20.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1137

Hicret ve Hicri Yılbaşı

26 Kasım Cumartesi (1 Muharrem) günü Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicretlerinin 1433. yıldönümüdür. 

Hicret olayı Müslümanlar için çok büyük öneme sahiptir. Bu kutlu yolculuk hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkar edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, ‘Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber’ diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz bir takım ordularla onu desteklemiş, böylece inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe,  9/40)

Şu iyi bilinmelidir ki, hicret asla bir kaçış değildir; bilakis bir arayıştır. Hicret; baskı, şiddet ve her türlü insanlık dışı muamelelerle tamamen yok edilmek istenen dinin, tehdit ve tehlikelerden korunması; inançlarını en iyi şekilde yaşamak isteyen Müslümanlar için uygun ortamın aranmasıdır. Çünkü mü’minler, dinlerini yaşayabilecekleri uygun bir yer aramakla mükelleftirler. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de Allahu Teâlâ’dan aldığı izinle İslam’ı yaymak ve yaşatmak için uygun bulduğu Medine’ye (Yesrib’e) hicret etmeye karar verdi. Zorlu ve meşakkatli yolculukların ardından önce Mekkeli Müslümanlar, daha sonra da Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Ebu Bekir (r.a.) hicret ederek Medine’ye ulaşmışlardır.

Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve ashabının bu büyük yolculuğundan sonra Yesrib şehri, “Peygamber Şehri” manasına gelen “Medinetü’n Nebî” olarak anılmış, daha sonra da kısalarak “Medine” ismini almıştır.

Medineli Müslümanlar; evini, yurdunu, malını, mülkünü neyi varsa Mekke’de bırakıp gelen din kardeşlerine kucak açmışlar, sahip oldukları bütün imkanlarını onların hizmetine sunmuşlardır. Kısa süre içerisinde Medine’de tarihte eşine benzerine rastlanmayan muhteşem bir kardeşlik tesis edildi. Böylece Hz. Peygamber (s.a.s.)’in önderliğinde Medine’de, büyük İslam Medeniyetinin temelleri atılmış oldu.

Kur’an-ı Kerim o günlerden şöyle bahseder: “O vakti hatırlayın ki siz yeryüzünde güçsüz ve zayıf idiniz. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken Allah sizi barındırdı, yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı ki şükredesiniz.” (Enfâl, 8/26) 

Hülasa hicret; gerek İslam tarihi, gerekse dünya tarihi açısından büyük bir hadisedir. Müslümanların güçlenmesinin ve İslam’ın hızla yayılmasının en önemli sebeplerinden biri olan hicret, İslam tarihinde bir dönüm noktası olmuştur.

İlk Müslümanlar, imanın küfre, hakkın batıla galip gelmesinin dönüm noktası sayılan bu olaya çok önem verdikleri için Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliği döneminde tarih başlangıcı olarak kabul etmişlerdir. Hicret, ilk Müslümanların sıkıntılarından kurtulmalarına, sevgi ve kardeşlik temeline dayalı bir toplum oluşturmalarına vesile olduğu gibi; bu kutlu hadisenin milletimizin ve tüm İslam âleminin birlik ve beraberliğine, huzur ve mutluluğuna vesile olacağını ümit ediyorum.

Bu vesileyle 1433. hicrî yılının ilimiz, ülkemiz ve tüm İslam âlemi ve insanlık için hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Nasıl Bir Milletiz ?

0

Edirne’li on erkek vatandaşımıza, isimlerini sorsak; Ahmet, Mehmet, Mustafa vb. diyecekler. Hakkari’li on erkek vatandaşımıza adlarını sual etsek; Hüseyin, Reşit, Kadir vb. diyecekler. Aynı şekilde Edirne’li on kadın vatandaşımızın isimlerini merak etsek; Hüsniye, Kadriye, Makbule vb. diye cevaplandıracaklar. Hakkari’li on kadın vatandaşımızdan isimlerini söylemelerini istesek; yine Hayriye, Cemile, Fadime gibi olan adlarını telaffuz edecekler.

Şüphesiz, menşei ne olursa olsun, kullana geldiğimiz her kelime Türkçe’dir. Fakat, mes’ele anlaşılsın diye yazıyorum: Ne Edirne, ne de Hakkari’deki kadın ve erkek vatandaşlarımızın isimleri, köken bakımından ne Türkçe, ne de Kürtçe’dir. Öyleyse neyin kavgası yapılıyor?

Hemen belirtmek isterim ki, bizler Kürt asıllı vatandaşlarımızı -tarihin verilerine dayanarak- ayrı bir millet olarak değil, bu milletin öz kardeşleri ve bu milletin bir parçası olarak biliyor ve o gözle bakıyoruz. Fakat mes’ele, iyice anlaşılsın diye böyle bir üslup kullandık.

Türk’ün de, Kürt’ün de adları, İslami isimler. Bu ise, oluştaki birlik ve beraberliğimizi gösteriyor. O halde neyin mücadelesi yapılıyor? Edirne’li de, Hakkari’li de Müslüman. Aldıkları isimler de, doğuşlarından değil, oluşlarından ötürü. Oluşları ise İslamiyet’tir. Nitekim: “Mü’minler / İnananlar kardeştir.” diyor, müşterek kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim.

Türkler, İslam’a geldikten sonra, alfabelerini bırakıp, İslam alfabesini kullanmaya başladılar. Bugün de, Latin alfabesini kullanıyorlar. Kürtler de kullanacaksa, ya İslam veya Latin alfabesini kullanmak zorundalar. Dikkat! Ne Türk’ün alfabesi Türk alfabesi, -farz-ı muhal- ne de -olacaksa- Kürt’ün alfabesi Kürt alfabesi. Öyleyse neyin mücadelesi yapılıyor?  Bir kısım Kürt kardeşlerimiz; maalesef kör bir dövüş içindeler!

Gelelim bayrağımıza; motifi Hilal olup, İslam’ın sembolüdür. Rengi ise, şehit kanlarının rengi. Yani Müslüman Türkiye’nin keyfiyetine göredir. Türkiye’deki her Müslüman’ın kucaklayıp benimseyerek kabullendikleri cinsten. Kaldı ki bu bayrağa; Bosnalı da sarılıyor, başka Müslüman kardeşlerimiz de. “Bakıp Türk’ün bayrağına” hasret gideriyor, ona hasret duyuyorlar.  

 Türkiye Cumhuriyeti Milli Marşı’na gelince; minareden Ezan’ı susmayan ve susmayacak; gönderden bayrağı inmeyen ve inmeyecek bir ülke olduğumuzu ve öyle de kalmak istediğimizi:

“Bu Ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.”

Mısralarıyla Dünya’ya haykıran bir marş.
Var olma ve yaşama hakkımızı da:

“Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin İstiklal.”

Diyerek terennüm eden bir Marş, bizim Marşımız.

“Arab’dan sonra, İslam’ın kıvamı (müdafii ve devam ettiricisi) olan Etrak (Türkler).” Tespit ve hükmünde veciz bir şekilde ifade edilen, ulvi bir ruh ve gayeyle on asırdır; İslam’ın savunucusu olmakta başı çeken; lider konumundaki Türklere kalkacak olan el; ancak dış düşmanlarımızı sevindirecek. İç’de ve dıştaki Müslümanların ise vicdanlarında derin yaralar açacaktır.

304

 Alem-i İslam’ın infial ve bedduasından ise çekinmeli. Hakk’ın sillesine müstahak olmaktan kaçınmalı. Çünkü, Allah’ın rahmeti cemaat üzerinedir.

 Şanlı Ordu’muzun keyfiyet, amaç ve gayesine gelince; bunu en veciz, en özlü ve en güzel şekilde büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı dile getirmiş ve şu mısralarla, tarihin altın sayfalarına perçinlemiştir:

“Şu kopan fırtına, Türk Ordusu’dur Ya Rabbi!
Senin uğrunda ölen Ordu, budur Ya rabbi!

Ta ki yükselsin Ezanlarla müeyyed namın.
Galip et, çünkü bu son Ordusu’dur İslam’ın.”

Netice olarak, dokunmayın ve dokundurtmayın bu Kutsal Vatan’a, bu Asil Millet’e ve bu İslam Devleti’ne diyor. Bütün vatan evladını; son vatan parçasında, Ay-Yıldızlı bayrağın gölgesinde, Ezan-ı Muhammedi’nin eşliğinde bir ve bütün olmanın şuuruna halel getirmemeye çağırıyor. Hepimizi Allah’a emanet ediyor. O’nun emanında olduğumuza:                   

“Bir şem’a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez.”

Mısraını şahit tutuyor. Ondan aldığım inanç ve güvenle, bütün kalbimle buna inanıyor. Herkesin de buna inanmasını istiyor ve bekliyorum.

Sıla-i Rahimin Önemi (1) (Akrabalarla İlgilenmek)

İslam Dini’nin temel hedeflerinden birisi de Müslümanları güçlü ve sağlam bir toplum olarak bir arada bulundurmak, aralarında sevgi ve saygıya dayalı kardeşlik tesis etmektir.

Allahu Teâlâ böyle bir toplumun oluşturulmasında Müslümanlara bir takım görevler yüklemiş, başta ana-baba, akraba ve komşular olmak üzere toplumun bütün fertleri ile iyi ilişkiler kurulmasını istemiştir.Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”(Nisâ, 4/36)

İşte fertleri arasında sevgi ve güvenin hâkim olduğu huzurlu bir toplum meydana getirmenin yollarından biri de “sıla-i rahim”dir. Sıla kelimesi, ulaşmak, kavuşmak, bağ gibi anlamlara gelir. Rahim ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir. (İbnü’l-Esir, II, 210)

En geniş şekliyle akrabalık hak ve hukukunun yerine getirilmesi şeklinde ifade edilen sıla-i rahim, kişinin anne, baba, dede, nine, kardeşler, amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzeler sonra da yakınlık derecesine göre nesep bağı olan akrabalarına karşı, imkan nispetinde maddi ve manevi anlamda faydalı olmak, hizmet etmek, ilgi ve alaka göstermek, yerine göre iletişim araçlarıyla da olsa onlarla irtibatı devamlı hale getirmek gibi anlamlara gelmektedir. (Sa’dîEbûCeyb, s, 145, Pakalın, III, 205)

Akrabalık farklı şekillerde meydana gelir. Bu ilişki kan bağıyla meydana geldiği gibi, sıhrî dediğimiz, evlilik sebebiyle de gerçekleşebilir (kayınvalide, kayınpeder ve kayınbirader gibi). Bu yönüyle akrabalık bağları daha bir geniş boyut kazanmaktadır.

En yakındaki anne-babadan başlayıp uzak akrabalara kadar uzanan bir ilişki olan sıla-i rahim, daha çok ahlâkî bir kural gibi görünmekle birlikte, kişilere hukukî anlamda mükellefiyetler de yüklemektedir.Çünkü Kur’an ve sünnette akrabaya karşı iyilik etmek sadece ahlâkî bir görev olarak değil, aynı zamanda hukukî bir sorumluluk olarak da ele alınmıştır.

Sıla-i rahim, akrabalarımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmak; karşılaştığımız zaman selamlaşmak, hal ve hatırlarını sormak; daima onların iyiliklerini istemek ve fırsat buldukça ziyaretlerine gitmektir.Özellikle yaşlı ve hasta olanları sık sık ziyaret ederek işlerine yardımcı olmak gerekir.En önemlisi de fakir akrabalara maddî yardımda bulunmak, ihtiyaç durumunda yardımlarına koşmaktır.

Son zamanlarda gerek akrabalarımız, gerekse diğer insanlarla ilişkilerimizin zayıfladığını üzülerek müşahede etmekteyiz. Özellikle yeni yetişen nesiller artık en yakın akrabalarını bile tanıyamaz hale gelmiştir. Halbuki dinimiz İslam, akrabalarımızla olan ilişkilerimizi kuvvetlendirmemizi, zayıf, güçsüz ve muhtaç durumda olanları koruyup kollamamızı emretmektedir.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de;“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor”(Nahl, 16/90)ve “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…” (İsrâ, 17/26) buyurarak akrabalara iyilik edilmesini emretmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de sıla-i rahimin önemini şöyle ifade buyurmuşlardır: “Yoksula bir şey vermek sadakadır. Akrabaya bir şey vermenin ise iki sevabı vardır. Biri sadaka sevabı, diğeri de akrabayı görüp gözetme sevabıdır.”(Tirmizî, Zekât, 26, III, 46)

Sıla-i rahim, tam olarak yerine getirildiğinde hem ferdî hem de toplumsal olarak birçok fayda sağlamaktadır. Sıla-i rahim sayesinde toplumdaki insanî ilişkiler canlanır, insanlar sahip oldukları maddî-manevî değerleri ve ahlâkî güzellikleri birbirleriyle paylaşırlar. Böylece toplumda huzur, güven ve mutluluk hâkim olur.

(Haftaya Devam Edecek)

Milliyetçilik, Kültür ve Medeniyet

Türkocağı İstanbul Şubesi Reisi Dr. Cezmi Bayram’a göre,  günümüzde bir kişi veya ülkenin milliyetçiliğini ortaya koyacak olan medeniyet kavramıdır. Batının yaptıkları ve yaşattıklarıyla artık bu konuda söyleyecek sözü bitmiştir. Bütün dünyayı içine alabilecek, kucaklayabilecek böyle bir mesaja ihtiyaç vardır. Ecnebi bilim adamları da böyle düşünüyor. Ve diyorlar ki “Türkiye günümüzde, yeni bir söz söyleyebilecek ülkedir.” Dolayısıyla Türkiye yeni bir “kızıl elma” hedefi ortaya koymalıdır. Bu da “medeniyet tasavvuru”muzun üzerinde daha fazla durmamız gerektiğini ortaya koyuyor.

Dr. Cezmi Bayram dolayısıyla tarihimizi yeniden keşfetmemizin, küresel güç olmamızın ve bu özelliklerle bütün insanlığı kuşatmamızın lüzumu üzerinde durarak bunun da siyasi tartışmalarla değil, fikri gelişmelerle olabileceğini vurguluyor.

İdeoloji mi, Düşünce mi Önde Olmalı?

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek de aynı duygu ve endişeler içinde. Türk Ocakları İstanbul Şubesi’nin 100. Yılı dolayısıyla tertip ettiği “Büyük Türkiye’ye Doğru; Ziya Gökalp’ten Erol Güngör’e Sempozyumu’nda Cemil Çiçek “Büyük Türkiye ideali artık farz-ı ayn mesabesindedir.”dedi.

Cemil Çiçek bakın neler söyledi; “Herkesin bir görevi vardır.  Herşeyi de doğru bilgilerle tartışalım. Üç kıtada kültürleri, dinleri, gelenekleri ayrı olan bir toplumda devlet kuran bir milletiz. Bunlardan etkilendik ve etkiledik. Sürekli hareket halinde olduk. Sebebi de varlığımızı devam ettirmek endişesiydi. Osmanlı’nın inkıraz dönemi aynı zamanda bir yenilik dönemidir.”

Bu heyecanlı ve etkileyici konuşmadaki notlarıma bakıyorum, burada Cemil Çiçek diyor ki ” Geç aydınlandık. Ziya Gökalp toplumumuzun fikri müdiridir. Biliniz ki aydınlar yaşadıkları dönemin tercümanlarıdır. Erol Güngör de aydın yabancılaşmasına çözüm aradı. Sosyal bir restoratördü.  Kemali değerlendirirken beslendi.  Bu silsileyi hep sürdürdü ve ideolojiyi değil fikri paylaştı.”

“Hayat Siyasi Tartışmalardan İbaret Değildir”

TBMM Başkanı Çiçek sonra genelledi konuşmasını; ” Bugünün sorunlarına eğilecek , çözüm getirecek aydınlara ihtiyacımız var. Şartları ve noktalarını batı koyuyor gelişmelerin!. Biz maalesef, nerede durulacak onu arıyoruz.  Artık gelecek öngörmeliyiz, ileriyi görebilmeliyiz. Geleceği inşa etmek için kafa yormalıyız. Kaygımız toplumun yarınıdır. Bilinmeli ki ikinci aydınlanma dönemine girdik.”

Cemil Çiçek her dönemki siyasi mücadelesinde iplerin kopma noktasındaki açıklamalarına herkes imza atar. Çünkü yaşayan biriydi gerçeği.  Bu açıklamaları da bana öyle geldi. Açılış konuşmasının devamında da şunları söyle Cemil Çiçek:

“-İnsanlar ve toplumlar ulus ötesi bir etkileşim içindedir. Hayat siyasi tartışmalardan da ibaret değildir. Maalesef günümüzde artık yeni Ziya Gökalp ve Erol Güngör’ler de yok. Bugünü yaşamak için sorgulamalı ve çözümler önermeliyiz. Bu aydınlara ihtiyacımız her geçen gün artıyor. Mesela toplumsal eşitliği yeniden düşünmeliyiz. Dikkat edin dünyada sömürge dili bile değişti!. Bittabi kültürel sömürge dili de değişiyor.”

Siyasete Yön Veren Toplum Olmak mı?

TBMM Başkanı Cemil Çiçek parlamentodaki yeni anayasa çalışmalarına da değindi. 6500’ün üzerinde sivil toplum kuruluşu ve aydına mektup yazılarak görüş istenmiş. “İş işten geçtikten sonra, şurası daha iyi olabilirdi, şu yanlış olmuş, falan denmesin diye herkesin ve her kesimin görüşlerini, tekliflerini ve düşüncelerini bekliyoruz dedi hukukçu ve siyaset duayeni Cemil Bey.

Cemil Çiçek yurt dışına gidecek, yolcu ederken ayak üstü sohbet de ettik, benim İstanbul’a taşındığımdan da habere yokmuş, anlattım. Topluma öyle bir mesaj verdi ki giderayak yumruk gibi oldu ” Siyasal değil, düşünce hayatımız önemlidir. Siyasete yön veren bir toplum olmalıyız.”

Kimse buna itiraz edemez.

Boşnak Rektör “Sırplar Bizi Türk Olduğumuz İçin Öldürüyorlar”

Toplantı bütün gün sürdü. TBMM Başkanı’nı yolcu ettik ama, fikir jimnastiğimiz sürdü. Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. S. Seyfi Öğün “etnomanya” çılgınlığını anlattı. Biz ne dersek diyelim dışarda adımızın “Türk ” olduğunu hatırlattı. Ancak Türk kavramının fakirleştirilerek tutunmak mecburiyetinde bırakıldığımıza da dikkat çekti. Dedi ki “Osmanlı’da yaşayan Türk, Kürt, Çerkez, Abaza, Boşnak, Arap, Arnavut kim olursa olsun dışarda adı Türk’tü. Bugün bölücülüğe vardırılmak istenen bir ayrışım yapılıyor. Dolayısıyla yeniden kompleksiz bir kavramla Türk’ü tarif etmeliyiz. Hesaplaşmalıyız.”

Seyfi Öğün Hocanın anlattığı batı da ibret alınması gereken tespitlerdi; “Avrupa kan, soy, soptur. Medeniyetleri bile böyledir. Kendileri içindir. Biz de kompleksten kurtulmalıyız. Bir akademisyen arkadaşımız yayınladığı kitabın arkasına bildiği yabancı dilleri sayarken “Osmanlıca”yı da zikredince dehşete düşmüştüm. Osmanlıca ecnebi dili değil, çünkü Türkçedir!”

Prof. Dr. S. Seyfi Öğün’ü ilk kez dinledim, keyif aldım görüşlerinden. Novipazar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mevlid Dudiç bana “Mehmet Bey Sırplar bizi Türk olduğumuz için öldürüyorlar!” demişti. Ancak kendisi Boşnaktı fakat Türk olarak hissediyordu. Prof. Öğün’ü doğrulayacak ikinci yaşadığım olay da rahmetli Turizm ve Tanıtma Bakanı Mustafa Rüştü Taşar ile birlikte gittiğim Londra’da oldu. İngilizler ülkelerine sığınan ecnebilerle ilgili bir toplantı yapmışlardı. Sıra terör örgütü marksist PKK militanı birine geldiğinde “Ben Kürdüm, Türkiye’de halkımıza yapılanları anlatacağım” deyince toplantıyı yöneten başkan “Sen Türksün, ismin de öyle, soyadın da ” diyerek konuşmasına müsaade etmemişti.

Dünyaya Terim Üretebilir miyiz?

Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. İsmail Yakıt da milliyetçiliğin idrak meselesi olduğunu, kültür ve tarih milliyetçiliğine de islam dininin cevaz verdiğini anlattı.

Konya Selçuk Üniversitesi’nden Doç. Dr. İsmail Taş çağı kaybetmemek için milliyetçiliğin anlamının yitirilmemesi gerektiği üzerinde durdu ve dünyaya terim üretilmesi gerektiğini hatırlattı.

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Yıldız Akpolat ise milliyetçiliğin geleneksel bir ekleme olduğunu, dinden sonra gruplar içinde dayanışmayı sağladığını, emperyalizme direndiğini ve bununla bir motivasyon olduğunu belirtti. Radikal oldukça da milliyetçiliğin farkındalığının arttığını sözlerine ekledi.

Yarınki Türkiye, Yarınki Dünya Demektir

Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’ndeki toplantıda izleyiciler salondan taşmamıştı. Cemil Çiçek bunu ilk farkedendi ve hiç de önemli olmadığının altını çizdi. Çünkü böylesi bir toplantıya gelenler insanı ve ülkesini önde gören, sorunlarına çözüm arayan, dünyadaki gelişmeleri takip eden aydınlardı, çoğu genç de olsa.

Üstelik dinleyicilere yüzlerce kitap hediye edilmiyor, promosyon dağıtılmıyor, yemek verilmiyordu. Gelen her konuk bir şeyler öğrenmek, sorumluluğunu hatırlamak ve katkı vermek için Ali Emiri’deydi. Toplantıda hamaset yoktu, akıl ve idrak vardı. Çay ve kuru pasta yetti de artı bile sempozyum arasında.

 Türk Ocaklarının milliyetçilik, kültür ve medeniyet sempozyumunun misafirleri “Yaşama zevkini bırakıp, yaşama aşkına gönül veren, sabırlı, azimli, gösterişsiz ve numayişsiz çalışan sulh cephesinin maden işçileri” olarak sadece Yarınki Türkiye’nin değil, “Anadolu toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan bir emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedi olduğuna inanmış bir ruh “ile Yarınki Dünya’nın da temellerini atacak aydınlardı. Nurettin Topçu Hocamızın ruhu şad olsun bu vesileyle.

Biraz Daha Zahmet ve Düşünmek

Son oturumda ise Türkiye’de toplum ve siyaset (Prof. Dr. Tahsin Görgün), 21. asırda değişen milliyetçilik anlayışları (Yrd. Doç. Dr. Uğur Dolgun), tarih şuuru ve gelecek (Prof. Dr. Mehmet Bayraktar) ile medeniyet tasavvurumuz (Dr. Yusuf Kaplan) tartışıldı. İyi de oldu.

Mehmet Akif Ersoy görevli olarak gittiği Berlin’de bir süre kaldı. Yakın dostlarından Yazar ve Şair Mithat Cemal Kuntay’ın anlattığına göre, İstanbul’a döndüğünde kendisine sormuşlar “Almanlar nasıl?” diye. İstiklal Marşı şairimizin cevabı müthiş ” İşleri bizim dinimize benziyor, dinleri de bizim işlerimize benziyor!.” Galiba gün de bugündür artık.

Kendimize gelmenin ve dünyaya mesaj vermenin tam sırası. Üstelik dünyayı ilk defa kucaklamayacağız ki? Ne dersiniz. Biraz daha zahmet ve düşünmeye var mısınız?

İhanetten Özür Dilemek

Türk devletlerinin geleneğinde ihanete karşı her nedense bir hoşgörü var. “Timur’un Prensipleri” isimli bir kitap okuyorum. Orada bile, koskoca Timur, devlete yani imparatora yanlış yapanlara karşı anlayışlı olmuş. Ancak hırsıza aynı müsamahayı göstermeyerek kafasını kopartmış.  Aynı durum Osmanlı  – Türk İmparatorluğunda da söz konusu. Hele son dönem bu durum tavan yapmış. Hoş gerçi şimdi devleti Türkler yönetmiyor ama devlet yine de “Türk Devleti”.

Uzun zamandır ihanet edenlerden, bırakın affetmeyi, bir de üzerine özür dilemek adet oldu.  Bazen düşünüyorum;  ya özür dilenenler ihanet etmediler ya da tarih bize yanlış anlatıldı. O zaman devlet çıkıp elindeki belgelerle doğruyu anlatmalıdır. Benim gibi devletine ve milletine bağlı sadık insanları böyle davranışlarla üzmemelidir. Aksi halde vatan ve milliyet severlik içi boş kavramlar olarak karşımıza geliverir.

Mesela Ali Kemal üzerinden yürütülen tartışmalar çok ilginçtir. Ve ailesi İsmet İnönü döneminde affedilmiş, çocukları da Türk Dışişlerinde büyükelçilik yapmıştır. Şimdi Ali Kemal hain midir yoksa değil midir?  Bu konuda süratle karar vermek lazımdır.

Aynı şeyleri Cumhuriyet döneminde çıkartılan isyanların elebaşları ve özellikle Şeyh Sait içinde tekrarlamak istiyorum. Şeyh Sait ve şürekası hain midir değil midir?

Ali Kemaller, Damat Feritler, Vahdettinler; benim özgürlüğümü, namusumu, şerefimi, her türlü mal varlığımı ve yaşamımı tehlikeye atmış mıdır, atmamış mıdır?

Şeyh Sait isyanı, Musul ve Kerkük üzerindeki haklarımızı iddia etmekten bizi alıkoymuş mudur alıkoymamış mıdır?  Musul ve Kerkük’ün kaybı hem Irak Türkmenlerine hem de vatandaşlık bağı ile kendisini Türk kabul ettiğimiz herkese zarar vermiştir. Bu zarara karşılık şimdi “Devlet adına sizden özür diliyorum” mu diyelim? Ya da herhangi bir kimsenin makamı ne olursa olsun devlet adına özür dilemeye yetkisi ve hakkı var mıdır? Türkiye demokratik bir Cumhuriyet değil midir? Yoksa Türkiye bir tek adam yönetimine geçti de biz mi duymadık? Sorularına cevap mı arayalım?

Tarihe “Dersim İsyanı” olarak geçen kalkışmada, devlete ve bu devletin sadık vatandaşlarına karşı bir ihanet var mıdır? Bu kalkışma; devletin kolluk kuvvetlerine ve sıradan vatandaşlarına yönelik bir kıyıma dönüşmüş müdür,  dönüşmemiş midir?  Bu kalkışma ve  diğer kalkışmaların İngiltere ve Fransa başta olmak üzere bazı devletlerle irtibatı var mıdır?  Dersim İsyanın, Musul, Kerkük örneğinde olduğu gibi Hatay’ın anavatana bağlanmasındaki süreçte ilgisi nedir?

İhanet ederek kalkışan, devletin askerine, polisine, hakimine, savcısı ile masum vatandaşına kurşun atan ve can alan hainlerden, Türkiye Cumhuriyeti devletinin “biz ihanet ettik, Türkiye Cumhuriyeti ve vatandaşlarımız bizi affetsin” diye bir özür beklemek hakkı değil midir?  Yoksa bu hak hainlere mi aittir ve hep devlet mi özür dileyecektir?

Türk tarihinde sadece Ali Kemal, Şeyh Sait ve Dersim yoktur. Bunlar gibi yüzlerce kişi ve isyan, ihanet örneği olarak gösterilebilir.

Bu gün Dersim’deki ihaneti görmezden gelip özür dileme noktasına gelmiş olan anlayışın yarın PKK ve Öcalan’dan da özür dilemeyeceğini kim söyleyebilir…

Bu ihanetten özür dilemek veya hoş görmek mantığının tarihimizde çok uzun bir geçmişinin olduğunu görüyoruz. Ancak ihanetin affı konusunda bir vatandaş olarak isteğim, ömrü hayatımda bana ve aileme maddi ve manevi olarak zarar vermiş her türlü ihanetin misli ile cezalandırılmasıdır. Devlet olmanın gereği budur. Terazisi düzgün tartmayan devlet, tarih sahnesinde devletler mezarlığındaki yerini süratle alır.

1900’lü yılların başında Avrupa’da basılan haritalarda, bugün üzerinde 10 farklı ülkenin hükümran olduğu Balkan toprakları “Türkiye” olarak gösteriliyordu. Bugün ne Balkanları, ne de Balkanların Türkiye olduğunu hatırlayan kaldı. O zamanda ihaneti affetmek ve ihanetten özür dilemek modaydı. Hatta Sultan Reşat Osmanlı Makedonya’sına yaptığı meşhur geziyi de ihanetin gönlünü almak için yapmıştı. Ama netice değişmedi.

Bir adım daha ileri gidilerek ihanet özür dilemek, sizi uğrayacağınız akıbetten kurtarmaz. Mazlumun ahı da kimsede kalmaz.

Meraklısına not; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre, ben bir Türk vatandaşıyım. Ülkemde yapılan bütün ihanetlerin bana direkt ve dolaylı olarak zararı vardır. Ben bu ihanetleri affetmiyorum ve ihanetten özür dilemiyorum. Devletime de böyle bir yetkiyi asla vermiş değilim.

 

Tübitak

0

 

 Milletçe erişmek istediğimiz bir hedefimiz var: Çağdaş medeniyet seviyesi…Yıllarca bunun için çırpındık durduk. Hala da çalışıyoruz. Yine de henüz gerçekleştiremedik! Şüphesiz ümitsiz değil, fakat milletçe üzgünüz.

Bunun önce kendimiz olmak üzere çok sebepleri var. Biri ve en önemlisi de, dış dünyaca engellenmek istenmemiz ve bir türlü, kendi başımıza bırakılmayışımızdır.

Evet Türkiye, baş mes’elesi ile uğraşacak zaman ve zeminden hep uzak tutulmaya çalışılmış ve halen de çalışılmaktadır. Bunun son örneğini, dünyaca ünlü medar-ı iftihar ve milli övüncümüz; meşhur Türk Profesör Oktay Sinanoğlu, 25. XI. 1995 günü, saat 8.00’de TGRT’de yayınlanan bir programda yaptığı konuşmada, gözler önüne serdi.

17 Temmuz 1963 gün ve 278 sayılı yasa’yla kurulmuş, Başbakanlık’a bağlı özerk bir devlet kurumu olan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu olan TÜBİTAK’ın kuruluşunda öncülük yaptığını söyleyen değerli Prof. Oktay Sinanoğlu, TÜBİTAK’la ilgili tüzüğün başına, hedeflerini gösteren bir madde koydurur.

İşte, ne olduysa ondan sonra olur! Ortada henüz fol yok yumurta yokken, daha bir şey ortaya konmamış, bir ilerleme ve buluş için bir adım bile atılmamışken; sırf bir hedef tayin edilmiş olması dahi, ABD’ni harekete geçirmeye yetiyor!

Yetkili bir Amerikalı, TÜBİTAK’la alakalı profesörlerle hemen temasa geçip, onları sık sık evine davet etmeye başlıyor. Davetliler arasında Prof. Sinanoğlu da vardır.

Sohbetlerden birinde Amerikalı yetkili, TÜBİTAK’ın kuruluşuna sözü getiriyor ve “hedeften” bahseden maddenin yersiz ve gereksiz olduğunu söylüyor. Bunun üzerine Prof. Sinanoğlu, hedef belirtmenin zaruret ve ihtiyacını dile getirerek bu görüşe karşı çıkıyor. Tabii bir daha da böyle toplantılara çağrılmaz oluyor.

Devam eden bu çeşit toplantılarda, Amerikalı yetkili, ne yapıp ediyor, Profesörlerimizin kafasına girip, sonuçta TÜBİTAK’a hedef tayin eden maddenin yersizliğine onları inandırıyor ve o maddenin tüzükten çıkarılmasını -maalesef- sağlıyor.

Halbuki, aynı konuşmada sayın Prof. Sinanoğlu’nun da belirttiği gibi ABD’nde, zaman zaman ilim adamları çağrılır ve onlara hedef gösterilerek, projeler hazırlattırılır. Daha sonra, bu hedefler el altından basına sızdırılarak, yayınlar yoluyla kamuoyu oluşturulur. Böylece Devlet’in bu istenen hedefler doğrultusunda çalışması gerektiği yazılıp çizilir.

Zaten halkın yararına ve halkla işbirliği içinde çalışan üniversiteler -aslında devletin göstermiş olduğu- bu hedefleri gerçekleştirmek için, her dalda her türlü yoğun bir araştırmaya girişir.

Böylece, araştırmaya büyük önem veren ve bunun için, her milletten bilim adamını kendi ülkesinde toplamasını bilen Amerika; ilimde öncülüğü sayesinde süper güç olmayı başarmakta ve bu vasfını -şimdilik- sürdürmektedir. Bunu yaparken de, hiçbir İslam ülkesi, özellikle Türkiye’nin bu yolda masumane bir adım atmasına bile tahammül edememektedir!

İşin daha başında onu söndürmekte; başaramazsa; bu sefer girişimi hedefsiz kılmakta; teşebbüsü kısır döngü haline koymakta; dostlar alış verişte görsün kabilinden, kör bir meşgale durumu almasını temin etmektedir.

Fakat nafile, hiçbir güç bu milletin ve bu devletin gelişmesini önleyemeyecek; belki biraz geciktirecek o kadar. Bunun asıl sebebi görüldüğü gibi, hep dış kaynaklı.

Buna rağmen teknikte, çağdaş devletler seviyesine erişmek üzereyiz. Endişeye mahal yok. Ümitsizliğe ise asla. Çünkü:  

320

                        Gölge etseler de,
                        Yükselecek Türkiye.
                        Ağyarın rağmına,
                        Kanatlanacak yarınlara.
                        Oldukça teslimiyet içre;
                        Ebedi Yar’ına.

 

Bize Soruyorlar: Cevap Veriyoruz

Particilik hastalığına tutulmuş bir adan bize soruyor: 
-Siz hangi partidensiniz? Cevap veriyoruz. Biz hiçbir partiden değiliz. Hiçbir yerin kulu, kölesi, yeminlisi değiliz. Hak ve hakikat yolunda yürüyen hür kişiyiz. 
Gayet açıkgöz, feleğin çemberinden geçmiş bir iş adamı bize güya ders veriyor. 
Sen elin etlisine, sütlüsüne karışma; neme lazım altta kalanın canı çıksın. Zaten bu dünya namussuz. Gemisini kurtaran kaptan, köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler. Biraz sabretsen köşeyi dönsen olmaz mı?
-Hayır, efendim ayı ayıdır, dayı da dayı. Sizin tavsiye ettiğiniz şey kahpelikten başka bir şey değil. Suya da dokunacağız, sabunada dokunmadan temizlik olmaz.
Bir hoca efendi vaaz veriyor:
İnşallah muvaffak olursunuz. Amma tedbiri, temkini elden bırakmamak lazım. ” Acele işe şeytan karışır” Cenabı Hak Kur-an’ı Keriminde sabrediniz buyuruyor. 
-Hayır hoca efendi, Cenabı Hak Kur-an’ı Keriminde sabrediniz diyor ama sizin anladığınız manada değil. Sizin sabrınız ölülerin sabrı gibi tedbir ve temkin dediğiniz şeyde korkaklıktan başka bir şey değildir. Oturduğumuz yerde şunu bunu çekiştirmek, bol bol, rahat rahat kahramanlık taslamak bir şey ifade etmez. Olup bitenlerden sizde sorumlusunuz. Size Hz. Ali’nin bir sözünü hatırlatayım. Hz. Ali diyor ki: Namuslu insanın korkaklığından, namussuzun cüretinden Allaha sığınırım.
Hak sever bir vatandaş diyor ki; 
Kardeşim çok doğru söylüyorsunuz. Çok doğru amma bu memlekette doğru söyleyene itibar edilmez. 
-Doğru söylüyorsunuz un fakatı hakikatin aması olmaz. Hakikat hakikattir. 
Korkunç şey bu memleket de hakkın hakikatin yaşanmayacağına, yaşatılmayacağına adeta iman etmişler. Biz bunun aksini ispat edeceğiz. Son nefesimize kadar hakkı, hakikati, hürriyeti savunmaya devam edeceğiz. 
 

İslâm Kardeşliğine Karşı ‘Biraderler’ İttifakı

0

Komşularına karşı sıfır sorun politikası izlediğini söyleyen siyasî iktidar, birdenbire bu iddiasından vazgeçti. Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki direniş hareketlerini destekleme adına baskı politikasına öncülük etmeye başladı. Başlangıçta Libya’ya müdahaleye karşı çıktı. ‘Biraderler’ ile yaptığı görüşmenin ardından Libya’ya müdahalenin ortağı oldu. Hatta oradaki muhaliflere çantalarla para taşıdı. Şimdi de Suriye’deki iç gerilime ve iktidarın tutumuna atıf yaparak Suriye yönetimini açıkça tehdit etmekte, müdahalenin yapılacağını söylemekte ve hatta biraderlerine çağrı yaparak ‘Niçin suskunsunuz, gelin birlikte Suriye’ye vuralım’ anlamına gelecek açıklamalar yapmaktadır.

Her gün iletişim araçları vasıtasıyla bize sunulan tablonun dışına çıkarak meseleye bakarsak Libya’da iç çatışmanın devam ettiğini, Mısır’da Yüksek Askerî Konsey’e karşı insanların Tahrir Meydanı’na döküldüğünü ve Suriye’de resmen iç savaşın yaşandığını görürüz. Demokrasi numarası ve yeni kontrol sistemi geliştirme adına bölgeyi çatışmaya ve muhtemel bir savaşın eşiğini getiren biraderlerin daha insanî değerlere sahip oldukları söylenemez. Bu çerçevede Türkiye’nin tavrını ‘çelişki’ kelimesi izah edemez. Çünkü Türkiye, Kuzey Irak’taki biraderlerin ve büyük biraderin sahnelediği oyunlar karşısında sessiz kalmıştır. Askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde nota verecek misiniz, sorusuna ‘Ne notası müzik notası mı’ cevabı verilmiştir. Bu da yetmemiş gibi, ‘Büyük devletler özür dilemezler’ açıklamasıyla büyük devlete olan tutkumuzun ruhumuzu nasıl kuşattığı ifşa edilmiştir. Belirtilen ahvâl ve şerâit karşısında sessiz kalanların Suriye konusunda bu kadar hassas olmaları dikkat çekicidir. Bu tablo çelişki kelimesiyle değil çelişkinin arkasında saklanan politik-stratejik nedenler ve amaçlarla açıklanabilir.

Dış basının “Suriye tarafında mülteciler için bir tampon bölge oluşturuluyor’ haberi ve “1991’de Saddam Hüseyin’den kaçan Kürtlere oluşturulan tampon bölge’ ve ardından olup-bitenler birlikte düşünülünce mesele açıklık kazanıyor. Batı’nın ekonomik ve jeo-politik hedeflerini gerçekleştirmek için İslâmî algıyı istismar üzerine kurduğu ve geliştirdiği politika iki temel nedene dayanmaktadır: (a) Yeni bir kontrol sistemini yerleştirmek için seküler-otoriter iktidarların yerine toplumsal algıya uygun Sünnî-Selefi iktidarları ikame etmek, (b) Suriye tarafında mülteciler için tampon bölge oluşturmaktır. Oluşturulan bu tampon bölge ilk aşamada dokunulmaz ilan edilip korunacaktır. İkinci aşamada demografik niteliğine bağlı olarak bu bölge Kuzey Irak’la birleştirilecektir. Batı’nın uzun süredir arzuladığı zemin bu şekilde oluşturulacaktır. Yani Kürdistan Devleti’nin önü açılacaktır. Böyle bir jeo-politik düzenleme yoluyla söz konusu devletin dış dünyaya açılımı sağlanacaktır. Türkiye’nin terör belasından kurtulacağı vaadinin arkasında bu düşünce yatmaktadır. Daha doğrusu belirtilen siyasî duruş ve açıklamalar böyle bir planın uygulandığı izlenimini vermektedir. Kaydetmemiz gerekir ki bu plan İslâm kardeşliğine karşı biraderlerin geliştirdiği planın ve ittifakın ürünüdür.

Demokratikleşme projesi olarak sunulan bu plan, bütün dengeleri yerinden oynatacak nitelikte olup, kanlı bir iç savaşın habercisidir. Uluslararası baskının öncüsü olmaya soyunan Türkiye’nin böyle bir zeminin oluşmasına öncülük etmesi her açıdan sorunludur. Oluşturulan tampon bölgesinin ne işe yarayacağını ve hangi amacı derinleştireceğini biliyoruz. Uzun süredir Batılı güçlerin planladığı ve şimdi uygulamaya koyduğu Kürdistan politikası Türkiye’de güzel günlerin değil, kara günlerin yaşanmasına yol açar. Bütün siyasetinizi üzerine ikame ettiğiniz ve onun üzerinden uluslararası güç denklemine dâhil olduğunuz İslâm’a da aykırıdır. Batılı güçlerle ittifak ederek Müslümanların yaşadığı coğrafyaya müdahale etmek kardeşkanı akıtmaktır. Batılı biraderlerle ittifak ederek onların ekonomik ve jeo-politik hedeflerine alan açmanın insanî hassasiyetle hiçbir alakası yoktur. Suriye’deki olayları göstererek kınadığınız şeyin yüz katını büyük biraderiniz Irak’ta yıllarca yapmaktadır. ‘Demokratikleştirdiğiniz ülkelerde’ aynı şeyi özgürlük sloganıyla gelenler yapmaktadır. Ekonomik ve politik krize giderek yuvarlanan Batı’nın çıkış yolu bulmak için ürettiği bu kanlı yolun parçası olmak sıkça telaffuz ettiğiniz İslâmî ve insanî değerlere aykırıdır.

İslâm kardeşliğinin Kur’ânî temelini şu ayet oluşturur: “Müminlerden iki zümre çarpışırlarsa onların aralarında hemen barışı kurun! Eğer onlardan biri öteki aleyhine sınır tanımazlık edip saldırırsa, azgınlık edenle Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer vazgeçerse yine ikisi arasını adalet ve dürüstlükle sulh edin. Kuşkusuz Allah adalette titiz davrananları sever. Şu bir gerçek ki müminler sadece kardeştirler. O halde kardeşleriniz arasında barışı sağlayın. Allah’ın bu emrini yerine getirmekte sorumlu ve duyarlı davranın ki Allah’ın rahmetine nail olasınız.” (Hucûrât 105: 9-10) Referansımız İslâm’dır diyenlerin İslâm’ın emrettiği kardeşliğe uygun hareket etmeleri beklenir. Eğer Müslüman toplumlar arasında bir çatışma varsa, sınır tanımayan ve azgınlık edene karşı tavır almak İslâmî duyarlılığın gereğidir. Böyle bir çatışma durumunda batılı güçlere çağrı yapmak İslâm kardeşliğine karşı ‘birader’ ittifakı kurmak olur. Kaldı ki Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde yaşanan çatışmanın asıl tarafı batılı egemen güçlerdir. Amaçları da bellidir. Bu gerçeğin üzerini örterek belirtilen topraklara Haçlılarla müdahale etmek hiçbir İslâmî ve insanî esasla bağdaşmaz. Libya ve Suriye yöneticilerinin eylemlerini eleştirmek ve buna tavır almak başka bir şey, biraderlerle ittifak etmek başka bir şeydir. Gerçekleştirilen müdahalenin ardından yapılan petrol antlaşmalarına (Irak ve Libya) bakılırsa “Gelin, Suriye’ye vuralım” anlamına gelen çağrı İslâm kardeşliğinin değil başka şeylerin dikkate alındığını gösterir. Referansın yer değiştirdiği anlamı çıkar. Bilmem anlatabildim mi?

 

Paris Paris Dedikleri

Burada bulunduğum süre içerisinde 4-5 defa Paris’e gelip gezme şansını buldum. Paris içerisinde 20 tane Paris varmış. 1.Paris 2.Paris ve 20.Paris seklinde söyleniyor. Güzel cadde ve sokakları yeraltına tamamen metro döşenmiş ve genel olarak binalar aynı yükseklik ve aynı malzemelerden yapılmış şehrin ortasından Sen nehri geçiyor. Şehrin görüntüsünü bozmamak için kesinlikle binalarda izinsiz herhangidir değişiklik yapılmıyor, bina boyasını bile izinle yapabiliyorsunuz.

Şehrin parkları, sokakları çeşitli orman ağaçlarıyla kaplı şehri karşıdan karşıya bağlayan muhtelif aralıklarla en az 15 adet köprü mevcut bir köprünün üzerinden geçerken dikkatimizi çekiyor sevgililer değişik kilit çeşitleri üzerine isimlerini yazıp kilitlemişler anahtarları üzerinde yok bu şekilde belki on bin tane değişik kilit çeşidi mevcut. Gezimize devam ederken Sarkozy’nin sarayının etrafını da geziniyoruz. İçeride toplantı olduğu söyleniyor, Sarkozy’nin sarayı çok geniş bir alana kurulu etrafı çevrili belki çıkıp arabasıyla geçer diyoruz ama göremiyoruz.

Gezimize devam ediyoruz; birçok ülkenin lokantasının olduğu yere geliyoruz. Burada Yunanistan, Bulgaristan, Çin, Türkiye ve birçok ülkeye ait lokantalar var. Buralarda yemek yemek istemiyorum.

Paris’te bir kaç tane cami olduğunu öğrendim.  Gezerken Faslıların büyük mescit şeklindeki camisine gidiyoruz. Ziyaretçi bölümüne gittik kapalı imiş namaz kılmak istedik ancak kapısını bulamadık ve ayrıldık. Arabamızla şehir turu atıp eve dönüyoruz.

Diğer bir gün Paris’in hafızalarda yer eden Eiffel kulesinin bulunduğu yere geliyoruz. İnsanlar Eyfel kulesine çıkmak için kuyruklar oluşturmuş buraya çıkmak için en az iki veya üç saat kuyrukta beklemek gerekiyormuş. Bundan dolayı bugün Eyfel’e çıkmıyoruz; Eyfel’in yanı başında büyük bir park mevcut bu parkta piknik yapıyoruz ve dinleniyoruz. Buralarda gezmemiz bittikten sonra La louvres müzesine geliyoruz. Gerçekten çok büyük bir müze burasını gezmek bir günü alırmış. O yüzden içeriye girmiyoruz. Dışarıdan inceleme yapıyoruz. 14.Louis’in sarayı Versaille’a taşıyana kadar ki dönemde saray olarak kullanılmış.  1793 yılında devrimciler burayı müze haline dönüştürmüştür. M.Ö-6000 li yıllardan M.S, 19.yy’a  kadarki dönemde 35.000 civarında esere ev sahipliği yapan müzede Yunan ve İslam eserleri, resim, Antik Mısır objeleri, Yakın Doğu parçaları bir çok ünlülerin eserleri burada sergileniyormuş. Oradan  Notrdamel Kilisesi’ne gidiyoruz. Çok büyük kalabalık turist kafileleri mevcut içeriye girmiyoruz. Paris’in sokaklarında kiralık bisikletler mevcut, bisikleti alıp gezinti yaptıktan sonra herhangi bir park yerine bırakabiliyorsun. Yine burada 2 katlı otobüsler var bu otobüsler şehrin belli tarihi ve turistik yerlerini gezdiriyor. Bu otobüsler çok yaygın bir şekilde çalışıyorlar.

Diğer bir gün Aşır Öztürk’le Fransa’da çalışmış öğretmen arkadaşının oğlu gezmeye geliyormuş. Oğlu ve iki arkadaşını havaalanından alıp gezmeye başlıyoruz. İlk önce ressamlar tepesi olarak ta anılan Sacre Cour Kilisesi’ni geziyoruz.  İçeride fotoğraf çektirmiyorlar nedenini bilmiyorum. Bu eserin sahibi Müslüman olduğu söyleniyor burası yüksekte bir yerde olduğu için Paris çok güzel  görünüyor. Arabamızla sırasıyla Moulin Rouge’i gezip Saint-Michel meydanına ve Sorbon Üniversitesi’nin yanından geçtikten sonra Penthahonde geliyoruz. Burada ünlü isimler gömülü imiş.  Victor Hugo, Emile Zola, Marie Curie gibi. Daha sonra Concorde Meydanı’na geçiyoruz. Bu meydan Paris’in hatta Fransa’nın en önemli simgelerinden biriymiş. Tarihi önemi de, Fransız İhtilali sırasında giyotinler  bu meydanda kurulmuş ve Marie Antoinette 16. Luis Maximillien Robes Pierre, Donton gibi Fransız isimlerin önemli simaları bu meydanda idam edilmiş. Buradan Champ Eysee’e (sanzeliza Bulvarina) geçiyoruz. Burada bir dikilitaş var. Buradaki dikilitaşın bir eşi daha varmış o da Mısırda imiş. Meydanda bulunan Ara de Triomphe I.Napolyon tarafından zafer anıtı olarak yaptırılmış ve üzerinde 4 heykel var. Napolyon kazandığı zaferler generallerin isimlerinin yazılı olduğu bu zafer anıtının tepe noktasına asansör ile çıkılıyor. Tam dönmek üzere iken Aşır beyin arabaya arkadan büyük turist otobüsü vuruyor. Şoför Afrikalı bayan gelip özür diliyor bir tutanak tutuluyor  ve iş bitiyor. Aşır bey burada kavga falan olmaz diyor. İşimiz bittikten sonra büyük bir yorgunluktan sonra evimize dönüyoruz. Paris gezimiz böyle sonlanıyor.

Aslan Koyuncu da Hakka Yürüdü

Bir telefon mesajıyla gelen sarsıcı haber: ” Gönüldaşımız ve Kocaeli Gazetesi yazarı Aslan Koyuncu ağır bir ameliyat geçirmiş olup dualarınızı beklemektedir.”

Ertesi gün hastanede yoğun bakımın kapısında eşi Nurten Hanım’ın endişeli, yorgun ve üzgün hali… Moral verme gayretlerimiz… Yarım saat sonra, doktoruyla görüşmemizde aldığımız bilgilerle artan endişemiz… “Allah’tan ümit kesilmez” tesellisiyle Aslan Bey’i göremeden ayrılış…

Hastane ziyaretimizden birkaç gün sonra bu defa vefat haberini aldığımız Aslan Bey, çok kalabalık bir sevenler topluluğu tarafından Fevziye Camiinde kılınan cenaze namazından sonra Körfez Kabristanında toprağa verildi. Dualarla, gönülden helallikler verilerek ebediyete uğurlandı. Mekânı Cennet olsun.

****

Demokrat Kocaeli Gazetesinden Mevlüt Soysal, “Aslan Koyuncu’nun Ardından” yazdığı yazıda anlattıkları ile duygularıma tercüman olmuş:

Aslan Koyuncu, vatanı-milleti gününün 24 saatinde içselleştirmiş ve de yaşanan güzellikler gözlerini parlatacak, yaşanan sıkıntılar da boynunu eğdirecek derecede farklı algılardı… Saygı duyardım…”

“Ve de Aslan Koyuncu ile özdeşleşen bir isim vardı Kocaeli’de… O da Nihat Gürer

Gürer için şunları yazmıştım geçtiğimiz aylarda:

İster sağdan, isterse de soldan olsun; 80 öncesinin siyaset ortamının belirleyicileri arasında olup, bugün hala davasından kopmamış insanlara sevgi, saygı ve hayranlıkla bakarım.

Yozlaşan kentte, yozlaşan ülkede ve yozlaşan dünyada, ideolojilerin ve davaların ikinci plana atılıp bireysel gelecek savaşlarının ön sıraya oturtulduğu bu yıllarda, Gürer gibilerinin o ‘saf dava tutkusu’ hoşuma gider benim…

Anlatmasına gerek yoktur Gürer gibilerin birçok şeyi…

Konuşmadan durduğunda dahi, inandığı değerlere olan sadakatini anlarsınız.”

Ve de şimdi, “Bu pasajdaki Nihat Gürer ismini çıkartıp, yerine Aslan Koyuncu’yu yerleştirin” diyorum.

Çünkü aynıydı ikisi de… İnançları, davaları aynıydı.

MHP ve ülkücü hareket için çok özel isimdi ikisi de…”

****

Bazı insanlar doğuştan liderlik özellikleri taşır. Bulundukları imkânlar ve sosyal şartların üstünde bir etki alanı yaratırlar. Belki yüksek tahsil yapmamıştır yani bir konuda uzmanlık bilgilerine sahip değildirler. Ancak çeşitli kaynaklardan okumak, tecrübeleri ışığında okuduklarından analiz ve sentezler yapmak suretiyle kendi kendilerini yetiştirmişlerdir.

Böyle kendi kendilerini geliştirip “aydın” olan kişilere “otodidakt” denilmekte.

Onlar bilgilerini ve tecrübelerini kendine saklamaz. Söyler, anlatır, tartışır, yazar ve çevresine sadece bilgi vermekle kalmaz yepyeni ufuklar açılmasına sebep olur.

Aslan Koyuncu işte bu türden bir adamdı. Bulunduğu bir mecliste hangi kültür seviyesinden, hangi makam ve mevkiden insanlar olursa olsun herkese söyleyecek sözü olan, sözünü dinleten ve sohbetin seyrini etkileyen, yönlendiren kişi olurdu. Ses tonu ve konuşmasında kelimelere yaptığı vurgular karizmatik havasını pekiştirir, O’nun sözünü kesemez, dikkatle dinleme mecburiyetinde kalırdınız.

Büyük tecrübe birikimi, çok geniş kesimlerden insanlar tanımış olması ve okumaya, düşünmeye ve yazmaya olan hevesi ile hem kendini ve hem de çevresini aydınlattı. Olaylara herkesin baktığının dışında farklı pencerelerden bakabilen geniş bir görüş perspektifi vardı.

Aslan Koyuncu ve Nihat Gürer‘in her ikisini de tanıyan, dostluklarından şeref duyduğum, ağabeyim bildiğim bu iki değerli insan arasındaki benzeşme sadece dava adamlığı ve inançlarından ibaret değildir. Onlar farklı iki mizaç, farklı iki karakterde insan olmalarına rağmen liderlik vasıfları, otodidakt aydın olmaları, karizmaları ve yarattıkları etki alanı itibariyle çok benzeşen iki isimdir.

Şahsıma gösterdikleri saygı ve sevgiden mutlu olduğum bu iki dava ve gönül adamının hem kişiliklerine ve hem de yarattıkları etki alanına saygı duymamak imkânsızdır. Aslan Koyuncu‘dan “toplumların formatlanması / aksiyoloji” konusunu dinlerken de; Nihat Gürer’den S. Huntington, Z. Brzezinski’nin görüşlerini de içine alan stratejik analizleri dinlerken de onların geniş ufuklarına, öğrenme, anlama ve anlatma heyecan ve şevklerine gıpta ile bakarsınız.

Her ikisi de konuşmayı ve anlatmayı çok sevdikleri halde Aslan Bey köşe yazısı ve şiir yazmaktan da hoşlanırken, Nihat Bey yazmak konusunda nedense isteksizdir.

Bir ortak noktaları da maalesef her ikisinin de sigara bağımlılığıdır. Azim ve iradelerine hayran olduğum bu ikilinin bu zaaflarını bir türlü onlara yakıştıramadım. Kapalı toplantılarda sigara içmelerine karşı çıkabilen tek kişi genellikle ben olabilirim. Bu güne kadar hep samimiyetimize sığınarak yaptığım, “lütfen sigara içmeyin ya da dışarıda için” tarzı, müdahalelerimi her ikisi de hoşgörü ile karşıladılar.

*****

Aslan Bey’le tanışmamız çok eskilere dayanmakla beraber en yakın olduğumuz dönem Kocaeli TV‘de Yönetim Kurulu Başkanı olduğu sırada oldu.

2001 yılında bana bir program yapmam ve sunmam konusunda yaptığı teklifini de, programın adının “Geniş Açı” olmasına dair düşüncesini de olumlu karşılamıştım. On ay boyunca her hafta ortalama 2 saat süren programımda çok değerli ilim, fikir, siyaset ve iş adamıyla Kocaelilileri buluşturmuştuk.

Programların öncesinde ve sonrasında, misafirler ile birlikte Aslan Bey’in de katıldığı uzun sohbetlerimiz olurdu. Mesela merhum mütefekkir Durmuş Hocaoğlu ve Aslan Bey’le yaptığımız ve yemekte de devam eden sohbetin lezzetini ve bereketini unutamam.

*****

O, “baki kalan kubbede bir hoş sadâ bırakarak” Hakk’a yürüdü. O’nun gülümseyen gözlerle kucaklamasını ve sohbetlerini hep özleyeceğim.

Aslan Bey’e Allah’tan rahmet; yakınlarına, sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum.