22.8 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1142

Kocaeli’nin hafızası Tavşancıl arşivlerinde bulundu

Arşiv, belge kültür ve medeniyet  tarihimiz için en önemli delildir. Binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip olan Türk kültür tarihinin ilk yazılı belgelerinden birisi Orhan Abideleri’dir. Bu abideler tarihimizin kültürümüzün yıkılıp yok olmayan delilidir. Osmanlı’yı üç kıtada büyük devlet yapan, 600 yıllık Cihan-ı şumul bir imparatorluk haline getiren devlet sistemidir. Osmanlı devleti arşive kayıta, bilgi ve belgeye büyük önem vermiştir. Osmanlı arşiv belgeleri bugün halen tasvip edilmekte yerli ve yabancı binlerce araştırmacı Osmanlıca öğrenerek Devlet arşivleri ve Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde araştırmalar yapmaktadır. Belgeselciliğe başladıktan sonra arşiv belgelerinin belgeselci için ne kadar önemli olduğunu anladım. Osmanlıca okuyup yazmayı çok iyi kavrayarak Başbakanlık Osmanlı arşivlerinde araştırma yapma belgesi alarak arşivde çalışmalar yapmaktayım.

TAVŞANCIL’DA BULUNAN ARŞİV BELGELERİ

Tavşancıl, Cumhuriyetin ilk yıllarında Kocaeli İli’nin Gebze Kazasına bağlı nahiye merkeziydi. 1940’lı yılların sonuna kadar Tavşancıl nahiye merkezi olarak kalmıştı. Nahiye merkezliği daha sonra Hereke’ye gitmişti. Tavşancıl her bakımdan tarihi geçmişi olan önemli bir yer. Tavşancıl’daki depremin hasar verdiği bir caminin restorasyonu sırasında caminin çatı katında binlerce arşiv belgesi ortaya çıktı. Cumhuriyetin ilk yıllarını ilgilendiren arşiv belgeleri sadece Kocaeli’nin değil Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihine de ışık tutuyordu. Bu arşiv belgeleri tesadüfen ortaya çıkmış Dilovası Kaymakamı Sayın Hasan Göç’ün duyarlılığı, Vali Ercan Topaca’nın yakın ilgisi ve müze müdürü İlksen Özbay’ın duyarlılığı sayesinde bugün İzmit Müze Müdürlüğü’nde koruma altına alınmıştır.

Dilovası’yla ilgili tarihi araştırmalar yapıp belgesel çekimlerimiz devam ederken Kaymakam Sayın Hasan Göç  bey arşiv belgelerinden söz etti. Heyecanlandım. Kaymakam Sayın Hasan Göç beyin bizzat nezaretinde müze müdürlüğündeki arşiv belgelerini görmek istedim.  Başbakanlık Osmanlı Arşivleri araştırma belgesi yetkisine sahip olduğum için müze müdürümüz İlksen Hanım bulunan arşivleri gösterdi. Kolilerde ve klasörlerde binlerce arşiv belgesi var.  Adeta cumhuriyetin ilk yıllarının hafızası bu belgelerde yatıyor. Bu belgeler Kocaeli tarihine ışık tutarken çok önemli bilgileri de içeriyor. Bizim incelediğimiz bazı arşiv belgelerinde kurtuluş savaşında şehit ve gazi olanların, yetim ve malullerinin isim listesi, Osmanlıca olarak basılmış resmi gazetenin nüshaları, askeri bilgiler, tarım, ziraat ve hayvancılıkla ilgili çok önemli belgeler, evlilik cüzdanları, bakanlıklarla yazışmalar, Tavşancıl’daki devlet yatırımları ve daha bir çok bilgi ve belgeler bu arşivlerde.  Arşivlerin bir kısmı Osmanlıca bir kısmı Türkçe. 1928 yılındaki harf devrimi dolayısıyla Osmanlıca ve Türkçe aynı yazılarda yer alıyor. Öyle ilginç bir belgeye rastladım ki Tavşancıl Nahiye Müdürü tarafından Gebze Kaymakamlığı’na yazılan bir yazının bir kısmı yeni harflerle bir kısmı da eski Türkçe harflerle yazılmış. Muhtemelen Nahiye Müdürü harf devrimine geçişte Türkçe yazmanın zor olduğunu görünce yazısına Osmanlıca olarak devam etmiş.  İlginç  bir durum.

TAVŞANCIL’DA Kİ BELGELER CUMHURİYETİN İLK YILLARINA IŞIK TUTUYOR

Tavşancıl’da bulunan ve müze müdürlüğünde koruma altına alınan arşiv belgeleri cumhuriyetin ilk yıllarına ışık tutuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıl dönümü 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda bu belgeler cumhuriyet tarihimize önemli ışık tutacak. Belgelerin vakit geçirilmeden Devlet Arşivleri bünyesinde kurulacak resmi bir heyet tarafından belgelerin tek tek incelenerek bugünkü Türkçeye aktarılması diğer arşiv belgeleri gibi internet ortamında tüm araştırmacıların bilgisine sunulmasını istiyoruz.

VALİ ERCAN TOPACA’NIN DİKKATİNE…

Vali Ercan Topaca eğitime, çevreye, kültüre önem veren genç, dinamik ve heyecanlı bir yönetici. Bu arşiv belgelerinin muhafaza edilmesinde çok büyük emeği var. Vali Ercan Topaca’nın vakit geçirmeden ve bu belgelerle ilgili Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden bir heyet getirtip belgeler üzerinde araştırma yapmasını istiyorum. Bu araştırma Kocaeli’nin hafızasını tazeleyecek, cumhuriyetin ilk yıllarındaki Kocaeli ve Gebze bölgesine ışık tutacak bir anlamda gençlerimize kültür ve tarih bilincini aşılayacaktır.

29 Ekim 1923’ten 9 ay önce, 26 ocak 1923’te Atatürk İzmit basın toplantısı ile devletin şeklinin Cumhuriyet olduğunu  tüm dünyaya Kocaeli’den ilan etmişti. Atatürk’ün İzmit basın toplantısı Türkiye Cumhuriyeti’nin Kocaeli’de İzmit basın toplantısı ile duyurulması cumhuriyetin Kocaeli’de kurulduğunun da bir işaretidir. Bugüne kadar cumhuriyetin ilk yılları konusunda ciddi araştırmalar yapmayan İzmit lobisinin, ne olduğu tam olarak bilinmeyen Nikomedya kültürüne, misyonerlerin adeta bayraklaştırdığı Santa Barbara’ya verdikleri önemi bu arşiv belgelerine de vermelerini istiyorum. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı coşkuyla kutladığımız bugünlerde, cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki Kocaeli tarihine ışık tutan bu arşiv belgelerinin bir an önce Kocaeli kültür tarihimize kazandırılmasını tüm ilgili ve yetkililerden bekliyorum.

Tavşancıl’da tesadüfen bulunan arşiv belgeleri cumhuriyetin ilk yıllarına ışık tutan Kocaeli ve Gebze bölgesinin hafızası olduğunu unutmayalım.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin bilinmeyen tarafları ‘Ejderhanın Korkusu Türkiye

Türkiye Çin İlişkileri’ isimli kitabın yazarı, Çin zulmünden Türkiye’ye sığınan Doğu Türkistan Türklerinden MEHMET EMİN HAZRET, ÇİN HALK CUMHURİYETİ’nin  bilinmeyen taraflarını anlatıyor.
GİRİŞ:
Günümüzde esir hayatı yaşayan tek Türk topluluğu olan Doğu Türkistanlı soydaşlarımızın yaşadığı Doğu Türkistan toprakları, Milattan Önce 800 yılından itibâren Türk yurdudur. Türk oldukları bilinen İskitler, bu topraklarda yaşadılar. Milattan Önce 200 yılında kurulan Hun İmparatorluğu’nun çekirdeğini teşkil eden bölge, günümüzdeki Doğu Türkistan sınırları içerisinde idi. Sonraki yıllarda Doğu Türkistan topraklarında; her biri şanlı Türk devletleri olan Göktürk Devleti, Uygur Devleti, Karahanlı Devleti bu topraklarda kurulmuş ve cihan devleti olarak hüküm sürmüştür.
Yer altı zenginlikleri, verimli tarım arazileri, siyasî ve askerî önemi sebebiyle Asya’nın en stratejik bölgesidir. Asya ile Avrupa arasında ekonomiye canlılık kazandıran İpek Yolu, Doğu Türkistan’dan geçer. Bu topraklardaki Türkler, asırlar boyunca hür ve bağımsız yaşamışlardır.
2800 yıllık Türk yurdu Doğu Türkistan, 1760 yılında, günümüzde ‘Çin Halk Cumhuriyeti’ olarak anılan Mançu Çin İmparatorluğu tarafından istila edildi. 1863 yılında Yakup Han Badevlet tarafından bağımsız Doğu Türkistan İslam Devleti kuruldu. 1876 yılında yeniden işgal edildi.
1933-1937 ve 1944-1949 yılları arasında iki dönem hâlinde bağımsız devletler kuruldu ise de Doğu Türkistan, 2011 yılı itibariyle 62 yıldan beri Çin işgali altındadır.
Son işgalden önce Doğu Türkistan’da 30.000.000 Müslüman Türk yaşıyordu. Toplu katliam, sürgün, can ve mal emniyetinin kalmaması sebebiyle oluşan mecburî göçlerden sonra bölgedeki Türk nüfusunun 10.000.000’e düştüğü tahmin edilmektedir. 1950’li yıllarda nüfusun % 95’i Türk iken, bölgeye Çin’in diğer bölgelerindeki köylerden getirilip yerleştirilen yabancılar sebebiyle bu oran günümüzde % 20’lere gerilemiştir.
Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin hürriyeti yoktur. Yönetimde söz sâhibi değildirler. Bütün güç Doğu Türkistan’daki Çin Komünist Partisi Sekreteri’ndedir. Çin yönetimi burada; ‘Gerekirse mevki verilir fakat asla yetki verilmez’ politikası uygulamaktadır.
Çin, Doğu Türkistan’da uyguladığı insanlık dışı vahşeti dünya kamuoyundan gizlemek için karayolu ile seyahati yasaklamıştır.
Türk kadınlarının ikinci defa doğum yapmaları da yasaktır. İkinci çocuğuna hâmile olan kadınlar yakalanıp gayri sıhhî şartlar altında kürtaj edilmekte, bu operasyonu zorla tâbi tutulanların % 60’ı sakat kalmakta, % 10’u ise kürtaj masalarında hayatını kaybetmektedir.
Doğu Türkistan Türklerine, din hürriyeti de tanınmamaktadır. 60 yaşından genç olanların toplu ibâdet etmeleri, çocuklara din dersi verilmesi yasaktır. Doğu Türkistanlı genç kızlar, iş verileceği vaadi ile, ana-baba ocağından çok uzak bölgelerdeki fabrika lojmanlarına yerleştirilmekte, orada kültürel asimilasyona tâbi tutulmakta ve hatta ahlaksızlıklara yönlendirilmekte, tecâvüzlere mâruz bırakılmaktadır.
Doğu Türkistan’ın iç yüzünü çok iyi bilen, vahşeti bizzat yaşayan ve orada olup bitenleri yazdığı kitap ile dünya kamuoyuna duyurarak şerefli bir görev ifa eden Mehmet Emin Hazret ile Doğu Türkistan’ı konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Türkiye – Çin ilişkileri üzerine genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Mehmet Emin Hazret: Türkiye ve Çin aynı sektörlerde, aynı piyasaya hitap eden ülkelerdir. Dünya piyasasında rekabet içindedir, stratejik ortak değil, stratejik rakiplerdir.
Çin’in Avrupa’ya yönelik tekstil ve hazır giyim ihracatı arttıkça, Türkiye’nin Avrupa’daki pazar payı azaldı. Çin tekstil hazır giyimi Rusya ve Orta Asya’yı istila ettikçe Laleli piyasası bunalıma girdi. Çin’in Avrupa’daki kazancı, Türkiye bilançosuna kayıp olarak yazıldı. Bu kayıplar on binlerce Türk işverenin, yüz binlerce işçinin işsiz kalması olarak hayata yansıdı.
28 Ocak 2010 tarihindeki bir basın toplantısında, ‘Türkiye’de 2009 yılında hazır giyim ve hazır giyim ihracatının % 15, tekstil ihracatının ise % 19 daraldığını’ hatırlatan Umut Oran şöyle diyordu: ‘Bu oldukça korkutucu. Dünya piyasalarındaki yerimizi Çin alıyor.’ Sonuç: Türkiye’nin Avrupa’ya hazır giyim ve tekstil ihracatı bilhassa 2000-2009 yılları arası devamlı daraldı, önemli ölçüde kan kaybetti.
Çetinoğlu: Çin bu başarıya nasıl ulaşabiliyor?
Hazret: Para birimi Yuan’ı sürekli düşük değerde tutuyor, sigortasız işçi çalıştırıyor. 3000’den fazla çeşit ürün ihracatındaki vergi iadesi oranın aşırı derecede yüksek uyguluyor. Taklit marka ürünler Çin gümrük kapısından engelsiz çıkabiliyor. Çin menşeli ürünleri üçüncü bir ülkede kurulan Çin şirketleri tarafından yasadışı bir şekilde menşe değiştiriyor. Milletlerarası ticaret hukukunu ihlal edici bu faaliyetlerin arkasında Çin hükümeti var.
Çin, Avrupa’ya yapılacak tekstil ve hazır giyim ihracatında Türkiye ile daha etkin rekabet edebilmek için 2006 senesinde büyük yatırımla Yunanistan’ın Girit adasında bir tekstil üssü kurdu 2010’da Yunanistan’ın içine düştüğü ekonomik krizden yararlanan Çin, Yunanistan’da birkaç liman satın alarak konumunu daha da pekiştirdi. Karadeniz ve Tuna nehri kıyalarında toptan satış merkezi yapmam amacı ile 2009 yılının Temmuz ayında Moldovya’ya 1.000.000.000 dolar kredi verdi. Bulgaristan-Çin arasında da benzer bir anlaşmanın görüşmeleri devam ediyor. Çin’in Suriye’de yatırımını hızlandırdığı tekstil ve hazır giyim üretim tesisleri de bulunuyor.
Çetinoğlu: Bu durumda Çin, Türkiye’nin çevresindeki piyasaları ele geçirmiş durumda…
Hazret: Bu kadarla yetinmiyor, darbe üstüne darbe indiriyor. Ve de bu darbeler son bulacak gibi gözükmüyor.
Çetinoğlu: Çin’in vurduğu darbelerin malî portesi biliniyor mu?
Hazret: Ankara Ticaret Odası (ATO)’nun 2003 yılında yaptığı araştırma, Türkiye’de 30 sektörün Çin mallarının istilasına uğradığını ortaya koydu. Kaçak olarak giren Çin malları da hesaba katıldığında Çin istilasının Türkiye’ye yıllık maliyeti 5-7.000.000.000 dolar arasında bulunuyor. ATO Başkanı Sinan Aygün; ‘Çin mallarına karşı Çin Şeddi kurmazsak çökeceğiz.’ dedi. ATO’nun ‘Çin Malları Araştırması’na göre; piyasadaki her 100 oyuncağın 95’i, 100 armatürün 76’sı, 100 gözlüğün 45’i, 100 halının 25’i, 100 klimanın 50’si Çin malı.
Bu durum Türkiye sanayicisinin savunmasız bırakılmasına, Türk insanının işsiz kalmasına ve fakirliğe sürüklemesine sebep olmaktadır. ATO’nun ‘Aylık Görünüm / 2009 Ocak’ başlıklı raporunda, ‘2008 yılında; Türkiye’deki gerçek işsizliğin oranının %17, 9 ve işsiz sayısının 4.778.000 olduğu’ belirtildi.
Türkiye’de işini kaybeden veya iş bulamayan bir vatandaşın aç kalmasına, Çin’de karnı doymakta olan bir işçi sebep olmaktadır.
Özetle; Türk halkının hayat alanına Çin etkisi derin ve kalıcı izler bırakmaktadır.
Çetinoğlu: Çin, Türkiye’nin en iyi müşterisi olan Avrupa’ya girdi mi?
Hazret: Girdi. Size İtalya örneğinden bilgi vereyim. İtalya’nın Prato şehri bugün bir Çin şehrine dönüşmüş durumda. 1989 yılında mağdur Çinli 3 göçmene kucak açan Prato şehri sakinleri, bugün sayısı 40.000’i aşan Çinli göçmenle nasıl baş edeceğini kara kara düşünüyor. Çinliler ranzalı bir odada 20-30 kişi yatıyor ve vardiyalı olarak dinleniyor. Çin’deki işçiler 40-50 kişi bir odada, 3 katlı ranzalarda yatıyorlar. Bu bakımdan, İtalya’da daha rahatlar. Onlar İtalyanlardan 10-15 misli düşük maaşa -yine de Çin’de aldığı maaştan 4-5 misli fazla- ücretle, gönüllü olarak çalışıyorlar. Tanınmış İtalyan firmalarına fason imalat yapan Çinliler, aynı zamanda İtalyan markalarının taklit ürünlerini ‘Made in İtalya’ etiketi ile piyasaya sürüyorlar.
Prato şehrinde gün geçtikçe artan işsizlik sebebiyle yerli işçiler iş bulmak için başka şehir, başka ülkelerin yolunu tutuyorlar. Çin göçmenleri gece gündüz Çin’den ithal edilen kumaş ve malzemelerden hazır giyim, ayakkabı, aksesuar imalatı yapıyor.
Çinlilerin hukuk ihlaline karşı İtalyanların hoşgörülü davranması Çinlileri daha da cesaretlendiriyor. ‘Made in İtalya’ etiketli Çin ürünleri Rusya, Doğu Avrupa tüccarlarını İtalya’nın Prato şehrine çekiyor. Bu durum da Laleli piyasasının batmasına sebep oluyor.
Çetinoğlu: Çin’in Türk Cumhuriyetleriyle ilişkileri nasıl?
Hazret: Doğu Türkistan bağımsız bir devlet iken; Kazak, Kırgız, Özbekler Rus işgali altındaydı. Bugün onların bağımsız devletler olarak Çin ile diplomatik, ticarî, dostluk ilişkileri vardır. Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nı kurdular.
Çin Türk Cumhuriyetlerinde büyük yatırımlar yapıyor. Satın aldığı büyük petrol ve doğal gaz yatakları var. Kazakistan petrol ve doğal gazının % 30’u Çin’in elinde bulunuyor. Kazak petrolü, Türkmen gazı boru hatları ile Çin’e akıtılıyor. Türk Cumhuriyetlerinde 1.000.000.000 Çinli işçi çalışıyor.
Zaman zaman Türk Cumhuriyetleri basınında; ‘Bizim yarınımız, Doğu Türkistanlıların bu gününe benzemesin’ başlıklı yazılar yayınlanıyor. Halk çok tedirgin.
Çetinoğlu: Çin, Türk Cumhuriyetleri için tehdit unsuru mu?
Hazret: Çin tarihçileri, Hazar Denizi’ne kadar olan toprakların tarihte Çin toprağı olduğunu iddia ediyorlar. Hâlâ bu konuyu kaşıyıp duranlar var. Çin internet sitelerinde ‘Kriz yaşayan Kırgızistan’ı Çi’in 32 eyâleti olarak kabul edelim.’ başlıklı yazılar sık sık yer alıyor.
Bunu destekleyen bir açıklama Wikileaks’ten geldi. Açıklamada; ‘Bişkek’teki Amerikan Büyükelçisi bu ülkedeki Çin Büyükelçisi Zhangyennian’a, 13 Şubat 2010 günü yapılan görüşmede, Amerika’nın Manas askerî üssünü kapatma karşılığında Çin’in Kırgızistan’a 3.000.000.000 dolar yardım edeceği planının gerçek olup olmadığını sordu.’ Deniliyor.
Çin ile sınırı olan üç Türk Cumhuriyeti sınır güvenliğini Çin’e karşı Ruslara emanet etmiş olmalarına rağmen, Çin’in tatlı paralarına olan bağımlılığı gün gittikçe artıyor. Bu ülkelerdeki yatırımları belli bir seviyeye geldiğinde, Çin’in bu bölgedeki çıkarlarını korumak adına orduyu harekete geçirmeyeceğini kim garanti edebilir?
Çin eğer 2020 yılına kadar demokrasiye geçmeden Komünist Parti’nin elinde kalırsa, Çin ordusu 2020 yılından sonra bir bahane uydurarak bir gecede Türk Cumhuriyetlerinin topraklarına girer, Hazar Denizi sahiline gelip durur.
Çetinoğlu: Çin-Rusya ilişkileri nasıl?
Hazret: Rusya, Sibirya bölgesini Çin göçmenlerinden korumakta zorluk çekiyor. Asker sayısının yetersizliğinden dolayı sınırlarını korumada zorluk çeken Rusya’ya Çin baskısı büyüyor. Bugün Çin okullarındaki tarih kitaplarında Çin’in 1.000.000.000 kilometrekare toprağının Rus işgali altında olduğu yazılı.
Çin, kuzey Kazakistan’ı Ruslara verme şartı ile Türk Cumhuriyetlerine askerî harekât düzenlemeyi Ruslara kabul ettirebilir. Çünkü Ruslar, Çinlilerin Sibirya’ya değil, Türk Cumhuriyetlerine girmesinin çıkarlarına uygun olduğunu anlayacak kadar akıllıdırlar. Kazakistan’daki muhalifler ve aydınlar tehlikenin farkındalar.
Çin’in asıl hedefi Doğu Türkistan’dır. Çin uzun tarihi boyunca doğuda kaybettiklerini batıdan geri alarak telafi etmiştir. Çinliler Türk toprakları üzerinde genişleyerek bugünkü büyüklüğe ulaştı. Yine Türk topraklarında ilerleme ihtirasından vazgeçmeyeceklerdir.
Çetinoğlu: Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Hazret: Şanghay İşbirliği Teşkilatı, Çin’in kendi art niyeti doğrultusunda, üye ülkelere kurduğu bir tuzaktır. Doğuştan ölü doğmuş yapay teşkilatın diğer üyelerinin Stalin’e özenmiş büyük-küçük diktatörleri, kendilerini korumak amacı ile örgüte katılmıştır. Şanghay İşbirliği Teşkilatı, doğrudan demokrasi ve hürriyetlere karşı çekilmiş Berlin duvarının yumuşak yüzüdür. Kendi içinde ise bir problemler yumağıdır. Teşkilat; birbirine düşmanlık besleyen, korkakların güçlü görünmek arzusunun ürünüdür. Teşkilatın bel kemiğini oluşturan Rusya, teşkilattan gün geçtikçe uzaklaşıyor. Rus medyası Çin tehlikesi üzerinde ciddî şekilde durmaya başladı.
Özet olarak Şanghay İşbirliği Teşkilatı, kâğıttan kaplandır. Korkak ve vefasızların birbirini sığınak olarak gördüğü bir yapay çatıdır.
Çetinoğlu: Çin’in ekonomik gücü hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Hazret: Çin, tarihî fırsatları tam zamanında yakalayan ender şanslı ülkelerin başında geliyor.
Forbes Dergisi, 28 Aralık 2010 tarihli sayısında Çinli milyarderlerin listesini yayınladı. Listede, maddî varlığı 1.000.000.000 dolardan fazla olan Çin vatandaşı sayısının 128 olduğu belirtiliyor. Çin, milyarder sayısında Amerika’dan sonra ikinci sırada yer alıyor.
2010 yılında 1. ve 11. aylar arasında yabancılar tarafından Çin’de kurulan fabrika sayısı 24302’dir. Son 11 ay içinde Çin’e gelen doğrudan yabancı yatırım miktarı 91.707.000.000 dolardır. 2008 yılında Çin’deki yabancı şirket sayısı 600.000, yabancı yatırım miktarı 3 trilyon doları bulmuştu.
Birleşmiş Milletler Asya-Pasifik Ekonomi Komitesi (ESCAP) 2011 yılında imalat sanayiinde Çin’in Amerika’yı geçerek birinci sıraya oturabileceğini açıkladı.
İmalat sanayiinde 1890 yılında İngiltere’den şampiyonluk bayrağını devralan Amerika Birleşik Devletleri 121 yıl sürdüren saltanatını, yakın bir gelecekte Çin’e devretmek zorunda kalacak. 2010 yılının ilk 10 ay içinde Amerika-Çin arasındaki dış ticaret hacmi 371.300.000.000 dolardır. Denge, büyük oranda Çin lehinedir.
1978 yılında dış ticarette, dünya sıralamasında 27. sırada olan Çin, 2007 yılında 4. sıraya, 2009 yılında Almanya’yı, geride bırakarak 3. sıraya, 2010’da ise Japonya’yı geçerek 2. sıraya yerleşti.
Bugün Çin dünyanın fabrikası haline geldi. 2009’da Çin’de üretilen demir-çelik 567.840.000 ton ve dünya demir-çelik üretiminin % 47’sini teşkil ediyor. 26 Mart 2010 tarihinde Çin demir-çelik kurumunun başkanı Dengçilin; ‘2010’da demir-çelik üretimi 610-620.000.000 ton olacak.’ Diye açıkladı. 1990’larda, hatta 2000’lere kadar Rusya, Kazakistan ve Türkiye’den demir-çelik alan Çin şimdi dünyaya demir-çelik satıyor.
1.35 milyar nüfuslu tüketici piyasası, kitlesel ucuz emek gücü, yabancılara hibe veya ucuz kiralanan fabrika arazileri, Batı kapitalizminin Çin’e bağımlı hale gelmesini, Çin’in dünyanın fabrikasına dönüşmesini, alternatifsiz cazip ülke konumuna gelmesini sağladı.
Çetinoğlu: Çin kalkınmasını sağlayan sihirli formül nedir?
Hazret: Çin’in kalkınma stratejisi ihracata dayalı kalkınmadır. İhracatın % 60-65’ini Çin’deki yabancı ve yabancı ortaklı Çin şirketleri tarafından gerçekleştirilmektedir. İhracatta başarılı olmasını, ucuz işgücü kullanabilme imkânına borçludur.
Çin’deki 700.000 yabancı şirket Çin işçilerini çok düşük ücretle çalıştırmaktadır. Toyota, Honda ve Mitsubishi gibi otomobil üreticisi Japon firmalarının Çin’de ürettiği arabaların sayısı, Japonya’da ürettiğinden az değildir. Japon elektrik, elektronik firmalarının çoğu Çin’de üretim yapıyor. Fiyat ve kalitede hem Çin ile hem dünya ile rekabette problemsiz olarak ilerlemesine ortam hazırlıyor
Çetinoğlu: Çin’de yönetime hâkim olan belli bir tabaka var mı?
Hazret: Çin Anayasasının ilk maddesi; ‘Çin Halk Cumhuriyeti’ni işçi sınıfı yönetir.’ Demektedir. Gerçekte ise Çin’de en ağır şekilde ezilen, hakları gasp edilen topluluk, işçi sınıfıdır.
Çin Komünist Partisi’nin adını Türkçeye; ‘Kamu Mülk Partisi’ olarak tercüme edebiliriz.
Çin’i Komünist Partisi ülkeyi tek başına yönetmiyor. Çin’e toplam üç trilyon dolar yatırım yapan yabancı iş adamları, Çin Komünist Partisi’nin yönetim ortağıdır. Bunlar; güler yüzlü, taş gibi soğuk ve duygusuz, katı kalpli kapitalistlerdir.
İkinci Dünya Savaşında Çin sahil şeridini savaşla ele geçirmekte zorlanan Japonya, bugün sermaye, bilgi ve teknoloji ile Çin’in sahillerini ele geçirmiş durumda.
Bir tek Dungguan organize sanayi bölgesinde 180.000 yabancı firma üretim yapıyor. Burada 5.000.000 köylü işçi ilkel şartlarda çalışıyor.
Çetinoğlu: Yabancı yatırımcıları Çin’e çeken nedir?
Hazret: Ucuz iş gücü, ucuz malzeme, ucuz elektrik, bedava arsa, düşük vergi.
İnsanî değerler hiçbir mânâ ifade etmez. Çin modeli, deccal ile şeytanın evlenmesinden doğan bir hilkat garibesidir.
Çetinoğlu: Bir buçuk milyara yakın insanın yaşadığı bir ülkenin problemleri de vardır elbette…
Hazret: Çin’in şu andaki en büyük problemi yolsuzluktur. Yolsuzluktan dolayı büyük şehir belediye, eyalet başkanları, bakan, yüksek yargı başkanına kadar birçok üst düzey komünist yetkili, rüşvet suçundan idam cezasına çarptırılmasına rağmen, rüşvetin, yolsuzluğun önüne bir türlü geçilemiyor.
Çin’de Komünist Parti’sine üye olan kişi, zenginlik kapısını anahtarını almış demektir. 80.000.000 Komünist Parti üyesi içinde rüşvete, yolsuzluğa bulaşmayan çok nadir kimse vardır.
Mayıs 2010 itibarı ile Çin’deki milyoner sayısı 875.000, milyarderlerin sayısı 155.000’dir. Onların sicili incelendiğinde ezici çoğunluğunun yolsuzluktan beslenerek zengin olan parti yönetimindeki aileler olduğunu görülür. Çin’de şahısların elinde bulunan varlıkların % 91’i üst düzey komünist yöneticilerin ailesi elindedir.
Bir başka problem; zengin ile fakir arasındaki derin uçurumdur. Gelir dağılımından en az pay alanların, hak aramaya cesaretleri yoktur. Çin’de insan hayatının hiçbir değerinin olmayışı, insanları kuzulaştırmıştır.
Denetimsiz yetki, yolsuzlukları önlenemez derecede artırır.
Çetinoğlu: Ahlak kavramı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Hazret: Ahlak kavramının zerresinin izini, gölgesini Çin’de bulabilmek mümkün değildir. Rüşvetin, yolsuzluğun, adaletsizliğin, adam kayırmanın, yetkileri kötüye kullanmanın doruklara çıktığı bir ülkede ahlakî çöküntü nasıl anlatılabilir?
‘Ahlak’ deyince, çok kişinin aklına, yanlış bir algılama ile kadın-erkek ilişkileri gelir.
Çin’de genelev yoktur. Halbuki Çin halkının en büyük geliri, seks sektöründendir. Bu sektör; masaj salonu, otel, berber, bar işletmeleri olarak kayıtlıdır. Buralarda fuhuş hizmeti verilir. Çin’in en büyük şehri Şanghay’dan en ücra köşesindeki kasabalara kadar her yer, adı değiştirilmiş genelevlerle doludur. Çin’deki seks sektörü, istihdam ve ülke bütçesine katkısı bakımından küçümsenemeyecek kadar önemli paya sahiptir. Bu alan, Çin’deki ferdî hürriyetlerin delili olarak sunuluyor. Çin’deki hürriyet alanı demokratik haklar değil, seks ve eğilence olarak tanımlanıyor.
Çin’de milyonlarca siyasî mahkûm cezaevindeyken, kanun dışı genelev çalıştırmakla yargılanmış bir tek insan bulunmuyor. Buna rağmen AIDS hastalarına yardım etmek için dernek kurmaya teşebbüs eden gönüllüler, potansiyel suçlu muamelesi görüyorlar.
Çetinoğlu: Böylesine çürümüş bir sistem neden çökmüyor?
Hazret: Soru önemli, cevabı basit: Her kademedeki komünist yönetici mevcut yetki ve servetini korumak için Partiyi korumaya mecburdur. Çin’de, Partinin çıkarı her zaman devlet çıkarından önce gelir. Partinin çıkarını koruyor görüntüsü verenler el üstünde tutulur, parti çıkarı adına hareket edenlerin mağdur ettiği halk, hak arayışına yönelirse vatan haini olarak ilan edilir ve en ağır şekilde cezalandırılır. Sistem, böylece ayakta tutulur.
MEHMET EMİN HAZRET:
1950 yılında, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın Hoten’e bağlı Karakaş kasabasında doğdu. Doğu Türkistan Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden 1976’da mezun oldu. 1982-1983 yıllarında Beyjing Sinema Üniversitesi senaryo bölümünde mastır yaptı.

1982 yılı ‘Rena’nın Düğünu / Rena’nın Toyi’, 1984, ‘Nurnisa’ ,1988. ‘Bekârlar Ailesi / Boytaklar Ailesi’ başlıklı senaryoları filme çekildi. 1986 yılı Temmuz ayında Çin’i temsilen Çekoslovakya’nın Karlovi-Varı film festivaline katıldı.
1976 – 1989 yılları arasında Çin’de yayınlanan çok sayıda hikâye, şiir, roman, araştırma kitapları bulunmaktadır.
1989 yılında siyasî sebeplerle Çin’den ayrıldı ve Türkiye’ye yerleşti. Ağustos 1989-1994 tarihleri arasında Zaman Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. 1992 yılında İstanbul’da düzenlenen Dünya Doğu Türkistan Büyük Kurultayı’nın Genel Sekreterliği’ne seçildi. 1993-1996 yılları arasında Doğu Türkistan Vakfı Genel Sekreterliği görevini yaptı. Şu an Uygurca ve Çince yayınlanmakta olan HYPERLINK “http://www.vetinim.org” www.vetinim.org sitesinde gönüllü yönetici olarak görev yapmaktadır.
Mehmet Emin Hazret, Bağ-Kur’dan emeklidir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Bayrama Bayramlık Olmayan Bir Yazı

Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyetimizin 88. Yıldönümünü idrak ettik. Gönül isterdi ki; ülkeyi yönetenler halkın kutlamalarının ve coşkusunun gerisinde kalmamış olsalardı..  Bugün Kurban Bayramı’nın birinci günü. Gerek Cumhuriyet Bayramınızı, gerek Kurban Bayramınızı en iyi dileklerimle kutlar, Türkiye’nin daha güzel ve aydınlık günlere kavuşmasını dilerim. Bayramlara sahip çıkalım ve evlerimize bayraklarımızı asalım. Uyutulmaya ve uyuşturulmaya son verelim.

Aşkabat ve Taşkent’ten gelen soydaşlarımızın Türkiye’ye giriş ve çıkışlarında sorunlarla karşılaştıkları, hakaret dahil her türlü aşağılayıcı muameleye tabii tutulduklarını öğreniyoruz. Anlatılanlara pek ihtimal vermek de istemiyorum. Ama yolculara pasaportlarındaki ülke adına göre farklı bir muamele yapıldığı ve ülkemizden soğultulduğu anlaşılıyor. Türkiye’den kimseyi küstürmeye hakkımız yok.

Şehitlere ve şehit ailelerine gerekli sevgi ve saygıyı göstermek hepimizin birinci görevidir. Gaziantepli Şehit Er Halil Kömür‘ün babası haklı olarak “Türklükten utananlar utansın”  şeklinde bir cümle sarf etmesini bazıları kendine hakaret saymış ve şehit babası 11 ay 25 gün hapis cezasına çarptırılmıştır. Sözde demokratikleşen Türkiye’den bu çirkin bir örnektir.

Diğer düşündürücü ve üzücü bir örnek de Hürriyet Gazetesinin Pazar ilavesinde vardı. Bu örnek gazetenin ilk vukuatı da değildir. Bundan önce de kadın teröristlerin gitarlı resimleri basılmış ve sözde terörle mücadele eden Türkiye’de teröristlerin sempatik gösterilmesine çalışılmıştı. Yine bir Pazar ilavesinde Türk kimliği ile alay eder ve aşağılar şekilde bir büyük karikatür basılmıştı. Bu defa da Türkiye’de en etkili on isim bulunmaya çalışılmış ve onuncu sıraya terörist başı bir katil yerleştirilmiştir.

Basının İspanya ve İngiltere’deki kadar sorumlu davranmadığı yıllardır biliniyor. İngiltere’de BBC terör örgütü ve örgüt üyelerinden bahsetmekten kaçınıyor, gelecek haberdeki şerefli insanların lekelenebileceğini düşünerek örgüt propagandası yapmıyor. Sayın Başbakan da haklı olarak bu konuda bir serzenişte bulunmuştu. Bu kadar terör örgütünü öne çıkarıcı bir gayret gösteriyorsak; bari bir açılım da siz yapın ve bazı yazarlardan boşalan yerleri bu katilin günlük veya haftalık yazılarına ayırın.

Türkiye enteresan bir ülkedir. Sapma davranışlara ve terör gibi konulara ayrı bir önem verilir. Neredeyse ideal gösterilmeye çalışılır. Son günlerde, terör örgütünün şehirlerdeki kolu ve olaylar çıkarmaya hazır gücü olarak ortaya çıkan KCK’yi aklamak ve faaliyetlerini fikir özgürlüğü içinde kabul ettirme gayretkeşliği var. Bazı tutuklamalar oluyor. Buna karşılık, kendi devleti ile başkaları adına kavgalı olmayı hüner zanneden bazı TV kanalları işi gücü bırakıp bu örgütü kurtarma yarışına girmişlerdir.

Açık veya gizli bu örgütle beraber çalışan bazı öğretim üyeleri var. Hatta CHP İstanbul İl Başkanı bu tutuklamalara karşı tavır almıştır. Muhalefette yer almak iktidarın her tasarrufunu reddetmek ve her konuda iktidarla kavgalı olmak değildir. O zaman demokratik muhalefetin bir anlamı kalmaz. Ama burası Türkiye’dir. Burada hiçbir ciddi devlette olmayan yanlışlar yapılır ve bunlar fazilet kabul edilir.

Anayasa hukuku literatüründe olmayan bir sivil anayasa sözü sıkça kullanılıyor. Yeni ve tanınmaz hale getirilmek istenen Türkiye’ye “yeni anayasa” elbisesi biçiliyor. Ortadoğu haritasının yeniden şekillendirilmesinde Türkiye ayağı halledilmeye ve uygun hale getirilmeye gayret ediliyor. Bunda da anayasa kullanılıyor. Eğer anayasanın bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmasını istiyorsak; Devletin temel kuruluş felsefesi, kurucu irade ve varoluş gerekçeleri ile ters düşmeden, onlara sadakatle bağlı kalmak durumundayız.

Her halde anayasa araştırmalarda %5 ile %8 arasında değişen marjinal bir takım grupların sesi olmamalıdır. Hangi ciddi devlet daha çok ufalanma ve bölünme için yeni anayasa diye ortaya çıkar ve egemenlik haklarına müşteri arar? İsimsiz ve kimliksiz millet bu ülkenin tarihi ile bağdaşmaz. Bazıları kendilerini “neseb-i gayri sahih” hissedebilir; bununla iftihar da edebilir; ama bunu topluma kabul ettirme hakları yoktur.

Devlet Hizmeti Kutsaldır

Türk Milletinin kutsallarından biri de “devlet”tir. Gerçi devletin kutsallaştırılmasına çok karşı çıkan vardır ama Türk “devlet” denilen varlığın kendisi için ne kadar önemli olduğunun daima farkındadır.

Böyle bir “devlet” anlayışına sahip olan Türk Milleti, devletin memuru olsun veya olmasın kendisini devletinin hizmetinde addeder.

Türk Milleti ile Türk Devleti, etle tırnak gibi iç içe geçmiş bir tekliği ifade eder. Bu sebeple devlet memuriyeti ile Türk Milletine hizmet yolunu seçmiş olanlar; büyük bir fedakarlık ve feragatle görevlerini yapmaya çalışırlar. Bu tarih boyunca böyle olmuştur.

Biz bugün içinde bulunduğumuz rahatı, huzuru, güveni, mutluluğu onlara borçluyuz. Durumdan şikayetçi olanlara da söyleyeceğimiz tek laf “eğer bir de onlar olmasaydı halimiz nice olurdu.”dur.

Devlet hizmetinde çalışan binlerce Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu, hakim – savcımız, doktorumuz, öğretmenimiz, polisimiz ve imamımız gibi çeşitli görevler yapan insan vardır. Bunların bir çoğunun isimlerini bilmeyiz. Oysa hepsi bizim için isimsiz birer kahramandır.

Kimi mal ve namusumuzu korur, kimi haklarımızı güvence altında tutar, kimi sağlığımızla ilgilenir, kimi bize her şeyi öğretir, kimi de dünyadan ayrılışımıza en yakından tanıklık eder. Yani bir toplum ayakta duruyorsa, devlet hizmetinde çeşitli görevleri üstlenmiş olanlar, bunların temel direklerini oluşturur.

Türk Milletine ve onun teşkilatlanmış şekli olan devletimize düşman olanların ilk hedefi millet adına devlet hizmetini yerine getiren bu değerli insanlarımızdır.

Van depreminin günümüze yansıyan acı tablolarına şöyle bir bakın; askerimizin, polisimizin, öğretmenimizin ve tüm devlet memurlarımızın acısını görüyorsunuz değil mi? Kendi acılarına rağmen depremden etkilenmiş ve zarar görmüş kardeşlerimizin yardımına koşmalarını ve yaralarına merhem olmaya çalıştıklarını izliyorsunuz değil mi? Çoğu zaman yerden yere vurulan devletimiz, kahraman memurları ile Van’da yine işbaşında… Allah hepsinden razı olsun ve eksikliklerini göstermesin.

Burada özellikle öğretmenlerimize ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Van’daki depremden sonra 63 öğretmenimizin cesedine ulaşılmış ve 20 civarında öğretmenimizde hala kayıp. Bu öğretmenlerimizin neredeyse tamamı 20’li yaşlarda olan insanlar. Hepsi daha ana – baba kuzusu sayılır. Bir çoğu yeni evlenmiş ve bazılarının küçük çocukları var. Hayat hikayeleri ise birbirinden ilginç. Hele biri var ki; ana ve babasını Dinar’da depremde kaybetmiş ve bir yakınları tarafından büyütülüp, okutulmuş. Şimdi onu da bir depremde kaybettik.

Gelişmişlik, kusur ve kasıt konularına hiç girmek istemiyorum. Bu konular, çözmekte çok zorlandığımız hususlar. Ancak öğretmenlik mesleği üzerinde önemle durmamız gerekiyor.

Öğretmenliğin çok kutsal bir kavram olduğunu en iyi bir şekilde Hz. Ali’nin “bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözünden anlıyoruz. Öğretmenler, Türk Milletinin ve devletinin varlığı için çok önemli bir misyonu yüklenmişlerdir. Bu Van’da yitirdiğimiz kardeşlerimiz içinde böyledir, rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun “Kemal’in Öğretmenleri” olarak nitelediği Atatürk’ün kayıp öğretmenleri içinde böyledir. Hepsi arkalarına bakmadan, ailelerini geride bırakarak Türk Milletinin ve devletinin hizmetine koşmuşlardır.

Bu gün öğretmenlerimiz toplumumuzun tüm sosyal katmanları gibi ekonomik sıkıntıdadır. Binlerce öğretmen gencimiz atanmak için beklemektedir. Ülkemizin bir bölümünde öğretmenlerimizin can güvenliği tehlike altındadır. İhanet her tarafa sızdığı gibi bu kutsal mesleğe de sızmıştır. Bu sebeplerle tarihimizde ve kültürümüzde önemli bir yere sahip olan öğretmenlik mesleği her geçen gün kan kaybetmektedir. Başarılı çocuklarımız, bilinen malum sebeplerle öğretmenliğe yönelmemekte ve öğretmen yetiştiren yüksek öğrenim kurumlarımız düşük puanlı öğrencilerce tercih edilmektedir. Bu durum Türk Milletinin geleceğini tehlikeye düşüren en önemli etkenlerden biri olarak gözükmektedir.

İnşallah Türk Milleti, gün gelecek her şeyin para demek olmadığını anlayacak ve Türk Devleti de bütçesinden en büyük payı, memurları için ayıracaktır.

Bu kadar sözden sonra teklifimiz şudur; depremde ölen bu genç ve kahraman öğretmenlerimizi, ebediyen yaşatmak için Van ve Erciş’te iki tane anıt yapalım. Hiç olmazsa, gelecek nesiller, vatan toprağında Türk Milletinin minicik evlatlarını yani benim ömür boyu unutamayacağım Yunus ve Serhat’ı yetiştirirken deprem şehidi olan bu genç öğretmenleri unutmasın.

 

 

Attila İlhan Çeşitlemesi (4)

Hepimizin çığlığı gibiydi.” diyor, Sennur Sezer

                         Öylesine bir şairdi, başına buyruk derbeder

 

                         Yazdıklarında, yakın tarihin var, çeşitli izleri

                         Kaldığı kapanlarda, özlüyordu engin denizleri

 

                         Kalsa da yalnız, oldu “Tek başına bir millet.”den biri

                       “Parola ‘Vatan’, işaret ‘Namus'”sa, olurdu dipdiri

 

                         Kendine has çizgilerle tasvir etti, Milli Savaşı

                         Savundu  tüm gerekçelerini, yerdi, çıkanı karşı

 

                         Dedi: “Parola ‘vatan’, işareti ‘namus'”

                         Bundan daha önemli olur mu bir husus?

 

                        “Yazdıklarında Türkiye’yi bulamazsınız!” diyerek yerdi

                          Çünkü kendisi, vatanseverlik duygusuna, fazlaca erdi

 

                         “O sözler ki, bir kez ağzımızdan çıkmıştır. Uğrunda asılırız!”

                          Çünkü söylemediğimize hakim, söylediğimize mahkumuz!

 

                          Yeniçağ’ın  manşeti, ona en yaraşanı oldu:

                         “Türk Bayrağı’nı burca dikip gitti.” Çok yüzler soldu!

 

                           Teslimiyetçiliğe karşı çıkışı, çok yaman.

                           Sanki, gemiyi terk etmek istemeyen kaptan.

 

                         “Yabancı Mandacılıkla” yapıyordu, yılmaz bir mücadele

                           Aldırmıyordu sağlık sorunlarına ve yaklaşan ecele

 

                            Türkiye sevdası, işlemişti ta içine, bir ok gibi

                            Türkiye yangısı, sanki bir denizdi, görünmeyen dibi

 

                            Böyle Marksist bir yurtsevere, açıp kucak, diyelim gel

                            Kim ne olursa olsun, vatanı sevmesine yok engel

 

                            Bir sanatçıydı ama, ülkesine olmadı yabancı

                            Duyuyoruz milletçe, böğrümüzde onulmaz bir sancı

 

                            Zahiren Solcu, Marksist düşünür izlenimi verdiyse de, dıştan

                            Türkiye için attı hep kalbi, belliydi, kendini adayıştan

2301

 

 

                            Sol ve Sağ gördü ki, var ondan alınacak nice dersler

                            İki tarafın el ele vereceği, neler var neler

 

                            Batı’yı iyi anlamıştı, hem de içlerinde kalarak

                            Genç yaşında ayırdına vardı, aralarına dalarak

 

                            Ölüm için: “Bir an elektrikler kesilecek, hepsi o kadar…”

                            Demek istedi ki Attila, ölümden ürkene: “Korkacak ne var?”

 

                            Kuşkusuz, basit olmadığını da görmüştür ama, neye yarar?

                            İnşallah, şair -yazarımız, Rabbin merhametine, olur mazhar

 

                            Diyorsun ki: “Korkacak bir şey yok, hesap tamam. Kendimi hazırladım.”

                            Üzülme be Üstad, geliyoruz peşinden, merak etme, adım adım

 

                            Kızardı, Batı Resmiyeti’nden, boş yere medet umana

                            Üzülürdü, Türkçe’nin üstünde yükselen, yapay dumana

 

                           “Hangi Batı?” okundu vatanseverlerce, bol bol

                             Etrafında halelenen gençlere, oldu sembol

 

                          “‘Direnerek dirilmek’ kavramının, temsilcilerinin biriydi.”

                             Yani fikir ve his yüklü gençlik hareketi, onun eseriydi.

 

                             Kabul etmiyordu, nice anlı şanlı büyükleri hatasız

                             İnsan olarak görürdü onları önce, kalsa da atasız

 

                             Romanlarından biri: “Dersaadet’te Ezan Sesleri”

                             Milletin hissiyatına, tercüman olmanın eseri

 

                           “Sala veriliyor görünmez minarelerden” hazin hazin derken

                           “Kökü mazide olan ati” diyen şaire eş oldu en erken

 

                           “Yapraklarım dökülüyor usul usul. Adım sonbahar.”

                             Mısralarında, sanki yaklaşan ölümlerden, haberler var.

 

                           “Benim soyum ayakta ölür. Ben de öyle öleceğim.”

                             Sözlerine uygun düştü ölüşü Ey Bacım Ey Beğim!..

 

                           “(Tek) hedefi bu aziz vatanda (hala) gözü olanlardı.”

                             Bu uğurda şairliği nerdeyse bir tarafa atardı.

 

                              Lafın gelişi denir ya: “Her ölüm erken ölümdür!” diye

                              Ölmenin sırası mıydı şimdi, senin gibi Efendiye?

 

                             “Doğrudan Doğruya”: Bir ara yazdığı köşenin adı.

                               Kalmadı sensiz diyorlar Üstad, artık yazmanın tadı!…

2302

 

 

                               Bir ara “Kaldığımız Yerden” diyerek, başladı yazıya

                               Devam kaldığı yerden, varken, olmuş olan gemi azıya

 

                               Saplantılar, doğruları görmeye olmamalı engel

                               İçeriğe bakmaksızın, atmayalım kimseye çengel

 

                              “Ayrılık girdi araya” ayrı kaldık şairden yana

                              “Hicrana düştük bugün” arıyoruz onu yana yana

 

                               “Evet…Elde var hüzün!” desek de teselliyi efendim,

                               Bulduk biz: “Derman aradım derdime hicranı beğendim.”

 

                                Attila İlhan, evet Solcu’ydu! Solcu olmasına ama,

                                Uzak tuttu kendini örgütlerden, soyut kaldı daima.

 

 

————————————————————————————————————-

Not: 15.10.2005 tarihinde yazılan bu “Çeşitleme”nin; gözden geçirilerek, gereken düzeltme ve değişikliklerle yeniden neşri uygun görüldü.

 

 

2303 – 2304

Adalet Mülkün Temelidir

0

 

Kamuoyunda tartışılan ve siyasallaştığı iddialarıyla yıpratılan Yargı Sistemi “Adalet Mülkün Temelidir” sözleri ışığında elden geçirilmeli ve daha bağımsız, tarafsız ve milli bir hale getirilmelidir. Kanunlar “T.C. Devleti’nin bekası ile Türk Milleti’nin menfaatleri gözetilerek, milli-manevi değerler düşünülerek ve geçmişten ders alınarak” hazırlanmalı ve toplumun şimdiki ve gelecekteki ihtiyaçlarına cevap vermelidir. Batılı toplumlar taklit edilmemeli, madde değil insan önemli olmalı, cana ve namusa kastedenlere verilen cezalar ağırlaştırılmalı, herkes canından, malından ve namusundan emin olmalıdır. Demokratik sistem geliştirilmeli, hukuk devletine işlerlik kazandırılmalı, kuvvetler ayrılığı prensibine uyulmalı, yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü teminat altına alınmalı ve hukukun gücünün azaldığı yerde güçlünün hukukunun geçerli olacağı unutulmamalıdır.

HSYK Üyelerinin seçimi, demokratik usullere uygun bir şekilde ve yargı bağımsızlığını zedelenmeden yapılmalıdır. Adalet Bakanı ile Müsteşarı HSYK’nda olmamalı, kurul özerk olarak “kendisine ait bir bütçe ve sekretarya ile ayrı bir binada” çalışmalı, hakim-savcı atamalarını “hiçbir siyasi ve adli baskı altında kalmadan” adil bir şekilde yapmalı ve terfi sistemi “bilgi, liyakat, yeterlilik, ehliyet vb.” objektif kriterlere dayandırılmalıdır. Yüce Divan yetkisi Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlarından oluşacak bir kurula verilmelidir. Yargıtay’ın hakim sayısı artırılmalı, hizmet kapasitesi geliştirilmeli ve bölge mahkemeleri kurulmalıdır. Yüksek yargının içtihat oluşturma işlevi önündeki engeller kaldırılmalıdır. İhtisas mahkemeleri “yargının genel bütünlüğü bozulmadan” artırılmalıdır. Sayıştay’ın yetkileri kısıtlanmamalı ve tüm kurumlar denetlenerek geri besleme sağlanmalıdır. Yetersiz kalan hâkim ve savcılar ile yardımcı personel ihtiyacı giderilmeli, mali-sosyal ve özlük haklarında iyileştirme yapılmalıdır. Adli Polis sistemine geçilmeli ve tüm soruşturmalar güvence altına alınmalıdır. Adli Tıp Kurumunun özerk yapısı güçlendirilmeli ve etkin denetimi sağlanmalıdır. Emniyet Teşkilatı daha sağlıklı bir yapıya kavuşturulmalı, siyasilerin müdahalesinden kurtarılmalı ve İl-İlçe Emniyet Müdürlerinin yerlerinin hiçbir gerekçe gösterilmeden değiştirilmesine son verilmelidir. Terörle mücadele edilen bir zeminde Askeri Mahkemelerin kaldırılması veya yetkilerinin kısıtlanması düşünülmemelidir. Terörle Mücadele Kanunu düzenlenmeli, güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlayan ve önleyici kolluk tedbiri almayı dahi engelleyen maddeler değiştirilmelidir. Teröristlere verilen cezalar etkili olmalı, devamlı çıkarılan aflar ve sürekli zikredilen pişmanlık yasalarından vazgeçilerek “ölüm cezalarının verilmesi dâhil” hukuki caydırıcılık sağlanmalıdır. Toplumu rahatsız eden “genel, özel veya siyasi af” bireye karşı işlenen suçlar dahil asla gündeme gelmemelidir.

Siyasi partiler ve seçim kanunları değiştirilerek; demokratik sistem geliştirilmeli, herkese seçme ve seçilme hakkı verilmeli ve ülkeyi atanmışlar değil seçilmiş doğal liderler yönetmelidir. Milletvekilliği dokunulmazlığı ile kamu görevlilerinin yargılanmasını engelleyen hükümler eşzamanlı olarak kaldırılmalıdır. Dokunulmazlık sadece kürsüde ve fikri planda olmalıdır. Türk siyasî ve bürokratik hayatına; ilkeli, seviyeli, dürüst ve temiz bir yönetim anlayışı yerleştirilmelidir. Temiz toplum ve siyaset için “Siyasi Ahlak Yasası” çıkarılmalı ve kamu yönetimi, sivil toplum, medya ve özel teşebbüsü kapsayan “temel etik düzenlemeler” oluşturulmalıdır. Üst düzey siyasiler ve bürokratlar görev öncesi ve sonrası mal bildiriminde bulunmalıdır. Hortumlamayı önlemek için “Yolsuzlukla Mücadele Kurulu” kurulmalıdır. Bilirkişilik müessesesi kurumsallaştırılmalı ve denetlenebilir hale getirilerek suiistimallere açık olmaktan çıkartılmalıdır. Kamu ihale sistemi ile teşvik mevzuatı “ülkenin kalkınmasına hizmet edecek ve her türlü şaibeyi kaldıracak” biçimde düzenlenmelidir. Kamu kurum ve kuruluşlarında etkin bir “hukuka uygunluk ve performans denetimi” yapılmalıdır. Kısıtlama ve sansür kaldırılıp, basın ve yayın ahlakı geliştirilerek; mesleki ilke ve etiğe uygun hareket eden hür ve bağımsız bir medya oluşturulmalıdır.

Adalet sistemi teknolojiden istifade edilip e-devlet projesi hayata geçirilerek ve jüri sistemi düşünülerek; daha adil, hızlı, şeffaf, güçlü ve caydırıcı bir hale getirilmelidir. Karakoldan-mahkemeye, oradan cezaevine giden süreç eziyet olmaktan çıkartılmalıdır. Geçici bir tedbir olan tutukluluğun uzatılarak cezalandırmaya dönüşmesi önlenmeli, masumiyet karinesi korunmalı, hiç kimse ispat edilinceye kadar suçlanmamalı ve iddianameler basına sızdırılarak insanlar afişe edilmemelidir. T.C. Devleti adına iddianame hazırlayan Cumhuriyet Savcıları da, Türk Milleti adına karar veren Hakimler de; meşruiyet sınırlar içinde kalmalı, verdikleri tarafsız kararlarla kamu vicdanını rahatlatmalı, vatan için savaşan güvenlik güçleri ile teröristleri aynı kefeye koyarak yargılamamalı ve Devlet Memurlarını AB Mahkemeleri önüne atmamalıdırlar. Çünkü; T.C. Devleti’nin önemli makamlarını işgal ederek risk alan ve Türk Milleti’ne hizmet eden şahıslar “basına açık bir şekilde çete gibi yargılanıp” hırpalanırsa, önümüzdeki süreçte ciddi görevlere atanan kişiler korkacak ve devletin karar verme süreçlerinde tıkanmalar olacak, bu da halkı “iç ve dış harp ile bölünme dahil” tehlikeli mecralara sürükleyecektir.

Anayasa ise”devletin tüm kurum ve kuruluşları ile halkın tüm kesimlerinin görüşü alınarak, mecliste siyasi uzlaşma ve toplumda mutabakat sağlanarak” değiştirilmeli, demokrasiye aykırı hususlar çıkartılmalı, bireysel hak ve özgürlükler genişletilmeli, insan haklarına aykırı hususlar kaldırılmalı, düşünce-inanç(din ve vicdan)-teşebbüs-örgütlenme-basın ve yayın hürriyetleri ile sendikal haklar güvence altına alınmalı ve başörtüsü vb. sıkıntılar giderilerek cumhuriyetin ilkeleriyle milletin değerleri buluşturulmalıdır. Ancak bu değişiklik “Batı Dünyasına taviz” sürecine dönüşmemeli, etnik ve mezhepsel ayrılıkları tetiklememeli, azınlıkları kışkırtmamalı ve ülkeyi bölünmeye götürmemelidir. Anayasanın başlangıç kısmı ile ilk üç maddesine dokunulmamalı, Türkiye’nin “milli ve üniter yapısı, misak-i milli sınırları, başkenti, resmi dili, ay yıldızlı bayrağı ve sancağı” korunmalı, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü anlayışı muhafaza edilmeli, tevhidi tedrisat kaldırılmamalı ve demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ilkeleri ile kuvvetler ayrılığı prensibinden ödün verilmemelidir.

Kurban Bayramı

06 Kasım Pazar günü dini bayramlarımızın ikincisi olan mübarek Kurban Bayramı’nı idrak etmiş olacağız. Bunun için Yüce Rabbimize ne kadar şükretsek azdır.
Kurban Bayramı dolayısıyla yapmamız gereken bir takım görev ve sorumluluklarımız bulunmaktadır. Yapacağımız ilk görev bayram namazı kılmaktır. Bundan dolayı bayram sabahı erkenden kalkmalı, yıkanıp temizlenmeli, en iyi ve temiz elbiseleri giyerek güzel kokular sürmeli ve camilerimizdeki yerlerimizi almalıyız. Bilindiği gibi Cuma namazı kılmakla mükellef olan kimseler, bayram namazlarını kılmakla da mükelleftir. Bu mübarek bayram gününde camilerde omuz omuza vererek topluca kılınan bayram namazları, mü’minlerin arşa yükselen tekbir sesleri birlik ve beraberliğimizin en güzel ifadesidir.

Bir başka görev de kurban kesmekle mükellef olanların kurban kesmeleridir. Bayram namazı kılındıktan sonra kurbanlar kesilmeye başlanır. Arefe günü sabah namazında başlayıp, bayramın 4. günü ikindi namazında sona eren “Teşrik tekbirleri” de unutmamamız gereken önemli bir dinî görevimizdir.

Kestiğimiz kurbanların etlerinden kesemeyen kardeşlerimize vererek onları sevindirmeli, ayrıca misafirlerimize, eş, dost ve akrabalarımıza ikram etmeliyiz. Bayram günlerini ziyaretlerle, birbirimize hediyeler sunarak, çeşitli ikramlarda bulunarak, özellikle de çocukları sevindirerek en güzel şekilde değerlendirmeye çalışmalıyız.

Bayramların toplum hayatımızda üstün bir yeri ve değeri vardır. Bayram günlerinde toplumun bütün fertleri birbirleriyle kaynaşır. Yılın diğer günlerinde çeşitli sıkıntılarla bunalan ve yorulan insanlar, bayramlar günlerinde ruhen ve bedenen dinlenir, hayata bağlılıkları yenilenir.

Bayramlar, bütün Müslümanların ortaklaşa sevindiği mutluluk günleridir. Bu günlerde sevinçli ve güler yüzlü görünmek tavsiye edilmiştir.Herkesin bu sevinci paylaşabilmesi için çevremizdeki insanlara bakmamız gerekmektedir. Kendi çocuklarımızı sevindirirken;  boynu bükük yetimler,  çocuklarına bayram hediyesi alamayan yoksullar, ekmek parası bulamayan fakirler unutulmamalıdır. Onlara yardım yaparak, ilgi ve alaka göstererek onların da bayram sevincini yaşamalarını sağlamalıyız.

Karşılaştığımız kimselere güler yüz göstermeli, din kardeşlerimizin bayramını tebrik etmeli, ana-babamızı, büyüklerimizi ve dostlarımızı ziyaret etmeliyiz.Vefat etmiş olan yakınlarımızın kabirlerini ziyaret ederek Kur’an okumalı ve dua etmeliyiz. Ziyaret edilmeyen büyük, sevindirilmeyen küçük, hal ve hatırı sorulmayan hasta ve kimsesiz kalmamalıdır.

Küskünlükler, kırgınlıklar unutulmalı, dargınlar barıştırılmalıdır. Çünkü bayramlar, Müslümanları birbirine yaklaştıran, küskünlük ve dargınlıkları ortadan kaldırarak kardeşlik duygularını kuvvetlendiren müstesna günlerdir.Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz mü’minler kardeştirler, öyleyse dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin…” (Hucurât, 49/10) buyurarak bütün Müslümanların kardeş olduklarını bildirmiş, birbiriyle dargın olanlar varsa, onların aralarının düzeltilmesini diğer Müslümanlara emretmiştir. Unutmayalım ki, toplumda birlik ruhunun zayıflamasına sebep olan kin, haset ve düşmanlık duygularını kalplerimizden silerek, bunların yerine sevgi ve kardeşlik duygularını yerleştirdiğimiz, dargınlıklara son verdiğimizde ancak gerçek manada bayram yapmış olabileceğiz.

Terör olaylarında şehit düşen Mehmetçiklerimize, Van ili ve çevresinde meydana gelen depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Yüce Allah’tan rahmet, geride kalan yakınlarına başsağlığı diliyorum. Böyle üzücü hadiselerin aramızdaki kardeşlik bağlarını daha da kuvvetlendirmesi, birlik ve beraberlik duygularımızı pekiştirmesi en büyük dileğimizdir. Kurban Bayramı dolayısıyla bu güzel duygularımızı yeniden gözden geçirmemiz, başta depremzedeler olmak üzere çeşitli dert ve sıkıntılar içinde kıvranan din kardeşlerimize yardım elimizi uzatmamız gerektiğini unutmamalıyız.

Bu duygularla, Kocaelili hemşerilerimizin, aziz milletimizin ve tüm İslam Âleminin Kurban Bayramını en içten duygularla kutluyor; bu bayramın milletimizin birlik ve beraberliğine, ülkemizin huzur ve mutluluğuna ve bütün insanlığın hidayetine vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Sizi Gidi Hırsızlar!

 

Van Depremi’nden de nasıl bir ders çıkarılacağı iyi değerlendirilmez ise, deprem bölgesinde olan ve çoğu yerde deprem fay hatlarının geçtiği hatırlanırsa daha sonraki faturalar cidden daha ağır olacaktır. Üstelik hem can kaybı, hem de fiziki mekan olarak mal kaybı. Sonrasındaki psikolojik bunalımlar da faturanın kara biberi biçimindedir. Motivasyon bozukluğu telafisi zor yaralar açıyor maalesef.

Van’a giden yardım kamyonların şoförlerini etkisiz hale getirerek içindeki malları yağma eden aç gözlü insanların fotoğrafı dehşetengiz bir tabloydu. Bir çadır değil, birkaç çadırı alarak kaçıyordu çirkin adamlar. Oysa çadır bekleyen ve soğukta titreyen onca depremzede vardı, hiç umursanmadı. Hırsızlık işte bu! Yetti mi kötü resim diyeceksiniz. Hayır, arkası var, resim altı var; 20 kişinin öldüğü üç katı kaçak altı katlı Sevgi Apartımanı’nın müteahhidi Salih Ölmez villasının bahçesine iki çadır kuruyor, yanında da park halindeki lüks cipi!.

Tekerrürünü mü Beklemeli Ders İçin?

Binaların demirinden, kumundan, çimentosundan, işçiliğinden ve alın terinden çalan müteahhitlere ne demeliyiz? Sonra bunlara iskan ruhsatı veren kamu görevlilerine hiç sesimiz çıkmayacak, bir kanuni takibat olmayacak mı? Söz konusu belediye yönetimi hangi partiye mensup olursa olsun, insan hayatı en başta gelenidir. “Su testisi su yolunda kırılır” diyemiyorum müteahhit Mehmet Bakay, eşi ve kızı Nasiha’da aynı depremde aile reisinin yaptığı binada hayatını kaybetti işte. Bina 15 yıl önce gerekli izinleri almadan inşa edilmiş, müteahhitin ailesine de mezar olmuştu.

Peki izin verilen bazı binalar yıkılmadı mı? Onlar da hırsızlıktan nasibini aldı. Yıkıldı, çökmedi değil, nereye hırsız eli değiyor, orası dağılıyor. Binalarımızın tümü de batılı tarzda inşa ediliyor. Bölgesel mimari tarzımız gelişmiyor, maalesef kayboluyor üstüne üstlük. Bunların tümünün nedeni; hırsızlık! Yöneticilerin ve müteşebbislerin görüşü, dini, dili, ırkı, rengi ne olursa olsun hırsızlıkta yarışıyorlar adeta.  Bütün bunların faturası da masum insanlarımıza çıkıyor. Hele  Erciş’te 29 öğretmenimizin çöken aynı binada hayatını kaybetmesi bu acıyı daha da artırıyor.

Işık Doğudan Gelirdi

Deprem gençlerimizden bir kısmını internet cafe’de yakalamış. Erciş’te öğreniyoruz ki internet cafeler mevcut. Gençlerin önemli bir bölümü burada zaman geçiriyor. Denetimi yapılıyor mu burasının kim bilir? İşte bir batılılaşma örneği daha doğuda. Oysa doğudan hep ışık gelmişti asırlarca. Allah’tan halkımızdaki dayanışma ve yardımlaşma duygusu törpülenemedi de dağıtımdaki beceriksizliğe rağmen acılar paylaşılabiliniyor.

Batılı tarzda doğuda mimari yapılaşma ve cafelerin vs olmasına sevinmeli miyiz, üzülmeli miyiz? Depremler batıda da oluyor, hiç böyle bir yağma, can kaybı ve denetimsizlik görülmüyor. ABD’de zaman zaman gelen sel felaketleri, kasırgalar ve orman yangınları hiç bu kadar insan kaybına neden olmuyor. Öyle ki 10 gün ulaşılamayan ABD bölgeleri vardı seller veyahut kasırgalar nedeniyle. Tsunami ve depremlerin Japonya bilançosu da öyle.

Galiba bizler batıdan alınması gerekenleri değil de alınmaması gerekenleri transfer ediyoruz. Batıdaki hiç bir yerel yönetimde elektrik ve su kaçağı olmaz. Çeki veya senedi karşılıksız çıkan bir müteşebbisin ticari hayatı biter. Bu tür güzel örnekleri aktarabilirim. Ancak gerek yok. Bir bilge kişimiz diyor ki, “Bizim insanımız tereyağı gibidir. Batılı ise yoğurt gibidir. Tereyağı bozulunca atılır, kullanılmaz; yoğurt ise ayran yapılarak değerlendirilir.” Gerçekten öyle. Van’daki yardım kamyonun yağmalanışı hala gözlerimin önünde. Güvenlik güçleri de kendini hissettiremiyor, bir otorite boşluğu var ortada.

Batışın Alametleri

Amerika’da 15 dakika elektrikler kesilse insanlar bulunduğu hipermarketi yağma ediyor. Kamyonu yağma eden, ekmeğini bile paylaşmak istemeyen bu insan tipi ile nereye kadar, nerede ne yapılabilinir? Tamı tamına bir yağmacı “batı tipi insan” yetiştirmiş eğitim sistemimiz demek ki!

Rahmetli Kemal Tahir’in bir deyişini hatırlattı bana bu fotoğraf ” Sömürü batının ruhuna sinmiştir. İlahı paradır.” Komşu Yunanistan’da Kiliseyi soydular. Oysa Balkanların en tutucu halkı bilinir Yunanlılar. Atina’nın Holargos semtindeki bir Bakımevini yağmaladılar birkaç gün önce. Atina Müze Müdürü Anna Kafetsi Kocia Meydanında hırsızlığın arttığını ve bir sanat eserlerinin çalındığını söyledi. Larisa Kilisesi’nin kazanı da çalınmış. Atina’da Eksarhia’daki vergi dairesi kundaklanıyor, doğumlar ise %15 azalmış. Geçim sıkıntısı çeken aileler çocuklarını devlet kurumlarına bırakıyor.

Aklımıza gelebilir, komşumuzda gerçekten ekonomik kriz var. Kazın ayağı öyle değil. Avrupa’da hırsızlıkta rekor artış yaşanıyor. Batı dünyasında hırsızlık % 6.6 büyürken, protestolar dinmedi.  Avrupa’da oran % 7.8 oldu! En hızlı hırsızlık büyüme oranı da AB üyeleri Yunanistan, Portekiz ve İspanya’da.

Maalesef Kötü Örnek Emsal Teşkil Ediyor

İşadamı aziz dostum Hasan Yalçıntaş ortaklarıyla birlikte Roma’yı dolaşırken, bir çift gözün sürekli kendilerini takip ettiğini fark ediyor. Nitekim o söz konusu kişi geliyor, yaklaşıyor, Hasan Yalçıntaş’ın elindeki çantasını kapıp kaçıyor. Hasan Yalçıntaş psikolojik olarak kendisini hazırladığı için, peşinden koşuyor ve yakalıyor. Roma Meydanındaki olayı onca turist de eylemi seyrediyor. Polis anında olaya müdahale ederken, kapkaççının Yugoslav olduğunu anlatıyor! Oysa bu bir İtalyan vatandaşı. Durumu kurtaracak ama, bir başkasına suçu yükleyerek sıyrılmak istese de, eylem ve mücrim apaçık ortada.

Batı ekonomileri türbülansta. Bu ister istemez suç oranlarına da yansıyor. Mağaza ve marketlerdeki hırsızlık oranı sürekli artıyor. Rakamlar korkunç boyutta. Avrupa Birliği’ndeki perakende satış mağazalarından 48.6 milyar dolarlık mal çalınmış.

Londra Merkezli CCR’nin yayınladığı Global Retail Theft Barometer 2011 hırsızlık raporuna göre batıda en büyük artış Çek Cumhuriyeti’nde: 532 milyon dolarlık hırsızlık yaşanmış. Geçen yıla göre % 9.3’lük bir artış var hırsızlıkta. Batıdaki hırsızlık oranlarında Çekleri, İrlanda, Rusya, İspanya, Yunanistan ve Portekiz takip ediyor.

Rakam verilecek olursa Avrupa’daki hırsızlık oranı %7.8 artmış ve 4.618 milyon dolara sıçramış; dünya genelinde ise hırsızlık % 6.6 oranında büyümüş ve 119.092 $ (yüz on dokuz milyar, doksan iki milyon dolar) oluvermiş.

ABD’de Et, Asya’da Balık, Van’da Çadır mı Çalınıyor?

Bu ahlakı alabilir miyiz Allah billah aşkına ve ısrarla Avrupa Birliği’ne girmek için de kıvranıp duruyoruz. AB bünyesinde müktesep haklarımız korunsun, hatta ilerleme sağlansın, vaz da geçmeyelim, fakat alternatifler de üretmek durumunda kalalım.

Avrupalı hırsızlar ürünsel anlamda sırasıyla peynir, taze et, şeker ve çikolata çalıyor. Amerika’da ise bu tercih etten yana kullanılıyor. Demek et ihtiyacı içinde olan insan grupları var bu gelişmiş ülkelerde. Asya’ya gelince hırsızlar balık ve karidese iltifat ediyor. Tercihlerini ilk önce bunlara kullanıyorlar.

AB devlet ve hükümet başkanları birbiri ardından toplantılar yaparak Yunanistan başta euro bölgesindeki borç krizi ve zordaki bankalara sermaye enjeksiyonunun tartıştı. Eylemciler ise “önce insanları kurtarın, bankaları değil” diye anarşiye varan toplumsal hareket içindeler.

Nereden nereye geldik? İnsana yatırım, insan endeksli politika üretmek ne kadar önemli görüyorsunuz. Türkiye hızla batılılaşmak ve Avrupa Birliği içinde yer tutmamızı isterken, onlardan sadece gerekenleri almamız icap ettiğini Van depremi bir kere daha gösterdi. AB’de deprem fayı harekete geçmiyor nasılsa.

Van depreminde ekmek dağıtımında bile ilginin “Herkese yetişecek kadar var, birbirinizin üzerine çıkmayın” diye belirtmesi durumun vahametini gösteriyor. Oysa bizim geleneğimizde mal almak için dükkanına gelene “Ben bugün alış veriş yaptım, rızkımı çıkardım, komşum hiç yapmadı, alışverişinizi komşudan yapınız” diyen güzel gelenekler tek tek kayboluyor. Doymayan bir iştiha ile mideler kabartılıyor! Oysa midenin kabul edeceği belli miktardadır. Üstelik yaş grubuna göre de değişiyor.

Galiba sadece depremden değil, insanlarımızdan, kuruluşlarımızdan, uygulanan politikalarımızdan, eğitimimizden, yetkililerimizden de ibret alınacak dersler var ortada.

 

 

“Başkanı Devireceğim!”

 

Ne olur ne olmaz, hemen belirteyim ki; yazının başlığı bana ait bir söz değil!

Benim ne haddime böyle bir cüret göstermek!?

“İleri Demokrasi” düzeyine ulaştığımız şu günlerde, başımı derde sokacak kadar salak mıyım?

Bu sözleri, Şilili öğrenci lideri Camillia Vallejo söylüyor!

Kime söylüyor?

Şili Devlet Başkanı Pinera’ya söylüyor!

Camillia, geçtiğimiz Mayıs ayından bu yana Şili’de “Parasız eğitim ve devlet üniversitelerinin artırılması” için, diğer öğrencilerle birlikte mücadele veriyor.

İlginç olan şu ki, Başkan Pinera’nın yüzde 51 oyla geldiği iktidar koltuğu sallanıyor! Kamuoyu araştırmaları oy desteğinin yüzde 26’ya düştüğünü gösteriyor!

Camilla ise; “Bu mücadele Başkanı devirinceye kadar sürecek” diyor!

Başkan, Camilla ve arkadaşları için; “Bunlar ideolojik davranıyor” ya da; “Bizi eleştirenler şizofrendir” gibi okkalı sözler de etmiyor!

Çünkü, gerçek demokraside herkesin söz ve tercih hakkı var!

Peki, “İleri Demokrasi” olunca ne oluyor?

Başbakan’ın katıldığı “Roman Açılımı” toplantısında “Parasız Eğitim İstiyoruz” pankartı açan öğrenciler tam 19 aydır “TUTUKLU” haldeler!

Daha haklarında “Yargı Kararı” verilmedi.

Yani, “suçları sabit” görülmedi!

Savcı beraat istedi, ama hakimler bırakmıyor!?

ODTÜ’de, 15 Aralık 2010’da yine Başbakan’ın ziyareti sırasında “Uzun Eşek” oynayarak protesto gösterisi yapan öğrenciler için 10 yıla kadar hapis isteniyor!

Adana Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi’nde temizlik işlerini üstlenen firmalarda görünüp farklı işlerde çalıştırılan işçilerin kadro eylemine katıldığı için 24 yaşındaki “Hemşire” Ayşe Algın işten atılıyor!

Oysa, Anayasa ve yasalara göre kadrolu çalışmak onun da hakkı.

Hak istemenin bedeli açlıkla terbiye!

Ekmeğiyle oynamak!

Türkiye, işçi hakları açısından dünyanın en kötü ülkeleri listesinde!

10 milyon “kayıtsız çalışan” hiçbir iş güvencesi olmayan, düşük ücretlerle ve sigortasız çalıştırılan insan var!

Bunu Başbakan da biliyor!

Hatta, 5 Mayıs 2011’de katıldığı “Tekstil İşverenleri” toplantısında diyor ki; ” Kayıtdışı çalışmanıza katlanıyoruz!”

Bu ülkede “kayıt dışı” işçi çalıştırmak “suç” değil mi?

İdarenin yani siyasal iktidarın görevi bu suçun gereğini yapmak mıdır, göz yummak mıdır?

Türkiye, maden kazalarındaki ölümlerle dünya birincisi!

Ama Başbakan; “Bu işin kaderinde bu var!”diyebiliyor?

Bu ülkede yılda yaklaşık 80 bin iş kazası yaşanıyor!

Bursa-Mustafakemalpaşa’da özel bir maden ocağında 19 işçinin ölümüne neden olan kazada “otomatik gaz sinyali” bulunmadığı tespit edildiği halde işveren beraat ediyor!

Yazılmamış kitap, ya da gerçekleşmemiş darbe iddiaları ile gazeteciler üç dört yıldır cezaevlerinde “tutuklu” iken; Deniz Feneri Davası sanıkları “Tutukluluk cezaya dönüşüyor” gerekçesiyle salıveriliyor!?

Hangi hukuk?

Hangi ileri! Demokrasi bu?

 

 

 

Namaz İle İlgili Bilinmesi Gerekenler

Bu Surelerin sıralanışı ezber bilinmeden usulüne uygun namaz kılmak mümkün değildir.
Sureler Kur’an ayetleri oldukları için Besmele ile okunurlar.
Kevser ve İhlâs Sureleri diğerlerine göre biraz daha kısadır.
Sureler Kur’an’dan ayetler oldukları için besmele ile okunurlar.
Dualar (Sübhaneke -Tehiyyat-Salli Barik- Kunut-Amentü) Kur’an ayetleri olmadıkları için tekbir (Allahuekber) ile okunurlar.
Namaz surelerinin sıralanışı şöyledir.
1-Fil Suresi,
2-Kureyş Suresi,
3-Maun Suresi,
4-Kevser Suresi,
5-Kafirun Suresi,
6-Nasr Suresi,
7-Tebbet Suresi,
8-İhlâs Suresi,
9-Felak Suresi,
10-Nas Suresi ,
—————
Fatiha
Ayetel Kürsi 
 
NAMAZ KILARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR:
Karışıklığa sebebiyet vermemek için sureleri yukarıdan aşağıya sırasıyla okumak gerekir
4 rekâtlık sünnet namazı kılarken 1. rekâtında Fatiha suresinden sonra Fil Suresini okuruz.  2. 3. 4. rekâtta sırasıyla Kureyş, Maun ve Kevser surelerini okuruz.
Eğer sureler arasında atlama yapacaksak en az 2 sure atlamalıyız.
Tek sure atlamak hatalıdır.
Mekruhtur.
Mekruh ibadetlerin sevabını azaltır.
Namaz kılarken Sureleri yukarıdan aşağıya doğru okumak gerekir.
Aşağıdan yukarıya doğru okumak ya da karışık okumak hatalıdır mekruhtur.
Namaz surelerinin sırasını bilmeyen bir Müslümanın Sureleri yukarıdan aşağıya usulüne uygun bir şekilde okuması mümkün değildir.
1.Rekâtta okuduğumuz sure 2.rekâtta okuduğumuz sureden ya daha uzun ya da eşit olmalıdır.
1.sure 2.sureden kısa olursa mekruh olur.
Birinci rekâtta Fil ikinci rekâtta Kureyş süreleri okunabilir.
Eşit sayılırlar
Birinci rekâtta Maun suresi ikinci rekâtta Kevser suresi okunabilir
Maun kevserden uzundur.
1. Rekâtta Kevser 2. Rekâtta Kafirun yâda 1. Rekâtta ihlâs 2. rekâtta Felak sureleri okunursa hatalı olur.
Çünkü kısa olan sure önce okunmaz.
2 rekâtlı namazlarda tek bir tane oturuş vardır. O da son oturuştur.
3 ve 4 rekâtlı namazlarda ise 2 tane oturuş vardır.
Selam vereceğimiz zamanki oturuş son oturuştur.
İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk sünnetinin ilk oturuşunda Ettehiyyatü ile beraber salli – barik duaları da okunur.
3. rekâtta Sübhaneke ile başlanır.
Beş vakit namazın dışında birde teravih namazı böyle kılınır
Diğer namazların ilk oturuşlarında sadece Ettehiyyatü okunur.
Bütün namazların son oturuşlarında Ettehiyyatü, salli barik, Rabbena duaları okunur.
Sünnet namazlarının her rekâtında fatihadan sonra sure okunur.
Farz namazların sadece 1. ve 2.rekâtlarında sure okunur.
3.ve 4.rekâtlarında sadece fatiha okunur.
Namazlarda ilk oturuşun hükmü vacip son oturuşun hükmü ise farzdır.
Namazlarda ilk oturuşu unutarak 3.rekâtta kalkarsak namazın sonunda sehiv secdesi yaparız.
Sehiv secdesi farzın tehirinden(geciktirilmesinden)
Vacibin terk ve tehirinden dolayı gerekir.
Bunların dışında kalan hatalardan dolayı sehiv secdesi gerekmez
Bunun için namazın farz ve vaciplerini terki ve tehirini bilmek gerekir
Namazda son oturuşu unutursak farzı terk etmiş oluruz.
Kıldığımız namaz 2 ya da 3 rekâtlı ise 4 rekâta tamamlarız.
4 rekâtlı ise 6 rekâta tamamlar selam veririz.
Sonra o namazı yeniden kılarız.
Çünkü mazeretsiz olarak farzlardan herhangi biri terk edilince namaz bozulmuş olur.
Bozulan namazında tekrarı gerekir.
5 vakit namazda 17 rekât farz 20 rekât sünnet 3 rekâtta vitir olmak üzere toplam 40 rekât bulunur.
Beş vakit namaz kılmak ergenlik yaşına girmiş tüm Müslümanlar için farzı ayındır.
Müslümanların ahrette ilk sorgulanacağı husustur.