17.7 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1139

Güzel Ahlak

Dinimizde ahlâkın önemli bir yeri vardır. AllahuTeâlâKur’an-ı Kerim’de “(Ey Muhammed) şüphesiz sen yüksek bir ahlâk üzeresin”(Kalem, 68/4)buyurarak Peygamberimiz (s.a.s.)’i güzel ahlâkı ile övmüştür. Peygamberimiz (s.a.s.)  de şöyle buyurmuştur:“Ben ancak yüksek ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”(Muvatta, Hüsnü’l-Hulûk, 8)

Ahlâkın dindeki bu önemli yeri sebebiyledir ki Hz. Peygamber (s.a.s.)  insanları, Allah’ı tanımaya ve yalnız O’na ibadet etmeye çağırırken ahlâkî esaslara uymayı da öğütlüyordu. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Kâbe’yi ziyaret için gelen Yesrib(Medine)lileri Akabe denilen yerde karşılayıp onlara İslamiyet’i tebliğ ettiği zaman şöyle demişti: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız hiçbir yalanla kimseye bühtan etmemek, iyi işi işlemekte karşı gelmemek üzere bana biat ediniz (yani bana söz veriniz). İçinizde sözünde duran olursa onun ecir ve mükâfatı Allah’ın üzerinedir…”(Buharî, İman,11)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ahlâkı güzel olup da Müslüman olmayanlarla bile ilgilenir, her fırsatta güzel ahlâklı olmayı tavsiye ederdi. Bir defasında “Allah Teâlâ güzel ahlâkı sever”buyurdu. Orada bulunan EbûBurde b. Yenar(r.a.) ayağa kalkarak: “Ey Allah’ın Resulü, Allah Teâlâ güzel ahlâkı seviyor mu?” dedi. Peygamberimiz (s.a.s.): “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bir kimse cennete ancak güzel ahlakı sebebiyle girer”buyurdu.(İbn Kesir, el-Bidâye, 11/213)

Gerçekten Peygamberimiz (s.a.s.) güzel ahlâka büyük önem verirdi. O (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Benim katımda en sevimliniz ve kıyamet gününde meclisime en yakınınız ahlâkı en güzel olanınızdır. Sizden en sevmediğim ve kıyamet gününde meclisimden en uzakta kalacak olanlar, kibirli kibirli ağız eğerek gösteriş için lügat parçalayan ve çok konuşan kimselerdir.”(Tirmizî, Birr, 71)

İmanın olgunluğu ahlâkın güzelliği ile ilgilidir. Güzel ahlâk, tam ve olgun imanın belirtisidir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İman yönünden müminlerin en olgunu ahlâkı en güzel olanıdır. En hayırlınız da kadınları için hayırlı olanınızdır.”(Tirmizi, Rıda, 11)

İbadetlerin gayesi, insanı ahlâkî olgunluğa eriştirmektir. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de, namaz ibadetinden söz edilirken: “Namazı kıl, muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”(Ankebût, 29/45)buyrulmuştur. İslam’ın beş temel ibadetinden biri olan zekât hakkında da: “Onların mallarından sadaka (zekât) al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin.”(Tevbe, 9/103)buyrulmuş, zekâtın insanı günahlardan temizleyeceği ve gönüllerindeki hasisliği de gidereceği bildirilmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) de oruç ibadeti ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:“Kim ki, yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah Teâlâ o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına (yani oruç tutmasına) değer vermez.”(Buharî ,Savm, 8)Bir başka hadisi şerif de şöyledir: “Mümin, güzel ahlakı ile nafile oruç tutup nafile ibadet edenin derecesine erişir.”(Ebû Davud, Edep, 8)

Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından ahiret günü kulun amelleri değerlendirilirken, ahlâkın başta yer alacağı haber verilmiştir: “Kıyamet günü mizanda, güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiçbir (nafile) ibadet yoktur.”(Tirmizî, Birr, 62; EbûDâvûd, Edep, 8)

Yine Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor: “Dört şey sende olduktan sonra dünyadaki kaybından sana bir zarar gelmez: Emaneti korumak, doğru söylemek, güzel ahlâk ve helal lokma.”(Et-Tergibve’t-Terhib, III/289)İslam ahlâkının temelini söz, iş ve davranışla başkalarına zarar vermemek, başkalarını incitmemek ve üzmemek teşkil eder. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) Müslümanı tarif ederken “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların selamette kaldığı (zarar görmediği) kimsedir” (Buhari, İman,4)buyurmuştur.

Güzel ahlâktan söz edilirken Peygamberimiz (s.a.s.)’in Kur’an-ı Kerim’de övülmüş yüksek ahlâkından söz etmeden geçmek mümkün müdür? O (s.a.s.), ahlâkını Kur’an’dan almış, bütün iyilik ve güzellikleri kendisinde toplamıştı. Hz. Aişe (r.a.) validemiz, Peygamberimiz (s.a.s.)’in ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda; “O’nun ahlâkı Kur’an idi” demiştir. (Müslim, Müsafirun, 139)

Son Bozgun

New layer…

Türkiye’nin karşılaştığı meselelerle ilgili yorum yaparken ya da çözüm yollarını gösterirken genellikle bardağın dolu tarafından bakıyoruz. Oysa işin boş tarafları da bulunuyor.

Türk milletine ve devletine ait güzel hasletler olduğu gibi arızalı ve hastalıklı durumlarda var. Onun için duygusal tepkilerden uzak durarak gerçekçi tespitlerde bulunmak zorundayız.

Bu sebeple uğradığımız en son bozgun olan Hırvatistan’la oynadığımız milli maç ve futbol üzerinden bazı çıkarımlar yaparak, Türk milleti olarak bazı şeyleri niçin yapamadığımızın üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum.

Futbol, yüz yılı aşan bir süre boyunca insanlık aleminin en çok ilgisini çeken olgulardan biridir. Bana göre geçirdiği süreç ve geldiği nokta; onu bir spor dalı olarak tanımlamama imkan vermiyor. Benim bu tezimi de Simon Kuper’in “futbol asla futbol için değildir” diye herkesçe bilinen sözü destekliyor.

Futbol kanaatime göre, başlı başına bireyi ve toplumu en iyi ifade eden şeylerden biri. Şeylerden biri diye yazmamın nedeni ise futbolun doğru tanımına henüz ulaşabilmiş değilim. Belki de futbolun gizemi; insanlar üzerindeki büyük etkisi ve her olayda değişkenlikler göstermesi nedeniyle, tanımlanamayacak bir elastikiyeti içeriyor olmasından geliyor. Koskoca bir işadamını tribünde çıldırmış bir taraftar olarak görmek bana her zaman tarifi zor bir durum olarak gözükmüştür. Ya da atılan bir golden sonra “şak” yapan genelkurmay başkanı gibi…

Bu sebeple benim bu gün yaptığım gibi futbolla ilgili birçok şey, günümüze kadar hep tekraren söylene gelmiştir. Futbol; kimi zaman ülkeler arasında savaşı kışkırtan bir neden, kimi zaman da barışı tesis etmede etkin bir unsur olmuştur. Hatırlarsanız bizi önce Yunanistan’la sonra da Ermenistan’la aynı gruba düşürerek futbol üzerinden bir yumuşama diplomasisi yürütülmüştür.

Franco’nun mu yoksa Salazar’ın mı veya Güney Amerikalı bir diktatörünmü olduğunu hep karıştırdığım sözlere göre adamlar ülkelerini faşizm, fiesta yani eğlence ve da illa ki futbolla (üç “f” formülü) yönetmişlerdir.

Bu açıdan bakınca bir ülkede ters giden ne varsa bu tersliklerin ülkenin futboluna da aynen yansıdığını görmek mümkündür.

Şimdi biz de toplum olarak Hırvatistan milli maçı ile en son bozgunu yaşıyoruz. Bu bozgunun sebepleri ile ülkemizin yaşadığı siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlar arasında büyük benzerlikler vardır.

Bu bozgunu yaşayan Türkiye; Hırvatistan’la rakamların dili baz alınarak karşılaştırıldığında, sahip olduğu büyüklük itibarıyla Hırvatistan’la mukayese edilemeyecek bir ülkedir. Peki bu küçük Hırvatistan, bu büyük Türkiye’yi nasıl bozguna uğratabilmektedir? Cevabı aranması gereken en önemli soru budur.

Doğrular keşfedileli çok olmuştur. Onları sanki hiç keşfedilmemişcesine bizim yaptığımız gibi uzayda aramaya hiç gerek yoktur. Türkiye’de doğrular bir çok şey de olduğu gibi futbolda da en baştan beri yapılmamaktadır. Tıpkı binaların Türkiye’de baştan beri depreme dayanıklı inşa edilmemesi gibi. Bunu görmemek için kör olmak lazımdır ve maalesef biz de bir körlük içindeyiz. Deveye sordukları misal gibi biz de sorsak: Türkiye’nin hangi işi tam manasıyla doğru ki, futbolu doğru olsun?

Mesela milli takımın başında Hiddink gibi bir yabancının olması her zaman yaşadığımız kendi insanımıza güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Oysa Hiddink’in aldığı paranın yüzde birine çalışacak ve ondan çok yetenekli yüzlerce insanımızı tanıyorum. Bu başka sektörlerde de karşımıza çıkan bir sorun. Osmanlı yıkılırken Genelkurmay Başkanının Liman von Sanders olması gibi…

Futbol Federasyonlarının göreve getirdiği adamların tamamı ahbap çavuş ilişkisi ile torpilli olarak işbaşına gelmiştir. Yani ehliyet ve liyakat aranmaz. Türkiye’nin dört bir köşesinde benzer şeyleri başka konularda da görmek çok doğal hale gelmiştir.

Futbol ve futbolun alt kurumları, yapılan soruşturmalardan da anladığımız kadarı ile şike, çete, şantaj ve her türlü yolsuzluğun içine batmıştır. Ülkemiz yüzyıllardır futbolun yaşadığı bu pisliklerin benzerlerinin içinde yüzmektedir.

Memleketimizde eğitime önem verir gibi gözükürüz. Ancak bilgi eksikliği nedeni ile bir türlü çağdaş gelişmeyi yakalayamayız. Ama bu konuda çok nutuklar atarız. Bu nasıl bir eğitime önem verme anlayışı? Halbuki Avrupa’daki Türk çocukları iyi bir futbol eğitiminden geçirildikleri için birer yıldız olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ne yazık ki; genç nesillere hak ettikleri değeri ve fırsatı bir türlü veremedik. Ülkemizde her katmanda öncelikle birilerinin nemalandığı bir kast oluşmuş durumda. Bu başarıyı engelleyen önemli bir faktör. Futbolumuzda da bu derebeylikleri çok net olarak görüyoruz. Yolu bu derebeyliklerden geçmeyenlerin futboldan nemalanmalarına imkan ve ihtimal yok. Memleketin dört bir köşesinde de hemşericilik, cemaatçilik, aşiretçilik, mikro milliyetçilik ve particilik gibi yapılanmalar başını almış gitmiş durumda. Onun için futbol deyip geçmeyin. Futbol içinde bulunduğumuz durumu yansıtan bir ayna vazifesi görüyor. Yani illa ki; milli takıma lobisi güçlü takımlardan oyuncu alacaksınız. Ya da milli takımları bu yenilmez armadaların kulisi güçlü eski oyuncularına teslim edeceksiniz. Siyasetimizde aynı durumda değil mi?

Teknik adam, futbolcu, hakem, menajer vs. ne olmak istersen iste yetenekli olman yetmez. İstisnalar olsa da bu Türkiye’de her alanda görülen bir gerçek. Bu sebeple 75 milyonluk nüfus içinden Hırvatistan’ı yenecek bir milli takım çıkartamıyor ve takımın başına bir Türk evladı getiremiyoruz. Sırtımızı da üç dört milyon Türk’ün yaşadığı Avrupa’ya dayamışız. Böyle idare ediyoruz. Avrupa ise üç,  dört milyon Türk’ün arasından Mesut Özil, Nuri Şahin, Hamit Altıntop ve nicelerini yetiştirip Real Madrid’te oynatıyor ve milli takımlarına alıyor. İşin türkçesi; asimilasyona futbol üzerinden de devam ediyorlar. Biz de 75 milyonluk Türkiye’ye masal anlatıyoruz.

Hırvatistan’a yenilmekle Barzani’ye “ağbi” demek arasında ben bir fark göremiyorum. Depremler karşısında aciz kalışımızla Hırvatistan karşısında darmaduman oluşumuz arasında da büyük bir bağ var. Hatta Hırvatistan’ın bize yarattığı son bozgunla Balkanları kaybettiğimiz bozgun arasında da sebep sonuç ilişkisi açısından büyük benzerlikler görüyorum.

Onun için inşallah bu “son bozgun” aklımızı başımıza getirir. Her şeyin başına asli cevherinden şüphe etmeyeceğimiz ehliyet ve liyakat sahibi kendi evlatlarımızı koyarız. Gençlerimizi yetiştirip onlara hak ettikleri fırsatı veririz. Milli sermayemizi dışarıya dağıtmadan az para ile çok şeyleri başarırız. Her işin gerektirdiği doğruları yaparsak değil Hırvatistan cümle alem önümüze gelse yener geçeriz. Bir de işin manevi tatmini var. Ay yıldızlı bayrak gücümüz ve kudretimizle dünyanın her yerinde bir nazlı gelin gibi sallansa fenamı olur? Ah aksi şeylerin ne zararlar verdiğini bir bilseniz…

Gelin şimdi anlattığımız futbol ve Hırvatistan mağlubiyeti üzerinden içinde bulunduğumuz durumu tefekkür edin. Bana sorarsanız; ben hiç bozgun yaşamak istemiyorum ama hep tam tersi oluyor. Kabahati Hiddink’e ve Hırvatlara bulmadan nereden hataya yapıyorsak onu bularak, bozgunlara uğramaktan kurtulalım. Yoksa bu bozgunları kader zannedeceğiz…

Milli Eğitim

0

Türkiye’nin en önemli meselesi “Milli Eğitim”dir. Çünkü işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve terör gibi sorunların kaynağıdır. Bilimsellikten uzaklaşan eğitim sistemi “bilgi çağının küresel rekabetine dayanamayacak ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayamayacak” bir haldedir ve devletin bekası ile milletin menfaatleri açısından risk taşımaktadır. Akif’in İstiklal Marşında “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” dediği Batı Dünyası ile savaşarak bağımsızlığını kazanan Türk Milleti, eğitim sistemiyle “müstemleke” haline getirilmiştir. İngilizce eğitimle birçok nesil kendi öz kültürüne yabancılaştırılmış ve mensubu olduğu Türk Milleti’nden kopartılmıştır. Milli kimliğini yitirmeyenler ise aileden aldıkları terbiye ile ayakta kalmışlardır. İngilizce öğretime son verilmeli, çocuklarımız yabancı bir dille değil, Güzel Türkçemizle eğitilmeli ve Türkçe düşünmelidir. Yabancı dil dersleri “devletin ve iş dünyasının ihtiyacına göre” müfredat programlarına ayrı bir ders olarak konulmalıdır.

Eğitim hakikaten milli hale getirilmeli ve gençler “kültür emperyalizminden, terör ve suç örgütlerinin kucağına itilmekten ve bazı sapık anlayışların tuzağına düşmekten” kurtarılmalıdır. Öğrencilere ilim ve bilimle beraber “milli, dini, ahlaki ve insani” değerleri de kapsayan iyi bir eğitim verilmelidir. Okullarda; vatanına-milletine ve ailesine faydalı olan, Vatan-Millet-Bayrak ve Ezan sevgisiyle dolan, bağımsızlık aşkıyla tutuşan ve kendisini ilme adayan “fikri hür-irfanı hür” Müslüman-Türk Gençleri yetiştirilmelidir. Bu maksatla Türk Dili-Tarihi ve Edebiyatı ile İslam Dini ve Ahlakı iyi öğretilmeli, musikisi-folkloru-sanat ve mimarisi dahil Türk Kültürü her yönüyle tanıtılmalı, eğitimin her safhasına “sağlam kafa-sağlam vücutta bulunur” özdeyişinden hareketle beden eğitimi konmalı ve misyonerliğe set çekilmelidir. Türk dili-tarihi-edebiyatı-kültürü-sanatı ve sporuyla ilgili tüm çalışmalar teşvik edilmeli, başarılı sanatçı-sporcu ve bilim insanları desteklenmelidir.

İlköğretimde Türkçe okuma-yazma ve konuşmaya önem verilmeli, çocuklara kitap okuma ve ödev yapma alışkanlığı kazandırılmalı, tartışma-münazara vb. faaliyetlerle öğrendiğini anlatma becerileri geliştirilmeli, ezberleyen değil düşünen-irdeleyen ve öz güveni olan sağlıklı nesiller yetiştirilmelidir. İlköğretimde rehber öğretmenler vasıtasıyla tüm öğrencilere IQ testi yapılmalı ve zekâları “matematik-sosyal-sanat-beden vb.” tasnif edilerek orta öğrenim için yönlendirilmelidir. Orta öğretimde uzmanlaşmaya gidilmeli, iş hayatının ara eleman ihtiyacını karşılayacak sanat okullarına ağırlık verilmeli ve mezun olan öğrencilerin meslek sahibi olmaları hedeflenmelidir. Zeka seviyesi yüksek öğrenciler için Fen Liseleri olmalı, ancak mantar gibi çoğalan Düz Liseler ile Anadolu Liseleri sınırlandırılmalıdır. Üniversite öğretimi devletin ve iş hayatının ihtiyaçları doğrultusunda çeşitlendirilmeli, mühendislik programları ile talep olan bölümlerin kapasiteleri artırılmalı, sosyal bilimler ile mezunlarına iş imkanı sağlamayan bölümlerin kapasiteleri azaltılmalı, nazariye ile beraber “çıraklığını yapmadığın işin ustalığını yapamazsın” özdeyişi ışığında staj ve pratik eğitime ağırlık verilmelidir. Yüksek Lisans ve Doktora Programlarına katılacak öğrenciler objektif esaslara göre belirlenmeli ve araştırmaya dayalı tezleri Türkiye’nin önünü açmalıdır. Üniversiteler AR-GE’ye önem vermeli ve ürettikleri projelerle; hem ülkenin, hem de bulundukları şehrin kalkınmasına katkı sağlamalıdır.

Üniversiteye giriş için tek sınav yapılmalı, katsayı vb. adaletsizlikler kaldırılmalı, ailevi-ekonomik vb. nedenlerle liseden sonra okuyamayanlar için fırsat eşitliği sağlanmalı, isteyen herkesin her yaşta girebileceği ve aldığı puana göre dilediği bölüme yerleştirilebileceği bilimsel bir sisteme geçilmelidir. Özel okullar kaldırılmalı, eğitim sistemi ilköğretimden-üniversiteye kadar devlete bağlı olmalı, tevhidi tedrisat anlayışı korunmalı ve Türkçe eğitime devam edilmelidir. Eğitim-öğretim sadece okullarda yapılmalı ve fırsat eşitliğini zedeleyen dershaneler kaldırılmalıdır. (Dil öğrenme, meslek edinme ve sanatkâr olma için gidilen kurslar ile yaz tatillerinde açılan Kur’an Kursları hariç) Okullar ilim-irfan yuvası haline getirilmeli, gençler başörtüsü vb. meselelerle uğraştırılmamalı, konuya devletin halka sunduğu “adalet, sağlık, tapu, nüfus vb.” bir hizmet olarak yaklaşılmalı, şekle değil beyne önem verilmeli ve üniversitelerin kapısı herkese açık olmalıdır.

Orta ve yükseköğretimde okuyan yoksul öğrenciler kamu yurtlarında ücretsiz barındırılmalı ve bu maksatla yurt kapasiteleri artırılmalıdır. Üniversite Öğrencilerine verilen burs ücretleri yükseltilmeli, yurt imkânı sağlanamayanlara ise ayrıca barınma kredisi verilmelidir. Kendi işini kurmak isteyen üniversite ve meslek yüksek okulu mezunu gençler desteklenmeli, projesi uygun olanlara devlet bankalarından faizsiz kredi verilmelidir. Şehit ve Gazi Çocuklarının her kademedeki eğitim harcamaları devlet tarafından karşılanmalı, yüksek öğrenime girebilmeleri için kontenjan ayrılmalı, anne ve babalarının işlerini yapmak isterlerse “gerekli şartları taşımak kaydıyla” bu mesleklere sınavsız doğrudan girmeleri sağlanmalıdır.

Dünyanın en zengin, köklü ve eski dillerinden birisi olan Türkçe; Türk Milleti’nin son savunma hattı ve kültürel mevzisidir. Tevhidi tedrisatın kaldırılması, ana dilde eğitimin önü açılması, çift dilli ve bayraklı bir yaşama geçilmesi gibi hususlar çok tehlikelidir. Çünkü bir ülke çift dilli ve bayraklı hale gelirse sonu bölünmedir. Elbette zenginlik olarak görmemiz gereken etnik ve mezhepsel farklılıklarımız vardır ve herkes günlük hayatında ana dilini özgürce kullanabilmelidir. Ancak devletin görevi ayırmak değil, tüm insanları “milli bir kimlik altında ve dil, din, kültür ve ülkü birliği gibi ortak paydalar etrafında” bir araya getirerek bütünleştirmektir.

Sonuç itibariyle tarım çağında kurduğumuz medeniyetleri sanayi çağında neden yaşatamadığımız iyi tahlil edilmeli, milli ve bağımsız bir iktisadi program uygulanmalı, kalkınma hamlesi başlatılarak ülkemiz dünyanın ilk on ekonomisi içine sokulmalı, tüketen değil üreten bir toplum oluşturulmalı, eğitime önem verilerek genç ve dinamik nüfusun önü açılmalı, beyin göçü tersine çevrilerek yetişmiş insan gücümüzden azami faydalanılmalı ve Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesini aşma ülküsü” hayata geçirilerek bilgi çağı yakalanmalıdır.

Din ve Özgürlük

Dinden kasıt ilahi dinler
İlahi dinden kasıt ise İslam dinidir
Bütün ilahi dinlerin kaynağı Allah’tır.
Amacı ise Allahın birliğini esas alan tevhit inancıdır.
Tevhit inancı ihlâs süresinde belirtildiği gibi
Allah(cc)a Allah’ın istediği gibi inanmaktır.
Allah’a Allahın istediği gibi değilde
Kafanıza arzu ve isteklerinize göre inanırsanız
İnancı tahrif etmiş olursunuz.
Tahrif edilen inanç sizin çok hoşunuza gitse de
Allah katında hiç  bir geçerliliği olmaz..
İnsanlar kitaplarıyla beraber inançlarını da tahrif edince
Allah (cc) Kur’anda (İhlâs Süresinde) kendini yeniden tanımlamıştır.
Aslında bütün ilahi kitaplar bir önceki kitabın orijinal hale getirilmiş halidir.
Yeni kitap ve yeni dinden maksat eskinin aslına döndürülmüş halidir.
İnancın kurallarını koyma hakkı sadece Allaha aittir.
İnsanlara düşen ise kabul edip etmemektir.
Bu gün insanlar; kabul edip etmemenin ötesinde dinin kurallarını belirleme gayretindedirler.
Dün olduğu gibi.
Müslüman açısından din nedir?
Sorusunun doğru cevabı ise
Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmakla beraber
Onun emir ve yasaklarının bütününü de tereddütsüz kabullenmektir.
Bazı insanlar din ile özgürlüğü yan yana getirip birbirine yakıştıramazlar
Din ile özgürlüğün ilişkisi
Ben inanıyor ve iddia ediyorum ki
Dinin insanlara tanıdığı hak ve özgürlüğü
Bu gün dünyanın en gelişmiş medeni ve demokrat ülkeleri bile vatandaşlarına tanımamışlardır.
Ve de tanıyamazlarda
Nasıl mı?
Allah insanı yaratıyor
Akıl, irade, ömür rızk güç- kuvvet sağlık sıhhat veriyor
İnsanın yaşayabilmesi için dünyayı var ediyor.
Hayat için gerekli alt ve üst yapıyı kuruyor
Bunları insana karşılıksız olarak veriyor.
Peki, özgürlük nerede başlıyor?
Allah; insanları yarattıktan sonra onları ahiret dediğimiz sonsuz hayat ile ilgili bilgilendiriyor.
Hülasa insanları her şeyden haberdar ettikten sonra
Kendi kararını kendin ver buyuruyor.
Tercih hakkını insanlara bırakıyor.
Onların kararına müdahale etmiyor.
Kararın neticesinde önüne çıkacak sonuçtan haberdarsan.
Bundan daha büyük özgürlük olur mu?
İnanmadığın,
Yada inanıp gereğini yapmadığın zaman
Ne ömründen kısıyor
Ne rızkından kesiyor
Ne havanı ne suyunu nede güneşini azaltıyor.
Ayrıca bunlar ücrete de tabi değil
Bir soru
Çok sevdiğiniz çocuğunuz
Burs verdiğiniz öğrenciniz
Yardımcı olduğunuz komşu, dost ve yakınlarınız
Sürekli sizi kızdıracak iyiliklerinize karşı kaba ve nankör davransalar
Siz yardım ve iyiliklerinizi ne kadar devam ettirirsiniz
Yâda ettirirmisiniz
Ceviz kabuğunu doldurmayacak meselelerden dolayı
Selamı sabahı kestiğiniz insanların ömrü rızkı size bağlı olsa acaba ne yapardınız
Yâ da neler yapmazdınız ki
Evet dinin insanlara tanıdığı özgürlüğü anne babanın evladına
Devletlerinde vatandaşlarına tanıması mümkün değildir.
Eğer sonucunu bile bile nefis ve şeytana uyarlarsa oda onların aptallığı pardon tercihidir.
İnsanların her türlü tercihine saygı duymak gerekir
Bile bile fosseptik çukuruna düşenlere de acıyıp üzülmemeli.
Oda bir tercih meselesi
Ya rabbi tercihini doğru yapanlardan eyle bizi

Cumhuriyet Çeşitlemesi (4)

                            Hazırlanırken, düşmanı def’ etmek için vatandan, ordu

                            Bir de, isyan edenlerle uğraşmak zorunda kalıyordu

 

                           Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan çok kişiler

                           İsyan eden ve ettirenler, yapıyorlardı ne kötü işler

 

                           9 Ocak 1921’de İnönü Savaşları oldu

                           Yunan Ordusu anladı ki, Türkler sanki demirden bükülmez koldu

 

                           Taşıdığı, ölürsem olur şehit, kalırsam gazi inancı

                          Şaşırttı, dünyanın en sefil ordusunu, üstelik talancı

 

                          Cihana parmak ısırtan, bu şanlı direniş

                          Ettirdi, Bukalemun İngiliz’e serzeniş

 

                          Oldu altüst, dış siyaset planları, destek veren Yunan’a İngiliz’in

                          Londra Konferansı’na çağrıldı Türkiye, çıktı sanki barışa izin

 

                         21 Şubat – 12 Mart 1921 arası, yapıldı konferans

                         23 Şubat 1921: Dinlendi Türkler, gösterilerek tolerans

 

                         Şaşırttı bir an, Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa’nın ettiği teklif

                        “Türk Milleti’ni ancak, Ankara temsil edebilir.” oldu bir direktif

 

                          İstedikleri gibi sonuç alamayan İngiltere, verdi tekrar izin

                          Yunan Ordusu, yeniden Anadolu içlerine daldı, beklemeksizin

 

                         23 – 31 Mart, kazanıldı İkinci İnönü Zaferi

                         Çok zor, kritik ve çetin anlar yaşadı Türk’ün Subayı, Eri  

 

                         İtilaf Devletleri’ni, aldı mı bir telaş!

                         Düşündürdü onları gittikçe, yavaş yavaş

 

                         Yine geldiler bir araya Londra’da, ne yapsak diye?

                         Baş başa verdiler, karanlık emelleri olacak diye

 

                         Yunan hayalleri, kapıldı yine menhus hevese

                         Çünkü, bu tarihi fırsat, geçmezdi bir daha ele

 

                         10 Temmuz 1921: Başladı Eskişehir – Kütahya savaşları

                          Türk Ordusu’na, çekilmek için uygun görüldü, Sakarya’nın doğu yakası

 

                          Sarsıldı Ankara ufukları bu haberle, hüzünle derinden

                          Kara kara, düşünmeye başladı yeni çareler, kederinden

 

2334

                          Yunan, abartarak vaziyeti, zafer çığlıkları attı durdu

                          Dünya umutlandı birden, sanki 1071’in rövanşıydı bu

 

                          Bıçak kemiğe dayanmış, destan yazmanın gelmişti zamanı

                          Topyekun millet, görmüştü, canını dişine takacak anı

 

                          5 Ağustos 1921: Yapıldı Mustafa Kemal Başkomutan

                          Olacaktı bütün emirleri kanun, suçlanacaktı vatanı unutan

 

                          Oldu Tekalif-i Milliye, en önemli kararı, olsa da acı

                          Halk tarafından karşılanacaktı, ordunun her türlü ihtiyacı

 

                           Alındı halktan nesi varsa, iki şeyinden birisi

                           Cepheye sürüldü aralarından, kim varsa irisi

 

                           Bırakılmadı bir şey, elinde avucunda halkın, neredeyse

                           Çünkü, kalmazdı zaten elinde, şayet vatanı elden giderse

 

                           Canını burnuna taktı da halk, yine de gık bile demedi

                           Anasından emdiği süt, sanki fitil fitil burnundan geldi

 

                           Yeter ki diyorlardı, bir an önce kurtulsun  vatan

                           Yeter ki, olsun çocuklarımızın kalbi, hür atan

 

                           Çocuk yaşta askerler, unutup çocukluğu, koştu cepheye

                           Kadınlar, top mermilerini, tercih eder oldular bebeye

 

                           Öylesine şahlandı ki millet, ta yediden yetmişe

                           Geçti harekete Alem-i İslam, bakarak geçmişe

 

                           İşgal altındayken Merkez-i İslam, nasıl olunurdu öyle rahat

                           Neleri varsa verdiler, tek kurtulsun diye, İslam’a olan serhat

 

                           Hindistan, Afganistan, Güneydoğu Asya Müslümanları

                           İngiliz’e kafa tuttu, Hind’in gözü pek kahramanları

 

                           Ya cihangir Asya Türkleri’nin, o günkü mustarip torunları

                           Kalabilirler miydi seyirci, olsun diye Batı oyunları

 

                           Evet, hem Türk Alemi yer aldı yanında, hem de tüm İslam

                           Ederek yardım, durdular kurtuluşu için Türk’e selam

 

                           Darü’l-Hilafe olan İstanbul nasıl kalırdı elinde esir?

                           Edemedi Hind Müslümanlarına İngilizler, bu yolda te’sir

 

                           Geldi hem Rusya’dan, hem Rusya kanalıyla, bir kısım yardımlar

                           Attı Rusya, silah yardımı için, mütevazice adımlar  

                       

2335 – 2336

 

 

Geçiş Çağı: Derinleşen Kriz, Yükselen Dalgalar

0

Yeni Bir Politika Bilimi üzerine 1999’da Sosyalist Akademisyenler konferansında konuşan Immanuel Wallerstein şu tespiti yapar: “500 yıllık mevcudiyetinden sonra dünya kapitalist sistemi ilk kez gerçekten sistematik kriz içindedir ve biz kendimizi bir geçiş çağında buluyoruz. Yapısal nedenlerden dolayı netice belirsiz olmasına karşın bu geçişte kökten bir değişim perspektifi mevcuttur.” 1999 sonrası dünya tablosu bu tespiti doğrulamaktadır. Gerçekten de bir geçiş çağında yaşıyoruz ve bu geçiş süreci derinleşen ekonomik krize ve değişime tanıklık etmektedir. Küresel güç denkleminin yeniden kurulmasına paralel olarak dünyanın en hassas bölgesinde yapılan jeo-politik düzenleme siyasî dalgaların yükselmesine neden olmaktadır. Geçiş Çağı’nın içeriği ve buna yüklenen siyasî temalar ve stratejik amaçlar anlaşılmadan etrafımızda olup-biteni anlamak ve sağlıklı bir politik duruş geliştirmek imkânsızdır.

Derinleşen Kriz: Ekonomik krizin aşılacağı ve düzene gireceği yolundaki sözler gürültülü ve patırtılı reklâmdan ibarettir. Çünkü dünya-kapitalizmi, yapısal olarak kötü durumdadır. Tarihî bir dönüşüm söz konusudur. Ekonomik bünyenin iki kanadı, zenginlik ve yoksulluk genişlerken, iki kanadı taşıyan omurga giderek incelmektedir. İncelen omurga hantal vücudu taşıyamadığı için eğilmekte, bükülmekte ve kırılmaktadır. Angus Maddison’un 2000, 2008 yıllarına ilişkin olarak sunduğu küresel sermayenin tablosu ve bu sürecin 2050’deki tahmini görüntüleri, dünya kapitalist sisteminin sistematik kriz içine girdiğinin matematiksel ifadesidir. Keza aynı çerçevede yayımlanan son tablolar ve yapılan açıklamalar, krizin hızlı bir şekilde derinleştiğini göstermektedir.

Belirtilen kriz, birilerinin sandığı gibi sermayenin merkezi olan devletlerin çöküşü ve yok oluşu anlamına gelmemektedir. En geniş anlamıyla Batı dünyası sermayenin tek merkezi olmaktan çıkmaktadır. Çünkü sermaye tedrici olarak batı dışı devletlere doğru kaymakta, yani yer değiştirmektedir. Ekonomik krizin AB ülkelerine yansıyan siyasî dili: ‘Başkasını değil, kendini kurtul’ ‘İtalya çok büyük kurtarılamaz’ sloganı ile ifade edilmektedir. Yunanistan, İtalya ve İspanya üzerinden genişlemesi muhtemel ekonomik krizin batı dünyasının tümünü birinci derecede ve bütün dünyayı ikinci derecede etkileyecektir. Bu tabloyu gereği gibi tahlil eden batı dünyası, liberal-kapitalist sistemin kırılmasını önlemek ve devamını sağlamak için jeo-politik düzenleme faaliyetine girişmiştir. Batı kültürünün dışında kalan, fakat ekonomik ve teknolojik alanda yükselen güçleri kontrol altına almak için ABD, başta Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Güney Kafkasya’yı, yani Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ı kendi siyasî, iktisadî ve askerî stratejilerine uygun hale getirmeye çalışmaktadır.

1999 sonrası Türkiyesi’nde yükselen siyasî algı belirtilen siyasî-stratejik modelin ürünüdür. Dikkat edilirse Türkiye hem Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde hem de Kafkasya’da ABD politikalarının gerçekleşmesine katkı sağlayan bir aracı konumundadır. Irak, Libya, Mısır ve Suriye konusunda sergilediği tavır, terörü çözüme kavuşturma yönünde muhatap aldığı Barzani, Türkiye’nin üstlendiği siyasî rolün ne olduğunu somut bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yükselen Dalgalar: İlk aşamada jeo-politik düzenlemeye tabi tutulan coğrafya İsrail, Ermenistan ve Gürcistan’ın dışındaki Müslüman ülkelerdir. Söz konusu ülkelerde uzun süredir toplumu kontrol etmek için üretilen, beslenen ve korunan ‘dünyevi krallıklar’ İslâm’ın yükselişi nedeniyle tabanı kontrol etme imkânını yitirdiler. Toplumun algısına uygun düşmeyen mevcut iktidarlara karşı iç dinamiklerin eseri olarak bir tepkinin yükseldiği ve topluma yayıldığı sosyolojik bir gerçektir. Bu kadar geniş tabanlı bir direniş hareketini dış / haricî amillerle izah etmek ilmî bir yaklaşımın dışına düşer. Fakat süreci analiz eden ve bu yönde politikalar geliştiren Batılı ülkelerin belirtilen durumu, jeo-politik düzenleme amacına matuf olarak kullandığı bir gerçektir.

Geçiş çağının ruhuna ve sosyolojik duruma uygun olarak Batı siyasî hedeflerini belirtilen coğrafyada İslâm üzerinden, daha doğrusu Sünnî-Selefî İslâm ağı üzerinden gerçekleştirmeyi planlamış ve bunu uygulamaya sokmuştur. Tunus, Libya, Mısır, Suriye gibi ülkelerde öne çıkanlar izlenen politikanın içeriğini somut olarak dışa vurmaktadır. Fakat bu noktada Batılı siyasî aktörlerin, Sünnî-Selefî geleneğin çok önemli özelliği olan İslâm anlayışını göz ardı ettikleri anlaşılmaktadır. İslâm’ın yorum modellerinden birisi olan bu anlayış özü itibariyle lafızcıdır. Dini ifadeleri esas alır ve bunun dışına çıkmaz. Aklın değer koyma yeteneğini kabul etmez. İktidarı elde etmek için Batı ile irtibata geçen dini-politik hareketlerin Batı’nın istediği gibi tabanı kontrol etmesi zor görünmektedir.

Libya, Tunus ve Mısır gibi ülkelerde gelişen politik ivme, Batı karşıtlığının İsrail üzerinden sürdüreceği izlenimini vermektedir. İsrail’e yönelik karşıtlığın giderek güçleneceğini anlayan batılı siyasîler ve diplomatlar bu gelişmeden rahatsızdır. Hatta İsrail, Batı’nın ilan ettiği baharı kışa çevirme noktasında direnmektedir. Öyle anlaşılıyor ki ehlileştirme hesabı tam olarak tutmamıştır. Şu an itibariyle İsrail ve ABD, Suriye’de bir değişikliğin olmasını istemiyorlar. Çünkü Suriye Selefî-Sünnî İslâm ağının tarihî bir merkezidir.

Söz konusu merkezlerin ortak algıya dönüşme ihtimalinin yüksek olduğu açık ve kapalı bir şekilde dillendirilmektedir. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki direniş hareketlerine açık destek verdik. Müslüman dünyasında yükselen İslâmî kökenli partilerle çalışabiliriz. Tüm İslâmî kökenli partiler aynı değildir. Hem Türkiye hem İran dinî kökenli partilerle yönetiliyor, ama modelleri ve tutumları birbirinden farklıdır. Demokratik yollarla seçilen liderlerle birlikte çalışabiliriz. Adlandırmalar önemli değil, ne yaptıkları önemlidir.” Bu mesajı veren H. Clinton ardından Mısır’ı tehdit etmektedir: “Eğer Mısır’daki en kuvvetli siyasî güç, seçilmemiş yetkililerin doldurduğu bir hale dönüşürse gelecekteki huzursuzlukların tohumlarını ekmiş olurlar.” Coğrafyanın tarihi belleği ve İslâm algısı devreyi girmeye başladığı için diplomatik hamle yerini siyasî tehdide bırakmaya başlamıştır. İran’ın nükleer silaha sahip olduğu ve gerekli müdahalenin yapılmasına yönelik çağrı söz konusu krizi aşmaya ve topyekûn bir baskı politikası üretmeye neden olabilir. Bu süreçte İsrail, nükleer tesisleri yok etme bahanesiyle İran’a saldırabilir.

Batılı merkezi güçlerin derdi demokrasi ve özgürlük değildir. Hiçbir zamanda olmamıştır. Şu süreçte izlediği politika değerler üzerinden ekonomik gücü korumak ve liberal-kapitalist sistemin devamını sağlamaya yöneliktir. Diplomatik ve stratejik hamlelerin sonuç vermediği durumda savaş kırılma dönemlerinin en temel aracıdır. Öyleyse ya Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri iç çatışmaya sürüklenecektir. Ya da nükleer silahları yok etme bahanesi altında İran’a müdahale edilecektir. Türkiye, komşu ülkeleriyle sorunlarını azaltma yerine batılı merkezi devletlerin ağına düşerek tarihi bir hata yapmıştır. ABD adına Suriye’nin iç işlerine karışan ve oradaki olaylara elini bulaştıran siyasî iktidarın uyguladığı politika terörü tetiklemiştir. Terörün yükselişi izlenen politikayla doğrudan bağlantılıdır. Barzani gibi bir simide sarılmanın arkasında da bu gerçek yatmaktadır.

 

Cumhuriyet Çeşitlemesi (3)

                         Türkiye kurtuluşu için, vardı gerçek bir reçete

                         Olamazdı; küçük gruplarla oluşturarak çete

 

                         Komutanlar dedi: Anadolu’dan başlatılırsa, milli hareket

                         İşgalcilere ancak bu şekilde denir: Kutsal Toprakları terk et

 

                         Vahideddin, bu maksatla istedi, komutan adlarını bir an evvel

                         Oldu Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’ye başı çeken temel

 

                         Millet; Eşraf, Müftü rehberliğinde, düşman karşısında kenetlendi

                         Bunlar önderliğinde oluşan birlikler, Subaylarca denetlendi

 

                         Hapishanelerde, hapis kalmak istemedi mahpuslar bile

                         Katılıp milis kuvvetlere, alındı göze ölüm el ele

 

                         Mustafa Kemal İstanbul’da: “Geldikleri gibi giderler.”

                         Bu azimden ötürü, girdi emrine herkes, oldu bir er

 

                         Yurdun stratejik özellikleri olan, her önemli yer

                         İşgal ediliyordu, başta İngilizlerce, birer birer

 

                         15 Mayıs 1919: İzmir edildi işgal

                          Tahammül edilecek gibi değildi dostlar, bu feci hal

 

                          Desteklemişti istilayı İngiliz, Fransız, Amerikan

                          Savaş gemileri; belli ki dökülecekti oluk gibi kan

 

                          Ama atı alan Üsküdar’ı geçti çoktan

                          Samsun’da Mustafa Kemal, izlendi uzaktan

 

                         Havza’da ilk tamim ve genelgesini yayınladı

                         Halk gerçekleri, bu şekilde daha iyi anladı

 

                         İstanbul’u protesto mitingleri, aldı yürüdü

                         Savunma silahla mümkün olur, zihinleri bürüdü

 

                         23 Temmuz Erzurum’da kongre; çekti dikkati üzerine

                         11 Eylül Sivas Kongresi’nde, seçildi Hey’et-i Temsiliye

 

                         Yapıldı Sivas Kongresi’nden  önce ve sonrası, daha bir çoğu

                         Hepsinde konuşulan, vatanın tamamiyeti oldu söz konusu

 

                         Milli Mücadele harcını teşkil etti: Meşveret ve istişare

                         Dünyaya parmak ısırttı, Meclis kaynaklı, göz kamaştıran şerare

 

2331

                         Can havlinde bir milletin, rejimde fazilet mücadelesi

                         Milletlere oldu örnek, bu hususta da Türk’ün iradesi

 

                         13 Ocak 1920, Sultan Ahmet Meydanı

                          Mazlum-mahzun insanla dolup taştı, tarihsel alanı

 

                          Yüz elli bin yurttaş, protesto etti, zalim düşmanları

                          Dile gelse de anlatsa Sultan Ahmet, o güzel anları

 

                          İşgalcilerin tepkisi, aydınları sürmek oldu Malta’ya

                          Akıllarınca mesaj vermek istediler, güya Ankara’ya

 

                          16 Mart sabah erkenden İtilaf Devletleri

                          Başladılar İstanbul’u işgale, sabahtan beri

 

                          Durmadı subay, meb’us ve bürokratların toplu tevkifi

                          18 Mart; fesholdu Osmanlı Meb’usan Meclisi keyfi

 

                          Atmaca’nın Serçe’ye tasallutu, nasıl artırırsa savunma melekesini

                          İşgalin baskıları, çekilmez hale getirdi, savaşın mütarekesini

 

                         Arka arkaya gelen olayların, hamile bıraktığı millet

                         Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni doğurdu, çok şükür nihayet

 

                         23 Nisan 1920’de açıldı Meclis; ala-yı vala ile

                         Yemin etti Millet, İstiklal ve Hürriyet gibi büyük asil bir dava ile

 

                         İstanbul’un, Yunanlılarca işgal edileceği tehdidi

                         İstanbul Hükümeti’ne, o Sevr-i menhusu imza ettirdi

 

                         Geldi çattı artık milletin başına, istenmeyen o korkunç an

                         10 Ağustos 1920 tarihinde, vermeyerek aman

 

                         İş başa düşmüş, savaş olmuştu kaçılmaz kader

                         Aç canavara muhabbet, getirir ancak keder

 

                         Tarihte İngiliz denen, bin bir yüzlü dessas

                         Kurardı tüm hesaplarını, hassas mı hassas

 

                         Asla atmaz kendini ateşe, yapardı korkuluk ve kapan

                         Bu sefer de, Yunanı sürmüştü ileri, olsun diye kalkan

 

 

 

 

 

2332 – 2333

Fransa’da Hayvancılık

Ülkemiz hayvancılığının sıkıntıda olduğu dikkate alındığında bu konu ile ilgili yazmam gerektiğini düşündüm.

Fransa’da hayvancılık 1950-1960’lı yıllarda büyük sorunları olan İkinci Dünya Savaşı sonrası %40 sığır sürüsünü kaybetmiş ve hayvancılığın yeniden yapılandırılması için harekete geçmiş. Fransa o yıllarda küçük aile işletmelerine sahipti.

1960’ta yaklaşık 1 Milyona yakın işletme sayısı 30 bine indirilmiş, işletme büyüklüğü ortalama 80 sığır olarak belirlenmiştir. Bu işletme için ihtiyaç duyulan arazi 120 hektar olup Fransa’da son dönemde süt hayvancılığı yapan işletme sayısı azalırken besi hayvancılığı yapan işletme sayısında artış olmuştur. Süt hayvancılığı daha çok Fransa’nın batı bölgelerinde yoğun iken besi sığırcılığı ise orta bölgelerdedir.

Koyun keçi işletme sayısı ise pek değişmemiştir.

Devletin desteğiyle üreticiler tarafından örgütlü birlikler kurulmuştur. Hayvan yetiştiriciliği yasası çıkarılarak her örgütün yetkileri tanınmıştır. Bu örgütler ise (Et-Süt) Hayvancılık Enstitüsü altında toplanmıştır.

Hayvancılık Enstitüsü’nün 3 temel amacı vardır.

Hayvanların gebelik ve laktasyon süreçlerini kontrol altında tutmak, Hayvan sağlığı konusunda gereklilikleri yerine getirmek, Hayvanların performanslarını kayıt altında tutmak.

Bu 3 ana amaç doğrultusunda Fransa’da Suni tohumlama, Hayvan sağlığı, aşılama ve kayıtlı üretim yapan işletmelere destek vermektir. Fransa’da genetik performansla ilgili ciddi çalışmalara imza atmış,  Enstitüye bağlı bir suni tohumlama merkezi kurulmuş genetik potansiyeli yüksek boğalar tespit edilmiş suni tohumlamada kullanılarak sağmal ineklerin genetik ıslahı sağlanmıştır. Fransa’da %90 suni tohumlama yapılmaktadır. Suni tohumlama merkezlerinde 1000’den fazla boğa yetiştirilmekte ve genetik teste tabi tutulmaktadır.

Hayvancılık Enstitüsüne bağlı 22 bölgede toplam 96 birim bulunmaktadır. Bu birimler Enstitü çatısı altında verilerin toplanması sağlanmakta Fransa Tarım Bakanlığı’nın da ortaklığıyla hayvancılık sektörü tek bir yapı oluşturmaktadır. Enstitü bünyesinde bilgi akışının sağlanması için 200 adet eğitimli Ziraat Mühendisi ve Veteriner Hekim çalışmaktadır. Bu enformasyon birimi genel merkezden kontrol edilmekte ve ıslah besleme ve sürülerin yapısı hakkında bilgi paylaşımı sağlamaktadır.

Fransa’da süt hayvancılığı organizasyonunda tüm bölgelere aynı hizmet eksiksiz sürdürülmektedir. Bir süt hayvancılığı işletmesinin Enstitü hizmetlerinden yararlanabilmesi için üyelik şartı aranmaktadır.

Hayvancılık Enstitüsünün verdiği hizmetler şunlardır.

Hayvanların pedigrilerinin tutulması, hayvanların performans kayıtlarının tutulması, suni tohumlama yapılması, soy kütüğüne göre ıslah çalışmalarının yapılması, seleksiyon ırk seçimi, işletmelerin ekonomik durumu, süt toplama hizmeti, zirai malzeme temini, girdi kontrolü, sağlık kontrolleri yapılmaktadır.

Fransa Hayvancılık Enstitüsünün toplam 470 Milyon Euro bütçesi bulunmaktadır. Bu bütçenin %75 lik kısmı üreticiler tarafından %25’lik kısmı Tarım Bakanlığı tarafından finanse edilmektedir. Enstitü’ye bağlı bölgesel  birliklerin devamlılığını sağlamak için üreticiler destek vermektedir. Fransa da çiğ süt fiyatının AB ortalamasından yüksek olmasının nedeni örgütlülük olarak gösterilmektedir. Çiğ süt fiyatları üreticiler ve sanayicilerin ortak çalışması sonucunda maliyet dikkate alınarak hesaplanmaktadır. Ancak günümüzde Fransız üreticileri süt fiyatlarından memnun değildir. Bu durum AB’nin 1984 yılından beri uyguladığı süt kotası uygulamasının neticeleri olarak görülmektedir.

 

Tercih Hakkına Saygı

Hani kendisinde şeytan tüyü olduğu düşünülen erkekler vardır ya, işte onlardan biridir zengin avukat. Bu özelliği sayesinde çok sayıda kadınla beraber olur. Adam sadece yakışıklı değil, aynı zamanda entelektüel seviyesi yüksek, maddi durumu iyi, dahası kadınları ikna etme becerisi fevkalade üst seviyededir. 

Bu şahsın NewYork Polis teşkilatının cinsel suçları incelemekle ilgili birimi tarafından sorgulanmasına sebep olan olay ilginçtir: Adam tam 47 kadınla ilişki kurmuş ve bu kadınlardan 47 çocuk sahibi olmuştur. Orada da kanunlara göre zina suç olmadığı için soruşturma başka bir sebebe dayanıyor.

Adam bu kadınlarla ilişkisi esnasında prezervatif kullanarak korunduğu izlenimi vermesine rağmen, ilişki öncesi prezervatifleri delerek kadınların rızaları dışında hamile kalmasını sağlamıştır. Fakat karizması ve ikna yeteneği ile hamile kalan kadınları doğum yapmaya ikna etmek suretiyle 47 defa baba olmuştur. Adam bütün çocuklarını sevdiğini söylemekte ve masraflarını karşılamaktadır. Gayrimeşru ilişkilerinden çocuk sahibi olan bu kadınların adamın diğer ilişkileri ile çocuklarından haberi yoktur.

Özel Mağdurlar Birimindeki polisler, avukatın yaptığının suç oluşturduğu kanaatindedir. Ancak kanunlara göre cezalandırmaya mesnet bulunamadığı için serbest bırakmak zorunda kalınacaktır. Polis son çare olarak o şehirde yaşayan, avukattan çocuk sahibi olmuş 20 kadını ve çocuklarını bir araya getirerek adamla yüzleştirir. Kandırılan kadınların şiddetli tepkilerine rağmen avukatın tutuklanması hukuken mümkün olmaz. Fakat bir gün sonra feci bir şekilde öldürülmüş olarak bulunan avukatı, kandırarak hamile bıraktığı kadınlardan birinin öldürdüğü anlaşılır.

Bu anlattığım olay, Law & Order: Special Victims Unit adlı dizi filmin bir bölümünün konusu idi. Filmde özetle a- Zinanın suç olmadığı bir ülkede bazı kadınlar bir adamla kendi rızalarıyla ilişkide bulunmakta. b- Adam ilişki öncesi prezervatifleri delerek kadınları rızası dışında hamile bırakmakta. c- Adam tatlı dili ile kadınları kendi rızasıyla doğum yapmaya ikna etmektedir. Polis birimine göre adamın bu yaptıkları bir nevi taciz suçu oluşturmaktadır. Oysaki kanunlarda böyle bir suç tanımı yapılmamıştır.

Şimdi tartışmamız gereken şu iki sorudur:

  • 1- Buradaki kadınlar, hamile kalmak ve çocuk yapmak gibi, kendi hayatlarını esaslı bir şekilde değiştiren bir olayda tercih hakkı ellerinden alınmış mağdurlar olarak nitelendirilmeli midir?
  • 2- Adamın bu fiilleri suç teşkil eder mi, etmeli mi?

Bana göre her iki sorunun cevabı da evet‘tir.

******

Şimdi benzer bir soruyu siyaset alanı için soralım. Halkın oyuyla gelen iktidarlar halkın rızası dışında onların hayatlarını esaslı bir şekilde değiştirecek kararlar alabilmeli mi?

Alırsa, bunun sonuçlarına halk rıza göstermezse hakları ne olur? Halk kararlara sonradan rıza gösterirse iktidarın yaptığı suç mu olur, ahlaki olmayan bir davranış mı olur, yoksa siyasi bir beceri mi olur?

Mesela Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu istifa etmeyip, ülkesinin borçlu olduğu AB ülkelerinin, Yunan halkına içirmek üzere hazırladığı acı reçeteyi uygulasaydı Yunan halkını aldatmış olur muydu?

Papandreu seçimleri ‘ağır kemer sıkma tedbirleri alacağım’ diyen rakibi ve halefi Kostas Karamanlis’in aksine ‘devlette para varvaadiyle kazandı.” (Yorgo Kırbaki-Hürriyet)

Seçim öncesi vaadinin tam tersini uygulayacağı için sorunun cevabı “evet” olacaktı. Halk kendisini fakirleştirecek, işsizliğin, vergilerin, fiyatların artışına, gelirlerinin azalmasına yol açacak tedbirlerin alınmasına karşı tepkili idi. İktidarda olan Papandreu ve partisi bunu göze alamadı. Papandreu belki ahlaki kaygıyla, belki de siyasi endişelerle önce referandum resti çekti. Daha sonra da “AB’nin ültimatomlarına uyarak” teknokratlar hükümetine görevi devretti.  

Teknokratlar hükümeti bu acı ilacı içirdikten sonra seçime gidilecek ve mevcut siyasi partiler alınan kararların semeresini toplayacak. Prezervatif delinmesinden de öte bir durum var. Sperm bankasından tedarik edilen, seçilmemiş bir adamın spermiyle çocuk doğacak.

*****

Gelelim Türkiye’ye. Seçimlerde iktidar partisi AKPtek vatan, tek bayrak, tek millet” sloganıyla oy topladı. CHP ve MHP zaten hep bu görüşteydiler.

Bu partilerin ülkenin bir bölümünde, kendisini Türk hissetmeyenlerin hatta Türk düşmanlarının idaresinde, ayrı bayrağı olan, ayrı ilde eğitim yapılan bir devlet yönetimine gidişe imkân verecek yeni bir Anayasa yapmasına, hukuki gerekçeli kılıflar bulunabilir. Sayısal çoğunlukla bazı engeller aşılabilir.

Ancak seçim öncesi böyle bir vaatleri olmadığı için, bu partilerden herhangi biri federasyona ve vatanımızın bir bölümünde Özerk Kürdistan’a / Kürt Federe Devletine imkân veren düzenleme yapmaya kalkarsa, bu öncelikle ahlaki olmaz.

Hatta bu üç partinin tamamı rıza gösterse bile, vicdanların bunu demokrasinin ruhuna uygun bulması mümkün olmaz.

Böyle bir Anayasanın referanduma götürülerek halkın yüzde ellisinden fazlasının kabul oyunu alması halinde bile bu ahlaki zafiyet giderilmiş, meşruiyet sağlanmış olamaz.

Doğmuş çocuğu kabul ettirmek, çocuk sahibi olup olmama konusundaki tercih hakkının ihlal edilmesi gerçeğini değiştirmez.

Bu sözlerim BDP için geçerli değildir. Çünkü onlar böyle bir sonuç istediklerini seçimden önce söylediler. Fakat millet onlara değil, diğerlerine oy vermiştir. AKP, CHP ve MHP’nin BDP’nin talebi olan “özerk Kürdistan bölgesi” projesine hizmet eden bir Anayasa‘ya “evet” demesi ahlaksızlık olacaktır.

Kamu vicdanı bu ahlaksızlığı yapan partiyi veya partileri yaşatmaz.

 

Hat Sanatında İcâzetnâmeler

İcazetname

Sözlükte “Su akıtmak; helâl kılmak, izin vermek, onaylamak, geçerli kılmak” gibi mânalara gelen cevz kökünden türeyen icâzet, ibn Fâris’e göre “su akıtmak” şeklindeki anlamından hareketli “bir âlimin ilmini talebesine aktarması” mânasında terimleşmiştir.”

Genel mânâda icâzet; izin, ruhsat, müsaade, ilim veya sanat tahsilini tamamlayan talebeler imtihanla verilen şehadetnâme, diploma mânalarına gelir. İcâzetnâme; Arapça mezuniyet, ruhsat mânalarına gelen icâzet ile, Farsça mektup, kitap demek olan nâme’nin birleşmesinden meydana gelir ve izin kâğıdı demektir.

Hat sanatında, bir üstattan yazının usûl ve kaidelerini meşk ederek mezun olup sanatını icra ederek eserlerinin altına imza koyabilme yetkisinin alındığı belgeye izinnâme, icâzetnâme yahut kısaca icâzet adı verilir.

Hat tarihi kaynakları, icâzet alma usûlünün, XV. Asır hattatlarından Abdurrahman-ı Sabıg tarafından konulduğunu yazarlar. Hayatı hakkında bir bilgimiz olmayan bu zatın, henüz bir yazısı da görülmüş değildir. Görülen icâzetnâmelerin en eskisi, XVII. Yüzyıl sonlarına aittir.

Hat sanatında, her isteyen yazdığı yazının altına imza koyamaz. Bu işle uğraşmak isteyenlerin yazı eğitimi alması gerekir. Hat sanatının öğrenilmesi; talebenin kabiliyeti, anlayışı ve çalışmasına göre ortalama 5-6 yıl sürer.

Hz. Ali: “Güzel yazı, hocanın öğretişinde gizlidir; kemâle ermesi çok yazmakla, devamı da İslâm dini üzere bulunmakla olur” Hz. Mevlânâ da: “Sanat ustasız öğrenilmez.” Diyerek hocanın önemine dikkat çekmektedirler.

Hat sanatı hakkında asgari bilgileri öğrenerek icâzet alacak seviyeye erişen talebe, -hocasının da yardımıyla- seçtiği, eski üstatlardan birinin yazı örneğini bütün hünerini göstererek taklit eder.

İtina ile hazırlanan taklit yazının alt kısmına hoca, yazı sülüs-nesih ise; rikâ (hatt-ı icâze), nesta’lîk ise, hurde nesta’lîk ile Arapça izin cümlesini yazar. Bu izin cümlesinde ekseriya kullanılan Arapça metnin Türkçe’si şöyledir:

“Bu güzel yazıyı yazan (talebenin adı)’a yazılarının altına ketebesini koyması için icâzet verdim. Allah ömrünü ve marifetini artırsın. Ben onun muallimi (hocanın adı)yim. Tarih” . “Ketebesini koyması için izin verdim” cümlesi dolayısıyla icâzetnamelere “ketebe kıt’ası” adı da verilir.

İcâzetnâmelerde kullanılan dil Arapça’dır. Nadiren Türkçe yazılanlara da rastlanır.

İcâzetnâmelerde hocanın yazdığı metin kısmı önemlidir. Fakat, icâzet başka hattatlar tarafından da tasdik olunabilir. Hoca, yukarıda belirtildiği gibi kendini “ben onun hocası” diyerek belirtir. Tasdikli icâzetlerde hocanın imzasının yanına koyan hattat, bu icâzeti onayladığını ve tebriklerini yine Arapça sözlerle ifade ederek yazar.

Hocanın izin cümleleriyle tamamlanan icâzetnâme daha sonra bir müzehhip veya müzehhibe tarafından tezhip edilerek levha haline getirilir ve telebeye takdimi “icâzet cemiyeti” adı verilen bir merasimle yapılır. İcâzet merasimi; yalnız bir talebe, yahut icâzete hak kazanmış birden fazla talebe için aynı zamanda yapılabilir. Bu merasim için tayin edilmiş mekân şartı yoktur. Bir camide olabileceği gibi, uygun görülen başka mekânlarda da bu merasim yapılabilir.

İcâzet merasiminden sonra hoca-talebe münasebeti bitmez. Yeni hattat her fırsatta hocasına devam ederek eksiklerini tamamlar. Zaman içerisinde bıkmadan usanmadan büyük ustaların eserlerini de tetkik ederek kendini geliştirmeye çalışır. Hocasını bırakmaz ve ikisinden biri vefat edinceye kadar bu münasebet sürer.

İcâzet geleneğinin, yazı tarihinin eksiksiz bir şekilde kaydedilmesinde önemi çok büyüktür. Tarihî seyri içinde yazının geçirdiği safhalar, tarihli ve imzalı eserlerle belgelenmiştir. Bunun yanında yine bu eserlerle hattatların sanat hayatları boyunca yazılarının gelişmesini görme imkânı vardır. Ayrıca, icâzet geleneği hat sanatına disiplin getirerek yozlaşmasına da mâni olur.

İcazet geleneği, hat sanatının yanında başka mesleklerde de görülmektedir. İlmiye sınıfının kendi aralarında oluşturdukları hoca-talebe silsilesi de ilmiye icazetnâmesiyle kayıt altına alınmıştır. Bu şekilde ilmi yozlaşmanın önüne geçilmesi hedeflenmiştir. İlim ve sanat erbabının yanında bazı zenaatlarda da mesleğin bozulmadan genç nesle aktarılabilmesi için bazı merasimler yapıla gelmiştir. Peştamal kuşanma merasimi buna güzel bir örnektir.

UYGULAMALI TÜRK-İSLÂM KÜTÜPHANESİ YAYINLARI

Gelenekten Geleceğe İcâzetnâme Albümü

Ali Rıza Özcan