22.8 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1144

Mülksüz Kahramanlar

Her milletin mutlaka bir milli ülküsü / gayesi / ideali / felsefesi / mefkûresi vardır; olmalıdır… Milli ülküyü şöyle ifade edebiliriz; kısa vadede gerçekleşmesi mümkün olmayan, fakat ona ulaşmak için mutlaka sürekli gayret gerektiren ve kuşaktan kuşağa (nesilden nesile) aktarılan bir düşünce, fikir bütünüdür… Bunun örneklerini de vermek mümkündür; Yunan milleti için “megaloidea”, Yahudiler için “vaat edilmiş topraklara sahip olmak” ya da “büyük İsrail imparatorluğu”, Ermeniler için Anadolu’nun yarısını alarak “Batı Ermenistan’ı” kurmak, ABD’li için de, her şart ve ortamda “ABD menfaatlerini korumak ve kollamak; dünyayı yönetmek” gibi…

Peki, Türk milletinin milli ideali nedir?

Her millet için bu milli ülkü, “kutsallık” derecesindedir… Bir fert için esas olan gaye de, bu milli idealin gerçekleşmesi yolunda katkı yapmak, önemli görevler yapmaktır…

Mülksüz kahramanlar…

Kişilerin milletine, ülküsüne hizmet edebilmeleri, düşüncelerini gerçekleştirebilmeleri için, kısaca millete bir şeyler verebilmeleri için, “çıplak” olmaları gerekir; kendini millete adamış olmaları gerekir…

Türk milletine, tarih boyunca, bir şey veren insanlara baktığınızda, “mülksüz” insanlar olduğunu görürsünüz; vatana, millete kendini adamış insanlar, herhangi bir “mülk” edinme hırsları olmamış, böyle bir gayeleri de yokmuş; cepheden cepheye koşmuşlar, savaşmışlar ve ölmüşler; milletin ve vatanın geleceği için…

Bakınız Mustafa Kemal’e, bakınız İsmet Paşa’ya, bakınız Kazım Karabekir’e, bakınız Fevzi Çakmak’a, bakınız Rauf Orbay’a, bakınız Salih Bozok’a ve diğer İstiklâl Savaşının önderlerine… Çanakkale savaşlarında şehit olan, gazi olan vatan evladı komutanlara, Mehmetçiklere bakınız… Tek gayeleri olmuş; vatan için, bayrak içi, millet için, iffet için katkı yapmak… Savaşmak, savunmak ve ölmek… Kendilerini adamışlar vatan için… Kırk yaşına kadar cepheden cepheye koşmuşlar; ne ev, ne bark, ne çoluk çocuk, ne de eş…

Ne apartmanlar, ne araziler, ne villalar, ne holdingler, ne gemicikler, ne de kilolarla altınlar… Hiç birisi olmamış onlara nasip… Sırtlarında bir sakoları ve bellerinde palaskalarıyla tabancaları-kılıçları olmuş… Olanların da geride bıraktıkları ne çocuk, ne eş düşünmeye vakitleri olmuş… Ülkenin, milletin kurtuluşu için hep seferdeydiler…

Toprağı vatan yapan kültür-bilgidir…

Bu yalın kılıç, savaş neferi vatan fedailerinden ayrı olarak bir grup daha vardı; onların ne kılıçları, ne palaları, ne de palaskaları vardı; toprağın vatan olabilmesi için o toprağa kültürün, geleneğin, inancın ekilmesi gerekiyordu; irşat bahçelerin yeşermesi gerekiyordu, bu tip bahçelerin önce oluşması, sonra imarı gerekiyordu…

Bu bahçeler irfan ve ilim bahçeleriydi, irşat ocaklarıydı… Bunu yapanların sadece bilgelikleri, sevgileri, iyilik ve şefkatle dolu yürekleri vardı…

Bilgileriyle insanları irşat edip aydınlatıyorlardı; ilmin, bilginin, irfanın ne demek olduğunu; helâl-haramın ne anlama geldiğini; kul hakkını, vatan kutsallığını anlatan bilge kişiler…

Bunlar mülksüz bilge kişilerdi… Onların hiç bir yerde malları da mülkleri de olmadı… Onlar da kendilerini adamışlardı; toprağın vatan olabilmesi için seferdeydiler; bilgileriyle, sözleriyle, telkinleriyle; en önemlisi de özü-sözü birlikte yansıyan kişilik ve davranışlarıyla, icraatlarıyla örnektiler; böyle katkı yapıyorlardı vatan hizmeti için…

Toprağı bilgiyle, inançla, imanla yoğuruyorlardı bu mülksüz bilge kişiler…

Boğazın süzgeci…

Milletin kaderine hükmedenler büyük sorumluklar taşırlar. Sadece bugün için değil gelecek için de sorumludurlar. Devleti millet adına yöneten yöneticiler, eğer ağzına geleni, aklına getirileni düşünmeden, tartmadan biçmeden söylerse, yanlış yapmış olur. Devlet adına konuşan kişinin her söylediği, o devlet için “belge”, “gerekçe” olarak düşmanları tarafından bugün olmazsa bile “yarın” mutlaka kullanılacağını bilmeleri gerekir…

Boğaz 9 boğumdur… Dokuzuncu boğum “süzme” görevini yapar… Boğaz süzgeci delinmişlerin söylemlerinde “ayar” yoktur… Bu kişilerin ülke idare etmeye ne hakları, ne de yetkileri vardır…

Devlet idaresi, ulu orta konuşularak idare edilen “hobi derneği” de değildir… Herkes sorumluluğun farkına varmalı… Her yetkilinin ağzından çıkan sözü, kulakları duymalıdır…

Yeniden kurtuluş…

Üç kıtaya yayılmış “İri Dev” olarak adlandırılan Osmanlıdan geriye kalan “küllerden”, kurtuluş mücadelesi verilerek yaratılan Anadolu’yu bize “vatan” yapan yalın kılıç savaşan mülksüz kahramanlar, şehit-gazi komutanlar, şehit-gazi Mehmetçikler, mülksüz bilge kahramanlar, ülkemde olup bitenlerden dolayı ebedi mekânlarında rahatsızdırlar…

Durum şunu gösteriyor ki, Türk Milletinin, Türk yurdunun yeniden bu evsaftaki mülksüz kahramanlara, bilge kişilere ihtiyacı var…

Sizce yok mu?

Kurbanla İlgili Hükümler

Sözlükte, yaklaşmak, yakınlık peyda etmek anlamına gelen kurban, dinî terim olarak, ibadet niyetiyle kurban kesme günlerinde, kurban için belirlenmiş bir hayvanı Allah rızası için kesmektir. İslam’ın mali ibadetlerinden olan kurban, İmam Ebû Hanife’ye göre vacip, İmam Şâfiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel ve Hanefilerden İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’e göre sünnet-i müekkededir.

Ergenlik çağına giren, zengin, mukîm (yolcu olmayan) her erkek ve kadın Müslüman, kurban kesmekle yükümlüdür. Buradaki zenginlikten maksat; kişinin temel ihtiyaçlarından başka 80.18 gr. altın yahut bunun kıymetinde mal veya paraya sahip olmasıdır. Zekattaki zenginlik ölçüsü ile kurbandaki zenginlik ölçüsü aynı olmakla beraber, zekatta olduğu gibi, malın artıcı olması şart olmadığı gibi, üzerinden bir yıl geçmiş olması da gerekmez. Kurban kesme günlerinde yukarıda zikredilen zenginlik ölçüsüne ulaşan kimse, kurban kesmekle yükümlü olur. İslam dinine göre, ailede “‘mal ayrılığı”‘ prensibi vardır. Bu bakımdan, aile içinde kimler dinen zengin sayılırsa, sadece onlar kurban kesmekle yükümlü olurlar.

Kurbanın rüknü, kurban edilmesi caiz olan hayvanlardan birini kurban kesme günlerinde kesmektir. Bu itibarla, kurban kesmek yerine, kurban bedelini veya kurbanlık hayvanı kesilmeden yoksula yahut bir hayır kurumuna bağışlamakla kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Ancak kurbanlık hayvan, herhangi bir sebeple kurban kesme günlerinde kesilememiş ise, bu günlerden sonra kurban olarak kesilmez. Bu durumda kurbanlık hayvanın aynısının veya bedelinin sadaka olarak verilmesi gerekir.

Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Bunlardan devenin 5, sığır ile mandanın 2,  koyun ile keçinin de bir yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Ancak koyunlar 6 ayı tamamladıkları halde, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olurlarsa bunlar da kurban edilebilir. Bir koyun veya keçiyi ancak bir kişi kurban edebilirken, sığır, manda ve deve yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban edilebilir. Kurbanın ibadet niyeti ile kesilmesi şarttır. Bu nedenle; ortaklaşa kesilen kurbanda, ortaklardan birinin sadece et elde etme veya sahih olmayan başka bir niyetle iştiraki diğerlerinin kurbanını geçersiz kılar.

Kurban bir ibadet olduğu için, kurbanlık hayvanların kusursuz olmaları gerekir. Bazı kusurlar vardır ki, bunlar hayvanın kurban olmasına engeldir. İki veya bir gözü kör olan, kemiklerinde ilik kalmayacak derecede zayıflamış olan, kesim yerine yürüyerek gidemeyecek kadar topal olan, kulağının ve kuyruğunun üçte birinden fazlası kopmuş olan, dişlerinin yarıdan fazlası dökülmüş olan, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış olan, ölüm derecesinde hasta olan hayvanlar kurban edilemez. Ancak boynuzsuz veya boynuzu biraz kırılmış, dişlerinden birazı dökülmüş ve burulmuş hayvanların kurban edilmeleri caizdir.

Bir kimsenin kurbanını bizzat kendisinin satın alması, kesmesi veya kesilirken yanında bulunması şart değildir. Hiçbir mazeret olmadan da kişi, kendi adına kurbanını satın alıp kesmek üzere güvendiği bir şahsı yahut özel veya resmi bir kuruluşu vekil tayin edebilir. Kurban niyetiyle alınan hayvan kesilmeden önce ölürse, zengin kimsenin tekrar kurbanlık satın alması gerekir, fakir için gerekmez.

Kurbanın sahih olabilmesi için belirlenmiş vakit içinde kesilmesi gerekir. Kurban, Kurban Bayramının ilk günü bayram namazının kılınmasından 3. günün akşamına kadar kesilebilir. Bayram namazı kılınmayan yerlerde ise kurbanlar sabah namazı vaktinden itibaren kesilebilir.

Deve ve sığır gibi hayvanlar ortaklaşa kurban edildiğinde, etleri, ortaklar arasında tahmini olarak değil, tartılarak taksim edilir. Ancak bu hayvanlar, bir ailenin fertleri için kurban edilmişlerse bunların etlerinin tartı ile taksim edilmesi gerekmez.

Kurban etinin hepsini yoksullara dağıtmak veya kendisi ve çoluk-çocuğu için alıkoymak caiz ise de en uygun olanı; kurban etini üçe taksim edip; birini, kurban kesemeyen yoksullara dağıtmak, bir bölümünü akraba, tanıdık ve komşulara ikram etmek; birini de kendi çoluk-çocuğu ile yemektir. Bir kimsenin ailesi kalabalık ve hali vakti de çok iyi değilse, kurban etinin tamamını çoluk-çocuğu için alıkoyabilir.

Kurbanın derisini seccade veya evde kullanılacak bir şey yapmak caiz olduğu gibi, bir fakire veya hayır işlerine hizmet eden bir kuruluşa vermek de caizdir. Kurbanın derisi, kurbanın bir parçası olduğundan satılması caiz olmadığı gibi, kurbanı kesene kasap ücreti olarak da verilemez.

Yüce Allah niyetlerimizi halis, kurbanlarımızı makbul eylesin.

‘İnsanlar Konuşa Konuşa…’ isimli kitabın yazarı Yrd. Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile AİLE üzerine söyleşinin ikinci bölümü

‘İnsanlar Konuşa Konuşa…’ isimli kitabın yazarı Yrd. Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile AİLE üzerine söyleşinin ikinci bölümünde; Sağlam bir toplum yapısını müjdeleyen tavsiyeler bulacaksınız.
AİLE HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ:
Aile kelimesi günlük dilde çok değişik grupları tanımlamak için de kullanılır. Mesela;  ‘Ayşe,  iyi bir aile kızıdır’  denildiğinde, Ayşe’nin ahlaken mazbut, eli ev işlerine yatkın, büyüklerine saygılı olmak gibi meziyetlere sahip olduğu anlaşılır. Bir başkası;  ‘Benim ailem Adana’dan gelmiş’ dediği zaman, annesiyle babasının, hatta belki de dedelerinin Adana’da yaşamış olduğu düşünülür.  ‘Bu bir aile toplantısıdır.’  denildiğinde,  o toplantıda yalnızca akrabaların bulunacağı anlaşılır. Bunlar amcalar, dayılar, teyzeler, halalar, yeğenler ve evlilik bağıyla aileye katılmış kişilerdir. Bütün bunlar bize, aile kavramının her zaman evliliğe veya ortak atalara dayalı ilişkileri kapsadığını göstermektedir.
Ailenin şekli ve yapısı, hem toplumdan topluma değişmekte, hem aynı toplum içinde zaman değişmesiyle farklılıklar göstermektedir. Farklı aile yapıları, farklı görevleri yerine getirdiği gibi, ailenin iç ilişkilerine de tesir etmektedir. En yalın aile şekli, karı-koca ve çocuklardan oluşan ailedir. Bu aile şeklinde önemli olan karı-koca ilişkisi olduğundan,  bu aileye evlilik ailesi veya karı-koca ailesi denmektedir.  Aynı zamanda daha karmaşık aile şekillerinin temel birimi olduğu için çekirdek aile diye de adlandırılır. Modern sanayi toplumlarının, ferdiyetçiliğin gelişmesi, coğrafî ve sosyal hareketliliğin artması gibi belirli özellikleri çekirdek ailenin doğuşunu gerektirmiştir. Çekirdek ailenin nisbeten kendi başına buyruk bir karakter gösteren yapısı, Avrupa ve dünyanın birçok ülkeleri için, ileri sanayi toplumlarına mahsus yeni bir olaydır. Çekirdek aile, küçük çocukları da içine aldığı zaman, şüphesiz bir büyüklük kazanmış olur, fakat çocuklar büyüdükçe, ilkin akranların tesiriyle ve sonra da sosyal ve coğrafî hareketliliğin sonucu olarak aile bağları zayıflamaya yüz tutar.  Daha basit (ilkel) topluluklarda ve bâzı sanayileşmemiş toplumlarda çekirdek aile, daha geniş olan birleşik aile görünümündedir.
Geniş (büyük) aile, ana-baba ile çocuklar arasındaki ilişkinin genişletilmesiyle oluşur. Büyüyüp evlenen çocuklar ana-babalarından ayrılamazlar. Soy ve sop ocağından ayrılmayan iki veya daha çok sayıda çekirdek aile birleşir ve bir geniş aile teşkil eder. Böylece dedeler, ninelerle torunları, kardeşleri, eltileri, yeğen (kuzen)’leri, dayı, amca ve halaları, kısaca uzak ve yakın kan akrabalarının hepsini aynı aile çatısı altında toplanmış – dağılmamış – görmek mümkün olur. Bu tip geniş aileler bazı farklı özelliklerine göre birleşik aile, baba ocağı ailesi, kök aile diye üç tipe ayrılabilmektedir.
Oğuz Çetinoğlu:  Sohbetimizin  yayınlanan birinci bölümünün sonunda;  televizyon dizilerinin aile ve çocuk yapısı üzerindeki etkilerini konuşmuştuk. Kaldığımız yerden devam edelim.
Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından cezalandırılan televizyon dizileri, medyanın iddiasına göre ‘izleyici halk’ tarafından reytinglerde üst sıralara oturtuyor. Sizce bunda bir tuhaflık yok mu?
Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan: Evet önemli bir çelişki var. Ancak bu diziler reytingi rekoru kırıyor diye yanlışı kabullenmek de yanlıştır. Bazı ahlak dışı eylem ve söylemler de büyük ilgi toplar. Bunlar ilgi topluyor diye sunmak doğru değildir. Kitle iletişim araçlarının öncelikle sorumluluk taşıyarak çocuklara ve hatta büyüklere zarar verici genel ahlak kurullarını ihlal eden yayın yapmamaları gerekir. Sorumluluk budur. Değilse efendim herkes beğeniyor diye ahlak dışı yayınlar yapmak geleceğimizi karartmak manasına gelir.
Çetinoğlu:  Yalnızca sorumluluğunu müdrik bir aydın sosyolog değil, medya sâhip ve mensupları ile etik kurul görevlilerinin de konu üzerinde ciddiyet ve hassasiyetle durmaları gerekir.
Çok önemli olduğu için konu hakkındaki detay görüşlerinizi de lütfeder misiniz?
Doğan:  Bu dizileri izleyen, beğenen ve beğendiğini reyting bilgisi olarak medya araştırmalarına intikal ettiren halk, Türk aile yapısına uygun değildir. Ancak bu dizileri çekip yayınlayanlar da bu aile yapısını bilerek veya bilmeyerek bozmaya çalışanlardır. RTÜK’ün bu konudaki duyarlılığını takdirle karşılıyorum. Ancak cezalarla da bir yere varılamaz. Önemli olan, bu dizilere ilgi gösterilmemesini sağlamaktır. Bu da eğitim ve eğitim yoluyla halkın bilinçlenmesini-şuurlanmasını sağlamakla mümkün olabilir.
Çetinoğlu:  Açıklanan reyting raporlarının gerçeği yansıttığı, yani halkımızın bu dizileri beğendiği ve desteklediği konusunda şüphelerim var. Sizin?
Doğan: Kesinlikle haklısınız. Fakat aksini ispat etme imkânından mahrumuz.
Çetinoğlu:  Ekranlardaki ‘akıllı işaretler’ anne babalar açısından gerçekten dikkate alınıyor mu? Yani işe yarıyor mu bu işaretler?
Doğan:  Hayır gerçekte anne ve babalar tarafından tam olarak düşünüldüğünü sanmıyorum. Ancak yasak savarcasına bu işaretlerin konulduğunu düşünüyorum. Ancak bu işaretlerin verilmesinde az da olsa faydalı olduğu kanaatindeyim.
Çetinoğlu:  Çocuk tacizleri vakaları geçmiş yıllarda da bu kadar sık yaşanıyor muydu?
Doğan:  Çocuk tacizleri geçmiş yıllarda bu kadar sıklıkla yaşanmıyordu. Bir de bunlar gizleniyordu. Belki basına yansıtılmıyordu. Ancak bu ve benzeri haberlerin çok sık yapılmasını doğru bulmuyorum. Çünkü bunlar örnek teşkil ediyor. Bunu söylerken bunlara karşı duyarsız olalım demiyorum. Elbette tacizcilere gereken ceza verilmelidir.
Çetinoğlu: Günümüzde bu kadar artmasının sebepleri nelerdir?
Doğan: Şimdilerde bu durumun artmasındaki en önemli sebep aile ilişkilerinin zayıflamasıdır.
Çocuk yetiştirmede anneye ve babaya düşen görev ve sorumluluklar ayrıdır. Günün yorucu iş hayatından eve yorgun argın dönen ve bu yüzden de kendini haklı bulan babaların yaşayışları hemen hemen aynıdır. Yemekten sonra günlük gazete ve dergileri gözden geçirmek sonra da yatıp uyumak anneler ve çocuklar tarafından babalarının kendileriyle yeteri kadar ilgilendirmedikleri düşüncesine kapılmasına sebep olur. Böyle babalar adeta PTT babalardır. Yani pijama, terlik ve televizyon babaları diye isimlendirebiliriz. Babalarından bazı davranışlar beklerler. Mesela; ev işlerinde hanımlarına yardım etmeleri, çocuklara bakmaları gibi. Bir erkeğin baba olarak aile bireylerine karşı yerine getirilmesi gereken bazı davranışlar vardır. Bunlar, durum ne olursa olsun ne kadar yorgun ve meşgul olursa olsun unutulmaması gereken davranışlardır. Çocuklarımızı adam yerine koymak onlara gerçekten insan gibi davranmak, onların görüş ve düşüncelerine önem vermek, değer vermek… İşte bütün bu davranışların toplamı, çocuklarımıza duyduğumuz saygının ölçüsünü ortaya koyar. Bu anlayışa göre, bu hava içinde yetişen çocuklar da aynı davranışları başkalarına gösteren kimseler durumuna gelir.
Çetinoğlu:  Anne ve babaların çocuklarının cinsleriyle ilgili kimlik kazanmalarında ki rolü ne olmalıdır?
Doğan:  Birçok uzman bu konuda farklı görüşler öne sürse de, Montessorie, eğitim sisteminin de temelinde olduğu gibi, çocuklar kendi gelişim dönemi dikkate alınarak, sorular belli bir ön elemeden geçirilerek cevaplandırmakta fayda vardır. Bu konuda çocuğun her sorusuna cevap vermeye çalışmak bazen çocuğun anlamakta zorluk çekeceği birçok soru işaretinin de oluşmasına neden olabilir. O halde, bu konuda anne babanın prensibi ‘bilmesi gerektiği kadar ve uygun zeminde iletişim’ olmalıdır. Ergenlik dönemi ile birlikte artık çocuklarda cinsî bilgiler aktarılması, cinselliğin anlamının izah edilmesi ve mahremiyet eğitimin en üst seviyede verilmesi gerekir.
Ancak burada dikkat edilecek bir husus varsa o da; kız çocuklarının kendi ablası veya annesinden cinsî bilgileri alması gerektiğidir. Ergenlik dönemine gelen bir genç kızın en yakın arkadaşı annesi (veya ablası) olmalıdır. Bu dönemi yaşayan kız çocuğu annesini yanında görmeye çok ihtiyacı vardır. Bu dönemde çocuk en yakınına her soruyu sorabilme ve her bir sorulan sorunun cevabını almalıdır. Hiçbir soru geçiştirilmemeli ve gerçeklerden uzak cevaplar verilmemelidir.
Ergen erkek çocuğunun cinsî eğitimi kız çocuklarının aksine annede olamaz. Babada da olamaz. Erkek ergen çocuk bu dönemde babadan uzaklaşır, baba ile çatışır, bu geçici bir dönemdir. Bu dönemde baba bir de çocuğunun karşısına cinsî bilgiler aktarıcı olarak rol yapmamalıdır. Bu dönemde çocuğun yanında, dayı olabilir. Veya çocuğun aklı başında arkadaşlarından en yakını olabilir. En iyisi, güvenilir kişilerin hazırladığı kitaplardan yararlanmaktır.
Çetinoğlu:  Cinsellik konusunda anne babalar nasıl bir yol izlemelidir?
Doğan:  Anne-babalar çocuklarına şahsî bir model oluşturmaktadırlar. Ergenlerin cinsî konular hakkında fikir geliştirmeleri, ahlakî değerler ve standartlar konusunda olgunlaşmaları hep anne-babanın evlatlarına örnek davranışlar sergilemeleriyle mümkün olur. Yetişmekte olan çocuğumuza; sonunda bağımsız olarak alacağı kararın, bizim kararımıza uygun olacağını veya en azından bize çok ters gelmeyeceğini göz önüne alarak destek vermeliyiz.
Ebeveynlerin çocuklarına bu sıkıntılı dönemlerinde eşlik etmeleri ve onlarla bir şeyleri paylaşmaları gereklidir. Ancak bu iletişimde temelde gencin yapacağı katkının bulunması çok önemlidir. Gencin katkısıyla sağlanacak başarılardan şu üçü özellikle mühimdir:
1-Boy uzunluğunun ve endamın değişimi ve büyüme konusundaki tartışmalar, bedenî kişiliğin oluşmasına yardımcı olur.
Genç kendini olduğu gibi kabul etmeyi ve bedenine nasıl bakacağını öğrenir (temizlik, uyku, beslenme gibi.)
2-Ergenlik çağındaki kişi kendi özel tanıdık ve arkadaş çevresini oluşturur ve ebeveynleriyle ilişkisi yön değiştirir. Boş zamanlarında ne yapacağı, harçlığını ve ya kendi kazandığı parayı nasıl idare edeceği konusunda kararlar almak durumunda kalır.
3-Gencin kendi hayatını düzenlemek ve yön vermek konusunda fikir oluşturmak, bu fikirlerin doğru dayanak noktalarını bulmak ve bunları savunmak isteği vardır. Burada önemli olan, gencin kendisinin ve davranışlarının sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmesidir.
Genç bunları üstlenerek, içinde aktif olarak yer aldığı ve bazı bağlarının bulunduğu ailesi ve sosyal çevresine aidiyetini de ispatlar.
Daha büyük yaşlarda bazı sorumlulukları ebeveynleriyle birlikte paylaşan genç, tek başına ve bilinçli olarak bir hayat sürdürmek için, gelişim sırasındaki görevlerini; kendi sorumluluğunu da üstlenerek, cesaretle ve kendine güvenerek yerine getirir. Çünkü başarıyla sonuçlanan deneyimleri ona cesaret kazandırmıştır.
Böylelikle yeni görev ve sorumluluklardan ve problemlerden ürkerek geri çekilmez, tersine bunları yaşanması ve üstesinden gelinmesi gereken şeyler olarak görür.
Çetinoğlu:  Bu konuda sizin anne babalara tavsiyeniz nedir? Bilinçli ebeveyn olmanın altın kuralları var mıdır?
Doğan:  Anne ve babalar, karşılığını yıllar sonra alacağı bir alana, çok önceden yatırım yamalılar ve çocuklarıyla ilgilenmeliler. Çocuklarda 0-6 yaş arası çok önemlidir. Bu yaşlar arasında anne ve babanın çocuğuyla kurduğu ilişki ömür boyu devam edecek ilişkinin temelini oluşturacaktır. Temel iyi atılmalı ki bina sağlam olsun.
Anneler ve babalar, çocuklarına iyi bir örnek ve iyi bir model olmalı. Bilmeliler ki ona ne verilirse, anne ve babaya aynısını geri verecektir. Çocuğun doğru ve dürüst olması isteniliyorsa, anne-baba, asla yalan söylememeli.
Anne-baba, çocuğunu kendisi yerinize koyamaz. Çünkü o, anne ve babasının yaşadıklarınızı henüz yaşamamıştır. Fakat anne-baba kendisini çocuğunun yerine koyabilir. Çocukla empati kurulmalı, ona mutlaka ‘Seni anlıyorum’ mesajı verilmeli.
Ailenin kaç çocuğu olursa olsun, ikiz de olsalar hepsi ayrı yaratılmıştırlar. Çocuklar eşsizdir. Bir eşleri veya benzerleri bulunmaz. O yüzden bütün çocuklar aynı kalıba sokulmamalı. Her birinin ayrı ayrı yetenekleri ve özellikleri mevcuttur. Çocuklara birer birey olarak saygı gösterilmeli. Çocuklara yapılabilecek en önemli yardım; geri planda kalarak kendi benliğinin gelişmesinde, kendine ait bir kişilik geliştirmesinde yardımcı olabilmektir.
Çocuğun güçlü bir kişilik yapısına sahip olabilmesi için de tutarlı bir aile ortamında yetişmesi gerekmektedir. Yetişkinlerin yönettiği uyumlu, tutarlı, dengeli, sevgi ve saygı ilişkisine dayalı baskıcı olmayan bir aile ortamına her çocuğun ihtiyacı vardır.
Anneler-babalar, çocuklarının davranışlarını kontrol altında tutabilmek için, akla ve mantığa uygun sınırları ve kuralları eşleriyle birlikte belirlemeli ve uygulamalılar. Konulan kurallar uygulanabilir olmalıdır. Kurallar belirlenmeli ve hemen uygulamaya konulmalı. Unutulmamalı ki bütün çocuklar için reçete gibi kurallar yoktur. Çocuğun yapısına ve yaşanılan ortama en uygun kuralları anneler-babalar, kendi deneyimleriyle bulabilirler.
Çocukların kendi kendine yetebilen, olumlu bir kişilik sahibi olması isteniliyorsa, olumlu davranışları onaylanıp desteklenmeli, teşvik edilmeli. Olumsuz davranışlardan vazgeçirmek için bu davranışların üzerinde fazla durulmamalı. Olumlu davranışlar pekiştirilmeli. Çocuklar, ısrarla üzerinde durulan davranışları tekrarlama eğilimindedirler. Birtakım davranışları, yasaklamak yerine diğer davranışları desteklemek terci edilmeli.
Çetinoğlu:  Uyarılarda nasıl bir ölçü kullanılmalı?
Doğan:  Uyarıların çokluğu değil etkili oluşu önemlidir. Etkili uyarılar, çocuğun zihnî, bedenî ve sosyal gelişimi çabuklaştırır. Çocuğun zekâsını geliştirmek için, zekâ geliştirici oyunlar öğretilmeli. Konuşmasını geliştirmek için onunla bol bol ve her konuda daha doğmazdan önce konuşmaya başlanmalı. Çocuğa mutlaka zaman ayrılmalı. Ayrılan zamanın çokluğu veya azlığı çok önemli değildir. Önemli olan o zamanın niteliğidir.
Özellikle çalışan anneler çocuklarına zaman ayıramadıklarında şikâyetçidirler. Bire bir zaman ayırmak yerine mutfakta yemek yaparken onunla konuşmak ‘Bugün okulda ne yaptınız. İmtihanın nasıl geçti.’ Şeklinde sorular sorulabilir. Alışverişe birlikte çıkabilmek, akşam yürüyüşleri yapabilmek, sınırlı zamanı etkin ve en iyi şekilde kullanabilmek için önemlidir.
Çocuk yetiştirmek dünyanın en zor sanatıdır. Zaman zaman kızabilirsiniz, sinirlenebillirsiniz. Hatta onları cezalandırabilirsiniz. Siz de insansınız yaşadığınız ve hissettiğiniz duygulardan dolayı kendinizi suçlamayın. ‘Kendimi çocuklarım için feda ediyorum.’ Duygusuna kapılan ve böyle yaşayan kişiler çok da iyi yapıyor sayılmazlar. Sizin hayatınız size, onların hayatı da onları aittir. Ortak bir yol bulup kendinize zaman ayırabilmeli ve size ait hayatın tadını çıkarabilmelisiniz.
Çetinoğlu:  Mutlu ve huzurlu çocuklar nasıl bir ortamda yetişir?
Doğan:  Çocuğun ruhen sağlıklı büyümesi ve sosyalleşmesi için sıcak bir aile ortamına ihtiyacı vardır. Sağlıklı, mutlu ve kendisiyle barışık nesiller ancak sevgi dolu, birbirine saygılı çiftlerin oluşturduğu ailelerde ortaya çıkar. Babanın oğlan çocuğuyla, annenin de kız çocuğuyla ilgilenmesi gerektiği inancı yanlıştır. Çünkü kız çocuklar babalarını gözleyerek ve onunla etkileşime girerek karşı cinse nasıl tepkide bulunduğunu ve nasıl davrandığını öğrenirler. Yani erkekler kadar kızlar da duygu dolu gelişimleri açısından babaya muhtaçtırlar.
Çocuğun babaya olan ihtiyacı ergenlik döneminde de devam eder. Babanın yakın ilgisi, ergenin sert hareketlerini yumuşatacak, kalbini sevgi ile doldurarak gençlik sıkıntılarını hafifletecektir. Sözgelimi hasta olduğunda babasını yanında görmek ister. Babasının ilgi ve desteği bazen çocuğa tıbbî tedaviden daha çok yardımcı olur. Çocuk elbette annesini sever, ama babasını da yanında ister. Çünkü onun yanında kendisini emniyette ve korunmuş hisseder.
Çetinoğlu:  Anneler-babalar çocuklarının ilk yıllarında nasıl bir rol üstlenirler?
Doğan:  Aile, özellikle çocuğun ilk yıllarındaki gelişimini destekleyen en önemli kurumdur. Araştırmalar ailenin çocuk yetiştirme tutumunun gelişim üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Erken yaşta annelere ve çocuklarına sağlanan desteğin onlar üzerinde olumlu etkileri olduğu belirtilmektedir. İnsanın kişiliğini kazanmasına, hayata hazırlanmasına en çok tesir eden çevrelerin başında aile ocağı gelir. İnsanın ömrü boyunca en çok etkisi altında kaldığı bu aile çevresi, insanî ilişkilerin başladığı ilk iletişim alanıdır. Aile ocağında ilişkiler uyum içersinde sürdürülüyorsa orada çocuklar huzurlu ve mutludur.
Çetinoğlu: Anne ve babalar tatil döneminde çocukları için neler yapmalılar?
Doğan: Tatil dönemleri, çocuk üzerinde etkili olunabilecek en mükemmel zamanlardır. Daha fazla ilgilenme ve birbirlerini daha iyi tanıma imkânı bulurlar. Tatil dönemlerinin huzurlu, mutlu ve ileride hazırlanabilir güzel olaylarla geçmesi için gayretli olunmalı. Aksaklıklar ve kırgınlıklar çabuk unutulmalı.
İlk ve ortaöğretimde 16.000.000 öğrenci ara tatile çıktı. Zayıf karneler için anne-babalar çocuklar üzerinde psikolojik baskı yapmamalı. Aksine daha fazla ilgili göstermeli.
Çocuğun yetişmesinde ailenin etkisi saymakla bitmez. Özellikle çocuk eğitiminde ailenin önemi ve sorumlulukları son derece kapsamlıdır. Gerek çocukluğun ilk yılları olan okul öncesi dönemde, gerekse okul yıllarında ailenin vermiş olduğu eğitim veya takındığı tavır çocuğun kişilik gelişimini önemli oranda etkilemektedir. Araştırmalar gösteriyor ki çocuğun kişilik gelişiminin % 65’i okul öncesi dönem dediğimiz 0-6 yaş döneminde oluşmaktadır. Bu dönemde çocukta oluşan olumlu veya olumsuz kişilik yapısı daha sonraki dönemlerde telafisi zor sonuçları doğurmaktadır. Hayatın ilk yıllarını olumsuz şartlar içinde geçirmiş olan bireylerin bu olumsuzlukları yetişkin olduklarında da devam ettirdikleri gözlenmiştir. Birey yetişkin olsa da çocuklukta yaşamış olduğu ailenin ve almış olduğu aile eğitiminin etkilerini taşımaktadır.
Bazı anne babalar çocuklarıyla gerektiği gibi ilgilenmezler. Çocuğa karşı davranışlarında onu birey olarak görmeme eğilimi yüksektir. Aralarında geçimsizlik bulunan anne babalar çocukları için bu duruma katlandıklarını ifade ederler. Bu durumda çocuk kendisinin istenmediğini düşünür. Anne babalar çocuklarını ayrı bir kişi ayrı bir birey olarak görmezler. Kendileri nasıl davranıyorsa çocuktan da aynı davranışları beklerler. Bu durum; çocuğun kişilik ve ruhî gelişimini olumsuz etkiler. Biz toplumun nasıl olmasını istiyorsak çocuklarımızı öyle yetiştirmeliyiz. Çocukla ne kadar fazla zaman geçirirsek o kadar değer verdiğimizi göstermiş oluruz.
Çetinoğlu:  Sıcak bir aile yuvasının çocuk üzerindeki etkilerini değerlendirir misiniz?
Doğan:  Aile yuvasının sıcaklığını yaşamamış bir çocukta, sağlıklı bir kişiliğin oluşumu beklenemez. Bununla birlikte çocuk üzerinde sağlıklı bir otorite de kurulmalıdır. Otorite kurulmazsa çocuk disiplinli olmayı zor öğrenir.
Çocuklar sevgiden ve ilgiden mahrum bırakılmamalı. Fakat bu sevgi ve ilgi gereğinden fazla olmamalı. Çocuklara sorumluluk verilmeli, onun kendini ifade etmesi ve gerçekleştirmesi teşvik edilmeli. Çocuklarımızın iyi birer yetişkin olması bizlerin iyi birer anne ve baba olmasına bağlıdır. Mutluluk insanların birbiriyle doğru iletişimine ve sorumluluk almasına bağlıdır. İnsanlar geniş ailede de çekirdek ailede de mutlu olabilirler. İlla ki şu aile tipi ve yapısı mutlu eder diye genel bir kural koymak veya yargıda bulunmak sanırım doğru bir yaklaşım olmaz. Aile küçük de olsa, büyük de olsa, sevgi ve samimiyetle sıcak olmalı.
Çocukların ayrı bir birey olduğunun farkına varılmalı. Onun ilgi ve isteklerinin olabileceği bilinmeli.
Çocukların mutlu olması için aile içinde sevginin olması gerekir. Çocuğun ruhen sağlıklı büyümesi ve sosyalleşmesi için sıcak bir aile ortamına ihtiyacı vardır. Sağlıklı, mutlu ve kendisiyle barışık nesiller ancak sevgi dolu, birbirine saygılı çiftlerin oluşturduğu ailelerde ortaya çıkar.
Çetinoğlu:  Cevaplarınızda ‘İletişim’ kavramını çok kullandınız. Tarifini verir misiniz?
Doğan:  Bilgi kaynağının tek yönlü aktarımına ‘bilgilendirme’, karşılıklı bilgi alışverişine de iletişim denilir.
Yalnızca sunum yapmak, nasihat vermek, emretmek, iletişim kurmak değildir. Bu durumda tek yönlü bilgi aktarımı vardır. Bilgilendirme söz konusudur. Bilgilendirme işleminin iletişime dönüşmesi için, alıcı konumunda bulunan kişi veya kişilerin geribildirimde bulunabilmeleri gerekir. Bundan dolayı iletişim; konuşan, ileten ile dinleyen-iletilen arasında karşılıklı konuşarak iki yönlü bilgi akışını sağlama sürecidir.
Geribildirim esasına dayanan iki yönlü iletişim, işleme alanı ve hareket türlerine göre sınıfa ayrılarak incelenir: 1- Kişi içi iletişim. 2- Kişilerarası iletişim. 3- Sözlü iletişim. 4- Sözsüz iletişim. 5- Yazılı iletişim, 6- Kitle iletişimi.
Çetinoğlu:  İletişimde başarının şartlarından da söz eder misiniz?
Doğan:  İletişimi başarılı kılan, konuşanın iletişim açısından önemli olan engelleri ortadan kaldırabilme yeteneğidir. Başarılı iletişimciler, iletişim kurarlarken mesajlarını çok dikkatli biçimde hazırlarlar. İletişim sürecinde ortaya çıkan dikkati dağıtan bütün engelleri en alt düzeye indirirler ve geri bildirimden çok iyi yararlanırlar. Bunların dışında başarılı bir iletişimde şu özellikler bulunur.
1- İletişim kurulan kişi veya kişilere saygı duymak: Alıcıların varlığını kabul etmek, onların önemli ve değerli olduklarını hissetmek ve oldukları gibi benimsemek başarılı iletişimin önemli bir öğesidir.
2- Gerçekçi ve tabîi davranmak: İletişimde abartıdan uzak, her şeyi olduğu gibi ifade etmek ve tabîi hareketlerle davranmak sürekliliği kazandırır.
3- Empati kurmak: Günümüzde daha çok gerek duyulmaya başlayan empati, kavramı olarak dış dünyayı muhatabın penceresinden görmeye çalışmayı ifade eder. Muhatapla kurulan bu duygu ortaklığı, onu daha iyi anlamayı sağladığından, iletişimin gücünü arttırır ve karşılıklı anlaşılma mesajlarının aktarımına yardımcı olur.
Empati kurabilmek için karşıdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamak gerekir. Karşıdakinin yalnızca duygularını anlamış olmak yeterli değil, o kişinin rolüne girerek kısa bir süre kalmalı daha sonra bu rolden çıkarak kendi verine geçmeli, aksi halde empati kurmuş sayılmaz. Çünkü karşıdaki ile eşdeğerlik kurmak veya ona sempati duymak, empati kurmaktan farklıdır.
4- Muhatabı dinlemek: iletişimde ‘dinleme’ konuşma ile denk bir öneme sahiptir.
Çetinoğlu: Sayın Doğan, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.
Doğan: Bilgi aktarımı suretiyle topluma yararlı olabilme imkânı sağladığınız için ben de teşekkürler ediyorum.
Yrd. Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN
1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesinde doğdu.
Konya Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden 1988 yılında mezun oldu. 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham University Politic Science And International Study (Politika ve Uluslar arası İlişkiler) Master Programına katıldı.
1999 yılında Eğitim Felsefesi, Sosyolojisi ve Pedagoji alanında yaptığı çalışmalarla akademik Dr. unvanı aldı. Sırasıyla Fırat, Abant İzzet Baysal, İstanbul, Trakya ve Fatih Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.
Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde (AB’e bağlı Leonardo Da Vinci proje uzmanı) bağımsız (AB) dış uzman olarak görev yaptı. Araştırma, inceleme ve bilimsel toplantılar maksadıyla elliden fazla ülkeye gitti.
Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarılığı yapmıştır. Halen Önce Vatan gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.
2001 yılında Moldova Gagauz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen Şeref Madalyası sahibidir.
Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla 2002 ve 2004 yılında INEPO (Milletlerarası Çevre Olimpiyatları Projesi) milletlerarası çevre basın üçüncülüğü ve jüri özel ödülü kazanmıştır.
Yayınlanmış kitaplarından bazıları şunlardır:
1-Eğitimde Başarının Şartları: (İstanbul 1998), 2- Sivil Demokrasi Çağrısı: (İstanbul 1999), 3- Şimdiki Çocuklar Harika: (İstanbul 2001), 4- Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir: (İstanbul 2002), 5- Mutlu Aile Mutlu Çocuk: (İstanbul 2003), 6- Varolmanın Yolunda Zengin Olmak: (Editör olarak, M.Uyar ve M. Çetin ile birlikte), Mehmet Tanrısever. İstanbul 2005), 7- Başarıya Yürüyenler: (İstanbul 2006), 8- Ailenin Aynası Çocuk: (İstanbul 2006), 9- Ailede Sevgi Eğitim: (İstanbul 2009), 10- İnsanlar Konuşa Konuşa: (İstanbul 2011).

Ziya Gökalp ve 2000’li Yıllar

Ünlü sosyolog, fikir adamı ve Türk milliyetçiliği fikrini sistemleştiren Ziya Gökalp,  87. ölüm yıl dönümünde Çemberlitaş’taki kabri başında rahmetle anıldı. Aydınlar Ocağı ve MHP İstanbul İl Teşkilatı tarafından düzenlenen toplantıda Z. Gökalp çeşitli yönleri ile ele alındı.

1876’da Diyarbekir’de doğan rahmetli Gökalp’in ölüm tarihi 25 Ekim 1924’tür. Gökalp,  Diyarbekir’in en köklü ve eğitimli ailelerinden birine mensuptur. Babası Buhara Türklerinden Mehmet Tevfik Efendi, Çermik kazasından Diyarbekir’e gelmiştir. Gökalp’in okuma alışkanlığını kazanması ve edebiyata ilgi duyması babası sayesindedir. Babasından Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Gökalp’in yetişmesinde babasının çok geniş kütüphanesinin önemli yeri vardır.

O, yalnız bir Üniversite hocası ve Millet Meclisinde mebus değil; Türklüğün hocası ve sosyoloğu idi. Günlük politika üzerine çıkan; milli endişe sahibi, yüksek düşünebilen bir büyük değerdi. Yazarken ve konuşurken mutlaka mesaj veren, tevazu sahibi, diğergam, oldukça mahcup ve insani ihtiraslarından sıyrılmış bir örnek milliyetçiydi. Edebiyat Fakültesindeki dersinden alınıp Malta’ya diğer aydın ve siyasilerle beraber sürgün edilmişti. O dönemde bugün ABD’nin oynadığı rolü İngiltere oynuyordu. Teslimiyetçiliği ve mandacılığı reddedenler toplanıyordu. Malta’da bulunduğu sırada Milli Mücadelenin başarılı olacağı inancını hiçbir zaman kaybetmeyen Gökalp, “Malta Mektupları” isimli bir eser de yayınlamıştır.

smanlıcı hareketin başarılı olamaması, İslamcı görüşün de Osmanlıyı tekrar bir arada tutamaması karşısında;  Milli Mücadeleden başka bir yol olmadığını görmüş, mandacı ve teslimiyetçi görüşlere karşı milli devletin kurulması için Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Türk Milletinin milli bağımsızlık hareketine gönül vermişti.

Aslında Türkçülük hareketi, diğer iki yolun sonuç vermemesi üzerine önem kazanmıştır. Türkçülük hareketi, bazılarının zannettiğinin aksine, bir etnik milliyetçilik projesi değil; İmparatorluk bünyesinde zamanla dışlanan ve kaybedilen kimliğin tekrar kazanılmasıdır; asla dönüştür. İmparatorluktan milli devlete geçişte asli unsur etrafında milletleşmenin adıdır. Bu birlikteliğe asli unsur olan Türklerin dışında kimse de zorlanmamıştır.

Saltanatın ve İstanbul Hükümetinin muhalifi olduğundan ve Milli Mücadeleyi desteklediğinden,  kendisini sevmeyenler Türk olmadığını iddia etmişlerdir. İttihat ve Terakki ileri gelenlerine ve milli güçlere saldıran Ali Kemal (Artin Kemal), bu iddiada bulunmuştur. Bu haine ve diğerlerine rahmetli Gökalp, “Bana Türk Değil Diyene” isimli şiiriyle cevap vermiştir. Bu şiirden bazı mısralar aşağıdadır:

Hatta ben olaydım Kürt, Arap, Çerkez/ İlk gayem olurdu Türk milliyeti/ Çünkü Türk kuvvetli olursa mutlaka/ Kurtarır her İslâm olan milleti/ Türk olsam, olmasam ben Türk dostuyum/ Türk olsan ve olmasan sen Türk düşmanı/ Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak/ Senin öldürmek her yaşayanı/ Türklük hem mefkûrem hem de kanımdır/ Sırtımdan alınmaz, Çünkü kürk değil/ Türklük hâdimine Türk değil diyen/ Soyca Türk olsa da piçtir, Türk değil.

Peyami Safa, Gökalp’in ölümü üzerine,  “O mücerret bir sosyoloji değil; Sakarya’yı kazanan, Lozan’ı yaratan, Ankara’yı yapan canlı fikirdir”; Yahya Kemal ise, “Diyarbekir’in harika olan bu oğlu, istikbalin hayal edilen binasını kuran dev bir mimardır. O, ilk Müslümanlar gibi mütedeyyin (dindar), ilk Türkler gibi bâni (kurucu) idi”  demiştir.

Z. Gökalp İktisat Derneği kurarak iktisadi milliyetçilik konusuna da eğilmiştir. Türkçülüğün esasları kitabında “İktisadi Türkçülük” bölümü vardır. Gökalp, bugün karşılaştığımız iç ihanetlere, ekonomiden dış politikaya kadar süren yağmaya, dış kuşatmalara, dayatma ve tuzaklara, Türksüz Anadolu, Atatürksüz Türkiye gayretlerine, Türk’e karşı yapılan ırkçılığa, 1982 Anayasasını milliyetsiz ve Türksüz hale dönüştürmeye, milletleşmeyi reddeden ve demokratikleşme diye yutturulan ve demokrasi ile çelişen etnik ırkçılığa ve fitneye karşı hâlâ görüşlerinden faydalanılabilecek bir zirvedir. Namaz isimli şiiri “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” isimli kitabındaki şifreler  O’nun fikir çizgisini ortaya koymaktadır.

Kimliği kültürel olarak ele alan Gökalp, “Türk olmak için yalnız Türk kanı taşımak, yalnız Türk ırkından olmak kafi değildir; Türk olmak için önce Türk harsı ile terbiye görmek ve Türk mefkuresi için çalışmak şarttır. Bu şartlara haiz olmayanlara kanca ve ırkça Türk olsalar bile Türk ünvanı veremeyiz.” “Atalarımın Arap veya Kürk soyundan geldiğini tespit etmiş olsaydım bile; kendimi yine Türk olarak kabul edecektim. Çünkü araştırmalarım sonucunda kimliğin kültürel olduğunu gördüm.” İfadeleri kendisine aittir. E.Durkheim’den farklı olarak Türk Sosyoloji geleneğini kuran, kavramlar ve ilkeler geliştiren Gökalp anlaşılmadan milliyetçi olunamaz; milli menfaatler korunamaz. Gökalp’te ırkçılık arayanlar, zihinleri azınlık ırkçılığına kapılanlar ve çöken ideolojik kalıpların dışına çıkamayanlardır.

Aklımızı Başımıza Alalım

Türkiye bir deprem ülkesi.  Bu sebeple pazar günü yine Van’da bir depremle yüzleştik.

Yıkılan binalar, enkaz altında kalan insanlar, toz, toprak ve gözyaşı…

Gözle görülen bir şey var ki;  17 Ağustos 1999’a göre çok daha hazırlıklıyız. Ancak bunun yeterli olduğunu söylemek yanlış olur.

Şehirlerimiz, kasabalarımız ve köylerimiz maalesef ne depreme ne de çağdaş imar ve inşa hareketlerine göre yapılmış.  Doğrusunu yapmaya da mecalimiz yok.

Bu bize Türkiye’nin kaynaklarının boşa kullanıldığını gösteriyor. Cumhuriyet döneminde Türk insanın hayaline ve aklına gelmeyecek işler başarılmasına rağmen henüz istediğimiz sonucu alamadığımızı görüyoruz.

Her Türk vatandaşı,  Türkiye’nin ortak zenginliğinin niye boşa kullanıldığını sorgulamalıdır.  Yoksa Türkiye Allah vergisi zenginliklerini iyi kullanabilmiş olsaydı, Van depreminde olduğu gibi kolayca yıkılmaz ve canlarını kaybetmezdi.

Türkiye’nin son 30 yılda bölücü terörü önlemek için harcadığı paranın 450 milyar dolar olduğu söyleniyor. Biz böyle bir parayı şehirlerimizin, depreme dayanıklı imarı ve inşası için harcasaydık, kaybedeceğimiz can sayısının bugünkünden az olacağı muhakkaktır.

Türk Milletinin ve Türkiye’nin düşmanları;  insanımızın zenginliğini kullanmasını, mutlu ve huzurlu olmasını, günümüzün teknolojisine uygun yaşamasını ve illaki güçlü olmasını asla istememektir. Bu açıdan bakınca PKK’nın üstlendiği rol çok daha iyi anlaşılmaktadır.

PKK sözde kurtuluşuna önderlik yaptığı insanların, iyi yaşamasına, eğitimine, sağlığına engel olmaktadır. Van’daki deprem bu gerçeği bir kez daha ortaya koymuştur. Eğer parayı insanımızın mutluluğuna ayırabilseydik her şey çok farklı olurdu.

Şimdi üzerimize düşen yaraların sarılmasıdır. Atatürk’ün “Cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” veciz sözünden yola çıkarak Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası olan Van, Erçiş, Bitlis ve diğer mahallerde meskun kardeşlerimizin yardımına koşmalıyız.

Büyük Türk Milleti; Allah’ın izniyle hiçbir kimseye müdane etmeden bu işin altından kalkacak güç ve kudrettir. Elhamdülillah kimsenin de yardımına ihtiyacımız yoktur. Somali’ye, Afganistan’a, Pakistan’a, Afrika’ya, ve yardım eli dünyanın dört bir köşesine uzanan Türk Milleti, elbette kendi memleketine ve insanına cebindeki son kuruşa kadar sahip çıkacaktır.

Ancak Van depremi bize tefekkür etmek içinde bir neden ve fırsat olmalıdır. Vatanımızın karşı karşıya olduğu sorunların, emperyalist küresel güçlerce suni olarak çıkartılmış sorunlar olduğunu görmek ve bu yeni haçlı saldırılarına karşı hep birlikte durmak gerektiğini vakit çok geç olmadan anlamalıyız.  Çünkü Türk Milletinin karşısındaki güçler, Prof. Dr. Timur Kuran’ın kapitülasyonlar için söylediği “modernleşmenin itici gücü olmuş bir sistem” örneğinde olduğu gibi kötü lokmayı iyi bir kılıfta bize yutturmaya devam eder.

Bunlardan dolayıdır ki; Türk Milleti olarak güzel yaşamak ve mutlu olmak istiyorsak aklımızı başımıza almalı ve nerede yanlış yapıyorsak tefekkür etmeliyiz. Van’da kaybettiğimiz kardeşlerimiz, yaralılarımız ve enkaz aslında bize çok şey anlatıyor.

 

 

 

Bırakınız Kalsınlar mı?

Geçen yüzyılın başlarında İKİ ANA EKONOMİK SİSTEMİN SAVAŞI VARDI.

Sosyalizm ve Liberalizm!. 

Çok basit ifadesi ile Ekonomik Faaliyetleri DEVLET yapmalıdır, ya da EKONOMİ Serbest bırakılmalıdır şekline iki zıt teori…

Her iki teorinin de savunucuları vardı. Hatta ifrata kaçanlar vardı. Sonuçta keskin hatları ile KOMÜNİZM ve LİBERALİZM katı uygulama alanları bulmuştu.  

Giderek “Karma Ekonomi” fikri hakim olmaya da başlamıştı. Bazı konular tamamen serbest bırakılmalı, ya da; bazı ekonomik konuları Devlet üstlenmeye devam etmeliydi.   Uygulamada bu anlayış hakim oluyordu.

Komünizmin tamamen çökmesinden sonra, ya da daha doğru tespitle Devlet elindeki Ekonomik Güç Özelleşirken birilerine sağlanan ÇIKAR HEVESİ ile; Özelleştirme Abartıldı.

Daha gerçekçi bir ifade ile, şüphe uyandıran ÖZELLEŞTİRME modelleri için; “Bunlar özelleştirme değil PEŞKEŞ ÇEKME’dir” kanaati yaygınlaştı. Aslında bu düşünce tarzı HAKSIZ YARGI olarak nitelenebilirdi. Ama örnekleri böyle düşünenleri haklı çıkarıyordu.

Özelleştirme adına Milli Değerler, yabancı sermayeye adeta peşkeş çekildi.

Bu söylem ve bu mantık aslında hiç sevmediğim bir tarz. Ama gel gör ki; sonunda söyletiyorlar.

Satışı yapılan değer bir üretim tesisi olsa, bu ülkenin hammaddesini, iş gücünü kullansa ve bunlarla bir katma değer yaratsa ve bunu da ihraç etse sözüm olmaz. Satılan değerler, rant getirici gayrimenkuller, iş merkezleri, Bankalar, Sigorta Şirketleri ve Ticari İşletmelerdir.

Bu unsurları satın alanlar, diledikleri kadar somurur (Yani Sömürür) ve işlerine gelmediği anda bırakıp kaçarlar. Geride kalacak hiçbir şeyleri yoktur.  Ayrıca bu işletmeler KÂRLI oldukları sürece başka bir olgu devreye girecektir, bunlar size verdikleri değeri, satın alma bedelini, kısa sürede KÂR TRANSFERİ şeklinde geri götüreceklerdir. İşte bu kâr transferleri, korkulacak boyutlardaki CARİ AÇIĞIN da nedeni olacaktır.  Ana Para olarak verdiklerini kâr transferi şeklinde kısa sürede geri alacaklardır.  Böyle olmasa, böyle bir beklentileri olmasa kesinlikle gelmezler.   

Sonra birileri çıkar ve derler ki; FİNANSE EDİLEBİLİR CARİ AÇIK TEHLİKELİ DEĞİLDİR. CARİ AÇIK FİNANSE EDİLEBİLDİĞİ SÜRECE SORUN YOKTUR.

Bunun aksini söylemek mümkün mü?

Önemli olan bu Finansı nasıl sağladığınız olacaktır.  Bu finans sağlam kaynaklı olursa, sürekli olursa sorun yoktur. Ama bu mümkün müdür?

İşte bizim son üç yıldır yazıp çizdiğimiz, haykırdığımız olay budur.

Görünürde Cari Açık Finanse edilmektedir. Ama görünürde…

Nasıl?  Yeni satışlarla!..  Cazip yabancı sermaye daveti ile, yüksek faiz ve kur oyunları ile…

Ve bir gün, bir gün bunları yapamadığınız zaman tılsım bozulacaktır. Bozulmuştur.

Ve işte satacak cazip değeriniz kalmamıştır. 

Bankalarınıza, Şirketlerinize kuşku ile bakmaktadırlar.  

Dış Ticaretiniz zaten açık vermektedir. Ve bu ithalat rejimi ile tersi de mümkün değildir.

Cılız bir ışık doğmuştur. Yurt dışında yatırım yapan TÜRK ŞİRKETLERİ…  Bu ışıkla birlikte bizden de bir ses yükselmiştir; “İŞTE ŞİMDİ TÜRKİYE BU YÜKÜN ALTINDAN KALACAKTIR” dedik ve yazdık. Mısır’a, Çin’e giden Sabancı Şirketlerini örnek gösterdik. Ciddi Türk Şirketleri, bunların yurt dışı yatırımları çoğaldıkça, bunlardan istikrarlı bir şekilde geri dönüş sağlandıkça, cari açık azalabilecektir. Dedik.. Ne var ki, Devlet ve Reel Sektör de bunun da farkında değillerdir.  Teşvik edemezler, ciddi hesaplar yapamazlar.  

Gelelim asıl konumuza; yine ve her zaman; LİBERALİZM YANLISI olduk. Olduk ama, görüyoruz ki; olay saptırılıyor. Vur dedikçe öldürdüler.  Özelleştirme adına, dün de bu gün de çirkin satışlar yapıldı.  Bu iktidar, bu parti demiyorum; gelmiş geçmişler; özellikle de; 1980 sonrasında; hem sağ hem de sol iktidarlara yakın oldukları bilinen veya bunu açık kapalı ima edenler, özelleştirme adına pek çok değeri peşkeş çekmişlerdir.

Pis bürokrasi, 3-5 kuruş uğruna bile ölçülemeyecek değerleri yabancılara sunmuşlardır. Kendilerine sağlanacak beş kuruş için Devletin milyarlarını yerli ve yabancılara gözü kapalı sunmuşlardır.

Bunlar, her dönemde olan ve Hükümetlerin bütün iyi niyetlerine rağmen de onların etrafında, yakınlarında olup gelen olaylardır.

Hizmet Şirketlerinin, Rant Getirici Unsurların, Bankaların Yabancılara satılmasının çok da doğru olmadığını yazmıştık. 2001 krizinden misaller vermiştik. Kendi çalışanlarının ifadeleri ile TRANSFERLERLE yetinmeyip, Bavulla Para götürdüklerini anlatmıştık.  Bunlar oldu ve daha da çok olacak. 

Geçtiğimiz günleri yorumlayanlar şöyle diyorlar; TÜRK HALKI ELİNDE BULUNAN YÜKSEK KURDAN ALINMA DÖVİZLERİNİ BOZARAK TÜRK LİRASI MEVDUATA GEÇMİŞTİR. Ve YİRMİ MİLYAR DOLARA yakın bir fonun bu şekilde kılıf değiştirdiği anlatılıyor. Peki bu para; 20 Milyar DOLAR, nereye gitti? Evet yine dışarıya, yine her yolu deneyerek. Kaçtılar, kaçırdılar, kaçacaklar.

Dış bağlantıları iflas eden Bankalar ve Diğer Şirketler hiçbir şey olmamış gibi Türkiye’deki faaliyetlerine devam ediyorlar. İhtiyatlı devam ediyorlar.  Yavaş yavaş kabuklarına çekiliyorlar. Onlar için sizin ihtiyaçlarınız, sizin ekonominiz önemli değildir. Onlar, kendi çıkarlarını, kendi patronlarını düşünürler. Başka bir davranış beklemek de saflık olur.

Şimdi duruyorsun ve çıkar yol olarak elinde her nasılsa kalmış olan (2) Devlet Bankası ile PİYASA DÜZENLEMEYE Çalışıyorsun. Ya onlar da gitseydi? Nitekim gidecekti. Ramak kalmıştı.  Senin tedbirlerinden değil, kendi hesaplarından dolayı yavaş davrandılar.

Ve şimdi elinde kala İKİ BANKAYLA politika üretmeye çalışıyorsun. Şimdi yaptığın doğrudur. Ve işte şimdi diyoruz ki; BIRAKINIZ KALSINLAR MI?

Hani;  Diyorduk ya; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!.. Galiba bir kısmının kalması gerekiyor.  Elbette gerekiyor. Biz bir başka nedenle kalsınlar diyorduk ama gördük ki; kötü günler için kalmaları da gerekiyor; en azından bir kısmının kalmaları gerekiyor.

Fakat onlar iyileştirilmeli ÖZERKLEŞTİRİLMELİ ve DENGE UNSURU olarak KALMALILAR.

Elinizde BİR İKİ DEVLET BANKASI kalmalıdır. Milli Havayolunuz kalmalıdır. Bir önemli Rafineriniz KALMALIDIR. Bir DEMİRYOLU ŞİRKETİNİZ KALMALIDIR. Havayolu Şirketiniz Kalmalıdır. Alkol Üretiminiz DEVLET Elinde yani kontrollü olmalıdır. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde mesela JAPONYA’da böyledir. DEVLET BİRÇOK ALANDA Kontrolü elinde tutabilmektedir.

Ya bunu yaparsınız, Devleti Tam Olarak Teslim Etmezsiniz;  ya da rüzgârların önünde savrulur gidersiniz.

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.              

“Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez”

Bugün İzmit’te bir mitinge katıldık. PKK’yı lanetleme mitingiydi. Herkesin elinde Türk bayrağı, ağızlarında sloganlar, yüreklerinde ise unutulmamış bir acı vardı.

24 askerimizi şehit verdik. Bugün herkes kahraman Türk askerlerinin daha ölmediğini kanıtlamaya çalıştılar.  

Herkes resim çekiyordu. En başta ise bizi yolda yakalayan basıncılar ailecek fotoğrafımızı çektiler. Ben de durakların üstüne, parkların çatılarına çıkan basıncıları..

Bu mitingde yaşıtımı pek göremedim. Ama bu daha güzel. Yaşıtım olarak da ilk bendim.

Bugün kimse gülmüyordu. Şehitlerimizin anısına gözyaşlarımızı döktük. Bir kez daha “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” lafını hatırladık. Çok slogan atıldı. Ama benim aklımda en çok bu slogan kaldı.

Sloganlardan sonra alkış tutan halkla birlikte daha 1 yaşını yeni dolduran kardeşim Alpaslan da alkış tuttu. İlk başta kendine sandı ve gülmeye başladı. Sonra alıştı.

Bugün yaşadığım olayları Ahsen Amca özellikle yazmamı istedi. Ben de sözünü dinlemiş oldum. Bu 3. yazım oldu.

Neyse konuya dönelim. Bir daha böyle bir miting olursa arkadaşlarımı da çağırabilirim. Okula gittiğimde ilk işim arkadaşlarıma çektiğim fotoğrafları göstermek olacak.

Ruhittin Sönmez, Aybala Tuyfe Pekin ve Ahsen Okyar

Ruhittin Sönmez, Aybala Tuyfe Pekin ve Ahsen Okyar

Van Depremi ve Kardeşlik Seferberliği

Terör olaylarının tartışıldığı ve Çukurca’da ki şehitlerimizin acısının taze olduğu günlerde Van Depreminin meydana gelmesi üzerinde durmak istiyorum. Türkiye, 30 yıldan fazladır Güneydoğu’da içte ki ve dışta ki güçlerle savaşıyor. Bir çok devlet direk veya dolaylı PKK terörü üzerinden Türkiye’ye savaş açmış durumda. Bu mücadele bir gün sona erecek ve 30 yıldır Türkiye’nin kimlerle savaştığı da gelecekte ortaya çıkacaktır.

Onlarca şehit verdiğimiz bu günlerde Van depreminin meydana gelmesi bölgeye karşı Türk milletinin kardeşlik seferberliği çok anlamlıdır. Türkiye Van depremine karşı tek yürek oldu, yardım seferberliğinin yanında destekleri ve dualarıyla Van halkına sahip çıktı. Türk milletinin bu fedakar, vefakar ve kardeşlik seferberliği dostları sevindirdi, düşmanları ise üzdü.
VAN’A HİÇ GİTTİNİZ Mİ?
Bugüne kadar hiç Van’a gittiniz mi? Gitmediyseniz Van’a gitmenin tam zamanı. Az veya çok elimize yardım taleplerimizi alarak Van’a gitmeliyiz. Dost ve düşmana karşı kardeşlik seferberliği başlatarak Vanlı kardeşlerimizin yanında olmalıyız. İnsan gitmeden, görmeden, hiçbir şeyi anlayamıyor.

Ben 2 kez Van’a gitmiştim. İlk fırsatta elime kamera ve fotoğraf makinemi olarak Van’a gidecek ve Van’da ki yaşananları belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik yapacağım. 7 yıl önce THY Uçağı ile Van’a ilk gittiğimde Van Gölü üzerinden masmavi Van Gölü’nün suyu, Van dağlarında ki manzaralar, Tatvan’da ki Nemrut Dağı ve eteklerinde Malazgirt zaferi destanının yazıldığı Süphan Dağı göz ve gönül ziyafeti sunuyordu. Van’ın dost canlısı insanları, meşhur Van kahvaltı sofrasının kurulduğu sokaklar, binlerce yıllık tarihi geçmişi olan Van kalesi, Van’ın muhteşem medeniyet geçmişini yansıtıyordu. Muradiye Şelalesi ve Çaldıran Zaferi’nin yaşandığı, Çaldıran Ovaları meşhur suyuyla Bahçesaray, adeta Doğu’nun incisi olan Tatvan, mezar taşı ile Kültür tarihimizin manevi tapu senedi olan Ahlat ve Adilcevaz sadece birer ilçe değil kültür ve medeniyet tarihimizi sinesinde barındıran muhteşem yerler.

ERCİŞ’DE BİR GECE
Gece geç vakitlerde Çaldıran’dan Erciş’e gelmiştik. Bizleri Anadolu insanının misafirperverlik örneği gösteren Ercişli gönül dostlarımız gecenin saat 01.00’de Van Gölü’nden özel olarak tuttukları balıkları ikram etmeden yatırmamışlardı. Sabah erken Erciş cadde ve sokaklarını gezdiğimizde Ercişlilerin sıcak ve samimi misafirperverlikleri gözlerinden okunuyordu. Büyük binalar ve geniş Erciş caddeleri, Erciş’deki ekonomik ve sosyal kalkınmayı gösteriyordu.

Pazar günü Van’da ki deprem haberini aldığımda yukarıda ki gezi notlarım hatırıma geldi. Depremde Erciş’in yerle bir olduğunu öğrendiğimde derin üzüntü içine girdim. Erciş’de olduğumuz günlerde bizimle yakından ilgilenen o insanlar bugün ölüm kalım mücadelesi veriyor. O gördüğünüz bir çok bina ve görüntülerini çektiğimiz apartmanlar, iki minaresi birden yıkılan Erciş Banyo cami’nin perişan hali, apartmanların adeta kibrit kutusu gibi üst üste devrilmeleri beni kahretti.

KARDEŞLİK SEFERBERLİĞİ BAŞLATMALIYIZ
İlk fırsatta Van ve Erciş’e gideceğimi tekrarlamak istiyorum. Sizleri de Van ve Erciş’e davet ediyorum. Az çok demeden, elimize yardım paketlerini alarak depremzede Vanlı kardeşlerimizin yanında olduğumuzu gösterelim. Bazı kargo firmaları, otobüs firmaları, PTT kargo’nun ücret almadan Van’a yardım paketi götürdüğünü sizlere duyurmak istiyorum.

17 Ağustos 1999 depremini bizzat Gebze’de yaşamış birisi olarak deprem felaketinin ne kadar yıkıcı olduğunu yakından biliyorum. Gün dostluğu ve kardeşliği gösterme günü. Dostları sevindirme, kardeşlerin yanında olduğunu gösterelim. 17 Ağustos depreminde Kocaeli, Sakarya ve Düzce’yi gezerek bu felaketi belgesel görüntülerle ekranlara getirip, fotoğraf ve gazete kupürleriyle arşivlerimize kaydetmiştik. Amacımız felaketlerden ders ve ibret almaktı. Türkiye deprem felaketinden önemli ders aldığını Van depremiyle bir kez daha gördüm. Yazımı noktalarken Deprem felaketine uğrayan Vanlı kardeşlerimize bir kez daha geçmiş olsun diyor, yaralananlara acil şifalar, Deprem şehitlerine yüce Allah’tan rahmet niyaz ediyorum.
   
 

İslâm Âlemi’nin Linç Merasimi

 

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Katından bize bir dost ve yardımcı ver’ diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” (NİSA/75)

Hadi onu bıraktık; o zayıf ve zavallı kadınlar, çocuklar ve erkeklere açıkça zûlmeden Amerikan köpekleriyle işbirlikçi geçinmekten de mi utanmıyorsunuz?

İslâm ülkelerinin ve liderlerinin global dövücüsünün hınk deyicisi olmak ne menem bir şeydir? Arap Baharı(!)nın Amerikan itibarı olarak CIA’nın yeni istasyon çalışmaları olduğunu bile bile bu şehvet niye? Yoksa daha önce sövüp saymaktan dolayı aranıza nikâh düşme olayı mı var?

Şeytan kutusu neyi – nasıl haber veriyorsa ona inanın. 40 yıldır yatan Arap hakları düğmeye basılmadan kıyama kalkmışa sazan gibi atlayın. ‘Küçük Şeytan / Büyük Şeytan‘ eskiden ABD, İsrail‘di şimdi Esad, Kaddafi.

Küresel Efendiler süper gücü Amerikonya’dan Çin‘e transfer hazırlığındalar. Bize de eskiyen süper gücün süper suçlarını temizlemek kalıyor. Yeşil dolarlarla silinen kan lekeleri..

 “İslâm Dini bu Müslümanlara beş numara büyük geliyor” dedim, inanmadınız. Adı geçince ağız alışkanlığı ‘fıs, fıs’ yaptığınız Hz. Muhammed zamanında olsaydınız yüzünüze tükürülürdü. Sizi gidi Abdül-vehn‘ler sizi..

Kaddafi‘yi sevmezdim ama onun linç edilişini İslâm Âlemi’nin linç merasimi gibi izledim. Kalbim cız etti. Saygıdeğer Haçlı dostlarınız bir taşla beş kuş indirdi.

  • Bize karşı çıkanların sonu böyle olur.(25. kare)
  • İsviçre’deki paracıklarının yanına kaçmak yerine direnen salaktır.
  • İslâm ülkelerinin mevcut liderleri çerçeveleyip makamına assın.
  • ‘Erkeğin o…pusu kadınınkinden beterdir.’ Sizden satın aldıklarımız

bizimkilerden daha câni.

  • Yılmaz Özdil’in terörün hedefi noktasında Türkiye adına tespit ettiği ‘Ebemizi

…’ bilimsel cümlesini artık İslâm Dünyası adına da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Diktatörler idam da edilir, kurşuna da dizilir. Gerekirse uyduruk bir mahkemeye de

çıkarılır. Biz Apo‘yu yargılarken bile köpek muamelesi yapmadık.

Araplarda devlet geleneği nanay. Sev – sevme, insan 40 yıl ülkeyi yönetmiş liderine

işkence yapmaz. Tecavüz etmez. Meğer Peygamber Efendimiz ne büyük devrim yapmış; Arapları hem dünyanın hâkimleri kılmış hem de İspanya‘da bile hâlâ toplanan medeniyet tohumları serpilmesine vesile olmuş.

Kaddafi de Saddam gibi, Nâsır gibi Baas‘çıydı yani Arapçı sosyalistti. E sırada kaldı

Esad. Bunun için şimdiden başlasın fesat.

BM kararı, NATO – MATO; hiçbir şeye gerek yok. Kimin gücü kime yeterse avını

dişlesin. Vahşi doğa belgeseli mi seyrediyoruz yoksa kaseti başa sarıp yeniden Ortaçağ‘a mı döndük? Demokrasinin güzelliğini böyle mi anlatalım okullarda çocuklara?

O linç gösterisine katılan salyalı Müslümancıklar da, utanmadan ekrana getiren çifte maaşlılar da Kaddafi’yi mumla arayacaklar. Ve bölünmüş Libya‘dan her akşam katliam haberlerini duymaktan usanacaklar.

Müslümanlar bir bedenin uzuvları gibidir.” Eğer Irak, Afganistan, Filistin, Somali, Libya, Suriye hatta Pakistan, Yemen, Mısır, Sudan hastaysa biz de yakında yatağa düşeriz demektir. Ve bu Sam Amca‘yla samanlıkta yatmaya benzemez.

“De ki: Bu topluma ne oluyor ki neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar?” (NİSA/78)

Kurban İle İlgili Bilinmesi Gerekenler

Kurban ibadeti Hanefi mezhebine göre vaciptir.
Şafii, Maliki ve Hanbelî mezheplerine göre Sünneti Müekkede’dir.
Farzı ve sünneti anladık da vacip nedir sorusu akla gelebilir.
Vacipte farz gibi Allah’ın emridir.
Sadece emir farzdaki gibi net olarak anlaşılamamıştır.
Fıkıhta buna subuti kati delaleti zanni denir
Vacibin farzdan bir diğer farkı da şudur.
Farzı red inkâr eden kişi ya da kişiler dinden çıkar.
Türkçesi kâfir olur.
Vacibi inkâr edenler dinden çıkmaz.
Büyük günah işlemiş olur.
Yani fasık olmuş olur.
Kurbanı emreden ayet Kevser Suresi’nin 2. ayetidir
“(O halde) Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”
Buradaki namazdan kasıt bayram namazı
Kurbandan kasıt ise Zilhicce’nin 10. günü (kurban bayramında kestiğimiz kurban ) diye yorumlanmıştır
Bu emirlerle ne kast edildiği net olarak anlaşılmadığı için vacip denilmiştir.
Bayran namazlarının hükmü de vaciptir.
Şimdi dönelim esas konumuza
Yaş ve diş meselesi
Kurban kesilecek hayvanlarda
Develer beş, büyükbaş hayvanlar iki, küçükbaş hayvanlar(koyun -keçi) bir  yaşlarını doldurmuş olması şarttır.
İri cüsseli 6 aylık koyunda kurban edilir.
Keçi, koyuna kıyas edilmez.
Yaş meselesini bilmeyen mi var derseniz?
Bilen var da uygulayan yok derim.
Büyük baş hayvanın 2 yaşını doldurduğu nasıl anlaşılır?
Halk tabiriyle kapak açmış yâda diş çıkarmış olması gerekir.
Günümüzde kurban kesenlerin yüzde kaçı diş çıkarmanın ne olduğunu bilir ve anlar?
Bilenlerin ve anlayanların yüzde kaçı aldığı kurbanlığın ağzını açıp dişlerini kontrol eder.
Vatandaş bakıyor besilimi besili, iri mi iri fiyatı da kafasına yatıyorsa
Gör hayrını diyor.
Satıcılarda istisnalar hariç
Ne insaf var ne vicdan.
Bu para helal olur mu olmaz mı diye bir derdi yok
Onun derdi getirdiği hayvanları satıp kar etmek
Hayvan irice idi aksilik yaptı ağzını açıp bakamadık
Bu hayvan diş çıkarmamışsa satıcının aldığı para helal olmaz
Vatandaşın kestiği de kurban olmaz
Yaşını doldurmuş hayvan nasıl anlaşılır?
Alt çenesinin ön tarafında iki tane irice diş varsa o hayvan iki yaşını doldurmuş kapak açmış yani diş çıkarmış demektir.
Artık kurban mı kesersiniz yoksa sadece et mi yersiniz gerisini siz bilirsiniz.
Diğer bir husus
Maddi mesele
Kurban bir ibadettir
Borçlarının haricinde nisap miktarı mala sahip olanlar için vaciptir
Zekâttan tek farkı nisap miktarının üzerinden bir sene geçmiş olma şartı yoktur.
Çocuklar mahzun olmasın.
Komşulara karşı ayıp olmasın diye borçlanarak kurban kesilmesi doğru değildir.
Şurası bir gerçek ki
Birçoğumuz bu düşüncenin tesirinden kurtulamıyoruz.
Diğer bir hususta şudur.
Bir ailede para tek elde toplansa bile eşlerin ve çocukların her birinin ayrı ayrı geliri var ve nisaba ulaşmış ise tek kurban yeterli olmaz
Her biri için ayrı ayrı kurban kesilmesi gerekir.
Borçla kurban kesmek doğru olmadığı gibi.
Uyanıklık yaparak birkaç kurbanın yerine tek kurban kesmek hiç doğru değildir.
Kurban sosyal boyutu olan bir ibadettir.
Sadece kesenler değil, kesemeyenler ve birçok müessesede istifade eder.
Oysa diğer zamanlarda kesilen hayvanlardan sadece maddi durumu iyi olanlar istifade eder.
Ortak meselesi. İki kişiden bir hisse olmaz
Yâda küçükbaş bir hayvanı iki kişi ortak kesemez
Büyükbaş hayvana da iki kişi bir hisse giremez
Anlayacağınız yarım kurban olmaz
Kurban kesenler ortaklarını titizlikle seçmelidirler.
İçlerinden birinin amacı sadece et yemek olursa diğerlerinin de kurbanları geçersiz olur
Kurbanın derisi de eti gibi ibadetin bir parçası olduğu için
Derisini de bu amaca uygun olarak değerlendirmek gerekir
Mahiyetini bilmediğiniz yâda güvenmediğiniz yerlere derinizi vermeyiniz
Kurban sahiplerini şeytandan uzaklaştırarak Allaha yaklaştırır
Soru şu
Günümüzde kurban kesenler şeytana ne kadar uzak
Allaha ne kadar yakındırlar?
İyi bir sentezci mi olduk ne dersiniz?
Çocuklar ve harçlık meselesi
Bayramlarda çocuklara ucuz şekerleme ikram ederek sağlıklarını bozmayınız.
Gelen her çocuğa birer lira verirseniz onları sevindirmiş olursunuz.
Korkmayın duyulunca kapınızın önünde çocuk kuyruğu oluşmaz
Bayramlarda sevinmek en çok çocukların hakkıdır.
O parayla çocuk istediğini alır ve sevinirler
Siz çocukları sevindirirseniz Allah ta sizi sevindirir.
Geliniz bu bayram bir kampanya başlatalım çocuklara çikolata yerine harçlık verelim.
Allah(cc) ülkemizi ve tüm insanlığı terör deprem vb tüm afet ve musibetlerden muhafaza eylesin.
Kurbanlarımızın bizi Allah’a yaklaştırması temennisiyle…