!
Aile ocağında, gelinen nokta itibariyle ciddi bir kırılma görülüyor. Bunun en önemli sebebi anne ve babadan kaynaklanıyor. Çünkü çocuk ailede neyi görürse onu öğrenir. Aile adeta bir tiyatro sahnesi gibidir. Öncelikle çocuk seyircidir. Anne baba ise sahnede başrol oynayan oyunculardır. Bu oyuncular yeniden kendilerini gözden geçirmeleri gerekir.
Çetinoğlu: Adliye koridorlarına bakıldığında toplumda evli çiftin kalmadığı düşünülebilir. Siz de kitabınızda buna değiniyorsunuz ancak buna rağmen “güçlü aile” yapısının varlığını savunuyorsunuz. Bu inancınız toplumun genelini kapsıyor mu yoksa bir temenni mi?
Doğan: Batı ülkeleriyle kıyasladığımızda genelde bizim aile yapımız hala güçlü görünüyor. Ancak son yıllarda boşanma oranlarına bakınca geleceğe dair aile ocağında bu güçlü yapıyı sarsıcı gelişmeler olacağı gözden kaçmıyor. Bu durum karşısında bir an geliyor, içinizden haykırmak hissi yükseliyor. Durun, durun kalabalıklar… Alık, alık yürümeyin! Alınız, ‘akıl bulutlarını’ üzerinize… Alınız, ‘çile heybesini’ sırtınıza… Kum taneleri gibi, serilsin sevdanız üzerinize… Işık olup aksın idrakiniz… Yaksın bütün karanlıkları… Yaksın bütün kötülükleri… Güzel yuvanızı dağıtmayın. Birbirinize zulmetmeyin.
Diye içimizden haykırmak geliyor.
Her gün ‘aile’ ile ilgili körkütük haberler üzerimize kaynar sular gibi dökülür… Aile içerisindeki o sağlam bağlar çatırdıyor diyorlar; aslında kırılan ve dökülen geleceğimiz olacağını niye düşünmeyiz! Nasıl olur da, ‘evlat, anne ve babanın dilinden anlamaz…’ diyorlar! Sükûtumuz, asrımızda öyle vahşi çığlıklara boğuluyor ki, sormayınız… Sözün evvelinde ve sonrasında; varsa, yoksa aile diyoruz… Yarınımız, geleceğimiz diyoruz… Hiçbir şeye başıboş bakamayız… Bilir misiniz, her tüten ocakta ‘yüreğimizin yandığını…’ Sevdalarımızın bir ömrü bürüyerek yürüdüğünü… Ona, o yüreğe en küçük bir lekeye bile tahammülümüz olmamalı değil mi?
Çetinoğlu: Büyük annesiz, babaannesiz, dedesiz ailelere ‘çekirdek aile’ deniliyor. Anne-baba ve evladı: Çekirdek ailenin fotoğrafında bu üçü var. Bazen yalnızca ilk ikisi… Bu tür ailelerde mutluluk olabilir mi?
Doğan: Çekirdek aile, modern ve şehirli hayatın hem resmi hem de ispatı oldu. Köylü ve varoş kadınların doğurgan, çok çocuklu ama yoksul ama mutsuz ama istekleri yerine getirilmemiş resmi, gelişmiş modern kadının ise sadece “kız-erkek” iki çocuğa çocuklu ve huzurlu ve mutlu gülümseyen fotoğrafları sunuldu. Çekirdek aile yapısı gerçekten mutlu aile midir?
Efendim, değişen ve gelişen şehir nüfusunun yüzde altmışı köy kökenlidir. İstanbul’u örnek alalım: İstanbul’da büyüttüğünüz çocukla Anadolu’nun ücra bir köşesinde büyütmeye çalıştığınız çocuğun talepleri arasında çok ciddî farklar vardır. Yani geldiğiniz yerde aldığınız kültür ve alışkanlıklarla İstanbul’da çocuk büyütmek ve aynı muameleyi yapmak sıkıntılar meydana getiriyor. Yani Türkiye’de hâlâ şehir kültürüne ve hayatına alışamamış çok geniş kitleler var. İnsanın köylü olması ayıp değil ama şehirde köylü kalması ayıptır. Şehir kültürüne, hayatına fert olarak aile olarak doğru ve düzgün bir şekilde alışmalıdır.
Şehir hayatında köyde olduğu gibi çok geniş aileleri bir arada tutmak hem zordur hem de güçtür. Bu demek değildir ki çekirdek aile en ideal ailedir. Bir kere aile bireylerinin birbiri ile doğru iletişimi çok önemli. Aile sıcaklığını yaşamamış bir çocuktan sağlıklı bir kişilik gelişimi beklenemez. Hayatında istediği yerlere gelememiş anne babaların ideallerini çocuklarının üzerinde gerçekleştirmek istediklerini görüyoruz. Mesela gençliğinde doktor olmak isteyip de olamayan anne veya baba bu isteğini çocuğunda gerçekleştirmek istiyor. Çocuğu tanımadan onun ilgi ve isteklerini görmezden gelerek sırf kendi isteğini gerçekleştirmek için çabalayan binlerce aile var ülkemizde. Baba çocuk üzerinde sağlıklı bir otorite kurmazsa o çocuk disiplini zor öğrenir.
Çocukların ayrı bir birey olduğunun farkına varılmalı. Onun ilgi ve isteklerinin olabileceği bilinmeli. Çocuklar sevgiden ve ilgiden mahrum bırakılmamalı. Fakat bu sevgi ve ilgi gereğinden fazla olmamalı. Çocuklara sorumluluk verilmeli, onun kendini ifade etmesi ve gerçekleştirmesi teşvik edilmeli. Çocuklarımızın iyi birer yetişkin olması bizlerin iyi birer anne ve baba olmasına bağlıdır. Mutluluk insanların birbiriyle doğru iletişimine ve sorumluluk almasına bağlıdır. İnsanlar geniş ailede de çekirdek ailede de mutlu olabilirler. İlla ki şu aile tipi ve yapısı mutlu eder diye genel bir kural koymak veya yargıda bulunmak sanırım doğru bir yaklaşım olmaz.
Çetinoğlu: Boşanma vakalarının arttığı bu süreçte ‘parçalanmış aile’ler çocukları konusunda nelere dikkat etmeleri gerekiyor?
Doğan: Aile; kişinin sadece kendisi olduğu için sevildiği bir yerdir. Ona sahip çıkmak ülkeye ve bu ülkenin geleceğine sahip çıkmak demektir. Milletler aileler ile yaşar. Dağılmış ailelerde, ruh sağlığı açısından ciddî bir tehlike saklıdır.
Uzun dönemli yapılan çalışmalarda parçalanmış aile çocuklarında diğerlerine göre sosyal, psikolojik ve fizik gelişimde olumsuz yönde belirgin farklar var. Bu çocuklar ileri yaşlarda evlilik hakkında kaygı duyuyorlar veya evlenmeyi daha az istiyorlar veya başarılı bir ilişki kurma konusunda karamsar oluyorlar. Yapı ile ilgili ve hissî faktörler ayrı yaşayan anne veya babanın biyolojik çocukları ile temasını etkilemektedir. Çocuklarından ayrı olan anneler, babalara göre daha sık çocukları ile görüşmektedirler. Çünkü toplum anneden böyle bir beklenti içindedir. Çocukları ile beraber yaşayan anneler yine çocukları ile beraber yaşayan babalardan daha çok çocuklarına sahip çıkmaktadırlar. Yakın zamanlı bazı çalışmalar göstermiştir ki, ayrı yaşayan ve yeniden evlenen babanın fizikî olarak çocukları ile görüşmesi belirgin olarak azalmaktadır.
Boşanmış ailelerin, özellikle şu hususlara dikkat etmeleri gerekir.
1- Çocukların beraber yaşadığı ebeveyni ile olan ilişkisinin kalitesi,
2-. Her iki ebeveyn arasındaki çatışmanın devam etmesi,
3- Ailenin ekonomik durumu,
4- Çocukların beraber yaşamadıkları ebeveyn ile görüşme sıklık ve kalitesi.
Çocukların durumu ve beraber yaşadıkları yetişkin ile ilişkileri: Çeşitli sıkıntılardan sonra boşanma meydana geldiği için beraber yaşadıkları ebeveyn ile çocuk arasında birtakım zorluklar gözlenmiştir.
Bu konuda, kitabımızın, Prof. Dr. Kemal Sayar Bey tarafından yazılan bölümünde doyurucu bilgiler bulmak mümkündür.
Çetinoğlu: Boşanma vakaları konusunda istatistikî verilere sahip misiniz? En çok boşanma vakaları klasik usullere göre evlenenler de mi yoksa flört ederek evlenenler de mi görülüyor?
Doğan: Son 30 yılda bütün dünyada boşanma oranlarında dramatik bir artış meydana gelmiştir. Amerika da 1960 ve 1970’lerde artış göstermeye başlayan bu oranın, 1980’lerde tarihteki en yüksek seviyelere ulaştığı görülmüştür. Türkiye’de de son on yılda boşanma oranlarında gözle görülür bir artış olmuştur. Artışlarla birlikte, çocukların problemleri de ikiye katlamıştır. İnsanların ikinci evliliklerinde daha başarılı olmaları beklenirken ikinci ve üçüncü evliliklerinde de boşanma oranı yüksek çıkmıştır. Bu yüksek boşanma oranı, çok geniş sayıdaki çocukları etkilemektedir. Çocuğun sağlıklı birey olarak topluma kazandırılabilmesi için anne ve babanın birlikte olduğu bir aile ortamına ihtiyaç vardır. Çünkü eksik bir ebeveynin yeri doldurulamamakta, parçalanmış ailelerin çocuklarında yeteneklerin gelişimi düşmekte ve yetişkin rolünü başarıyla benimseyememektedirler. Bu çocukların durumu, yalnızca kendilerini ilgilendirmemektedir. Onlar, geleceğimizin yetişkinleri olacakları için toplumun genel sağlığı açısından da çok önem arz etmektedirler. Yine bu alanda kitabımızda evlilik öncesi ve sonrası durumla ilgili olarak Yrd. Doç. Dr. A. Muhsin Yılmazçoban Bey’in yazdığı bölümde doyurucu bilgiler vardır.
Toplumda kültür ve zihniyet ile davranış ve tutumlar arasında var olan çelişkiler giderilmelidir. Sağlıklı bir aile ve toplum yapısına ulaşmak, son derece önem arz etmektedir. Boşanmaların ve mutsuz evliliklerin önlenebilmesi ailenin kuruluşundan daha önce evlilik öncesi sürecin iyi yönetilmesi ve sürekli bilinç artırımının gözetilerek önleyici hekimlik türü metotlarla mümkün olacaktır.
Çetinoğlu: Editörlüğünü yaptığınız ‘Ana-Baba-Çocuk Eğitimi’ isimli kitabınızda toplumla ilgili değişim sürecinde romanların etkisinden bahsediyorsunuz. Özel televizyonların artmasıyla birlikte her gün ekranlara hâkimiyet kuran televizyon dizileri konusundaki görüşleriniz nedir?
Doğan: Televizyon ve dizi bağımlılığı endişe verici boyuttadır. Programların çekiciliğinin artırılarak insanlar televizyon bağımlısı durumuna getirildi. Son dönemlerde dizi senaryoları, tarihî roman ve hikâyelerden alınıyor. Televizyon dizileri kitap okuma alışkanlığını öldürüyor. Senaryo kaynaklarını edebî hikâye ve romanlardan alan diziler kitaplar hakkında ön fikir vermekte ve bilgi doygunluğuna sebep olmaktadır. Okuyucu kitapların içeriğini bildiğini sanarak kitapla yüzleşmenin gereksiz olduğuna inanmaktadır. Bu sebeple televizyon ve dizi bağımlılığı endişe vericidir. Birçok kişi zamanının büyük bölümünü televizyon karşısında geçiriyor. Bu da insanın pasif duruma sokuyor. Bugün dizi bağımlılığı adeta sigara bağımlılığı gibi zararlıdır. Çünkü insanı mahkûm etmekte ve kendine bağlamaktadır.
‘Sihirli diziler, gerçek hayatın sihrini bozuyor.’
Fantastik diziler ve filmlerin çocukların gerçek hayatı algılamasını zorlaştırıyor. Senaryosunu büyü, sihir gibi, çocukların anlamakta güçlük çekeceği konulardan alan diziler ve filmlerin gerçek hayatta yaşanmayacak bu tür durumları, olacakmış gibi algılamasına ve beklenti içine girmesine sebep oluyor. Bu tür diziler, filmler, çocukların gerçek hayatı algılamasını zorlaştırıyor. Sağlıklı hayal kuramayan çocuklar, gerçeküstü kurdukları hayallerinin gerçekleşmemesi durumunda hayal kırıklığı yaşayacaklardır. Eğlenceli ve bol renkli dizileri, çocuklarda sağlıksız hayal dünyası oluşturuyor. Fantastik tür dediğimiz bu tür yapımlar, çocukların eskiden kurduğu ‘Büyüyünce pilot olacağım, büyüyünce öğretmen olacağım.’ Şeklindeki hayallerini yıktı. Şimdiki çocuklar büyüyünce ‘cin olacağım’ diyorlar. Bu gerçekleşmeyecek hayaller, çocukların beklentiye girmesine sebep oluyor. O yaşlarda hassas olan, duygulu çocuklar, beklentilerini karşılamayınca, hayata karşı bir önyargıyla başlıyorlar. Çünkü televizyonla kurulan iletişim tek kanallıdır. Çocuk burada pasiftir, aktif değildir. Hayallerinin gerçekleşmeyeceğini görmesiyle daha da pasifleşecektir.
(Yrd. Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN’ın biyografisi, yarın yayınlanacak olan ikinci ve son bölümde verilecektir.)

AİLE HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ:

İslâm’dan önce de iffet, ismet, vefâ ve sadâkat, fedâkârlık ve işbirliği temelleri üzerinde çok sağlam bir yapı teşkil eden Türk ailesi, İslâmlığın kabulünden sonra da Mukaddes Nikâh Bağı ile teşekkül eden, karşılıklı anlayış, sevgi, saygı, himâye ve yardımlaşma ile güçlenen kutsal bir ocak hâlinde devam etmiştir. Ailenin birliğini ve sağlam yapısını bozacak kötü davranışlar kesinlikle yasaklanmış ve kınanmıştır. Türk milletinin bin türlü tehlike ve güçlükler içinden geçerek, dağılmadan, yok olmadan bugüne ulaşmasında, bu sağlam aile yapısının büyük rolü olmuştur. Türk ailesi bir millî kültür, manevî terbiye ve fazilet ocağıdır. Güzel Türkçe’yi bu ocakta öğreniriz. Doğar doğmaz ismimizden önce kulağımıza Allah ve Peygamberimizin yüce ve güzel adları söylenir. Ana sütü bedenimizi beslerken, Türklük ve İslâmlık da ruhumuzu, fikrimizi, mâneviyatımızı besler. Her türlü bozulma ve yabancılaşmaya karşı en emîn korunma ve savunma siperimiz, aile ocağımızdır. Meşru temeli nikâh olan Türk aile ocağı bu özellikleriyle devam etmelidir.
Ailede çözülme ve bozulma, Türk milletinin yıkılışı demek olur. Onun için aile yapımız, çağın şartları içinde, manevî özellikleri bozulmadan, güçlendirilerek korunmalıdır. Bu gerçeğe dayalı olarak Anayasamız da aileyi ‘Türk toplumunun temeli’ saymıştır.
Çekirdek aile, târihî aile yapımıza da uygun, çağdaş aile tipi olmakla beraber, maddî veya manevî bakımdan muhtaç olan akraba ve yakınlar – özellikle yaşlılarla öksüz ve yetim çocuklara – ailenin tabiî üyeleri gibi yardım edilmeli, gerekirse aile çatısı altına, aile yuvasının sıcak ve şefkatli bağrına alınmalarında tereddüt edilmemelidir. Bu, insanlık, İslâmlık ve Türklük gereğidir.

 

Türk Milleti mi, “Marjinaller” mi?

Terör devamlı Türkiye’nin gündemindedir. Türkiye hedef alınan bir coğrafi konum üzerindedir. Dost, düşman terörü bize karşı kullanmaktadır. Terörle mücadelenin uzun soluklu bir faaliyet olduğunu kararlılık ve süreklilik gerektirdiğini unutarak açılımlara girdik. Hatta silah bırakmamış örgütle doğrudan veya dolaylı müzakereye giriştik. Örgütün isteklerini silahsızlanma şartı ile kabul eder olduk. Askerimizle uğraştık. Dış taleplerle kurumu yıpratmaya çalıştık. Terörle mücadele edenlerle mücadele ettik.  Kuzey Irak’taki yönetimi ve Bağdat’ı destekledik. Onlara olmadık hizmetler verdik. Onlardan medet umduk. Yanlış anlaşmalar yaparak mücadeleyi izin alarak yapar duruma girdik. Pazarlık gücümüzü yitirdik.

Yeni anayasayı bile etnik merkezli ve marjinalleri destekler şekilde hazırlamaya çalışıyoruz. Bütünü değil de araştırmalarda %5-7 arasında değişen milli kimliği, devleti ve vatandaşlığı reddeden marjinalleri esas aldık. Ondan sonra da terörden şikâyetçi oluyoruz. Bu çelişkiyi Türkiye çözmeli. Siyasi iktidar kadar ona rey verenleri de vebal altında bulunduğunu artık fark edelim. Dizi izlemekten, yalan rüzgârlarından ve oyalayıcı konulardan fırsat bulabilirsek…

Anayasa veya başka bir konuda bir şeyler yapacaksak,  Türk Milletinin varlığını göz ardı edemeyiz. Yapılan bütün araştırmalar etnik kimliği değil, milli kimliğin ön planda yer alması gerektiğini gösteriyor ve etnik ırkçılığı, bölücülüğü reddediyor. Bunun en son örneklerinden birisi de 2011 Türkiye Değerler Araştırması‘dır. Türklüğü ile iftihar edenlerin oranı %70’i geçiyor. “Oldukça iftihar ederim” diyenlerin oranı da %15’lere dayanıyor. Türklüğü reddedenler %6’da kalıyor.

Açık Toplum Vakfı ve Boğaziçi Üniversitesi’nce yapılan bir araştırmada  “Türk Dili ve Türk Kültürü içinde yaşıyorum” ve “öncelikle bunlar gelir” diyenlerin oranı %86’yı buluyor. “Etnik dilim ön planda yer alır, Türk Dili ve kültürü ile bir bağım yoktur” diyenler %5 çıkıyor.

Bilgesan Stratejik Araştırmalar Merkezi’nce yapılan araştırmada Bağımsız Kürt Devleti talebi anadili Kürtçe olanlarda %9.9’dur. Federasyon talebi de  %5 dolayındadır. Genelde araştırmalarda bir yanlış yapılıyor. Zazalar çok farklı bir yapıda olmalarına rağmen, Kürtlerle bir gösteriliyor. Kürt ırkçılığı çizgisinde olanlar buna bilhassa dikkat ediyor.

Değişik araştırmalarda ortaya çıkan sonuçlar tavizcileri, açılımcıları ve Türkiye’yi tanınmaz hale getirmek isteyenleri açıkça tekzip ediyor; doğrulamıyor.

Bu durumda %5-7 dolayında olan marjinal bir grubu ve dış dayatmaları esas alarak Türkiye bir anayasa oyunu oynanamaz. Kürt vatandaşlarımız da önemli oranda terör örgütü ile veya aynı hedefleri silahsız gerçekleştirmek isteyenlerle aynı çizgide değildir. Kurmançça konuşan herkesi PKK üyesi görmek de son derece yanlıştır. Terör örgütünün amaçlarına hizmet eder.

Bize yabancı olan etnik ayrımcılık ve ırkçılıkla bu kadar uğraşmak yerine; ülkenin asıl sorunlarını ele almalıyız. İşsizliği, bugünün sanayi toplumlarını karşılaştığı sorunlarla ileride karşılaşmamak için neler yapılması gerektiğini düşünmeliyiz. Türkiye’nin iktisadi ve siyasi kuşatmadan nasıl kurtarılacağını tartışmalıyız. Dev adımlarla büyüyen dış ticaret açığı ve cari açığın yarattığı ipotekleri, Türkiye’yi ithal cennetine dönüştüren yanlış kur politikasını, ithalat patlamasını, her yıl 15-20 milyar dolar faiz ve kar olarak dışarıya yapılan transferleri, bankaların dış açık dolayısıyla yabancılara gittiğini düşünmeliyiz.

Uygulanan İktisat Politikasının dışarı ile ortak bir azınlık grubu tatmin ettiğini, Türk Milletini fakirleştirdiğini, ülke çıkarları ile bağdaşmadığını görelim. (Bu konuda Prof. Dr. Esfender Korkmaz’ın yazılarını dikkatle izleyelim.) Zaten ülke çıkarlarını hesaba katarsak, ekonomik krizlerin hemen kapımızda olduğunu bilelim.”ABD’nin menfaatlerine dokunmayalım, ABD ileride Müslümanlaşacak” şeklinde CIA bağlantılı sözde Müslümanların acıklı halini fark edelim. Yaklaşık 82 ülkede internet kullanılarak yapılan protesto hareketlerinin, yürümeyen, köhneleşmiş Dünya düzenine isyanın bizi de ilgilendirdiğini fark edelim.