22.8 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1143

Attila İlhan Çeşitlemesi (3)

 

                         Nobel Edebiyat Ödülü’ne layıktı bin kere

                         Ama geçmişe kalkıp sövmemişti bir kere bile

 

                         Bu ödüle Türklerin layık görülmesi için kıstas

                         Yazar, millete ters düşmeliydi, umuyorsa iltimas

 

                         Nitekim çıktı biri, Ermeni’ye soykırım ve katli yaptık diye

                         Hemen baş tacı edilerek denildi: Lazımsın bize, gel beriye

 

                        Yarım asırlık  kalemi; Şiir, Roman, Deneme yazdı durdu

                         Batı’nın   iftira   akınını,   şahsen  kalemiyle   durdurdu

 

                         Batı’ya ne umutlarla gönderilen, pek çok aydın eri

                         Batı borazanı kesildi, vatana döndüğünden beri

 

                         Bakın diyor Batı’ya, hangi Türk yazarlara el atıyorlar?

                         Bu millete ters düşeni, kin besleyeni bize satıyorlar!

 

                         Nerde Türk ve Osmanlı aleyhtarı varsa, edilmiş baş tacı

                         Yurt içi ve dışında sayılıyorlar, güya kültür aracı

 

                         Doğru bildiğini savundu, herkese ters düşmek pahasına

                         Aldırış etmedi asla, yanlış ve bozuk fikirler pasına

 

                        Hep sordu soruşturdu, soru ve kavramları, diyerek “Hangi?”

                        Hangi Batı, Hangi Sol, Hangi Sağ derken, Milli Savcıydı sanki

 

                        Bu toprağın değerlerini küçümseyenleri, küçümserdi

                        Osmanlı Türkçesi’nin, oldu Sol’da, belki ilk muzaffer eri

 

                        Halk şiiri, Divan şiiri, Klasik Türk Musikisini severdi

                        Tüm bunların toplamına birden “Ulusal Kültür Bileşimi” derdi

 

                        Edebiyat’ta her türlü aşırılıkları gördü hep tarih

                        Kökü mazide olan ati olmayı, yeğleyip etti tercih

 

                        Bir fikir adamıysa da, aslında romantik bir şairdi

                        Yazdıkları, hissettikleri sadece kendine dairdi

 

                        Ama o, aynı zamanda güçlü bir şairiydi Aşk’ın

                        Öyle bir gönül sahibiydi ki, duygulu ve çok taşkın

 

                        Derinliğine   araştırırdı,   olup   bir  gazeteci

                        Barınamazdı karşısında, üç buçuk soysuz çeteci

                                                                2297

                         Hangi düşünür; ağına düşmedi ki ölümün?

                         Dedi: “Beni mümkünse, Aşiyan’a gömün!”

 

                         Dedi: “Fikret’in Bahçesi olsun vatanım…”

                         Hangi düşünür der: “Rahat etmesin canım!”

 

                         Dedi: “Hem yarınlardaki bir aksi dünün”

                         Kim ister kalmasın bir anısı her günün

 

                         Dedi: “Hem de dillerde gezerken Yatan’ım!”

                         Kim demez: “Hayırla hatırlansın her anım.”

 

                         Sağ’ın savunduğu, gülünen (!)  bir çok milli, dini kavram

                         Sol’un  ciddi  fikir  adamı  elinde,  yaptılar  bayram

 

                         Ergun Göze der: “Attila İlhan’da olan  nice kut;

                         Türk-İslam Felsefesi’nde, asırlardır zaten mevcut.”

           

                       “Ben, müritlerim olsun istemedim ama, oldu” diye derken titiz

                         Müridim dediği okurlardan çoğu, oldu ona  gönülden tilmiz

 

                        Attila İlhan, tek başına bir ekoldü, yani bir mektep

                        Vatan sevgisi aşıladı halka, diyerek Milli Edep

 

                        Yabancı okul mezunlarına, çekerdi bütün dikkati

                        Osmanlı’ya duyduğu hayranlık, gösterirdi hakikati

 

                        Yeni çalışmalar arifesinde, oldu maddeten la şey

                        Atlar ölür ayakta: Ölümü, işte onun gibi bir şey

 

                        Alınca gazeteyi, arardım yazısını, üstat ne demiş?

                        Anlardım ki ustam, haksızlıklar karşısında yine kükremiş

 

                       “İnsan öldüğü zaman değil, unutulduğu zaman ölür!”

                        Hep hatırlanacak olan Attila İlhan, nasıl gömülür?

 

                      “Her zaman aykırıydı.” diyor insanlar, çok zaman onun için

                        Hangi büyük insan olmadı ki farklı, geçin efendim geçin!…

 

                      “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular!” derken Attila İlhan.

                       İlahi bir gerçeğe temas etmiyor mu dostlar, o Sultan?

 

                       Demek istedi ki, sevginin asıl muhatabı, değil kadın

                       Mecazi sevgiye kapılırken, hakikatinden uzak kaldın

 

                       Diyorlar onun için: “Eski şairlerin son temsilcisi.”

                       Çünkü, hem tarihçi, hem yazdıkları idi, sözün incisi

                                                               2298

 

 

                       Diyorlar: Hep delikanlı kalmasını bilen şairlerdendi.

                       Hiç düşündük mü? Onun bu ciddi duruşu acaba nedendi?

 

                       Diyorlar: Müteferrik yazdı: “O bir kadro gibiydi.”

                       Çünkü çok yönlü,  öğretici; yani edebi idi.

 

                       Düşünen ince ruhlu şairler; çok yazar, çok söyler

                       Hepsiyle   anlaşılır  ancak,  nasıl  ifade  eder

 

                       Yazarken “San’at san’at içindir.”i gözetip daima

                      “San’at halk içindir.”i hiç yabana atmıyordu ama

Kurban ve Hükümleri

Kurban; insanı Allah’a, O’nun rahmetine yakınlaştıran anlamına gelmektedir. Dini tabiri ile de kurban, dinen zengin sayılan Müslümanların belirli hayvanları, ibadet niyeti ile belli günlerde usulüne göre kesmesi demektir. Bayram günlerinde Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için kesilen ve kurban olma özelliklerine sahip olan hayvana da kurban denilmektedir.

Kurban ibadeti İslam’dan önce de vardı. Kur’an-ı Kerim’de, kurban ibadetinin bütün peygamberlere ve ümmetlerine meşru kılındığı şöyle haber verilmektedir: “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine Allah’ın ismini anarak kurban kesmeyi meşru kıldık.” (Hac Suresi, 34) Bir hadis-i şerifte de: “Kurban kesiniz. Çünkü O, babanız İbrahim (Peygamber)’in sünnetidir”   (İbn-i Mâce, Edâhi, 3) buyurulmaktadır.

Biz Müslümanlara ise kurban, hicretin 2. yılında meşru kılınmıştır. Meşruiyeti kitap ve sünnetle sabittir. Yüce dinimizin mali ibadetlerinden biri olan kurban, hali vakti yerinde olan yani dinen zengin sayılan Müslümanlar üzerine bir borçtur. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kimin hali vakti yerinde olur da kurban kesmezse namazgâhımıza yaklaşmasın” (İbni Mâce, Adâhî, 2) buyurarak kurbanın önemini bildirmişlerdir.

Kurbanın hükmü konusunda İslam alimleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. İmam-ı Azam ve Hanefî mezhebinin ağırlıklı görüşüne göre kurban kesmek vaciptir. Bazı alimlere göre de müekked sünnettir.

Sadaka-i fıtır nisabına malik olan, mukim, akıllı ve büluğa ermiş olan kadın-erkek her Müslüman kurban kesmekle mükelleftir. Fıtır sadakası kendisine borç olan kimseye kurban da bir borçtur. Fakir kimselere ve zenginde olsalar seferde olanlara kurban vacip değildir. Tercih edilen görüşe göre zengin bile olsalar çocuklarla akıl hastalarının da kurban kesmeleri gerekmez.

Temel ihtiyaçları olan oturacak evi, evinin gerekli eşyaları, binek için olan hayvanı veya ticaret için olmayan binek aracı, üç kat elbisesi, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin bir yıllık nafakalarından ve borcundan fazla 80,18 gram altın veya bunun karşılığı para ve ticaret eşyasına sahip olan kimse kurban kesmekle yükümlü olur.  Zekat nisabı için geçerli olan malın artıcı ve üzerinden bir yıl geçmiş olması şartı kurban nisabında aranmaz. Kurban günlerinde kurban için gerekli olan zenginliğe ulaşan kimse de kurban kesmek zorundadır.

Kurban edilecek hayvanlar koyun, keçi, deve ve sığırdır. Mandalar da sığır cinsinden sayılır. Bu hayvanlardan devenin beş,  sığırın iki, koyun ve keçinin ise bir yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Ancak koyunlar 6 ayını tamamlar da bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olursa yine kurban edilebilir. Horoz, tavuk, kaz, hindi gibi kümes hayvanlarının ise kurban niyetiyle kesilmesi dinimizce caiz görülmemiştir.

Kurbanlık hayvanlardan koyun ve keçiyi ancak bir kişi kurban edebilir. Fakat sığır, manda ve deve birden yedi kişiye kadar ortaklaşa kesilebilir. Ortak sayısının tek veya çift olmasında herhangi bir sakınca yoktur. Önemli olan ortakların hepsinin ibadet niyetiyle kurbana katılmalarıdır. Ortaklardan biri vacip olan kurbana, diğeri nafile kurbana, bir başkası da adak kurbanına niyet edebilir. Bunların hepsin de kastedilen ibadettir. Fakat ortaklardan biri ibadet niyetiyle ve Allah rızası için değil de et temin etmek gibi başka menfaat ve nedenler için katılmışsa, hem o kişinin, hem de diğer ortakların kurbanları da sahih olmaz.

Dinimizin bütün ibadetlerinde olduğu gibi, kurban ibadetinde de niyet çok önemlidir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de; “Kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin, onun için yaptığınız gösterişten uzak amel ve ibadettir” (Hac Suresi, 37)  buyurarak ibadette samimiyetin ve halis niyetin önemi bildirmiştir. Bu nedenle, ortaklaşa kurban kesecek olanlar birbirlerini iyi tanımalı, ortakların hepsi sırf Allah rızası için kurban kesmek niyetiyle iştirak etmelidir.

Kurbanlık hayvan kusurlu ve ayıplı olmamalıdır. Hayvanda bulunan bazı kusurlar kurban olmasına manidir. Mesela:

  •  İki veya bir gözü kör,
  •  Dişlerinin yarıdan fazlası düşmüş,
  •  Kulakları kesilmiş,
  •  Boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış,
  •  Kulağının veya kuyruğunun yarısından fazlası kopmuş,
  •  Burnu kesilmiş,
  •  Dilinin çoğu kesilmiş,
  •  Memelerinin başları kopmuş,
  •  Kesilecek yere ayağını basarak gidemeyecek derecede zayıf ve topal,
  •  Doğuştan kulaksız,
  •  Ölüm derecesinde hasta olan hayvanlardan kurban olmaz.

Bunun için kurbanlık hayvan alırken bu kusurların bulunup bulunmadığına dikkat edilmelidir. Hayvanı aldıktan sonra bu kusurlardan birisi meydana gelecek olursa yerine başkasının satın alınması gerekir.

Kurbanlık hayvanı kesmeden canlı olarak veya hayvanın bedelini bir fakire vermekle kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Çünkü kurbanın rüknü, kurbanlık hayvanın kesilmesidir.

Kurban kesmekle mükellef olan bir kimse hiç kurban satın almadan kurban günleri geçerse daha sonra kurbanlık hayvanın bedelini sadaka olarak fakirlere verir. Kurbanlık olarak satın aldığı hayvanı kurban günlerinde kesmez ise, canlı olarak bir fakire verir. Kurbanlık olarak satın alınan bir hayvan Kurban günlerinden sonra artık kesilmez.

Kurban kesme günleri Kurban Bayramının 1, 2 ve 3. günleridir. (Şafiilere göre bayramın 4.günü ikindi namazına kadar da kesilebilir.) Ancak kurbanlar bayram namazı kılınan yerlerde bayram namazından önce kesilmemelidir. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bayram günü ilk önce namaz kılınacağını daha sonra kurban kesileceğini bildirerek şöyle buyurmuştur: “Bugünümüzde yapacağımız ilk şey bayram namazını kılmaktır. Daha sonra evlerimize dönüp kurban kesmek olacaktır. Her kim böyle yaparsa sünnetimize uygun iş yapmış olur…” (Buharî, Adâhî, 1; Müslim, Adâhî, 1)

Kurban sahibinin eğer kesebiliyorsa kurbanını kendisinin kesmesi daha faziletli ve sevaptır. Şayet kendisi kesemiyorsa ehil olan birisine vekâlet vererek kurbanını kestirmeli, kendisi de mümkünse yanında hazır bulunmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kızı Hz. Fatıma (r.anha)’ya: “Kurbanın kesilirken orada hazır bulun. Çünkü işlemiş olduğun her günah, kurbanın kanının ilk damlası yere düştüğünde bağışlanır” (et-Tergib ve’t-Terhîb, c. 2, s. 154) buyurmuştur.

Kurbanlık hayvan incitilmeden kesilecek yere götürülmelidir. Deve hariç diğer kurbanlıklar kıbleye karşı sol tarafları üzerine yatırılarak üçayağı da bağlanmalıdır. İyice bilenmiş keskin bir bıçakla “Bismillahi Allahü Ekber” diyerek kesilmelidir. Kurban sahibi kurbanı kesildikten sonra Allah rızası için iki rekat namaz kılarak Allah’a şükretmeli, kurbanının kabulünü dilemelidir.

Ortaklaşa kesilen deve, sığır ve mandanın etleri ortaklar arasında tahmini olarak değil, kesinlikle tartılarak paylaşılmalıdır. Fakat bir ailenin fertleri için kesilen hayvanın etini taksim etmek gerekmez.     

Kurban etinin tamamını kendi ev halkı için evde alıkoymak veya hepsini sadaka olarak dağıtmak caizdir. Ancak en uygun olanı kurbanın etini üçe bölüp, birini kurban kesemeyen fakirlere sadaka olarak vermek, bir bölümünü de dost, akraba ve komşulara ikram etmek, birini de kendi aile fertleri için ayırmaktır. Kurbanların etlerini bu şekilde taksim etmek müstehap görülmüştür. Böylece mü’minler kurban keserek bir taraftan Allah’a yaklaşırken, diğer taraftan kestikleri kurbanların etlerinden mü’min kardeşlerine ikram ederek onların dualarını almış olurlar.

Kurban ibadeti, İslam’ın sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan ibadetlerinden biridir. Çünkü kurban, toplumda paylaşma, yardımlaşma ve dayanışma gibi İslâmî ve insanî duyguların gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır.

Vatan Meselesi ve Avrupa Birliği

Türk vatanının Avrupa Birliğine feda edilmesini hudutlarımızın kaldırılmasını ve bu milletin bu topraklar üzerindeki milli hâkimiyetinin kaldırılmasını isteyen beynelmilelcilerin “Avrupa isminde bir müşterek vatan kurulmalıdır” diyerek Avrupa Birliğine girme arzuları her geçen gün artmaktadır. Ancak Avrupa Birliğine üye devletler kesinlikle bizi Avrupa Birliğine almayacaklar. Çünkü Avrupa Birliği aynı zamanda bir Hıristiyan Birliğidir de.

Vatan demek tek bir milletin yurdu demektir. Bu ezeli ve ebedi hakikati anlamak için vatan mefhumunun ilmi tarifini hatırlatalım.

Eğer vatan denilen şey bir kuru topraktan ibaret olsaydı, birçok milletler için müşterek bir vatan tasavvur edilebilirdi. Fakat vatan topraktan ibaret değildir. Toprak vatan mefhumundan ancak bir unsurdan ibarettir. Bir memleketin kuru bir coğrafi saha vaziyetinden milli bir vatan haline yükselmesinde ferdin bütün insanlık haklarını temin eden yer olmak gibi içtimai ve siyasi vasıfların bile hiçbir tesiri yoktur. Tabiat güzelliği ve toprak zenginliği dünyanın her yerinde bulunabileceği gibi insan ve siyasi haklardan istifade imkânı da bir toprağın vatan sayılmasına sebep değildir. Çok defa insanlar en zalim idarelerle en ağır haksızlıklar altında bile vatan mefhumuna can vermekte tereddüt etmemişlerdir.

Toprağın vatanlaşması için mukaddesatla, maneviyatla, tarihle ve ataların kemikleriyle yoğrulmuş olması lazımdır.

Vatan kelimesi atalar toprağı, ataların kemikleri, bulunan toprak olarak anlatılır.

Vatan kahramanlarını, mabetlerini, milli bayramlarını, dini ilahilerini ve mukaddes toprağını bir sur içinde saklayan beldedir. Vatandaşın canı, namusu, dini ataları ve her türlü hakları ancak bu surun içinde emin olduğu için vatan demek sade bir kuru toprak demek değil. Ferdi o toprağa bağlayan manevi bağlardan oluşan bir vatandır. Vatan sevgisi atalarını, dinini, namusunu ve insanlık haklarını tek bir mefhum içinde sevmekten başka bir şey değildir.

Bu milli hassasiyetler Türk zekâsının dokuz asırdan beri muhtelif sanat sahalarında vücuda getirdiği büyük eserlerle hakkın kalbinde yer tutan şeylerden meydana gelen bir vatandır. Vatanın topraktan ibaret olamayışı işte bundan dolayıdır. Toprak unsurunun yanında bazen Dede Efendinin bir bestesi veyahut minarelerinde ezanların susmadığı bir ses, bazen Süleymaniye gibi bir cami, bazen Fatih’in bütün azametiyle sığmış olduğu mütevazı bir türbe, bazen eski bir kumaş parçası veyahut bir çoban kavalı, bir tulum sesi, kemençe sesi, davul, zurna sesi bir vatan parçasıdır.

Eğer yaşamak istiyorsak unutmamalıyız ki vatan mefhumunun mukaddesatıyla maneviyatını soymak onu çırılçıplak kuru bir toprak haline getirmektir. Vatan topraklaşınca millet vatansızlaşır. Türk vatanını Avrupa Birliğine peşkeş çekmek isteyen soysuzların maksadı işte budur. 

Demokrasi Adı Altında Gizlenen Gerçek

0

Bir zamanlar ‘ağzı olan konuşur’ deyimi çok yaygındı. Şimdi ise düşünce ve tutum itibariyle özgürlük ve demokrasi gibi siyasî ve ahlakî değerlerin uzağına düşenler her ağızlarını açtıklarında özgürlükten ve demokrasiden bahsediyorlar. Zaman yönetiminin ve jeo-politik düzenlemenin dinî ve siyasî değerlerin üzerinden sürdürüldüğü bir dönemde belirtilen şekilde konuşmak moda olabilir. Fakat önemli iddiaları olan, halkı aydınlatma görevini üstlendiğini söyleyen kişilerin ne söylediklerine dikkat etmeleri gerekir. Kabileciliği ima ve ihsas eden, eğitimin ve hukukun kabile sistemine göre tanzim edilmesi gerektiğini söyleyen bir anlayışın demokrasi ile hiçbir bağlantısı olamaz. Demokrasinin dayandığı esaslar açısından bu anlayış, tanıdık bile değildir. Ecnebidir. Demokratik çoğulculuk, herkese kendi dilinde eğitim, her dini ve felsefi inanca ayrı hukûkî uygulama yapan bir sistem inşa etmek değildir. İnsanların farklı tercihlerine, tutumlarına ve hayat biçimlerine fırsat oluşturmaktır. Herkes için geçerli ve herkesin eşit görüldüğü bir hukuk sistemini geçerli kılmaktır.

Demokrasi müstakil hareket etme yeteneğine sahip, daha doğrusu tercih yapabilen ve bunu varlığının temeli gören bireylerin oluşturduğu millete dayanır. Özgür ve sorumluluğunu bilen, birlikte yaşamanın gereği olarak farklılıkları bir imtiyaz alanı olmaktan çıkaran bir yaşantı biçimi ve ortak hukuk demokrasinin temelidir. Bu da ontolojik olarak değil, sosyolojik bir olgu olan millet sistemiyle mümkündür. Milletleşme sürecini tamamlamamış bir kabileler havuzunda demokrasi laftan ibaret kalır. Arap Baharı ve demokrasi arasında kurulan bağ, sadece gülünç değil, aynı zamanda siyasetin ve aydınların nasıl bir jeo-politik düzenlemenin parçası olduklarını gösterir. Arap Baharı denilen şey olsa olsa Eyyam-ı Arab’ın post-modern şafağı olabilir. Bu demektir ki en az yirmi yıl, Arap dünyası kabile kavgalarına sahne olacaktır. Milletleşme sürecini tamamlamadan demokrasi olamaz. Belirtilen durumu demokrasi olarak satanlar klasik milletler sistemini bize demokrasi diye yutturmaya çalışıyorlar.

İster dini isterse siyasi, iktisadî bağlamda olsun hiyerarşik / otoriter eğilimleri besleyen ve bu toplumsal düzeni bu çerçevede oluşturan bir anlayıştan demokrasi çıkmaz. Ağa-maraba, masum görülen dini otorite ve bu otoriteye tabi-günahlardan arınması gereken bağımlı fert, efendi-köle ilişkisinin işlediği ve kabul gördüğü ortamda demokrasi iddiası gülünçtür. Bunların tümü, kabileci ve feodal düzenin uzantısıdır. Bu nedenle bir milletin tarihî ve kültürel değerlerini, ortak tecrübesini, insanlık tecrübesinin eseri olan siyasî ve hukukî esaslar üzerine inşa edilen millet gerçeğini değil de klasik düzenin artığı olan kabileci eğilimleri öne çıkaran bir anlayışın ürettiği özgürlük ve demokrasinin adı; milletler sistemidir. Zaten belirtilen anlayış üzerine kurulan toplumsal düzen, klasik milletler sistemini aşamaz. Başta ülkemiz ve coğrafyaya telkin edilen demokrasi budur. Çünkü böyle bir anlayış kabileci, dinî ve iktisadî oluşumları millet gerçeğinin önüne koyan bir yaklaşımın sınırlarını geçemez. Etnik durum esas alınırsa bunun adı kabile demokrasisi olur. Eğer din esas alınırsa ruhaniler demokrasisi olur. Maddi güç esas alınırsa patronlar demokrasisi olur. Bunların toplamından oluşan bir sistemin adı, demokrasi olamaz. Demek ki kabileler, ruhaniler ve patronlar ittifakını dini algı ve siyasî değerlerle bize yedirmeye çalışanların derdi özgürlük ve demokrasi değildir. Bu sahte etiketin altında gizlenen gerçek yeni bir kontrol sistemini değerler altında sürdürmektir.

Ülkemizde medya patronlarının aynı ağzı kullanması, dini yapıların devlet içinde taraftarını koruma ya da taraftar kazanma faaliyetine girişmesi, deprem gibi acı bir olayı etnisiteye gönderme yaparak izah etme girişimleri özgürlük ve demokrasi vurgularını ve taleplerini eler. Bunlar demokrasinin temel dayanaklarıyla çeliştiği gibi, insanî ve İslâmî esaslara da aykırıdır. Türk Milleti ontolojik değil, sosyolojik bir olgu olarak kullanıldığı halde her ağzını açan kişinin bunu bütün sorunların nedeni olarak göstermesi ve Yeni Anayasa’nın ‘milletsiz bir temele’ oturtulmak istenmesi farklı bir amacın planlandığını göstermektedir. Bu gelişmeye hukuk ve özgürlük adına karşı çıkmak, milletin hukukuna saygının ve demokratik sistemden taraf olmanın gereğidir.

Belirtilen telkinlere ve dayatmalara karşı çıkmak hukukun, özgürlüğün ve demokrasinin gereğidir. İnsanî ve İslâmî duyarlılığın üzerimize yüklediği bir görevdir. Düşünce özgürlüğünü, ifade ve tercihte bulunma özgürlüğünü engelleyen bir anlayış milleti, medya patronlarının ve para babalarının nesnesi yapar. Bireyin dini tercihini ve imânını masum ve kutsal görülen ruhanilerin eline bırakan ve böyle bir anlayışı besleyen anlayış insanı dini otoritelerin malzemesi yapar. Kaldı ki böyle bir anlayış İslâmla da çatışır. “Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” (Ğaşiye 88: 21-22) Bu ayet, Allah tarafından insanlığı uyarmak ve yol göstermek için seçilen ve insanlık için örnek olan Hz. Muhammed’e bile halkın üzerinde egemenlik kurmasına izin verilmediğini anlatır. Kur’ân’ın bu vurgusu, hiçbir insanın özgürlüğünün dini, iktisadi ve siyasi otoriteye teslim edilemeyeceğini anlatır. Oysa başta ülkemiz olmak üzere bölge insanı kabile reislerinin, ruhanilerin ve patronların eline teslim edilmek istenmektedir. Ülkemizde sermayenin, bürokratik inisiyatifin ve cemaatçi eğilimlerin devlet içindeki ağırlığının yayılışı ve dağılışı özgürlük ve demokrasi vurgusu altında hangi gerçeklerin üzerinin örtüldüğünü somut bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bir yönetim biçimi olarak demokrasi insanın saygınlığını ve onurunu korumak için fırsatlar oluşturur. Farklı tercihlere, hayat biçimlerine açık olan demokratik sistemde hukuk, herkesi aynı ölçüde bağlar. İmtiyaz sağlayamaz. Yönetime taraf olan olmayan ayrımı yapamaz. Demokrasi bir fırsatçılık sistemi değil herkesin hukuk karşısında eşit olduğunu kabul eden ve uygulayan bir sistemdir. Ülkenin şehitlerine ağladığı günün ürettiği bulanık ortamdan yararlanan ve taraftarlarını / Deniz Feneri sanıklarını salıveren, fakat kendi taraftarı olmayanları içeride tutmak için gerekçe imal eden bir anlayış demokrasiden bahsedemez. Hukûkun kişilere göre işlediği ve ‘taraftar imtiyazının / seçkinciliğin üretildiği’, ve siyasî otoritenin topluma ‘bana taraftar olursan her şeyi yapabilirsin’ mesajını doğrudan ve dolaylı olarak veren bir anlayışın demokrasiden bahsetmesi sadece gülünç değil aynı zamanda insanların zekasını / aklını aşağılamaktır. Sadece bu tutum bile demokrasinin rafa kaldırıldığını gösterir. Çünkü demokrasi insan onurunu ve özgürlüğünü esas alır. Buna saygı duymayı talep eder.

Almanya İzlenimlerim ve Geriye Dönüşüm – 4

Almanya kesinlikle kanunların tam olarak en üstün seviyede uygulandığı Avrupa’nın en düzenli ülkesi. Vatandaşları kanunlarına saygılı, kanunlara uymanın onlar için iyi bir vatandaş olmak için gerekli. Kimse sokağa, caddeye çöp, sigara izmariti atmıyor, kimse kamu alanlarına zarar vermiyor. Eğer kanunları ihlal eden olursa birileri tarafından yetkililere bildiriliyor ve gereken uyarı, ceza veriliyor. Örneğin kırmızı ışıkta kimse geçmiyor, eğer geçen olursa; isterse bakan, ister milletvekili ister normal vatandaş olsun cezasını yiyor. Bu ülkede hiç kimse ayrıcalıklı değil.

Çevreye ve doğaya saygı çok. Yeşiller partisi çevreyi koruma ve sağlıklı yasam için plastik poşetlere karşı mücadele başlatmış durumda. Plastik poşetlerin maliyeti, kağıt ve bez torbalardan pahalı ve sağlıksız. AB üyesi ülkelerde kişi basına yıllık plastik poşet tüketiminin 500, Almanya’da ise yaklaşık 60’a kadar düşmüş. Ülkemizde 1970’li yıllarda kese kağıdı ve filenin yaygın olduğu plastik poşetler Türk kültürüne sonradan girmiştir. Burada benimde bir önerim olacak plastik poşetleri derhal terk etmemiz gerekiyor. 

Avrupa da bulunduğum sure içerisinde  bu üçüncü Cuma. Cuma namazını bulunduğumuz Konikswinter’de kılmaya gidiyoruz. Bu cami yeni yapılmış. Bizim Türk isçileri tarafından  epey meşakkatlerden sonra yaptırılmış. Kantini, şadırvanı, oturma yeri, her şeyi çok mükemmel ve temiz. Dışarıda ezan okunmuyor. Yaklaşık 150-200 kişiye yakın cemaat var. Ramazan arifesi imsakiyeler bastırılmış, camiden çıkınca hurma satılıyor. Cami imamı her türlü dini hizmetin verildiğini söylüyor, bunlar bizleri sevindiriyor. Ancak büyük şehirlerde ise çeşitli gruplara ait camiler olduğunu duyunca üzülüyorum. Bu ayrılık neden anlamıyorum. Bir kaç ay sonrada Köln’de çok büyük cami açılacakmış. Bu caminin açılacağı ilan tarihi ve caminin görkemli resmi ile caminin kapısına asılmış. İnşallah dinimizin layıkıyla yaşanması için herkes elinden gelen ihtimamı gösterir.

Bu gün Ramazan arefesi.  Burada iki üç Türk kahvesi var. Aynı kültür burada da mevcut . Ağzına kadar kahve dolu ama bu gün arefe olduğu için pek kimse yok. Burada milletimiz ve devletimize çok büyük görevler düşüyor. Çoğu kimliği, inançları dejenere olmuş bir kısım gençlik ise gününü eğlence, bar ve pavyonlarda geçiren, uyuşturucu batağına saplanmış milli ve manevi değerlerimizden uzak yaşayanlara herkesin yardımcı olması gerekir. Ailelerin  de gerçekten yabancı bir ülkede doğup büyüyen çocuklarını layıkıyla yetiştirmeleri çok zor. Allah kolaylık versin.

24 Temmuz’da geldiğimiz Almanya’dan 3 Ağustos tarihinde yine otobüsle Paris’e geri dönmek için Köln’de otobüs durağına geliyoruz. Otobüs durağa geliyor. Süleyman Bey Almanca şoföre soruyor. Bu otobüs Paris’e mi gidiyor diye; Şoför bize Türkçe karşılık veriyor. Allah(cc) nasip ederse, oda ne kaptanımız Türk. Çok seviniyorum. Adı Serkan Kurtulmuş. Kendisi Ankara Etimesgut’tan 14 yıl önce gelmiş Türkiye’den. Arabamız hareket ediyor, şoförün iki koltuk arkasına oturuyoruz. Brüksel’e gelince arabalardan yardım isteyen Romenleri görünce bana bak Brüksel’de de romen var diyor şunları da AB ye aldılar diye yakınıyor ben de siyasi olduğunu söylüyorum. Sonra ileriye Serkan’ın yanındaki boş koltuğa izin isteyerek geçiyorum.

Yolda sohbete devam ediyoruz. Maaşının azlığından evde otursa, işsizlik parasından alacağı paranın aldığı maaştan 200-300 Euro daha  az olacağını ifade ediyor. Sendikalarının olmadığını çok çalıştığını ve maaşının azlığından yakınıyor, Bu firmaların Portekiz’den 800-900 Euro maaşa  şoför getirip çalıştırıyorlarmış. Otobüslerde çalışma saatleri günlük 9 saatmiş her 4,5 saatte bir 45 dakika dinlenmeleri gerekiyormuş o yüzden 45 dakika fazladan duruyor bu yüzden de Paris’e varışı bilette yazdığı saatin 45 dakika geç gelmesine sebep oluyor.

Serkan’ın Türkiye burnunda tütüyor. Burada hiçbir şeyin tadı tuzu yok diyor. Ne havası ne yiyeceği en son geçen yıl Türkiye’ye geldiği Türkiye de güzel gelişmelerin olduğunu ifade ediyor.

Buradaki ülkeler arası otobüs olduğu halde öyle ahım şahım değil, Serkan Turkiyedeki otobüslerin lükslüğünden Alman şoförlere bahsediyorum, ama onlar inanmıyorlar diyor,

Hakikaten bizim otobüsler buraya göre çok lüks ve ikramları mevcut hem de Avrupa’ya göre ucuz.

Böylece Almanya yolculuğumuz bu şekilde sona ermiş oluyor.

 

50 Yaş Sendromu

 

1946-1964 arası kuşağı aslında en verimli olabilecekleri döneme giriyorlar. Oturmuş bir düzenleri ve gençleri yönlendirmede çok işe yarayacak tecrübeleri var. Fakat onlar yaşlanırken iş ortamındaki meslektaşları da gençleşiyor. Çalışma şekilleri ve ortamı değişiyor. 50 yaş üzeri çalışanlar da genellikle bu değişimlere ayak uyduramıyorlar.”

Tam benim neslimi anlatan böyle bir başlık ve alt başlıkla çıkan yazıya bigâne kalamadım. Hürriyet Gazetesinin İK (İnsan Kaynakları) ekinde çıkan yazı 26 yaşında genç bir yazara, Zeynep Mengi’ye ait. O yaştan bakarak 50’li yaşlarda olan benim akranlarımı değerlendirmeleri bana ilginç geldi. Yazının içinde çok doğru tespitler var.

İş hayatında hızlı bir değişimin yaşandığı, teknolojik aletlerin zamanın hızını çok artırdığı, bilgiye erişimin ve iletişimin çok önem kazandığı bir çağ bu. 50 yaş üstü iseniz bir yandan mesleki doygunluğa eriştiğiniz, tecrübenizle birçok meseleye çözüm üretebildiğiniz bir yaştasınız. Diğer taraftan bilgisayar, internet, sosyal medya gibi bilgiye erişim ve bilgi paylaşımı konusunda gençlerle yarışma veya en azından ortak dili konuşma seviyesinde olma mecburiyeti ile karşı karşıyasınız.

Bugün ne fen bilimleri alanında ve ne de sosyal bilimler dallarında etkin bir bilgisayar kullanma beceriniz yoksa başarılı olmak imkânsız. Tecrübeniz olayları kavramak ve çözüm üretmek konularında size bir yere kadar yardımcı olabilir. Tanıdığınız geniş çevreniz size çözüm üretme sürecinde veya müşteri bulmada yardımcı olmaktadır.

Fakat bizim nesilden sonra gelen “X kuşağı” ile onlardan sonra gelen (1980’lerden sonra doğan) “Y kuşağı” bilgisayar, internet, sosyal medya ağlarını kullanma konusunda çok ileri. Onlar “dünkü çocuklar” ama bilgisayar ve bilgisayarlı cihazları kullanmakta ve yüz yüze iletişimde olmasa bile sanal dünyada bizim nesilden başarılı. Türkiye’deki Facebook kullanıcılarının sadece yüzde yedisi 50 yaş üstü çağda.

Yöneticilik alanında tecrübenin yeri hâlâ vazgeçilmez. Çünkü bilgiye erişmek tek başına yeterli değil. Erişilen bilgileri yorumlamak, doğru karar vermek önemli. Bu konuda 50 yaş üstü olmanın avantajları çok.

Ayrıca neticede çalışanlar, müşteriler ve mesai arkadaşlarınızla etkili ve verimli bir işbirliği gerçekleştirmek zorundasınız. Bunlar mekanik ve elektronik araçlar gibi değil, insani özellikleri itibariyle çok değişkenli unsurlardır.

Bir motorun çalıştırma veya durdurma düğmesine yüz defa da bassanız, bin defa da bassanız aynı neticeyi alırsınız. Bilgisayarın tuşları da aynıdır, “kaydet” tuşuyla kaydeder, “delete” tuşuyla silersiniz.

Ancak insanların tepkileri çok değişkendir. Aynı kelimelerden oluşmuş cümleyle Ali’den, Ayşe’den, Hakan’dan bir işi yapmasını istersiniz, hepsinden farklı tepkiler alırsınız. Hatta aynı kişiye aynı cümleyi sabah söylediğinizde farklı, öğleden sonra söylediğinizde farklı tepki alırsınız. Deprem yardımı gönderdiğiniz eşit şartlardaki iki depremzededen biri “Allah devlete millete zeval vermesin” derken, diğeri “devlet yardım etmiyor, kimse bizi anlamıyor, perişanız” diye yakınabilir. İşte burada ilm-i siyaset lazım olur ki bunu en iyi tecrübeliler becerir.

Buna karşılık sadece yöneticilik alanında değil, ara kademelerde de başarılı olmak için 50 yaş üstü insanların teknoloji ile mutlaka “ünsiyet peyda etmesi” lazım. Yeni kuşağın anlamadığı bu kavramı kullanmamın sebebi, hem eski kelimelerle sembolleştirdiğim geçmiş tecrübe ve kültürü aktarma görevi ve hem de yeni nesille iletişim kanallarını açık tutma konusunda mecburiyetimizi ortaya koymak. Yeri geldiğinde içinde maziyi saklayan kavramları, yeni ambalajlarıyla sunmak becerisini göstermemiz gerekmekte. Bunun için “Y okuryazarlığına” yani bu kuşağın dilini ve özelliklerini bilmeye ihtiyacımız var. Özelliklerini derken de, bizim gibi çok çocuklu büyük ailelerde değil, az çocuklu çekirdek ailelerde yetişen bu kuşağın iş hayatındaki davranışlarını kastediyorum.

Kendi iş hayatımdan bir gözlemimi aktarayım. Türkiye’nin en büyük şirketi Tüpraş‘ta çalışmakta iken şirket özelleştirildi ve Koç Grubu Ocak 2006’da yönetimi devraldı. Koç grubunda emeklilik yaşı olağanüstü haller hariç 60. Özelleştirme sonrası mevcut müdür kadrosunda olanların neredeyse tamamına yakını 50 yaş üstü idi. (Fakat bunların çoğu iyi yetişmiş, teknoloji ile barışık, genç kuşakla işbirliği yapacak özellikleri taşıyan kimselerdi. Çok azı ise eski tecrübeleri ile vaziyeti idare etmeye çalışan kişilerdi.) Sahada çalışan işçi kadrosunun da yaş ortalaması yüksekti.

Koç Grubunun Tüpraş üst yönetimine getirdiği Genel Müdür Yavuz Erkut,  “bizim için yaşı 50’nin üstünde olmakla beraber kendini yenilemesini bilen, bilişim teknolojisini iyi kullananlar gençtir. Ancak bu özellikleri olmayan 30 veya 40′ lı yaşlardakiler ise yaşlıdır” demişti. Tüpraş bu anlayışla X ve Y kuşağından çok sayıda genç elemanlar alarak, 50 yaş üstü yetişmiş personelin yanına monte etti. Böylece teknik bilgi, uzmanlık, tecrübesi olanlarla, hırsı, heyecanı, iletişim ve bilgi teknolojileri gibi alanlarda bilgisi olanları sentezlemeye çalıştı. Böylece verimli ve yüksek tempolu bir kadro oluşturmayı hedefledi. Zannederim zorunlu ama çok zor süreç idi. Bu dönemde en etkin birim ise İnsan Kaynakları Müdürlüğü oldu.

İş hayatımda gerek Petkim/ Tüpraş dönemimde (mühendis ve yönetici olarak) ve gerekse serbest avukat olarak çalışmalarımda birçok vesileyle “iyi ki bilgisayar ve interneti etkin olarak kullanmaya erken başlamışım” dedim. Bu sayede çalışmalarımın daha verimli olması mümkün olabildi ve kendimde aktif iş hayatına devam etme cesaretini bulabildim.

“Emekliliği olmaz” zannettiğimiz Avukatlık mesleğinde dahi, çok tecrübeli olan bazı ağabeylerimizin sırf bu konulardaki eksikliklerini gideremedikleri için meslekten koptuklarını görmekteyiz.

Çünkü bugün avukat bürolarında onlarca cilt, kalın kara kaplı kitaplarla dolu kitaplıkların yerini, bir kütüphane çapındaki mevzuatı, yüksek yargı kararlarını bilgisayar ortamında kolayca arayıp bulmaya, okumaya ve yazdırmaya imkân veren yazılımlar alıyor. Ulusal yargı ağı projesi (UYAP) gün geçtikçe gelişmekte. Dava süreçleri bilgisayardan izlenebilmekte. Birçok işlemler (dava açma ve icra takibi dâhil) UYAP’ta ofisten çıkmadan yapılabilir hale geldi.

Görülen o ki, yakın gelecekte sadece bu imkânları kullanabilenler mesleklerini devam ettirebilecek veya yanında bu işleri yapabilecek genç elemanlar istihdam edecekler.

Mesleki anlamda kendilerini yenileyemeyenlerle, bilişim teknolojilerini, interneti, sosyal medyayı kullanamayanlar için iş hayatı artık daha da zor.

 

Vergiler, Fonlar ve Donlar!

“Demokratik, Sosyal bir Hukuk Devleti” olduğu sanılan! Ülkemizde siyasal iktidarların, “kaynak yaratma” konusunda en büyük becerileri, bir takım adlar altında “Fonlar” ya da “yeni vergiler” oluşturarak, halkın cebine dalmalarıdır!
İlk kez, 1960 sonrası “Tasarruf Bonosu” ile halkın ceplerine daldılar!
Halkımız, devlete borç vererek karşılığını alabileceği zannındaydı!
Birileri, halkın elindeki bonoları ucuz yollu toplayarak güzel paralar kazandılar!
Ama halkımız zokayı yedi!
Asıl fon furyası 1983 sonrası Özal döneminde başladı.
Zorunlu Tasarruf Fonu, Konut Fonu, ilk akla gelen zokalar!
İnsan belleği “unutkanlık” özürlüdür! Ama arşiv unutmaz! 1991 yılında, zamanın Maliye ve Gümrük Bakanı Adnan Kahveci; “Zorunlu tasarrufla işçi patron olacak” diye gazetelere açıklama yapmıştı! Sonra ne oldu? İşçiler, ödedikleri parayı yıllar sonra “kuşa dönmüş” halde alabildiler!..
Ama, “balık hafızalı” toplumda siyaset yalanları bitmez!
1999 deprem felaketi sonrası, deprem yaralarını milletçe sarmak için,- geçici olarak- “Deprem Vergisi” diye nitelenen “Özel İletişim Vergisi” kondu.
Deprem geldi geçti, yıllar yılları kovaladı, bu “özel vergi” ceplerimize yerleşti ve kaldı.
Şimdi;
Gerçek bir “HUKUK DEVLETİ” vatandaşına karşı ciddidir ve siyasal iktidar asla hukuk dışına çıkamaz!
Belirli bir amaçla toplanan vergi ya da fonların “amaç dışı” kullanılması “zimmet suçu” sayılmalıdır!
Dünden bugüne, siyasi iktidarlar, değişik gerekçelerle halktan topladıkları vergi ve fon kaynaklarını, siyasi iktidarlarını sürdürebilmek için amaç dışı kullandılar!
Kazığı yiyen hep halk oldu.
İşte, Özel İletişim Vergisi de bu kazıklardan biriydi.
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Van Depremi ile birlikte kimilerinin aklına gelen “Şu bizim deprem vergileri ne oldu?” sorusuna büyük bir pişkinlikle yanıt verdi; “Biz o parayı halkın eğitim, sağlık hizmetlerine ve duble yollara harcadık” dedi!
Eğitimde okulları işadamlarına yaptırıp maliyetin tamamı kadarı vergisinden düşürüyorlar! Üstelik işadamı kendi adını da okula veriyor! Sanki “hibe” yapıyormuş gibi! Okulların hizmetli maaşlarını, elektrik, su, ısınma giderlerini de veliler ödüyor! Devlet sadece kitap dağıtıyor, öğretmen maaşlarını ödüyor.
Sağlık, özel sektöre devredilmiş durumda! Artık parayı veren düdüğü çalacak!
Duble yollara gelince; duble yollarda duble rezaletler var! İzmit’ten Milas’a gidene kadar tam 13 yerde duble yollardan tek şeride ya da karşı şeride giriyorsunuz! Yıllardır ne yapımı ne de onarımı bitiyor!
Duble yollarda her yağış sonrası su havuzları oluşuyor! Oysa, yol yapımı mühendislik işidir ve  doğru yapılmış hiçbir yolda su birikmez!
Uzağa gitmeyin, Kirazlıyalı geçişinde duble yolda meydana gelen su havuzu yüzünden yeni yapılmış yol karşı şeride verildi. Yerel gazetelerimizde haber oldu, fotoğrafı çıktı.
Ezcümle; AKP iktidarı, “üretimsiz yönetim” tercihinin doğal sonucu olarak ya; “dolaylı vergiler”, zamlar yoluyla, ya; halktan toplanmış ve yalnızca deprem felaketleri için kullanılması gereken “Deprem Vergisi” gibi kaynaklarla, ya da; “işsizlik fonu” kaynaklarını kullanarak siyasi iktidarını sürdürme telaşı içinde!
Çünkü; AKP iktidarı “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi” olarak ifade edilen “vergide adaleti” sağlayamıyor!
Üstelik; yatların vergilerini sıfırlayarak, yatlara indirimli yakıt sağlayarak, devlete faizle borç verenlere vergi ayrıcalıkları sağlayarak, üst gelir grubunu kayırıyor, alt gelir gruplarına kıyıyor!
Oysa, alt gelir gruplarının fonlardan umudu ve hatta haberi bile yok ama sıra donlarına geldi!
Belki bu son aşamada toplumsal bir uyanış beklenebilir!
Eğer, kapılarına konan erzak ve kömür torbalarıyla uyutulmazlarsa!..

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti

 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 88. yılını kutluyoruz. Nerede “Türk Milletine mensubum” diye düşünen ve yaşayan insan varsa hepsinin “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı”nı tebrik ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar olmasını diliyorum.

Türkiye Cumhuriyeti;  yüzyıllardır içten ve dıştan saldırılara maruz kalmış olan Türk Milletinin kötü gidişata “dur” deyişinin adıdır.

Türk Milleti;  Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte verdiği mücadele sayesinde tarih sahnesinden silinmenin önüne geçmiştir.  Ve Mustafa Kemal’le birlikte mücadele edenlerin vücuda getirdikleri en büyük eser “Türkiye Cumhuriyeti”dir.

Türk Milleti;  ne yazık ki son 400 yıldır uğradığı zulüm ve geriye çekilişi unutmuş bir vaziyettedir. Bugün bırakın yüzyıllar öncesini,  Cumhuriyet’in kuruluş safhasında Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu ve geçen 88 yılda yaşanan gelişmelerin tarifini ve mukayesesini yapacak bir halk ortalıkta yoktur.

Çinlilerle binlerce yıl öncesinde yaşanan mücadeleler döneminde hangi sosyal ve ruhsal hastalıklardan muzdarip isek bu günde,  benzer hastalıkların pençesinde kıvranmaktayız.  Ne garip bir tecellidir bu!

Türkiye Cumhuriyeti’nin 40. yılında doğdum.  50. yıl kutlamalarını yaşadım.  75. yılında ise oğlumla Taksim meydanında “Varol Türkiye” diye haykırıyordum.  İnşallah Allah ömür verirse 100. yılında da sokaklarda elimde ayyıldızlı bayrakla ve torunlarımla koşacağım.

Ben, Türkiye Cumhuriyeti’nin 40. yılından itibaren yaşamına ve gelişmesine tanıklık etmiş biriyim. Ülkemin her tarafını dolaştım, insanlarımı çok iyi tanıyorum.  Bu sebeple rahatlıkla söyleyebilirim ki; Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal ve arkadaşları ile Türkiye Cumhuriyeti’ni günümüze kadar yaşatanlar çok büyük bir iş başarmışlardır.

Başarılan işi anlamak için;  coğrafyamız ile Türk Milletinin 1923’lerdeki fakirliğini ve bu gün de devam etmekte olan karşı saldırının büyüklüğünü bilmek gerekir.

Tek millet, tek devlet, tek dil ve tek bayrak gerçekliği ve kararlılığı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti;  şükürler olsun ki,  kurulduğundan bu yana dostlarını sevindiren ve düşmanlarını korkutan çok daha güçlü bir yapıya kavuşmuştur.

PKK eli ile yapılan ve içimizden milletçikler türetmeyi hedeflemiş olan saldırı, Türkiye Cumhuriyeti’nin görüp göreceği,  en son ve en büyük saldırıdır. Türk Milletini; başta Kürt,  Zaza,  Kırmançi,  Çerkez, Gürcü,  Arap,  Arnavut,  Boşnak,  Pomak vs. diyerek bölme çabası, Büyük Türk Milletince bu kez de püskürtülecektir. Ve tarih bunun örnekleri ile doludur.

Türk Milletinin bir ucu Doğu Türkistan’da diğer ucu Adriyatik kıyılarındadır.  Amerikasını,  Avrupasını ve Avustralyasını da saymayayım artık.  Onun için eğer bir yerler bölünecek ve bazı coğrafyalar el değiştirecekse;  bu Türkler eliyle planlanacak bir “Büyük Türk Projesi” ile olacaktır. Böylece Türk Dünyası, fiilen ve hukuken birbiri ile kucaklaşacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin gidişatı yazdıklarımızın gerçekleşeceğinin ve gelecek asırların yeniden “Türk Asırları” olacağının müjdecisidir.

Ancak böyle bir öngörü ve olumlu gidişat bize asla içinde bulunduğumuz noktadaki zorlukları unutturmamalıdır.  Çünkü tehlikenin büyüğünün her zaman yakından ve içeri de olandan geleceği herkesçe bilinmelidir.  Bu nedenle Cumhuriyet Bayramımıza ilişkin törenlerin iptal edilmesi kanaatimce çok manidardır.  Düşünceme göre en kötü günümüzde bile Türk halkının özgürlüğünün simgesi olan “Cumhuriyet” her zaman istinasız olarak büyük bir vakarla kutlanmalıdır.

Onun için gelin isterseniz,  Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun nedeni olan İstiklal Mücadelesi’nin başlangıcına gidelim. O gün Türk Milleti bu gün olduğu gibi iki temel fikre bölünmüştü.  Birinci grup, esir olmaktansa ölmeyi yeğleyip  “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyen Türk Milliyetçileri,  ikinci grup ise “biz bu savaşı kazanamayız” ümitsizliği içinde malını, canını ve şahsi çıkarlarını kurtarmaya çalışan ve harici düşmanlarla işbirliğine giden insanlar. Unutmayın ki;  her ikisi de bizim insanımızdır.  Bu gün tıpkı 74 milyonluk nüfusumuzun tamamının bizim insanımız olduğu gibi…

Bu mücadele içimizdeki işbirlikçilerin varlığına rağmen, Türk Milletine ve bağımsızlığa inanmış Mustafa Kemal ve arkadaşlarının peşinden giden halk kitlesince kazanılmıştır. Bu gün insanlarımız arasında,  cumhuriyetin kuruluşunda da gördüğümüz gibi fikri ayrılıklar, büyük benzerlikler içeren bir şekilde devam etmektedir.  Bu durum ülkemizin sosyal, kültürel,  ekonomik ve siyasi gelişmesine engel  teşkil etmektedir.  Ancak şüphem yoktur ki;  Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet yaşatma ve Türk Milletini çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkarma mücadelesi yine Cumhuriyetimizin 88. yılını büyük bir coşku ve sevinç ile kutlayan vatanseverlerce kazanılacaktır.

Ey ülkedaşım!  Büyük Türk Milletinin bir evladı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmaktan daima gurur duy… Bunların ne demek olduğunu Osmanlı – Türk Devleti’nin çekilmek zorunda kaldığı topraklarda, arkamızdan bıraktığımız insanlara git, sor ve öğren.

Onun için “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışı ile bizi birliğe teşvik eden Büyük Önder Atatürk’e şükran duygularımı ifade ediyor,  29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızı kutluyor ve “YAŞASIN TÜRKİYE CUMHURİYETİ” diyorum…

 

Attila İlhan Çeşitlemesi (2)

Attila İlhan gibi büyük kabiliyet, aynı titizlikle
Bir de İslamiyet’i incelemiş olsaydı, inceden ince

Bıraktığı eserler olurdu, daha derin ve renkli, yakut-misal
Olurdu onlar, inanın , dünya edebiyatına en güzel timsal

Aziz Nesinler, Nazım Hikmetler gibi, nice ehl-i kalem
Anlasalardı İslamı, bir başka olacaktı bu alem

En güzel vasfıdır, hiç küsmedi ülkesine.
Demedi hiçbir zaman, ülke kimin nesine?

“Bu, gelimli gidimli dünya dedikleri, böyle bir şeymiş işte.”
Büyük ölüm gerçeği karşısında, kimiler, işte bu deyişte

Osmanlıca kelimeleri kullanmaktan, alırdı büyük haz
Bir umman olan Osmanlı Türkçesi, onun için oldu mehaz

On altı yaşından beri, kalbi çırpındı durdu, hep bu aziz yurt için
Bütün savaşı, emperyalizme karşı, uyarmaktı halkı için için

Bu kadar çok yönlü olan yazar, belki çıkar ancak yüz yılda bir
Onu okumayan, onu dinlemeyen bunu nerden, nasıl bilir?

Çok kıymetli bir evladını kaybeden İzmir, ne kadar üzülse az
Neylersiniz ki insan için, elden gelmiyor etmekten başka niyaz

“Ben sana mecburum.” dizesi, düşündürür derinden beni

Kulun, Allah’a muhtaçlığına götürür, her düşüneni

Bir aşk şairiydi diyor, okuyan herkes O’na
O mecazi aşktan, yol buluyorum ben Allah’a

Çılgın Türklerden biriydi dedi, Sinan Aygün O’na
Çünkü koyardı fikrini, hiç çekinmeden masaya

“Bir Millet Uyanıyor.” dizisinin editörü Attila
Kuşatılmış Türkiye’yi, kaldırmak istemişti ayağa

Cumhuriyet’in, göçtü ulu çınarı, Dünya’dan
Kesti ilgisini artık, bu deniz ve karadan

Attila İlhan çok gayretliydi ve çalışkan, evvel emirde
Tartışılmazdı diline vukufiyeti, bu böyle biline

2293

Vardı kendinde Allah vergisi, yani İlahi mevhibe
İşte bu üç vasfa sahipti, şair Attila İlhan bence

“Kimi Sevsem Sensin.” düşündürücü bir dize
İyi   anlaşılırsa,    inkarcı   gelir   dize

“Yarın artık bugündür.” güzel senaryosunun adı
“Yarını bugün tayin eder.”i kimse anlamadı!

“Parola Vatan, İşareti  Namus!” diye iletiyordu.
Kalemini, hep iç-dış mel’unlara karşı biletiyordu

Her saati ayrı yaşar, çok gezmesi de buna eklenince
Attila İlhan’ın yazması için, artık değmeyin keyfine

Milli Direnişin, zapt edilemeyen sağlam kalesi
Ne kadar öğünse haklıdır, yerden göğe ailesi

“Şahane Serseri” bir başka türlü oldu azad
İnşallah, böyle sefer için, vardır yanında zad

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sığındığı son kalesiydi
Türk Vatanı ki, onun koynunda yatanlar, tümüyle dedesiydi

Hele Türk Kültürü’ne bağlılığı, dillere oldu destan
Aşıkıydı İzmir’in, Ankara’nın, kalbindeydi Asitan

Attila İlhan’ın vardı, hem yiğit hem bilge tavrı
Hedefleri o kadar çoktu ki, birbirinden ayrı

Parolası   vatan,   işareti   namustu!
Allah, onu mübarek millete sunmuştu

Avrasya Birliği’nden yana, koyuverdi cesaretle tavır
Bölgesinde Türkiye, harekete geçmeliydi ağır ağır

Hele bir tarafında da, olunca Alem-i İslam
Bu birlik hali karşısında, ancak durulur selam

“Hakimiyet Milletindir.”, “Hürriyet” ve “İstiklal-i Tam.”
Onun peşinde koştuğu, korunması gereken ortam

“Dip Dalgası” dediği, bir kıpırdanış var, ona göre
Aslında, nesl-i ati müjdesini veriyor, görene

Olunca memleketin kaderi, cidden söz konusu
Diyor: El ele vermeli değil mi işin doğrusu?

2294

“Bu milleti mi ram edecekler? Çocukları bile kahraman!”
Diyerek, şaşkınlığını ifade etmişti, durup bir zaman

Doğu ve Batı kültürlerini, hazm etmiş biriydi
Son güne kadar, ihtiyar-genç olarak, dip diriydi

Ülke cendere içindeyken, “Aşk Şairi” olarak, kalamazdı İlhan
“Toplumcu bir yazar ve düşünür” olarak yerini aldı, hiç durmadan

Müdafaa-i Hukuk ve Kuva-yı Milliye’nin, oldu neferi
Yer buldu kendine hemen, olarak bu manevi ordunun eri

 

Sağlıkta Dönüşüm Hekimlik ve Muayenehane Hekimliği

Sağlık hizmetinde hekim ve hekimlik uygulamaları BAŞAT etkenlerdir. Bu HASTA-HEKİM ilişkisi sisteminin iki ana unsurudur. Bu ilişki insanlık tarihi ile başlayıp günümüze ve bizden de kıyamete kadar sürecek ve varlığını devam ettirecektir.

Yönetimler bu sebeple sağlık hizmetini önemsemişler ve toplumlarının sağlık ihtiyacına yönelik hizmetlerde hep daha iyiyi ve memnuniyet verici yollar aramışlardır.

Hekimlik mesleği:   Koruyucu hekimlik,
Teşhis koyucu hekimlik,
Tedavi edici hekimlik,
Kontrol ve takip edici hekimlik şeklinde uygulanan BİLGİ yanında SANAT özelliği de olan bir meslektir.

Hasta- hekim ilişkisinde işin bu yönü önemli olduğundan mesleğin uygulanmasında bazı farklılıklar ve bu farklılığın getirdiği tercih sebebi olma gibi unsurlar taşır.

Bu sebeple mesleğin uygulanması özgürlük ve özgünlük ister. Bunun sağlanması oranında da hekimlikte rekabetin getirdiği DAHA İYİ HEKİM olma iddia ve yarışı gelişir.

Hekimin mesleğini ortaya koymasında serbest çalışabilme imkanını bilmesi ve böyle bir kapının varlığı önemli bir teşvik unsurudur. Bilgi ve Birikimini günü geldiğinde bağımsız bir şekilde uygulayabilme imkanı, mesleğimiz için hep özel bir farklılık sağlamıştır. Bu durum bize mesleğimizde özgür ve özgün olma gücü verir. Ayrıca muayenehaneler bazı hekimler için   mesleğinde daha saygın, daha itibarlı ve refah şartları  daha iyi olan bir hayat umudu olur.

Bakanlığımızın uygulamaya koyduğu sağlıkta dönüşümün bir çok yenilikler getirdiği göz ardı edilemez. Bu iyilikler olurken bazı hekimlerimizin yanlışları sebebi ile halkın nezdinde  hekimler hakkında özellikle de  muayenehaneler üzerinden ciddi olumsuz kanaatler oluşturulmuştur. Ama bir sistemin bütün olumsuzluklarını da muayenehanelere ve buralarda hizmet veren hekimlere yüklemenin DAHA BÜYÜK bir yanlış olduğuna inanıyorum.

Muayenehane hekimliğini yalnız çok kazanç kapısı olarak görmek yanlıştır. Buralar sağlık hizmetinde BUTİK HİZMET şekliyle daha spesifik hizmet alma-verme, hasta-hekim ilişkilerinde daha uygun şartların oluşmasıyla daha doyurucu hizmet verilebilme yerleri olarak görülmesi gerektiğine inanıyorum. Bu özellikleriyle muayenehaneler teşhis hekimliğinde hastalıkların daha kolay ve çabuk teşhis edildiği, takip hekimliğinde ise daha az hatalı  ve daha kolay ulaşılabilir bir hekimlik imkanı, sağlık ekonomisine de  daha az yük getiren  hizmet yerleri olarak düşünüyorum. Hekimlik mesleği için ise hekimin bilgi ve sanatını  daha özgür ve özgün hizmet verdiği yerler  olarak görülmesi gerektiğine inanıyorum. Böylece hekim yalnız devlet memuru olarak kamu hastanelerinde veya sözleşmeli işçi olarak özel merkezlerde çalışmak mecburiyetinde kalmayacağını bilecektir. Bu imkan hekime ve hekimlik mesleğine ilgi ve itibar getiren bir husus olarak sürdürülmelidir.    

Muayenehanelerin bu ve benzeri özellikleri sebebiyle yeni sistemde de özel hastaneler, sağlık merkezleri, yan dal merkezleri gibi SGK ile anlaşmalar yapma imkanı getirilerek desteklenmesi ve bir hizmet ve rekabet unsuru olarak bu özel sağlık kurumlarının da yaşamaları sağlanmalıdır.

Saygılarımla,