22.2 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1135

Mevlevilik ve Sema

Mevlevi Dede’si  NAİL KESOVA ile MEVLEVİLİK VE SEMÂ üzerine konuştuk:
Oğuz Çetinoğlu: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî denilince Mevlevilik, Mevlevilik denilince akla Semâ geliyor. Sizinle bu konuları konuşmak istiyorum. Önce Mevlevilik nedir, kısaca açıklar mısınız?
Nail Kesova: Mevlevîlik sadece yurdumuzda değil Balkanlarda, Arap dünyasında,  Asya ve Afrika’nın birçok ülkesinde insanları yüzyıllarca aydınlatmış ve günümüzde bütün dünya halkını aydınlatmağa başlamış ‘ârif insan / olgun insan’ yetiştirme okuludur diyebiliriz.
Çetinoğlu: Mevlevî Dervişi nasıl olunur?
Kesova: Mevlevî Dergâhına  intisâb etmek isteyen, Mevlevî Dervişi olmak isteyen kişi dergâh tarafından tanınan bir şahıs tarafından getirilir ve tavsiye edilir. Bu bir ön eleme gibidir.  Dinî alt yapısı olan, güzel sanatlara, özellikle müziğe yeteneği olan kimseler tâlib olur veya teklif edilir. (Yabancılar bundan müstesnadır). Çünkü Mevlevî Dergâhları Güzel Sanatlar Akademisi ve/veya Konservatuar gibidir. Aynı zamanda abdest alınacak şadırvanı  ile meydanı, mihrabı ile bir ibâdethanedir. Kabul edilen kişi üç gün süre ile mevlevihanenin mutfağında saka postu adı verilen bir postta 3 gün süreyle oturur.  Seccade büyüklüğünde bir koyun postudur. Abdest v.s. gibi zarurî ihtiyaçları dışında posttan ayrılmaz.  Onun üzerinde ibâdet eder, yer, içer, uyur, düşünür.  Üçüncü günün sonunda kararını bildirir.  Arzu ederse vazgeçebilir. Çünkü önünde 1001 gün gibi uzun bir süre devam edecek olan  ‘çile günleri’ vardır. Dergâhta yatıp kalkacaktır. Dışarıda görülecek hizmetler de olsa fazla oyalanmayacak ve behemehal akşam ezanından önce dergâhta olacaktır. Aksi halde çilesi kırılır yeni baştan başlamak mecburiyetinde kalabilir. 1001 gün sonunda ‘Dede’ olacaktır.  Kararı olumlu ise Dede’ye bildirilir.  O’nun da düşüncesi aynı yönde ise sikkesi (1)  tekbirlenir (2)  ve ‘nevniyâz /yeni öğrenci’, isminin sonuna ‘can’ kelimesi eklenerek çağrılmağa başlanır.  ‘Ali Can, Hasan Can’ gibi.
Dergâhta on sekiz hizmet vardır.  Nevniyâz sırası ile bu hizmetleri görmeğe başlar. Önce Aşçı Dede’nin hizmetindedir. Aşçı Dede; ‘Gel Ali Can, bak biz burada sadece yemek pişirmiyoruz.  İnsan da pişiriyoruz!’. Der.
On sekiz hizmetin bir kaçını söyleyelim:
Ayakçı:  Ayak hizmetlerini görür, gerekli şeyleri getirir götürür. Nevniyaza ilk önce bu görev verilir.
Bulaşıkçı: Kap-kacak, tencere tabak bardak v.s.nin yıkanmasından sorumludur.
Pazarcı:  Sabahları pazara gider, alınacak yiyecekleri satın alır gelir.
Somatçı: Sofraları kurar, kaldırır, yerleri süpürür.
Yatakçı:  Canların yataklarını serer, kaldırır, devşirir.
Süpürgeci: Bahçeyi, etrafı süpürür vesaire…
Çetinoğlu:  Mevlevihâneler ‘Güzel Sanatlar Akademisi gibidir.’ Dediniz bunu açıklar mısınız?    
Kesova:  Burada nevniyâzın yeteneğine göre seçebileceği birçok konu vardır.  Elbette önce semâ… Her derviş semâ meşk eder  ve Mevleviyim diyenin gücüne göre teknik becerisi nisbetinde bir semâ’ı vardır.
Rahmetli semâ dedem Postnişîn Ahmed Bican Kasaboğlu Dede’nin annesi bana bir gün, ‘Nail Bey oğlum Mevlevilik kolay, sabah namâzından sonra sessizce Allah Allah diyerek 18 çark atacaksın’. Bu sözleri bana Yûnus’un bir şiirini hatırlatmıştı. Hakikate,  ma’rifete hangi yoldan gideceğimi öğütlüyordu.
‘Şeriat tarikat yoldur varana
Hakikat ma’rifet andan içerû’
Sonra, başta Ney üfleme, kudüm vurma, ut tanbur, kanun v.s. gibi klasik müzik aletlerinin hemen hemen tümünün yapımı dahil eğitimi veriliyor. Ayin-i Şerif ve ilâhiler meşk ediliyor.  Ayrıca başta hat, ebru, tezhib, kâğıt, ahşap oymacılığı v.s. gibi birçok meslekî çalışmaları yapılıyor.  Bunları hep hücre sâhibi Dedeler (Dedegân) öğretiyor.  Bu duruma göre dervişliğe soyunan nevniyâz, 1001 gün sonunda hücre (küçük bir oda) sâhibi olacak ve öğrendiği konularda yeni talebelere hocalık yapacaktır. Ancak İsmail Dede Efendi gibi çok üstün yetenekler dergahın şeyhi Dede Efendinin tasvibi ile 1001 günden önce de, dede olabilmişlerdir.
Çetinoğlu:  Çile çıkarmadan Mevlevilik olur mu?
Kesova:  Dergâhtaki halka açık faaliyetleri semâları, mi’râciye icrâlarını sâir sohbet, meşk v.s.leri  tâkib eden ve zamanla dergâhın yakından tanıdığı dergâhla ilgilenen  ve Mevlevî olmak isteyen  şahıslar da sikkeleri dedeler tarafından tekbirlenerek mevlevî olabilirler.  Bu kişilere seven anlamında muhib (mevlevî muhibbi) denir.
Çetinoğlu: Okuyucularımızı semâ konusunda bilgilendirir misiniz?
Kesova:  Bugün fizik ilminde var olmanın temel şartının dönme olduğu kabul edilmektedir.  Cismin en küçük parçası olan atomun içindeki elektron, nötron, protondan evrenin atomu olan galaksilere kadar her şey dönmektedir.  Muhiddin-i Arabî (4) Hazretleri onların bu dönüşleri esnasında Allah’ı zikrettiklerini söylemiş ve ‘Ben işitiyorum’ demiştir. Nitekim Allah c.c. ‘Yedi gök ve yer ve içlerinde ne varsa O’nu tesbih ediyor.’ Buyuruyor.  (Kur’anı Kerim, 17. Sûre, 44. Âyet)
Demek ki insan dışında bütün varlıklar ibâdet halinde. İşte, mevlevînin zikri olan semâ ile insan, ‘Allah-Allah’ diyerek dönmekle evrenin toplu zikrine aynı paralelde katılmakta ve ‘Ben kâinata sığmam bir mü’minin kalbine sığarım’ diyen Allah’ı ( c.c.) kalbinde hissederek O’nun etrafında dönmektedir. Huzurunda semâ etmek şerefine nail olduğum Mevlevi Dedesi Mithat Bahari Beytur Efendi Hazretleri bir şiirinde bu durumu şöyle tasvir ediyordu:
‘Sanma beyhude döner vecde gelen âşıklar
Ten-i fâniyi atıp akla veda eylerler
Nay’dan bang-i elestîyi duyup âh ederek
Hakkı âgûşa sarar öyle semâ eylerler’                                                                                                              
Mithat Bahari Efendi bu şiirinde Mevlevî Allah âşıklarının boşuna dönmediklerini ölümlü varlıklarından sıyrılıp aklın ötesinde bir sahaya geçtiklerini ve ney sesinden Allah’ın insanı yaratmadan önce yarattığı  ruhlarımıza hitabını algılayarak (tabiri câiz ise) O’nu kucaklar gibi sararak döndüklerini söylüyor.
Çetinoğlu:  Bir çağrışım (tedâi) oldu, Semâ ibâdet midir?
Kesova: Şüphesiz ibâdettir. Bildiğiniz gibi vakit namazları asli ve farz olan ibadetlerimizdendir. Mevlevî Müslüman’dır önce namazını kılması gerekir.  
Ne diyor Yûnus Emre Hazretleri:
Müslüman’ım diyen kişi
Şartı nedir bilse gerek
Allahın emrini tutup
Beş vakt  namaz kılsa gerek
Bu bakımdan vakit namazlarından sonra semâ edilmektedir. Evvelce semâ ve diğer turûku âli (diğer mânevi topluluklar) zikirlerine (5) nâfile ibâdet denirdi. Nafile kelimesinin iki mânâsı var: birincisi ‘lüzumsuz, faydasız’ demek.  İkincisi ‘gönüllü olarak yapılan’ demek.  Burada ikincisi kastediliyor.  Allah (c.c.), ayakta, oturarak veya yan yatmış durumda O’nu zikredebileceğimizi öğütlüyor (Âl-i İmrân, 191. Âyet). Bu dönerek beni zikretmeyin manasına gelmiyor. O’nu zikretmeyeceğimiz durumların listesi yok ama herhalde biliyoruz. Mevleviler de dönerek zikrediyor ve bu bir ibâdettir.  Semâ’ın gerçekte de bir dans veya bir oyun değil bir ibâdet görüntüsü var. Yeknesak bir dönüş gibi görünse de çok mânâlı bir dönüş ve bir güç gerektiriyor, bir tekniği de var. Semazen her bir çarkta (dönüşte) kalbî olarak Allah’ı zikretmekte, O’nun güzellik ve ihtişamına konsantre olmağa çalışmaktadır. Bu konuda Allah’ın güzel isim ve sıfatlarından (Esmâ ül Hüsnâ) yararlanmaktadır.  
Namaz için ‘mü’minin mi’râcıdır’ buyrulduğu gibi semâ için ‘Mevlevinin mi’râcıdır’ denmiştir. Semâdan kasıt mümkün olduğu kadar Allah’a (c.c.) yakın olmak, O’nda yok olarak (fenâ fillah) O’nunla var olma (beka billah) şuuruna ve zevkine varmaktır. Hz.Mevlana bir rübaisinde şöyle söylüyor:
Başımı koyduğum her yerde, secde edilen O’dur
Dört köşe ve altı bucakta tapılan O’dur
Bağ, bahçe, gül, bülbül, semâ, sevgili
Bütün bunlar hep bahane asıl maksat O’dur
Âşık Yunus’un bir şiirinin son dizeleri bu şuuru ve zevki şöyle tasvir ediyor:
Yunus Emre’m kâmil oldu îmânım
Hazreti Hakka vasıl oldu cânım
Lâmekân şehridir şimdi mekânım
Bekabillah oldum elhamdülillah
Yunus Emre bu şiirinde imânının olgunlaştığını, Allaha ulaştığını, O’nun gibi Mekân’dan münezzeh bir hâle geldiğini ve yok olup Onda var olduğunu söylüyor.
Bu hâller zikir esnasındaki hâllerdir.  Bu namazda olur, nâfile ibâdetler esnasında olur. Allah’ın (c.c.) lûtf-u keremindendir
Çetinoğlu:  Semâ nasıl seyrediyor, anlatır mısınız?
Kesova: Âyin-i Şerif denilen bir beste ile semâ edilir. Ayin-i Şeriflere, ‘Mevlevî Âyini’ de denilir, Dinî Musikimizin en önemli formudur. En uzun eserleridir.  En büyük bestecilerimiz en güzel bestelerini Ayin-i Şerif olarak yapmışlardır, Itri, İsmail Dede Efendi, Sultan Üçüncü Selim Han gibi. Bu bestelere kısaca âyin de denir.  Burada bir hususu belirtmek isterim. Zikir veya ibâdet olarak ifâde ettiğimiz olayın adı Semâ veya Mukabele’dir. Dervişlerin dönüşleri esnasında çalınan bestenin adı âyin’dir. Genelde Hz.Mevlana’nın Allah’a olan aşkını dile getiren şiirleri bestelenmiş ve besteciler o güzel sözlere layık melodiler yazmağa çalışmışlardır. Bendeniz de Rast Makamında bir âyin besteledim.  2007 yılında Almanya’da Berlin Filarmonik Hall’da sergiledik. Çaldık, okuduk, döndük. Çok büyük bir beğeni topladı. Heyecanlı idim. Hz. Mevlana, Yunus Emre, Yusuf Ziya İnan gibi tasavvuf büyüklerimizin şiirlerine ne derece yakışır melodiler yazabildiğimi merak ediyordum. Neticenin olumlu görüntüsü beni de memnun etti. Ülkemizde henüz icra edemedik. İnşallah 2012 yılında bir fırsatımız olur dostlarımıza sunarız, hep birlikte zikrederiz.
Semâ 4 bölümdür. İlallah, maallah, fillah, minallah. Türkçe olarak: Allah’a Doğru, Allah ile Allah’ta, Allah’tan diye söyleyebiliriz. Bunlar Allah’a yakınlık safhalarıdır. ‘İlm el Yakîn, Ayn el Yakîn, Hakk el Yakîn’ olarak da ifade edilir.  
Çetinoğlu: Bu tabirleri açar mısınız?
Kesova: Dört selâm (Dört Bölüm) olan Semâ’ın 1. Selamı, insanın ilim (bilgi) yoluya Allah’ı (c.c.) idrak etmesidir.  Aklı ile de diyebiliriz. Bu İlm el Yakîn safhasıdır.
2. Selâm: İnsanın yaratılıştaki azameti, ihtişâmı, güzelliği, görerek Allahın kudreti karşısında hayranlık duymasıdır. Bu Ayn el Yakîn’dir.
3. Selâm: İnsanın hayranlık duygularının aşka dönüşmesi aklın ötesine geçişi ve vuslata erişi, fenafillâh oluşu ‘mûtû kable en temûtû / ölmeden önce ölünüz’ sırrına erişidir. Yine Yunus Emre böyle bir hâli, bir mısraında  ‘Ölmeden ön öldük elhamdülillah’ diye anlatıyor.  Başka bir şiirinde de:
‘İsa gibi dünya koyup gökleri seyrân eylerem
Musayı didâr olmuşam ben ‘len terani’ neylerem’
Diyor. Bu hâl Hakk el Yakîn hâlidir. Âşık Yûnus bu şiirinde Hz. İsa gibi manevi âlemde dolaşmakta olduğunu söylüyor.  Hz. Musa’nın Allah’a (c.c.) ‘Seni görmek istiyorum’ dediğinde, kendisine ‘Sen beni göremezsin / len terâni’ diye bir hitab geldiğini ima ederek  ‘ben len terani’yi ne yapayım ki ben gören Mûsâ olmuşum’ diyor.
4. Selâm: Semazenin kulluğa dönüşüdür. Semazen Allah’ın ve kulluğunun idraki içindedir.  Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmesi ve ‘insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır’ düşüncesi ile daima sâlih amel işlemesi gerektiğinin şuurundadır.  Yani sebebi hilkatini  (yaratılış maksadını) anlamıştır. Allahın bizden istediği O’na kulluk (ibâdet) ve insanlığa hizmettir.  İnsan için en yüce mertebe Allah’a kulluktur. Yüce Peygamberimiz de ‘Abduhû ve Resulühû Allahın (c.c.) kulu ve resûlü’ idi. Biliyorsunuz ‘Ben Allah’ım diyen de olmuştur.’
Çetinoğlu: Hallac-ı Mansur (6) da ‘ene’l Hakk’ (7) demişti.
Kesova: Hz. Mevlânâ, O kişinin ‘ene’l Hakk demesi, ateşe sokulan bir demir parçasının kor haline geldikten sonra Ben ateşim!’  demesi gibidir, diyor.
Çetinoğlu: Bir de ‘Kendini bilen rabbini bilir.’ buyrulmuş.
Kesova:  Evet, ‘Men arefe nefsehû fekat arefe rabbehû.’  Hadis-i Şerif.  Bizim bu hususta bir özdeyişimiz de var. ‘Kişi kendini bilmek gibi irfân olamaz.’  Mevlevîhâneler için ‘irfân mektepleri’ diyebiliriz. İnsan kendini ne kadar iyi tanırsa Allah’a da o derece ârif olur.  Allah (c.c.) insanı kendisi için, bilinmekliği için yarattı ve kendisine halife kıldı. Evreni de insan için yarattı. Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin Hüseyni Makamında bestelediğim bir şiiri şöyle sona eriyor:
‘Bayram özünü bildi
Bileni onda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni’
Bütün peygamberler Allahın (c.c.) varlığını ve birliğini bildirmek için gönderilmişlerdir.  Onun yarattığı bütün varlıklar fânidir. Huvel Baki / kalıcı olan ancak O’dur.  Evrende var olan, görünen, görünmeyen her şey O’nun isim ve sıfatlarının zuhurundan ibârettir. Ancak zâtına delil insandır:
‘Hüsnünü izhâr eder bunca sıfât
Zâtına insanı bürhân eylemiş’
Niyazi-i Mısrî, yukarıdaki dizelerinde Allah c.c. için ‘Güzelliğini göstermek için (esmâül hüsnâsını) güzel isim ve sıfatlarını (cemîyl, kadiyr, settar, gaffar v.s.) görüntüye getirmiş fakat şahsına (zâtına) delil olarak insanı yaratmıştır.’ Diyor.
Her şey canlıdır. Ancak, Yûnus’un ‘Bir ben var benden içerû’ dediği gibi insan da başka varlıklarda olmayan bir şey var. Ruh. Ruh, ilâhi bir lütuftur.  Allah insana ‘ruhumdan ruh üfürdüm’ buyuruyor. Hz. Pirimiz Mevlânâ,  ‘İnsan içinde kimin misafir olduğunu bilse idi, başka türlü hareket ederdi’ buyuruyor.
Çetinoğlu: Semâ’ın 4. selâmdan ibâret olan esas kısmına girmeden bir takım faaliyetler var.  Onlardan bahseder misiniz?
Kesova: Vakit namazı edâ edildikten sonra dervişler şeyhin kırmızı postunu ve kendi postlarını usulüne uygun meydana (semâhaneye) yerleştirirler.  Bu işi bir iki görevli semâzen yapar.  Önce Mıtrıb Heyeti (Müzisyenler) gelir.  Yerlerini alırlar, sazlarını akort ederler. Sonra semâzenler içeri girer.  Semâzenbaşı öndedir. Birer birer kırmızı postu selamlayarak sağ tarafa doğru yürürler yerlerini alırlar.  Bu esnada Mıtrıb Heyeti de ayağa kalkar.  Postnişin Dede Efendi (Şeyh) içeri girer.  
Postu selamlar.  Semazenler ve müzisyenler de aynı şekilde selam verirler. Yürür, kırmızı postunun önünde durur.  Önce müzisyenlere bakar sonra semazenlere bakar ve başını eğerek onlara da selam verir. Onlarda dedeye aynı şekilde selam verirler ve hepbirlikte secde ederek otururlar.  Müzisyenler önlerinde, ellerinde sazları olduğu için secde etmeden otururlar.  Na’than kalkar, na’t-i şerif okur.  Na’t,  Peygamber Efendimize methiyedir. Büyük bestecimiz Buhurizade Mustafa Itri Efendi tarafından bestelenmiştir.  Bunu takiben ney taksimi yapılır.
Çetinoğlu: Ney ve ney sesi de bir şeyleri temsil ediyor değil mi?
Kesova: Evet, Ney, İnsan-ı Kâmil’in remzidir. (8) Ney sesi de Hakk’ın sesini, nefesini temsil etmektedir. Ney taksiminden sonra peşrev adı verilen müzik parçası çalınır. Semazenler ellerini sertçe yere vurarak secde ederler ve ayağa kalkarlar. Bu hareket öldükten sonra dirilişi (Ba’su ba’d el mevt) temsil etmektedir.  Postnişin denilen Şeyh/Dede de ayağa kalkar selam verir hep birlikte üç kere tekrar edilen dairevî yürüyüşlerine başlarlar.  Bu bölüme Devr-i Veledî denir.  Hz. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Efendimizin ilâve ettiği söylenir. Devri Veledî biter bitmez Ayinhanlar (Okuyucular) Ayin-i Şerif dediğimiz esas besteyi okumağa başlarlar.  Enstrümanlar da aynı şeyi çalmaktadırlar. Semâzenler üzerlerindeki siyah hırkaları çıkarıp öperek yere bırakırlar.  Semazenbaşının işareti ile beyaz tennureleri ile birer birer gelip  Dede’nin elini öperek semâ’a girer ve dönmeğe başlarlar. Bu birinci selamdır.  Okunan âyinin her selamı bitince selam verip kenara çekilirler Dede ortaya doğru yürüyüp dua eder tekrar postuna geri gelir.   Semazenler 2. selama girerler.  Bu böylece devam eder 4. selamda Dede de ortalarında döner. Âyinin sonunda Son Peşrev çalınır ve herhangi bir saz son taksimi yapar.  Dede, döne döne postuna doğru gelir. Postuna ayak basar basmaz dönme sona erer, müzik susar.  Kur’an okunur. Semazenbaşı duasını yapar. Tekbir okunur.  Dede Fatiha çeker. Herkes Fatiha okur. Dede son duayı (post duası) yapar.  Sonunda ‘Hu diyelim’ Der.  Hep birlikte ‘Huuuu’ denir. Dede önce Müzisyenlere, sonra semazenlere ‘Esselâmu aleyküm’ der. Onlarda ‘Aleyküm Selaaaaam’ diye uzatarak dedenin selamına cevap verirler. Semâ sona erer.  Önce Şeyh Dede sonra semâzenler daha sonra mıtrıb heyeti yani müzisyenler sırasıyla Şeyh postunu selamlayarak semâhâneyi terk ederler.
Çetinoğlu: Semâzenlerin dönüşlerinde bir özellik veya sembolik mânâlar var mıdır?
Kesova:  Semazen sağdan sola doğru döner. Kâbe’deki tavaf da sağdan sola doğrudur.  Kolları yukarıdadır. Sağ eli yukarı doğru açık, sol eli aşağıya doğrudur. Hakk’dan alır halka veririz manasına gelmektedir.  Mevlevilerin kıyafetlerinin her bir parçasında, hareketlerinde, konuşmalarında birçok özellik ve sembolik mânâlar vardır.  
Çetinoğlu: En sonda okunan Kur’an-ı Kerimde de bir özellik var mı?
Kesova: Var Efendim.  Özellikle Bakara suresinin 115-117 âyetleri okunur. ‘Doğu da batı da Allahındır ve her ne tarafa dönerseniz dönünüz Allah’ın huzurundasınız… O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Eğer bir şeye hükmederse ol der ve olur.’
Çetinoğlu: Son bir soru.  Hz. Mevlana’nın semâ’ı nasıldı?
Kesova: Hz. Mevlana’nın Şems-i Tebrizî’yi tanıdıktan sonra semâ ettiğini oğlu Sultan Veled’den öğreniyoruz.  Bazı kaynaklarda Şems’in ona semâ etmesini tavsiye ettiği, semâda bir şeyler olduğunu söylediğine rastlıyoruz. Sohbet arkadaşı Şems-i Tebrizî’nin kaybolmasından sonra bir gün kuyumcu Selahaddin’in dükkânının önünden geçerken altın döven çekiç darbelerinin ritminden cezbeye kapılıp dönmeğe başlamıştır. Bazen de ders verirken birden bire cezbeye kapılıp sema’a kalkıyordu.
Onun şu sözlerinde pek güzel semâ tarif ve tasvirleri var, ‘Sema nedir biliyor musun?’ Diye söze başlar:
‘Belî (evet) sesini işitmek, kendini unutup Allaha kavuşmaktır
Dostun hâlini görüp bilmek ve lâhut perdelerinden Allahın sırlarını işitmektir
Varlıktan habersiz olmak ve mutlak fânilik içinde bekâ zevkini tatmaktır
Nefisle savaşmak, yarı boğazlanmış tavuk gibi toprakta kanlı bir halde çırpınmaktır
Yakup peygamberin ilâcını ve Yusuf’a kavuşma kokusunu gömleğinden hissedip koklamaktır
Musa Peygamberin asâsı gibi her dem Firavun’un sihirlerini yutmaktır.
Meleğin sığmadığı ‘li mâ Allah’ sırrına vasıtasız olarak ulaşmaktır
Şems-i Tebrizi gibi gönül açmak ve kudsî sırları görmektir.’      
Çetinoğlu: Nail Bey, çok teşekkür ederim.  Bu sohbetimizi okuma imkânı bulanlar, öyle tahmin ediyorum ilk fırsatta bir semâ törenine gidecekler ve töreni bütün derinliği ile yaşayacaklar, ruhları ilâhi rahmetle yıkanmış olarak, dünyaya neden getirildiklerinin şuuruna varacaklar.  Onları kendilerinden bekleneni yapmağa vesile olabildiysek ne mutlu bize…
Efendim, aşk u niyâz ile…

NAİL KESOVA
1936 İstanbul doğumlu olup, babası Said Efendi Kosova’lıdır.  Yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde İşletme üzerine yapmıştır.  İş hayatında; Türk, İngiliz,  Amerikan, ve Türk/Arap şirketlerinde Kredi Müdürlüğü, Muhasebe Müdürlüğü, Malî Genel Müdür Yardımcılığı gibi üst düzey yöneticilik yaptı.  İngilizce, Arapça bilir, Farsça, İtalyanca ve Almanca’ya aşinadır.
Dindar bir âileye mensuptur.  Annesi Nebîye Hanım tanınmış güzel sesli bir Mevlidhan/Hafız idi.
Nail Kesova; Tasavvufla ilgilendi. Sesi ile Mevlevi Hafız Sadettin Heper’in dikkatini çekmiş ve 1966 yılında her sene Konya’da yapılmakta olan Mevlevi Sema Törenlerinin Mıtrıp (Müzisyenler) heyetine alınmıştır.  Birkaç sene sonra, semâzenbaşı (sonra Postnişin olan)  Ahmed Bican Kasaboğlu’ndan semâ meşk ederek semâzen olmuştur. Yıllar içerisinde bu kültürde ilerlemiş 1982 yılında Milano’da Mevlevî sema töreninde Semazenbaşı olmuş 1994 yılında da Hazreti Mevlânâ’nın 21. kuşak torunu Dr.h.c.Celalettin B.Çelebi’nin icâzeti ile Postnişin / Dede olmuştur. Bir tanesi Rast Makamında Âyin-i Şerif olmak üzere 50 civarında beste yapmıştır. Rast Âyin-i Şerifi 23 Ekim 2007 yılında Berlin Phiharminic Hall’da icra edilmiş, büyük ilgi görmüştür. Ünlü Neyzen Niyazi Sayın’dan Ebru öğrenmiş. Kültür Bakanlığı Beste ve Ebrû yarışmalarında ödüller almıştır. Galata, Mevlevi Musikisi ve Semâ Topluluğu olarak birçok kereler katıldığı, İtalya’nın Genova şehrinde yapılmakta olan Akdeniz Müzik Festivali’nin 20 yılı sebebiyle İtalya’ya davet edilmiş ve kendisine ‘Premio alla Carriera 2011’ başarı ödülü sunulmuştur. Hindistan, Pakistan, Azerbaycan’da, Avrupa’nın bütün ülkelerinde, İngiltere, Amerika, Kanada’da sema törenlrine katılmış, birçoğunu yönetmiştir. Ünlü Fransız Yönetmen François Dupeyron’un yönettiği yılın en iyi filmi seçilen ve filmde bir sûfi başrolü oynayan, ünlü aktör Ömer Şerif’in de en iyi aktör seçildiği MOMO adlı filmde bir sema töreni yönetmiş ve bu film, kültürümüzün tanıtımında önemli rolü olmuştur.  Mevlevi Müziği ve Semâ’nın UNESCO tarafından ‘Masterpiece of the Oral and Intangible Heritage of Humanity / Insanlığın Dokunulmaz Kültür Mirası’ olarak kabul edildiği faliyetler kapsamında, Kültür Bakanlığı ve Milletlerarası Mevlânâ Vakfı”nın çalışmalarına katılmıştır.

AÇIKLAMALAR:
(1) sikke: Mevlevî dervişlerinin başlarına giydikleri külâh.
(2) tekbirlemek: Tekbir; Allah’ın yüceliğini belirtmek için söylenen ‘Allahü Ekber’ sözüdür. Mevlevîlikte tarikata yeni giren kişi için yapılan törende, ‘Allahü Ekber’ sözünün söylenmesi, sikkenin tekbirlenmesi anlamındadır.  
(3) meşk etmek: Müzikte, ebruda, hattatlıkta; çalışmak öğrenmek. Mevlevilikte semâ yapmasını öğrenmek.
(4) Muhyiddin-i Arabî: İspanya’da 1165 yılında doğdu. Şam’da 1240 yılında vefat etti. İslam filozof ve mutasavvıfıdır. Tunus, Fas, İspanya, Mısır, Filistin, Hicaz, Mekke ve Badat’ta yaşadı. 1204 yılında Konya’ya geldi. Selçuklu Sultanı 1. Keykavus tarafından büyük saygı ile karşılandı. Müstakbel sultan 2. Keykavus’a hocalık etti. 1230’da Şam’a yerleşti. Malikî Mezhebine mensuptu. Vahedt-i Vücud felsefesinin kurucusudur. Hz. Mevlana üzerinde büyük tesiri olmuştur.  
(5) zikir: Allah (cc) adının art arda söylenmesi suretiyle yapılan bir nevi dua.
(6) ) Hallac-ı Mansur: Tasavvufun gelişmesine önemli katkıları olan tanınmış bir mutasavvıftır. 858 yılında İran’da doğdu. Üçüncü defa Hac ettikten sonra Hac’da kesilen kurbanlar gibi kendisinin de Allah yolunda kendini fedâ etmek istediğini haykırmaya başladı. Sözleri halk ve ulema arasında huzursuzluğa sebebiyet verdi. Kimileri O’nun şarlatan, kimileri de kerâmet sâhibi bir velî olduğunu iddia etti. Mansur’un; ‘Allah benim içimde, ben O’nunla bütünleştim’ şeklindeki sözleri, ‘Allah olduğunu iddia ediyor’ şeklinde yorumlanmıştı. Muhakeme edilerek hapis cezâsına çarptırıldı. Bir müddet sonra tekrar mahkeme huzuruna çıkarıldı ve bir oldu-bittiye getirilerek idam kararı verildi. 922 yılında idam edildi.    
(7) Ene’l Hakk: ‘Ben Hakk’ım.’ anlamına gelir. ‘Hak’tan gayrı değilim.’ demektir. Cenab-ı Allah’ın varlığının yarattıklarını kapsaması, onlarda yüz bulması ilkesi üstüne kurulu tasavvufî bir yaklaşımdır. ‘Hakk benim içimde, Hakk ile özdeşleştim’  şeklinde de özetlenebilir.
(8) remz: işâret, alamet, belli bir şeyi ifâdee den şekil, sembol.

Bir Rizeli’nin Dersim’e Bakışı (Ya da Dersim’in Kredi Notu)

Bir Rizeli’nin taammüden söylediği sözlerin enkazında kalanlar kurtarılamasa da Erdoğan Bayraktar 5,2’nin şiddetinden kurtarıldı. Allah onu TOKİ’ye bağışladı. Tam Bakan‘ın kellesi isterken İzmit‘te Kartepe Vapuru kaçırıldı – bak Allah‘ın işine – ve konu gündemde düştü. Kaçıran niye kaçırdı, kaçırtan onu niye susturdu? Türkiye‘nin kredi notu düşürülürken bir başka Rizeli Dersim‘de yaşanan katliamdan (!) ötürü Devlet adına özür diledi. Tamam, asıl mevzu halının altına süpürülecekti ama gündem böyle bir anda deprem + tsunami + nükleer çevre felaketiyle birlikte değişir mi? Bir anda olduk Japonya.

Hükümet kredibilitesini düşünürken halkı resmen Devletine karşı kin ve nefret duygularına sevketmiştir. Hem de kimin referansıyla? Necip Fazıl‘ın. Şimdi gelelim fasulyenin faydalarına.. Bir; anne tarafından hemşehri olduğum Tayyip Erdoğan‘la istersem akraba bile çıkarım. İki; üniversite yıllarında en çok etkilendiğim 2 kişiden biridir Necip Fazıl (diğeri Fethullah Gülen).

Başbakan’ın alıntı yaptığı kitap ‘Son Devlerin Mazlumları‘ adeta Millî Mücadele Muarızlarıdır. Devrin APO’su Şeyh Said‘in ve Genç İsyanı‘nı bile 2’inci sıradan mazlum gösterir. Millî Mücadele aleyhine fetvalarıyla meşhur İskilipli Atıf Hoca‘yı ise 4’üncü sıraya koyar.

Herkes bilir ki mesele ne şapkadır ne şeriat. Kurtuluş Savaşı‘nda emellerini işgalcilerin emellerine bağlayanlar yeni Cumhuriyeti buldukları her fırsatta dış destek / iç köstek demeden delme denemelerine giriştiler. Osmanlı‘dan kalma hainliği hoşgörme hastalığına şükür ki genç Devlet düşmedi ve ihaneti affetmedi. Zira Türkiye Cumhuriyeti kuruluş itibariyle çelik bir çekirdektir.

Başbakan dedesinden çok dinlemiş. Neyi dinlemiş? Tavuk kümesine saklandıklarını. Rus işgalini, Rum mezâlimini görmemişler mi; onu kim anlatmış? Rize‘de “Bi cöreyim, adam nasi yuvarlanayi” diye bedavadan bayırda adam vurulduğunu da mı anlatmamışlar? 150 yıllık derebeyleri / kabile savaşlarını ne yapmışlar?

Devlet mübadeleyle homojenize edilmiş fakat vergi vermeyen ve başkaldıranların da Laz, Yörük, Kürt, Alevî, Sünnî, İzmirli, Diyarbakırlı, Rizeli, Tuncelili olduğuna bakılmaksızın kafası kırılmıştır. Ama Başbakan‘ın İbrahim Sadri gibi okuduğu o Dersim terâneleri bir Necip Fazıl uydurmasıdır. Kitaba bakarsanız Erdoğan az bile anlatmış: Yok Kadınların karnı deşilmiş, yok erkekler doğranıp buğday sapları üzerinde yakılmış, yok 1’le 10 yaş arasındaki çocuklar derede katledilmiş… (Toplamış 50 bin)

Eşeğe iz’an demişler, yatıp uzanmış“. Bunları dinlerken aklıma Halepçe Katliamı geldi, Hitler‘in fırınları geldi. Acaba dedim, bunları Yunanistan Başbakanı söyleseydi ne tepki verirdik? PKK tüm gücüyle 2012 – 2013’te Hakkâri‘yi fiilen Türkiye‘den ayırmaya kalktığında bakalım ne Dersim tepkisi vereceksiniz? Seyit Rıza’nın Şerif Hüseyin’den ne farkı var? O aşiretler ne için ve hangi gazla ayaklanmışlar?

Bu şu demektir; bundan sonra tepki vermeyin ve millî refleks göstermeyin. Ermenilerden özür artı iade-i taahhütlü tazminat ve toprak. Sonra Süryanîler, sonra Rumlar, sonra Keldanîler.. Nasturî İsyanı‘nı pardon katliamını da unutmayalım. Gayri siz varken düşmana ne gerek var!

Başbakan sık sık “Biz bakkal dükkânı yönetmiyoruz, Devlet yönetiyoruz” derdi. Şimdi düşünüyorum da bu muymuş? Eğer buysa anamın dayısı rahmetli Hacı Bakkal (Osman Emice) bile daha iyi yönetirmiş.

Her şeyi kredi notuna tahvil edenlere not: Necip Fazıl‘ın bende kredisi kalmadı. Büyük (Orta) Doğu Marşı‘na girmiyorum bile. Yok, çok isteyen varsa onun için de bir sıkımlık yazı yazılır.

Ben okudum – ufledum, o uçti; ha bu Cumhuriyeti kurmak sanki suçti

Hortlayan Irkçılık ve Ötekileştirme

Türk Milleti mümkün olduğu kadar kamplaştırılmaya çalışılıyor. Cumhuriyetçi -Osmanlıcı, Dersimci-Dersim karşıtı, Alevi-Sünni kutuplaştırması gibi örnekler gitgide çoğalıyor. Maksat yeni “ötekiler” yaratmaktır. Alevileri bağlı oldukları Cumhuriyet ve Atatürk aleyhtarı cephenin parçası yapabilmek için oyunlar oynanıyor. Bunun için Dersim kullanılıyor. Devlet adamı ciddiyeti ile bağdaşmayan ucuz ve basit politikalardan uzak durulmalıdır. İhanet dağdan şehre indi ve KCK adını aldı. Küresel patronun uygun bulacağı bir zamanda sokaklarda devlet güçleri ile çatışmalar çıkabilir. “Arap Baharı” devam ettirilebilir. Aslında biz “Arap Baharı”nın birincisini Osmanlının çöküş ve parçalanma döneminde yaşamıştık. Bugünlerde de İkinci Tanzimatı yaşıyoruz.

“KCK ile PKK aynıdır. KCK’dan da özür dilensin” diyen malûm etnik ırkçı partinin başkanı yanlış bir şey söylemiyor. PKK ile KCK aynıdır. Ancak ciddi bir yönetim bu kadar tavizci ve vurdumduymaz olmaz. Barzani ve Talabani gibi yaratıkları arabulucu kabul etmez. Oslo’da örgütle müzakereye oturarak Devletin itibarını zedelemez. Ülkemiz yine masa başında terör örgütünü bize karşı kullananlara, sözde dost ve müttefiklere yenik düşürülmeye çalışılıyor.

Diğer taraftan, bu kadar değerli Osmanlı padişahı varken tavizci ve Batı çıkarlarına hizmet eden, zevk-ü sefa düşkünü Abdülmecit üzerinde duruluyor. Her halde, anma sırası İngiliz Muhipler Cemiyeti Başkanı Sait Molla, ihanet merkezi Ali Kemal ve işbirlikçi Sadrazam Damat Ferit‘e de gelecek. Türkiye’ye hakaret edenler, ihanet edenler nedense hep el üstünde tutulur. Bundan dolayı Nobel kazandırılan bir Pamuk yazarımız Ermenileri ve Kürtleri kestiğimizi söyleyebilmişti.

Son günlerde de Milli Devlet ve Cumhuriyetle yapılan kavga Dersim üzerinden sürdürülüyor. Dersim bir isyandır; başkaldırıdır. Halk bundan zarar görmüş ve bizzat isyancılarca öldürülmüştür; malına el konulmuştur. T.C. de devlet olmanın gereği olarak egemenlik haklarını kullanmış ve gereğini yapmıştır. Bundan zarar gören sivil vatandaşlar da olmuş olabilir. Ama neticede silahlı isyana kalkışanlara devlet karanfil çiçeği sunacak değildi.

Egemenlik hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün bir gücü ifade eder. Egemen bir siyasi güç kendi yetki alanında herhangi bir üst otoriteye bağlı ve bağımlı olmayan güç demektir.[1] Hiçbir ciddi devlet egemenliği paylaşmaz, paylaştırmaz. Milli egemenliğin tecellisi dış baskı ve dayatmaları dışlayabilme gücüdür. Bu bakımdan, yapılanlar devlet olmanın bir gereğidir. Bakalım yeni Anayasa çalışmalarında devlet olmanın gücünü gösterebilecek miyiz?

Bugün bölücü ve ırkçı terör örgütü ne yapıyorsa; o dönemde de genelde dış destekli büyük toprak ağalarının güdümündeki eşkiya aynı şeyi yapmıştır. Birçok askerimiz de şehit düşmüştür.

Geçen hafta İstanbul’da önemli bir Şûra düzenlenmişti. 37 Aydınlar Ocağı’nı bir araya getiren Aydınlar Ocakları 37. Şûrası sonuç bildirisi ve anayasa ile ilgili tespit ve teklifler internetten izlenebilir. Bu Şûraya, hazırlanan anayasa taslağı ağırlığını koydu. Ekonomik durum (dış borç, cari açık ve bilhassa sıcak para) ve ciddi bir eksen değişikliği yaşayan dış politika konuları üzerinde duruldu. Bedelli askerlik, vicdani ret, vatandaşlarımıza karşı yurt dışında artan ırkçı saldırılar, Devletimizin milli ve üniter yapısını bozmayı hedefleyen yeni anayasa tuzağı ve kadına şiddet ele alındı. Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan ve Osman Sınav‘a “Türkiye’nin Ayyıldızları Ödülleri” verildi.

Delegelere 1453 Panorama Müzesi gezdirildi ve Türk Musikisi konserleri verildi.

 


[1] Feyzioğlu, Turhan, “Atatürkçülük ve Millet Egemenliği”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Anakara 1992.

Annem

En güzel huylarda cömerttin boldun,
Sevgiyle çağladın dünyama doldun,
Ruhumdan cennete pencerem oldun.

Ekmeğim tuzumsun dizlerimde em,
Onurum mesrurum canım bir tanem,
Huzurum gururum sevgilim annem.

Kimi gün hicranla ağlarsam gülmez,
Tebessüm etmezsem yüzünü silmez,
Bu ömrüm O’nunla hiç kaygı bilmez.

Gönlümde ecesin müjganda şebnem,
Itırım manolyam misk kokum nanem,
Bademim kaymağım bir lokum annem.

Her halin muhterem zarafet vakar,
Dilinden muhabbet bal şeker akar,
Sırlardan ufkuma lambalar yakar.

Seninle her zaman gizemli hanem,
Dudağında dualar gözlerinde nem,
Nurlardan yorganla örtersin annem.

Büyüdüm gözünde çocuğum yine,
Dersin ki; “gel sarıl özlüyor sine,
Hasretim seninle bir nebze dine”.

Bu nasıl sevgidir söyle ne menem?
Sana da böyle mi yapardı ninem?
Canıma can katan biricik annem.

Saçlarda yıldız var nereden düştü?
Gördün de bağrına gamlar üşüştü,
Uyandır sarmala de ki;”bu düştü”.

Özledim kokunu canım nar tanem,
Şefkatle bas haydi bekliyor sinem,
Hala ben bebeğim seviver annem.

Özledim gül yüzlüm ıslaktır gözler,
Duygular hüzünlü kar etmez sözler,
Ciğerim yanıyor sönmemiş közler.

Geçmiyor aylarım bitmiyor senem,
Kapadım gözümü nerdesin minem,
Sürpriz yap son kere öpüver annem.

 

Dolandırıcı; M.C. ile (90) Günlük Kovalamaca

Refakat Müfettişi olarak görev yaptığımız 1977 yılında, önce Trakya’daki bir şubemizde bir dolandırıcılık olayı teftişe intikal etmiş ve bir Müfettişimiz bununla ilgili rapor hazırlamıştı.

Refakat tetkiki için bana gelen raporda faili tespit edilemeyen olayda, Failin Şube içinden Personelden birisi olabileceği kanaati ileri sürülüyor ve şüpheli tavırlarından dolayı da şube odacısı sanık olarak işaret ediliyordu.

Raporu tekrar, tekrar okudum; tutarsızlıklar tespit ettim. Hemen o günlerde, yakın şubelerden birinde ikinci bir olay daha meydana gelmişti. Aynı Müfettişimiz bu defa da Banka içinden şüpheleniyor, birbirine yakın bu iki şubede aynı odacının veya bir arkadaşının üzerinde duruyordu..

Kesinlikle böyle olmadığı kanaati ile bu soruşturmanın bir başka müfettişe verilmesini istedim.  Kenan Bey, çok sinirlenmişti. Benim söylediklerim mantıklıydı. Ama bu iki raporu da hazırlayan arkadaşımız Kenan Beye yakınlığı ile tanınan bir arkadaştı.

Kenan Bey, bu konularda objektiftir. 

  • – Bu soruşturma SENİNDİR, dedi. YAZ Talimatını..
  • – Tamam efendim.. Dedim ve talimatı yazdım.

O anda da bir üçüncü olay meydana geldi. Önce Tekirdağ, sonra Bandırma ve Şimdi AYVALIK’ta olay meydana gelmişti. Benim tezim daha da güç kazandı.

Olay şöyle meydana geliyordu; Yeni açılan yüksek montanlı hesaplar takip ediliyordu, sonra bir başka şubeden Aynı İsme ait Hesap Cüzdanı ve Hüviyet Cüzdanı kullanılarak, Hesap Sahibi Kendisi Bizzat oraya gitmişçesine para çekiliyordu. 

Hesap sahipleri her defasında değişikti. Ve Para çekilen şubeye asla gitmediklerini söylüyorlar ve bunu ispat da ediyorlardı. Demek oluyordu ki BİRİSİ onların Hesap ve Hüviyet Cüzdanlarını ya da BİREBİR SAHTELERİNİ kullanarak para çekiyordu..

Hesap Cüzdanları ve Hüviyetlerin SAHTE olması olasılığı yüksekti. Ancak görgü tanıkları, hesap cüzdanının çok normal bir cüzdan olduğunu ve Nüfus Hüviyet Cüzdanın da ORİJİNAL RESİMLİ ve de FOTOĞRAFIN tıpatıp Para Çekmeye gelen adam olduğunda ısrar ediyorlardı. 

Demek karşımızda çok profesyonel bir dolandırıcı vardı. Olay da devam ediyordu. Ayvalık, İzmir, Denizli ve Konya sıraya girmiş, dolandırıcılık sayısı 9-10 olmuştu. 

Artık Türkiye Haritası üzerinde YER TAHMİN ediyor ve genellikle de olayın olabileceği yerleri önceden tespit edebiliyorduk, buna rağmen uyarılara rağmen Adam PARA çekmeye devam ediyordu. Hesap ve Hüviyet Cüzdanlarının KOPYALARININ alınması talimatını verdim. Ve gördüm ki; Hesap Cüzdanı da hüviyet cüzdanı da İYİ HAZIRLANMIŞ SAHTE CÜZDANLARDI. 

Konya’dan sonra gidebileceği yer, ANKARA, ADANA ve MERSİN gibi olabilirdi. Ama Adana’ya gitmedi, ara verdi.. Konya’da bu kişinin Bankacılık Sistemlerine çok ta yabancı olmadığı kanaatine vardım. Kişi Adana’ya gitmemişti. Adana’yla irtibatı olabilir diye düşündüm. Polisten ek bilgi istedim. Adana ile alakalı Dolandırıcıları sordum. Çok vardı. Bana (7) tane fotoğraf verdiler. Bunlardan üçü Kapatılan Bankaların Mensupları idi ve Dolandırıcılık olaylarına karışmışlardı. Konya’dan sonra bir zıplama ile SAMSUN’dan ses geldi. Samsunda aynı olay vuku bulmuştu. Ben de Samsun’a gittim..

Amasya’da çok iyi tanıdığım, akrabam da olan,  bir RUH BİLİMCİDEN elimdeki (7) Fotoğraf için bir tahmin yapmasını istedim. Aradığım suçlu bunlardan hangisi idi?   Bir gece sonra cevabını aldım. Şu fotoğraf dediler.

O fotoğraf, ADANA’da kapatılan KREDİ BANKASINDAN atılma bir sabıkalıya aitti; (M.C.)

Hızla GİRESUN ve TRABZON ziyaret edildi. Gidilecek yer belli idi ERZURUM ve ERZİNCAN.

Böyle olmadı sessiz kalındı.. Belli ki şimdilik bu kadarla yetinilmişti. İstanbul’a dönmüş olmalıydı.. Biz de İstabul’a dönmüştük. Bir süre olay olmadı. Bu arada Poliste (M.C.) için epey bilgi topladık. Ünlü bir Banka dolandırıcısı idi. Hesap ve Hüviyet Cüzdanlarını taklit ederek çalışıyordu. Kendileri Banka Dolandırıcılarının PİRİ gibiydi. İzmir Cezaevinde, yaklaşık (40) hükümlüye Özel Ders v ermiş, BANKA DOLANDIRMANIN SIRLARINI da öğretmiş onlara HOCALIK yapmıştı. 

Adana’da hem çalıştığı dönemde, hem daha sonra İLLERİ vardı.. Onu çok kişi tanıyordu. Belli ki O yüzden Adana’ya gitmemişti.

Bir iki aylık sessizlik, ELAZIĞ’dan bozuldu. Sonraki durak; Erzincan ve Erzurum olmalıydı.  Hemen Erzincan’a gittim. Aynı gün ERZURUM’ la konuştum. Orada da bir Müfettiş vardı ona da söyledim. Ve tam öğle üzeri, ben de Erzincan Şubemizde iken ERZURUM Provizyon istedi.

ERZURUM Provizyon istedi. Ve işte FARE kapana kısılmıştı. Hemen talimat verdik;

“Onu oyalayın ve Şubeye Polis çağırın yakalatın.”

Ne oldu biliyor musunuz?   Adam her zamanki gibi, tam öğle saatinde ve aceleye getirerek provizyon alınmasını istemişti. İşler biraz gecikince bağırıp çağırmaya başladı.

Erzurum Şubesi Teftişteydi. Gürültüyü duyan Müfettiş Kardeşim,

“OLAYA MÜDAHALE ETTİ VE MÜŞTERİYİ ÜZMEMEK ADINA ÖDEME TALİMATINI BİZZAT VERDİ.”

Dolandırıcı parayı aldı ve kaçtı.. Erzurum’da görevli SAÇSIZ Müfettiş kardeşim de, Erzincan’dan olaya hakim olmaya çalışan Müfettiş Sofracıoğlu’nun -pek doğru bulmadıkları onu yakalatın talimatına karşı,

“ÖYLE ŞEY OLUR MU İŞTE DEFTER, İŞTE HÜVİYET”  diyerek, parayı ödettirmişti.

Sadece bu yüzden O Saçsız Müfettiş meslekten atılabilirdi. Olayın üzerinde durmadık. 

İstanbul’a döndüğümüzde,  Genel Müdürlükte bulunduğum sırada bir telefon geldi;  Diyordu ki;

  • – Ben M.C. Beşiktaş’ta CUMHURİYET Kıraathanesinde, bekliyorum. GEL GÖRÜŞELİM. Ve ekledi SAKIN HA POLİSLE gelmeye kalkma.. İyi olmaz..
  • – Tamam dedim. Adres aldım..

Doğruca Kenan Beye gittim. Durumu anlattım. Heyecanla; 

  • – Tamam dedi Polisle tertibat alalım. KISKIVRAK yakalatırız onu.
  • – Olmaz dedim. Adam beni tanıyor. Üstelik o yalnız da değildir. Tehlikeli olur, sonrası iyi olmaz..

Kenan Bey, başını iki yana salladı..

  • – Tamam tamam nasıl biliyorsan öyle yap ama sonunda bana problemle gelme.
  • – Tamam efendim Teşekkür ederim ..

Dedim ve Beşiktaş Cumhuriyet Kıraathanesine gittim. Bakındım, bir iki masa sakin, sakin oyun oynuyorlardı.  Herkes kendi işindeydi, giren çıkana aldıran da yoktu. Kahveciye sordum..

  • – M.C. dedim, tanıyor musunuz?
  • – Hayır tanımıyorum dedi..

Tam çıkmak üzereyken kapının hemen yanındaki masadan;

  • – Müfettiş Bey, diye seslendi birisi.. Döndüm.
  • – Buyurun. Dedim.
  • – Birini mi Arıyorsunuz dedi..
  • – Evet dedim birini arıyorum.. M.C. Siz misiniz?

Masadan kalktı, ötekiler hiç bakmıyordu, o bana yaklaştı ve;

  • – Şöyle oturalım. Dedi. Oturduk ve hemen söze başladı..
  • – Bak, Müfettiş dedi. Akıllı bir adamsın, bana yetiştin… Gülümsedim. O devam etti;
  • – Buraya kadar. Ama artık tamam.. Dedi. ,
  • – Yani?
  • – Yani, artık peşimi bırakacaksın..
  • – Ama paramız? Ne olacak?
  • – Bir bardak Su… Polis ne yaparsa o kadar. Fazlasını bekleme. Dikkat ettin mi? İki yerde çalışmadım.
  • – Birisi ADANA.. dedim.
  • – Evet işte onun için sana akıllı adamsın dedim ya… Öteki de İSTANBUL. İstanbul’da da çalışmam.
  • – Neden? Diyecek oldum.
  • – Sorma orasını.. Hem artık SENİN BANKANDAN da çalışmayacağım..
  • – Nereden bileyim. Sana nasıl güveneceğim..
  • – Güven dedi. Güvenmek zorundasın.. Hem çalışırsam artık biliyorsun. İşin daha da kolay.

Bana güven ve peşimizi bırak DELİKANLI..

  • – Müsaadenizle dedim.
  • – Çay içmeden göndermem dedi.
  • – Ismarlamadın. Dedim. Bir el işareti yaptı, iki nefis çay geldi. Çayları içerken İstanbul’da neden çalışmadığını anlattı, Polis şeflerinden birine söz verdiğini ima ediyordu.
  • – Şimdi de sana söz verdim, ben sözümde dururum. Dedi.
  • – Müsaade eder misin, dedim.
  • – Müsaade senin dedi. Ayağa kalktı elimi hararetle sıktı. Ve tekrarladı.
  • – Bana GÜVEN, Senin BANKADA yok.

Geldim, KENAN BEYE olduğu gibi anlattım.  Hemen Hamit Beye ve NAİM Beye gittiler.   

Bir Süre sonra NAİM Bey çağırdı bizi istediler, Kenan Beyle beraber gittik. Olayı dinlediler. Gelişmeleri açıkladık. Sordular;

  • – Bu paraları Sigortadan alıyor muyuz?,
  • – Evet efendim, alıyoruz.
  • – Devam edecek mi? Tahmininiz nedir? Sanıyorum, BANKADAKİ Yardım ayağını da tespit ettiniz ve kesildi Öyle mi? Kenan Bey devam etti.
  • – Kestik Efendim, Halen izinli, Bu ay atıyoruz. (Bilgilerin MEVDUAT BİLGİ FORMLARININ bir BAYAN aracılığı ile dışarıya aktarıldığından şüphelenerek arama yapmış ve bazı ipuçları da bulmuştuk. O Bayanın hemen yeri değiştirildi. O da zaten istifasını vermişti.) .
  • – Devam etmeyeceğini tahmin ediyoruz efendim.
  • – O zaman bırakın peşini, Polise de intikal ettirmeyin.. Zaten olay Polis soruşturmasında devam ediyor. Bırakınız mecraında aksın.. Fazla üzerine düşmeyin.
  • – Tamam efendim..
  • – Zahmetleriniz ve çalışmalarınız için Teşekkür ederim. Doğan Bey sizi de tebrik ederim. Tamam bırakınız…
  • – Tamam efendim…

Dedik ve olay böylece kapanmış oldu.   

Aradan Yıllar geçti. Ben BURSA şube Müdürü idim.  Alt katta bir olay vardı. DOLANDIRICI yakalanmıştı. Çalıntı bir çekle para çekmeye çalışan birisinden Bayan Şefimiz Şüphelenmişti ve Müdür Muavini Mehmet TOSUN da adamı kıskıvrak kucaklayıp odasına kapatmıştı.

Yakalanan bir garibandı.. Polisteki ifadesinde kendisini para çekmeye, M.C:’nin gönderdiğini ve eğer bu 1500.000.- lirayı alırsa ona içinden 50.000.- lira vereceğini de söylediğini açıklamıştı.

Vay Canına demek M.C: bizi unutmamış yıllar sonra BURSA’ bir selam vermek, kendisini hatırlatmak istemişti. Ama Bayan Şefimizin Dikkati ve Mehmet Tosun’un cesur hareketi sonucu başarılı olamamıştı.

Bu adamı Şubeye gönderen M.C. nin dışarıda yolun karşı tarafında beklediğini söylemişti yakalanan adam.  Tabii Polis araçları SİREN çalarak ŞUBEYE gelince de karşı yoldaki M.C. çoktan Otogarın yolunu tutmuş ve belki de Polisteki sorgu sırasında İstanbul’a bile ulaşmıştı.

Yakalanmadı, sonra da bulunamadı. Yıllar ve yıllar sonra onu HAREM’de gördüm, Arabalı vapurdan indi, Kamil KOÇ gişesine geldi bir bilet aldı ve tekrar aynı vapurla karşıya geçti.  Kamil KOÇ’a sordum,

  • – Az önceki O adam nereye bilet aldı ?
  • – ANKARA’ya dediler..

Demek, o zamanlar 70-75 yaşlarına gelmiş olan M.C. hala bu işlerlin peşindeydi. Karşıda bir şeyler yapacak ve 5-10 dakika sonra da HAREM’den otobüse atladığı gibi ANKARA’nın  yolunu tutacaktı.

Kim bilir hangi POLİS, Hangi Müfettiş yine bu eski BANKACI meşhur dolandırıcı M.C. ‘nin  peşinden aylarca koşmaya devam edecekti!… 

Ve M.C. daha kimleri yetiştirecekti,,,. Ve her zaman yeni yeni M.C .’ler çıkacaktı.

MÜFETTİŞ DEDEOĞLU ile bir kaç anekdot;

Aslında AKBANK anıları ayrı bir KİTAP olmalıydı. Belki ileride daha da geliştirerek bunu da yapar mıyız bilemiyorum, ama Akbank ve Teftiş Heyeti anlatılırken DEDEOĞLU’ ndan bahsedilmeden geçilemezdi. İşte Ondan birkaç anı..

BURSA Merkez teftişi bitmek üzereyken Dedeoğlu gelmişti.  Ragıp Tekin OLDAÇ Üstadımız Bölge Müdürü olarak atanmış ve teftişin sonunda yeni görevine başlamıştı.

Ekibi Dedeoğlu devraldı.  Sadece Kambiyo teftişi yapacaktı ve biz de kendisine yardım edecektik. Bana sordu;

  • – EN Uzun Raporunuz KAÇ MADDE ?
  • – Üstadım dedim Krediler Raporumuz, ve (74) madde..

Dedeoğlu, oturdu, şaka şamata bir hafta kadar çalıştı ve müsvetteleri bana uzattı;

  • – Al Tapaj et bakalım.
  • – Tamam Üstadım dedim. Yazdım bitti Şubeye verdik ve birkaç gün sonra cevapları da geldi..

Dedeoğlu Üstadımız şöyle bir baktı ve hemen bana döndü;

  • – Hani dedi, (74) Madde demiştin.
  • – Evet Üstadım?
  • – Eveti, ne? Bak sizinki (76) maddeymiş.. Benim Rapor (75) oldu.

Meğer Üstadımız EN UZUN RAPORU YAZMAK UĞRUNA havadan sudan maddelerle (75) e gelmiş, biz (74) olsak onun raporu en uzun olacakmış, oysa bu rekor BİZDE KALMIŞ. Dedeoğlu buna çok bozulmuştu..

SETBAŞI Şubesi Teftişine başladık ve üstadımızla harika 5-6 hafta geçirmiştik. Maaşımızı aldığımızda Doğruca Kuyumcuya gidiyorduk. Kendileri, tasarruf için  (10) adet Cumhuriyet Altını alıyorlardı. Bize de (3) adet almak mecburiyeti gelmişti.

Kuyumcudan dönüşte kontrol vardı satın aldığımız (3) adet altını Üstada GÖSTERME mecburiyeti vardı. Her ay gidiyor, (3) adet alıyorduk. Son aylarda paramız yetişmeyince sadece bir adet aldık ve önceki ayın altınları ile üçe tamamlayıp ÜSTADA göstermiştik.

Keşke bunun yerine ne edip yapıp bu sıkı tasarrufa devan etseydik.. Dedeoğlu ZENGİN oldu.

Sadece ALTIN değil, mesela Her teftişe gittiği yerden mutlaka bir de ARSA satın alırdı.  Ve her hafta sonu İstanbul’a dönüşte sebze ve meyve Yalova’dan veya yol boyu köylerinden ucuz, ucuz alınırdı.

Sevgili Üstadımız İngiltere’den dönüşlerinde de dişinden tırnağından artırarak bir Araba getirmişti. Kullanmıyordu. Bu araba O kadar kıymetliydi ki kalın zincirlerle evinin BALKON Demirlerine sıkı sıkıya kilitlenmişti.

Dedeoğlu hikâyeleri başlı başına bir kitap olurdu. Burada sadece anmış olmak için kısa biri iki not alabildim.   Yazlık komşum sevgili üstadı saygıyla anıyorum.

 

 

Sıla-i Rahim (2) (Akrabalarla İlgilenmek)

İslam dini sıla-i rahmin terkedilmesini (kat-ı rahimi), yani akrabalık bağlarını koparmayı, onlara karşı ilgisiz ve alakasız kalmayı büyük günahlardan saymıştır. Nitekim Yüce Allah mü’minleri akrabalarla alakayı kesmekten sakındırmıştır: “…Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının…”(Nisâ, 4/1)

Başka bir ayet-i kerimede ise, akrabalık bağlarını koparmak bozgunculuk yapmakla bir tutulmuş, böyle yapanların da Allah’ın lanetine uğrayacakları bildirilmiştir:“Demek, başa geçtiğinizde yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi? İşte bunlar, Allah’ın lânetleyip, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir…”(Muhammed, 47/22-23)İslam âlimleri bu ayet-i kerimeden, akrabalarla alakayı kesmenin münafıklık vasfı olduğu manasını çıkarmışlardır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) sıla-i rahimin, rızkın bereketine, ömrün uzamasına sebep olduğunu bildirmiş (Buhârî, Edeb, 12)ve akrabalık bağının korunmasının Allah’ın ihsan ve rahmetine vesile olduğunu belirterek;“Rahim (akrabalık), Allah’ın rahmetinin eserlerindendir. Kim bu bağı korursa, Allah ona merhamet eder. Kim onu koparırsa, Allah da ondan ihsan ve rahmetini keser” (Buhârî, Edeb, 13) buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuşlardır: “Akrabasıyla ilişkiyi kesen (cezasını çekmeden veya affedilmeden) Cennet’e giremez” (Buhârî, Edeb, 11) buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), sahabe-i kiramdan,“Beni cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli haber verir misiniz?diye soran birine; “Allah’a ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaz, namazı doğru kılar, zekatı verir, yakınlarını ziyaret edersin” diye tavsiyede bulunmuş, o kişi uzaklaşırken de arkasından “Emrolunduğu şeyleri yaparsa, cennete girer”(Müslim, İman, 4)buyurarak sıla-i rahimin ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır.Bir hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden misafirine ikram etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden akrabasını görüp gözetsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun.”(Riyâzu’s-Sâlihin, Birr’ulValideyn, 312)

Sıla-i rahim sadece küçüklerin büyüklere karşı vazifesi olarak görülmemeli, büyük küçük herkes tarafından yerine getirilmelidir. Ayrıca sıla-i rahim karşılık beklemeden yapılmalıdır. Yani bu vazifeyi yerine getirmeyen akrabalara karşı bile sıla-i rahim yapılmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Akrabadan gelen iyiliğe misliyle karşılık veren kimse, tam manasıyla akrabasına sıla etmiş değildir. Gerçek sıla, kendisiyle ilgiyi kesenleri görüp gözetmektir”(Buhârî, Edeb, 15), “Faziletli işlerin en üstünü senden ziyareti kesen akrabanı ziyaret ederek ilişkiyi sürdürmendir”(Ahmed, III, 438) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.), akrabalarını ziyaret ettiği halde onların kendisine gelmediklerini, onlara iyilik ettiği halde onlardan kötülük gördüğünü söyleyen bir sahabeye, böyle davranmaya devam ettiği sürece Allah’ın yardımının kendisiyle beraber olacağını söylemiştir. (Müslim, Birr, 11)

Akrabalar arasında zaman zaman çeşitli sebeplerle ufak tefek kırgınlıklar olabilir. Ancak böyle durumlarda hoşgörülü davranmalı, meseleleri çok fazla büyütmemeli ve akrabalık bağını koparmamaya özen göstermeliyiz. Her fırsatta, özellikle de bayramları, mübarek gün ve geceler ile Cuma gününü fırsat bilerek birbirimizi ziyaret etmeli, sevinç ve mutluluklarımızı paylaşmalıyız.

Sıla-i rahim, sadece ziyaret olarak anlaşılmamalıdır. Sıla-i rahim, aynı zamanda hısım ve akrabalarımıza ihtiyaçları halinde maddî olarak yardım etmek, hizmetlerini görmek, onlara daima şefkat ve sevgi göstermek, iyi ve kötü günlerinde yanlarında olmaktır.

Yeni yetişen neslimizi son zamanlarda meydana gelen sosyal, kültürel ve ahlâki yozlaşmadan korumalı ve onlara sıla-i rahimin önemini öğretmeliyiz. Akraba ziyaretlerine çocuklarımızı da götürmeli, onlara hısım, akraba ve dostlarımızı tanıtmalıyız.   Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda “Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin; zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır”(Buhâri, Edeb, 12; Tirmizî, Birr, 49)buyurmaktadır.

Öyleyse dinî bir vazife ve toplumsal bir sorumluluk olan sıla-i rahimi asla ihmal etmemeli, akrabalarımızla olan münasebetlerimizi güçlendirmeye, hatta birlikte yaşadığımız toplumun diğer kesimleriyle de iyi ilişkiler içinde olmaya gayret göstermeliyiz.

Van Depremi ve Düşündüklerim

1972 yılı mezunu İnşaat mühendisiyim.1968-1972 yılları arasındaki mühendislik eğitimim esnasında proje yaparken deprem hesabını nasıl yapacağımı öğrettiler. Önceki yönetmelik tek istikamette yanal yüklerle yapılan deprem hesabını yeterli bulurken, sonraki yönetmelik çift istikamette yanal yüklerle yapılan deprem hesabını gerekli görüyordu.

O yıllarda zemin etüdünü inşaat mühendisleri yapıyordu. Okulda zeminin üzerine yükleme tablası koyarak, üzerine belli zaman aralığı ile birer torba çimento yükleyerek inşaat yapılacak zeminin 15-20 cm altının taşıma gücünün pratik olarak nasıl bulunacağını öğrettiler.Mevcut zeminin elle ufalanarak eldeki tablolardan zemin cinsinin nasıl bulunacağını öğrettiler.

Böylece elde edilecek zemin değerlerinin binaların statik hesaplarında zemin taşıma gücü değeri olarak kullanılabileceğini öğrettiler. Zemin sıvılaşması, zemin periyodu, kaya zemin üstünde yumuşak zemin oluşumu, zemin içinde boşlukların varlığı, aynı bina zemininde hem sert hem de yumuşak zemin olabileceği kavramlarını öğretmediler. Pratik hesap tabloları ile taşıma gücü hesaplarını öğrettiler.

Deprem esnasında bina periyodu kavramını öğretmediler. Bu hesaplarla yaptığımız projeleri mühendisler odası da harcını alarak tasdik etti. Aynı şekilde oda tasdikinden geçmiş projelerin üzerine ” hesaplardan  dolayı sorumluluk kabul edilmez” diye mühür basarak belediyelerde bu projeleri onayladılar. Ruhsat verdiler. Uygulamaları hiçbir şekilde denetlemediler. Bilahare yapıların çoğuna gitmeden Yapı Kullanma İzni(iskan) verdiler.

Bütün bu işlemler ilgili bakanlığın bilgisi ve izni dahilinde oldu. İnşaatların nasıl yapıldığını gerek belediyeler, gerek meslek odaları gerekse ilgili bakanlık yakından biliyordu. İnşaatta Betoniyer kullanan inşaat yapıcısı ( bunlara müteahhit deniliyordu ama ben demiyorum) lüks inşaat yapıcısı idi.

Özel inşaatlar genellikle dere yakınsa dereden, deniz yakınsa denizden getirilen çakılın yapı önüne dökülerek üstüne o günkü kabul edilen oranda çimento çuvallarının atılıp, kürekle torbaları yırtılmak sureti ile çakıla katılarak bir miktar su ile karıştırılmak sureti ile elde edilen betonla yapılırdı.

Çimento 1975-1978 yılları arasında ihtiyaç oranında üretilemiyordu. Bu nedenle siyah çimento en yakın yer olan  Romanya’dan, beyaz çimento ise Hollanda’dan ithal ediliyordu. Romanya – İstanbul arasında gemilerle Karadeniz’i geçen toz çimento, gemilerin ambarında nemden dolayı donuyordu. İstanbul limanında gemilerin güvertelerine öğütme makineleri konularak taşlaşan çimentolar öğütülüp güvertede yeniden torbalanıyordu.

Demir ise karne ile veriliyordu. Karabük Demir Çelik Fabrikası grevler nedeni ile  talebe yetişemediğinden  Romanya’dan, Bulgaristan’dan, Arnavutluk’tan hurdadan çekilme sert, kırılgan ve yassı demirler ithal edilerek piyasaya sürülüyordu.

Çoğu şehirlerde su sıkıntısı vardı. Bilhassa yaz aylarında hat safhaya çıkan su sıkıntısı nedeni ile dökülen betonlar çoğunlukla menşei belli olmayan taşıma su ile hazırlanıyor, dökülen betonlar belediyelerden temin edilen ve içinde ne suyu olduğu belli olmayan arazözlerle sulanıyordu.

Belediyeden temin edilen bir arazöz suyun bedeli çok yüksek olmakla beraber temin etmekte kolay değildi. Herkese sıra ile ve belli miktarda su verildiğinden sadece döşeme tablasının sulamasına yeten su nedeni ile kolonların sulanması ihmal ediliyordu. Hiç kimsenin kontrol etmediği, tamamen ustaların (ki eline keseri alan ben inşaat ustasıyım dediği bir dönemde) insafına kalmış olan 1975-1980 yılları arasında yapılan yapılardan nasıl bir performans beklenebilirdi. Hesaplarından imalatına kadar bir sürü eksiklik, hata, ihmal ve hile bulunan bu yapıların, içlerinde barındırdıkları insanları 1999 yılı 17 Ağustos gününe kadar sağlıklı olarak muhafaza etmeleri bile bir mucize idi.

Sonuçta bütün bu olumsuzlukları 17 Ağustos Marmara depremi affetmedi. On binlerce insan öldü. On binlerce insan yıkıntı altından sağlam veya sakat çıkarıldı. Mahkemeler açıldı. Bu depremin bir çok suçlusu olmasına rağmen, gerek kamu gerekse sivil toplum kuruluşları kendilerini akladılar. Ünvanlı olan bilirkişiler genellikle raporları bütün bu olumsuzlukları bilmeyen  yeni mezun genç asistanlarına hazırlattığından verilen raporlarla  İnşaat Mühendislerinin bir kısmı ile,Yapımcıların bir kısmı cezalandırıldılar.

Üst üste yapı yönetmelikleri değişti. Standartlar değişti. Yapı denetim firmaları kuruldu. Anma etkinlikleri düzenlendi. Konuşmalar yapıldı. Geleceğe dönük vaatler verildi.Aradan 12 yıl geçti.

“Unutmadık,unutturmayacağız” dendi. Sadece acısı olanlara acılarını hatırlatmaktan öteye gidilemedi. Afet kanunu çıktı. Kamu kurum ve kuruluşları afet planları yaptılar. Her kurum  BEN HAZIRIM dedi. 2006 yılından sonra bir kez dahi kapsamlı AFET TATBİKATI YAPILAMADI.

Her kurum ben hazırım diyerek kendini avuturken 6 Kasım 2011 de 7.2 büyüklüğündeki Van depremini yaşandı. Marmara depreminden deneyimli olanlar kısa zamanda Van’da görev aldılar. Bir çok bakan Van’da toplandı. Van Valisi deprem konusunda tecrübeli olmakla birlikte Bakanlara refakat etmekten görevini yapmaya fırsat bulamadı.Van’da ki bir çok resmi görevli sık sık gelen protokole hizmet etmek zorunda kaldı. Bu nedenle asıl işlerini zamanında  yapamadılar.

Vali yardımcılarının yeterli deneyimleri yoktu. Olaya zamanında ve gereği gibi müdahale edemediler. Depremin ilk günlerini sağlıklı olarak yönetemediler. Hükümetin yetkili Bakanı Van’a gelir gelmez ilk fırsatta  Kızılay’ı suçladı. Zaten Marmara depreminde de günah keçisi Kızılaydı. Afet yasasına göre çadırı temin etmek Kızılay’a aittir. Çadır kenti kurmak Kızılay’a aittir. Çadırları dağıtmak Kızılay’a ait değildir. Çadırların dağıtımındaki aksaklıktan sivil toplum kuruluşu olan Kızılay sorumlu olamazdı. Çadırların yağmalanmasından sorumlu olamazdı. Çadırların uygunsuz gurupların eline geçmesinden sorumlu olamazdı. Ama maalesef oldu.

Türk Kızılayı’nın afetlerdeki hizmetleri uzun soluklu bir hizmetler zinciridir. Barınma, ısınma, iaşe hizmetleri birkaç gün içinde tamamlanan hizmetler değildir. Depremden sonra azami on gün içinde Van’dan bir çok gurup görevlerini tamamlayıp ayrılmıştır. Halen Kızılay oradadır. Uzun bir sürede orada kalacaktır. Ayrıca bu hizmetleri devletin kurumlarıyla müştereken yapmadan tek başına Kızılay’ın karşılaması da düşünülemez.

!7 Ağustos 1999 dan sonra Türk Kızılay’ı bireysel çadır konseptini Çadır kent olarak değiştirmişti. Mevlana evleri imal ettirmişti.Van ve Erciş’in yerleşim ve sosyal yapısı dolayısı ile Çadır kent konsepti başarılı olmadı.Çünkü köyler mezra şeklinde olduğundan, gelişi güzel toplanıp üst üste konulan taşlardan yapılmış yapıların yerle bir olması dolayısı ile aralarında 500-1000 metre mesafe bulunan 5 er ve 10 ar lı yapı kümelerinden müteşekkil mezraların sahipleri çadırlarını bu yığıntıların yanına kurup,hayvanlarını burada beklemek istiyordu. Basının haber adına en küçük bir yakınmayı ekrana taşımaları dolayısı ile Van’a giden yardımlar hesaplanamaz hale geldi.

Marmara depreminde tüketilen çadır kadar Van’a çadır gittiği halde Van’da ki ihtiyaç bir türlü karşılanamıyor.Yıkılan ev sayısı belli olduğu halde kışlık mont ve bot ihtiyacı şaşırtıcıdır. Daha önce bu insanlar ne giyiyorlardı. Marmara depremi ile Van depremi arasındaki yıkılan bina oranındaki ciddi fazlalığa rağmen Kış ve Yaz farkının ihtiyacı artırmış olması da dikkate alındığında her zaman olduğu gibi bazı konularda abartıların had safhada olduğu kanaatindeyim.

Depremden sonra Van için yapılan ve yapılacak olan deprem yatırımının 1/3 ü ile depremden önce Van ıslah edilebilirdi. Bunu ifade etmekle önce yapılan  yatırımın sonra yapılan tamirat ve tadilatdan ucuza geldiğini anlatmak istiyorum.

Marmara Bölgesinde beklediğimiz depremler şayet yakın zamanda olursa depremzedelere verilecek çadır ve diğer malzemelerin stokları yoktur. Depolar boşalmıştır.

İstanbul gibi bir mega kentin deprem sonrasındaki, barınak ve diğer afet ihtiyaçlarının karşılanması mümkün değildir. Van depremi bunun yakın örneğidir. Sadece ceset torbası stokları bile ihtiyacı karşılamaya yetmeyebilir.

Deprem öncesi kadere terk edilen yapıların deprem sonrası enkazını temizlemek bile bazen imkansız hale gelebilir.

ÖYLE İSE NE YAPMALI !

Daha önce olduğu gibi Afet Yasası kapsamında da afetzedelerin  barınma ve gıda ihtiyaçlarının karşılanması Türk Kızılayı’na verildiğine göre Türk Kızılayı, kanunlara yapılacak ilavelerle yasal yollardan hem maddi hem de yaptırım yönünden güçlendirilmelidir. Türk Kızılayı na röntgen filmlerinden elde edilen gelirlerin katkı payları, oyun kağıtlarından elde edilen gelir payları, spor ve eğlence vergi payları iade edilmeli, belediyeler gibi gelirden pay ayrılmalıdır.

Afet fonu teşkil edilmeli, bu fonda biriken paralar Türk Kızılayı’na aktarılmalıdır. Hamisi Cumhurbaşkanı olan ve Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine intikal eden tek dernek olan Türk Kızılayı’nın protokoldeki yeri yeniden düzenlenerek Cumhuriyetin ilk yıllarındaki saygınlığına kavuşturulmalıdır.

Her şehirde Afet acil durum müdürlükleri ve Belediyelerle (Büyükşehirlerde Büyükşehir belediyeleri ile) müşterek lojistik merkezleri oluşturulmalıdır. Deprem esnasında Karayollarının felç olabileceği tamamen aşikar olduğuna göre en emin müdahale yolunun deniz yolu olduğu görülmektedir.Denize kıyısı olan şehirlerde afet lojistik depoları deniz kenarında veya  denize bağlantısı olan yerlerde olmalıdır.

Depolarda stoklanmak üzere kısa zamanda sökülüp takılabilen, üst üste katlanabilen, ayarlı ayakları ile eğimli ve engebeli araziye kurulabilen hafif ve yanmaz malzemelerle imal edilen ısı geçirmeyen,uzun süre kullanılabilen  “modül ev” tipi barınaklar yapılmalıdır. Şimdilik geçici bir çözüm olarak sunulan konteynır sistemi afetler için bir çözüm olamaz.

Zira stoklanması için çok geniş depolama alanlarına ihtiyaç vardır. Dış hava şartlarında çürüme ihtimali yüksektir. Ayrıca Türkiye de imal edilen konteynırların genellikle zemininde izolasyon yoktur. Yan duvar izolasyonları da zayıftır. İçinde elektrikli soba yakıldığında dahi(havayı kurutur) izolasyon zafiyetinden dolayı duvarların iç kısmı rutubetlenmekte, gece duvara asılan elbiseler sabaha ıslak hale gelmektedir.

Ayrıca yangına dayanıklı değildir. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde evimin bahçesine konteynır satın alıp koyduğumda aynı sorunla karşılaştım. Bir yılda romatizma ve bel fıtığı oldum. Oysa Alman Kızılhaçı’nın 17 Ağustosta bize gönderdiği konteynırlar izolasyon bakımından mükemmeldi. Yabancı ülkeler hibe diye bize adi malzemeleri göndermediler. Oysa bazılarımız  kendi yurttaşımıza bile en kötü ve berbat giysileri göndermeye uğraşıyor.Yardım adı altında gardıroplarını temizliyorlar.

Deprem, günler önce haber vererek gelen bir misafir değildir.

Deprem olmadan önce gereken tedbirleri almalı,sonradan yara sarmaya uğraşmamalıyız.

Kesinlikle deprem karşısında sınıfta kalacak yapılarımızı ne pahasına olursa olsun yenilemeli veya güçlendirmeliyiz.

Şimdiden kent merkezleri ve yoğun  yerleşim yerleri dışında yeni yerleşim yerleri yaparak hem yoğunluğu yaymalı, hem de yapıları güvenli yerlere taşımanın yolları aranmalıdır.

Bir müddet için tasarruf seferberliği yapılarak ve halkın katkısına müracaat edilerek elde edilecek imkanlarla zayıf yapıların yerine yenileri imal edilmelidir.

Ayrıca mevcut zayıf  yapıların taban alanı katsayılarını veya kat adetlerini artırarak bu yerlere müteahhitler vasıtası ile  sağlamlarının yapılmasına imkan sağlanmalıdır.

Sonradan müdahalenin önceden müdahaleden birkaç misli pahalı olduğu aşikardır.

Önceden müdahale canlıyı kurtardığı halde,sonradan müdahale cansızı çıkarmaktadır.

Resmi yapılar, okullar, toplantı salonları, spor yapıları,  en güvenli yapılar haline getirilerek geçici iskan mahalleri olarak tercih edilmelidir.

Ayrıca toplu sığınaklarda depremlerde geçici barınma alanları olarak kullanılabilmektedir.

Mevcut yapılardaki gerek eşya ve gerekse aksesuarlar deprem esnasında tehlike arz etmeyecek hale getirilmeli, kanunla denetlenmelidir.

1999 depreminden deneyimli bir ülke olarak nüfusu 600.000 olan bir şehirde deprem karşısındaki vaziyetimiz dikkate alındığında, daha büyük şehirlerdeki felaketler karşısındaki oluşacak durumumuz göz önüne alınarak çalışmalar buna göre düzenlenmelidir.

Afetlerde hırsızlık, gasp, soygun, yağma, dalavere ve buna benzer suçlar karşısındaki cezaları caydırıcı olabilecek şekilde artırmak gerekmektedir.

Bütün bunlar zor işler değildir.

KARARLILIK VE TATBİKAT ÇÖZÜMÜN TEMELİDİR.

Saygılarımla

 

 

Nasıl Bir Milletiz? (3)

0

 

8 Ocak 1996 günü, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Nihat Bayşu Konferans Salonu’nda, genç bir ilim adamımız tarafından faydalı, güzel bir konferans verildi. Sayın Arş. Gör. Abdullah Emin Çimen, resmen görevli olarak gittiği ve bir süre kaldığı Mısır’dan dönmüş ve ayağının tozuyla izlenimlerini, slayt gösterisi eşliğinde, dinleyicilerine sunmak istemişti.

Mısır’da bulunduğu süre içinde, fırsat buldukça Mısır’ı, Nil nehri boyunca kuzeyden güneye, adeta arşınlamış, dünüyle bugünüyle, alıcı bir gözle tanımaya çalışmış, hemen hemen, bütün tarihi yerleri görerek ve ta Asuan Barajı’na kadar giderek ve hatta Tur Dağı’na çıkarak, bugünkü mekanların -tayy -ı zaman ederek- tarihi olaylarını yeniden yaşamış, bizlere de aynı havayı teneffüs ettirmek iştiyakını duymuş.

Bunun üzerine “Mısır’daki önemli eserler, günlük hayat ve Türk eserleri” konulu bir konferans verdi. Zevkle dinlediğimiz konferansından, bazı tespitlerini naklediyorum.

Genç arkadaşımızın dikkatini çeken önemli hususlardan biri, “Her şey, zıddıyla anlaşılır, bilinir.” hükmünce, Türkiye’mizin, cennet vatanımızın,  nazlı bayrağımızın, şanlı tarihimizin ve güzel insanlarımızın yani birbirimizin değerini -ne yazık ki- güzel ve şirin yurdumuzdan, ayrı düşünce anlamış olması.

Nitekim, Mısır’daki Türk öğrencilerin, kaldıkları odaların duvarlarını, vatan hasretini dile getiren kocaman Türk bayrakları ve rengarenk Türkiye haritalarıyla süslemiş olduklarını görmesi. Türk talebelerin kaldığı binanın girişinde bile Türk bayrağının asılı bulunması.

Sayın Abdullah Emin’in, enteresan addettiği, bir diğer gözlemi ise, başka milletlere ait öğrencilerin kaldığı, bu çeşit yerlerde, böyle milli duyguların sergilenişine rastlamaması!     Bir başka tespiti , – diğer ülkelerde olduğu gibi – Mısır’da da, azımsanmayacak sayıda, Türk asıllı Mısırlıların varlığı. Ve bunların elit / aydın tabakayı teşkil etmeleri ve – yeri gelince – Türk asıllı olmalarından sitayiş ve övgüyle bahseder oluşları.

Osmanlı’nın asırlarca kaldığı, adaletle idare ettiği ve maddi – manevi derin izler bıraktığı Mısır’da, Türklere karşı samimi bir teveccüh / sevgi emaresi ve alakanın ber-devam oluş keyfiyeti de, genç arkadaşımızın ayrı bir gözlemi.

Gerçekten, Güneş balçıkla sıvanmıyor. Bir buçuk asırdan beri Batı; Türk’e Arap, Arab’a Türk düşmanlığı aşılamaya çalıştığı ve bunda kısmen muvaffak olduğu halde, yine de sevad-ı a’zam / asıl çoğunluğun yani İslam’ın, birbirine Halef – Selef  kıldığı, bu iki büyük milletin arasını açmayı başaramamıştır.

Velhasıl, Mısır’da da “Türk’e hasretin alev alev” olduğunu, genç seyyahımız, heyecanla müşahede etmiş ve gözlemlemiştir.

Mısır’da kaldığı süre zarfında, resmi bir hüviyet taşıdığı halde, gezerken, dolaşırken, fotoğraf çekerken, kendini tedirgin hissetmesi, hep gözetlenme ve takip edilme ve tevkif edilme endişe ve korkusunu taşıması. Mısır’da bir kısım Mısırlıların (Bu husus, Mısır’ın iç meselesi olup, Mısır hükümetinin haklı haksız oluşu, konumuz dışındadır.) bu nevi bir atmosfer ortamında, kuşkulu ve endişeli yaşayışlarının, kendisinde bıraktığı menfi bir tesirle, kendisini bir türlü rahat hissedemeyişi.

Ve tabii Türkiye’deki hür ve emin havanın farkına varması ve bu vesileyle “Türkiye’mizin her cihetçe kıymetini bilelim.” mesajını vermesi.

Bir diğer tespiti ise, Mısır’da da halkın Türklere ve Türkiye’ye lider gözüyle bakması.

Nasıl bakmasınlar ki, Alemi İslam’da – her şeye rağmen – Jeo-Stratejik konumu, nüfus potansiyeli, teknik üstünlüğü, Cihan Devleti Osmanlı’nın varisi olması ve dünyanın idare edilebileceği bir şehir olan “Dünya Cenneti İstanbul”a sahipliği v.b. gibi sebepler ve dünyanın gidişatı, Ahir zaman’da Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri’nin de, gayb-aşina işaretleriyle   

308

( Muhyiddin İbn-i Arabi’nin Edirne Kütüphanesi’nde bulunan ve “Efrani” tarafından tercüme edilen Şeceretü’n – Numaniyye fi’d-Devleti’l-Osmaniyye adlı kitabından naklen: Abdullah Aymaz, Kader, İzmir-1983 s.17), İslam’ın yeniden yükselişinin sinyallerini vermesi; bu inkişafın, yine Türkiye’nin önderliğinde gerçekleşeceğini göstermektedir.

Nitekim, eski Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem’e, 1975’de Estergon Kalesini gezerken, bir ressam tarafından, heyecanla: “Türk, çok büyük bir şeydir! Çok büyük! Keşke Estergon’dan gitmeseydiniz de Macaristan’da hala adalet hüküm sürüyor olsaydı.” denmesi.

1989 yılında Romanya Kültür Bakanı Andrei Rleşu, Türk gazeteciye: “Türkler zamanında dedelerimiz refah içinde yaşamışlar. Keşke Çavuşesku ve Krallık Devrini göreceğimize Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyetinde kalsaydık.” ( Servet Kabaklı, Cüneyd Özlen Bükreş’ten Bildiriyor, Türkiye Gazetesi 24 Ocak 1990 ‘dan naklen: Türk’e Hasret Alev Alev, Mehmet Ozan Semerci, Tarih ve Medeniyet, Sayı: 20; Ekim 1995 s.31) diye hayıflanması.

Yine Polonyalı piyanist Pederevski’nin: “Türk atlıları, ne zaman Vistül’den su içerse, Polonya ancak o zaman hürriyetine kavuşur!” ( Mehmet Ozan Semerci, Türk’e Hasret Alev Alev, Tarih ve Medeniyet, Sayı: 20; Ekim 1995 s.31) diye temennisini dile getirmesi.

Kudüs Müftüsü Sadeddin Alemi’nin: “Osmanlı’yı arıyoruz! Osmanlı idaresinde Filistinliler en mutlu, en güzel günlerini geçirdiler. Mescid-i Aksa’nın koruyucusu Osmanlı idi. Şimdi Osmanlı’nın torunları nerede?” ( Şeref  Özata – Selami Çalışkan’ın Haberi, Türkiye Gazetesi, 20 Kasım 1990’dan naklen: Mehmet Ozan Semerci, Türk’e Hasret Alev Alev, Tarih ve Medeniyet S: 20; Ekim 1995 s.33) diye sorması.

Sayın Enver Ören’in Ocak 1986’da Tunus, Mısır ve Katar’a yaptığı gezi sonucunu: “Her İslam Ülkesi’nde, hasreti çekilen bir baba, bir ağabey muhabbeti ile karşılaştık. Lider olmak Türkiye’nin iddiası değil.” ( Enver Ören, “Mısır, Tunus ve Katar ziyaretleri”, Türkiye Gazetesi, 4 Şubat 1986’dan naklen: Mehmet ozan Semerci, Türk’e Hasret alev alev, Tarih ve Medeniyet, Sayı: 20; Ekim 1995, s.33) şeklinde değerlendirmesi.

Velhasıl, Birinci Dünya Savaşı esnasında, Mekke Emiri Şerif Hüseyin Paşa, Medine’yi müdafaa eden Fahrettin Paşa’nın kuvvetlerine kurşun sıkarak, Türk Ordusu’nun İngiliz’e mağlubiyetinde önemli rol oynadığı halde, sonraki günlerini “Ben, velinimetine ihanet etmiş asi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı sandım, Tanrı beni sürgünlüğe düşürdü. (Nitekim) bu bizim başımıza gelenler ve (daha da) gelecek (olanlar), ekmek kapımız (velinimetimiz), koruyucumuz ve asırlar boyu Efendimiz olan Osmanlı Devleti’ne karşı işlediğimiz günahların, giriştiğimiz isyanların ilahi bir cezasıdır!” dediği Osmanlı (Türk) idaresindeki mutlu günlerin hasretiyle geçirmesi ve ömrünü “Türk olmadan İslam Dünyası, sadece bedbaht olur!” diyerek kehanet-vari bir tespitle tamamlaması ( Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinde 34 yıl, 1.cilt, 2. baskı, Ankara-1987 s. 125-126; Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, c: 3, İstanbul-1985 s. 291-292; İlhan Bardakçı, Tercüman Gazetesi, 30 Mayıs 1982’den naklen: Mehmet Ozan Semerci, “Türk’e Hasret Alev Alev”, Tarih ve Medeniyet, Sayı: 20; Ekim 1995, s: 32) Türklerin nasıl bir millet olduğunu, somut bir şekilde kanıtlayan, canlı delil ve misallerdir.

Günün Kutlu Olsun Öğretmenim

0

Millet hayatımızda ‘öğretmen’ hep vardı ama batıdan esinlenip hayatımıza kattığımız “Öğretmenler Günü” yeni sayılır.

12 Eylül İhtilalinin Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Sağlam’ın tasarruflarından olan bu gün, Harf İnkılâbının yapıldığı 24 Kasım 1928 tarihine denk getirilmiştir.

Hep yararsız taraflarına dikkat çektiğimiz 12 Eylül’ün öğretmenlere yönelik bir başka yararlı hizmeti, ‘Öğretmen Evleri’dir.

Yurdun dört bir yanına kısa zamanda yayılan bu evler, öğretmenlerin hayatında sosyal, kültürel ve ekonomik manada devrim niteliğinde değişiklik sayılmasalar da, öğretmenleri kahvehanelerden alan, şehirlerarası seyahatlerinde onlara uygun şartlarda konaklama imkânı sunan, statülerine katkı sağlayan önemini inkâr edemeyiz.

Öğretmenler Gününün tıpkı Anneler Günü gibi bir tüketim yaratmaya yönelik olduğunu söylemek zor. Buna rağmen öğretmenlerin toplumdaki statüsünü yükseltmeye katkı sağladığını da şimdiye kadar görmedik.

Gün kutlamaları bizde maalesef rahmetliyi anmak şeklinde gerçekleşir. Kutlamalar, o konuda bir yıl boyunca yapılan çalışmaların somut sonuçlarının kamuoyu ile paylaşıldığı günler olarak algılanmaz.

Daha ziyade canına okuduğumuzun gününü kutlamak şeklinde ve övücü ifadelerin bolca kullanıldığı demeçlerle geçiştirilir. Hiç şüphesiz bu gün de öyle olacaktır.

Birkaç övücü söz, birkaç mısra dökülecek dillerden ve sonra her şey aynı hamam aynı tas…

Esasında öğretmen deyince orada durup düşünmek lazım; toplumun, aileden sonra esas mimarı olan bu güzide meslek mensuplarının, her Öğretmenler Gününde, bir sorunu halledilseydi, ilk kutlamadan bu güne ortada sorun diye bir şey kalmazdı.

Bir öğretmen olarak bu mesleğin nankör bir meslek olduğunu söyleyemem, 35 sene önceki öğrencimden kusursuz saygı ve sevgi görüyorum. 45 sene önceki öğretmenime sevgi, saygı ve vefalı olmada kusur etmiyorum.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, sorun çözecek yüksek bürokratlar hepsi birer öğrenciydi ama öğretmenlerin sorunları ortada…  Bu toplumda vefasız olanlar mı yükseliyor diye insan sormadan edemiyor!

Altın pahalıdır, demir ucuz. Her iki maddenin fiyatını belirleyen ana unsur birinin azlığı, diğerinin çokluğudur ve çok olan ucuza gidiyor.

Türkiye Cumhuriyeti 700 bin askerle savunmasını karşılıyor, eğitim ordusunda 700 bin öğretmen var.

Sorunların temelinde kamu ekonomisinin yattığını söyleyebiliriz ama ekonomik sorunlar içinde kaderine terk ettiğiniz öğretmene, toplumu imar etme görevini verdiğimiz gerçeğini ne yapacağız?

Öğretmenlerin sorunlarının sürüncemede kalmasında, kendilerinin sorumluluğunu inkâr edemeyiz. Her mesleğin bir meslek hastalığı var. Öğretmenlik mesleğinin meslek hastalığı; ‘verici olmaktır’. Beyin programlarının hepsini öğrenciye tahsis ettiklerinden kendilerine ne lazım geldiğini sorgulamıyorlar. İnanmıyorsanız, önünüze ilk çıkan öğretmene; öğretmenlerin başlıca beş sorununu sayar mısınız diye sorun. Bir çırpıda asla düzgün bir cevap alamazsınız. Çünkü onlar bu soruyu kendilerine hiç sormadılar ki…

Bunu meslek örgütlerinin yapması gerekir ama hatırı sayılır şekilde örgütlendikleri söylenemez. İdeolojilerin ahtapot gibi kuşatma altına aldığı öğretmenlerin, meslek örgütleri de ideolojik esaslara göre farklılaşırlar.

Bizde ideoloji, bilimden ve hayatın gerçeğinden önce geldiği için öğretmen sorunları da bilimsel olarak ele alınmaz. Çözümüne bilim desteği bulamayan sorunlar, bu yüzden ve daima siyasilerin vaatlerini süsler.

Bir öğretmen sendikamız, öğretmenlerin sorunları hakkında yaptığı çalışmada öğretmenlerin sorunlarını;

% 47 sinin mesleğinde mutsuz,

% 93 ünün emeğinin karşılığını alamadığına inandığını,

% 93 ünün öğretmenlik haklarına ilişkin düzenlemelerden şikâyetçi olduğunu,

% 86 sının MEB’nın adil olmadığına inandığını,

% 65 inin ev ve arabası olmadığını,

%55 inin 5 bin TL den fazla borcu olduğunu,

% 82 sinin okulların derslik, donanım, temizlik ve güvenliğinden şikâyetçi olduğunu,

% 7 sinin eğitim sisteminin gelecekte daha iyi olacağına inandığını açıklıyor…

Oysa bunlar esas sorun değil, esasın doğurduğu sonuçlar… Bunun bile farkında değiliz.

Günün nasıl kutlu olsun istersin? Öğretmenim! (Nasipse bundan sonra ‘Eğitim ve Öğretmen’ konusunda birlikte olacağız.)

Aile İçi Şiddet – 1

0

İnsanlık tarihindeki ilk kurum aile müessesesidir.
Allah(cc) Hz Âdem(as) yaratıp dünyaya gönderince
Hz Havva’yı da O’na eş olarak yarattı.
Ve bunları bir aile yaptı.
Hz Âdem Hz Havva’da huzur bulacak
Hz Havada Hz Âdem ile mutlu olacaktı.
Evliliğin sebebi de huzurlu ve mutlu bir hayat sürmek değil midir?
Aile toplumun çekirdeği, yani tohumudur.
Tohum ne kadar sağlam ve kaliteli olursa üründe o kadar değerli olur.
Tohum bozuk yâda GDO’lu ise o zaman tehlike var demektir.
Evet, burası Dünya
Burada Âdem ile Havva olacak ama
Unutmayalım ki; Şeytanda olacak.
Âdem ile Havva birbirlerinde huzur ve mutluluğu ararken şeytanda boş durmayacak.
Ama insanda akıllı olacak şeytana kanmayacak.
Buraya dönmek üzere bir nokta koyalım.
Son devrin İslam âlim ve mütefekkirlerinden Sait Havva der ki:
Müslüman Dünya, Müslüman aile ile gerçekleşir.
Müslüman aile, Müslüman cemiyeti oluşturur.
Müslüman cemiyet, Müslüman devleti oluşturur.
Müslüman devlette Müslüman dünyayı oluşturur.
Biz buna bir kelime ilave ederek günümüze ve konumuza uyarlayabiliriz.
Şöyle ki;
Huzurlu Müslüman aile
Huzurlu Müslüman cemiyet
Huzurlu Müslüman devlet
Huzurlu Müslüman dünya
Görüldüğü üzere aile dünyanın temeli ve çekirdeğidir
Aile bozulunca ne olur?
Hani meşhur bir söz vardır ya:
Yerden göğe küp dizseler
En alttakini çekseler
Seyreyle sen gümbürtüyü
Sonuç tam bir felaket
Yani günümüzde olduğu gibi
Şu an toplumdaki yaşadığımız sıkıntıların kaynağı
Aile içi huzursuzluklardır
Aile içi şiddet
Koca terörü
Bıçaklamak
Kurşunlamak
Sakat bırakmak
Ailesine bu şekilde davranan insanların
Diğer insanlara karşı sevgi ve saygı çerçevesinde davranması
Hürmetkâr olması, hakka hukuka riayet etmesi beklenebilir mi?
Burada erkeğin yaptığı kesinlikle yanlıştır.
Hoş görülemez
Ama şunu da sormak gerekir
Tek suçlu erkek midir?
Kadın yada kadınlar sütten çıkmış ak kaşık mıdır?
Ailelerdeki intiharların cinayet ve şiddetlerin önlenmesinde
Kadının çok büyük rolü ve önemi vardır.
Yıllar öncesinde babam anlatmıştı
Bu vesile ile O’nu da saygı ve hürmetle yâd edeyim.
Tanıdığı ve sevdiği bir İŞ ADAMI zaman içerisinde iflas eder.
Her şeyini yitirir.
İş adamlığından işçiliğe
Villadan zemin katta kiracılığa düşer.
Bu durum kolay alışılabilecek hemen atlatılabilecek bir durum değil.
Ciddi manada intihar etmeyi düşünür
                                                                 Devam edecek