17.7 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1140

Atatürk’e Karşı Samimi Olmak

 

Atatürk aramızdan ayrılalı 73 yıl olmuş. Ama sanki o hiç ölmemiş gibi onu konuşuyor ve tartışıyoruz.

Onun Türk milletine yaptığı hizmetleri inkar edecek bir Türk bu güne kadar çıkmadı ve bundan sonra da çıkacağını zannetmiyorum.

Bu sebeple milyonlarca Türk evladı, sadece 10 Kasımlarda değil yaşamın her anında onu minnet ve duayla yad etmektedir.

Atatürk’ün yaptıklarını iyi anlamak için o yıllara gitmek ve dönemin şartlarını bilmek gerekir. Keşke “Uzay Yolu” dizisinde olduğu gibi bir ışın makinesi ile geçmiş zamana yolculuk yapma imkanı olsaydı.

Eminim ki; böyle bir fırsatı yakalayacak olan her Türk evladının, başarılan işler karşısındaki hayranlığı bugünkünden kat be kat daha fazla olacaktır.

Gerçekten Atatürk önderliğinde, Türk milleti ve Türk ordusu çok büyük işler başarmıştır. Ben onların yaptıkları ile daima övündüm ve bundan sonra da övünmeye devam edeceğim.

Atatürk’ü kimler sevmez? Veya kimler sever veya sayar görünürde, onun manevi şahsiyeti üzerinden Türk milletine zarar verir? diye sorsam; bu sorulara cevap vermekte zorlanırsınız diye düşünüyorum…

Çünkü günümüzde de devam etmek suretiyle bu güne kadar Atatürk konusunda, bilerek ve kasten kafamız karıştırılmıştır.

İlk önce Atatürk’ü kimlerin sevmediğini söyleyelim. Birincisi Türk milletinin ve devletinin varlığını istemeyen dış güçler ile onların yerli işbirlikçileri, onu hiç sevmezler.

İkincisi, hainler ile onların çocuk ve torunları Atatürk’ten nefret ederler. Kimdir bu hainler?

Devlete, parayı ve silahı dış güçlerden almak sureti ile isyan edenlerin tümü haindir. Dünyanın her yerinde ihanetin cezası ölümle karşılanmıştır. Elbette hainlerin sırtının sıvazlanacak hali yoktur. Bu sebeple hainlerin ve onların çocuklarının Atatürk düşmanlığı had seviyededir.

Ancak tarif etmeye çalıştığımız bu hainler, ihanetlerini bu günkü nesillere “demokrasi, özgürlük, insan hakları” gibi allı pullu kavramlar altında sunmaya çalışıyor ve işi döndürüp Atatürk’e laf söylemeye getiriyorlar.

Bunları yapanların çoğu Dersim, Şeyh Sait, Pontus gibi olayların kalıntıları ile İslam’a dönmüş gibi gözüken sahtekarların çocuklarıdır. Devletin elinde bu konulara ilişkin her türlü belge ve isim bulunmaktadır. Kendine güvenen varsa hodri meydan! Bunlar Türk milletine açıklansın. Hatta kimlerin dedeleri cepheden kaçmış bunlar da Genelkurmay arşivlerinde var. Atatürk’e laf söylemek kolay olabilir ama gerçeklerle yüzleşmek çok zordur.

Atatürk’ün yaptığı en önemli iş, bunların dedeleri karşısında Türk milletini galip getirerek hükümran unsur yapmaktır. Onun için tek hedef aslında Atatürk değil, Atatürk’ün manevi şahsiyeti yolu ile Türk milletidir. Günümüzde yaşanılan tartışmalarda bunun en büyük delilidir.

Atatürk’ten haz etmeyen diğer bir kitle ise, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetle iktidarlarını kaybedenlerdir. Malum iktidar demek; para, nüfuz, mevki ve güç demektir.

Osmanlı -Türk Devletin de her ne kadar bir burjuvazi ve aristokrasi olmadığı söylense de yönetime hakim bir sınıf vardır ve bu iktidar sahipleri Atatürk’le birlikte güçlerini yitirmişlerdir. Bu durum, açık edilmese de içten içe bir Atatürk karşıtlığını muhafaza edegelmektedir.

Günümüzde Atatürk’e açıkça karşı gelinememesinin, anıtlarının tuzla buz edilememesinin, adının okul kitaplarından çıkarılamamasının, resimlerinin duvarlardan indirilememesinin nedeni onunla ilgili olarak çıkarılmış koruma kanunları değil bizatihi Türk milletinin ona duyduğu derin sevgi ve saygıdan dolayıdır.

Peki bu derin sevgi ve saygı nereden gelmektedir?

Bunun bir çok haklı sebebi olmasına karşılık kanaatimce en büyük sebep Mustafa Kemal ve onun komutasındaki Türk ordusunun, milletimizin namusunu ve onurunu kurtarmış olmasıdır.

Yanı başımızdaki Irak’ı işgal eden ABD ordusunun Müslüman Iraklı kadınlara neler yaptığı hepinizin malumudur. Bunun dünya tarihinde bir çok örneği vardır.

30 Ekim 1918 tarihinden itibaren galip devletlerin askerleri tarafından işgal edilen güzel ülkemiz, 5 yıl boyunca düşman çizmesi altında çiğnenmiştir.

O dönem Müslüman Türk kadınının ne gibi onursuzluklara uğradığını düşünebiliyor musunuz? Uğradığı ayıp yüzünden kendisini ağaçlarda sallandıran, uçurumlardan aşağı yuvarlayan veya azgın sulara bırakan nice iffetli kadınımızın; intikamını alan ve milletimizin onurunu kurtaran Atatürk ve Türk ordusu olmuştur. Bunlar milli gurur sebebiyle açık edilmez ama sadece sebeplerden biri olarak Atatürk ve Türk ordusuna, bu nedenle milletimizin duyduğu sevgi, saygı ve bağlılık değer olarak ölçülemez seviyededir. Bu sebeple Mustafa Kemal’e duyulan sevgi ve saygının ana kaynağında bu düşünceler ile oluşan duygular yatar.

Sadece bu neden bile Atatürk’ün aziz hatırasına saygı göstermek için yeterde artar.

Atatürk’ün ölümünden bu güne kadar onun etini, kemiğini, iliğini sömürerek onun üzerinden geçinmiş olanlara; iktidara gelmek için onu yerden yere vuran şer cephesine ve elbette hainlere diyorum ki; ona karşı saygı gösterin ve samimi olun. Çünkü o düşmanlarının bile iltifatına ve övgüsüne mazhar olmuş büyük bir liderdir.

Unutmayın ki; onun koruyucusu ve kollayıcısı önce Allah ve sonra da Türk milletidir. Siz ne yaparsanız yapın, sanmayınız ki; Türk milleti Atatürk’ü sevmekten ve saymaktan vazgeçer. Ve aldanmayın ki; takiyenize kanar sizi onun yolunda sanar…

Büyük Önder, rahat uyu… İzinde olanlar tüm uyanıklığı ile her şeyin farkında… Kurduğun Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti ebediyen yaşayacak.

Prof. Dr. Nadim Macit

Bu gün değerli ilim adamı kendisini Türk Milliyetçiliğine adamış çalışmalarını bu konuda yoğunlaştırmış Mümtaz insan Nadim Macit Hocayı size tanıtmak istiyorum.

Nadim Macit Hoca Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Sosyal Ekonomik ve Siyasi İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir.

Nadim Macit Türk milliyetçiliği için şunları tespit etmiştir.

– Çağın en saçma modası Milliyetçiliğin tarihi kategori olduğu görüşüdür.

– Milliyetçilik ne tarihi kategori, ne de muhayyeldir.

– İnsanın birlikte yaşama arzusunun ve var olma iradesinin gereğidir.

– Değişen “dünya dil sistemlerine” göre aidiyet ve mensubiyet biçimi değişmiştir.

– Fakat millet olgusu, içtimai birlik gerçeklik olarak varlığını hep korumuştur. Bu nedenle, bir tutum ve siyasi hareket olarak milliyetçilik hep var olacaktır.

– Milliyetçilik her türlü basit ve sıradan genellemeleri aşar.

– Farklı milliyetçilik modelleri içerisinde Türk Milliyetçiği özel bir anlama sahiptir.

– Türk Milliyetçiliği kültürel akıldır.

– Tecdit hareketidir.

– Millete dayandığı için her türlü otoriter düşünceyi ve sistemi reddeder.

– Kültüre dayanır, hayata değer katan ve anlamlandıran eylem biçimini esas alır.

– Her türlü ırkçı söylemi reddeder.

– Geçmişte irtibatı açısından kültürel akıl geçmişten kopuş itibariyle tecdit hareketidir.

– Dayandığı kültürel aklın gereği olarak şimdi de yaşamak ve var olmak istediği için ani dirilişlere ve sıçramalara uygun yenileşme hareketlerine eşlik eder.

– Geçmişin tasavvuru ve geleceğin dilidir. İnsani ve İslami esasların tarihi ve asri sesidir.

– Batı tarzı ve din karşıtı “ulusalcı söylemlerden” ayrılır.

– Tarihi ve kültürel ufku, çağın ufkuyla buluşturan fikri ve siyasi bir harekettir.

– Temel mefkûresi; tarihi ve kültürel imanın ve vecdin hamurunda mayalanmış yüksek bir medeniyet inşa etmektedir.

Özverili çalışkan, Türk Milliyetçisi Hocamızın yayınlanmış eserlerini sizlere takdim ediyorum.

1- Kuran’ın İnsan Biçimi Dili

2- Ehl-i Sünnet Ekolünün İlk Öncüleri ve Görüşleri

3- Dünya Kurmak Eylem ve Değişim

4- Din siyaset İlişkisinin Teolojik Yorumu

5- İslam İnancının Ana Konuları

6- Oruç İbadeti Kuranla Yüzleşmek

7- Küresel Güç Politikaları

8- İmparatorluk Politikalarında Teo Stratejiler ve Türkiye

9- Öteki Din

10- Uzun Savaş Jeopolitik düzenleme ve Türkiye

11- Dünya Dil Sistemi ve Dini Söylem

12- Türk Milliyetçiliği Kültürel Akıl İçtihat ve siyaset

 Değerli hocamız gece gündüz demeden çalışmalarına devam ediyor. Yüce Allah kendisine sağlık, güç ve kuvvet versin.

Hocamızın kitaplarından temin etmek için telefonla bizzat kendisine ulaşabilirsiniz.

Cep: 0533 475 17 56

Örf’i hayat

Mayıs yirmi yedii kaydım nüfusa
Babam asker imiş annem lohusa
Taburlar içtima etmiş Ulus’a
İhtilal derlerdi doğduğum sene
.
Yazı defterine divit damlatır
Parmak uçlarımda cetvel kırk satır
On iki mart size ne hatırlatır
Jetler yine alçak uçtu desene
..
Örf-i idarenin her duyurusu
Sokaklar inzibat cemse dolusu
Radyodan çalınır yassah borusu
Hasan Mutlucan’a kulak versene

Okula giderdik helallik alıp
Her defa farklı bir kavgaya dalıp
Yine mi” ON İKİ” bu nasıl kalıp
Düdüğün tutulsun hakem! desene

Tarihimizdeki kırılma noktaları

54 adet kitaba imza koyan Araştırmacı Yazar SÜLEYMAN KOCABAŞ Tarihimizdeki kırılma noktalarını aydınlatıyor.  
Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı’nın ve Türkiye’nin karşılaştığı olumsuzlukların, ülke topraklarının coğrafî konumundan kaynaklandığına dair, genel kabul görmüş bir görüş var. Sayın Kocabaş! Anadolu’nun jeopolitik önemi üzerine genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Süleyman Kocabaş: Milletlerarası jeopolitik uzmanlarına göre, dünya haritasına bakıldığında, Anadolu dünyanın ‘Stratejik adası ve merkezi’dir. Bu tespit boşuna yapılmamıştır. Çünkü Anadolu üç kıtanın; Avrupa, Asya ve Afrika’nın aynı noktada kesiştiği ve düğümlendiği bir alandır. Amerika ve Avustralya keşfedilmeden önce ‘Eski Dünya’ denilen bu üç kıtaya, süper güç olup da dünya hâkimiyeti peşinde koşan bütün büyük millet ve büyük devletlerin bu emellerini gerçekleştirmek için Anadolu’ya hâkim olmayı şart olarak görmüşlerdir.
Geçmişin süper güçleri, Pers, İskender, Roma ve Bizans İmparatorlukları, Moğollar ve Timur; dünya hâkimiyeti için hep Anadolu’ya sâhip olmayı düşünmüşlerdir.
Anadolu daha birçok irili ve ufaklı devletin varlığına sahne olmuştur. Tarihte Anadolu kadar el değiştiren bir başka bölge olmamıştır. ‘Kızıl Elma’ olarak adlandırılan Türk millî mefkûresi (Türk Milletinin dünya hâkimiyeti ideali) ve İslâm’ın İ’layi Kelime-t’ullah dâvâsının (Allah’ın adını yüceltme düşüncesi) hedefleri arasında Anadolu’ya yerleşmek  de yer almıştır. Türkler bu düşünceyi, Müslüman olduktan sonra gerçekleştirmişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti ve onun ardından kurulup üç kıtaya hâkim olan Osmanlı cihan devleti bu büyüklük ve heybetlerini Anadolu’ya sahip olmakla kazanmışlardır.
Çetinoğlu: ‘Osmanlı Devleti, Anadolu’ya sâhip olduktan sonra dünyanın süper gücü oldu.’ Diyorsunuz. Konuyu açar mısınız?
Kocabaş: Fatih Sultan Mehmed Han, 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’na son verdikten sonra Osmanlı Devleti dünyanın süper gücü haline gelmiştir. Süper güç unvanı, 1768 -1774 Osmanlı – Rus Harbinde Osmanlının ağır bir mağlubiyete uğraması sonucu imzalanan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile son bulmuştur. Böylece Osmanlı, süper güç unvanını, 1453 yılından 1774 yılına kadar tam 321 yıl korumuştur.
Çetinoğlu: Osmanlı’dan sonra bu sıfat kime geçti?
Kocabaş: 1774’den sonra dünyanın süper gücü İngiltere olmuştur.
Çetinoğlu: Anadolu’ya sâhip olmadan mı?
Kocabaş: Anadolu’ya hâkim olmamış fakat Anadolu’nun sâhibi Osmanlı Devleti üzerinde hâkimiyet kurmuştur.
Çetinoğlu: İngiltere kaç yıl süper güç olarak kaldı?
Kocabaş: 1774 yılından 1945 yılına kadar 171 yıl.
Çetinoğlu: Sonra?
Kocabaş: İngiltere, İkinci Dünya Harbi’nin bitimi ile 1945’den sonra süper güç unvanını Amerika Birleşik Devletlerine kaptırmıştır.
Çetinoğlu: Anadolu’nun jeopolitik konumu, fırsatlar kadar tehlikeler de getiriyor olmalı…
Kocabaş: Evet! Osmanlı’nın yıkılışının en başta gelen sebeplerinden biri, jeopolitik konumdaki Anadolu’ya sâhip oluşudur.
Çetinoğlu: Şu sonuca mı varıyoruz? Jeopolitik konum süper güç olmak için şart fakat sâhip olunan gücü korumak, devam ettirmek için yeterli değil…
Kocabaş: Aynen öyle!  
Çetinoğlu: Süper güç olarak hayatiyetinizi devam ettirebilmek için neler gerekli?
Kocabaş: Güçlü olunacak. Zenginlik, ‘güç’ demektir.
Çetinoğlu: Yalnızca zenginlik yeterli mi?
Kocabaş: Yenilikleri tâkip etmek de gerekiyor. Şimdilerde ‘innovasyon’ diyorlar.  
Çetinoğlu: İngiltere yenilikleri tâkip etti mi?
Kocabaş: Amerika kıtasının keşfi ile İngiltere, Amerika üzerinde nüfuz sâhibi olmuştu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra Amerika’yı kaybedince, Hindistan’a yöneldi. Orası önemini kaybedince Orta Doğu, özellikle Irak üzerinde nüfuz alanı oluşturdu.
Rusya Osmanlı Devleti’nden Kırım’ı koparıp aldı ve Karadeniz devleti oldu. Rusya sıcak denizlere inerek süper güç olmak istiyordu. İngiltere bu niyeti sezdi ve Osmanlı’yı destekleyerek Rusya’nın sıcak denizlere inmesini ve dolayısıyla süper güç olmasını önledi. Bu politika kendisini ilk defa, 1783’de Başbakan olan William Pitt zamanında gösterecektir. Pitt şöyle diyordu: ‘İngiltere için, Osmanlı Devleti’nin ayakta kalması bir ölüm kalım meselesidir. Bunun aksini söyleyen kişilerle tartışmaya girmem.’
Pitt’le başlayan İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma ve onu Rusya’ya karşı reformlarla güçlendirme politikası, 19. asrın ortalarında Başbakan Lort Palmerston ile zirve yapacak, bu politika, 1880’li yılların başlarında başbakan olan Lord Gladıstone ile son bulacaktır.
Osmanlı Devleti süper güç iken, hiç kimsenin yardımı ve ittifakına ihtiyacı olmadan kendi kendisini savunuyordu. Zayıflayınca, İngiltere ile 5 Ocak 1809’da Türk-İngiliz İttifak Antlaşması’nı imzaladı. Osmanlı Devleti’ne isyan eden Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı kuvvetlerini yenerek 1833’de Kütahya’ya kadar girmesi karşısında, İngiltere buna da müdâhale etti.  Mısır hâkimi Mehmet Ali Paşa’yı ikna etti ve oğlu İbrahim Paşa Kütahya’dan çekilerek Mısır’a döndü. İngiltere, Anadolu’nun, güç sâhibi Mehmet Ali Paşa’nın elinde olmasındansa, zayıf Osmanlı Devleti’nin elinde kalmasını menfaatlerine uygun görmüştü.
Çetinoğlu: İngiltere, Fransa’yı da yanına alarak Kırım Savaşı’nda Osmanlı’yı destekledi.
Kocabaş: Evet! Çünkü İngiltere, 1838 yılında Osmanlı Devleti ile Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi’ni imzalamıştı. Osmanlı Devleti Rusya’ya yenilirse, menfaatleri elden gidecekti. Ayrıca, baskı uygulayarak 1839’da Osmanlı Pâdişahına Tanzimat Fermanı’nı imzalattırmıştı. Osmanlı’daki gayrimüslimlerin güçlenmesi, Osmanlı’nın daha da zayıflaması demekti. Ayrıca Ticaret Sözleşmesi ile de Osmanlı’yı ekonomik açıdan çökertecekti. Tarihçiler Osmanlı’nın çöküşünü, Fransızlara verilen kapitülasyonlardan çok Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi’ne bağlarlar.  
Çetinoğlu: Kırılma noktasına gidiş süreci hakkında bilgi verir misiniz?
Kocabaş: Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı Devleti’nin Londra Büyükelçisi idi. Mason olan Paşa, kolayca İngiltere’nin dümen suyuna girdi ve İngiliz efendisinin baskılarıyla kendisini Osmanlı Devleti’nin sadrazamlığına tâyin ettirdi.  Sadrazam olduktan sonra da hep İngiltere hesabına çalıştı. Tanzimat Fermanı’nı Paşa’ya, İngiltere’nin eski İstanbul Büyükelçisi Stratford Cannıng yazdırtmıştı.
Çetinoğlu: Verdiğiniz bu bilgi belgeye dayandırılabiliyor mu?
Kocabaş: Bu gerçeği, Cannıng’in hatıralarından öğreniyoruz.  Cannıng şöyle yazıyor: “Mustafa Reşit Paşa, bu işin neresinden başlanılması gerektiğini sordu. ‘Taa baştan’ diye cevap verdim. ‘Nasıl baştan?’ diye sorusunu tekrarladı. ‘Tabii mal ve can emniyetinden’ dedim. ‘Şeref ve haysiyetin de emniyet altına alınması gerekmez mi?’ diye sordu. ‘Şüphesiz’ dedim.”
1839’da Londra’dan Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) sıfatı ile İstanbul’a gelen Mustafa Reşit Paşa, 1838’de ölen babası Sultan İkinci Mahmud Han’ın yerine geçen çocuk yaşta ve devlet tecrübesi olmayan Sultan Abdülmecid Han’a, Londra’da hazırlanan Tanzimat Fermanını kabul ettirdi ve 3 Kasım 1939’da ‘uyulması gereken prensipler’ olarak ilan edildi.
Sadrazam tâyin eden ve deviren Cannıng Stratford, Osmanlıdaki rejim değişikliklerine nezâret için 1842’de İstanbul’a ikinci defa büyükelçi olarak tâyin edildi. İktidar değişikliklerinde de önemli roller üstlendi. 28 Eylül 1842’de Sadrazam Rauf Paşa’nın görevinden azli ile yerine Mustafa Reşit Paşa’nın getirilmesi onun isteği ile olacaktır. Cannıng, 1856 yılına kadar görevde kaldı ve azledildikçe Mustafa Reşit Paşa’yı, sadrazamlığa yeniden tâyin ettirdi, O’nu devamlı işbaşında tuttu.  Cannıng’e; İstanbul’daki bu nüfuzu sebebiyle ‘Hükümet içinde hükümet’ ve ‘Taçsız Sultan’ yakıştırması yapıldı.
Çetinoğlu: Boğazlar Rejimi de bu dönemde düzenlendi…
Kocabaş: Evet. Boğazlardan geçiş, Avrupa’nın büyük devletlerinin isteklerine göre tanzim edildi. Buna göre, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, sulh zamanında bütün devletlerin harp gemilerine kapatılacak, Osmanlı Devletinin taraf olduğu savaşlarda ise müttefiklerinin harp gemilerine açılacak, Boğazlar, bütün devletlerin ticaret gemileri için açık tutulacaktı. Osmanlı Devleti, antlaşma ile tarihinde ilk defa olarak bu şartları yerine getireceğini antlaşmaya taraf devletlere taahhüt ediyordu.
1841 Boğazlar Antlaşmasından memnun olmayan tek bir devlet vardı: Rusya. Rusya, Boğazları ‘Kendi evinin kapısı’ olarak görüyor, bunların kendi ticaret gemileri yanında harp gemilerine de açılmasını, Karadeniz’le sınırı olmayan hiçbir devletin harp gemisinin Boğazlardan geçmesini istemiyordu. Bu sebeplerden adı geçen antlaşmayı istemeyerek imzalamış, ardından ilk fırsatta onu değiştirmenin yollarını aramaya başlamıştı.
Rusya’nın anladığı bir husus da şu olmuştu: Büyük Devletlerin rızası olmadan Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini gerçekleştirmesi mümkün değildir. Bunun için Rusya, 1844 – 1853 zaman diliminde ilkin Osmanlı Devleti’ni Büyük Devletlerle paylaşma pazarlıklarına girişti. Çar I. Nikola, İngiltere bu paylaşım işine ‘evet’ derse diğer devletlerin de evet diyeceği düşüncesiyle önce İngiltere’nin kapısını çaldı. 31 Mayıs 1844’de Londra’yı ziyarete gelerek burada Başbakan Lord Aberdeen ile görüştü. O’na, ‘Türkiye ölüm yatağındadır. Biz O’nun hayatını korumak için gayret sarf edebiliriz. Fakat bu işe muvaffak olamayız. O ölüme mahkûmdur ve muhakkak ölecektir. İşte böyle bir zaman kritik olacaktır.’ diyor, ‘kritik an’ olarak vasıflandırdığı zamanı, Osmanlının mirasından pay almak için büyük devletler arasında savaşın başlaması ile izah ediyor, böyle bir savaş başlamadan, paylaşılması gerektiğini söylüyordu.  Aberdeen verdiği cevapta; ‘Bir santim dahi Osmanlı toprağı istemediğini ve kimsenin de böyle yapmasına müsaade etmeyeceğini’ söylemişti.
İngiltere’den ret cevabı olan 1. Nikola, Osmanlıyı paylaşım görüşmelerini Fransa, Avusturya ve Prusya ile sürdürdü. Bunlardan da olumlu cevap alamadı. İngiltere’ye son defa Ocak 1853’de teklifini iletti. İngiltere’nin Petersburg Büyükelçisi George Seymour’la arasında şu konuşma geçti:
1. Nikola: ‘Türkiye’nin işleri bozuk haldedir. Anlaşmamız lazımdır… Bakınız, kucağımızda ve pek ağır hasta bir adam var; biz hazırlıklı bulunmadan onu elimizden kaçırırsak büyük bir felaket olur.’
Seymour: ‘Zat-ı Haşmetpenahileri o adamın hasta olduğunu söylüyorlar; haysiyetli, cömert ve kuvvetli olana yakışan görev, hasta ve zayıf adama iyi bakmak olduğunu arz edersem beni mazur görmek lütfunda bulunurlar mı?’
1. Nikola, devletlerle pazarlığa otururken onlara parçalama haritaları da sunmuş, bu haritalarda, Boğazlar ve İstanbul’u sürekli sanki babasının malı imiş gibi ‘Evimin kapıları Boğazları ve İstanbul’u kimseye bırakmam.’ Demişti. Osmanlı topraklarının diğer alanlarından isteyen istediği yeri alsındı.
Çetinoğlu: Rusya bu teşebbüslerinden sonuç alamayınca ne yaptı?
Kocabaş: Osmanlı Devleti’ni parçalama pazarlıklarında başarısız olan Rusya, bu sefer de tek başına harekete geçerek O’nu kendi nüfuzuna almak istedi. Buna bir başlangıç olarak 28 Mayıs 1850’de Kudüs’teki Mukaddes Yerler Meselesi’ni ortaya attı. Rusya, buradaki mukaddes yerlerin bir kısmının kendi imtiyazında olduğunu, bunların geri verilmesini istiyordu. Osmanlı Devletinin bunu reddetmesi üzerine Çar 1. Nikola, görüşmelerde bulunmak için General Prens Mencikof’u 28 Şubat 1853’de İstanbul’a gönderdi. İngiltere ve Fransa, Mukaddes yerler meselesinden Osmanlı ile Rusya arasında bir harp çıkmaması için Rusya’nın isteklerini Osmanlı Devletine kabul ettirdiler.
Rusya’nın arzusu yalnızca bu değildi. Mencikof en sonunda ağzındaki baklavayı çıkardı. 4 Mayıs 1853’de Osmanlı Devleti’ne verdiği emir tonundaki bir ifâde; Rumların, Çarın himâyesine verilmesini ve iki devlet arasında daimî bir savunma ittifakı antlaşmasının imzalanmasını istedi. Babıâli, bunları kabul ederse 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması şartlarına geri dönecekti.
Osmanlı devleti, İngiltere ve Fransa’ya danışarak emir tonundaki bu isteği reddetti.
Osmanlı Devleti’nin Rus isteğini reddetmesi üzerine, iki devlet arasında harp kaçınılmaz hâle gelmişti. Rusya, 2 Temmuz 1853’de Osmanlı Devleti’ne harp ilan etti. Osmanlı da 8 Ekim 1853’de mukabil harp ilanını duyurdu. Osmanlıya destek için İngiliz ve Fransız donanmaları 4 Ekim 1853’de İstanbul önlerine geldiler.
Çetinoğlu: ‘Kırım Savaşı’ olarak anılan 1853-1855 Osmanlı-Rus Savaşı’nın detayına girmeden; Savaşı, Osmanlı Devleti’nin ve müttefiklerinin kazandığını, buna rağmen savaş sonrasında, Osmanlı Devleti’nin belki de Rusya’dan fazla zararlı çıktığını belirtelim ve bu savaşın sonuçları ile ilgili yorumları sizden dinleyelim. Lütfeder misiniz?
Kocabaş: Osmanlı Devleti’ne Kırım Harbi’nin diyeti ağır oldu. Rusya’nın hâkimiyeti ve nüfuzuna girmeyeyim derken İngiltere ve Avrupa’nın hâkimiyeti ve nüfuzuna girdi. Açıkçası, yağmurdan kaçayım derken doluya tutuldu. 30 Mart 1856’da Paris Antlaşması imzalandı. Anlaşma ile Rusya iyice ezildi. 1841 Boğazlar Antlaşması yeniden teyit edildi, Karadeniz’de sınırı olan devletlere burada harp gemisi yapma yasağı getirilerek bu deniz tarafsızlaştırıldı. Rusya, 1774 Küçük Kaynaca Antlaşması ile elde ettiği Ortodoksları himâye imtiyazını kaybetti. Rusya bunları hazmedemedi. Osmanlı Devletine düşmanlığı daha da arttı.
Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Avrupa Hukuku’na dâhil edilerek bir ‘Avrupa Devleti’ sayıldı. Bununla bir nevi erkenden ‘Avrupa Birliği’ üyeliği doğdu. Adı geçen antlaşmaya ayrıca bir de Islahat Fermanı senedi eklendi. Bu ferman, Tanzimat Fermanı’na göre daha da Avrupalılaşmayı esas alıyor,
Osmanlı Devleti tam anlamıyla İngiltere ve Avrupa’nın nüfuzuna giriyordu. Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdıklarına göre, adı gecen fermanın hazırlayıcısı yine Cannıng olmuş, o söylemiş Mustafa Reşit Paşa yazmıştı.
Çetinoğlu: Islahat Fermanı’nın etkileri ne zaman görülmeye başlandı?
Kocabaş: 1860’lı yıllarda görülmeye başlandı. Fransa’nın bütün kanunları Türkçeye çevrilerek Şeriat kanunları yanında uygulanmaya konuldu. Osmanlının klasik düzeni Şeriat’ı kaldıracaklardı fakat güçleri yetmedi. Halife sıfatıyla Padişah, bunu, iktidarı ve saltanatının son bulacağına yorulmadı. Kadıların yönetimindeki Şeriat mahkemeleri yanında laik mahkemeler olan Nizâmiye Mahkemeleri yer aldı. Bütün bu olup bitenler sonucu 1860’lı yıllarda Türkiye’ye adı konulmamış laiklik prensibi geldi. Ardından Avrupa’dan siyasî rejim taklitçiliği olarak 1876 ve 1908 Meşrutiyetleri geldi. Bütün bu uygulamaların Osmanlı Devleti’ne hiçbir faydası olmadı. Devlet, Birinci Dünya Harbi’nde aldığı yenilgi sonucu tepetaklak gitti. Mirası olan Anadolu topraklan üzerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu.
Çetinoğlu: Cumhuriyet döneminin fırtınalı devirlerine geçelim mi?
Kocabaş: Cumhuriyet döneminin çalkantı devirleri 1938-1950 arasıdır.
Çetinoğlu: Ne oldu bu dönemde?
Kocabaş: Türk tarihinin, 100 yıllık zaman diliminde, yâni 1839-1939 arasında; birbirinin aynı olan fâhiş hatâlar yaşandı. Bu hatâlar, ‘Kuzeyden gelen tehdit’ kavramı karşısındaki isâbetsiz karar ve uygulamalardır.
Çarlık Rusya’sının rolünü Komünizmin temsilcisi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Mustafa Reşit Paşa’nın rolünü ise Mustafa İsmet Paşa (İnönü) üstlenmişti.
SSCB Komünizmi sadece ülkesinde uygulamakla kalmayıp, onu dünyaya ihraç etmeye kalkışınca,  kapitalist Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya vb; Rusya’nın karşısına dikildiler. Mücâdelelerini Rusya’nın en yakın komşusu Türkiye üzerinden yürütmeye teşebbüs ettiler.
Komünizm ideolojisi; Türk milletinin yapısına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti felsefesine aykırı olduğu için de batılıların sınırdaki kalesi-tampon bölge görevi üstlenilmesi zor olmadı.
Çetinoğlu: Görev üstlenilince ne oldu?
Kocabaş: 19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa ile Türkiye arasındaki İttifak Antlaşması imzalandı. İttifak Antlaşması, tarihin 100 yıl sonraki tekerrürüdür.
Çetinoğlu: 1839 Tanzimat Fermanı ile aynıdır mı diyorsunuz?
Kocabaş: Benzeri olarak kabul edilebilir.
Cumhurbaşkanı Mustafa İsmet Paşa, Türkiye’nin ekonomik yönden zayıflığını, modern harp araç ve gereçlerine sahip olmadığını ileri sürerek Türkiye’yi İkinci Dünya Harbi’ne dâhil etmek istemeyecektir. Dâhil olsak ne olacaktık? İnönü’nün damadı Metin Toker’in yazdıklarına göre, ‘Sovyet tanklarının saldırılarını atlar ve öküzlerle çekilen toplarla durduracaktık.’  İnönü ve damadının bu görüşleri, Türkiye’nin fakirliğinin itiraftır ki, Türkiye eğer yeni bir dış tehdit sebebiyle 1839’daki gibi büyük bir devletin himâyesi ve nüfuzuna girerse, ekonomi düzelecek, modern silahlara sâhip olacaktır. Jeopolitik avantajımız da aynen devam edecekti. Bir anlamda Türkiye ‘kurtulacak’tı.
İkinci Dünya Harbi’den sonra Türkiye’de her şeyi yeniden tâyin eden faktör, SSCB’nin 1945 ve 1946’da İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından üs ve Doğu Anadolu’dan toprak istemeye yönelik ardı ardına verdiği notalar olmuştur. Bu notaları; tarihin tekerrür açısından, General Mencikof’un 4 Mayıs 1853’de verdiği ültimatoma benzetmek mümkündür.
Sovyet Rusya’nın üs ve toprak isteyen notaları sebebiyle Cumhurbaşkanı İnönü ve Türk Hariciyesi büyük bir telaş ve korku içine düşer. Korku, bunların reddi halinde Sovyet Rusya’nın bize saldıracağı endişesinden doğar. Osmanlı Devleti, Mencikof’un ültimatomunu nasıl ki İngiltere ve Fransa’nın görüşünü alarak reddetti ise, İnönü ve hükümeti de SSCB notalarını Amerika ve İngiltere’nin görüşünü alarak reddetti. Bu iki devletten gelen cevap ‘Reddedin’ olmuştu. Çünkü İkinci Dünya Harbi’nden sonra Komünizm ve SSCB, Türkiye’nin olduğu gibi bu iki devletin de ‘Komünizmin dünyaya yayılması tehlikesi’ sebebiyle düşmanı olmuştu. Üstelik SSCB’nin Boğazlar ve Doğu Anadolu’ya yerleşmesi, Amerika ve İngiltere’nin hâkimiyetindeki Arap petrollerini tehdit ederdi ki, adı geçen iki devlet buna izin vermezdi. Anlaşılan, İngiliz Başbakanı Lord Plamerston’un 19. asrın ortalarında sarfetiği ‘Türkiye bir yangın duvarıdır. Onu her türlü tehlikeden korumaya kararlıyız.’ Sözü, tarihin tekerrürü açısından Amerika, İngiltere ve Batı Avrupa devletleri nezdinde kendisini gösteriyor, bu da tarihin tekerrürü oluyordu.
Amerika Birleşik Devletleri, süper güç unvanını İngiltere’nin elinden alarak kendisi süper güç olmuştu. İngiltere ve Amerika, birbirlerinin menfaatlerini kollamak ve korumak açısından zaten ikiz kardeş gibiydiler. Bu sebepten 2. Dünya Harbi’nden sonra Türkiye, ha Amerika’nın ha İngiltere’nin nüfuzuna girmiş… fark etmezdi.
Çetinoğlu: Türkiye, ABD’nin nüfuzu altına nasıl girdi?
Kocabaş: Cumhurbaşkanı Mustafa İsmet Paşa, özellikle dünyanın süper gücü Amerika ile ilişkilere özel bir önem veriyordu. Mustafa Reşit Paşa’nın 19. asrın ortalarında dünyanın süper gücü İngiltere’ye büyük önem verdiği gibi…
İngiltere gibi, Amerika’nın da Türkiye’yi ‘kuzey’den gelen tehdit’ten kurtarması tabiî ki karşılıksız olmayacaktı. Amerika da bunun diyeti olarak Türkiye’ye ‘Rejimini değiştir gel’ dedi.
Çetinoğlu: Değiştirdi mi?
Kocabaş: Amerika demokrat, Türkiye ‘Millî Şeflik Yönetimi’ adı altında baskı rejimi anlamında ‘Faşist’ idi. Cumhurbaşkanı ve Millî Şef Mustafa İsmet Paşa, Amerika’nın desteğini almak için demokrat olmak mecburiyetinde kaldı. Amerika’ya bunun teminatını, daha Sovyet notaları gelmeye başladığı zaman vermeye başlamış, 5 Mart 1945’de Dışişleri Bakanı Hasan Saka başkanlığındaki Türk Heyetini San Francisco Konferansı’na uğurlarken, İnönü, heyette bulunan Feridun Cemal Erkin’e şunları söylemişti: “Amerikalılar, çok partili demokrasiyi ne zaman kuracağımızı size sorabilirler. Bu soruya; ‘Savaş bitince bu amacı gerçekleştirmek cumhurbaşkanımızın en aziz arzusudur.’ Şeklinde cevap verirsiniz.”
Bu teminatın ardından Amerika artık, siyasî rejim anlayışı, kültürel, ekonomik ve askerî düzeni ile Türkiye’ye girmeye başlayacaktı. Mustafa İsmet Paşa’nın 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayramı nutkunda hiç kimsenin haberi ve hazırlığı olmadan ‘pat’ diye, ‘çok kısa bir süre sonra demokrasiye geçileceği’ müjdesini vermesi herkesi şaşırttı. İnönü’nün bu nutku, tarihin tekerrürü açısından 1856 Islahat Fermanı’na benziyordu. Adı geçen fermanla, Osmanlı Devletinde sistem ve kanun değişikliklerine gidilmiş, 1860’de bütün Fransız kanunları Türkçeye çevrilerek uygulanmaya başlanmıştı.
İnönü’nün demokrasiye geçiş müjdesi vermesi, kendi partilerini kurmak için fırsat bekleyenlere imkân verdi ve 6 Ocak 1946’da CHP’den kopan milletvekilleri Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından Demokrat Parti (DP) kuruldu. Bu partinin kuruluşunu biraz da Cumhurbaşkanı İnönü teşvik etti. Çünkü ‘düzene çeki düzen zihniyeti’nin iki partisi CHP ve DP olacak; bunlar, Amerikan ve İngiliz demokrasilerini taklit eden iki büyük partili anlayışa göre, biri iktidar, diğer ana muhalefet partisi olarak ülkeyi yönetecekler, bunların dışındaki partilere ‘komünist ve irticacı partiler’ denilerek hayat hakkı tanınmayacaktı. Bu partiler düzenin Osmanlıdaki bir nevi karşılığı Birinci ve İkinci Meşrutiyet uygulamaları olacaktır.
Çetinoğlu: Ekonomide durum ne oldu?
Kocabaş: Amerika’dan alınan işaretlerle yürürlükteki ‘Devletçi ekonomik düzen’, Amerika’nın ‘Liberal ekonomik düzeni’ne  dönüştürüldü. Bunun için Başbakan Recep Peker hükümeti ‘7 Eylül 1946 Ekonomik Kararları’ adı altında ekonomiye yeni bir yön verdi. Kararların esası, ithalatta liberalizasyona gidilmesi ve ithalata büyük ölçüde döviz tasarrufu idi. 1 dolar 1.30 lira iken, 2. 80 liraya yükseltilerek  % 100’ün üzerinde devalüasyon yapıldı.
7 Eylül Ekonomik Karaları, 1838 Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması’nın benzeri olarak kabul edilebilir. 1838 liberalizasyonu Osmanlı ekonomisini nasıl çökertti ise, 1946’da İnönü -CHP iktidarında başlayan yeni uygulama da Türkiye ekonomisini buhrana yöneltti. Sonuçta, 1954’den itibaren döviz sıkıntısı yaşanmaya başladı.  Diğer sıkıntılar da buna eklenince, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi oldu. Sonraki yıllarda da siyasi sebeplerin yanında ekonomik sebeplerden de yaklaşık 10 senede bir darbeler yaşandı.
Çetinoğlu: Dünya siyasetinde de çalkantılar oldu…
Kocabaş: Evet. İkinci Dünya Harbi’nde Doğu Avrupa ve Balkanlarda Yugoslavya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Romanya ve Çekoslovakya’yı işgal eden Almanya’yı buralardan çıkarmak için Sovyet ordusu bu ülkelere girdi. Buralardaki Komünistlere destek vererek bunların iktidar olmalarını sağladı bu ülkelerde kendi nüfuzunu kurdu. Böylece Batı Avrupa için de bir tehdit haline gelen Komünist Rusya’nın yayılmacı ve nüfuz kurma politikası karşısında korkuya kapılan Batı Avrupa devletleri, Amerika’yı da dâhil ederek 4 Nisan 1949’da NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı) isimli savunma paktını kurdular. Sovyet Rusya da bunun karşısına, Doğu Avrupa’da, Doğu Almanya da dâhil olmak üzere nüfuzuna aldığı komünist devletlerle birlikte Varşova Paktı’nı kurarak çıkınca, dünyada adına ‘Soğuk Savaş Dönemi’ denilen ve 1990’lı yılların sonunda, SSCB’nin dağılmasına kadar devam edecek olan bir dönem başladı.
Türkiye; komünizm tehdidi ile karşı karşıya geldiği için NATO’ya üye olmak istediyse de kabul edilmedi.
Buna rağmen ‘Truman Doktrini’ denilen bir uygulama ile Türkiye’ye nakdî ve askerî yardımlar başlatıldı. Yardımların asıl maksadı, Türkiye’yi tam anlamıyla Amerikan nüfuzu altına almaktı.  Proje başarı ile uygulandı.
Avrupa, İkinci Dünya Harbi’nde yanmış ve yıkılmıştı. Amerika onu yeniden tamir için ‘Marshall Planı’nı devreye aldı. Türkiye de bu yardımdan yararlanmak isteğini seslendirince, 1948’de 10 milyon dolarlık kredi açıldı.
Bu Amerikan yardımları ve borçları, tarihin tekerrürü açısından Osmanlı Devletinin askerî ve ekonomik durumunu güçlendirmek için Kırım Harbi yılları ve sonrasında ilk defa Avrupa ülkelerinden dış borç almaya başlamasını hatırlatıyor. Osmanlı Devleti bu borçlarını ödeyemeyince, bunların ödenmesine yönelik 1880’li yıllarda Duyun-u Umumiye Teşkilatı kuruldu. Statüsü ve çalışması itibariye bu kuruluş, ‘Devlet içinde devlet’ görünümünde idi. Duyun-u Umumiye’nin de günümüzdeki karşılığı IMF’dir. IMF’ye de pekâlâ ‘Devlet içinde devlet’ denilebilir. Tarih, üzerimizde bu yönden de tekerrür etmiştir.
Çetinoğlu: Türkiye’yi yönetenlerin hedefi ne idi?
Kocabaş: Türkiye’yi küçük bir Amerika yapmak. DP iktidarının Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 27 Ekim 1957 milletvekili seçimleri sebebiyle yaptığı bir propaganda konuşmasında şunları söylemişti: ‘Biz tıpkı Amerikalıların ilerleyiş seyrini takip ederek memleketimize çalışmaktayız ve öyle ümit ediyorum ki, 30 sene sonra Türkiye denilen bu mübarek memleket 50.000.000 nüfuslu küçük bir Amerika olacaktır.’
Çetinoğlu: Bu söz de bir tarihî tekerrür değil mi?
Kocabaş: Evet! Mustafa Reşit Paşa, Mithat Paşa, Prens Sabahattin de Osmanlı’yı, ‘Küçük bir İngiltere yapmak’ hayalini kurmuşlardı.  
Çetinoğlu: Bir başka röportajda buluşmak üzere bu röportajın son sözleri olarak neler söylemek istersiniz?
Kocabaş: Türkiye’de tarihin olumsuz olarak 100 yıl sonra tekerrürü, coğrafyamızın jeopolitiği ve milletimizin ekonomik yönden zayıflığı, tek kelimeyle fakirliğinden kaynaklanmıştır. Jeopolitiği değiştiremeyeceğimize ve hatta avantajlarından faydalanmaya devam edeceğimize göre, yapmak istediğimiz en büyük değişiklik Türkiye’yi ekonomik yönden kalkındırıp kuvvetlendirerek, başkalarına muhtaç olmadan kendisini kendi imkânlarıyla savunacak hâle getirmek olmalı ve hemen bunun seferberliğine girmelidir. Aksi takdirde dün İngiltere’nin bugün Amerika’nın nüfuzuna girdiğimiz gibi yarın da bir başka süper gücün nüfuzuna girerek olumsuzlukların tekerrürlerine sebep oluruz. Tekrar edelim: Türkiye’nin bütçesi dolu değil, borç almak yerine borç veremiyorsa, kendisini savunacak silahları en modern şekliyle kendisi üretemiyor, dışarıdan silah almak yerine dışarıya silah satamıyorsa ve istihdam problemini halletmemişse, Vatan, Millet, Hürriyet, Bağımsızlık, Bayrak, Sakarya nutukları havada kalmaya mahkûmdur.

SÜLEYMAN KOCABAŞ:
1950 yılında Kayseri ili Develi ilçesi Sindelhöyük Kasabası’nda doğdu: İlkokul tahsilini burada bitirdi. Orta tahsiline, Pazarören Mimarsinan İlköğretmen Okulunda başladı ve bu tahsilini İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Sınıfında tamamladı. 1970’da Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde yüksek tahsiline başlayan Kocabaş, 1975’de bu fakülteden Ziraat Yüksek Mühendisi unvanı ile mezun oldu. Aynı yıl Kayseri Tarım İl Müdürlüğü’nde memuriyete başladı. 2002’de bu müdürlükten emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Tarih ilmine özel bir ilgi duyan Kocabaş; okudukça, yazma ihtiyacı duydu. İlk yazıları, okul dergi ve gazetelerinde yayınlandı. Kocabaş, bilgisini artırmak için İngilizce ve Osmanlıcayı kendi gayretleri ile öğrendi. Çeşitli gazeteler ve dergilerde makaleler ve dizi yazılar yazdı. 1983’de Vatan Yayınları’nı kurarak kitaplarını yayınladı. Kocabaş’ın 2011 yılı itibariyle Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi üzerine yayınlanmış 54 kitabı bulunuyor. Pek çoğu birkaç baskı yapan kitaplarından bazılarının isimleri şöyledir: *Ermeni Meselesi Nedir Ne Değildir? *Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi. *Filistin İçin Mücadele Türkiye ve Siyonizm. *Tarihte Türkler ve Almanlar. *Tarihte Tür-Rus Mücadelesi. *Tarihte Türkler ve Fransızlar.  *Sultan Abdülaziz ve Birinci Meşrutiyet Tarihi 1860-1878. *Sultan İkinci Abdülhamid Şahsiyeti ve Politikası 1876-1909. *Kendi İtiraflarıyla Jön Türkler Nerede Yanıldı? *Osmanlı İhtilallerinde Yabancı Parmağı 1589-1913. *Postmodern Darbe 28 Şubat’a Doping Mart-Nisan 1998 Sendromları. * Masonluk ve Masonlar. *Dönmelik ve Dönmeler. *İlginç Olaylar ve Düşüncelerle Kim Kimdir? *Türkiye’nin Canı Boğazlar. *Tarihte Âdil Türk İdaresi. *Tarihimizde Komplolar. *Tarihte ve Günümüzde Türkiye’yi Parçalama ve Paylaşma Planları. *1912-1913 Balkan Harbi. *Sarıkamış Faciası-Aralık 1914. *1944 Türkçülük-Turancılık Olayı. *Türkiye Nereye Gidiyor? Buhranlarımız, Yabancılaşma, Batının İçyüzü.

 

Cumhuriyet Çeşitlemesi (2)

                         250 bin ölü vererek, çekildiler ister istemez

                         Türklerin de kaybı, bir o kadardı, şehit-gazi saymakla bitmez

 

                         Bu, ölmez Çanakkale ruhu; oldu millete, sönmez yeni bir ışık

                         Anlaşıldı ki, bu millet, esaretle değil, hiçbir zaman barışık

 

                         Türk Kurtuluş Savaşı, başladı Çanakkale’de, dense yeridir

                         O günün askeri, Türk İstiklal Harbi’nin de, kahraman eridir

 

                         30 Ekim 1918’de imzalandı, menhus Mondros Mütarekesi

                         7 Kasım 1918’de bastı ayak İstanbul’a, ilk düşman çizmesi

 

                       “Zito Venizelos” bağırtıları, sarınca İstanbul semalarını

                         Müslümanların içi kan ağladı, gördükçe ihanet kokan o anı

 

                        Sözde Meşrutiyet ve Demokrasi yanlısı olan işgalci komutanlar

                        Onu görüyorlardı muhatap, olduğu halde Meşruti bir hükümdar

 

                      “Onları görmekten nefret ediyorum” diyordu, bahtsız Osmanlı Sultanı

                      “Doğrudan doğruya bana müracaat ediyorlar…” geçmiyor ki zamanı

 

                       En kötü muameleyi, Fransız işgalcilerinden gördü İstanbul, nedense

                       Sanki kendilerine, asırlarca zulüm yapanlara, ediyorlardı işkence

 

                       Hazret-i Ali, etmiş asırlarca evvel şu sözü hediye:

                       İyilik yaptığından, her zaman, kemlik / kötülük bekle diye

 

                        Hani, Fransa istemişti, daraldığında yardım Osmanlıdan

                        Kanuni Sultan, çevirmemişti istemi geri, eli kanlıdan

 

                        İşgalci Fransız’ın, İstanbul’daki korkunç muamele ve davranışları

                        Düşündürdü Osmanlı’nın Fransa’ya yardımını, yaptırdı bu anışları

 

                        İşgal, Türk vatandaşlık haklarından yararlanan azınlıkları şımarttı

                        Özellikle İstiklal caddesinde, yabancı bayrakların sayısı arttı

 

                       Fransız General Franchet d’ Esperey, Galata’dan Beyoğlu’na yürüdü

                       Azınlıklar geçip kendilerinden, nümayişler içinde ürdükçe ürdü

 

                       8 Şubat 1919’daki şov, azdırdı Beyoğlu sakinlerini

                       Kustular Türk’e, asırlarca içlerinde sakladıkları, olanca kinlerini       

 

                        Tarih; “Kara Bir Gün” olarak, nakşettirdi olayı, Süleyman Nazif’e

                        Koca işgal şairi, bildi bunu yazmayı üstüne milli vazife

 

2326

                        Tutuklanıp, kurşuna dizilmesine verildiyse de karar

                        Kader vermedi buna imkan, çok istedilerse de ne kadar

 

                        Türk Kadınları’na Fransızlar, zaman zaman oldu musallat

                        Söylemekle bitmezse de Fransız zulmü, sen yine de anlat

 

                         Kapılar çalınarak: “Ayşe, Fatma isteriz!” diyen Fransızlar oldu!

                         Milletin kalbi bu durumlarda, yeminli intikam hisleriyle doldu

 

                         Güzel evlere yerleştiler, atarak sahiplerini sokağa

                         Rast gele adam öldürdükleri yayıldı hep kulaktan kulağa

 

                         İşgalde yapmadıkları herze yoktu; devlet güç durumda kaldı

                         Osmanlı Devleti’nden, asker masrafı diye, haraçlar alındı

 

                         Corcovado vapuruna el koymak isteyip, nelere el atmadılar ki

                         Ya İngiliz Binbaşı Maxwell’in, dolaylı soygunculuğuna ne demeli?

 

                          Milli Mücadele’yi hafife alanların, çınlasın kulakları

                          Anlaşılsın, nasıl bir cendereden sonra, savaşı kazandıkları

 

                          Ama bu zaferin, atıldı düşündürücü gerçek temeli

                          Sebep oldu buna, Batılı azgın düşmanların zalim eli

 

                          Öyleyse, her şeyin var; zahir-batın iki yüzü demeli

                          Biri de Allah’ın, -hikmetinden sual olunmaz- emeli

 

                          İşte Osmanlı’nın; o yürekler parçalayıcı ölüm hali

                          Öyle daim bir vaziyet alacaktı ki, olacaktı aali

 

                          Zaten kainat; kurulu değil mi, hep doğuş üzerine?

                          Doğmuyorlar mı, bin bir yep yeni oluşa, atom ve zerre?

 

                          Tohumun toprağa düşüşü, görünüşte değil mi yenilgisi?

                          Tohumun o batışında, doğuşun saklı değil mi, altın bilgisi?

 

                           Demek her batış; yeni bir doğuşun, görünen ap açık müjdesi

                           Sonraki oluşun; ilk başta, zahiren hikmet dolu pejmürdesi

 

                           Kabuk değiştirmek için, mağlubiyet toprağında ediyordu gurup

                           Çünkü bilirsin ki, ey sevgili Kari! Galiptir bu yolda mağlup

 

                           Osmanlı Devlet Erkanı, görerek pek yakın eliim akıbeti

                           Erzurum ve Kafkasya Orduları’na, “Dağılma!” emri verdi

 

                           Dahası, silah ve cephanelerin; men’ ettiler teslimini

                           Son kal’a Gazi Anadolu; oldu devletin yed-i emini

2327-2329

 

Anlaşılmayan Milletleşme ve Çokkültürlü Anayasa Tuzağı

Sadece bayramlarda ve anayasa değişikliklerinde değil; her zaman  milli egemenlik ve milli bağımsızlığı vazgeçilmez kabul etmeliyiz. Özellikle yeni anayasa tuzaklarının önümüze konduğu, Türk Milletini yok farz edildiği, milli ve üniter yapıyı yok etme çabalarının, küresel saldırıların ve kuşatmaların, milli sınırların değiştirilmek istenmesinin hedeflendiği, milletlerarası hukukun ayaklar altına alındığı günümüzde…

Milletleşme mahalliliğin, millet altı dar kalıpların ve etnik taassubun aşılmasıdır. Etnik sıfatı ne olursa olsun; vatandaşlık bilincine, Türk Milletine mensubiyet şuuruna sahip olanların şuurlu birlikteliğidir. Bu duygu ve düşüncelere sahip davranış sergileyen bir Türk Ermenisi,  Türk Rumu ve Türk Yahudisi de milli kimliğin ve Türk Milletinin kapsamındadır.

Milletleşme, ayrıştırmayan, kaynaştıran bir olgudur. Boy, kabile, aşiret, mezhep, bölge ve etnik taassubun aşılmasıdır. Bazıları anayasa çalışmalarında başka arayışlar içinde olsa da Türkiye’de tek devlet ve tek millet vardır. Kendini Türk olarak hissedeni de dışlamak ve ötekileştirmek hakkına sahip değiliz. Yeter ki bazıları kendi kendilerini ötekileştirmesin. Dini azınlıklarımız gibi mahalli ve kısmen etnik sıfat taşıyan vatandaşlarımız dışlanıyor mu ki onlar Türk kabul edilmesin?

Türk kimliği, Irak, Makedonya, Kosova, Batı Trakya, Almanya, Fransa, Bulgaristan, Hollanda, Belçika, Avustralya, Avusturya, ABD ve Kanada gibi göç verdiğimiz ülkelerde etniklik kapsamında ele alınabilir. Türkiye’de Türk kimliği milliyet ve tabiiyetin, hâkim kültürün, devleti kuran kurucu iradenin adıdır; bundan dolayı etnik çağrışım yapmaz.

Gazi TBMM’nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele, birkaç millet veya devlet yaratmak için yapılmamıştır. Kimsenin ön izni de alınmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri bir kavimler ittifakı değil ki çokkültürlülük dayatmalarına maruz kalabilsin. Türk Milleti çokkültürlülük politikalarını uygulayan ve bugün bundan şikayetçi olan farklı milletlerden yoğun göç almış ülkeler gibi tesadüfen oluşmamıştır. Türkiye’de kalabalıkların birlikteliği yok, milletleşme süreci var.

Osmanlı bile farklı dinlere göre nüfusu tasnife tabii kıldı. Etnik gerekçeleri öne çıkarmadı. Yeni anayasada bu bakımdan kültürel ve ırki farkları zikretmemek asla bir eksiklik değildir. İnsanları mutlaka birbirine ötekileştirmek mi gerekir? Bugün bu yanlış yapılmaya çalışılıyor.

Anayasal vatandaşlık“,”çokkültürlülük” ve “Türkiyelilik” kavramları Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet niteliğini kökten değiştirme çabalarıdır.

Türkiye çokkültürlülüğe uymuyor. Çokkültürlülük çok seslilik değildir. Bir zenginlik olmadığı için bugün bazı Batılı ülkeler için tehdit unsuru olmuştur. Ancak, bize tavsiye ediliyor. Dünya’yı küresel çıkarlara göre şekillendirmeye çalışanların önü açılmış milli devletler üzerinde uyguladıkları bir projedir.

Küreselleşmenin ideolojisi çokkültürlülüktür. Milli kimlik ile çatışır. Toplumdan, milli devletten bağımsız, otonom fert ve sosyal grupları esas alır. Farklılıklara hoşgörüyü yeterli görmez. Siyasi olarak tanımayı gerektirir. Dıştan kumandalı yeni anayasa çalışmaları bu gibi tuzaklarla doludur. Terör örgütünün istekleri karşılanmaktadır. Oslo uzlaşması çok çirkin bir örnektir.

Demokrasi teröre yenik düşürülmemelidir. Terör tehdidi öne çıkarılarak ve etnik ırkçılığa dayalı yeni anayasa demokrasi ile çelişir.

Cumhuriyet Çeşitlemesi (1)

Cumhuriyete giden yol, olmadı pek öyle kolay

                         Sözünü etmek günümüzde, olsa da dile kolay

 

                         Kuruldu sonunda Cumhuriyet; bir milletin kazandığı zafer

                         Bu yolda niceler oldu gazi, düştü kimi şehit, teker teker

 

                         Millet yorgun, halk yoksul, vatan olmuştu harap

                         Giden gelmedi gittiği yerden, olup türap

 

                         Türk İstiklal Harbi’nde, ararsan  bir nebze mantık

                         Bulamazsın, arama hiç boşuna, onu artık

 

                         Ama o savaş yapılmalıydı, gerekse kazma kürekle

                         Çünkü savaş kazanılır, aslında silahtan çok yürekle

 

                         Çünkü girmişti, Yedi Düvel, yurdun her yerine

                         Dolaşıyordu öz vatanda, gerine gerine

 

                         Vara yoğa bakılmaz bu durumda; farz olmuştu cihat

                         Birlik olmanın tam zamanıydı, gerekliydi ittihat

 

                         O zor şartlarda yapmışken, Destanımsı Milli Mücadele’yi

                         Bugün eziklikle göğüslüyoruz, AB(e) denen kurdeleyi

 

                         Onların yerinde olsaydık, karşı çıkardık savaşa

                         Teslimiyet önerirdik, çıkar yol diye, dağa taşa

 

                         Geçmişten ibret alarak, yola çıkmak varken, geleceğe

                         Kendimize, güvensizliği yakıştırmak, bilmem ki niye?

 

                         Savaşın, Meclisçe yürütülmesi, onun en güzel yanı

                         Savaştan önce, Vekilleri toplamak, şaşırtır duyanı

 

                         Milli Harp; değildi sadece, kuru bir silahlı savaş

                         Siyasetçilerini de dize getirdik, yavaş yavaş

 

                        Başta güçlü halk iradesi, tam bağımsızlık ideali

                        Kat kat üstün düşmanı yendik, kiminin ismi Mehmet, Ali

 

                        İstiklal Harbi olmadı, sırf Türk Milleti’nin şanlı destanı

                        Mazlum Milletler anladı ki, kurtuluş muhal, akmazsa kanı

 

                        Küçük Asya; Avrupa’ya, kısrak başı gibi uzatmıştı başını

                        Kuzey-Güney, Doğu-Batı arasında köprüydü, bileli yaşını

 

2323

                        Bir zamanlar, Baharat Yolu üzerinde, Batı’ya bir iskele

                        On dokuzuncu asırda, kabardı Batı’nın iştahı, petrole

 

                        Ama bu zengin topraklar; elindeydi Osmanlı Devleti’nin

                        Derisi yüzülüp, pazarlaması yapılmalıydı etinin

 

                        Bitti nihayet, dört yıl süren, Birinci Dünya Savaşı

                        Kalmamıştı kimsenin içecek suyu, yiyecek aşı

 

                        Oysa bu ilk savaşın istenmesi, çok öncelere dayanır

                        Şark Mes’elesi / Doğu Sorunu, Osmanlı için planlanır

 

                        Sanki başında patlayan bu uzun savaş, ermesiyle sona

                        Geldi Tavaif-i Müluk gibi, parçalanma sırası ona

 

                        Yıkılmak istenirken, Osmanlı denen asır-dide, Koca Şanlı Devlet

                        Adım adım yenisinin atılacaktı temeli, adı  “Cumhuriyet”

 

                        Savaşa girmemek için, bırakmadı Avrupa’da çalmadık kapı

                        Hesaplar onun üzerineydi, yutturacaklardı ne yapsa hapı

 

                        İngiltere, Rusya ve Fransa arasında Anlaşma imzalandı

                        İşte bu, onların menhus niyetlerinin ortaya çıktığı andı

 

                        Kazanırlarsa; İstanbul ve Boğazlar, Çarlık Rusyası’nın olacaktı resmen

                        İngilizler General Marshall’a, petrol bölgelerini işgal ettirdi hemen

 

                       15 Ocak 1915, Londra’daki Savaş Konseyi toplandı;

                       Hedef diye Osmanlı Devleti ve İslam’ın kalp-gahı İstanbul saptandı

 

                       Böylece açılacaktı, Rusya’ya erişen yol

                       Gireceklerdi İstanbul’a, dört bir yandan, kol kol

 

                       Son bir gayretle yüklendiler, Boğaz’da yatarak pusuya

                       18 Mart, onların mezarı oldu, gömüldüler suya

 

                        Almamışlardı ki ders; çıkarma yaptılar, Gelibolu Yarımadası’na

                        İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle, son vermek için yenilgi yasına

 

                        İki ayda üç kilometre, ancak ilerleyebildiler

                        Türk Ordusu’yla çarpışmak neymiş, bunu hakkıyla bildiler

 

                        Bu sefer Batı Yakası’na Gelibolu’nun, tüm güçleriyle yöneldiler

                        Anafartalar Grubu önünde, kırk bin zayiatla yere serildiler

 

                        Bu sefer de başlarını çarptılar, sert mi sert, granit bir kayaya

                        Buldular karşılarında Mustafa Kemal Paşa’yı, dimdik ayakta

 

2324-2325

Küçük Kıza Tecavüze Tepkiler Sürerken

Henüz on üç (13) yaşındaki kız çocuğuna yirmi altı (26) kişinin tecavüz etmesi olayı, kamuoyunda nefretle karşılandı.

Küçük kızın kendi rızasıyla fuhuş yaptığı mahkemelerce kabul edilerek, suçlulara hafif cezaların verilmesi hepimizin içini acıtmış,  algılanması ve kabulü mümkün olmamıştır.    Bu nedenle de geniş kitlelerde kızgınlıklara, gerginliklere ve geniş tepkilere neden olmuştur.

Suçluların içinde kamu ve özel sektörde görev yapan kişilerin bulunması, olayın bir diğer çirkin yönünü oluşturmuştur.

N. Ç. rumuzuyla gündemimize oturan olayın, kınanması ve protestosu pek çok kişi, kurum ve kuruluş tarafından artan bir tepkiyle sürdürülmektedir.

Bu olaya benzer bir konu nedeniyle birkaç yıl önce yayınladığımız bir yazımızı bir kez daha güncelliyoruz. 

GÖZDEN GEÇİRMEMİZ GEREKLİ (16.01.2009) 

Bütün dünyada kadınlar tecavüze uğramaktan korkarlar. Örneğin her yıl Fransa’da 25.000, Almanya’da 250.000, İsveç’te 4.000 kadının tecavüze uğradığı medya aracılığı ile öğrenilmekte ve bilinmektedir. Ülkemizde de durum böyledir. Hemen her gün yazılı ve görsel basında hepimizi sarsan bu tür haberlerle üzülürüz, kızarız ve sebep olanlara lanetler okuruz.

Tecavüz fiilinin cezalandırılması TCK’nın ilgili maddeleri ile olmaktadır. Ancak kabul etmek gerekir ki mahkeme süreci ve hak arama yöntemleri tecavüze uğrayanları çok zorlayan evreleri içermektedir. Yargılama sürecinde cinsel şiddete uğrayanların özel eğitim görmüş görevli uzmanlarca korunması ve kollanması sağlanmalıdır. 

Tecavüz olaylarının bir bölümü de küçük yaştaki kız çocuklarına yönelik olmaktadır. Henüz oyun çağını tamamlamamış, öğrenci olmaları gereken yaşlarda aileleri tarafından çıkar uğruna ileri yaştaki kişilere verilen satılan zavallı kızlarımız da gene toplumsal bir yara olarak üzüntülerimize neden olmaktadır. Elbette bu durum uygar, çağdaş, insan haklarına saygılı ve dürüst toplum anlayışına ters gelen ilkel bir durumdur. 

Ancak geçmişten günümüze ulaşan bazı değerlendirmelerin yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Aradan uzun yıllar geçmiş, dünya görüşü yenilenmiş her şey değişmiştir. Eski devirlerde hoş görülen bazı davranışlar, özlü sözler, maniler, dizeler ve türküler artık arşive kaldırılmalıdır. 

Bir yandan şikayetçi olduğumuz davranışları ve konuları düzeltebilmek için çaba gösterirken, bir yandan da bu yanlışları destekleyen şiirler, türküler, şarkılar ve deyimler gündemimizden düşmelidir.

Bazı örnekleri sıralayarak durumu daha iyi anlatabiliriz.

         – Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etme

         – Kadın kısmının saçı uzun aklı kısadır

         – Kızını dövmeyen dizini döver

         – Kız yedi yaşından sonra ya erde ya yerdedir

         – Avrattan vefa, zehirden şifa olmaz        

Karacaoğlan* bakın neler demiş;

Ala gözlerini sevdiğim dilber
On beşinde bir güzeli sevmeyen
Bu dünyaya hayvan gelir bön gider

         …

On birinde mah yüzüne bakılır
On üçünde ak gül olur açılır
On dördünde her bir yeri bal olur

         …     

On birinde bir yar sevdim
Yeni açmış güle benzer
On ikide şeker şerbet
Oğul vermiş bala benzer

Recaizade Mahmut Ekrem Bey’in sözlerini yazdığı ve Ali Ulvi Baradan tarafından nihavend makamında bestelenen;

Yemeni bağlamış telli başına
Zülüfleri düşmüş hilal kaşına
Yeni girmiş on dört on beş yaşına
Gözleri sürmeli köylü güzeli
Gel seni köylü kız alıp kaçayım
Telli duvağına altın saçayım

Veya Tamburi İsmet Ağa’nın karcığar makamında ki bestesinde gördüğümüz gibi;

Bu kış hanım İstanbul’a taşın da
Eğlenelim, zevk edelim Kalpakçılar başında
Güzeller var on üç on dört yaşında
Eğlenelim, zevk edelim Kalpakçılar başında 

Görüldüğü gibi bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Elbette kültür varlıklarımızı korumak gelecek kuşaklara aktarmak ödevimizdir. Bu eserler bize tanık oldukları tarih kesitleri hakkında bilgi de verirler. Ancak zaman içinde işlevlerini kaybede bilirler. O zaman güncel yaşamımızdan arşive aktarılmalıdırlar.

* Karacaoğlan’ın alıntıladığımız şiirleri için aşağıda ki esere bakılabilir; ” Sadeddin Nüzhet Ergün, Karacaoğlan, Hayatı ve Şiirleri, Yeni ilavelerle, 18. Baskı, İstanbul Maarif Kitaphanesi, İstanbul, Yayın yılı Yok, s. 168, no: 180; 189, no: 210; 241, no: 279.

 

Allah Sabredenlerle Beraberdir

Yüce dinimizin üzerinde önemle durduğu ahlakî özelliklerden birisi de sabırdır. Müslümanların hayatında sabrın ne kadar önemli bir yeri olduğu Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde çok açık bir şekilde belirtilmiştir.

Sözlükte “dayanma, dayanıklılık” gibi anlamlara gelen sabır, ahlâkî bir kavram olarak, başa gelen musibetlerden dolayı Allah’tan başka kimseye şikayetçi olmamak, yakınmamak, sızlanmamak; nefse ağır gelen ve hoşa gitmeyen şeyler karşısında dünya ve ahiret yararını düşünerek, ruhi dengeyi bozmamak için insanın kalbinde bulunmakta olan sükûnet ve dayanma gücüdür. (Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yay. sh.567)

Allah Teâlâ, insanoğlunu yeryüzüne imtihan için göndermiştir. İnsana yüklediği bütün mükellefiyetler ile başına gelen musibet ve sıkıntılar bu ilahî imtihanın gereğidir. Bu imtihanı kazanmanın en önemli yolu sabırdır. Nitekim Yüce Allah bir ayet-i kerimede, “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele” (Bakara, 2/155) buyurmuştur. Görüldüğü gibi insanın başına gelen hastalık, sevdiklerinin ve yakınlarının ölümü; deprem, sel ve çığ gibi tabii afetler; korku, açlık, yokluk gibi bütün bela, musibet ve sıkıntılar hep ilahî imtihanın bir parçasıdır.

İnsan, başına bu tür musibetlerin gelmesini engellemeye güç yetiremez. Çoğu kez tek başına bunların üstesinden gelemez, bu sıkıntılara tahammül gösteremez. Ama sabrederek bu olumsuz durumu lehine çevirebilir, bundan kazançlı çıkabilir. Kur’an-ı Kerim bu hususu şöyle bildirmektedir: “Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.  İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” (Bakara, 2/156-157)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde, “Sevabın çokluğu, belanın büyüklüğüne göredir. Allah (c.c.) bir topluluğu sevdiği zaman, onları muhtelif musibetlerle imtihan eder. Kim bu musibetleri sabırla karşılarsa Allah Teâlâ ondan hoşnut olur. Ve kim musibetleri sabır ve tevekkülle karşılamaz isyan ederse o da Allah’ın gazabına müstehak olur” (İbn Mâce, Fiten, 23) buyurarak musibete maruz kalan mü’minlerin sabır göstererek Allah’ın rızasını kazanacakları müjdesini vermiştir. Hadis-i şerif ayrıca, insanın musibete uğramasının onun Allah tarafından sevildiğinin işareti olduğunu; Allah’ın onu sevmediği anlamına gelmediğini açıkça göstermektedir.

Bela ve musibetler karşısında sabretmek aynı zamanda Allah’ın takdirini kabul etmek, O’nun kaza ve kaderine boyun eğmek demektir. Bu konuda sabır, Allah’a tevekkül ve O’na teslimiyeti ifade etmektedir. “Allah sabredenleri sever” (Âl-i İmrân, 3/146) ayeti, bela ve musibetlere sabretmenin Allah katında ne kadar makbul bir davranış olduğunu bildirmektedir.

Bela ve musibetlere karşı sabırsızlık ise Allah’a şikayet, O’nun takdirini beğenmemek anlamına gelir. “Bunlar benim başıma niye geldi? Benim ne suçum var ki?” şeklinde söylenmek, isyankâr bir davranış içine girmek olgun bir Müslümana asla yakışmaz. Yukarıda geçen hadis-i şerifte buyrulduğu üzere böyle bir davranış Allah’ın gazabına uğramaya sebep olur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir başka hadis-i şeriflerinde de, “Sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir” (Buhârî, Cenâiz, 43) buyurarak Müslümanları başlarına gelen musibetin acısıyla yanlış bir davranışta bulunmaktan sakındırmıştır.

Yüce Allah sıkıntı ve zorluklar karşısında nasıl davranılması gerektiğini şöyle bildirmektedir: “Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153) Allah Resûlü (s.a.s.) de bu tür musibetlere uğrayanlara şöyle dua etmelerini tavsiye etmiştir: “Kendisine bir musibet gelen Müslüman, Allah’ın emrettiği: ‘Biz Allah’a aidiz ve ancak O’na döneceğiz. Allahım! Bana bu musibetten dolayı ecir ver ve bana bundan daha hayırlısını ihsan eyle’ derse, Allah o musibeti alır ve mutlaka daha hayırlısını verir.” (Müslim, Cenâiz, 3)

Müslümanlar olarak başımıza gelen üzücü hadiseler karşısında metanetimizi muhafaza eder, sabır gösterirsek, hem daha kötü durumlara düşmekten korunmuş, hem de ahirette cennetle mükâfatlandırılmış oluruz. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!” (Ra’d, 13/24)

Susuz Yaz, Filizsiz Bahar

Benim kuşağım “sinema delisi bir nesil”di. Taşrada bile sinemalarda ve hususan tatil akşamlarında biletler karaborsa satılırdı. Kilis’te Özyurt, İstanbul’da Emek, Yeni Melek, Atlas, Kulüp, Site, Marmara, Bulvar, Ankara’daki Büyük Sinema’da, İzmir’de Alemdar’da kuyruklar oluşurdu hem yerli, hem yabancı filmlerde.

Halen unutamadığımız filmler arasında Rüzgar Gibi Geçti hemen akla gelir. Yüksek bir grafikle sektörde Holywood önde giderdi. Bunu Fransa takip ederdi Alain Delon ekoluyla. Hind Sineması da Raj Kaapor-Nergis ikilisinin oynadığı Avare filmiyle bir çıkış yakalamış, şarkıları bile moda olmuştu. Mısır sineması ve platoları zengindi ama toplumu etkilemekte esamasi bile okunmuyordu. Demirperdeye gelince sinemada iddialıydı SSCB ülkeleri. Propaganda filmlerinin dışında görselliği ve muhtevası çok zengin Askerin Türküsü gibi nefes kesen prodüksiyonları vardı.

Yücel Çakmaklı’nın Odası

Türk sinemasına gelince Ayhan Işık, Muhterem Nur, Eşref Kolçak, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Ahmet Tarık Tekçe, Turan Feyzioğlu, Muzaffer Tema, Fikret Hakan, Pervin Par, Gülistan Güzey gibi ustaların filmlerinde genelde romantizm hakimdi. Hep mutlu sonla biterdi. Ne zaman ki ideoloji sinemaya da girdi, fotoğraf değişti. Sol ideoloji devreye girdi. Sinametek gibi kuruluşların ise ayrıcalığı vardı. Sinema dergileri magazin ile de örtüştürerek yok satardı.

Muharrem Gürses’i dini, Cahit Irgat’ı tarihi filmlerde gördük. Bunların da etkisi saman alevi oldu. Yapmacık ve sathi göründü. Ancak Yedinci Sanat sinema yumruk gibi iniyordu toplumun kafasına.

Bunu ilk farkeden muhafazakarlar Yücel Çakmaklı, sektörü erken terkeden Dr. Salih Diriklik ve Mesut Uçakan oldu. Tümünü de yakından tanıyordum. Yücel Çakmaklı Denizli’den İstanbul’a okumaya gelmiş, ancak sinemaya sevdalanmıştı. Bekar evindeki arkadaşları Yücel Çakmaklı’yı işadamı ve öğrencilerin hamisi M. Kemal Cabioğlu’na şikayet ettiler “Ağabey Yücel Çakmaklı odasını filmci kızların resimleriyle süsledi. Türkan Şoray en başta.”dediler.

Milli Sinema

Yücel Çakmaklı, ülkücü fikirleriyle temayüz etmiş Kemal Cabioğlu’na; ” Ağabey, artık televizyon her eve girdi, sinemalarda kuyruklar uzadıkça uzuyor, kimse çocuğuna mani olamayacak noktaya gelmiş. Bırakın çocuklar sinemaya gidecekse, televizyon izleyecekse iyi filmler seyretsinler. Biz sinemayı boş bırakamayız, gençlerimizi bir başkasının ideolojik ve ahlaksız filmlerine teslim edemeyiz. Dolayısıyla kendi filmimizi artık kendimiz çekmeliyiz. Sinemacılarımız olmalı” deyince durum anlaşıldı. Milli Sinema akımı böyle başladı.

Yücel Çakmaklı’nın sevdası karasevdaya dönüştü. Projeler hazırladı beş parasız. İstanbul’un hayırsever işadamlarından Horoz Şirketler Grubunun Sahibi Mehmet Üretmen’e film hazırlıklarını anlattı ve borç istedi çekeceği film için. Daha sonra tahsil edilmeyen ve yırtılan bir senet imzalayarak filmin masraflarını karşılayan Yücel Çakmaklı, Birleşen Yollar için kolları sıvadı. Türkan Şoray’ı ikna etti. Sonra İzzet Günay’ı. O gün için fıstık-leblebi gibi tüketilen Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı adlı romanı Birleşen yollar olarak Yeşilçam arşivlerine taşınacaktı.

Armağan Tekin ve Türban

Yücel Çakmaklı ikinci olarak Fatih Bali Paşa Caddesi üzerindeki ANKA Modaevi yöneticisi Armağan Tekin’e gitti. Yücel Çakmaklı gibi Armağan Tekin de sivil ve muhafazakar toplumun batılı tarzdaki modalardan, kendi modasını üretmek ve tarihi geleneksel giysilerini güncelleştirmek için çalışıyordu. O da parasız pulsuz bu işe ihtiyaçtan soyunmuştu. Ancak eleştirilerin de ardı arkası kesilmiyordu; İslamda sinema mı vardı, yoksa moda mı?! Din acaba yozlaştırılmak mı isteniyordu?

Daha sonra genç yaşta rahmete kavuşan Armağan Tekin Osmanlı giysileri üzerine ünlü mankenlerle defileler yaptı. Bir anda yoğun bir ilgi topladı. Siparişler aldı. Gülhane Parkı’nın yanındaki eski bir İstanbul Konağı’na taşındı. Birleşen Yollar filmin başoyuncusu Türkan Şoray’ı Armağan Tekin giydirdi. Filmin hoppa ve hırçın kızı, sonunda hakikat ile yüzleşerek kendi öz kimliğine kavuşuyordu. İlk işi de başını örtmek ve ibadete başlamak oldu. İşte türban ilk defa Armağan Tekin’in girişimiyle bu filmde görüldü. Milli Sinema hikayesi de böylece başlamış oldu. MTTB Sinema Kulübü lokomotiflik görevi üstlendi.

Yücel Çakmaklı çok film çekti. Sonra Televizyona dizileri yaptı. Mesut Uçakan da öyle. Mehmet Tanrısever’in Hür Adam Bediüzzaman Said Nursi filmi ilk defa hasılat ve seyirci rekoru kırdı(2011)

İrlanda’ya Şair Bir Lider

Bugün gelinen noktada bir gelişme yakalanmış durumda. Mesela “Dinle Neyden” bir olaydı. Özellikle kostüm ve müzik çok önde göründü, bir yenilik getirdi Muhteşem Yüzyıl’dan çok önce.

Bugün 12 kadar ulusal, 40 kadar da lokal yayın yapan muhafazakar televizyon var. Radyoların ve mahalli gazetelerin sayısı bunların karekökü kadar yüksek. Ancak muhafazakar kesimin sanat, kültür ve medeniyet iddiası acaba ne kadar ve nerededir?

Bunlar da nereden aklıma geldi derseniz anlatayım. İrlanda Cumhurbaşkanlığına şair Micheal Higgins seçildi de ondan gündeme taşıdım. Michael Higgins’in üç şiir kitabı yayınlanmış ve Filistin Halkları konusundaki İsrail karşıtı söylemleriyle tanınıyor. Avusturya’nın bir önceki cumhurbaşkanı da yazar ve sanatçıydı.

Eyvah Eyvah Birinci Oldu

Buna bir yana koyalım ve devam edelim. Box Office Türkiye istatistiklerine göre 2011’de 42 haftalık dönemde geçen yıla göre daha az sinemaya gidilmiş. İzleyici sayısı 1 milyon 160 bin azalmış. Ata Demirer ve Demet Akbağ’ın oynadığı Eyvah Eyvah filmi 36.678.019 TL hasılat elde etmiş ve 3.947.988 kişi de bu filmi izlemiş.

İlk onda sıralama şöyle devam ediyor; Aşk Tesadüfleri Sever, Kurtlar Vadisi: Filistin, Karayip Korsanları; Gizemli Denizlerde, Şirinler, Hür Adam Bediüzzaman Said Nursi (7.304.622 TL hasılat, 952.405 izleyici), Ya Sonra, Harry Potter ve Ölüm Yadigarları 2, Kolpaçino: Bomba ve onuncu olarak da Arabalar 2.

53 yerli film, 185 sinemada gösterilmiş, ilk ona üç yabancı film girebilmiş. Mehmet Tanrısever’i tanımıyorum. Ama kutlarım.  Esas mesleği sinemacı olsun veya olmasın rizikoya girerek bir başarıya imza atmış, sevinmek gerek. Filmi izleyemedim. Üç saat falan dediler. Dilerim ecnebi ülkelerde de vizyona girsin, ülkemize döviz girdisi kazandırsın. Ne güzel olur?

Yoklar Sıralamasındaki Yoklar

Muhafazakarlar iş dünyasında, siyasette, bürokraside ve diplomalı eğitimde gerçekten ciddi mesafe aldı, çoğu yerde başarılı oldular. Ancak sanat, kültür, edebiyat, yayıncılık gibi konularda ve medeniyet iddiasında aynı şeyi söyleyemeyiz. Hatta geçer not bile alamadığı öne sürülerek tartışmaya açılabilinir. Bu sektörlerde kolaycılık seçildi birkaç gönüllü ve fahri kişiyle kuruluşlar dışında.

Muhafazakar belediyeler iyi ki Antalya Altın Portakal Yarışması gibi etkinlik programlamıyorlar. Bizim Hababam Sınıfı’mız, Neşeli Günler’imiz, Züğürt Aga’mız, Susuz Yaz’ımız, Sevmek Zamanı’mız, Gelin’imiz, Düğün’ümüz, Diyet’imiz, Gurbet Kuşları’mız,  Adı Vasfiye’miz, Anayurt Oteli’miz, Eşkıya’mız, Babam ve Oğlum’umuz yok.

Dahası Ömer Lütfi Akad’ımız, Metin Erksan’ımız, Halit Refiğ’imiz, Ömer Kavur’umuz, Zeki Ökten’imiz, Nuri Bilge’miz, Reha Erdem’imiz, Semih Kaptanoğlu’muz ve Devriş Zaim’imiz de yok.

Müzik’te iddiamız ise düşünülemiyor bile. Mesut Uçakan ve Mehmet Tanrısever yaşasın işte. İki veya biraz daha fazla Deli Dumrul’umuz var ya yeter de artar bile.

İstanbul’u Fethedecek Yaşta Olanlar İçin

Medyadan takip ediyorum Beşiktaş Kültür Merkezi’nde Yılmaz Erdoğan’ın “Çok Güzel Hareketler Bunlar” 332 bin seyirciye ulaşmış, twitterde 125 bin takipçisi var! Sanat adına alkışlanacak bir gelişme, siz yapmazsanız, yapamazsanız bir yapan bulunuyor demek. Seversiniz veyahut hoşlanmazsınız Yılmaz Erdoğan ses getiren sinema filmleri çekiyor, tiyatro oyunları sahneliyor, stand up’lar sergiliyor. 17 yıl sonra Beşiktaş Kültür Merkezi nerede olacak değerlendiriliyor.

Yılmaz Erdoğan başarının sırrını perde arkasındaki gizemli ortağı işadamı Necati Akpınar için bakın ne diyor ; “Necati tevazu kelimesini utandıracak kadar tevazu sahibidir. Gücümüzü onun sakinliğinden alıyoruz.” İşte bu kadar.

Bir grup müthiş para kazanmayı bilmiyor, oy’unu artırmasını beceremiyor ama gündemi etkilemeyi, toplumu değiştirmeyi ve insana yatırımı çok iyi biliyor. İşte bu da sanata, kültüre hakim olmayı doğuruyor. Kolaycılar ise bir müddet daha hamaset yapmayı sürdürecek, miras yedi konumlarını muhafaza edecekler gibi görünüyor. Eski çağı kapatıp, yeni bir dönemi başlatmak Fatih Sultan Mehmet’e ait. Bundan sonra anaların Şair Fatihler, Yavuzlar ve Kanuniler doğurmasını bekleyeceğiz ister istemez. Merhum Arif Nihat Asya’yı gel de anma?! Ne dersiniz?