20.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1136

İrtica – Mürteci

21. Asır reklam asrı, devir moda devri, kelimeler bile bu kaidenin içindedir. Bazı kelimeler yerli yersiz ağızlarda çiğnene çiğnene kokusu kaçmış Amerikan çikletine döndü. “İRTİCA” ve “MÜRTECİ” neredeyse demode olacak. Fakat bir kısım laikçi softalar bu kelimeleri ısrarla söylemeye devam etmektedirler.

“1982” anayasasının 2. maddesi “Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.” Bu anayasa kuralları herkes tarafından benimsenmiştir. Bunda bir sorun yoktur. Ancak Türk Milletinin inançlarına saldırmayı kendilerine görev kabul eden bazı çevreler bu iki kelimeyi devamlı kullanmakta hatta bazıları bu konuda doktora tezi gibi kitaplar yazmaktadır.  

Şimdi diyeceksiniz ki, isteyen istediği kelimeyi kullansın size ne evet bize ne ama Türk Milleti bu kelimeler üzerinden gerici yobaz nitelemeleriyle itham edilmektedir. Dini bütün insanlar bu yersiz saldırılardan rahatsız olmaktadırlar.

Memlekette demokrasi, demokraside yazı, söz ve düşünce hürriyeti vardır.  

İstikbalde memleket yükünü taşıması gereken Türk gençlerini din ve dini duygulardan uzaklaştırmak için özel çalışmalar yapmaktadırlar. Bu kişiler irticai ve mürteci kelimelerinden birçok tehlikeler tespit etmişlerdir. Bu kişiler bir gözlerine siyah öbürüne yeşil camlı gözlükler takıp dindarlara böyle bakmışlar. Sağ gözden kapkara irticanın horlayıp akın ettiğini, sol gözdende yeşil sarıklı derviş kılıklı mürtecilerin aziz yurdumuzu işgal ettiğini sanmışlar, her fırsatta laiklik aşkına nutuklar çekip laikliğin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk adına konuşma cesaretini kendilerinde görmüşlerdir. 

Biz bu laikçilerin laikliği sakat ve ters anlayışlarına bağlıyoruz. Bu memleketin istikbal hudutları ne toz pembedir, ne de semalarında beliren irtica bulutlarıdır. Türk Milletinin inandığı İslam dininde zorlama yoktur. Bu sebeple de dinini kendi hür iradesiyle kabul eden milletimiz her zaman laik demokratik bir hukuk sisteminden yana tavır koymuştur. İrtica ve Mürteci kelimelerinin Türk Milletinin lugatında yeri yoktur.  

Milletimiz öğrendiği dini bilgilerle saygı, hoşgörü ve vatana bağlılığı kendisine şiar edinmiştir. Ancak insanların inançlarına saldırarak gençlerimizi meyhane kültürü ile yetiştirmeye çalışan bu yobaz kafaların yaptıkları ahlak ve mukaddesatın iflasına sebep olarak ne varsa medeniyet adına gençlerimize enjekte etmeye çalışmışlardır.  

Türk insanının kalkınmasına medar olacak tek inançları kalmış senelerce unutturulmak istenen Allah korkusu ve ibadetlerden vazgeçilen dinin terbiyesi buna irtica deyip yıllarca milleti öz değerinden uzaklaştırmaya çalıştılar.  

Laik düzenden yana olanlar ve İslam Dininin Türkiye’yi geri götürdüğüne inanan kişilerin özleminde de Türkiye, istikbalin, şerefin hatta ailenin bir sözle bağışlandığı yuvarlak masalar. Karının kocaya boynuz taktırdığı kocanın karıya yaldız döktürdüğü salonlar dağdaki eşkıya ya taş çıkartan son asrın kravatlı, pantolonlu masa başı soyguncuları hazineyi, devleti haraca bağlayan kasa hırsızlarıdır.  

İşte bütün bunlar ve sayılamayacak kadar çok karışık bulutlar semalarda heyula halinde dolaşıyor. Varlığı uğruna can koyduğumuz bu şerefli milletin tepesinde biriken zulmet dalgalarını görmemek milletin aziz bildiğimiz mukaddesatını, inancını hedef alan şimşekleri sinesinde saklayan bu keşif bulutları fark etmemek vatan toprağına damla damla düşen yağmur belasının bir gün sağanak olacağına ihtimal vermemek en hafif manasıyla gaflet olur. Gaflet ile hıyanet arasında ise bir bıçak sırtı yol vardır. 

Bütün bu sayılanlar hayal bir bedelin muhtemel dertleri değil öz yurdumuzun içinde öz milletimizin başında dolaşan musibetlerden bir kaçıdır.

İrtica ve mürteci diye saldırdıkları zihniyet on senedir Türkiye’yi yönetiyor. Ne irtica Türkiye’yi işgal etti nede mürteciler sizin korktuğunuz düzeni getirdiler.

Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti bütün kurum ve kuruluşlarıyla işlemeye devam ediyor. Bundan sonrada devam edecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir çadır devleti değildir. Tarih yapan, tarih yazan, çağ kapatıp, çağ açan bir milletin devletidir.    

Dersim Üzerine Bir Başka Ders

0

Her açıdan politik bir amaca yönelik olduğu açık olan ‘özürlü özrün’ üzerinden dersler başlığı altından ahkâm kesilmektedir. Siyasî iktidar ve yandaşlarının bahsettiği dersin adı: Dersim Faciasıdır. Dersin adı böyle olunca yaşanan bütün olumsuzlukları cumhuriyetin kurucuları üzerine yüklemek ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş esaslarına karşı saldırıya geçmek kaçınılmazdır. Fakat dersin adını: Cumhuriyet’e İçeriden Dış Destekli Saldırılar ve Karşı Önlemler, koyarsak durum değişir. Yaptığınız yorum, iki başlıktan hangisinin öğretmeni olduğunuza bağlıdır. Dersim olaylarından dolayı Başbakan’ın devlet adına dilediği özürde bu çerçevede anlam kazanır.

Meseleye ‘insanî duygular, beklentiler ve temenniler’ açısından bakılırsa Dersim olaylarının sevimsiz ve insanî duyguları inciten içerikte olduğu kesindir. Zaten hiç kimse yaşanan olayların iyi olduğunu söylemiyor. Fakat meselenin bu yönü yaşanan hadisenin bir yüzüdür. Eğer meseleye başka bir açıdan bakar ve konunun adını doğru koyarsak yaşanan olayın mahiyetini kavrayabiliriz: XVII. Yüzyılın başından itibaren kendini savunan ve egemen devletlerin işgali altında kalan ve ölüm kalım mücadelesi sonucunda yeni bir devlet kuran kurucu aklın daha işin başında etnik ve dinsel ayrımcılık üzerinden başkaldıran bir hareketle karşılaşması devletin tavrının keskinleşmesine yol açmıştır. Zira ortada açık bir isyan vardır. Böyle bir durum karşısında devletin ‘futbol maçındaki ihtilafa’ benzer tavır göstermesi gerçekçi bir yaklaşım değildir. Siyasî otorite yeni bir siyasî yaranın açılmaması ve oluşturulmak istenen toplumsal dokunun parçalanmaması için gereken her türlü önlemi almış ve tavrını koymuştur.

Eğer meseleye böyle bakılmazsa dersimizin gereği olarak karşımıza iki mesele çıkar:

(a) İsyan meşrudur, isyana karşı yapılan her türlü önlem ve savunma batıldır.

(b) Dersim’de hiçbir kalkışma hareketi olmamıştır. Devlet masum insanları öldürmüştür. Karşımıza sorun olarak çıkan her iki çıkarım da boş ve anlamsızdır.

Çünkü ‘İsyan meşru ve ona karşı devleti savunma batılsa’ sizin PKK ve KCK’ye yönelik aldığınız önlemlerin ve savunmaların adını koymanız gerekir? Bize göre devlet, milletimizin birliğine ve bütünlüğüne saldıran bir örgüte karşı mücadele vermektedir. Yoksa siz ‘Türkiye Cumhuriyeti Devlet’i her türlü saldırıya müstahaktır’ anlayışına sahipsiniz de oyun mu oynuyorsunuz. Eğer oyun oynamıyorsanız, adı farklı ama mahiyeti aynı olan bir konuyu gündelik siyasetin parçası yapmazsınız. Kaldı ki tarihî, sosyolojik ve hukukî değerlendirme yapmadan bir isyan hareketine yönelik olarak yapılanlardan özür dilemek barışın kapısını açmak değil, isyanı meşrulaştırmak ve önünü açmak anlamına gelir. Böyle bir siyasî bağlamdan iktidarın topluma şöyle bir çağrıda bulunduğu sonucunu çıkarmak mümkündür: Cumhuriyetin kurucu aklını oluşturan şahsiyetlere ve cumhuriyetin kuruluş esaslarına yönelik her başkaldırı ve saldırı meşrudur. Söylem-iktidar ilişkisi açısından takınılan siyasî tavır son derece sakıncalıdır. Çünkü bu tavır kısa bir zaman içinde çağrı niteliğine bürünebilir ve her türlü başkaldırı hareketini meşru görmenin yolunu açar.

Bir eylemin amacı ile sonucu arasındaki bağı koparan her yorum, meselenin bir parçasını esas aldığı için içeriğini boşaltır. Tarihî durumun kendine özgü hassasiyeti, kalkışma hareketine bağlı olarak siyasî otoritenin aldığı önlemleri, kullandığı araçları ve yaptığı fiilleri bir facia olarak nitelemenin götürdüğü sonuç şudur: Dersim’de hiçbir kalkışma hareketi olmamıştır. Devlet masum insanları öldürmüştür. Böyle bir iddia açık bir çarpıtmadır. Fakat bu iddia, sadece çarpıtma ve tahrifatla izah edilemez. Çünkü kalkışma hareketi bütün tarihî kayıtlar ve raporlarla tespit ve tescil edilmiştir. Söz konusu iddiayı dile getirenler ve kalkışmaya masum gösterenler kurucu aklın temsilcilerini öteki kalıbına yerleştirenlerdir. Uzun süredir bu algıyı üreten ve bunun üzerinden toplumu iğfal edenlerin derdi, Dersim’de ölenler değildir. Sevimsiz ve üzücü bir tarihi olayı, üretilen algıyı tahkim etmek için kullanmak siyasî istismardır. Zaten basın ve yayın organlarında yapılan yorumlar ve nitelemeler gerçek amacın ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Üretilen ötekine karşı nefret ve kini derinleştirme operasyonu, siyasî gücü yaymak ve tahkim etmektir. Çünkü ülkemiz, av mevsiminden hasat mevsimine doğru evirilme sürecine girmiştir.

Meselenin adı farklı olsa da illet ve hüküm itibariyle aynı olan bir kalkışma hareketine karşı alınan önlemler ve bastırma hareketinden dolayı özür dilemek, önümüzdeki süreçte PKK ve KCK’ye karşı verilen mücadeleden özür dilemenin kapısını açmaya zemin oluşturmaktır. Böyle bir siyasî duruşun ucu oraya gider. Kaldı ki siyasî iktidar bırakın kalkışma hareketini kendine muhalefet eden birçok kimseyi sorgusuz, sualsiz tutuklayıp hapiste tutmaktadır. İnsanlar intihar etmekte ve hastalanarak ölmektedir. Tablo ortada olduğu halde sesini çıkartmayanların Dersim meselesine gelince hassaslaşmaları ‘biçimsiz çelişkilerin kozmik evreninde seyyah olmaktan’ kaynaklanmıyor. Bu üzerinde düşünülmüş siyasî planın gereklerine uymanın sonucudur. Söylenmek istenen şudur: Özgürlüğünüz, öteki ilan ettiğimiz şahsiyetlere ve anlayışlara saldırmakla orantılıdır. Bu amaç için her aracı kullanmak mubahtır. Dersim dersinin bize söylediği budur.

 

Bedelli Askerlik, Vicdani Ret ve Profesyonel Ordu

0

Memleketin imkânlarından en çok istifade eden sosyal kesim oldukları halde, her Türk Erkeği’nin namus borcu olan Askerlik Hizmetini dahi Fakir-Fukara ile Garip-Guraba’nın üstüne yıkmaya çalışan Varlıklı Kesimlere müjde. Anayasada herkesin eşit olduğu vurgulanmasına ve 72. maddede “Vatan Hizmetinin her vatandaşın hakkı ve ödevi olduğu” belirtilmesine rağmen “Bedelli Askerlik” dördüncü kez çıkıyor.

30 yaşından gün alan ve aslında 28 yaşından itibaren kaçak olan kişiler, 30.000TL “yarısı başvuruda peşin, diğer yarısı 6 ay sonra” vererek, daha önce uygulanan 21 gün temel eğitimi dahi yapmadan, askerlikten muaf olacak. Yurtdışında yaşayanları ilgilendiren dövizli askerlik de yumuşatıldı ve 38 yaş sınırı kaldırıldı. Onlarda 10.000 Euro vererek, daha önce uygulanan 21 gün temel eğitimi yapmadan, askerlikten muaf olacak. Çok şükür şimdilik vicdani redde geçit yok!

1987 ve 1992’de bakaya kalanların sayısını azaltmak, 1999 da ise Marmara Depremi hasarlarını sarmak için çıkartılan Bedelli Askerlik; bu milletin evlatlarına yapılan büyük bir haksızlık ve zulümdür. İş başında olan hükümetlerin sabit ve dar gelirliler ile muhtaç insanları saf yerine koyarak, zengin ile güçlüden yana olmasıdır. Atamalı Milletvekillerinden oluşan TBMM’nin sesini çıkarmadığı bu karar “Seçim Sistemi ile Partiler Kanunun değişmesini ve halkın seçme ve seçilme özgürlüğüne kavuşmasını” zorunlu kılmaktadır. Ver paranı canın sağ olsun, ver canını vatan sağ olsun mantığı yanlıştır. 1.000 yıldır nice Kınalı Kuzuları Şehit ve Gazi vererek ayakta kalmayı başardığımız bu zor coğrafyada, Vatan borcunun bedeli olmaz. Hükümet kamu vicdanını yaralayacak bu adaletsiz uygulamayı Resmi Gazete’de yayınlanmadan durdurmalı ve yapılan hatadan çok geç olmadan dönmelidir.

AB istiyor, AİHM diretiyor, entel-dantel takımı ile dönmeler-devşirmeler ve bölücüler bekliyor diye ülkenin gündemine sokulan “Vicdani Ret” ise; 25 yıldır terörle mücadele edilen bir zeminde çok sakıncalıdır ve TSK’ni tasfiye etmek demektir. Bir taraftan gençler PKK’nın dağ kadrosuna çıkmasın diye uğraşılırken, diğer taraftan vicdani ret ile bu yolu açmak büyük sıkıntılar doğurur. Ülkeyi yöneten hiçbir hükümet bu tuzağa düşmemelidir.

Terör ve suç örgütleri ile bazı cemaat ve tarikatların baskısıyla, belirli etnik-dini ve mezhepsel gruplara mensup insanlar “vicdani retçi” olabilir ve hem İslam Dininde hem de Türk Kültüründe kutsal olan askerlik görevinden kaçmak isteyebilir. Vicdani ret düşünmeyen insanlar da bu durumdan olumsuz etkilenerek askerlikten soğuyabilir. Bu durum profesyonel orduyu zorunlu kılarak TSK’ni zayıflatır, Türkiye üzerinde planları olan emperyal güçlerin iştahını kabartır, devlet ile milleti ayırır, ayrılıkçı hareketleri artırır ve ALLAH korusun ülkeyi bölünmeye sürükler. Unutulmamalıdır ki, bu ülkede yaşayan herkes doğumundan-ölümüne kadar Türk Ordusunun sağladığı güven ortamından faydalanmaktadır. Dolayısıyla nasıl adaletin verdiği cezayı, maliyenin aldığı vergiyi kimse ret edemiyorsa, anayasal bir kamu görevi olan askerliği de hiç kimse ret edemez.

Profesyonel Ordu ise; İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesinde görevi “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak” olan TSK’ni; Emperyal Ülkelerin emrinde savaşacak bir Lejyon Ordusu yapacağından, çok tehlikelidir. Hiç kimse dünyanın en eski ve köklü ordusu olan TSK’ni Özel Güvenlik Şirketi gibi görmemeli ve onu milletin canını-malını ve namusunu koruyacak son kale olmaktan çıkarak “para için savaşan bir kurum” olmasına geçit vermemelidir. Bu kapsamda sözleşmeli subay ve astsubaylar ile uzman erbaş ve erler de sorgulanmalıdır.

Ordunun hiyerarşik piramidi düzelsin ve küçük rütbeli personel açığı kapatılsın diye başlatılan uygulama, sözleşmeli erle profesyonel orduya doğru götürülmektedir. Bazı birliklerin tamamı profesyonel hale getirilmiştir. Alınan bu personelin yaşı ilerleyince kadrosuzluktan ötürü sözleşmesi yenilenmeyecek ve kıdem tazminatı verilerek ilişiği kesilecektir. Peki, emekli maaşına hak kazanmayan ve askerlikten başka bir şey bilmeyen bu insanlar, sivil hayatta tutunamazlarsa ve geçim sıkıntısına düşerlerse ne yapacaklardır?

Bu yüzden devlet sözleşmeli personel sayısını abartmamalı, bu kişilerin ordudan ayrıldıktan sonra terör ve suç örgütlerinin ağına düşmemesi için gereken tedbirleri almalı ve kamu kurum ve kuruluşları ile özel güvenlik şirketlerinde öncelikle istihdam edilmeleri için yasal düzenleme yapmalıdır. 

Eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin dahi özelleştirildiği ve ücretler ile istihdam dâhil hiç bir konuda eşitliğin kalmadığı ülkemizde; hiç olmazsa Peygamber Ocağı olarak görülen Türk Ordusunda adalet olmalıdır. Maddi durumu iyi olup bedelli ve dövizli askerlik yapan Mehmet Efendilere, okuma imkanı bulup 6 ay kısa dönem askerlik yapan Mehmet Beylere ve vicdani retçi olup hiç askerlik yapmayalım diyenlere; 15 Ay askerlik yapan Mehmetçikler ile onların aileleri ve yakınları ne diyeceklerdir?

Elbette çifte standart yaratacak bu kanunlar çıktıktan sonra faydalananlara bir şey denilemez. Ancak TSK’ni özel sektör gibi gören bu kapitalist mantık; kamu vicdanını yaralayacaktır. Peki, parayla askerlik yapanların vicdanları; Vatan, Millet ve Bayrak uğruna Şehit ve Gazi olan Kahramanları gördüklerinde sızlamayacak mıdır? Türk Milleti “madem askerliğin bedeli 30.000TL ve bunu ödeyenler yapmıyor, o halde yapanlara niçin bu bedel ödenmiyor” diye sormayacak mıdır?

En doğrusu; bedelli askerlik ile vicdani reddi ülkenin gündeminden tamamen çıkarmak, TSK’ni “sadece devamlılık isteyen kadroları uzman erbaşlarla takviye ederek” yarı profesyonel hale getirmek ve rahatsızlığı nedeniyle askerliğe elverişli değildir raporu verilenlerin dışındaki her Türk Gencinin “Vatan ve Millet için 1 yıl askerlik yaptığı” daha adil, eşit ve makul bir sisteme geçmektir. Böylece askerler için yapılan masraftan 3 ay tasarruf edilecek, devlet bedelliden daha fazla maddi yarar sağlayacak ve kamu vicdanı zedelenmeyecektir.

Akıl ve izan sahibi olan tüm kişi-kurum ve kuruluşlar ile sivil toplum örgütleri, yapılan tüm adaletsizliklere karşı; milli ve demokratik tepkisini göstermeli, iş başında olan hükümetlere baskı yapmalı ve devlet ile milleti sıkıntıya sokacak “bedelli askerlik ve vicdani ret” gibi yanlış uygulamalara engel olmalıdır.

Ekonomide Kıyamet Senaryosu

HİÇ BİR ŞEY SÜRPRİZ OLMAMALI: Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, ekonomik açıdan çok tehlikeli bir dönemden geçtiğimizi net ifadelerle açıkladı: “Hiçbir şey sürpriz olmamalı. Kimse ‘Biz bu kadarını da beklemiyorduk’ dememeli ve tedbiri elden bırakmamalı.” Babacan “Dünyanın son yüzyılın hiçbir dönemiyle mukayese edilemeyecek kadar karmaşık bir dönemden geçtiğini belirterek, “Global krizin vardığı şu noktada hem hükümetin hem tüm devlet kuruluşlarımızın, hem şirketlerimizin farklı senaryolara hazır olması gerekecek. Hiçbir şey sürpriz olmamalı bu dönemde. Şirketler böylesi bir ortamda tedbiri elden bırakmamalı.

Bu dönemde ‘deve adımları‘ ile yürümeliyiz. Deve yürüyüşü çok sağlamdır. Develer çölde, çok uzun ve zorlu yolu bu sağlam adımlarla alırlar, hedeflerine de ulaşırlar. Bizim de öyle gitmemiz lazım” dedi.

TÜRKİYE KÜRESEL EKONOMİYE ENTEGRE: Özal’dan bugüne Türkiye dünya ekonomileri ile entegre hale geldi.  Küresel ekonomik şartlardan bağımsız bir davranış göstermesi mümkün değil.

Son on yılda Türkiye’nin gerçekleştirdiği büyüme rakamları ve fiyat istikrarı, küresel ekonominin yaşadığı olumlu şartların eseriydi. Türkiye 80 yılda yaptığı dış borcun üç katını son sekiz yılda yaptı. Küresel finans bolluğu ve Türkiye’de siyasi istikrar sebebiyle nispeten düşük faizli borç bulmada zorluk yaşanmadı. Bunun üstüne Türkiye’nin en önemli kaynakları ve şirketlerinin yabancılara satılması da gerçekleşti.

Ege Cansen saygın bir ekonomist. 1999 dan bu yana Türk Ekonomisini değerlendirirken özetle şunları anlatıyor:

“2001 krizi sonrasında ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Planı’ hazırlandı ve ekonomi kısa sürede toparlandı.” Kokuşmuş bankacılık sistemi ıslah edildi. “2002 Kasım’ında iş başına gelen AKP enkaz değil büyüyen bir ekonomi devraldı. Lakin bu büyümenin bir garantisi yoktu. AKP bu zemin üzerinde kendi politikalarını uygulayarak bu güne geldi.” Ege Cansen devam ediyor:

KÜRESEL ŞARTLAR: “2000-2010 dönemi gelişmekte olan ülkelerin altın çağı olmuştur.

50 yıldır devalüasyon- enflasyon sarmalından kurtulamayan ve ikide bir krize giren başta Arjantin ve Brezilya olmak üzere Latin Amerika ile Batıya uyum sorunu yaşayan Doğu Avrupa ülkeleri” büyüme ile fiyat istikrarını bir arada gerçekleştirme kıstaslarına göre Türkiye kadar başarılıdır. Oralarda da ünlenmiş siyasi önderler vardır ama ne bir Derviş ne de Erdoğan efsanesi yoktur.

Son 10 yılına damgasını vuran ve Türkiye’nin de çok yararlandığı küresel oluşum Çin’den gelen ucuz sanayi malları ile Batı’dan kaynaklanan ucuz dış finansmandır.”

Eski Merkez Bankası Başkanı (halen Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan) Durmuş Yılmaz da benzeri bir tespitte bulunuyor: “2001 yılında yaşanan kriz bizim için bir nimettir. Cenab-ı Hakk’ın koruyucu eli bizim üzerimizde olmuştur. Eğer biz bu krizi o zaman değil de bugün yaşasaydık, bugün durumumuz çok daha kötü olurdu. Biz krizi o zaman yaşadık ve dersimizi aldık. 90’lı yıllarda talan ettiğimiz bankacılık sisteminin, soygunun ceremesini ödedik ama sonunda aklımızı başımıza aldık. Bugün geldiğimiz sağlam zemin üzerinde dimdik ayakta durma noktasına geldik” dedi.

CARİ AÇIK VE DÜŞÜK BÜYÜME POTANSİYELİ: Durmuş Yılmaz bu yapısal problemimizi ve çaresini de anlatıyor: “Bizim büyümemiz ile cari açık arasında bir ödünleşme var. Biz büyürsek cari açık artıyor. ‘Cari açık sorun olmasın, düşük, sürdürülebilir cari açık olsun’ derseniz, o zaman düşük büyümeye razı olmamız lazım.”

“Potansiyel büyüme hızımız yüzde 5-5,5 seviyelerinde.   Bu yüzde 9’luk 10’luk büyümeyi sağlayacak bir altyapı değil. Bizim ne yapıp yapıp potansiyel büyüme hızını büyütmemiz lazım.”

“Şu anda 2,5 milyon insan işsiz. Her yıl tarım kesiminden 500 bin insan çıkıyor ve emek kesiminde iş arıyor. (Ayrıca nüfus artıyor.) Dolayısıyla bizim hızlı büyümemiz lazım.”

“Hızlı büyümemiz için de cari açık ile büyüme arasındaki ödünleşmeyi ortadan kaldırmamız lazım. Bunun için ne yapıp yapıp tasarruf oranlarını artırmamız, üretmediğimiz ürünleri üretir hale gelmemiz lazım.”

KÜÇÜK KIYAMET: “Kriz gelecek mi?” sorusu yerine vatandaş mevcut halde ne durumda olduğuna bakmamız daha uygun olacak.

  • Ø “Kredi kartı borçları geçen yıl yüzde 23 artmıştı. Bir yüzde 20 de bu yıl arttı.”
  • Ø Kart sahipleri, son 12 ayda borçlarının yüzde 50’sini ödemede gecikti. Bu da yaklaşık 3.7 milyon kart sahibini suçlu haline getirdi.
  • Ø 2.5 milyon kart sahibi ise, borcunun sadece minimum bölümünü ödeyebildi.
  • Ø Kart sahiplerinin yüzde 6.9’u, borçlarını 90 gün geçirmek suretiyle suçlu olmuş durumda. Gelecek yıl, kredi kartı suçlu oranının yüzde 9’u geçmesi bekleniyor.
  • Ø Kartların faizinin çok fahiş olduğunu, yüzde 29‘a ulaştığını herkes bilmesine rağmen bu ödeme gecikmeleri oldu.

Ekonomimiz iyiye gitseydi bu oranların artması değil, düşmesi gerekirdi.

Nasrettin Hoca “hanım ölürse küçük kıyamet demek, ben ölürsem büyük kıyamet” demiş. Demek ki bir kesim için “küçük kıyamet” başlamış. Bir kesim sırada. “Büyük kıyamet”ten yani ülke ekonomisinin genel dengelerinin bozulmasından Allah saklasın.

DOĞRU GÜNDEMLE UĞRAŞMALI: Banka borcunu ödeyemeyen insan sayısının artması, hırsızlık, gasp ve dilenciliğin artışıdır. İşsizlik ve ödenemeyen borçlar aynı zamanda fakirlik, sosyal dokunun, aile yapısının ağır darbe alması demek.

Dersim için özür dilemek de, yeni Anayasa tartışmaları da, ABD’nin isteğiyle yapılacak Suriye’ye muhtemel müdahale ve İran ile Türkiye Bankaları arasında ilişkilerin dondurulması da bu gidişi önlemez bilakis hızlandırır.

Ekonomimizin yönetiminde IMF‘nin devrede olmaması bu kritik dönemde iyi. Ülkemizde yeterince yetişmiş uzman olduğu kanaatindeyim.

Yeter ki devletimizi yönetenler geçici siyasal hesaplar uğruna yapılması gerekenlerin zamanında ve tam olarak uygulanmasına engel olmazlar. Doğru gündemle uğraşır, doğru kararların alınmasına yardımcı olurlar.

Ölüm İlanları

Çocukluğumdan bu yana en büyük meraklarımdan biri, Türk medyasının amiral gemisi olan Hürriyet Gazetesi’ndeki ölüm ilanlarını çok dikkatli bir şekilde okumaktır.
Aynı şeyi başka bir nedenle Prof. Yalçın Küçük‘ün de yaptığını duyunca hiç şaşırmadım. Bana göre ölüm ilanlarını takip eden sadece bizler de değiliz.

Hürriyet Gazetesi’nin ölüm ilanlarını okuyunca bir çok çıkarımlarda bulunarak, Türkiye’nin tarihi ve sosyolojik yapısı hakkında bazı sonuçlara ulaşabilirsiniz. Tabii ki; doğru yorumlara varabilmek için elbette tek veri ölüm ilanları olamaz ama yine de ölüm ilanları bu açıdan üzerinde durulması gereken önemli belgelerdir diye düşünüyorum.

Ölüm ilanları okuyana birden fazla şeyi anlatır. Aşkı, vefayı, ölümsüz duyguları, saygıyı, dini ve milli yapıya bağlılığı, nefreti, arkadaşlığı, dostluğu ve bunlara benzer insani yaklaşımları; ölüm ilanlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Bazen kimin kimle akraba olduğunu öğrenmek çok şaşırtıcı ve aynı zamanda düşündürtücü olabilir.

Ayrıca ölüm ilanlarının satır aralarında başkalaşmayı, ötekileşmeyi, değişmeyi ve gizlenmeyi de görürüz.

Bir insan niçin yaşam süresi boyunca başka biri gibi görünmeye, bukalemun gibi renk değiştirmeye veya etnik ve inanç yapısını gizlemeye çalışır? Eğer siz içinde yaşadığınız toplumla kardeşlik hukuku içinde bir dostluk anlayışı ile yaşıyorsanız başkalaşmaya, ötekileşmeye ve gizlenmeye ne gerek vardır?

Ancak içinde yaşadığınız büyük topluluktan farklı ve genel yapının aleyhine bir şeyler düşünüyor ve de yapıyorsanız, o büyük topluluk kendini korumak maksadı ile görünür veya görünmez savunma mekanizmalarını harekete geçirir ve buna karşılık sizde saklanmak zorunda kalırsınız. Bu dünyanın her tarafında yaşam süren toplumlar için geçerlidir. Ölüm ilanları bu saklanmanın sona erdiğini gösteren belgelerdir.

Örneğin ABD’ye göç etmiş Türkler ile AB ülkelerinde yaşayan üçüncü ve dördüncü nesiller, hiç hak etmedikleri halde, gördükleri baskı ve ayrımcılık nedeniyle kendilerini saklar hale gelmişlerdir. Son okuduğum ölüm ilanlarının birinde, uzun yıllar önce Amerika’ya yerleşmiş Türklerden birinin Barbara isimli bir hanımla evlenmiş, çocuklarına Kathryn, John, Amy, Susan, Michael torunlarına da Aaron, Claire, Liana ve Sylvie isimlerini vermiş olduğunu gördüm. Bu ölüm ilanı bana göre başta asimilasyon olmak üzere bir çok şeyi anlatmaktadır. Çünkü gurbet, yalnızlık duygusu, geçim derdi ve din farkı başta olmak üzere bir çok şey, insanı kendi olmaktan uzaklaştırabilir.

Bizim ülkemizde ise binlerce yıldır Türk devletlerinin himayesinde kardeşlik hukuku içinde ve daima Türk’ten daha üstün tutulmak suretiyle yaşayan bazı insanların; dış güçlerin tahriki ile ekmeğini yedikleri Türk milletini arkadan vurması sonucunda baskı görmeleri ve nihayetinde ülkeyi terk etmeyenlerin toplum içinde inanç ve kimliklerini gizlemeleri bilinen bir vakıadır. Fakat her nedense bu durum açığa vurulmamaktadır…

Şimdi her nedense bahsettiğimiz meseleden dolayı gizlenmiş olanların eski hastalıkları depreşmiş olacak ki; Türk devletini ve milletini zayıf görerek dış güçlerden aldıkları destekle eksik kalmış hesaplarını görmeye çalışmaktadırlar. Son yıllardan yaşadığımız olayların, bu açıdan bakıldığında oldukça düşündürücü olduğu anlaşılmaktadır.

Kendilerini ısrarla saklayan sabetayistler, gizli ermeniler, rumlar, süryaniler ve bunların benzeri olan mikro milliyetçiler, Türk ve Müslüman gözükmek sureti ile toplumun büyük kesimini aldatmakta ve yanıltmaktadır.

Hrant Dink, Türkiye’de kimliğini gizleyen Ermenilerin sayısı hakkında “300 bin rakamının abartılı olduğunu düşünmüyorum. Bence daha fazladır. Diasporaya bunu sıkça söylüyorum. Türkiye’de tek kişinin(ermeni) varlığını bilmek, ruh haline yardım etmek yurt dışında alınmış yüzlerce parlamento kararından ehemmiyetlidir.” diyordu.

Düşünceme göre, hangi inanca ve etnik kökene mensup ve Türk milletine karşı hangi ihanet tuzağına düşmüş olursa olsunlar; bunlar bizim insanımızdır. Bu nedenle kendilerini toplumdan gizleyecek hiçbir neden bulunmamaktadır. Türk milleti; kendisine yapılanlardan dolayı asla kin tutmayacak ve af sınırları çok geniş olan büyük bir millettir. Bu sebeple saklanmaya da gerek yoktur.

Ancak üzerinde durulması gereken en önemli nokta; bu insanların bin yıllık Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kendilerini gizleme gereği duymamalarına karşılık günümüzde saklanma ihtiyacı hissetmeleridir. Yoksa bizim bilmediğimiz bir şeyler mi vardır?

Şahsen; Orhanların Ohannes, Samilerin Samuel veya Salamon, Rıfatların Rafi, Yusufların Yosef olduğunu ölüm ilanlarında ve içlerine onlarca yıldır sakladıkları dertlerini Bülbülderesi veya Zincirlikuyu gibi mezarlıklarda gezerken öğrenmek istemiyorum.

Bu insanlar bir kabahat mi işlediler veya halen aleyhimize bir şeyler mi yapıyorlar ki; bizlerden kendilerini gizleme gereği duyuyorlar?

Tekrar ediyorum; bunlara hiç gerek yok. Çıksınlar “şuyum buyum, hıristiyanım, museviyim, yezidiyim, müslümanım”  diye göğüslerini gere gere söylesinler. Ama yapamazlar…

Yaparlarsa takke düşer kel görünür. Türk toplumu üzerindeki etkileri hemen sıfırlanır. Sözlerinin, paralarının, bilgilerinin hiçbir ehemmiyeti kalmaz. Dünyanın dört bir köşesindeki akrabaları deşifre olur. Sermaye hareketleri sırıtır. Statülerini koruyamazlar. Ve böylece maymun gözünü açar. Onun için yapamazlar  ya da yapmazlar…

Ölüm ilanları; bu sırların hepsinin açığa çıktığı ve satır aralarında gizli şifrelerin ve mesajların bulunduğu belgelerdir. Sizlere de ölüm ilanlarını okumanızı tavsiye ederim. Bir müddet sonra zevk almaya başladığınızı görecek ve hem insan ilişkileri açısından hem de yaşadığımız ve de tartışmaya başladığımız olaylar açısından şaşkınlıklar yaşayacaksınız.

Ben bu ölüm ilanlarında, gündemimizdeki Dersim, Alevilik, bedelli askerlik, füze kalkanı, Arap Baharı, Suriye ve diğer meselelerle ilgili ipucu arıyorum. Belki bir şey bulur ve öğrenirim diye…

Papa’nın Aforoz Ettiği Kuyruklu Yıldız

Papa V. Nicholas Quintus 1453 yılında, hem müslüman hem de Türk olarak kabul ettiği  kuyruklu yıldızı (ileride Halley olarak adlandırılacaktır), zındıkların yıldızı diye aforoz etmişti.

Floransa 1397 doğumlu, Dominikan tarikâtı mensubu olan Nicholas, Roma Kilisesi’nde Archevéque (baş piskopos)görevindeyken, 1447 yılında Papa seçilmişti. Bu görevi 1455 yılında sona ermiştir.

Aforoz edilen Halley kuyruklu yıldızı, binlerce yıldır insanlar tarafından çıplak gözle izlenebilen bir yıldızdır.  Belli aralıklarla (75-76 yılda bir) yörüngesi dünyamıza yaklaşmaktadır.

Kuyruklu yıldız, bilim insanı Edmond Halley’in (1656-1742) adını taşımaktadır.  Bilimsel literatürde adı Comet P1/ Halley’dir  . Edmond Halley gökbilimci, matematikçi, fizikçi, meteorolog ve mucittir. 1720 yılında İngiltere Kraliyet Astronomu olarak Greenwich Gözlem Evi direktörlüğüne atanmıştır.

Edmond Halley, yaptığı dikkatli gözlemlerini disiplinli ve anlamlı düzenlemelerle sonuçlandırmış, adını taşıyacak olan kuyruklu yıldızın dünyaya yaklaşma periyodlarını belirlemiş ve yıldızın 1758 yılında geri döneceği tahmininde bulunmuştur. Vardığı sonucun doğruluğunu hayattayken göremese de, bu başarısı kuyruklu yıldıza, kendi adının verilmesine neden olmuştur. 

1453 yılında yıldız dünyamıza gene yaklaşmıştır. Aynı tarihte Sultan II. Mehmet  Han (Fatih) İstanbul’u fethederek 1058 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermiş, “Orta Çağ”‘ı sonlandırarak , “Yeni Çağ”‘ı başlatmıştır. 

Papa V. Nicholas’ın fethi önleme çabaları sonuç vermemiştir. Papa bütün girişimlerinin başarısızlığa uğramasında, kuyruklu yıldızın etkisi olduğunu söylemiş ve ” – Bu yıldız Türk ve müslümanların yıldızıdır” diyerek , kuyruklu yıldızı merasimle aforoz etmiştir. 

Halley kuyruklu yıldızı Balkan harbi sırasında Çatalca savaşında yine görünmüştür (1910-1911).  Kilise adamları Türklerin “uğurlu” yıldızları yine yetişti, bu savaşı kaybederiz diye ayinlerle durumu kurtarmak istemişlerse de sonuç alamamışlardır. Mağlup olan düşman kuvvetleri püskürtülmüş, Edirne kurtarılmış  ve özgürlüğüne kavuşmuştur. 

Halley 1986 yılında (9 Şubat) gene görülmüştür. Bu kez Dünya Sigarayı Bırakma Günü’nde göğümüzü  ziyaret etmiştir. Bundan sonraki dünya randevusunun 28 Temmuz 2061 tarihinde gerçekleşeceği belirtilmektedir. 

Halley kuyruklu yıldızının dünyamıza yaklaşma süreçleri pek çok romancı ve hikayecilerimize de esin kaynağı olmuştur.  Zevkle okunan Halley kuyruklu yıldız hikayeleri, çeşitli mizahi eserlere konu olarak  bu kuyruklu yıldızın halkımız tarafından sempatiyle karşılanmasına ve sevilmesine neden olmuştur.

Aksiyoloji / Toplumsal Formatlanma

Şair – yazar ve siyasetçi Arslan Koyuncu‘nun tabiriydi Aksiyoloji. Rahmet-i Rahman’a kavuştuğu için gayri bizlere vasiyet hükümdedir.

17 Ağustos Depremi sonrasında ve Oktar Babuna‘nın kanser numarasıyla Türk Milleti‘nin kan ve doku örneklerinin ABD laboratuvarına gidişine en kuvvetli tepki eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş‘tan gelmişti.

Akabinde televizyon kanalizasyonlarımızın rating / izlenirlilik oranı ve prime -time / en çok seyredilen zamanlar çokta lâzımmış gibi gâvur aletleriyle ölçüme başlandı. Merkezî Londra mıymış, neymiş?

Fizyonomik ve sosyolojik olarak davranışlarını çözümlediğiniz bir halka istediğiniz zaman (Bkz: 2002 seçimleri) ve istediğiniz yerde (bkz: Tahrir Meydanı) format atabilirsiniz.

Arap Baharı, bilgisayar diliyle Tunus, Mısır, Libya ve Suriye‘nin resetlenmesidir. Yani ‘yeniden başlat‘ komutu.. Ne zamana dek? İkinci bir emre kadar..

Ana bilgisayar nerde? ABD’de; Google, Facebook, Twitter, Netlog ve sair kimin? ABD’nin. Size uysa da uymasa da uydulardan kimler bizi duydular? Amerikanolar..

Yetmedi, pek Millî (!) Bakanlığımız ADEY / Aşamalı Devamsızlık Yönetimi diye bişey daha uydurdu. Çoluk – çocuğa RİDEF / Risk İhtiyaçları Değerlendirmesi Formu diye bir angarya doldurttu.

Hanimiş Sorularımız:

  • Ailede çocuktan başka bir çocuk ihmâl ve istismar mağduru mu?
  • Anne, baba, kardeşler veya akrabaları arasında suç işlediği için cezaevinde kalan kişi var mı?
  • Yakın zamanda aile içinde travmatik bir yaşantı oldu mu?
  • Ortada çok önemli bir neden yokken ne sıklıkla ailelerdekiler birbirlerine kızar, tartışma yaşarlar?
  • Ailede temel gereksinimler karşılanabiliyor mu?

Kimmiş sorgu – sual merkezimiz? UNİCEF. Nerdeymiş? USA.

Efem, başka öğrenmek istediğiniz bişey var mı?

Ha, kalmadı mı; pardon.

Tarih ve Maneviyat Şehri Bursa’da Devr-i Alem..

*23-25 Kasım 2011 tarihlerinde Başbakanlık Basın Yayın genel müdürlüğü, Radyo ve Televizyon üst kurulu RTÜK ve Bursa Valiliği’nin  ortaklaşa düzenlediği seminer dolayası ile  davetli olarak gittiğimiz Bursa’da yaptığımız  araştırmayı sizlerle paylaşıyorum.  

*SEVMEK TANIMAKLA BAŞLAR…

“Gelin tanış olalım…İşi kolay kılalım…Sevelim sevilelim…Dünya kimseye kalmaz…”
Yunus Emre

Devr-i Alem, geçmişi kültür ve medeniyet tarihimiz de  Horasan erenlerinden Yunus Emre’nin dizeleri kadar köklü olan, kültür ve  medeniyet tarihimizin  beşiğine  götürüyor sizleri…
Öyle bir yer ki burası, bin yılları, beş bin yılları devire devire bu günlere gelmiş, kökleri tarihin derinliklerine uzanan koca bir Osmanlı  çınarı. Adım başı tarih. Adım başı  maneviyat ve  adım başı geçmişten izler taşıyor. Doğal güzellik yurdu burası..Her an yeniden keşfedilmeye hazır bir ilimiz burası. 
Devr-i Alem, Yunus Emre gibi sevmek tanımakla başlar diyor Anadolu’nun, binlerce yıllık kültürlerine beşiklik yapmış olan Bursa yı  daha iyi tanımak ve anlamak için yola çıktı. 
 Geçmişten  kopmadan  bugünlere gelen Bursa bir çok   badirelerde atlatır. Ancak atalar der ki “Pırıl pırıl gökkuşağını görmek için önce yağmur ve fırtınaları yaşamak gerek.” Yağmur ve fırtınaları çoktan geride bırakan  Bursa için  artık gökkuşağı zamanıdır.
Bursa  Umutla ve özlemle uzatıyor elini bizlere…
Geçmişi ile bugünü  ile   asırlık bir çınar gibi kucak açmış…
Bir selamımızı almayı, bir çayını içmemizi bekliyor…
Bir de kulak vermemizi istiyor ,yeşil örtülü, başı  gelin gibi  duvaklı , bereketli  Bursa ovası , bizlere bakın  neler söylüyor. neler..

* BEN BURSA YIM….

Ben,  Marmara’ nın beyaz süsü,
Tarih ve maneviyat kaynıyor içim.
Ben,  Uludağ’ın beyaz örtüsü,
Medeniyet olup  aydınlatacağım.

Ben Koca  yaylanın zümrüt yeşili,
Ben, dağlar da kar, ovada bereket
Ben,  Marmara bölgesi’ nin halısı,
İçimden  Osmanlı  medeniyeti akar.

* Ben..  Kültür, tarih ve  Maneviyat  şehri  Bursa yım….

Dalları filizlerle bezeli yaşlı bir  Osmanlı çınarıyım…. Her gün yeniden doğuyorum… Geçmişim tüm Osmanlı tarihini kucaklar… Adım ne olursa olsun yüzlerce yıllık Osmanlı kültür ve Medeniyeti’nin birikimiyim. Ben  dünya tarihine 623 yıl  nizam verem , insanlığı barış ve adaletle idare eden  Osmanlı medeniyetinin kuruluşuna beşiklik etmiş Bursa yım… Ben Marmara bölgesi’ nin Kültür ve maneviyat , başkenti  Osmanlı  medeniyetine mühür vurmuş  , Marka şehir  Bursayım..

Bin yılları, beş bin yılları devire devire bu güne gelmiş bir medeniyetler beşiği  Bursa. Adım başı tarih. Adım başı geçmişten izler taşıyor. Adım başı doğal güzellik yurdu burası. Adım başı kültür  ve tarih . Her an yeniden keşfedilmeye hazır. Duyulmamış sözleri, tam olarak yazılamamış  tarihi ,   hakkı ile  anlaşılamamış  hak aşığı gönül sultanları .. dinlenememiş  halk ozanları, hikayeleri, destanları, masallarıyla bitmez tükenmez bir  erenler ve  evliyalar yurdu  Bursa..
Boy boy tepeler, göz alabildiğine yeşil bağ ve bahçeler… burası Türkiye’nin en önemli  sanayi  bölgelerinden birisi.. Devr-i Alem ile Bursa’nın kültür ve medeniyet tarihine yolculuk başlıyor.

* MARMARA’NIN KÜLTÜR BAŞKENTİ BURSA
Şimdi kısaca  Bursa’nın bulunduğu Marmara bölgesine göz atalım. Adını bütünüyle toprakları içindeki iç denizden alan Marmara Bölgesi, İstanbul ve Çanakkale boğazıyla önemli bir konuma sahip. Bölge Ülke topraklarının %8,5’ni oluşturuyor. Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan Balkan Yarımadası ile Anadolu arasında bir geçiş alanı oluşturan bölge Doğuda İç Anadolu ve Karadeniz, Güneyde Ege Bölgesi, Kuzeybatıda ise Yunanistan ve Bulgaristan ile çevrili. Ege kıyıları açığında bulunan Bozcaada ve Gökçeada  Marmara Bölgesi alanında. Sürekli göç alan Marmara  bölgesi Türkiye de en  yoğun  nüfusun yaşadığı bölge.  Milyonlarca insanımız iş ve aş için Marmara bölgesine göç ederek yurt  yuva kurdu.
Türkiye’nin başlıca sanayi bölgesi olan Marmara’da sanayinin dışında ticaret ve turizm de çok gelişmiştir. Ancak sanayi bölgede çok büyük önem taşıyor. İstanbul, Bursa,  Kocaeli ekseni bölgedeki en gelişmiş sanayi alanları. Bölgede, işlenmiş gıda, dokuma, hazır giyim, çimento, kağıt, petrokimya ürünleri, otomobil, elektrikli eşya ile vagon ve gemi gibi sanayi malları üretiliyor.
Bir çok büyük medeniyetin doğduğu ve gelişip kök saldığı bölge iki kıta arasında geçiş yapan kavimlerin göç yollarını oluşturmuştur Ulaşım yolları üzerinde elverişli bir konumda olan Marmara Bölgesi bugün çeşitli eğitim kurumları, basın ve yayın kuruluşları, sinema sanayisi ve tiyatroları yoğun kültür etkinlikleriyle dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri. Dünyanın en güzel manzaraları, en önemli mimari ve sanat eserleri burada..

*MARMARA BÖLGESİ’NİN MARKA ŞEHRİ BURSA…

Bursa
Yüzölçümü: 10.887 km2
Nüfusu: 2.106.687 
İlçeleri: Nilüfer, Osmangazi, Yıldırım, Büyükorhan, Gemlik, Gürsu, Harmancık, İnegöl, İznik, Karacabey, Keles, Kestel, Mudanya, M.Kemalpaşa, Orhaneli, Orhangazi, Yenişehir.
Bursa’yı anlamak tanımakla olur.  Sevmek tanımakla başlar..Bursa’yı tanımak için  tarih bilincine sahip olmak gerek..  

Osmanlı Devleti’nin kozasını ördüğü ilk şehir. Bir Rüyalar Kenti.. Hüdavendigar Şehri BURSA.. Evliya Çelebi’nin “İpek ve taht şehri” diyerek   rüyasında seyahat Yarasülullah  dedikten sonra  ilk seyahat ettiği şehir..

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “içimizdeki aydınlığın aynası” diye  tasvir edip tarif  ettiği  Bursa.. Bursa’nın doğusunda Bilecik, Kuzeydoğusunda Sakarya, Kuzeyinde Kocaeli, Yalova ve Marmara Denizi, güneyinde Kütahya, güneybatısında Balıkesir bulunuyor.
Bazı tarihçilere göre adını Bithynia Kralı I. Prusias’tan aldığı yazılsa da, Bursa’yı Hz. Süleyman peygamberin kurduğu ve Bursa adının Belkıs’dan geldiği   bilinmekte.  Bursa Roma ve Bizans dönemlerinde, özellikle Çekirge’deki kaplıcaları nedeniyle tanınır ancak  kaplıcalarına vakıf hamamları kurarak tüm insanlığın hizmetine  Osmanlı medeniyeti açmıştır.. bugün Çekirge bölgesini gezdiğinizde küçüklü büyüklü vakıf hamamları Osmanlı medeniyeti’ nin su kültürünü yansıtmakta. İslam Medeniyeti’nin temizliğe verdiği önemi simgelemekte.

*OSMANLI’NIN  KURULUŞ BEŞİĞİ BURSA.

1326 yılında  Bursa, Osmanlı topraklarına katılır ve devletin başkenti olur. Yeniden kurulurcasına imar edilir, büyütülür, bugünkü kimliğini kazanır. Bursa’ya gönül vermiş Osman Gazi, onun fetih rüyalarını görür. Ama o rüyayı gerçekleştirme işi oğlu Orhan Gaziye nasip olur. Söğüt’te vefat ettiği halde vasiyeti üzerine Gümüşlü Kümbete getirilip gömülür. Orhan Gazi’nin türbesi babası Osman Gazi’nin yanındadır. Türbede Orhan Gazi’nin hanımı Nilüfer Hatun ve çocuklarının lahitleri var. Gümüşlü kümbet bu gün birçok ziyaretçinin akınına uğruyor. Bir akşam vakti bizde  Bursa’nın kalbinin attığı  bu bölgeye gelerek Osman ve Orhan Gazileri ziyaret edip Fatiha okuyarak vefa borcumuzu ödüyoruz.

Orhan Gazi’nin yaptırdığı ve külliyesine dahil olan Çifte Hamam, Selçuklu hamamlarından Osmanlı hamamlarına bir geçiş oluşturuyor. Bursa da görülmesi gereken bir tarihi yapı. Farsçada bey ve paşa anlamına gelen ve  Hüdavendigar’dan adını alan, Muradı  Hüdavendigar Camisi ve Külliyesi. Kosova’da Şehit  olan Gazi Sultan  Birinci Murad  burada yatmakta. Şehit Sultanı Murad’ı Han’ın mezarını ziyaret ederken  Kosova Meydan Muharebesini hatırlar ve  milli şair Mehmet Akif’in “Nereye baksam  karşımda bir kanlı ova, sen misin yoksa hayalin mi vefasız Kosova ”  Söyle Meşhet öpeyim secde edip toprağını taşını. Yok mudur sende Muradın  üç beş damla kanı ‘  dizelerini mırıldanır  Balkanlardaki ihtişamlı Osmanlı tarihini hatırlarız.. Birinci Murad’ın  türbesinde fatiha okuyarak şimdi de   adını  fatihin babası   İkinci  Murat Han’dan alan, Muradiye  semtine  gidiyoruz.

*VEFA BEKLEYEN MURADİYE’DE SONBAHAR HÜZNÜ

Gözden ve gönülden  biraz ırak  olan Bursa’nın Muradiye semti farklı bir dünyadır. Bu bölgede Fatih’in babası Sultan  2 .Murat.. Şehzade Ahmet.. Cem Sultan ve daha  bir çok bey, paşa, şehzade ve Hanım Sultan’ ın türbeleri var. Bu türbeler,  ağzı dualı fatiha  okuyacak   ziyaretçiler  bekliyor.. Muradiye semtindeki yıkık türbeler,  sararmış yapraklar altındaki ecdada ait kırık  mezar taşları,  biz torunlarından  fatiha bekliyor. Sizler adına  türbeleri bir bir ziyaret ederek fatiha okuyoruz.
Muradiye  bölgesinden  ayrılmak çok zor.. İşte türbeleri, imaretleri, mescitleri, tekkeleri, çeşmeleri ve sebilleri ile ölüm ve fanilik durağı olarak seçilen şu ağaçlık, koruluk Muradiye Bayırı. Bu kümbetlerin, bu kubbelerin sakladığı kaçınılmaz kederler, hazin akibetler, çözülmemiş sırlar, cenk hikayeleri, zaferler, hezimetler ve koca bir tarihten arta kalan macera kırıntıları. İşte ömrü boyunca aralanmış zafer ve seferlerinin yükünü, bir ilim ve sanat muhiti ile yumuşatmış olan, çağ açıp çağ kapayan  peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuş fatihler yetiştiren  İkinci Sultan Murad’ın ziynetten, debdebeden, gösterişten uzak türbesine sağanak sağanak rahmet yağıyor. Devr-i alem kameralarını şimdide Muradiye’den Bursa’nın bir başka  semtine çeviriyoruz.

*BURSA’DA NİĞBOLU ZAFERİNİ YAŞAMAK

Bursa’nın doğu yönündeki Yıldırım Beyazıd Külliyesi 1399’da tamamlandı. Bu külliyeye bakarak Osmanlı mimarisinin Selçuklu tarzından kendi özgün kimliğini bulmaya yöneldiğini görüyoruz .. Bir tepe üstündeki Yıldırım Külliyesi ve Beyazid Veli Han türbesinde,  Tuna boylarındaki Osmanlı’ nın balkanlardaki fethinin  sembolü olan  Niğbolu zaferinin ihtişamını yaşarken,  Emir Timur han ile  Çubuk meydanın da yaşanmış  Türk tarihi’ nın acı bir sayfasının  sızısını  duyar gibi olursunuz…
Osmanlıdaki adı “Keşiş Dağı” olan Uludağ’ın eteğinde bir hilal şeklinde uzanan Bursa’nın en önemli eseri hiç şüphesiz ki Ulu Camii’dir. Yıldırım Bayezid Veli Han tarafından 1396-l400 yılları arasında yaptırılan caminin yirmi kubbesi var. Ulu Cami, dünyanın en büyük hat sanatları müzesidir. Minber ve mihrabı  bir sanat harikası ve  gezegenlerin sembolize edildiği  bir  tabloyu andırır. Ulu Cami içinde geziyor, muhteşem hat sanatı karşısında  kendimizden geçiyoruz.
Yolu Bursa’ya düşenin, önce başı döner. Uludağ’ın görkeminden, külliyelerin, camilerin, türbelerin güzelliğinden, özellikle de insanların konukseverliğinden  etkilenir bir gelen bir daha gelmek ister…

*YEŞİL CAMİYE   HARPUT  VEFASI

Bursa’da bir sonbahar  akşamını karşılamak üzere “Yeşil” denilen semte gidiyoruz… Asırlık selvi ve  çınar ağaçları  ile  Yeşil bölgesi bir tabloyu andırıyor.  Çelebi Sultan Mehmet’in yaptırdığı Yeşil Camii, süslemelerinde kullanılan firuze ve yeşil çinilerinden dolayı bu adı almış. Yeşil Camii Sultan I. Mehmet tarafından yaptırılmış. Osmanlı sanatının bir şaheseri. Burada Osmanlı çini sanatının erişilmez güzelliği ve ustalığı görülüyor… Bursa Valisi  Şahabettin  Harput’un özel ilgisi ile  Bursalı bir hayır sever gönül insanı Harput Holding  tarafından  Yeşil Cami tamir edilip gelecek kuşaklara aktarılıyor. Konyalı olan Vali sayın Harputlu ile sadece soyadı benzerliği olan aslen Elazığ’ın Harput ilçesinden  Harput Holding’den  diğer  holdinglerimizin   örnek almasını   istiyor ve  Harput  Holding’e teşekkür ederek Bursa’daki gezimize devem ediyoruz. 

*EMİR SULTAN’DAN SOMUNCU BABAYA

Bursa’nın  manevi kalbi Emir Sultan’da atar. Emir Sultan’ı ziyaret ederken Horasan medeniyetini hatırlar.. Silsileyi aliye büyüklerini  düşünür,   Horasan Erenleri’ nin Anadoluyu  nasıl manen fethettiğini  anlarsınız.   Emir Sultan Camisi’nin avlu revaklarında görülen ahşap kaş kemerler, Bursa Kemeri’nin en güzel örneklerinden. Emir Sultan Camii Bursa’da dini bakımdan büyük önem taşıyan ziyaret yerleridir. Timurtaş Külliyesi de görülmeye değer tarihi yapılardan biri. Üftade hazretleri’ nin türbesini  ziyaret ederken  Aziz Mahmud Hüdai hazretlerini hatırlayıp Evliya’nın  kerameti  ve tasavvuf  ehli’nin manevi gücünü  öğreniriz.
Bursa alimler, evliyalar ve  erenler kentidir. Ulu Cami’nin açılışında okuduğu hutbede Fatiha-i şerife verdiği yedi mana  ve  cami inşatı sırasında pişirdiği somunlarla Bursalı’nın gönlünde taht kuran   Somuncu Baba ‘nın kerameti halen yaşamakta. Makamı Malatya Darende veya  Aksaray’da olan Somuncu Baba’nın ekmeklerini  pişirdiği Bursa’daki fırına gidiyoruz. Bizi  yaşlı bir teyze karşılıyor  Somuncu Baba’ nın fırını ve çile hanesini bize gösterip  ekmek pişirdiği  kürekleri ilk kez görüyoruz.

*BURSADA 7 ŞEHİTLİK VAR

Bursa’ya gelmişken şehitlerimizi  de unutmuyoruz. Bursa’da yedi şehitlik var. İznik Şehitliği, Orhangazi Şehitliği, Mudanya Şükrü Çavuş Anıtı, İnegöl Askeri Şehitliği, Pınarbaşı Şehitliği, Şehit Yüzbaşı Cemal’in Mezarı ve İstiklal Savaşı Anıtı. Buradaki şehitlerimizin ruhlarına bir fatiha okuyarak yolumuza devam ediyoruz. Ruhları şad olsun.
Bursa’ya gelmişken, elbette Büyük Kapalıçarşı’yı gezip görmeli. Birçok han ve bedestenin birleşmesiyle oluşan bu çarşı hiç kuşkusuz Bursa’nın en renkli yerlerinden biri.
Bursa denince, sözü edilmeden geçilir mi? Geleneksel Türk gölge oyununun iki baş kişisi Karagöz ile Hacivat’ın Bursa’da yaşadığı ileri sürülür. Bugün mezarları   tarihi Çekirge  Mezarlığında asırlık selvi ağaçları altındadır. Bazı tarihi  belgelerde  Hacivat ve karagöz’ün    Nakşibendi tarikatına  mensup iki   gönül ehli insan olduğu   bugün yanlış olarak tanıtıldığı yazılmakta.
Tarihi Çekirge Mezarlığı’nda  Mevlit yazarı   Süleyman Çelebi’nin mezarını da ziyaret ederek fatiha okuyoruz. Süleyman Çelebi islam dünyası ve Osmanlı coğrafyasında peygamber sevgisini  yayan  mevlidi yazarak İslam medeniyetini elden ele gönülden gönüle   yayılmasına vesile olmuş bir Allah dostudur. Bugün tarihi Çekirge Mezarlığı üzerine yapılan parklarda gezenler ve çay bahçelerinde  çay içip keyif yapanlar  alimler ve evliyaların yattığı   tarihi  Çekirge Mezarlığında  bulunduğunu  acaba biliyorlar mı ? Çekirge’den gelip geçenleri  yıkılıp yok olan tarihi çekirge mezarlığın da metfun bulunan  ehli iman için Fatiha okumaya  davet ediyoruz. El fatiha…

• ULUDAĞA GELENLER  MANEVİ TARİHİ DE  HATIRLAMALI.

Uludağ, Bursa’nın sembolüdür. Bursa’nın 36 km güneyinde. Uludağ Karatepe’de 2543 metreye ulaşan doruğu ile Batı Anadolu’nun en yüksek dağı. Olağanüstü doğal yapısı, Flora ve Faunasının zenginliği ile 1961 yılında Milli Park ilan edilmiş. Türkiye’nin en önemli kış sporları ve turizmi merkezi. Kayak tesislerinin yeterliliği ve konaklama olanaklarıyla Uludağ, çok cazip bir tatil yöresi. Uludağ’da tatil bir başkadır. Burası Türkiye’nin en önemli kış sporları merkezi.  Hafta sonu  tatili için  Uludağ’a  gelenler , Bursa’nın milli ve manevi tarihimizdeki yerini de  hatırlamalı .. 

*ŞİİR TADINDA BURSA’YA VEDA..

Bursa gezimizin son  durağı Bursa Valisi  Şahabettin Harput’un makamı oluyor. Vali Sayın  Harbut’ dan  Bursa ya yapılan hizmetlerle   ilgili bilgiler alıyoruz. Bursa’da   devlet- millet işbirliği ile  milli ve manevi tarihimizi kurtarma seferberliği başlatılmış. Bursa  Valisi Şahabettin Harbut’dan  Bursa’ ile ilgili  aldığımız bilgiler bizde  ilkbahar havası estiriyor. Vali Şahabettin Harbut’dan  Bursa’ya yapılan hizmetleri ve Bursayı dinliyoruz. 
Bursa’ya veda  etme vakti geldi..  Bu güzel şehirden ayrılmak çok zor. Bir çok valiye örnek olacak bir sürprizle  karşılaşıyoruz.. Vali Bey’in Bursa ile ilgili bir şiir yazdığını  öğreniyoruz..Vali bey bizleri kırmayarak  şiirin bir bölümünü okuyor..
Bursa Valisi Şahabettin Harput’un kaleme aldığı   Bursa şiirindeki  o güzel dizeler eşliğinde  Bursa ya veda ediyoruz..Elveda sultanlar, alimler, erenler , ve  evliyalar   şehri  güzel Bursa elveda…

 PADİŞAHLAR ŞEHRİ BURSA..

Tarihimde ilk başkent dünyamızda bir cennet
Asırlara sığmayan en büyük medeniyet
Dilim dilim zamana sığmayan ebediyet
Medarı iftiharım devletim ebed müddet

Orhan Osman Gaziler sende yatar yan yana
Devletimin adını onlar yayar cihana
Anlı şanlı Yıldırım yine senin bağrında
Kim istemez ölmeyi bayrak vatan uğruna

Yeşil Türbende yatar hünkar Mehmet Çelebi
Övmüştü bu milleti o yüce kutlu nebi
İstanbul fatihinin babası Murat sende
Kosova zaferinin fatihi Murat sende

Yıldırım’ın damadı mübarek Emir Sultan
Dualarla beslenir mübarek kabri her an
Fatih’i Fatih yapan Molla Gürani sende
Alleme Fenari’nin ışığı var ensende

Kutupların şahı hazreti büyük Üftade
Herkes gıpta ederken bil ki o da sende
Yaşıyor dipdiri bil sende Somuncu Baba
Ulucami üstünden alemlere merhaba!

Bir tarafta dizilmiş tarihi şanlı hanlar
Gözler kamaştırıyor o zarif şadırvanlar
Mevlidin Müellifi yine sende yatıyor
Şefaat-i Nebi’yi aramıza katıyor

Heybetli surlarıyla sanki billur gerdanlık
Satvetli günlerini hatırlıyor insanlık
Bir tarih yazılıdır her bir mezar taşında
Nice şehitler yatar kim bilir kaç yaşında

Kimliğini arayan hemen gelsin buraya
Görünce aşık olur girmiş gibi saraya
Gül bahçesinde güller, evliyalar erenler
Bu ulu hayali rüya gibi görenler

Çeşmelerinden içer hem kuşlar hem çocuklar
Neşeyle oynaşırlar küçük yavrucaklar
Sen ışıksın sen Ümid sen vatansın sen bayrak
Rahmet yüklü bulutlar geliyor sağnak sağnak

İniyor üstümüze damla damla her daim
Nimetler fışkırıyor sanki Cennet-i Naim
Sana selam duruyor gökte kutsal melekler
Hemen kabul olunur seherlerde dilekler

Nice sırlar saklıyor o muhteşem çınarlar
Volkan gibi coşarken gürül gürül pınarlar
Suları şırıl şırıl ne muhteşem bir şehir
Sanat ve edebiyat dertlilere panzehir

Bereket saçıyorsun insanlığa herkese
Koşuyor görmek için herkes nefes nefese
Sen tarihsin sen kültür hem termalsin hem deniz
Sen devletsin sen millet, sen biz ve sen hepimiz

Uludağda karsın sen ve tüm gönüllerde yar
Sen en güzel iklimsin mevsimlerden ilkbahar
Nadide çiçeklerin en güzel meyvelerin
Dünyada yoktur bil ki, ne dengin ne benzerin

Cihanı hayran eder İznik’te çinilerin
Milletmin gönlüdür senin en güzel yerin
Karacabey ve Keles Yenisehir Mudanya
Her biri ayrı güzel her biri ayrı dünya

Ovaların yemyeşil denizlerin masmavi
Çekirge’de konaklar her biri bir Türk evi
Öyle efsunkarsın ki aşık oldum ben sana
Öpeyim toprağını izin ver kana kana
           
       Yazan: Şahabettin  Harput  (Ekim 2008 Bursa)

 

Nasıl Bir Milletiz ? (2)

0

İbn – i Fadlan (10. asır) Seyahatnamesi’nde, Türklerin Müslüman oluşlarına dair çok şayan-ı hayret malumat verir. Türklerin İslam’a nasıl içten bir coşku ve sevinçle koşuştuklarını, bütün kalpleriyle ve bütün samimiyetleriyle İslam’a can u gönülden nasıl katıldıklarını, bir görgü şahidi olarak bizlere, çok canlı tasvirlerle anlatır.

Türkler, kendilerini ruhen ve manen hiç yabancı hissetmedikleri İslam’a öyle sıcak bir sarılışla sarıldılar ki, arkalarına bir daha dönüp bakmadılar. Bilinçli bir şekilde, kendilerini İslam potasında erittiler. Adeta fena fi’l-İslam olup, İslam’da  yok oldular.

Öyle ki, vatanlarına Memalik-i İslam / İslam Memleketi, ordusuna Asakir-i İslam / İslam Askeri, hükümdarına Padişah-ı İslam / İslam Padişahı, Diyanet Başkanı’na / Şeyhu’l-İslam dediler.

Kısaca, İslam her şeyleri oldu. Artık İslam’ca oturdular, İslam’ca kalktılar, İslam’ca yazdılar, İslam’ca yaşadılar, İslam’ca bayram yaptılar, İslam’ca hareket ettiler. Bir an geldi ki, İslam deyince Türk; Türk deyince İslam anlaşılır oldu.

Nitekim, 19. asrın başlarında Atina’da yaşayan Müslüman Arnavutların, kendilerine Türk demeleri gibi. Kaldı ki, Batı, dün olduğu gibi, bugün de Müslüman olan bir Avrupalıya, Türk oldu diyor. Geçenlerde Avustralya’da kızın biri Müslüman olunca, ailesi “Niçin Türk oldun?” der.

Demek ki, “Türk” kelimesinde “Irk” mefhumu aramak doğru değil. Bu yüzden bu kelimeye karşı kompleks duymak yanlış. Çünkü “Türk” kelimesi, Osmanlı’da olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de, bütün Müslümanları çevreler, içine alır. Menşei ne olursa olsun, asla ayırım yapmadan, onlara şemsiyelik yapar. “Türk” lafzı -tarih boyunca- “Devlet Baba” vasfıyla aynileşmiş, tüm vatandaşlarını kucaklayan bir isim olmaktan çıkmış, bir terim niteliği kazanmıştır.

Bu millet, içlerinden Hz. Peygamber çıktığı için, “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.” muktezasınca, Arapları sevmiş ve hatta onlara, “Es-sebebü ke’l-fail” / “Sebep olan yapan gibidir.” hükmünce ve ilk önce Dünya’ya her hususta “Üstad-ı Küll” / “Her şeyde Üstad” oldukları için “Kavm-i Necib” demiş. Asırlarca Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’ye Sürre Alayları tertip etmiş. Mekke ve Medine halkını ihsan-ı şahaneden mahrum bırakmamıştır.

Türkler, Kur’an-ı Kerim; Arapça olduğu için hiç tereddüt etmeden Arap yani İslam alfabesini kullanmaya başlamışlar. Kur’an’da geçtiği için, Arapça kelimeleri duraksamadan alıp, Türkçeye mal etmişler. İki Cihan Güneşi Peygamber’in ve Ehl-i Beyti’nin ve O’nun büyük Sahabeleri’nin isimlerini çocuklarına iftiharla takmışlar. Hz. Hasan ve Hüseyin’in soyu olan Seyyit ve Şerifleri, baş tacı yapmış, onlara hususi muamelede bulunmuş, hak ve hukuklarını korumak için Nakibü’l-Eşraf’lık Müessesesi’ni kurmuşlar. Bütün bunları yaparken, asla -Araplara karşı- bir kompleks içine girmemişlerdir.

Türkler’in bu kadar içten İslam’a gelişleri ve candan İslam’a hizmetleri, onları, Hz. Peygamber’in “Ne güzel kumandan, ne güzel asker” mealindeki övgüsüne mazhar etmiş, Allah’ın sitayişle bahsettiği bir millet mertebesine yükselmelerini sağlamıştır.

Türkler’in İslam’a, O’nun yüce Peygamberine ve O’nun pak aaline son derece samimane bağlanmaları, İla’yı Kelimetullah / Allah’ın adını yüceltmek, Fi-sebili’l-lah / Allah yolunda, on asırdır canlarını bu derece feda edip, kanlarını bu kadar akıtmaları. Velhasıl, Allah’a tam bir kul olmaları, onların yeryüzünde, insanlara asırlarca sultan olmalarını, dillerde efsaneleşmelerini, gönüllerde taht kurmalarını, dünyada en geniş ve en uzun zaman yurt tutmalarını sağlamıştır.

306

Öyle ki, o yüce soyun asrımızdaki ahfadı olan Büyük İslam Alimi Seyyid Abdülhakim Efendi (kuddise sirruh), Osmanlı’yı şöyle vasfeder: “Osmanlı’nın İslam’a hizmeti Eshab-ı Kiram’dan sonra, dereceleri ise Tabiin’den sonra gelir.” (M. Necati Özfatura, Osmanlı Sultanlarına Neden Düşmandırlar (1), 1. III. 1996 Türkiye Gazetesi)

Tarihi gerçekler, bu merkezdeyken ve son Türk Devleti aynı misyon için tarihi bir seyir takip etmeye, yine mazlum milletlerin ümidi olarak görünmeye başlamışken, “Türk” kelimesine ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin varlığına karşı, kendisini hissettiren, yersiz tahammülsüzlüğe ne demeli?

“Niye ben değil de Türkler; İslam’la yücelip, İslam’ı yücelttiler? Madem ki bu iş, benimle gerçekleşmedi, öyleyse, keşke Türkler de, böyle bir hizmette bulunmasaydılar!” demek, haset etmektir ve bunun İslam’da yeri yoktur.

Halbuki makbul davranış: “Türkler İslam’a büyük hizmetler ettiler. Ben de etmeliyim, Allah onlara nasip ettiği gibi, bana da, bu kutsal hizmeti müyesser kılsın.” diye gıpta etmektir ki, zaten İslam da bunu amirdir.

 

Türk Dünyasında Ortak Dil – Ortak Alfabe

Türk dünyası bir bütündür. Başta ebed müddet devletimiz Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan cumhuriyetleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan Cumhuriyetleri, Rusya Federasyonu’na bağlı olan ve farklı oranlarda Türk nüfusuna sâhip olan muhtar cumhuriyetler ile bulundukları ülkede, azınlık konumunda yaşayan; Afganistan, Irak ve Suriye Türkmenleri, Ahıska, Balkan, Batı Trakya ve Doğu Türkistan, İran ve Kırım Türkleri… Türk dünyasını oluşturur.
Çok geniş bir alana yayılan Türkler arasında; dil, din ve ırk özelliklerinden oluşan ve tarihten gelen kültürel bağlar vardır.
Türk dünyası çok geniştir. Batıda Balkan Yarımadası’ndan başlar, doğuda Çin’in batı kısmına kadar uzanır. Kuzeyde Kuzey Buz Denizi kıyılarından güney’de Tibet’e kadar uzanır. Türk toplulukları Avrasya’nın ortasında, kuzeyden güneye genişliği 3.000 kilometre, batıdan doğuya uzunluğu 8.000 kilometreyi bulur. Bu alanın yüzölçümü yaklaşık 22.000.000 kilometrekaredir. Dünyanın yüzölçümü 500.000.000 kilometrekare olduğuna göre, dünyanın % 4,5’u Türk yurdudur. Bu oran çok az görülüyor olmakla birlikte, dünya üzerinde 500’den fazla etnik grup olduğu düşünülürse, Türklerin yapının çok önemli bir rakam olduğu ortaya çıkar. Bu geniş alanda yaklaşık 300.000.000 Türk yaşamaktadır. Dünya nüfusunun % 5,5’u Türk’tür.  
Türkiye ile 22.000.000 kilometrekarelik alana yayılmış Türk Cumhuriyetleri, aynı dilin çeşitli lehçelerini konuşuyorlar. Gelenekleri, kültürleri, destanları, masalları, atasözleri, mânileri, bilmeceleri, tekerlemeleri aynı.  Türkiye ve Türk Dünyası, 300.000.000 nüfusluk bir bütünü oluşturuyorlar.  Ne var ki bu bütünün parçaları ortak dil konusunda birleşemiyorlar.
Dünya ülkeleri ekonomik ilişkiler bazında bütünleşirken ortak iletişim dili olarak İngilizceyi kullanıyorlar. Böylece haberleşme hız kazanıyor, ticaret gelişiyor.  Türk Dünyası’nda da ortak dil oluşturulabilirse, ticârî ilişkilerle birlikte, esasen aynı temele dayalı olan kültürel ilişkiler de gelişecek. Bu gelişmeye Türk Dünyası’nın ihtiyacı var. Makro düzeyde baktığımızda, gerekli gelişmenin yeterli hızda olmadığını üzülerek görüyoruz.
130 yıl önce Gaspıralı İsmail Bey’in yayınladığı Tercüman Gazetesi; Baltık ve Adriyatik denizlerinden Çin Seddi’ne,  Yakutistan’dan Mısır, Suriye ve Irak’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Türkler tarafından okunuyor ve anlaşılıyordu. Çünkü İsmail Bey, gazetesinde ortak dil – ortak alfabe kullanıyordu.
Rusya’daki komünist rejim, bir bütün olan ve Uluğ Türkistan dediğimiz Türk Dünyası’nı Çin ile anlaşarak önce Doğu Türkistan – Batı Türkistan olarak ikiye ayırdı. Sonra Batı Türkistan’ı beş parçaya böldü.  Her parçada yaşayan Türklere coğrafî bölgelere göre milliyetler belirledi: Azerî, Türkmen, Kırgız, Özbek, Kazak, Tacik…  gibi. Bununla da yetinmedi. Misyoner İlminsky’ye Türk Cumhuriyetleri’nin her biri için ayrı ayrı alfabeler hazırlattırdı. Bu alfabelerin kullanılmasını mecburî kıldı. Konuştukları dili, biri birlerini anlayamaz hâle getiren kalıplar oluşturdu.  Uygulama, 74 yıl devam etti. Sonunda çok hazin bir manzara ortaya çıktı. Türkiye’den giden bir Türk, Azerî ve Özbek soydaşı ile Türkçe konuşarak anlaşabiliyor, fakat Azerî ile Özbek, kendi aralarında ana dilleriyle konuşamıyorlardı. Onların ortak dili Rusça olmuştu. Türk Dünyası’nın ortak toplantılarında katılımcılar – konuşmacılar da ortak dil olarak Rusçayı tercih ediyorlar.  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin dağılmasından, bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nde hür bayrakların dalgalanmaya başlamasından bu yana, 20 yıla yakın bir zaman geçti. Hâlâ ortak dil, ortak alfabe oluşturulabilmiş değil. Bu olumsuzluğu, “74 yılın tahribâtını, 20 yılda silmek mümkün değil.” Bahanesinin ardına koyamayız. Koymamalıyız.
Ortak dil – ortak alfabe oluşturmak için teşebbüsler olmadı değil. Orta seviyeli olsa bile başarıya ulaşılamamış olmasının sebebini,  tek bir alfabe dayatmak gibi isâbetsiz bir çözüm formülüne bağlanabilir. Ortak dil konusundaki başarısızlığın sebebini ise mevcut durumu korumak şeklinde açıklamak mümkün. Alışılagelmiş rahatlık da denilebilir. Başka etkenler de söz konusudur:
* Kimi dilciler, Türk lehçelerinden ortak kelimeler alarak Türk Esperantosu denilebilecek, yamalı bohça benzeri bir dil oluşturmaya çalıştılar. Dünya esperantosunun 100 yıllık çalışmalara rağmen uğradığı başarısızlık göz önünde bulundurularak bu yola hiç sapılmamalıydı.    
* Türk Dünyası’nda dil alanında uzman kişiler bir araya geldiğinde her biri kendi millî dilinin ortak dil olarak tercih edilmesini ister. Bir grup ise, Örgenç (Urgenç) şehrinde konuşulan Türkçeyi ortak dil olarak tavsiye eder. Gerçekte, orada konuşulan Türkçede, bütün Türk Dünyası’nda bilinen kelimeler çok fazladır. Fakat bu projeyi kabul edecek çoğunluğu bulma ihtimali yoktur.  
* Bir kesim ise, Türkiye Türkçesi’nin ortak dil olarak kullanılması gerektiğini söylüyor. İleri sürülen gerekçeler şöyle: 1- En kalabalık nüfus Türkiye’de. 2- Türk Dünyası’nın tam bağımsız ve ekonomi açısından en güçlü ülkesi Türkiye’dir. 3- İsmail Gaspıralı ve Ziya Gökalp de bu tezi benimsiyorlardı. Günümüzde Azerbaycanlı ünlü şair Bahtiyar Vahapzâde bu tezi destekliyor. Milletler arası şöhrete sahip olan ve 10 Haziran 2008 tarihirnde Rahmet-i Rahman’a uğurladığımız dünyaca tanınmış Kırgızistanlı Türk yazar Cengiz Aytmatov da aynı görüşte idi.  
Türkiye Türkçesi tezinin karşısında olanlar ise: Türkçenin problemlerinin bulunduğunu, önce bu problemlerden arındırılması gerektiğini söylüyorlar. Bu iddia da doğrudur. Fakat konunun, Türkçenin problemlerinden arındırılmasına kadar beklemeye tahammülü yoktur.
ÇÖZÜM
Dil, bir sosyal olgudur. Bütün sosyal olaylardaki gibi, tek bir çıkış yolu ile çözüme ulaşılmaz. Uygun çözümlerin bir kısmı esasen uygulamaya konulmuştur. Türk Cumhuriyetleri’ndeki önemli eğitim ocaklarımız faaliyettedir. Bu çalışmaların olumlu sonuçları mutlaka alınacaktır. Yeni tedbirlere de ihtiyaç var:
* Türk Cumhuriyetleri’nde Kültür Merkezleri ve bunlara bağlı olarak dil kursları açılabilir.                                    
* Türk soylu topluluklar, ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim ve öğrenimlerini kendi ana dillerinde yapmalıdırlar.
* Türk Topluluklarının katılımıyla yapılan milletler arası toplantılarda, konuşmacılar, kâğıttan okumak suretiyle de olsa, bildirilerini kendi ana dillerinde sunmalılar. Nasıl olsa Rusça konuşmalar, ânında tercüme ile diğer dillere aktarılıyor. Aktarma işlemine aynen devam edilir.
* Dil konusu dilcilerle değil, bu gayeye inanmış eğitimcilere bırakılmalı.
* Türk Ocakları, Aydınlar Ocağı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Yesevî Vakfı, Türk Dil Kurumu, Ahmet Yesevî Üniversitesi Mütevelli Heyeti… ve benzeri kurum ve yöneticilerince belirlenecek bir kadro,  Türk Dünyası üzerine fikir üretmeli. Devletin bu kadrolarla ilgisi mâlî destek çerçevesini aşmamalı. Türk Dünyası ile ilgili uygun çözümler ancak millî ülkülerle yetişmiş bilgili insanların gayreti ile bulunabilir.
* Türk Dünyası’ndaki film senaristleri ve yapımcıları aracılığı ile müşterek filmler çevrilebilir.
* Ticârî, sınâî ve sosyal işbirlikleri; ortak bir dil oluşumu için en mükemmel araçlardır.
Evet, bunlar yapılmalı. Yapılırken de geçmiş yıllar sorgulanmalı. Sorgulanmalı ki, gelecek yıllarda iyi değerlendirilebilsin.
Bu güne kadar neden ilerleme sağlanamadı? Hatta biraz kötümser yaklaşımla, ilk günlere nazaran neden daha gerilere gidildi?  Sorgulamadan kaçınılmamalı. Önce şunu sorabiliriz: Gelecek yıllarda sağlanacak olumlu gelişmeler için gerekli alt yapı oluşturuldu mu?  Türk Dünyası’nın tamamına yayın yapabilecek televizyon kanallarımız var mı? Ve onların beklentilerine uygun programlarımız nerede?  Ortak ders programlarımız hazır mı?   Gaspıralı İsmail Bey’in Tercüman’ına benzer bir gazete çıkarmak için hazırlığımız var mı?  Bu işler için kaynak ayırabiliyor muyuz? Bir basımevi sâhibi, “Türk Dünyası’na yönelik eserler basmak istiyorum.” Dese,  basacağı eserlerin listesini verebiliyor muyuz?
İLETİŞİM DİLİ
İki husus çok önemlidir: 1- Ortak dilden ziyade ortak iletişim dili üzerinde durulmalıdır. 2- Bütün Türk Cumhuriyetleri, Lâtin alfabesine geçmeli. Çünkü bilgisayar ve iletişim teknolojileri, Lâtin alfabesine göre gelişiyor. Alfabedeki harf sayısının mutlaka 29 olmasında ısrar edilmemeli.
Neden ortak Türkçe değil de ortak iletişim dili?
Ortak konuşma dili; geçmişi, duygusu, hatırâsı, edebiyatı, türküleri, bilmeceleri, tekerlemeleri… özetle zenginliği olmayan kuru ve hatta ucube bir dil olur. Milletleri şahsiyetsizleştirir, millî kimliklerinden uzaklaştırır. Bu sebeple, varılmak istenilen hedef; ortak iletişim dili olmalı. Ortak iletişim dili, zaman içerisinde ortak yazı dili hâline gelir.  Türk lehçelerindeki ortak unsurlar üzerinde yapılacak çalışmalar, daha kısa zamanda sonuca ulaşılmasına yardımcı olur. Türk soylu toplulukların dillerinde kelimelerin çoğunun ortak olduğu görülüyor. Yazılış; bir-iki harf değişikliği ile farklı, söyleniş (telaffuz) ve ekler itibâriyle değişik olabilir. Fakat kök kelime ortaktır. Türk toplulukları arasındaki ortak iletişim dili, bu ortak söz varlığına dayalı olarak geliştirilebilir.  
Ekonomi, siyâsî ve askerî alanda güçlü bir Türkiye, batı etkisinden arındırılmış Türkçe ile Türk Dünyası’nda, bu günkünden çok daha etkili olur.
TÜRK DÜNYASINI AYDINLATANLAR:
CENGİZ DAĞCI
Kırım Türklerinden yazar Cengiz Dağcı, 22 Eylül 2011 tarihinde Londradeki evinde, 91 yaşında vefat etti. Doğumu: Kırım’da Yatla Şehri’nin Gurzuf Kasabası, 1920.
Çocukluğu kıtlık, fakirlik, Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçti. Babası köyün berberi Emir Hüseyin Efendi, Annesi Fatma Hanım’dır. Ailenin 8 çocuğundan dördüncüsüdür.
İlk ve orta öğrenimini köyünde ve günümüzde Kırım’ın başşehri olan Akmescit’te yaptı. 1938’de ortaokulu bitirdi. İlk şiiri 1936 yılında Gençlik Mecmusı’nda yayınlandı. 1938 yılında Akmescit’teki  Kırım Pedagoji Enstitüsü’ne kaydoldu. Hem okuyor hem de bir gazetede çalışıyordu. 1939 yılında çocukluğunun geçtiği Kızıltaş Köyü son defa ziyâret etti. Enstitünün İkinci sınıfında iken İkinci Dünya Savaşı çıktı, askere alındı ve cepheye gönderildi. 1941’de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düştü. Savaşın sonuna kadar esir kampında kaldı. Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığındı. 1945 yılında Polonya’da Regina ile tanışarak evlendi ve 1946’da Londra’da Wimbledon yakınlarına yerleşti. Burada lokanta işletirken roman yazmaya başladı. Yurdunu Kaybeden Adam isimli ilk romanını; ‘Türkçe bana anamın konuştuğu dildir.’ diyerek Kırım Türkçesi ile yazıp, mektuplaşmak suretiyle irtibat kurduğu Yaşar Nâbi Nayır’ın Varlık Yayınevi’ne posta ile gönderdi. Roman, Ziya Osman Saba tarafından Türkiye Türkçesine çevrildi ve yayınlandı. Cengiz Dağcı, yayınlanan kitabını okuyarak Türkiye Türkçesini öğrendi ve sonraki romanlarının tamamını Türkiye Türkçesi ile yazdı. Türkiye’de yayınlanan eserleri ile Türkiye’de birçok insan Kırım’ı ve Kırım Türklerinin hayatlarını öğrendi ve soydaşlarını sevdi.  
Roman ve hikâyelerinde Kırım Türklerinin 1928’den sonra Sovyet komünist emperyalizminin boyunduruğu altında çektiği acıları dile getirir. İlk romanında bir yurdun gasp edilişini anlatır. Aslında konularında büyük sömürü savaşlarında, savaşan mantığın boşluğunu dolduran sosyal çılgınlığın içinde insanın kendini arayışı, zulme başkaldırma haysiyetinin kazanılması gibi beynelmilel boyutlar vardır. Bunun yanında anlatılan olayların gerçekten yaşanmış olması da eserlerine ayrı bir kuvvet katmaktadır. Türk edebiyatının en güçlü yazarlarındandır.  Hüzünlü bir üslûbu vardır.
İlk eserleri Varlık Yayınları arasında çıktı. Soğuk savaş şartlarının siyasî etkilerinin hissedilmesi, Sovyetler Birliği’nin sol entelijansiya ile kurduğu ilişkiler ve fikir hayatımızdaki çatlamalar üzerine Ötüken Yayınevi ile tanıştı. Ötüken Yayınevi vasıtasıyla yirmiden fazla kitabı Türk okuyucusuyla buluştu.
Romanlarında Kırım Türklerinin yaşadığı acıları hüzünlü ama berrak bir üslupla aksettirdi. 1940 yılında ayrıldıktan sonra Kırım’a  gitmemiş olmakla birlirte, Kırım ile olan ilgisini hiçbir zaman koparmadı. Kırım Türklerinin vatanlarına dönüşlerini anlatmayı ihmal etmez. Hatıralarında; ‘Ben yalnızca Kırım’ın yazarı değilim ama Kırım’ın faciasını bütün gerçeği ve içtenliğiyle yalnız ben yazabilirdim.’ Diyor. Hayatının son yıllarında içerisinde bulunduğu muhitteki karakterleri ele alan hikâyeler de yazdı.  
En büyük destekçisi savaş sırasında Polonya’da tanıştığı ve 1998 yılında kaybettiği kıymetli eşi Regina Hanım oldu. Aralarında Yazarlar Birliği’nin ve İlesam’ın yılın yazarı, Türk Ocakları’nın üstün hizmet ödülü de olmak üzere sayısız ödüller aldı. Halen Güneybatı Londra’nın yeşilliği ve tenis turnuvalarıyla ünlü Wimbledon bölgesinde yaşıyor.
Belli-başlı eserleri ve kısaca konuları:
Yurdunu Kaybeden Adam (Roman, 1956)  Esirlikten kurtulan ama hürriyetin tadına varamayan Cengiz Dağcı; ‘Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile bir mânâsı kalmadığını şimdi anlıyorum. İçinde doğduğum, gülüp oynadığım yerlerde benim dilim konuşulmuyor artık….’ Diyerek kendisini anlatıyor.
Onlar Da İnsandı (Roman, 1957)
Bâkir Kırım köylerine kapılanan ve ilk fırsatta sığınmacı olduklarını unutarak talan ve yağmaya yönelen davetsiz misafirleri anlatıyor. Yazarın çocukluğunun geçtiği köylerin destanıdır. Topraklarından kopmak istemeyenler dövüşürler; fakat sonunda mağlup edilirler.  
Korkunç Yıllar (Roman, 1958) Henüz öğrenci iken, askere alınan ve ikinci Dünya Savaşı’nda cepheye gönderilen Kırımlı bir gencin, Teğmen Sadık Turan’ın acıklı hikâyesi.  Roman, Teğmen Sadık Turan’ın hatıraları olarak anlatılmaktadır. Sadık Turan, Rusların zulmünden kaçarken Almanlara esir düşer.
O Topraklar Bizimdi (Roman, 1966) Her bölümü gerçek olaylar üzerine kurulan, köy hayatı ve toprak sevgisinden başlayarak, gitgide savaşlara ve ölüme uzanan zincirin her halkasında hayatın ve yaşamanın sıcak soluğu hissediliyor.
Ölüm ve Korku Günleri (Roman, 1970) Polonya’daki esir kampı günlerinde şahit olunanlar ve tutulan notlar… İkinci Dünya Savaşı’nda Alman işgali altındaki Polonya… Millî ayaklanma ve bunun kanla bastırılışı… Dağcı, bu şartlar altında Varşova’da yaşanmış bir insanlık dramını gözler önüne seriyor.  
Badem Dalına Asılı Bebekler (Roman,1972) Kırım’daki çocukluk günlerinin saf ve canlı yansımaları… Cengiz Dağcı o günleri; ‘Uzak ve ıssız yerlerden geliyordu Kızıltaşlılar’ın ve Gurzuflular’ın boğuk ve derinden derine acı çığlıkları kulaklarıma.’ Diyerek anlatıyor.  
Yoldaşlar (Roman, 1992) İkinci Dünya Savaşı’nda sınır hattına yakın bir bölgede başlarındaki teğmenle hareket eden bir Rus bölüğünün mâcerâları içerisinde Materyalizme tapınan insanların hikâyesi anlatılıyor.  Gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazılan eser bu teğmenin tevkifiyle son buluyor.
Ben ve İçimdeki Ben (Hatıralar, 1994) Huzurlu ve mütevazı evinin çalışma odasındaki masasına oturan yazarın serbest çağrışımlarla zenginleşip ilerleyen duygulanmalarının kâğıda bire bir yansıması. Hayatından, günlük tahassüs ve notlarından, geçmişine ve Kırım’a duyduğu özlemi anlatıyor.
Biz Beraber Geçtik Bu Yolu (Roman, 1996) Yazarının, ‘Son ciddî eserim’ olarak nitelediği romanıdır.
Hatıralarda Cengiz Dağcı (Hatıralar,  1998) Yazarın kendi kaleminden hatıraları… Bir bakıma roman kahramanlarıyla kendisi arasında kurulan ilişkiye açıklık getiriyor. Çocukluğunu, savaşa gidişini, esir düşüşünü, iltica edişini ve yazarlığının merhalelerini anlatıyor.  
Bay Markus’un Köpeği (Hikâye, 1998) Yazarın içerisinde yaşadığı İngiliz toplumu ve çevresinde yaşayan sıradan insanlar hakkında yazdığı hikâyelerden birincisi. Hikâyelerin hepsi aynı dar çevrede ve birkaç aile çerçevesinde gelişiyor. Eşini kaybeden Markus Burto’nun duygularını anlatıyor.  
Bay John Marple’in Son Yolculuğu (Hikâye, 1998) Dorothy hanım John Marple’ın gidişiyle yalnız kalmıştır. John Marple’ın gittikten Dorothy hanım kayığın kenarına eğilip, şapkanın içindeki külleri yavaşça denize döktü. Uzunca bir süre denizin derinliklerine baktı.
Oy, Markus, Oy! (Hikâye,  2000) İngiliz hikâyeleri serisinin son kitabıdır. İlk kitaplardaki kahramanların yerini torunları almıştır.
Regina (Hatıralar, 2000) Dağcı’da en çok dikkat çeken hususiyetlerden biri karısı Regina’ya olan bağlılığıdır. Eserlerinin Regina ile alakalı bölümleri yazılırken ikisi de torun sahibi olmuş sevimli ihtiyarlardır. Ömürlerinin kırk veya kırk beş yılını birlikte yaşamışlardır.
Dönüş (Roman, 2000) Sürgündeki Kırım Türklerinin vatana dünüşleri anlatılır.
Ana ve Küçük Alimcan (Kikâye, 2001) Biri anne diğeri çocuk hakkında iki güzel hikâye. Birisi daha çok dokunaklı, diğeri daha çok neşeli. Anne adlı hikâye; ‘Ana mı? Yoktu ana. Yok, vardı ana. Bir vardı, bir yoktu; türkülerimizde kaldı ana’ kelimeleri ile bitiyor.  
Genç Temuçin (Roman, 2005) Gök Moğolların kökü sayılan Bozkurtla Alageyik’in Tibet dağından kalkıp, göl ve ırmakları yüzerek Burhan dağının yamaçlarına gelip yerleştikleri zamanlar ve sonrasının romanı.
İhtiyar Savaşçı (Roman, 2006) Köyüne döndüğü gün uğruna düşmanlarla savaştığı devletin düşmanlığıyla yüzleşen bir savaşçının romanı.  
Diğer eserlerinden bâzılarının isimleri:
Anneme Mektuplar (1988), Yansılar (4 cilt halinde hâtırâlar 1990-1993), Üşüyen Sokak (Roman,1997), Bay John Marple’ın Son Yolculuğu (1998),  Benim Gibi Biri (Roman, 2005).
YESEVÎ’NİN KAPISINDA
Atam deyip bardım men
Görmek için cırları
Kaytıp gelip tapsırdım
Gözümdeki yırları

Toyda açtım gözümü
Estimdeki düşümdü
Baylaşu sardı özümü
Yâri ilk görüşümdü

Sebep ne ayrılığa
Bu tarihi kim yazdı
Kim bolgan sayrılığa
İçinde o da yandı

Yesevi’ye bardım men
Kara yerge girdim men
Ruhu ruha kardım men
Yüz sürdüm divânına

Haber verdim Yunus’dan
Giz görmedim Yanus’dan
Damlaydım okyanustan
Katsın beni yanına

Buharlandım gök boldum
Şangrakda bir koldum
Bütün üylere doldum
Nefes verdim canına

Katnaşuben ünlendim
Bir kez daha “kün”lendim
Bir olup bütünlendim
Alperen irfanına

Yesevi’ye borcum var
Kal’asında burcum var
Seferinde hurcum var
Katsın beni kanına

Gelsin erenler çağı
Güle bahşası bağı
Gel kuralım otağı
Dergâhının yanına

Ayttı dervişin biri
Gitsin nefsinin kiri
Girip toprağa diri
Şol sayın hatırına

Yaban verdi arakı
Yitti gözümün akı
Oldu kılıcım çakı
Düştüm nefsin ağına

Estinde deli rüzgâr
Gönlünde depreniş var
Ah bugün zamanın dar
Dön diriliş çağına

Peşimde gölge gibi
Gezer uğrunun biri
Durduğum kaya dibi
Döner Tanrı Dağına

Ömrüm geçti kafeste
Sandım büyük hâdise
Bende sabır yok ise
Atsınlar zindanına

Görüp ata göğrünü
Yele açıp böğrünü
Atıp atın eğrini
Çık erenler katına

İbrahim sofrası bu
Sofraların hası bu
Yesevî çorbası bu
Düşür er kaşığına

Aşka düşen dolaşır
Hak rengine bulaşır
Gönlü Hakka ulaşır
Döner Hak aşığına

Rehberini doğru seç
Anadan ve yardan geç
Tasasız, vakur, güleç
Gir altmış üç yaşına

Koy zamanın çengini
Herkes bulsun dengini
Soyunun çelengini
Geçir kurdun boynuna

Geçti ömür hay huyla
Oynaştık suyla buyla
Ab-ı hayat suyuyla
Ulaş özge sayına

Nevaî’den söz ayıt
Abay yoluna kayıt
Muhtar ol, özün ayırt
İt ürsün merdânına

Bürgüt kanatlı atın
Devşirsin saltanatın
Dokuz doğur bir batın
Dağıt dokuz boyuna

Toprak deniz dalgalı
Yiğit ulu kavgalı
Öndeki ak tolgalı
Kayıtsın otağına

Yel apardı obadan
Ayrı düştük atadan
Yarlıgasın yaradan
Alsın ulu katına

LÜTFÜ ŞEHSUVAROĞLU

(KARDEŞ KALEMLER DERGİSİ’NİN OCAK 2007’DE YAYINLANAN 1. SAYISINDAN ALINTIDIR.)