Hiç düşündünüz mü; bu ülkede “yarın ne olacak?” kaygısı yaşamadan huzur içinde yaşamını sürdüren kaç insan var?
Hani, “işi tıkırında” olan insan, diyorum.
Bu ülkenin işsiz insanlarını düşünüyorum.
Halen üniversitelerde güç bela okuyup mezun olmaya çalışan ve iş bulma umudu bir türlü yeşermeyen milyonlarca genci düşünüyorum!
Her geçen gün fakirleşen emekliler içinde, “ölsem de kurtulsam şu dünyanın çilesinden” diyen çaresiz insanları düşünüyorum.
Birilerinin doymak bilmeyen ihtirasları ve para hırsları yüzünden çürük yapılarda can veren deprem kurbanları geliyor gözlerimin önüne!
Sonra, birkaç gündür gazetelerde yer alan haberler geliyor aklıma;
· ” Üniversite hastanelerinde hizmetler durma noktasına geldi!”
· “Enerji sektörü durma noktasına geldi. Enerjide dışa bağımlılık yüzde 83’e ulaştı. Üstelik, dünyanın en pahalı enerjisini kullanıyoruz!”
· “Cari açıkta yıllık rekor kırıldı: 77.5 milyar dolar!”
· “Döviz açığı fren tutmuyor. İstihdamda iyileşme durdu!”
· ” Dünya cep vergisi liginde şampiyon Türkiye. Cep telefonunda vergi yükü yüzde 48.2. Ve; 65 milyon cep abonesi var!”
· “Vergilere yeni deprem payı geliyor!”
· “Depremzedeye cop dünya basınında!”
· “TBMM tarihinde ilk kez kürsüdeki bir vekile fiili müdahale!”
· “Örtbas edilen skandal; Başbakan, 3 Kasım 2011’deki G-20 zirvesinde Obama’ya, gönderileceği sözü verdiği iki Predator’u sordu. Oysa, Predatorlerin 16 Ekim’den bu yana İncirlik Üssü’nde olduğu ortaya çıktı!”
Bu haberleri, bu ülkedeki pek çok insan okudu ya da duydu.
Peki, kaç kişi kaygıya kapıldı?
Ülkemizin içinde bulunduğu koşulların kaç kişi farkında?
Yoksa, sizler de haber yerine dizileri mi takip ediyorsunuz?
Ya da; “Yetenek siz misiniz!?”
Yoksa; yarışma ve magazin programları tutkunu musunuz?
Ne diyor şair?
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda/ Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında!”
İyi uykular Türkiye’m!
Hasta sağlık içinde ölüyor
Cumhuriyet Çeşitlemesi (6)
11 Ekim 1922: İmzalandı, Mudanya Mütarekesi
Yunan yenilgisi karşısında, aldı bir telaş, Türkiye’den başka herkesi
Böylece, kutlu zaferle sonuçlandı, Türk İstiklal Savaşı
Sona erdi tüm acılar, sevindi vatanın toprağı taşı
İstanbul minareleri, bayraklarla donandı
Şehir tamamen sanki kırmızı renge boyandı
Anlatırdı ağlayarak, o günleri rahmetli babam
İşgalcilerle vardı diyerek, hiç dinmeyecek kavgam
Kadıköy Kaymakamlığı gönderine, Türk Bayrağı’nın çekilişi
Görülmeye değerdi babamın, sevinçten ağlayarak iç çekişi
Mehmet Muhsin Paşa’nın, kara yaslı konağında
Değil de İstanbul’da, sanki yalnızlık dağında
Zenginiyle, Fakiriyle; öyle kıtlık günler yaşadı ki İstanbul
Çeyrek ekmeğe köstekli saatler verilirdi, yeter ki ekmek bul
Veremiyordu Devlet, Paşasına emekli aylığını bile
Giderdi satışa her gün bir kap, ekmek parası için habire
Dedelerimiz değil, babalarımız yaşadı, o kara günleri
Onlar için bu günler, vatana vuslatın, sonu gelmez düğünleri
Re’fet Paşa, 19 Ekim’de, İstanbul’da gemiden indi
İstanbul’un İstanbul olalı, şahit olduğu şehr-ayindi
Fetih sembolü olarak, camiye çevrilen Ayasofya
Halkla doldu, yeni fethe şahit olsun diye, tıka basa
“Hakimiyet – i Milliye…(ve) Allah’a imandan doğmuştur bu zafer.”
Re’fet Paşa, Müezzin mahfilinden halka hitaben, işte böyle der.
İşgal senelerinde Ayasofya, ne kadar olmuştu mükedder
Sabırla, huşu içinde, beklemiş durmuştu bu anı derbeder
Bugün de, ibadete açılış için beklemede
İstiyor ki, kullar etsin içinde, durmadan secde
Ayasofya’nın, bu mahzun-hüzünlü, cemaate müştak hali
Bu duruma çare arıyor halk, çok üzülüyor ahali
Birbirini kovalarken Türkiye’de, çeşit çeşit Manevi Fetihler
Çıkar elbet her hususta birer birer, enerjik-dinamik Genç Fatihler
Büyük Millet Meclisi Hükümeti, yurtta idareyi ele aldı
İstanbul Hükümeti’ne aradan, ister istemez çekilmek kaldı
30 Ekim 1922: Meclise önerge sunuldu altı maddelik
Biri de Hilafeti, ecnebi elinden kurtarmak olacaktı, olsa da sembolik
O kadar ki, İzmir’den sonra, İstanbul’a yönelince Ordu
İstanbul ve Halife’yi kurtarmayı, kafalarında kurdu
Gerçi sonradan, işin politik seyri, çok değişti esastan
Siyaset rüzgarı, başka türlü esti, ibret alın kıssadan
1 Kasım 1922: Meclis tarihi kararını verdi
Hilafet ve Saltanatı, birbirinden ayırmak gerekti deyiverdi
4 Kasım 1922: Takvim-i Vekayinin son yayınıydı
Osmanlı yıkılışını ilan etti, çünkü son resmi yayın organıydı
Sadece Halife sıfatı kalan Vahideddin, ayrıldı vatandan üzgün
Sanki Osmanlı Devleti, miadı dolmuş, fiilen sona ermişti o gün
2344
Gelmişti artık sıra, kurtuluşuna Yeşil Trakya’nın
Barışa ihtiyaç duydular, söz idi, galib-i Asya’nın
24 Temmuz 1923: Lozan Antlaşması imzalandı
Yeni Türk Devleti’nin Dünya’da, şerefle yerini aldığı zamandı
25 Ağustos – 1 Ekim 1923:
Arındı Türkiye askerden, kalmadı yabancı güç
2 Ekim 1923: Yabancı Generaller
Selama durdular, Bayrak ve Askerimize birer birer
29 Ekim 1923: İlan edildi Cumhuriyet
Yaşayacak İnşallah Türkiye Cumhuriyeti, şerefle ilelebet
Karınca ve Arılar bile, Cumhuriyetçi iken, var oluşlarından beri
Türk Milleti, kalmalı mıydı, Cumhuriyet idaresi için, onlardan geri
Millet kalbi yerinde olan Meclis; var Cumhuriyet’te
Millet fikri Şura’da, alınır karar Cumhuriyet’te
Medeniyet kuvveti Fikr-i Hürriyet’e, sahip Cumhuriyet
Ancak bunlar gibi faziletlere, olur talip Cumhuriyet
2345 – 2346
Milletvekilleri de Ölür; Ancak!
Ayeti Kerime’de diyorki Cenabı Allah “Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir -Ali İmran Suresi 185.” Bu surenin sonunda “Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir” diye de Rabbim hatırlatıyor.
Sabahın erken saatiydi Ankara’dan emekli MEB Müfettişi gerçek dost Ökkeş Önemli aradı ve Bahri Zengin’in kanser tedavisi gördüğü hastanede vefat ettiği haberini verdi. Hayata gözlerini kapamasının üzerinden henüz birkaç saat bile geçmemişti, birlikte dua okuduk ve Bahri Ağabey’in ruhuna fatihalar gönderdik.
Bahri Zengin yaklaşık 10 yıl kadar İstanbul Milletvekili olarak görev yaptı. Vekil iken çocuğunu evlendirip veya sünnet ettirip hediye toplamadı, şehir suyuna zemzem karıştırmadı, akrabasına kamu şirketi temsilciliği vermedi, politikada iken gelir getiren başka bir iş yapmadı, aynı soyismi taşıyan insanları delege yazmadı, tam tersi şahsi menfaatlerini elinin tersiyle iterek ömrünü milletine ve ülkesine adadı, süresi dolunca da vefat etti, rabbine kavuştu. Mekanı cennet olsun.
Bir Örnek Aydın
O’nun için de Hacıbayram Camii’ndeki cenaze namazının ardından tabutunu iki kadim genç dostu; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile HAS Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş birlikte taşıdı. Onlarca bakan, çeşitli partilere mensup milletvekilleri, bürokratlar, aydınlar, vatandaşlar ve yazarlar ile sivil toplum kuruluşu temsilcileri cenaze törenine katıldı.
Bahri Zengin(1942-2011) Kilis’in Tılhabeş(Yavuzlu) beldesinde doğdu. Yavuz Sultan Selim Han’ın Mercidabık Zaferini kazandığı ovada kurulan Tılhabeş Köyü’nde Hüseyin-Emine Zengin Ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Orta mektep bitince gurbet hayatı başladı ister istemez. Çünkü Kilis’te henüz lise açılmamıştı, ta ki 1959 yılına kadar.
Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın da hocalık yaptığı Gümüşsuyu yokuşundaki İstanbul Teknik Üniversitesi makina mühendisliğini bitirdi. İngiltere’de Delft Teknik Üniversitesi’nde sanayi yönetimi ve bölgesel kalkınma alanında ihtisas yaptı. İTÜ’nde master programını başarı ile bitirdi.
Söyle Dostunu Söyleyeyim Kim Olduğunu
Bahri Zengin ve aynı üniversiteyi bitiren aralarında Recai Kutan(bakan), Kahraman Emmioğlu, Ertan Yülek ve Temal Karamollaoğlu(milletvekilleri) ile Cevat Ayhan’ın(bakan) da bulunduğu bir nesil Necmettin Erbakan’ın daha sonraki milli görüş hareketi içinde hep birlikte sorumluluk aldılar.
Öğrenciliği sırasında Bahri Zengin Türk akademisyen, sanatçı, yazar, kanaat önderi ve aydınlarının sohbet merkezi olan Beyazıd Küllük ve Marmara Kıraathanesi’ne gitmeye başladı, yepyeni ve üretken bir muhit ile tanıştı. Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Mehmet Genç(Prof), Mehmet Şevket Eygi, Ali Haydar Öztürk, Erol Güngör(Prof), Ahmet Yücel(Zaptiye Ahmet), Ziya Nur Aksun, Nihat Armağan, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Kutlay, Alaattin ve Rasim Özdenören kardeşler, Ali İhsan Yurt, Niyazi Özdemir, Teşkilat Refik, Avukat Lömont Hasan, Filozof Cemal o dönemin ünlü marmaratörleriydi. Derin sohbetler olurdu gecenin geç saatlerine kadar, çaylar içilirdi. Bu döneme ben de yetiştim. O günlerde Vefa Lisesi’nde öğrenci idim.
Kayserili işadamı Refik Büründüz sahibi olduğu Beyazıt Gedikpaşa’daki bir işhanının büyük dairesini Necip Fazıl Kısakürek’e Büyük Doğu Fikir Kulübü için vermişti. Buraya iki hemşehrim Bahri Zengin ve Büyük Doğu Yazıişleri Müdürü Avukat Hüseyin Rahmi Yananlı dolayısıyla hep gidip gidiyordum. Hatta 147 nolu üye olarak Büyük Doğu Fikir Külübü’ne kayıt da yaptırmıştım. Bahri Zengin ile böylece Büyük Doğu Fikir Kulübü’nde tanıştım(1964) ve görüşmeyi hep sürdürdüm.
Bahri Zengin, Mannan ve İslam Ekonomisi
Benim gibi Fatih’te oturuyordu Bahri Zengin. Üstad Necip Fazıl bir yazısından dolayı hakkında açılan dava dolayısıyla sıkıntıdaydı. Bahri Zengin’in Fatih’teki evinde olduğunu öğrendik, ama kimseye söylenmeyecekti. Bahri Zengin iyi bir satranç ustasıydı. Necip Fazıl ile satranç oynuyor ve hep mat oluyordu! Sonra yine bir başka Büyük Doğucu Ali Haydar Öztürk’ten öğrendim ki Necip Fazıl yenilmeye alışık değilmiş. Dolayısıyla Bahri Zengin Üstad’a hep yenilmek durumundaydı.
Nihat Armağan Fikir Yayınlarının sahibiydi. Önemli eserler yayınlıyordu. Cağaloğlu Türbedar Sokak, Aydınlar Han’daki ofisinde sürekli görüşürdüm. Hele Tercüman’da çalışırken aynı sokakta olduğumuzdan neredeyse her öğle beraberdik. Nihat Armağan rahmetli de Fatih’te oturuyordu. Zaman zaman yürüyerek birlikte eve gittiğimiz de olurdu.
Fikir Yayınevi’nde otururken Nihat Armağan matbaadan henüz mürekkebi kurumamış bir kitap verdi bana: İslam Ekonomisi. Belki de ilk alan ve okuyandım. Pakistanlı alim Prof. Dr. Mannan’ın bir eseriydi. İngilizce aslından tercüme eden ise Bahri Zengin’di. Çok sevindim. Çünkü o yıllarda bu tür tercümeler azdı ve Pakistan’ın resmi dili Urduca olduğundan, bu dili Prof. Dr. Ali Genceli ve Dr. Ahmet Asrar’dan başka da bilen kimse yoktu. Mannan’ın İslam Ekonomisi’ni İngilizce telif etmesi islam coğrafyasındaki okurlar için bir şans olmuştu.
Zoru Başaran Bürokrat
Bahri Zengin Şebnem Saadet Hanım ile evlendi. Ki o yıllarda yurt dışına gidenler hep ecnebi hanımlarla evleniyordu. Pervin, Ayşegül, Esma Nur ve Kamil Erkam adında dört çocuğu, Ecegül, Mustafa Deniz ve Emre Kaan adında üç de torunu oldu.
Sözkonusu dönemde çok zor girilen, şartları ağırlaştırılmış ve kısa adı DPT olan Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak kamu hizmetine başladı. Sanayi Bakanlığı’nda genel müdür oldu. Makina Kimya Endüstrisi Kurumu’nda yönetim Kurulu üyeliği ve umum müdür yardımcılığı görevine getirildi. İtalya’da bir müddet kalarak formülü hiç kimseye verilmeyen barut için MKEK’da projeler üretti.
Bu görevler icra edilirken Bahri Zengin Başkent Ankara’da da bir edebiyat-sanat hareketi içinde buldu kendini. Edebiyat Dergisi yazar ve sahibi Nuri Pakdil ile aynı apartmanda oturmaktan mada, Erdem Beyazıt, Mustafa Yazgan ve Saatçi Musa (Çağıl), Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu hemen akla gelen bu halkanın aydınlarıydı, gönüldaşlarıydı..
Fikri ve Siyasi Çalışmalardaki Aydın Prototipi
Bir Ankara ziyaretimde bana randevu için Kızılay Demirtepe’de Gazi Mustafa Kemal Bulvarında bir adres verdi. Gittim. Halıcı Orhan’ın üstüydü. Kapıda Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi yazıyordu. Yeni kurulmuş ve başkanlığını üstlenmişti. Akşamki bir sohbet programına katıldım, çok istifade ettim.
Şair Erdem Beyazıd’ın sahip ve sorumlusu olduğu Mavera Dergisi’yle de alakadar oluyordu. Okumamı salık verdi. Gerçi ben takip ediyordum ama, sesimi çıkarmadım. Hatta yazıyordum Mavera’da. İstanbul’a taşınarak özel sektörde de görev alan Bahri Zengin daha sonra Mavera Dergisi’nin de genel yayınını ve sahipliğini üslendi. TRT’de çalışan şair Cahit Zarifoğlu’nu rahatlattı.
Bahri Zengin’in siyasi hayatı ise Erbakan ile birlikte başladı. Milli Nizam Partisi’nin kuruluşunda fiili görev almış, programın bazı bölümlerini yazmıştı. MNP kapatılınca MSP kuruldu. Bu partinin de Anayasa Mahkemesi’nce siyasi yaşamı sonlandırıldı. Yerine Refah Partisi kuruldu. İşte Refah Partisi’nin fikri çalışmalarında yine Bahri Zengin’i görüyoruz.
Dünyada Yeni Söz Yazmak
Hatırlar mısınız RP’nin seçim afişlerinde değişik mesleklere mensup insanların fotoğrafları vardı ve işçi, köylü, öğrenci, esnaf, memur, müteşebbis resimlerinin altında ise “Sen varsın” yazılıydı.(1995). Refah Partisi’nin sloganları ise “Yeni Bir Dünya” ile “Adil Düzenle İktidara” biçimindeydi. Her iki slogan da Bahri Zengin’e aitti. Refah Partisi ilk seçimde birinci parti olarak DYP ile koalisyon kurdu, Necmettin Erbakan başbakan oldu. Bahri Zengin de İstanbul Milletvekili seçildi.
Olacak bu ya, akacak kan damarda durmuyordu Refah Partisi de kapatıldı. Fazilet Partisi hayata geçti. Bahri Zengin yine İstanbul’dan 21. Dönem milletvekili olarak parlamentoya girdi. Fazilet’in de siyasi yaşamına son verdi demokratik olmayan yasalar ve düzen. Saadet Partisi siyasi yelpazede yerini aldı.
Milli Görüş partilerinin sürekli kapatılması rahatsızlık veriyordu yönetimde ve tabanda. İlk önce Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları ayrıldı, AK Parti’yi kurdu. Ardından genel Başkan Prof. Dr. Numan Kurtulmuş da ayrılarak kısa adı HAS Parti olan Halkın Sesi Partisi’ni hayata geçirdi. Bahri Zengin de HAS Parti’de Genel İdare Kurulu üyesi olarak sorumluluk aldı.
Ardından günlük bir İstanbul gazetesi olan “Dünya’da Yeni Söz”de yazmaya başladı. Ancak yakalandığı kanser hastalığına yenik düştü ve rahmet-i rahmana kavuştu.
“Özgürleşerek Birlikte Yaşamak” adlı yayınlanmış eseri bize yadigar kaldı. Allah rahmet etsin, mekanı nur olsun.
Sağlık – Sağlıklı Yaşamada Doğru ve Yeterli Beslenme
Bir önceki sağlık yazımızda sağlığın tarifini yapmış ve bunu etkileyen faktörlerden olanları uygun hale getirerek daha sağlıklı yaşayabileceğimizi belirtmiştik. Önceki makalemde yaşam tarzımızdaki uygun ve yeterli hareketlilik konusunu işlemiştik.
Bu yazımda da yaşam tarzımızda etkiliği olabileceğimiz diğer bir hususu, beslenme konusunu işleyeceğim. Konu, 14 Kasım Diyabet haftası sebebi ile ayrıca güncellikte taşımaktadır. Çünkü yanlış beslenmenin önemli bir sonucu Diyabet hastalığıdır.
Yeterli ve doğru bir beslenme sağlığımızın sürdürülmesinde ve sağlıklı yaşlanmada ihmal edilemeyecek kadar önemlidir. Bu konuda doğru bilgi ve uygun alışkanlıklar edinmeliyiz.
Doğru beslenme, bilgi yanında alışkanlıklarında etkili olduğu bir husustur. Bu bakımdan çocukluk çağında anne-baba ve büyüklerin doğru davranışlar göstererek çocuklara örnek olması gerekmektedir.
Okul öncesi dönemlerde kazanılan uygun beslenme alışkanlıkları, okul süresinde öğrenilen doğru bilgiler ve bunların etkisiyle oluşan yetişkin dönemlerdeki beslenme tarzımız sağlığımızın oluşması ve sürdürülmesinde önemli etkenlerdir.
Bu konudaki yanlış alışkanlıklarımız ise bedenimize sağlıksızlık olarak yansıyacaktır. Yağ-protein-karbonhidrat- sebze- meyve çeşitliliği gözetilmeyen bir beslenme sağlığımızda bozucu bir etki yapmaktadır. Özellikle şekerli içeceklerin kolay ulaşımı ve şekerleme türü, cips türü, hamburger türü gıdaların çabuk ve kolay temini bunların tüketimini artırmış ve fast food tipi bir yemek yeme alışkanlığına dönüşmüştür. Bu durum sağlıksız ve dengesiz beslenme olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylece obezite ve peşinden diyabet hastalığı daha çok ve daha erken ortaya çıkmaktadır. Böyle bir beslenmede ayrıca kalp ve damar hastalıklarından artış ile kalp enfarktüsü ve beyin enfarktüsü oranları artarak daha genç yaşta ölümlere veya sağlıksız bir yaşama ortamına geçmemize sebep olmaktadır.
Doğru ve yeterli bir yemek alışkanlığında sabahları mutlaka kahvaltı yapılmalıdır. Kahvaltımızda zeytinimiz- peynirimiz-bal veya pekmezimizden ikisi üçü bulunmalıdır. Buna süt, yumurta veya çorba eklenebilir.
Öğle yemeğimizi zamanında yemeliyiz. Aşırı hızlı yememeliyiz. Yemeğimizde imkan dahilinde kırmızı veya beyaz eti, sebze yemeğimizi, salatamızı veya yoğurdumuzu bulundurmalıyız. Baklagiller ucuzluğu sebebiyle proteinleriyle pahalı olan et yemeklerinde ki eksikliği telafi ederler.
Akşam yemeğimiz daha hafif olmalıdır. Çorba ve sebze yemeğine ekleyeceğimiz meyvemizi de yiyerek gıdalarımızı çeşitlendirebiliriz. Bunların günlük aktivite tarzımıza uygun bir şekilde ölçülü miktarda olmasına da dikkat etmeliyiz. Böylece beslenmemizi üç ana öğüne bölmüş, hem de çeşitlendirmiş oluruz. Ara öğünlerde meyve takviyesi (çok olmamak şartıyla), şekeri çok olmayan içecekler, yiyeceğimiz fazla olmayan kuruyemişlerle beslenmemizi yeterli ve dengeli hale getirebiliriz.
Türk mutfağı yemek çeşitleri yönünden dengeli beslenme için oldukça uygundur. Çorbalarımızda ki yoğurt-yumurta-kıyma bunları zenginleştirmektedir. Aynı şekilde sebze yemeklerimizde ki ilave edilen kıyma-et,et yemeklerimizi eklenen sebzeler bu yemeklerimizi hem lezzet hem de gıda yönünden daha yeterli ve uygun hale getirmektedir. Yağlı hamur işi yemeklerimiz ve fazla yeme alışkanlığımızdaki ekmek Türk mutfağının olumsuz yönleridir. Birde tuzu gereğinden fazla kullanmaktayız. Araştırmalar yediğimiz ekmekteki tuzun vücudumuzun tuz ihtiyacı için yeterli olduğunu bildirmektedir. Ayrıca günlük hayatımızda içtiğimiz çay ve kahveye eklediğimiz şeker de beslenmede dikkat edeceğimiz diğer bir önemli husustur.
Sağlıklı ve mutlu günler dileğiyle……
Bedelli Askerlik
Dünyanın neresinde olursa olsun, her egemen ve özgür ülkenin silahlı güçleri vardır. Savunma bakanlığı vardır. Çünkü, üzerinde yaşanılan toprağın ve ülke çıkarlarının korunması şarttır.
Her devletin kanunları ve kuralları gereği, belli bir yaşa gelenler (kimi ülkelerde kadınlar da) belirli süreler içerisinde bu görevi yerine getirirler. Bu zorunlu bir görev ve uygulamadır.
Ancak zaman zaman devlet bazı koşulların yerine getirilmesi şartıyla, asker adaylarının arzu edenlerinden, askerlik görevi yerine naktî bedel de alabilir. Bu uygulamaların geçmişten günümüze çok örnekleri vardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda da gerektiği hal ve zamanlarda askerlik görevi yerine bedel alınırdı.
Bedellerin kendilerine özgü isimleri vardı, örneğin;
-Bedeli Cizye.
-Bedeli Şahsi.
-Bedeli Nakdî.
-Bedeli Manda ve sair gibi.
Cizye vergisi müslüman olmayanlardan alınırdı. Kadınlar ve 0-15 yaş gurubu çocuklar vergi dışında tutulurlardı. Vergi ödemede, üst yaş sınırı ise 75 yaştı.
Bu vergi zorunlu değildi. Ancak bazı kuralları vardı. Cizye vergisi, hıristiyan tebaaya önerilen üç seçenekten biriydi;
a- Müslüman ol.
b- Savaşa katıl.
c-Cizye öde.
Reâyanın kabulüne göre işlem yapılırdı.
Bedeli şahsi vergisi, askerlik yükümlüsünün kendi yerine, yetkililerce kabul edilen bir vekil göndermesi şeklinde uygulanırdı.
Bedeli nakdî ise, devletin öngördüğü para karşılığında gerçekleştirilirdi.
Bedelli bahriye mandaları konusuna gelince, Osmanlı İmparatorluğu tersanelerine gemi alındığında, havuzlarda yükselen sular, büyük bostan kuyularıyla boşaltılırdı. Çevirme işlemini de, mandalar gerçekleştirirdi.
Bu işi gerçekleştirmek için, tersanelerde “Manda Bölüğü” ve buna komuta eden “Manda Bölük Ağası” bulunurdu.
Bedelli mandalar ise, kuraları Kasımpaşa Tersanesi’ne çıkan bahriye askerleri için geçerliydi. Asker adayları isterlerse, askerlik sürelerince tersaneye manda teslim ederlerdi.
Süre sonunda mandalar terhis edilirdi. Terhis belgeleri, mandaların yaldızlanan boynuzlarına, süslü kordonlarla asılırdı.
Mandalar köylerinde çoşkulu törenlerle karşılanırlar ve onurlarına eğlenceler düzenlenirdi.
Ülkemizin en önemli konularından biri olan ve gündemimizde devamlı ve sürekli yer alan, bedelli askerlik için yoğun çalışmaların yapıldığı bilinmektedir.
Bu arada bankaların, olası bedel miktarlarını göz önünde tutarak isteklilere kredi teklifleri hazırladıkları gözlenmektedir.
1987 yılında uygulanan bedelli askerlik, 198.000 kişiyi kapsadığı halde, yasadan 18.000 kişi faydalanmıştır. 1992 yılındaki uygulamada ise, 243.000 kişiden sadece 35.000 kişi yararlanmış nihayet 1999 yılındaki son uygulama 344.000 kişiden 74.000 kişi tarafından gerçekleştirilmiştir.
Öngörülenle, gerçekleşen bedelli işlemindeki büyük farkın maddî imkânsızlıktan kaynaklandığı kuvvetle muhtemel görüldüğünden, bankalardaki kredi hazırlığını normal karşılamak gerekmektedir.
Bu defaki bedelli askerlik kapsamının yaklaşık iki yüz bin kişiyi ilgilendirdiği tahmin edilmektedir. Uygulamanın tüm boyutlarıyla ülkemize faydalı olması hepimizin beklentisidir.
Bürokrasiden İlginç Hikayeler
Devlet Kurumlarında İşler bambaşka bir mantık ve çoğu zaman da bambaşka hesaplarla yürütülür. Tabii, Devlet’te Kurumlarında Çalışan, son derece yetenekli, çok akıllı, çok zeki, çok çalışkan ve fedakar bir sürü insan vardır.
Zaten onlar olmasa Devlet Düzenin devam etmesi tehlikeye girer. Devleti yürüten, yücelten, ayakta tutan, sırtlayan, onlardır.
Ama bunun yanında bir yığında asalak vardır. Devletin kanını emen, işleri güçleri Devleti Soyma hesapları yapmak olan bir sürü şerefsiz de vardır. Ve işin fenası Devletin böyle yürüdüğünü, yürütüldüğü düşünen ve bu düzeni kabul eden, sessiz kalan birçok iyi niyetli, hatta saf insan da vardır.
İşte böyle bir ortamda, Devleti kollayacak ve Devlet Malını talan ettirmeyeceksiniz. Yıldırım AKBULUT’un söylediği gibi DEVLET MALININ PEŞKEŞ ÇEKİLMESİNE GÖZ YUMMAYACAKSINIZ. Ve bu yüzden işiniz zorlaşacak. Savaş vereceksiniz.
Bu savaşın da onurlu bir yanı var, gurur duyacaksınız. Bir şey yapamasanız da birileri sizi görecek ve takdir edecektir. Bu sizin teselliniz olacaktır.
Ballıca Sigara Fabrikası Makinaları İTHAL edilecek..
Normal prosedürü içinde ihale çalışmaları yapılıyor. İlgili birim İhaleyi sonuçlandırıyor.
- Satın alınacak olan, SİGARA GRUP ÜRETİM Hattı MAKİNE SAYISI ALTI Adet;
- İlk gelen FİYAT DM: 140 Milyon.
- Büyük Çabalar ve Pazarlıklar sonucu inilen fiyat 98 Milyon DM.
- İlk bakışta büyük bir indirim gerçekleşmiş, ne var ki;
- Olması gereken fiyat NE ÇOK KIRK MİLYON DM.. (Neden böyle? Zira bir yıl önce aynı türden (16) adet Üretim Hattı Satın Alınmış ve 99 Milyon MARK. Ödenmiş. (Kaldı ki bu rakam da yüksek diye soruşturma açılmış ve fakat bir sonuç alınmamıştı.) Şayet bu ilk fiyat uygun ise -yüksekliğini bırakanız uygun ise- basit bir orantı hesabı ile bu son grubun yani (6) adet üretim hattının, 37 Milyon ve Taş Çatlasa 40 milyon filan olması gerekirdi. Sonradan iddia edildiği gibi bu makinalar bazı nüansları ile farklı olsa bile, 45-50 Milyon Alman Markını geçmemesi gerekirdi. Oysa son fiyat bunun iki misli olarak kesinleşecekti.
- İşte buna itiraz ettik.
- Normalin 2-3 Misli Bir Fiyatla İhale yapılıyor ve üstelik bu ihalenin; “UYGUNDUR” görüşü ile YÖNETİM KURULUNUN ONAYINA SUNULMASI görevi de bana veriliyordu. Göz göre göre DEVLETİ Üç misli ÖDEMEYE MAHKUM edeceksiniz.
Muhalefetimize rağmen bu ihale ONAYLANDI.
Sonra sözüm ona soruşturma açıldı. Ve sonuç çıkmadı..
VE İlgili BAKAN’a beni şikayet ettiler; BU ARKADAŞ, Samsun BALLICA’ya Sigara Fabrikası Yapılmasını istemiyor.. Dediler.
Bizzat Bakana cevap verdik, biz sigara fabrikasına karşı değiliz, üstelik SAMSUN bizim Memleketimiz, PARİS’imiz, ama biz, Devletin bu vesileyle soyulmasına kaşıyız. Dedik. Dedik ama sonuç alamadık.
……………………………………
Benzer bir olayda, SİGARA Üretiminde olmazsa olmaz ham madde SELÜLOZ ASETAT, TOW (Filtre Hammaddesi) için açılan ihalede, klasik hikaye yine fiyat İKİ MİSLİ Yüksekti. Ve bu; her yıl fazladan (25) Milyon Dolar ödenmesi demekti.
Brezilya kökenli ucuz ürün için önce ilgili birim Uygunluk Raporu vermedi, direndi, oyaladı ve bu raporu tam (8) ay sonra verdi. (İhale yapıldıktan sonra)
Bu arada söz konusu madde için; en ucuz teklifi (4,89 yerine 3,25 olarak veren Japon Firmayı kendi taraflarına çektiler ve teklifi yükselttirdiler. (Ne var ki; bu firmanın Japonya’daki merkezi, muhtemelen menfaat karşılığı olan bu mutabakatı anlamlı buldu ve yöneticiyi, önce Japonya’ya çekti sonra da görevden aldı. ) Ne var ki olan olmuş, ihale yapılmıştı.
Anlaşma hazırlandı ve imza için bize geldi.
- Önce; BİZ BUNU İMZALAMAYIZ dedik. Anında cevap geldi; İhtişamla; Genel Müdür diyordu ki;
- Ya İMZALAR Ya da GİDER…
- Cevabı hemen verdik; İMZALAMIYORUM ve GİTMİYORUM da. Varsa gücü olan göndersin.
ANLAŞMA METİNLERİ her ne hikmetse bize geliyordu. İlla ki, olaya, bu tür olaylara bulaşmamız isteniyordu. Olayın içinde olmamız ve sesimizi kesmemiz isteniyordu. .
- Ticaret Dairesi Başkanlığının hazırladığı metnin altına özene bezene; ” UYGUN DEĞİLDİR ” Bu fiyat yüksektir. Yaklaşık normal fiyatının en az İKİ KATI yüksektir. Yazarak Yönetim Kuruluna sunuyoruz.
Bu defa da kıyametler kopuyor. .
- Bir Genel Müdür Yardımcısı ARKADAŞIM geliyor bir akşamüzeri ve bana ŞUNU TEKLİF ediyor:
“.. ŞİMDİ SEN BU ANLAŞMAYI İMZALAMAM dedin ya, tamam burada imzalama İTALYA’YA GİT, BERABER GİDELİM ORADA İMZALA..kimse görmesin…”
- Bak, dedim MUZAFFER BEY, bunu SEN SÖYLEMEMİŞ OL ve BEN DE DUYMAMIŞ Olayım. Bunun anlamı büyük ve bunu ben yapmam. BEN BUNU YAPMAM ARKADAŞ, Allah işini rast getirsin. Hadi BAKALIM..
Arkasına bakamadan ODAMDAN ÇIKTI… .
- Ortalığı Derin bir sessizlik kapladı. Birkaç gün geçti. Anlaşma yapılamadığı için, müteahhit firmanın da işbirlikçilerine güvenerek işi ağırdan alığı için Teminat YANMIŞ OLDU.
Ve görüş bildirdik, “İHALENİN Yenilenmesi gerekir.”
Zira mevzuat bunu emrediyor. Hayır, yenilemediler, İKİ MİLYON MARKLIK Teminat İRAT KAYDEDİLDİ ve İŞ devam ettirildi.
İğrenç bir TEZGAH hep devam ediyor ve siz hiçbir şey yapamıyorsunuz.
Aslında bir şey yapıyorsunuz, belki biraz daha dikkatli ve korkarak hareket ediyorlar.
Ama sonunda yine siz kaybediyorsunuz. Aslında DEVLET KAYBEDİYOR.
Ve maalesef bu çark hep dönmeye devam ediyor.
Bütün bu olanları, üst Makama anlatıyorsunuz, bakıyorsunuz ki; sizin üstünüz zaten bu olayların içinde, merkezinde.. Daha üstlere gidiyorsunuz, önce heyecanla dinliyorlar, ama bir süre sonra tavırları değişiyor. Anlıyorsunuz ki işin içinde iş var, birileri karışmış ve sizi aşıyorlar. Daha üste daha üste çıkıyorsunuz, düşünüyorsunuz ki, artık o üst en üst makam gereğini yapacaktır. Fakat o da nesi, sizin o üst en üst Makamla olan ilişkileriniz giderek soğuklaşıyor. SİZ onlara PROBLEM GETİREN oluyorsunuz, oysa onları problem getiren değil problem yok edenlere ihtiyacı var.
Yargı yolunu deniyorsunuz, bir bir kademeleri aşıyorsunuz ve bir gün; bir yüce Mahkemede BUNU HAYKIRIYORSUNUZ, Başkan yargıç size diyor ki;
- “Doğan BEY, siz bunları filan YARGIYA anlatın, bu onların işidir. Şimdi bizim konumuz BAŞKA..
- Efendim, siz bunu İHBAR kabul edin ve siz aktarın diyorsunuz, sizi duymuyor bile..
(Bu konuyla ilgili, DANIŞTAY 5. DAİRESİNE Hitaplı SAVUNMA metni bu kitabımızın son bölümünde ek olarak verilmiştir.)
Dedik ya, sonunda yine siz zarar görüyorsunuz, CEZA veriyorlar, emre itaatsizlik için.
Bu cezayı gerekçe gösteren bir başka karar, görevden alınmanızla ilgili itirazınızı dinlemiyor.
İKİ yıl sonra, bir başka mahkemede, ADALET Tecelli ediyor ve size yapılan BU HAKSIZLIK Mahkeme KARARI ile tescilleniyor.
Üst Mahkeme bu kararı gerekçe göstererek, daha önce verilen haksız kararın artık gerekçesinin kalmadığını ispatlıyor. Bu gelişme üzerine kararın İPTALİNİ İstiyorsunuz ve YÜCE MAHKEME ne diyor biliyor musunuz;
“Evet iki yıl önce bu gerekçeyle karar vermiştim ama, şimdi bu gerekçe kalmamış olsa bile ben bu defa yeni bir gerekçeyle ve havadan bir gerekçeyle iki yıl önceki kararımın arkasında duruyorum. Ben karar verdimse doğrudur.
Diyor. İki yıl geriye dönüyor ve şimdi bulduğu mesnetsiz gerekçeyi iki yıl geriye dönerek o kararında ısrar ediyor. Gerekçesi ORTADAN KALKSA NE ÇIKAR, Karar karardır işte..” Koca mahkeme iki yıl geriye dönük tutarsız bir karar veriyor.
Bir YÜCE MAHKEME bile bu mantıksızlığa bu çelişkiye düşebiliyor.
Kime güvenelim?
ORİJİNAL MAHKEME KARARLARI VE SON OLARAK
“YÜCE TÜRK MİLLETİNE”
Başlıklı isyan dilekçemiz, İbret BELGEMİZ, sanal bir dilekçe olarak, bu kitabın sonun da verilmiştir. . Artık başvuracak Mahkeme kalmayınca ŞİKÂYETİMİZİ TÜRK MİLLETİNE YAPIYORUZ. “YÜCE TÜRK MİLLETİNE”
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
TEKEL, AYDIN BEGİTER’in TESİSLERİ satın Alınıyor.
Eskişehir’in ileri gelen isimlerinden, İŞ ADAMI Aydın BEGİTER, İZMİR Menemen yakınlarındaki TUĞLA ve KİREMİT ÜRETİM TESİSİNİ Satıyor.
Görüşmeler yapılmış, niyet karaları verilmiş, hatta satın alma kararları verilmiş ve son noktanın konabilmesi için olaya birisinin de müdahil olması gerekmiş ki; TEKEL Yönetim Kurulu Bir Karar alıyor.
“Bu tesisin satın alınması için Nihai Pazarlığı Yapmak ve işi bittirmek üzere bize yetki veriliyor.”
Yönetim Kurulu Üyesi Fuat ÇİLİNGİROĞLU; bizi çağırdı ve Yönetim Kurulu Kararını anlattı.. Bize güvendiğini de söyledi. Zaten ertesi gün de bu görev Yazılı olarak Genel Müdür tarafından tebliğ edildi.
Beş kişilik bir heyetle, İzmir’e gittik önce tesisi gördük, sonra çalışmaların detayını anlayabilmek için bazı belgeleri de inceledik.
- Yer için talep edilen fiyat (34) Milyon Dolardı.
- Değer Tespit Komisyonu, Defterdarlık vb birim temsilcileri ve halk temsilcilerinden oluşan özle bir komisyon da DEĞER TESPİTİ için bir çalışma yapmış ve (35) Milyon Dolar olarak DEĞER Belirtilmişti.
- Aslında her şey hazırdı. Alelusul bir pazarlıkla, bu yeri 30-35 milyon Dolara da alsanız, hiçbir şey gerekmezdi.
- Arkadaşlarımızla bir ön görüşme yaptım.
- Bu yer için YARI FİYAT Teklifini önerdim. (Yani 17 Milyon Dolar)
- Dr. Gürbüz ÇAPAN gibi bunu çok olumlu bulanlar da oldu. İşin bu fiyata bitmeyeceğini ve fiyasko ile sonuçlanacağını savunanlar da…
Banka Müdürlüğümüzden gelen tecrübeyle, Aydın BEGİTER ve arkadaşlarımızı alarak ilk toplantıyı yaptık. Yeri birlikte biz kez daha görmeye karar verdik. Bütün detayları inceledik. Ve Aydın BEGİTER’e Satın Alma Fiyatımızı deklere ettik.
- SADECE (15) MİLYON DOLAR..
Bir an Aydın Bey’in kriz filan geçireceğini sandım. Kızardı, Bozardı, SARARDI. Ve Toplantıyı TERK etti. Bizde O geceyi geçireceğimiz TEKEL Tesisine geçtik. İzmirli Yöneticiler ve grubumuzla güzel bir YEMEK Oldu.
APK Daire Başkanı ve Heyette benim sağ kolum Dr. Gürbüz ÇAPAN, kulağıma eğilerek;
- EFENDİM ÇOK İYİ YAPTINIZ, dedi. Aydın Bey, Ya doğrudan İstanbul’a gitti Ya da birilerini etkili birilerini aradı. Yarın bu görevi bizden alabilirler.
- Çok iyi olur Gürbüz. Dedim. Biz de bu pis işten kurtarırız.
- İnşallah efendim. Dedi.
Ertesi gün, Aydın BEY; saat 10.oo da beni aradı, görüşmelere devam edelim dedi. Anlaştık ve Öğle üzeri yeniden Masaya Oturduk. Bu arada, Gürbüz ÇAPAN da, ben de; birileri tarafından aranacağımızı ve bizden fiyatın arttırılmasını isteyeceklerini düşünüyorduk. Böyle olmadı. Kimse aramadı. Toplantıda Aydın BEGİTER, ilk sözü aldı,
- YERİN DEĞERİNİ ANLATTI.. Fiyatın UCUZLUĞUNU ANLATTI, Bu yerin bizim için çok yararlı olacağını söyledi.
- Bunları bildiğimizi söyledik.
- Ama dedi Fiyatı arttırmanız gerekir. Kestirmeden yanıt verdik.
- Hayır Aydın Bey, Bu olmayacak, buna yetkimiz de yok.. Aydın Bey, tekrar kıvrandı, kalktı ve
- Bana biraz müsaade eder misiniz dedi. Biz salonda kaldık o çıktı ve 45 Dakika sonra geldi.. Morali son derece bozuktu.
- 25 olsun. Dedi…
- 15 Aydın Bey dedik. Kıvrandı, o koca gövde küçüldü, eridi, kalktı ve
- YİRMİ dedi. SON YİRMİ Olsun.
- Hayır Aydın Bey, 15 dedim. O anda yığıldı ve (17 Borcum VAR. BİR KURUŞ İNEMEM. Dedi. Gürbüzle birbirimize baktık.
- Tamam Aydın BEY, (17 Milyon) dedim. BEŞ PEŞİN, kalanı her yıl DÖRT DÖRT Üç Taksit daha. Başka hiç olamaz Dedim ve Dosyayı kapattım.
- Elini uzattı. El sıkıştık.
Güzel bir alışverişti, o kadar güzeldi ki; Bu Tesisi TEKEL, bir iki ay sonra İZMİRLİ TÜTÜN İHRACATÇILARINA (18) Milyon Dolara İKİ YIL için KİRAYA Vermişti,.
Yani TESİS bize, SIFIR BEDELLE Hatta BİR MİLYON DOLAR da ÜSTE Alarak geçmiş oldu.
Ve altı ay sonra HÜRRİYETTE BİR BAŞLIK;
“TEKEL, AYDIN BEGİTER’i KURTARMAK İÇİN TESİS ALDI”
Bakan Nafız KURT bizi ÇAĞIRDI ve GAZETEYİ FIRLATTI..
- Bu Haberi SEN SERVİS etmişsin.
- Sayın BAKAN Ben APTAL değilim, Birilerini kötülemek için bu haberi kullanmam, bu satın almada TEKEL SIFIR Maliyet ve üste PARA Almıştır. Kötülemek için ONLARCA Başlık VAR.. Çok daha kötü işler daha pis alışverişler var. Ben istesem, ben yapsam onları kullanırdım. Dedim ve OLAYI Anlattım.
Kalktı Masaya YUMRUĞUNU VURDU ve ;
- – 15 gün sonra seni GENEL MÜDÜRÜ YAPACAĞIM. Dedi.
Teşekkür ettim.
Çok (15) günler geçti. Ve Sonunda BAKAN da gitti.. Her şey unutuldu.
Ve Bu Sayın NAFIZ KURT’un bana İKİNCİ defa verdiği SÖZ’dü;
“GENEL MÜDÜR Yapmak..”
Bakanlar verdikleri sözü unutuyorlardı. BU sözü başkalarından da almıştım.
Onlara bunu unutturan mekanizmalar vardı.
Belki; Takip etmek, ASILMAK gerekiyordu. Bu anlamda DEVLETİ öğrenemedim.
Devleti Öğrenemedim.
Ve BİR MARANKİ HİKAYESİ;
Kitabımızın sonunda bir Fotoğraf var. CUMHURBAŞKANIMIZ TURGUT ÖZAL, karşısında BEN varım. Bir de Arkası dönük bir insan.
Prof. Ahmet BEY, Ya da NAZIM İBRAHİMOV… Ve Kesinlikle AHMET MARANKİ Değil, O fotoğrafta AHMET MARANKİ yok.. Belki Fotoğrafı çeken Ahmet MARANKİ olabilir. Fotoğrafın orijinali bende. Ne yazık ki bu fotoğraf, Kendisini, benim yerime koyan; Prof. AHMET MARANKİ diye TANITAN ve TURGUT ÖZAL, ona özel ziyarete gelmiş gibi gösteren, bir insan tarafından kendi kitabına alınmış ev altına da;
CUMHURBAŞKANIMIZ TURGUT ÖZAL BİLİMLER AKADEMİSİNDE BİZİ ZİYARETE GELDİ. Şeklinde bir fotoğraf altı yazılmıştır.
O Fotoğrafta AHMET MARANKİ yoktur. Ahmet MARANKİ O günlerde, PROF, Dr, HİÇ BİR ŞEY DEĞİLDİR. Ne zaman olduğunu da bilemem. Biz onun, YALVARMALARI, ISRARLARI, karşısında AZER TEKEL Sigara Ortaklığında görev verilmesine karşı çıkmadık ve BU YOLLA AZERBAYCAN’a gitti. Komünist Yönetimin boşalttığı, TERK ettiği bir OKULDA, görev aldığını söyledi. Israrları karşısında; ben o eğitim kuruna gittim. Dershane bozuntusu o yerde ne öğrenci gördüm, ne de başka bilim adamı… Sadece kendisi vardı. Ona bu imkanı işte fotoğrafta arkası dönük olan Ahmet Bey sağlamıştı.
Ne zaman Prof. Olduğunu, Ne zaman Doktora yaptığını BİLEMEM. Bildiğim ve kesin olarak bildiğim TEK ŞEY, Turgut ÖZAL’ın kendisini TANIMADIĞI ve bahsettiği O AKADEMİYE filan da gitmediğidir. Fotoğraftaki YER AKADEMİ FİLAN DEĞİLDİR. Fotoğrafta bu insan, MARANKİ, kesinlikle yoktur. YER BAKÜ SANAYİ FUARIDIR. ÖZAL’ın karşısındaki insan BEN, Tekel Genel Müdür Yardımcısı Doğan SOFRACIOĞLU ve ARKASI DÖNÜK olan da MARANKİ ile asla ilgisi olmayan Başka Birisi, Başka bir AHMET BEY’ ya da NAZIM İBRAHİMOV’dur.
Ama insan bunu kulanmış ve ÖZAL, özel olarak kendisini ziyaret ettiği şeklinde yazmıştır. Bu beyanın GERÇEKLE ASLA İLGİSİ YOKTUR.
İşte DEVLET bu ise BEN DEVLETİ Asla Öğrenemedim.
O fotoğrafta ÖZAL’a BAKÜ’de TEKEL’in Ürettiği İSTANBUL MARKA SİGARA gösterilmiştir.
ÖZAL; bu durumdan çok etkilenmiş, girişimi ve bize hitaben,
“Dönüşte ÇANKAYA’da GÖRÜŞELİM..” demiştir.
Bir bu görüşme talebinin ÖZAL’dan gelmesini bekledik ve kendilerini aramadık. Oysa bizim aramamız gerekirmiş. İşte bu nedenle yine diyorum ki;
“BEN DEVLETİ ÖĞRENEMEDİM.. “
Öğrenenler var. Bununla MARANKİ’yi de kastetmiyorum. O daha başka şeyler öğrenmiş. Herkesin öğrenmesi kendine.. Ne diyelim, İLMİN, BİLİMİN de HAYIRLI Olsun MARANKİ. Ama benim Fotoğrafımı düzelt lütfen. O SEN DEĞİLSİN, Orada SEN ASLA YOKSUN ve ORASI Bilimler AKADEMİSİ FİLAN da DEĞİL, BAKÜ SANAYİ FUARI’nda TEKEL STANDI. Bu düzeltmeyi bekliyorum.
ÇEŞMEDE Otel Odası Boşaltılamıyor.
Çeşme’de, ULUSLAR ARASI TÜTÜN ÜRETİCİLERİ BİRLİĞİ’nin Yıllık Toplantısı yapılacaktı. Toplantının ev sahipliğini; bu BİRLİĞİN Doğal Yönetim Kurulu Üyesi olan TEKEL, Tütün, Tütün Mamulleri Tuz ve Alkol İşletmeleri Genel Müdürlüğü yapacaktı. TEKEL adına, Bu Kuruluşta Yönetim Kurulu Üyesi olarak Temsil Görevimiz de bulunması nedeniyle de organizasyon görevi, Genel Müdür tarafından bize verilmişti. APK Dairesi ilgilileri ile birlikte, ÇEŞME TURBAN (Şimdiki Sheraton) ile temas kurduk. Gerekli rezervasyonu yaptırdık. Toplantıda iki gün önce de biz Otele geldik..
100’ü aşkın Ulustan Temsilcilerin kalacağı bütün odaları, toplantı salonlarını, restoranı kontrol ettik, bir aksaklık olmaması için yetkilerle bütün detayları masaya yatırdık. Tek tek gözden geçirdik. Hemen her şey tamamdı.
Küçük bir problem vardı. Süitlerden biri halen boşaltılamamıştı. Bir DEVLET Oteli Olan tesiste yöneticiler adeta kıvranıyor, herkes birbirine bakıyordu.
Sonunda olayı öğrendik, Kral Dairelerinden birinde bir Sayın Bakanın Annesi, iki aydır kalıyordu ve Otel Yönetimi bu kişiye ÇIKINIZ diyemiyordu. Nedeni ise bu Hanımefendi BİR SAYIN BAKANIMIZIN ANNESİ idi.
Genel Müdüre sordum,
- – SÖYLEDİNİZ Mİ? Dedim.
- – Hayır efendim Söyleyemiyoruz.. Diye cevap aldım.
Hemen Sayın Bakanı aradım, nazik bir ifade ile olayı anlattım. Bu Odanın Rezerve Edildiğinin ve Misafirimiz olan Yabancı Konukların Kalacağını söyledim.
Sayın Bakanımız son derece üzüldü. Hemen o akşam Odayı Boşalttılar. Ve işin fenası; BAKANIMIZIN Bu olaydan haberi yoktu. Daha doğrusu Annelerinin Bu OTELDE BU ODADA Kalmaya devam ettiklerinden haberi yoktu.
Sayın Bakanın Samimiyetine İNANIYORUM. Etraftaki YAĞCILAR, menfaatçiler, bu mizansenleri rahatlıkla hazırlıyorlar ve aileyi de zor durumda bırakabiliyorlardı.
Benzer bir durumu Sevgili Kurtcebe ALPTEMOÇİN Bakan olduklarında görmüştüm.
Bakan olmadan önce, Sayın ALPTEMOÇİN’e asla yüz vermeyen BANKALAR, Devlet Bankaları, her gün tesise geliyorlar, BİR İHTİYAÇ OLUP OLMADIĞINI soruyorlar, Kredi Musluklarını sonuna kadar açıyorlardı. Bakanın böyle bir talebi yoktu. Ama onlar adeta rahatsız edercesine KREDİ VERMEK için yarışılıyorlardı.
İşte bu DEVLETİ Öğrenemedim. Asla ÖĞRENEMEDİM.
Bürokrasiden ilginç hikâyelerimize, TEKEL’den anılarla devam etmek istiyoruz.
ALTINCI Gün ALTI MİLYARLIK İstihkak GELİYOR,
İnşaat İşleri Bize bağlı değildi. O nedenle de Genelde BU PİSLİKTEN Uzak kalıyorduk.
Ama dönüp dolaşıp, bize bulaştırmaya çalışıyorlardı. Özellikle UYGUNSUZ bir Konuda ONAY vermemiz isteniyordu. Bu amaçla da ilgili ve yetkili arkadaşımız, belki üst yönetimin de desteğini alarak, ne yapıp ediyor, bir görev, bir seyahat bahane ediyor, bu tür karmaşık onayların çok masun bir işlem gibi bize pas edilmesini sağlıyordu.
Bunlar nelerdi, Örnek olarak Fiyat FARKI İSTİHKAKLARI.. Uygunsuz ödemeler.
Bir gün böyle bir İSTİHKAK ONAYI geldi. % 30 Fiyat Farkı talep edilmişti. Firma yetkilisini çağırdım; bu talebin nereden kaynaklandığı hakkında açık bilgi istedim. Cevaplar ilginçti. Mesela, proje üzerinde bazı kapıların yeri değiştirilmişti. Ne Fark Eder? Diye sorduğumda şaşırdılar, kem küm ettiler. Talebi reddettim.
Yine bir fiyat farkı talebinde, KARO DÖŞEMELERİN Ebadı Değiştirilmişti. 20×20 Karo yerine 40×50 Karolar döşenecekti. Bu da fark etmezdi. Hatta İşçilik daha da UCUZ olmalıydı. Reddettim.
Bir ilginç İstihkak Talebi Normal HAFRİYAT Olarak gelmişti. Rakamın büyüklüğü dikkatimi çekti. İhale tarihi daha bir hafta bile olmamıştı. Tam (6) gün öncesine aitti. Altı günde, İhalenin alındığı saatte bile başlansa Birmilyonbeşyüzbin Metreküp Hafriyatta söz ediliyordu. Ben Mühendis değilim ama bu büyük bir iş olmalıydı. Öyle ALTI GÜNDE Filan yapılamazdı. Sordum,
- – YAPTIK EFENDİM dediler..
- – Kesin olarak bu kadar iş yaptık bakabilirsiniz. .
İnşaat Manisa’daydı, İZMİR Rakı Fabrikası Müdür Ali GÖK Beyi aradım, yanına bir
Mühendis daha alarak inşaat mahalline gitmesini ve yapılan hafriyat işini hemen ölçtürmesini istedim. Akşamüzeri Ali Bey aradı;
- – Efendim İnşaata gittim, Filan Mühendisle de beraber. Gördük, EVET O KADAR İŞ YAPILMIŞ EFENDİM.
- – Ali Bey, 1.5 Milyon Metreküp Hafriyat ve (6) günde Öyle mi?
- – Efendim, 1,5 Milyon Metreküp DOĞRU Ama (6) günde değil (45) Günde yapmışlar. O Şantiye İKİ AY ÖNCE KURULMUŞ.
- – Ali Bey bu ihale (6) gün önce yapılmış.
- – Evet Efendim biz de öğrendik. Çalışanlar da biliyor. Ama patronları (45) gün önce işi başlatmış ve durmaksızın çalışmışlar.
- – Vay canına Adamla müneccim mi? İhaleyi Alacaklarını NASIL GARANTİ Etmişler?
- – Etmişler Efendim.
- – Ali Bey teşekkür ederim demekten başka ne yapılabilirdi. Güldük ve
vedalaştık.
İstihkak Sahiplerini kovaladım. Aldılar Evrakı gittiler, Peki O İstihkakı ALMADILAR MI? Elbette Aldılar. Başkaları onayladı.
İhale 45 gün sonra yapılacak, sen işi 45 gün önce garantileyecek,
işe başlayacaksın.
İşte ben BU DEVLETİ ANLAYAMADIM.
Hacı Bülent Atasayan ile sohbet
Önceki akşam Kocaeli ve Gebze Siyasetinin duayen isimlerinden Bülent Atasayan’ın evine konuk oldum. Bülent Atasayan Gebze siyasetinin duayen isimlerinden birisi. 3 dönem Milletvekilliği, Anavatan partisi Genel Başkan yardımcılığı ve Gebze Belediye başkanlığı yapmış olan Bülent Atasayan geçtiğimiz günlerde eşi Oya hanım ile birlikte Kutsal topraklara giderek Hac görevini yerine getirdi. Hacı olan Atasayanlar evlerinin kapılarını bizlere açtı.
Bülent Atasayan ile dostluğumuz çok eski yıllara dayanır. 1970’li yıllarda tanıdığım Atasayan ile bugüne kadar çok güzel bir dostluğumuz oldu. Kendisiyle sadece bir defa telefon görüşmesinde münakaşa yaşamıştık ve onun dışında hiçbir olumsuz olayımız, tartışmamız, kavgamız yaşanmadı. Bülent beyin evine en son yaklaşık 26 sene önce, 1985 yılında bir yılbaşı akşamı gitmiştim. Bülent bey o zamanlar başka bir gazeteci daha olduğu halde beni evine misafir etmişti. Beraber oturup vakit geçirmiştik. O zaman gittiğimde şimdikinden çok farklı bir Atasayan vardı.
Bülent bey evine gittiğimizde bizi eşi Oya hanım ile birlikte ihram içinde kapıda karşıladı. Sıcak bir karşılamayla bizi evine kabul eden Atasayan’ı oldukça dinç gördüm. Ben 40 yaşında Hacı olduğumda çok büyük bir yorgunluk vardı üzerimde. Ancak Atasayan’ın üzerinde yorgunluktan eser yoktu. Bir çok insanın zorlanarak gerçekleştirdiği hac görevini rahat bir şekilde yaptığını söyleyen Bülent Beye imrendim doğrusu.
Bülent bey ile olan sohbetimizde kendisine hacı olmanın, Kutsal topraklara gitmenin nasıl bir duygu olduğunu sordum. Bu duyguyu kelimelerin ifade edemeyeceği, sözcüklerin kifayetsiz kaldığını belirten Atasayan bunun ancak yaşanılarak anlaşılabilecek bir duygu olduğunu söyledi. Henüz Hac görevini yapmamış kişilere seslenen Atasayan, gitmeyenlerin mutlaka gitmesi gerektiğini söyledi.
Umre yapmadan Hacca gitmeyi tercih eden Atasayan bunun nedenini sorduğumuzda ise bize, “Ben Umreye gitseydim eğer şu an aldığım tadı alamazdım. İlk aşkı, ilk defa görmeyi tercih ettim. İyi ki de öyle yapmışım. Çok güzel duygularla geri döndüm.” Dedi. Dili, örfü, rengi farklı milyonlarca insanın Kabe’de aynı anda secdeye varmasının muhteşem bir duygu olduğuna dikkat çeken Bülent bey, Kabe’yi görür görmez yaptığı duayı da bizlerle paylaştı. Kabe’ye gözleri kapalı vardığını ifade eden Bülent bey, “Allahım bundan önce ettiğim duaları ve bundan sonra edeceğim duaları kabul et.” Dediğini belirtirken, Kabe’yi görür görmez ise çok farklı duygular içinde kaldığını söyledi.
Şu an 71 yaşında olan Bülent Atasayan 65 yaşından beri hacı olmayı istediğini ve ilk kez geçtiğimiz yıl başvurduğunu, ancak hacı olmanın kendilerine bu yıl nasip olduğunu dile getirdi. Bülent beyin milletvekilliği döneminde namaza başladığını ve Kuran-ı Kerim okumayı öğrendiğini ifade eden eşi Oya Atasayan ise uzun yıllardır hacca gitmeyi istediğini, bu duygunun hep içinde olduğunu belirterek böyle kutsal bir görevi gerçekleştirdikleri için binlerce kez şükrettiğini ve çok mutlu olduğunu söyledi. Duygulu anlar yaşayan Oya Hanım da bile yorgunluktan eser yoktu.
Gebze Kaymakamımız Salih Karabulut ve Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun da ziyaretine geldiği Atasayan çiftinin bizlere gösterdiği ilgiye de çok müteşekkirim. Bizlere kutsal topraklardan getirdikleri birkaç çeşit hurmalardan ve zem zem suyundan ikram edip yüzük hediye eden Atasayan ailesi sıcak ve yakın davranışlarıyla örnek bir misafirperverlik gerçekleştirdiler.
Bülent Atasayan önemli bir isim. Türk solunun kilometre taşlarından biri olan Bülent Atasayan’ın böyle önemli bir dini vecibeyi getirdikten sonra o anları yaşayarak anlatması, içinde ki o heyecan ve coşku gerçekten görülmeye değer. SODEP’in kurucuları arasında yer alan Bülent Atasayan 1982 yılında SODEP’ten Gebze Belediye Başkanlığına adaylığını koymuş ve SODEP’in ilimizde seçim kazanan tek belediye başkanı olmuştu. Daha sonra Anavatan Partisine geçerek üç dönem vekillik yapan ve Genel Başkan Yardımcılığına kadar yükselen Atasayan, siyasi arenadan kenara çekilse de hafızalarda önemli izler bırakmış bir isim.
Evet Atasayan ailesiyle böyle güzel ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Atasayan çiftinin haclarının kabul olmasını dilerken, henüz gitmek nasip olmayanlara da kutsal topraklara bir an evvel gitmelerini diliyorum.
Milli Takım, Milli Kimlik ve Yargı
Günümüzde spor ve özellikle futbol küresel çapta ilgi odağı haline gelmiştir. Spor, farklı meslek ve statüdeki fertleri, sınıf ve tabaka farkı gözetmeksizin katılma ve paylaşma sağlayan, endüstrisi oluşan bir sosyal faaliyettir. Forma ve giyim kuşamdan, slogan ve tezahürat şekillerine, dayanışma ve ortak tavır ve davranışlara kadar bir bakıma çağımızın yeni bir cemaatleşme örneklerinden birisidir. Bu “cemaatleşme” keskinleşir ve belirli bir kulüp dairesini aşamazsa; Milli Takım taraftarlığı da zayıflar. Milli Takım’daki oyuncular kulüp ölçeğinden ele alınır. Başarıları ve başarısızlıkları bu açıdan değerlendirilir. Milli kimliği yıpratılmak, dışlanmak istenen ve anlaşılmaz bir şekilde tartışmaya açılan bir ülkede, Milli Takım taraftarlığı da zayıflar. İstanbul’da oynanan Türkiye-Hırvatistan maçında ortaya çıkan bazı istenmeyen olayları belki bu şekilde yorumlayabiliriz.
Anayasa üzerindeki tartışmalar ve çalışmalar sürüyor. Özellikle yargının siyasallaştırılması ve yürütmenin emrine verilmesi, hukuk devletiyle bağdaşmamaktadır. Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybetmesi, ehliyet ve liyakati esas almayan bir sonuç doğuran mevzuatın ortaya çıkardığı çarpıklık; görüştüğümüz bütün hukukçuları rahatsız etmektedir. Ehliyet ve liyakat bir tarafa atılmış, Türkiye’yi çok tehlikeli bir sürece sokacak “benim hakimim, senin hakimin” anlayışı, hukuku objektif kriterlerden uzaklaştırmaktadır. Mahkemeye değil de dava kazanabilmek için iktidar partisinin ilçe başkanına başvurulmaya başlanan, Güneydoğu’da devletin egemenliğini sarsacak şekilde örgüt yandaşlarının sözde adalet dağıttığı bir ortam acaba hukuk devleti midir?
Hukuk devletini parti devletine dönüştürmek, hakimin, atayana karşı bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlayamayan bir anlayış ülkenin geleceği için büyük bir tehlikedir. Yargıcın kendine karşı bağımsızlığını koruyabilmesi kadar kendisini atayan makama karşı da bağımsızlığını sürdürebilmesi adaleti her türlü şaibeden kurtarır. Türkiye’de ters işler olmaktadır. Hakim ve savcı tayinlerinde objektifliği sağlayabilmek için önemli bazı mahkemelere belirli bir havuzdan kurayla hakim atanması herhalde uygun olabilir.
Yine anayasa çalışmalarında anayasanın başlangıç kısmına mutlaka “Milli Devlet ve üniter yapının korunması” ilave edilmelidir. Ülkenin bölünmez bütünlük ilkesi ve Devletin 6. maddedeki egemenlik haklarının savunulması devlet olmanın bir gereğidir.
Almanya’da Alman kimliği, Fransa’da Fransız kimliği milli kimlik olmaktan geriye çekilip etnisite kapsamına sokulabiliyor mu? Bu konuda Türkiye bir istisna teşkil etmemelidir. Milli kimliği etniklik seviyesine indirmek ve etnik çağrışım yaptığını ileri sürmek toplumsal bir intihardır. Bütün ülkeden yana milletvekillerini parti tesanüdü ve çıkarını bir tarafa atarak dıştan kumandalı dönüştürme planına karşı hareket etmeye çağırıyoruz. İnsanları anayasa yoluyla birbirine ötekileştirmek demokratikleşme diye yutturulamaz.
Dün ve bugün bir kimlik dayatmasından kimse bahsedemez. Tam tersine; bir kimliksizlik dayatması ve dışarıya kararsız toplum manzarası verilmektedir. Aydınlar Ocağımız kamu menfaatine hadim cemiyet kapsamına alınmamıştır. Bunun sebebi de tüzüğünde “Türk Milliyetçiliği” ifadesinin geçmiş olmasıdır. 19 Mayıs 1976’da Cumhurbaşkanı Fahri Korütürk milli ve manevi değerlere dayananları “eksantrik” olarak suçlamıştır. 1944’de milliyetçiler işkence görmüştür. 19 Mayıs 1944’de rahmetli İnönü’nün nutku ortadadır. 1954’de Milliyetçiler Derneği kapatılmıştır.
Bütün bunlar Türk kimliğinin dayatılması mıdır?
Dur
Dur! ağına düşürüp kulu imtihan eder.
Merakla kim uğramış ihtiras durağına.
..
Kul ağına düşünce felek hep bayram eder.
Keyifle üfler iblis nefsimin kulağına.
Cumhuriyet Çeşitlemesi (5)
Sakarya Savaşı’nı, 13 Eylül 1921’de kazandı Türk Ordusu
Ankara nefes aldı, sevince gark oldu tüm Anadolu, İstanbul ve Türk Ulusu
Ankara’nın düşmesine kalmıştı ramak, kaybedilseydi Sakarya
Kayseri’ye Meclis’in nakli için, alınmıştı göze her angarya
22 gün 22 gece, boğaz boğaza, kanlı bir süngü savaşı
Hallaç pamuğu gibi atıldı top ateşiyle, Sakarya’nın toprağı taşı
Silah ve ateş üstünlüğüne rağmen, yok edildi tutunacak dalı Yunan’ın
Öyle zayiat ki; Türk Ordusu’nda, nerdeyse kalmadı esamisi Zabitan’ın
“Bu muharebe subay muharebesi oldu” dedi Mustafa Kemal Paşa
Çınlayacaktı yer gök daha sonra, denilerek Mustafa Kemal çok yaşa
25 bini aşkın, bin bir kayıpla, kazanıldı bu zafer
Var gücünü ortaya koydu Türk Ordusu, tümü subay ve er
Kahpe Yunan, yenilgi acısını çıkarttı, yaparak büyük katliam
Şehir, kasaba ve köyleri yakıp yıkarak, çevirdi harabeye tam
Zalim, kalleş, kahpe Yunan askerinin gücü, ancak silahsız halka yetti
Fakat acılı günlerin sonu, kıştan sonrası mukadder Cumhuriyetti
Öyle zulüm yaptılar halka, öyle yıkımda bulundular ki yurt’da
Zulümler yankılandı, şaştı kaldı Cümle Alem, Kuş’u da Kurt’u da
Karar almak zorunda kaldı Meclis, zulüm bilinsin diye Dünya’da
Görülmemişti Alem’de, hem suçlu hem güçlü, böyle kepaze A’da
Ama Batı denen, iki yüzlü Batı’lı Ukala
Yunan ne yapsa, bugün de demiyor mu? Oh ne A’la!
Artık gelindi, yapmak için Yunan’a, son büyük hamleyi
Gizli gizli hazırlandı Ordu, vurmak için son darbeyi
Harp hileydi, verildi düşmana, bambaşka bir meşgale
Aziz Yurt’da, son verilsin diye, bin bir türlü işgale
26 Ağustos’a, büyük gizlilikler içinde gelindi
Türk Ordusu, yorgunluktan, sanki yer yarıldı da altına indi
Yunanlılar, tam da derin bir gaflet içinde dalmışlarken eğlenceye
Türk Ordusu, son hazırlıklarını yüklüyordu, karanlık bir geceye
2340
Nihayet verildi emir 26 Ağustos’ta, o kahraman Ordu’ya
Fakat küçük gösterildi harekat, aman Batı engellemesin; harp bu ya
Türk Ordusu, hem fikren hem maddeten, gösterdi muhteşem kabiliyet
Bu temel üstünde yükselecekti beklenen, özlenen Cumhuriyet
Ay; Hilal halinde bekliyordu, her zamanki hakiki yıldızını
Onun uğrunda Türk Milleti, hazırdı vermeye, oğlunu kızını
Zaten, çok yakışmıştılar birbirlerine, tarih boyunca Hilal-Yıldız
İşte bugün, ayırmak isteyenlere rağmen, olmayacaklardı yalnız
Şanlı Bayrağıdır İ’la-yı Kelimetullah’ın Hilal-Yıldız
Yani Türk Bayrağı yükselecek, eski şevkinden alarak hız
İşte onun sökmüştü, beklediği aydınlık sabahı
Alınacaktı onunla, tüm mazlum milletlerin ahı
26 Ağustos 1922 sabahı, başlar büyük taarruz
Kocatepe’den yağdırılan top mermileri, etti Yunan mevzilerini tuz-buz
Ortalık dönüştü, sanki bir yoğun toz tufanına
Sanki yıldırımlar düşüyordu savaş alanına
1 Eylül 1922: “Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir. İleri!”
Emrini veren Gazi Mustafa Kemal, müjdeledi zaferler sunan kutsal haberi
9 Eylül 1922: Girdi İzmir’e, Şanlı Türk Ordusu
Çekildi Kadife Kale’ye Türk Bayrağı, gark oldu sevince Türk Ulusu
Kaçarken Yunan; son alçaklığından kalmadı geri
Hiç çekinmedi öldürmekten, kadın ve bebeleri
Kaçarken, on bine yakın sivil halka kıydı, yaparak onlara işkence
Mezarları bile kendilerine kazdırıldı, süngülenilmeden önce
Kimilerini, petrole bulayarak, gaddarca yaktılar
Kimilerinin, topuzlarla beyinlerini akıttılar
Kimilerinin, korkunç şekilde, derilerini yüzdüler
Bu manzara karşısında, insan değil, sanki yüzsüzdüler
Bazı köy halkını, camilere doldurup, cayır cayır yaktılar
Çocukların yanışını eğlence yapıp, İzmir’e dek aktılar
Sırığa çocuk mu geçirmediler, Kazıklı Voyvoda gibi?
Masum-mazlum çocukları mı parçalamadılar kundaktaki?
2341
Nice insanları attılar, çoluk-çocuk demeden kuyulara
Köy, bağ, bahçe demeyip, verdiler ateşe, kaçarken kuytulara
Kaçan Yunan askerinin, kalmadı yapmadığı zulüm çeşidi
Doğudaki Ermeni zulmünü, hiç aratmadı Yunan askeri

