17.7 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1141

Er ya da Geç Atatürk’e Varacaksınız

Kartvizitimizdeki sıfatlardan biri de tarihçilik. Biraz gezdik, okuduk, yazdık. Genelde de moda / hâkim kanaate rağmen doğruyu, yalnızca doğru bildiğimizi seslendirdik bir ömür. Zira doğru tek hakikattir.

Afrasya kitabımızda Türklerdeki devlet kurma kudretini 380 adet misâlle verdik. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 büyük devleti / imparatorluk adedini bile Türk’ün teşkilatlanma sayısı 24‘e yükselttik.

Bakınca tarihe 5 bin yıllık bir film şeridi gözümün önünden geçer. Biraz hüzün hissederim, çokça da sürur. En büyük hüznüm ise Türkiye Cumhuriyeti ile onun kurucusunun üvey evlât muamelesi görmesidir.

Hani bazen istenmeyen çocuklar vardır; ya kazara olmuşlardır ya da kaza dışı olmuşlardır. Ömürleri boyu kendilerine çevrilen bakışlardaki manaları ve yüzlerdeki ifadelere katlanmak durumundadırlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ü esaretten kurtarıcılık ve devlet kuruculuk cihetinden Kutluk Kağan’a, kültür ve medeniyet hamlesi yönünden Uygurlara , kalıcı sistem oluşturuculuğu bakımından da Mete Han’a benzetirim.

Fakat sahipsizlik noktasında onu benzetebileceğim bir tarihi şahsiyet yoktur. O kalabalıkların arasında yalnız adamdı, sonrasında da sevenleri arasında en az anlaşılandı. Sanki içinden çıktığı millete birkaç boy büyüktü.

Putin‘i dağılma sendromu yaşayan Ruslar için en büyük şans görürler. 2 dönem başkanlık, 2 dönem başbakanlık ve yine dönüşümlü başkanlık. Yani 20 yıl, 30 yıl diyorum. Milletlerin kaderinde 15 yılın önemini görmek isteyenler 1923 ile 1938 arasına baksınlar.

Osmanlı gibi bir koca çınardan sonra gelmesi genç Türkiye fidanının suçu değil. Kendi fukara ama zihni ihtişam esâtiriyle dolu millet yeni dönemde kursağına sıcak aş girse de zihinsel  mütevaziliğe alışamadı. AKP iktidarının sırrı da budur.

Tayyip Erdoğan devletçiliğini ve milliyetçiliğini ilan etti. CHP’lilere göre 6 okun 4’ü tamamlandı. Merhum Erbakan, Atatürk için “Yaşasaydı Refahçı olurdu” derdi. Ben de diyorum ki Refah geleneği er ya da geç Atatürkçü olacak.

Zira tek yol; aklın yolu. Ve akıllı adamlar yani aklı rehber edinenler alışkanlıklarıyla yaşayanlarca tenkit edilmiştir. Cahiliyyenin her çağa bakan bir tarafı ve her devrin Ebu Cehil’i vardır.

Herkesin çöktüğü bir demde dik durmak, herkesin umut kestiği bir hengâmede kazanmak, herkesin imkânsız bulduklarını başarmak ve sonradan herkesin abartılı iltifatlarını kaale almamak her kişinin harcı değil. Böylelerine lider deniliyor.

MGV ve NAO ekolü, 10 Kasımlardaki saygı duruşu ve Atatürk büstü önündeki törenlere kafayı takmıştı. Yazıcıoğlu ve Erbakan rahmetli oldu; bu kez onların resimleri toplantıların en önündeki boş koltuklardan, isimleri de takipçilerinin her konuşmada dillerinden düşmez oldu.

İkincileri anlıyorum da birinciye neden bu kadar insafsızsınız? Diğerlerinin hizmeti vatan kurtarmak ve sıfırdan bir devlet kurmakla kıyaslanabilir mi? İş dine hizmetse ben yine Atatürk‘ün hepsinden daha fazla emeği olduğu kanaatindeyim.

Dizi seyretme kabiliyetim yoktur ama isterseniz Muhteşem Yüzyıl dizisinin bir de İslâmî açıdan inceleyin. Nasılsa Osmanlıyı inceleyin desem yemez.

Kar – buz o kadar çok ve açılan iz o kadar derin ki gidecek başka yol gözükmüyor. Bunun anlamını en iyi küresel sömürgenler bilir.

Ondan Allah razı olsun.

Muğlalı Paşa Şimdi Öldü

 

Nihayet Mustafa Muğlalı Paşa’nın adı, Van’daki askeri kışladan kaldırıldı.

Birileri bu karardan çok mutlu olmuştur. Hatta aralarında kına yakan veya zil takıp oynayanlarda vardır. Ben kahrından ölen Mustafa Muğlalı Paşanın akıbetini Yakup Cemil’in akıbetine benzetiyorum. Ama bilirim ki; bu devletin tarihinde nice Mustafa Muğlalılar ve Yakup Cemiller vardır.

Geçenlerde “Taraf”ının ne olduğu belirsiz bir gazete de Nurettin Paşa dillerine dolanmıştı. O da Ali Kemal’i, Yunan ordusunu Türk kanı içmekle kutsayan İzmir Metropolitini ve nihayet zamanın bölücülerini katletmekle suçlanıyordu. Dedim ki; şimdi sıra Nurettin Paşa’ya gelmiş. Merak etmeyin yakında onun ismini  de menfi manada parlatırlar.

TBMM’deki tartışmalara bakılırsa, sıra yavaş yavaş İsmet İnönü’ye ve Mustafa Kemal Atatürk’e gelecek. Çünkü artık o döneme laf atılmaya başlandı.

Türk Milleti; süratle başta Mustafa Muğlalı, Yakup Cemil, Nurettin Paşa, İsmet İnönü ve başta Atatürk olmak üzere, bu insanların kim olduğunu ve neler yaptığını öğrenmeli ve sorgulamalıdır. Bunların arasına TBMM’de ilk milli şehit olarak ilan edilen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyi ve şehitlerin anısına Türkiye’de ilk Çanakkale Anıtını diken Urfa Mutasarrıfı Yanyalı Nusret Beyi de ekleyin isterseniz.

Bugün bölücübaşını, ABD ve AB’nin isteği üzerine asamayıp İmralı’da besleyen Türk Devletinin bir öncesi olan Osmanlı – Türk Devleti;  ermenilerin ısrarı ve İngiliz ile Fransızların isteği üzerine vatansever ve milliyetsever Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beyi hukuka aykırı ve suçsuz olarak teamüllerin hilafına öğle saatinde Beyazıt Meydanında asmıştı. Heyhat!  Şimdi de İstiklal Mücadelesinin kahraman subaylarının isimleri, kışlalardan, o mücadeleyi yapan Türk Ordusunun rıza göstermesi ile indiriliyor. Acaba Mustafa Muğlalı ismini oraya koyarken mi yoksa kaldırırken mi hata yaptık?  Birileri Türk Milletine çıkıp bunu anlatmalıdır.

Gerçi yurtseverliğinden ve milliyetseverliğinden zerrece şüphe edilmeyen Yakup Cemil’i de yargılayıp kurşuna dizdik ve sonra da ailesine şehit maaşı bağladık. Demek ki bu topraklarda bunlar oluyor. Devlet geleneğimizde bunların örnekleri şaşırtıcı olsa da var.

Şimdilerde adı çok sık gündeme gelen Korkut Eken’in gazetelerde yer almış olan “gün gelecek roller değişecek Türk Milleti dağa çıkmak zorunda kalacak” sözleri hafızama öylesine kazınmış ki;  söküp atmak mümkün olmuyor. Acaba gidişat oraya mı?

“Yeni Anayasa” tartışmaları bizi haklı çıkartan söylemlere sebep oluyor.  En son silinecek isim olan “Atatürk” en başta yeni anayasadan silinerek, bütün iş toptan halledilmiş olacak gibi duruyor.

“Çarşambanın gelişi perşembeden belli olur” deyişi halkımız arasında kullanılan ve gerçekten büyük doğrular içeren bir atasözüdür.  Gelişmeler bize şimdiden nelerle karşılaşacağımızı, üç aşağı beş yukarı göstermektedir.

Türkiye’ye dört koldan büyük bir saldırı vardır. PKK ile Türkiye’deki bölücü ve mikro milliyetçi hareketler bizim için sinek vızıltısından ibarettir. Karşımızda dış güçler ve küresel sermaye bulunmaktadır. Verdiğimiz mücadele bunlara karşı verilen bir mücadeledir. PKK, bunun sadece bir bölümünü üstlenmiş bir taşerondur. Eğer Türkiye ve çevresinde,  homojen ve adı “Türk” olan bir millet olmasaydı;  1768’lerden itibaren başlatılan “kürtçülük ve bölücülük” hareketlerinin çoktan aleyhimize sonuçlanması gerekirdi. Ancak Van Depremi’de göstermiştir ki;  sadece Türkiye coğrafyası değil uzak coğrafyalarda yaşayan insanlarla da aynı milletten olduğumuz kesin bir sosyolojik hakikattir.

Türk Milletine mensubum diyen her insanımız bilmelidir ki;  günümüzde başta TBMM olmak üzere birçok kurum ve kuruluşta milli irade vücud bulmamaktadır.  Mustafa Muğlalı Paşa’nın adının Van’daki Kışladan silinmesi ve benzer hadiselerin sirayeti bize bunu göstermektedir.

Türk Milletine düşman dış ve küresel güçler;  amaçlarını sadece PKK üzerinden tahakkuk ettirmeye çalışmamaktadır.  Nihai arzuları, ateşi daima uzakta tutarak kendi halklarını huzurlu ve güvenli yaşatmak ve emperyal düşünce ile sömürüyü sürdürecek zemini yaratmaktır. Türkiye ve Türk Milleti,  üzerinde yaptıkları da bundan ibarettir. Bu sebeple tarihin bize yaptığı uyarıcılıkla, saldırının işbirlikçiler eliyle ve dört bir koldan yapıldığını bilmekteyiz. Bugün gördüğümüz tablo, bunun yansımasıdır.

Günümüzde Ergenekon ve Balyoz adı verilen davalar gibi davalarda yüzlerce insan ve asker yargılanmaktadır. Askerlerin bir çoğu kendi ülkelerinde tutsak olduklarını iddia etmektedir. Bu vahim bir iddiadır. Yargılamaların ve tutukluluk sürelerinin uzaması, üzerinde çok durulması gereken bir konudur. Ancak saldırının dört koldan yapıldığını unutmadan sadece bu konuya odaklanmak bizi yanlışa götürür ve aldanmış oluruz.

Onun için iş artık başa düşmüştür. Her bir Türk evladı, ülkemizdeki gelişmeleri yakından izlemeli ve “milli irade”nin tecelli etmesi  için tavrını doğru ve net bir şekilde ortaya koymalıdır. Yoksa bu iş; Mustafa Muğlalı Paşa’nın adının kaldırılması ile sınırlı kalmaz, hepimizin adını kayıttan düşüverirler.  1919’da denediler başaramadılar. Ama şimdi çok değişik bir taktikle geliyorlar bu nedenle dikkati asla elden bırakmayalım.

Ademi ve Şeytani İki Karakter

0

İslam âleminin kurban bayramını kutlar
Tüm insanlığa barış, huzur ve adalet getirmesini temenni ederim.
Size Âdem(as) ile şeytanın kıssasını uzun uzun anlatmayacağım.
Yapısal özelliklerinden kısaca bahsetmeye çalışacağım.
Biz onlardan hangisine ne kadar benziyoruz.
Önce Âdem’den yani insanlığın atasından başlayalım.
Biliyorsunuz Âdem (as) topraktan yaratılmıştır.
Melekler ise nurdan yaratılmışlardır.
Cinler ve şeytan ise ateşten yaratılmıştır
Her üçününde hammaddeleri farklıdır.
Başlangıçta Âdem ve Şeytanda her ikisi de cennette idiler
Hz Âdem cennette bir günah işledi.
Nihayetinde kendini dünyada buldu.
Demek ki yapısı itibarıyla insanlar hata yapabilir, günah işleyebilir.
Fakat hemen akabinde tövbe etti.
Yani hata ve günahında ısrar etmedi.
İnsan hata yapabilir, günah işleyebilir.
Ama haramı ,yalanı, günahı alışkanlık haline getirmez
Hayatın bir parçası ve vazgeçilmezi gibi görmez.
Hatasında ısrar etmez, inatlaşmaz..
Hata ve günahların farkına varmak erdemdir
Tövbe ederek bir daha yapmamaya söz vermek ise olgunluk ve kamalattır.
Hz Âdem’de nihayetinde öyle yaptı.
Demek ki âdemi karakterin özelliği budur.
Allah’ta büyüklüğü gereği tövbesini kabul etti.
Onu affetti.
Hz Havva’yı O’na eş olarak gönderdi
Âdem yabancısı olduğu bu dünyayı önce çok yadırgadı.
Sonrada sevmeye başladı.
Âdem’in aslı da toprak olduğu için birbirlerine yabancı gelmediler.
Ama asli vatanını da yani geldiği yeride unutmadı
Ona göre dengeli bir hayat sürmeye gayret etti
Demek ki Müslümanların asli vatanı cennettir.
Şimdi gelelim şeytana
Şeytan ne yaptı?
Oda başlangıçta Âdem gibi bir hata yaptı (Âdem’e secde etmeyerek) Allah’a karşı geldi.
Yani bir günah işledi
Başlangıçta ikisi de birer günah işlediler.
Yani eşit durumdalar.
Bundan sonra iş farklılaşıyor.
Şeytan hatasında ısrar etti oysa Âdem tövbe etmişti.
Kendisini haklı gösterecek gerekçeler ileri sürmeye başladı.
Âdemi topraktan yaratıldığı için küçük gördü.
Kendini büyük gördü.
Demek ki şeytani karakterin iki özelliğini görüyoruz.
1 – Karşıdakini küçümser.
2 – Kendini büyük ve önemli görür.
Allah (cc) onu da Âdem gibi cezalandırdı.
Rahmetinden kovdu.
Dikkat ederseniz Âdem’e yapılan işlenin aynısı şeytana yapılıyor.
Fakat Adem utanıp mahcup olup tövbe ederek pişman olmuştu.
Şeytan ne yaptı?
Pişman olup tövbe etmedi.
Adeta Allah ile dikleşti.
Demek ki şeytani karakterde pişman olup tövbe etmek yok.
İnatlaşarak günahta ısrar etmek var.
Mademki sen beni bu Âdem yüzünden rahmetinden kovdun.
Öyleyse bende bu Âdem’in neslini kendimle beraber cehenneme sürüklemek suretiyle onlardan intikam alacağım.
Allah’ın karşısındasın.
Öfkeye kapılarak dikleşmeden vazgeçip tövbe etsene
Ama hırs öfke aklı perdeliyor.
Akıl devre dışı kalıyor
Oysa akıllı davranarak bir tövbe etse iş bitecek.
Olmaz dediğim dedik günaha devam
Demek ki şeytani karakterin bir özelliğide budur.
O gün bugündür şeytan intikam hırsıyla insanları hak ve hakikatten uzaklaştırmak ister
Kendisiyle beraber cehenneme sürükleyerek intikam alma peşindedir
Şeytani karakterin bir özelliğide budur.
İntikam peşinde olmak
Bir soru:
Sizin karakter özelliğiniz hangisine daha yakın?
Bir kıssa
Yorulmuş olsa gerek ki şeytan bir gün bir parkta otururken
Allah dostlarından biri onu görür ve şöyle der.
Hayırdır sen pek boş durmazdın ama neden bu gün burada oturuyorsun?
Şeytan zevkten dört köşe cevap verir.
– Artık benim çokça koşturup yorulmama gerek yok.
– Neden?
– Âdem’in neslinden öyle insanlar (âlimler) türedi ki
Benim yapamadığım işleri onlar gönüllü olarak benden daha iyi yapıyorlar
Hem kendileri sapıyor hem de peşindekileri saptırıyorlar.
– Şimdi onlar çalışıyor ben dinleniyorum.
Olur mu öyle şey demeyin
Günümüzde âlim geçinen ne çağdaş şeytanlar var.
Şeytan bile onların şerrinden Allaha sığınır.
Allah bütün Müslümanları aslının ve fotokopisinin şerrinden muhafaza eylesin.
Şeytanı karakterin bir özelliğide güvenilmez oluşudur.
Şeytanın karakteri adeta karaktersizlikir.
Cehennemde kendisinden şikâyetçi olan dostlarına bile
Eblehler bensize cennet mi vaat ettim.
Siz benim peşimden koşarak gelmediniz mi der?
Hepten de haksız sayılmaz.
Âdemi karaktere sahip olmak temennisiyle

PKK Terör Örgütü İle Uzlaşma Arayanlara Duyurulur

Kurtuluş ve kuruluş döneminden günümüze Türkiye Cumhuriyeti; Türk Milli Devleti için ciddi ve sürekli tehdidi, tehlikeyi milli varlığımızın dayandığı değerlerle ve devletimizin kuruluş esaslarıyla çelişen PKK Terör Örgütü ve bu örgütü uzlaşma yoluyla çökerteceklerine inanan siyasi odaklar vardır.

PKK Terör Örgütünü yumuşak yöntemlerle çözmeye çalışanlar şunu iyi bilmelidirler ki bu örgütün arkasında büyük Ortadoğu projesini gerçekleştirmek isteyen ABD vardır. Güneydoğunun dağlarına roket atarlar, uçak savarlar ağır makineli silahlar bu güç tarafından çıkartılmıştır. Yoksa eşekle, katırla çıkartılacak bir durum söz konusu değildir.

PKK Terör Örgütünü eylemlerinden vazgeçsin diye 27 sene içerisinde tam 47 defa pişmanlık yasası çıkartılmış, terör yasası tam 10 kez değiştirilmiş buna rağmen terör verilen tavizler sonucunda artan şiddetiyle devam etmiştir. Demokratik Cumhuriyet teraneleriyle başladıkları taleplerini federasyona son olarak ta bağımsızlığa varan taleplerle meydan okumaya devam etmektedirler. Bizde Terör Örgütü elebaşları, Terörist Başı ile görüşmeler yapmaya devam ediyoruz. Yöneticilerimiz biz görüşmüyoruz. Devlet görüşüyor gibi açıklamalar yapıyorlar. Kendilerine sormak lazım devlet kimdir, kimlerden oluşmaktadır.

İnsanı aşağılayan, sömüren onursuzlaştıran, yaratıcı gelişmeyi engelleyen, zayıfı ezen her türlü haksızlığa, zorbalığa karşı çıkmak güzeldir. Üretici gücü emeği yüceltme ödüllendirme IRK, DİL, DİN medeniyet ayrımı yapmadan bütün halkımızı kardeş ve halkımızı bir büyük aile kabul eden anlayışla adil bir düzen kurma ve barış ve kardeşlik için özlem duyma ve çaba gösterme gayretlerimize karşılık menfi, şeytani emellere alet edilmedikçe sevgi ve hoşgörü ile karşılanabilirler.

Türk Milletinin değişmez ilkesi bu görüş ve anlayışla adalete dayalı bir hiç huzur, hiç kimseye karşı düşmanlık ve saldırı emeli taşımayan bir güvenlik sistemi vardır.

Devletler ve medeniyetler arasındaki varlık ve üstünlük kavgasında tedbir almakta geciken tedbirlerde ihmal ve hataya düşen milletler sadece savaş alanlarında ölçüsüz şekilde kan sarfına ve serhatlarda toprak kaybına maruz kalmazlar. Daha da önemlisi gönülleri çalınan, hafızaları silinen boş beyinleri yanlışa programlanan hıyanete yönlendirilen mankutlaştırılan zayıf yurttaşlarını, bahtsız evlatlarını dağa çıkarır ve canlı bomba haline getirirler. İşte Güneydoğu da PKK ve Terör hareketi böyle meydana gelmiştir.

Demokratik hürriyetler, demokratik hukuk devletini tahribe kararlı olanlara bu imkanı sağlayacak kadar genişletilemez. Böyle bir ihmal ve müsamaha gafleti aşar, cinayete iştirak olur.   

 

Yasak Meyve

0

Kadim gelenekte Yasak Meyve ayartma veya bilince ulaşma karşılığında kullanılır. Başkasını kendi düşüncene ve arzularına uydurma girişimi bir ayartma yöntemidir. Allah, Hz. Âdem’i ve Havva’yı ‘…Şu ağaca yaklaşmayın yoksa hainlerden olursunuz’ (Bakara 2: 35) şeklinde uyarır. Fakat ‘Şeytan her ikisinin ayağını kaydırdı ve onları içinde bulundukları yerden uzaklaştırdı.” (Bakara 2: 36) Çünkü onları, ‘güzel sözler ve ebedilik vaadi ile aldattı, ayarttı. İkinci anlamı: Hz. Âdem ve Havva yasak meyveyi yediler, kendilerini ve dış dünyayı fark ettiler. Yani bilince ulaştılar.

Yasak Meyve Pazarlama: Ayartma

Sinsi ve şeytanca tekniklerle ‘adam ayartanlara’ yasak meyveyi pazarlayan, yasak meyve satan adı verilir. Mitik anlatımda muhatabı gerçek dışı ve süslü sözlerle ayartma işi ‘şeytanca bir tutum’ olarak anlatılır. Son zamanlarda ülkemizde uygulanan ayartma tekniği sınırlarını aşarak şeytanî bir şekle bürünmeye başlamıştır. Kendilerinde olağanüstü güç vehmeden bir kesim ‘kendi düşünce ve arzularına uymayan herkesi’ özgürlük ve demokrasi düşmanı olarak gösteriyor. Eğer kendi arzularına ve düşüncelerine uygun hareket ediyorsan olguyu ve olayları anlamış oluyorsun. Aksi takdirde onların nazarında basireti bağlanmış şaşkın ördeksin.

Anlam ve edep sınırlarını aşan bu tutum ve yöntem Başbakan’a da uygulanmak istenmektedir. Ayartma ve iğva tekniklerini iyi bilen bu zevat ‘KCK operasyonuna Başbakan’ın ikna edildiğini ve kucağına zehirli hediye bırakıldığını’ iddia ederek şöyle demektedir: “PKK’nın silahlı gücünün bir olgu olarak görülmesi gerektiğinden hareket ederek bunun son bulması için diyalog ve müzakere yolunun seçilmesi gerekir.’ Başbakan’a KCK, senin kucağına atılan zehirli hediyedir’, yani sana yasak meyve yedirildi, ayağın kaydı. Bundan vazgeç, şu dediğimizi yap: Eğer sınır dışı / Irak’ın kuzeyine operasyon yapma, eğer yaparsan Türkiye’nin Afganistan’ı ile tanışırsın. Bu da senin sonun olur.

Türkiye gibi bir ülkenin Başbakanı’nı bir taraftan tehdit ederek, öbür taraftan böyle yaparsan meseleyi çözer ve iktidarını sürdürürsün şeklinde seviyesiz nasihatler de bulunmak her şeyden önce ayıptır. Bu kelimenin tam anlamıyla Yasak Meyve satmaktır. Kendi düşünce ve arzularına aykırı bir duruş sergileyen Başbakan’ı tehdit ve süslü sözlerle ayartma hamlesidir. Meselenin çözümüne yönelik olarak yapılan öneri belirtilen ayartma hamlesini ele vermektedir: “Bu yol, ancak sivil siyaset alanının genişletilmesi ve demokratik iklimin genişletilmesiyle mümkün olabilir.” Eline silah almış, her yerde herkese saldıran bir terör örgütü ortada olduğu halde ‘sivil siyaset alanından bahsetmek’ iğva değilse nedir? Keza ‘her diyalog girişimin sonunda’ taleplerini bir adım daha ileri götüren örgütün mevcudiyeti ortada olduğu halde sivil siyaset ve demokrasiden bahsetmek iğva değilse nedir?

Son günlere kadar belirtilen çerçevede duruş sergileyen numaracı cumhuriyetçilerin milli devletten rahatsız olduklarını düşünürdüm. Fakat Başbakan’ın uygulama yönünde hataları olmakla birlikte terör örgütüne karşı bir tavır geliştirmesi ve özellikle AB ülkelerinin terör örgütüne maddi ve siyasî destek sağladığını ifade etmesini eleştirmek başka bir amaca yöneliktir. Böyle bir eleştiri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karşısına terör örgütünü bir güç olarak çıkartma çabasından ve kanın akmasını derinleştirmeden başka hiçbir anlama gelmez. Terör algısını abartarak ve yenilmez göstererek, terör örgütüne karşı çıkanları da ‘nesnel müttefik’ olarak tanımlamak bir çatışma alanının oluşmasına katkı sağlamaktan başka ne işe yarar? Bir deprem hadisesinden sonra ‘İran, Suriye ve Türkiye’ uyruklu terörist müttefikin Van’ı kana boyama girişimini hangi sivil siyasetin alanını genişleterek çözeceksin? Bir milleti en acı gününde vurma algısından sonra ‘sivil siyasetten’ bahsetmek Yasak Meyve pazarlamaktır. Sivil siyaset ve demokrasi meşru siyasî zeminin konusudur. Böyle bir zeminin olmadığı ve terör örgütünün en üst saldırılar yaptığı bir ortamda Türkiye’nin Afganistan’ından bahsederek siyasî iradeyi tehdit etmek ‘özgürlük ve demokrasi’ gibi siyasî ve ahlakî değerlere duyarlı olmanın ürünü değildir. Bu tutum, Yasak Meyve pazarlama görevini üstlenmenin ürünüdür.

Yasak Meyve: Bilince Ulaşma

Kadim gelenekte yasak meyveyi yemek, insanın kendini ve dış dünyayı fark etmesi anlamında açıklanır. Uzun süre ‘zihin inşa etme ve yönetme ustalarının’ etkisinde kalan siyasî temsilciler ve bürokratlar işin gerçek mahiyetini görmediler. Terör örgütüyle müzakere ve diyalog yolunu seçtiler. Bu politika nedeniyle Türkiye ağır kayıp verdi. İki ay içinde verdiğimiz kayıplar, şehit sayısı durumun ne kadar acı ve vahim olduğunu göstermektedir. Türkiye, kendinin ve dış dünyanın farkına vararak ‘ayartma ustalarının’ kontrolünden çıkar ve süslü sözlerin büyüsünden kurtulur.

AB ülkelerinin teröre siyasî ve maddî destek sağladıkları üzerinde konuşulmayacak kadar bedihidir. Terör örgütü ve uzantılarının da ‘sivil siyaset ve demokrasi’ gibi bir derdinin olmadığı açıktır. Kana susamış ve kan dökmeyi varlığının gerekçesi sayan bir algı, her türlü insanî değere yabancıdır. Deprem hadisesini dahi ayrımcılığın bir aracı yapan algı hiçbir değer üretemez. Yasak Meyve satanlar her ne kadar ‘kanı, özgürlüğün aracı’ saysalar da gerçek ortadadır. Ayartma ve iğva içerikli meyve yemek: Haramdır, tövbeyi gerektirir.

Kurban

Sessiz bir sabahın ardından

Sır gibi insanlar ayakta

Telaşlı bir sızı var yüreklerde

Bilinemiyor

Kimse bilemiyor bu sızıyı…

 

Yaratan demişti ya hani

” Sadece benim rızam için her şey bugün”

Bilinmeyen belki bu idi.

Yakınlaşma günü bugün ve her gün

Uzaklara hatta ta ötelere yakın olmak için…

 

Rahmet yağmurları tılsımları ile

Rabbin şu fermanına namzet:

“Ortak koşanlardan olma ve Bana yönel”

Amacıdır çünkü Yaratanın ulaşmasını ister

Sadece kendisine bağlılığın ve itaatin…

 

Kan değil istenen

İbrahimi bir sadakat ömürde

İsmailce bir tavır

Ve

Muhammedi bir ruh

Tüm ümmete

 

YA HAYY

YA HAKK

YA HÂKİM-İ MUTLAK!

                                                   

Ayrılıkçılığın Sosyolojik Temeli Yok

Bu yıl Kurban Bayramı mesajlarında milli birlik ve beraberliğimize dair temenni ve dualar ön planda. Bunun sebebi şüphesiz tırmanan teröre verdiğimiz şehitlerin artışı ve Van depreminde milletimizin hiçbir ayrım gözetmeksizin acıları paylaşma ve yardımlaşmada gösterdiği emsalsiz kardeşlik örneğidir.

Van depreminde, Kürtleri temsil ettikleri iddia edilen ayrılıkçıların, bölge halkına şefkat ve yardım konusunda milli birlik ve bütünlüğü savunan, yaşayan ve yaşatan kesimlerin çok gerisinde kalması dikkat çekiciydi.

Buna bir de operasyonda öldürülen bir PKK militanının babasının taziye çadırına astığı Türk bayrağı altında söylediği sözler, evlatlarının terör örgütü tarafından kandırıldığını düşünen ailelerin de olduğunu gösterdi. (Kürt babanın sözleri: “Oğlum terörist olduğu için utandım. Bir babanın yaşayabileceği en büyük acıyı yaşıyorum. Kandırılarak götürüldü. Keşke benim oğlum da yanlış yola gitmeseydi ve bu acıyı bize yaşatmasaydı… Bizim ordumuz, bayrağımız birdir. Biz hain değiliz. Biz Müslüman’ız, aynı vatan aynı bayrak altında yaşamak istiyoruz”“)

Hem de öldürülme korkusuna rağmen gösterilen bu tavır, böyle düşünen ailelerin oranının hiçte az olmadığının işareti olarak değerlendirilebilir.

Bu gözlemlerimizin değeri belki de her türlü istatistik rakamın üstündedir. Ancak yine de ilmi araştırmalarla desteklenmedikçe tespitlerimizin boşlukta kaldığı iddia edenler çıkabilir.

Bu sebeple, Açık Toplum Vakfı (Soros)-Boğaziçi Üniversitesi adına Infakto Research Workshop tarafından (11 Mayıs 2010) yapılan “Bizlik” lik, “Öteki”lik ve Ayrımcılık: Kamuoyundaki Algılar ve Eğilimler anketinde sorulan bir soruya verilen cevapları hatırlatalım:

Soru             :Sizin için en önemli birinci kimlik hangisidir?

Cevaplar       :

  • a- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, %36,
  • b- Türk Milletinin mensubu olmak %29,
  • c- İslâm dininin emir ve yasaklarına bire bir uyan dindar bir Müslüman olmak % 18,
  • d- Laik kafa yapısına ve hayat tarzına sahip çağdaş bir Müslüman olmak %9,
  • e- Kendi etnik dilim ve kültürüm içinde yaşamak ve etnik topluluğuma mensup olmak %5,
  • f- Memleketim, doğduğum, büyüdüğüm, ailemin geldiği şehir, bölge %1

“Birbiriyle çelişmeyen, aksine birbirini tamamlayan, sadece kimliğin önceliğini gösteren dört cevabı toplarsak %94 gibi önemli bir orana ulaşıyoruz. Buna karşılık etnik kimliği tercih edenlerin oranı %5’te kalıyor.”

“PKK’nın siyasi kolu” olarak nitelendirilen partinin aldığı oy oranının (özellikle en yüksek oy oranlarına ulaştığı illerde terör örgütünün silahlarının gölgesinde seçim yapılmasına rağmen) Türkiye genelinde yüzde 6 mertebesinde olmasının bu araştırmayı desteklediği de düşünülebilir.

1-Bu araştırma “açılım” rüzgârının Türkiye’yi sardığı, ayrılıkçıların cesaretlerinin tavan yaptığı bir dönemde yapılmış. (Habur rezaletinin tarihinin 19 Ekim 2009 olduğunu hatırlayınca bu havayı daha iyi gözümüzde canlandırabiliriz.) 2- Yapan firmanın arkasında ayrılıkçılara destek veren Soros Vakfı‘nın bulunması önemli. Bu faktörler dikkate alındığında bulunan rakamın bile abartılı olması kuvvetle muhtemeldir.

Sosyologlar dünya üzerindeki devletler üzerinde yaptıkları tasniflerde devleti oluşturan topluluklar arasında hayatımızın doğumdan, yeme içmeye, bayramları, düğünleri, cenaze gibi bütün önemli aşamalarında etkili olan hayat tarzlarındaki benzerlik oranı yüzde 60 ve üzeri olan ülkeleri homojen yapılı, yüzde 60 ın altındakileri de heterojen yapılı saymaktalar.

Türkiye’de etnisite olarak Türk ve Kürt olanların arasında bu anlamda benzerlik yüzde 95 mertebesindedir. Türk ve Kürt etnisitelerinin birbirleriyle kız alıp verme suretiyle kaynaşması olmasa dahi, hayat tarzı, inançlar ve aidiyetleri bakımından gözlemlenen bu homojen yapı sebebiyle, Kürtlerin ayrıştırılması sosyolojik bir ihtiyacın değil, siyasi bir projenin eseridir. Bu siyasi projenin müellifi de (yazarı da) Kürtler değil, ABD/AB’ dir.

Sadece Kurban Bayramlarında Türkiye’nin bütün şehirlerinde aynı tarz bayramlaşma, kurban kesimi, mezarlık ve akraba ziyaretleri, ikram ve hediyeleşmenin olduğunu görmek bile bu gerçeğin tespitine kâfidir.

Terör örgütünü Kürt halkının temsilcisi gibi görmeye ve göstermeye çalışanlar bu dış kaynaklı projeye hizmet etmektedir. Hükümete düşen de öncelikle bölge halkını terör baskısından kurtarmak, Türk insanını “öğrenilmiş çaresizlik” içinden çıkarmaktır.

Yapılacak açılımlar da bölgesel ve kolektif haklar cinsinden düzenlemeler değil, bütün milletimizin demokratik hak ve özgürlüklerini geliştirme maksatlı yapılmalıdır.

Türkiye’nin Değeri

Türkiye’de yaşanan terör olayları bana, senelerce evvel, rahmetli hocam Yusuf Kurtiş’le yaptığım bir konuşmayı hatırlattı:

Kendisi aslen Arnavut olup, Ohri medresesinden mezundu. Çok yönlü biriydi. Hafız, İcazet sahibi, Dersiam, Fakih ve İmamdı. Başta Türkçe olmak üzere Arapça, Farsça, İngilizce, Arnavutça, Sırpça ve İtalyanca bilirdi. Klasik tabirle yed-i tula sahibi bir Osmanlı alimi, tam bir Osmanlı yani İstanbul Efendisi idi. Osmanlı olmakla her zaman öğünür, Osmanlılıktan sitayişle bahsederdi.

Bir konuşmamızda Ohri’yi neden terk edip, Türkiye’ye geldiğini sormuştum. Keşke sormaz olaydım. Hemen yüzündeki ifade hüzünlü bir hal aldı. Gözleri nemlendi. Çok derinlere daldı. Hazin ve titrek bir sesle konuşmaya başladı:

“Derdimi deştin oğlum, dedi. İnsan hiç, kolay kolay vatanından geçer mi? Her şeyini arkada bırakır mı? Hiç dönmemek üzere, ata yurdundan ayrılır mı?” diye soruma soruyla verdiği cevapları, bir bir sıralarken merakım da ziyadeleşmişti. Çıt çıkmıyordu aramızda.  Dokunsam ağlayacaktı. Halbuki, onu ne kadar da metin bilirdim. Gözlerini sabit bir noktaya dikti. Sanki bir yerden okurcasına:

“Oğlum dedi, Arnavutlar, İslam olmadan önce çeşitli vesilelerle Osmanlılarla işbirliği yapmışlardır. Mesela Osmanlı-Venedik mücadelesinde, Arnavut Beyleri Osmanlıların yanında yer aldı. Bu arada, Türk birlikleri bölgeye akın üstüne akın yapıyordu. Bunun sonucu Yıldırım Bayezid zamanında, Osmanlı yönetimine girmiş olduk.

“Bunu Arnavutluk’a Türk halkının yerleştirilmesi takip etti. Arnavut prensleri, zamanla İslam dinini benimsediler. On dördüncü yüzyılın sonlarında Arnavutların çoğu artık Müslüman idi.”     Hocam, biraz durdu. Derin bir nefes aldı. Nispeten sakinleşmişti. Uzak maziden güne doğru, pupa yelken yol almakta, geçmişin kısa bir panoramasını görürcesine ve yaşamışçasına çizmekteydi:

“Derken, Osmanlı Devleti 1417’de Arnavut sancağını kurmasıyla, Arnavutluk, Osmanlı fethinden sonra; beş asır, Avrupa’da İslam’ın yayılmasında, bir merkez rolü oynayacaktı. Nitekim birçok Müslüman Arnavut, Osmanlı Ordusu’nda hizmet görmüş, Osmanlı yönetiminde önemli görevler üstlenmiştir. Böylece aradan yıllar değil, asırlar geçti ve giderek 1912’lere gelindi.”

Hocam yorulmuştu. Yine soluklanmak ihtiyacını hissetti ve sonra:

“Oğlum dedi, gelindi gelinmesine ama, Batılı devletlerin yıllar öncesinden başlattıkları, dışardan üflemeleriyle Arnavutlar, içerde oynamaya  başladılar. Himaye ve koruması altında bulundukları Osmanlı Devleti’ne karşı maalesef- ayaklandılar. Avrupa’nın oyunları sonucu, diğer Balkan ülkeleriyle birlikte 1912’de Osmanlı Devleti’nden ayrıldılar.”

Başını kaldıran hocamın kaşları çatılmıştı:

“Ayrıldı da ne oldu? Balkan Ülkeleri Birliği’nin saldırılarına uğradı! Hıristiyan Balkan Orduları, Arnavut Müslümanlarını Hıristiyan olmakla, ölüm arasında bir tercih yapmaya zorladı. On binlercesini Hıristiyan olmadıklarından dolayı öldürdüler.

“Londra Konferans’ında Osmanlı Devleti’nin Arnavutluk üzerindeki egemenlik hakları kaldırıldı! Batı güdümünde olmanın ilk mükafatı olarak Batı, Arnavutlara verilecek yerleri küçülttükçe küçülttü (1913). Ülkede anlaşmazlık ve çarpışmalar başladı. Bu kaos hali, Birinci Dünya Savaşı boyunca sürüp gitti. Ancak, Paris Barış Konferansı’yladır ki, daha önce kabul edilen Arnavutluk sınırları tanınmış oldu (1921).

“Yine de Arnavutluk, 1925’in başlarında Cumhuriyetin ilan edilmesine kadar tam bir karışıklık devri yaşadı. 1928’de toplanan kurultay ise, anayasayı değiştirerek krallığı kabul etti.”

313

Mazide yaptığı yolculuktan, bir an için sıyrılan hocam, gözlerini gözlerime dikti ve elini elimin üstüne koyarak, pür-dikkat olmamı sağladıktan sonra:

“Velhasıl, Osmanlı’ya kalkan el onmadı. (Ellerimi sıkarak:) Evet oğlum dedi, Osmanlı’nın hukuken devamı olan bu devlete kalkan el de, onmaz. Er-geç bir belaya giriftar olur. İşte biz Arnavutlar, baş kaldırmakla, neler umduk, sonuçta ihanette birlik olduklarımızın ihanetine uğradık:

                          İlahi bakımdan edilmedik ihmal

                          Olunduk hikmet icabı ancak imhal.

                          Herkese ibret dersi olmalı bu hal.

                          Heyhat artık eski durum bil ki muhal!”

Derken, Hocam son derece duygulanmış ve şairlik vasfı harekete geçerek, konuşmasını şiirimsi ifadelere büründürmüştü. Fakat bu sözleri, bana, Milli ve İslam Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un şu mısralarını çağrıştırmıştı:

                         “İşte, ey unsur-i isyan, bu eliim izmihlal,

                          Seni tahrik eden üç beş alığın ma’rifeti!

                          Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti?

                          Hani, milliyetin İslam idi…Kavmiyyet ne!

                          Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.

                         ‘Arnavutluk’ ne demek? Var mı Şeriat’te yeri?

                          Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

                          Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahut Kürde;

                          Acemin Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!

                          Müslümanlık’ta ‘anasır’ mı olurmuş? Ne gezer!

                          Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

                          En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın;

                          Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın!

                          Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,

                          Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

                          …………………………………………….

                         ‘Medeniyyet’ size çoktan beridir diş biliyor,

                          Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor,

                          Arnavutlar size ibret olacakken, hala,

                          Ne bu şuride siyaset, ne bu fasid da’va?

                          Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz…

                          Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

                          Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum…

                          Başka bir şey diyemem…İşte perişan yurdum!…”

                                     6 Mart 1913      

 “Sanki Osmanlı’nın bedduasına uğramıştık. Felaketler birbirini kovalıyordu. Nitekim 1939’da Faşist İtalyan orduları Arnavutluk’a girdi. Ve bu işgal 29 Kasım 1944’e kadar devam etti.

“1943’te Arnavutluk, bu sefer de Almanların eline geçti. Çünkü Arnavutluk, Osmanlı’ya baş kaldırdığı o uğursuz günden beri sahipsiz ve hamisiz kalmıştı. Aklımız başımıza gelmişti ama ‘Ba’de harabü’l-Basra’. Sonunda olan olmuş, işgalin sona ermesinden (29 Kasım 1944) hemen sonra Enver Hoca liderliğinde komünist  ‘Halk Cumhuriyeti’  kurulmuştu!

314

“Komünist diktatörlüğün kurulduğu ilk yıllarda binlerce insan İtalya’yla iş birliği yaptıkları gerekçesiyle idam edildi! Altmışlı yılların sonuna kadar iki bin küsur cami ve kilisenin kapısına kilit vuruldu! Müftülük ilga edildi! Dini görevlerin yerine getirilmesi yasaklandı! Lider ve önder konumundaki  – onların tabiriyle-  bütün ‘Tutucular’ ortadan kaldırıldı!”

Gözyaşlarının; yanaklarına doğru süzülmesine artık mani olamıyordu. Bir süre sessizce ağladı. Odayı derin bir sessizlik kapladı. Sonra duruldu:

“Sen bana bakma oğlum, dedi. Kolay değil, Osmanlı’nın beş yüz sene emek verdiği değerler; bir bir yok olurken, bizlere de vatanı terk etmekten başka çare kalmamıştı. Değil malımız mülkümüz; artık dinimiz, imanımız ve hayatımız da tehlikedeydi! Varımızı yoğumuzu, yok pahasına satıp savdık. Ne yapıp edip, bir yolunu bulduk. Ana -Vatan ve Darü’l-İslam / İslam diyarı bildiğimiz, üstelik iman vesilemiz olan Osmanlı-Türklerinin ülkesine canımızı zor attık.      “İşte evladım, senin sorduğun sorunun cevabı, bu anlattıklarımın altında yatıyor. Bilmem ki, cevap verebildim mi?”

Yaşaran gözlerim, mahzunlaşan ses tonumla:

“Ne demek hocam, hem de çok ibret-amiz bir cevap verdiniz. Sağ olun. Fakat çok yoruldunuz biraz dinlenseniz.” dedim.

O gün, ilk defa, hüzünlü fakat Türkiye’min değerini, daha iyi anlamış olarak yanından ayrıldım.

X

 Gelelim günümüze:

“İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helak eder misin, Allah’ım…” (A’raf: 155) diyerek Yüce Rabbimizin engin merhamet ve korumasına sığınıyor; son pişmanlığın fayda vermeyeceğini hatırlatarak; içimizdeki beyinsizlerin akıllarını başlarına almalarını ve bindikleri dalı kesmemelerini diliyorum.

Semih Göksel’in Ardından

Yaşamın doğal ve hepimiz için geçerli olan sonucu Hak’a kavuşmaktır. Sevenlerinin hüznü içinde  Semih Göksel’de, Allah’ın rahmetine ulaştı. İzmit, genç sayılabilecek  yaşta, değerli bir evlâdını yitirdi.

Dinî inancımız, aramızdan ebediyete intikâl edenleri hayırla anmayı öngörür. Bu istek, güzel hizmetlerin ve davranışların sahibini rahmetle anmamızın yanı sıra  güzel huyların ve amellerin geride kalanlara örnek olması dileğidir. 

Semih Bey, İzmit’in köklü Göksel ailesinin titiz ilgisi ve gözetiminde yetişmiş, değerli bir işadamı olarak kentimizdeki ticâri ve sınâi işlerini uzun yıllar sürdürmüştür. 

Geçirdiği talihsiz kaza, Semih Bey’i ciddî sağlık sorunlarıyla karşı karşıya bırakmış, çok uzun süren bir tedavi dönemi geçirmesine neden olmuştur. 

Ailesi, eşi ve çocuklarının ihtimamlı bakımları, duaları ve sevgileriyle yavaş yavaş sağlığına kavuşmuştur.

Semih Bey, geçirmek zorunda kaldığı çok zor dönemlerde bile dengesini, ölçüsünü, soğukkanlılığını ve kontrolünü muhafaza etmesini bilmiştir. Çevresindekilere her zaman saygılı, güler yüzlü ve sevgi dolu olarak yaklaşmıştır. 

Aramızdaki büyük yaş farkına rağmen, beraber çalışma imkânımız oldu. İzmit Ticaret Odası başkanlık görevimi sürdürürken, Semih Bey’in, Yönetim Kurulu üyesi olarak değerli hizmetlerine her zaman tanık oldum. 

O süreçle ilgili çok değerli ve önemli anılarım oldu. Yönetim Kurulu’nda birlikte önemli işler başardık. 

Fuar içindeki oda binamızın, on dönüme yakın yeşil alanını ağaçlandırmak için, Hendek Devlet Fidanlığı ziyaretine, Semih Bey ve İzmit depreminde kaybettiğimiz değerli arkadaşımız Metin Darcan Bey’le beraber gitmiştik. 

Beğendiğimiz fidanların bedellerini ödeyerek   İzmit’e dikim alanına kadar nakliyesini gerçekleştirmişlerdir. Ayrıca ekilmelerine de nezaret etmişlerdir. Yüz elli adet civarındaki fideler, şimdi on beş yaşına ulaşmışlardır. Bu ağaçlar şimdi, ebediyete yürümüş olan iki değerli kardeşimizin bize yadigârı olmuştur. 

Semih Bey’in doğa sevgisi yanında, yakın çevresince iyi bilinen bir başka özelliği de, hayvanlara olan sevgisidir. Evinde ve iş yerinde sürekli baktığı köpeklerine çok düşkündü. 

Beraber çalıştığımız süre zarfında Semih Bey çalışma arkadaşlarına karşı her zaman  iyi niyetli, dürüst ve saygılıydı. 

Arkadaşlarını hiç yalnız bırakmadı. Her zaman mert, sözünün eri, güvenilir ve sağlam karakterliydi. Beraber yola çıktığı arkadaşlarına asla sırtını dönmedi. 

Arkadaşları ve dostları O’nu hiç unutmayacaklar ve her zaman özlemle anacaklardır. 

Kendisine bir kez daha Allah’tan  rahmet diliyorum.

 

Hiç Bir Zaman Karamsar Olmadım, Koç-Sabancı Gibi Olmayı İse Hiç Düşünmedim

 anılar

Hemen hiçbir dönemde karamsar olduğumu hatırlamıyorum.  

En zor şartlar altında, en sıkıntılı anda bile umutsuzluğa kapıldığımı hatırlamıyorum. Hep bir çıkış yolunun bulunacağına inanmışımdır. Bu inancımı hiç yitirmedim ve yitirmek istemiyorum.

Üzüntülerimiz, zor anlarımız olmadı mı? Elbet oldu. Mutsuzluğumuz oldu ama, umutsuzluğumuz hiç olmadı. Hep bir çıkış yolu olacağına inandık. Ve bazı ZOR’ları bu inançla başardık. Çocukluğumuz hep bu çizgide yürüdü. Diyebilirim ki, Hiç Zor Görmedik ve Çaresiz Hiç Olmadık.

Özellikle de bir Osmanlı Hanımağası olan HAMİNNEM bunda çok etkiliydi. Herkesin indinde O’nun çok saygın bir yeri vardı. Evde ve Akrabaların da dahil olduğu Geniş Aile içinde hep onun sözü geçerdi.  Kimse ona karşı gelmezdi. Belki de O, hiç kimse için olumsuz sayılabilecek bir tutum, bir beklenti ve bir davranış içinde olmazdı.

Haminnemin güldüğünü, yüksek sesle güldüğünü hiç kimse görmemiştir. Onun yüzünde her zaman kararlı, ciddi fakat sevecen bir ifade olmuştur.  Olli Dayı (Ali Amca) ile sohbetlerinde nadiren hafifçe gülümsediğini hatırlarım. Baba dostu, -Yemen’de uzun yıllar askerlik yaptıktan sonra döndüğünü bildiğimiz ve bu nedenle kendisine “Yemen Çürüğü” lakabı verilen Ali Dayı ile Kahve İçerler, uzun uzun sohbet ederlerdi.

Ali Dayı, hemen her gün, öğleden önce bize gelirdi. Kapı arkasında avlu içinde otururlardı. Çoğu zaman Haminnemin bizzat yaptığı, bazen de evdekilerin hemen getirdikleri kahvelerini yudumlarken bir taraftan da sohbet ederlerdi. 

Kimse onları rahatsız etmez, yanlarına da gitmezdi.  Yalnızca ben, arada bir gider, Haminnemin hemen dizi dibine oturur sessizce bir süre onları dinlerdim.

Ali Amca genelde YEMEN ANILARINI anlatırdı. Haminnem onu sessizce dinler, bazen küçük suallerle onu daha çok konuştururdu. Sohbetleri o kadar güzel, o kadar seviyeli ve o kadar tatlı olurdu ki, bazen belki saatlerce dinlediğimi hatırlarım. 

Ali Amca’nın (OLLİ DAYI’nın) YEMEN anıları, benim başka bir nedenle de ilgimi çekiyordu. Dedem, (Annemin Babası; ABDULMUTTALİP LAMBACI da, Yemen Anılarını çok anlatırdı.  Onun dinleyicileri, bazen Kaymakam, bazen Banka Müdürü, Hakimler vb. memur takımı olurdu. Ve yine TEK BEN, onların da sessiz dinleyicisi olarak hemen yanlarında olurdum. 

Dedem 13 yıl süren askerlik hizmetinin (11) yılını YEMEN’de geçirmişti. Ve Dedem ve Olli Dayı ve bir kişi daha -Halil SAMUK- YEMEN’den dönebilen şanslı kişilerdendi.  Ailemden (6) kişinin daha YEMEN’de olduğu ve dönemedikleri hep anlatılmıştır.  Dedemin, (11) yıl Yemen’de kalması ve dönebilmesi, onun; SIHHİYE ÇAVUŞU olarak geri hizmette,  SAĞLIK ÇADIRINDA bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ve yine o nedenle de döndüğünde, pratik bir CERRAH’tır O!….  Uzaktan yakından YARALILAR; KAZAYA UĞRAYANLAR;  Böcek, Yılan Sokanlar, ONA tedavi için gelirler ve gerçekten ŞİFA bulurlardı.  Tedavi şeklini göremezdik ama, teşekkür için geldiklerinde konuşmaları bizler de izlerdik.

Şimdi her iki anıdan; Dedem’den ve Olli Dayı’dan da kırık dökük bazı  kalıntılar var ama, keşke bunlar yazılabilmiş olsaydı diye çok hayıflanmışımdır.  

Haminnemle KÖY BAĞLARINA gezilerden “Aslında ZOR  Değil” isimli kitabımızda bir bölüm aktarmıştım.

Dedemin Bahçeleri de bizim oyun alanlarımızdı. O bahçelerde iklimin müsaade ettiği her meyve her sebze vardı. O bahçeler adeta birer botanik bahçesi gibiydi, her cinsten bir iki örnek, çok uzaklardan getirilmiş türler… O iklimde neler olabiliyorsa.. Ve çiçekler; çeşit, çeşit!.. 

Sonra GÜRLEVİK ÇAYI Boyunca BİR CENNET.. ÖZ’de ayrı bir CENNET..  Büyüklerin de yardımıyla; ÇİMMEK (Yüzmek) için yaptığımız GÖLET’ler.  BALIK TUTMA Teknikleri ve taktikleri. Arkadaşlarla, Ailemizle O cennetlerde geçen, hızla geçen çocukluk yılları.

Şu anda TAPU olarak da bana ait olan bir araziden, “KARAAĞAÇ DİBİ”nden söz etmeden geçemem.  Burada bulunan KARAĞAÇ, bir ULU AĞAÇ idi. Kesilme nedeni olarak açıklandığında öğrendiğime göre kapladığı alan; 1.5- 2 dönümdü. Tek bir AĞAÇ, KARAAĞAÇ…  Kesilmeden önce ölçmüşlerdi. Hatırlıyorum; tam BEŞ KİŞİYDİLER, Babam ve Arkadaşları. AĞACIN ETRAFINI Kuşattılar, Kucakladılar ve halkanın ucu tamamlanamamıştı. ALTINCI KİŞİ de olsa BELKİ dediler.  BELKİ kucaklayabilirlermiş.. Bu ölçüyle; etrafı tahminen (10) metre ve ÇAPI;  ( 3 – 3,5 ) metre bir ULUAĞAÇ.  Kesilmesine karar verildi. Ve (45) günlük bir çalışma ile kaldırıldı. O zaman ben Okul için İSTANBUL’da idim. Hoş, Mecitözü’nde olsam da fark etmezdi ya..  Hem; belki sözümüz de geçmezdi, aslında biz de,  bu büyük güzelliğin değerini bilmezdik.

ŞİMDİ Anlıyorum ve ÖYLE bir AĞAÇ Sahibi olmak onu yetiştirmek için SERVETİMİ verebilirim. Nitekim, O araziye bir VAKIF Kurmak, bir “OKUL” veya “HASTANE” yaptırmak ve BAHÇESİNDE BİR DEĞİL (TAM 100 ADET) KARAAĞAÇ Yetiştirmek için..   Allah imkan verir nasip ederse en büyük emelim işte bu..    

Karaağaçdibi ile ilgili bir anımı aktarmadan geçemeyeceğim. O sene bu tarlamıza PANCAR ekilmişti. Pancar suyu çok sever. Ama o yıl sular çok azalmıştı..  Saat hesabı kiralanan GÜRLEVİK ÇAYI için pek te heveslisi yoktu. Parmak kadar bir su ve saati 7,5 lira.. Babam bu suyu kiralamıştı. Birlikte tarlaya gittik. Aynımızda bir de işçimiz vardı. Su, 2-3 saatte ancak tarlaya kadar gelebilmişti. Yaklaşık (5) saatte de YARIM DÖNÜM YER sulanamamıştı. 

Bu hesaptan, bu su, bu tarlaya, (10) geceli gündüzlü aksa yine de tarla Tam Olarak sulanamazdı.  Su parası, Amele yevmiyesi derken pek de akıllıca olmayacaktı.  Babam bir fikir ortaya attı;

  • Suyu tarlaya çevirelim kendi halinde aksın gitsin, bakalım ne olacak. Dedi. Ortakçımızın büyük oğlu Nuri Ağabey itiraz etti;
  • Mehmet Ağa dedi, öyle olmaz eğer yol verilmez se bu su kendi halinde ilerlemez, belki de başkalarının işine yarar, kollamak lazım..

O anda söze girdim:

  • Ben,dedim, Ben bu işi yapabilirim.. Güldüler, Ama Nuri Ağabey, şöyle bir baktı ve;
  • Doğru söylüyor Mehmet Ağa dedi. ATAM ONA GÖRE BİR İŞ, Sabah-akşam suya yol verecek, arada ben de yardım ederim. Olur bu iş…

Karar verildi. Su bağlandı, ilk birinci gün, Nuri Ağabey’le beraber gittik, sonra ona;

–  SEN GELME NURİ AĞABEY.. Dedim ve ben her gün gittim.  Öyle zevkli, öyle gurur verici bir işti ki; suyun ulaştığı HER BİR PANCAR YAPRAĞI GÖZLE GÖRÜLÜR ŞEKİLDE ŞÖYLE BİR DOĞRULUYOR, SANKİ BANA TEŞEKKÜR SELAMI İÇİN HAFİFÇE ÖNE EĞİLİYORDU..

Onlarla konuşuyordum. Tam (12) gün, günde 2-3 kez gittim.. Elimde, boyumu aşan kocaman bir kürekle zevkle gidiyordum. Bazen OYUN OYNAYAN Arkadaşlarımın arasından geçiyordum. Benimle DALGA geçiyorlardı;

  • SUCU, SUCU!.. AMELE GELDİ.. Bakın, bakın SUCU GİDİYOR, AMELE GİDİYOR. Diyerek gülüyorlar, bana sataşıyorlardı.

Bir gün DAMİNİN HÜSEYİN yoluma çıktı;

  • Baksana yaa, Arkadaşım, Sen Amele misin? Neden her gün suya gidiyorsun. Filan diye güldü..
  • Sen karışmasana. Dedim. ve devam ettim.

Her gün.. Ararlında hızla geçiyordum. Alaylı bakışlarını görüyordum, hiç etkilenmedim.  Sabah Tarlaya geldiğimde gece boyu akan suyun ıslattığı alanlarda dizlerime kadar çamura batıyordum.

Öyle zevkliydi ki… Yaptığım işi sevmiştim.  Her akşam mutluluk ve gururla dönüyor, akşam yemeğinden hemen sonra huzurla  uyuyor ertesi gün kahvaltımı alelacele yaptıktan sonra adeta koşarcasına yine tarlaya gidiyordum. 

O sene O tarlada yetişen PANCAR’ın her biri 10-12 kilo geldi ve BÖLGE BİRİNCİSİ olduk.. Bu sonuçta tam da kurak mevsimdeki ağır ve verimli SULAMA etken olmuştu. Uzmanları öyle söylediler.

Bu benim için öylesine büyük bir mutluluk ve gururdu ki sormayın gitsin. .

Artık ORTAOKULA başlamıştım ve tatillerde hep işimizin içindeydim. O yıllarda, PAZAR günleri, Bakkal Dükkânımızın önünde TUZ Satmak, benim sorumluluğuma verilmişti. En çok ben satıyordum. Babam gülmekten yerlere yatıyordu. Tuz aslında (5) kuruştu, ama ben  (4) kuruştan satıyor ve diğer satıcının iki-üç misli satmış oluyordum. Ve daha çok kar ediyordum. Ayrı bir zevkti..    

Sonraları, ileri yaşlarda nedense hiç kalmadığını gördüğüm bu TİCARİ DEHA (!)  BENZİNLİKTE de sınanmıştı.  Bir sene Yaz Tatiline geldiğimde; Benzinliğin depolarında yüzlerce BOŞ TENEKE Biriktiğini görmüştüm. Sordum;

“BU TENEKELERİN KAPAKLARI GENİŞ OLDUĞU İÇİN KÖYLÜLER ONLARI SATIN ALMIYORLARMIŞ.” 

Dikkat ettim TENEKELER yağ bulaşığı idi.  Babamdan tenekelerin hepsini istedim.

  • AL, SENİN OLSUN. Dedi.

Yanıma bir İŞÇİ aldım 3-4 günde sayıları BİN kadar olan TENEKELERİN tamamını TERTEMİZ Yaptık Parlamış, ışıl ışıl olmuşlardı. Bir bölümünü  VİTRİN yapar gibi DIŞARIYA sıraladık. Gelen ve soranlara;

  • Fiyatı; DÖRT lira. Dedim. Şaşırdılar,
  • NEDEN diyecek oldular;
  • Bunlar GENİŞ KAPAKLI OLDUĞU için Dedim. Buna daha çok şaşırdılar. Daha önce; Normal Teneke 2.5 liraya bunlar ise 1.5 liraya satılıyor ve kimse bunları almıyordu. Hem ucuz hem de ELİ YÜZÜ PİS duran TENEKELERDİ bunlar.. Biz sadece TEMİZLEMİŞ ve FİYATI da (4.0) lira yapmıştık. Öbür 2.5 liralıklar yine vardı.

Ve şaşılacak şeydi herkes bu  (4.0) liralıkları Satın Almaya başlamıştı. TEMİZLEMEK ve FİYATI YÜKSELTMEK!… Yaptığımız sadece buydu.

On beş günde bütün TENEKE STOĞU tükenmişti.  Ve bu da benim başarımdı.

Ama dedim ya, sonraları bu TİCARİ DEHA(!) hiç mi, hiç kalmamıştı…

Düşünce tarzımız değişmişti. İLERİDE ANLATACAĞIZ;  BİR SABANCI, BİR KOÇ OLAMAZDIK,

ONLAR BİR KONJONKTÜRÜ YAKALAMIŞLARDI. ARTIK ONLAR GİBİ OLMAK ZOR İDİ. AMA ONLARIN DA MUHTAÇ VE MECBUR OLACAKLARI BİR YÖNETİCİ MÜKEMMEL BİR YÖNETİCİ OLABİLİRDİM

Hedef böyle şekillenmişti.

Ve işte BEYAZ DÜNYA ARAYIŞIMIZ DA  BU ÇERÇEVEDE ŞEKİLLENMİŞ OLACAKTI…

Herkese gönüllerince BEYAZ DÜNYALAR diliyorum..