22.2 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1134

21. Asrın Başında İnsanların Huzursuzluğu

Yıl 2011 yirmibirinci asrın başındayız. Bu asrın çocukları olmakla övünüyoruz. Maddenin bütün sırlarını keşfettik, her şeyi faydaya, paraya tahvil ettik. Suya, beyaz kömüre siyah elmas dedik. Petrole de damarlarımızdaki kan dedik. Bunları enerjiye, ışığa harekete çevirdik.

Bu gün göklerde uçuyoruz. Aya yıldızlara ulaşmaya çalışıyoruz. Geçmişin mucizeleri hakikat oldu. Zaman ve mekândan kurtulamadıksa da ona hükmettik. Geceleyin gökyüzünde parlayan bize meçhul âlemlerin hayalini veren yıldızlar bile şimdi bilgimiz altındadır. Bu işle uğraşan âlimler bir düğmeye basmakla uzayda harekete geçiyor. Bütün bu teknolojiye rağmen, insanlarda huzur yok. Karanlıklar içindeyiz. Bu buhranlar, bu hüsranlar nereden geliyor bunun tek bir cevabı var her şeyi biliyoruz. Fakat kendimizi bilmiyoruz. İnsan denilen varlık meçhul olmakta devam ediyor.

Yunus Emre:

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin ya nice yaşamaktır.

İnsan denilen meçhulü tanımadan, kendimizi keşfetmeden evvel, bütün bu harici âleme ait bilgilerimiz bize ancak felaket getirmiştir. Çünkü hareket noktası olarak insan, insanlık alınmamıştır.  

“İnsan yeryüzünde Allahın halifesidir” diyen ve böylece bütün kâinatı insana, insanlığa doğru çeken görüşler bir tarafa atılmış hatta bu görüşlerle ortaçağ zihniyeti diye alay edilmiştir. Asrımızın buhranı geçirmekte olduğumuz bütün felaketler yapılan keşiflerin insanın mahiyeti insanlığın saadet ve huzuru düşünülmeden yapılmış olmasından ileri geliyor.

Hele bu keşiflerin menfaatçi insanların elinde ne hale geldiğini nasıl su istimal edildiğini beşeriyetin helakını nasıl hazırladığını biz 21. yüzyıl çocukları gözlerimizle gördük. Harp vasıtalarının tekâmülü atomun icadı ve bu büyük keşfin ilk olarak insanlığın yok edilmesi için nasıl kullanıldığını düşünürsek müspet ilmin gittikçe bir musibet ilim haline geldiğine inanmamak elimizden gelmez. Bu gün bir Atom bombası bir anda insanlığı yok ediyor.

Son zamanlarda Arap baharı diye adlandırılan fakat aslında o ülkeleri zapdetmek ve petrole hükmetmek için AB ve ABD’nin başlattığı bir sömürü savaşıdır. Bu savaşın başında da iktisadi sebepler gelir. Enerjinin enerjiye çevrilmesi için inkişaf eden, gelişen büyük sanayi üretimi artırdı. Avrupalılar ve ABD kolayca bol miktarda ürettikleri mamul eşyanın ham maddesini tedarik ve bu eşyayı satmak için pazarlar aradılar. AB devletleri arasında bu Pazar arama mal satma işi müstemlekeciliğe hız verdi ve binlerce kilometre uzakta Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerine demokrasi getirme hevesi işgalleri doğurdu.

Böylece gittikçe dünyaya hükmetme ve dünyayı yönetme hevesleri kabaran büyük sanayileşmiş devletlerin yanında gittikçe enayileşen bir devletler gurubu daha doğrusu Devlet dahi kuramayacak kadar fakirleşen sefil insanlar kalabalığı meydana geldi. Asya’nın, Afrika’nın servetleri işgalciler tarafından AB’ye ve ABD’ye taşındı. İktisadi Kudretlerini kaybeden insanlar siyasi kudretlerini ve istiklallerini de kaybettiler. Birer müstemleke devlet haline geldiler. Dışarıda müstemlekeciliği, emperyalizmi körükleyen büyük endüstri hareketleri içeride amele- patron kavgalarına yol açtı. Şark milletlerini derisine kadar yüzen AB ve ABD bu suretle çaldıklarını yığdığı serveti yiyemedi.

Bu gün kıtalar üzerine çöken zifiri karanlık mağara devirlerinin karanlığından daha müthiştir. Etrafımızda parlayan ışıklar gecelerin gündüze dönüşü bu motor gürültüleri bu sonsuz sürat bu projektörler içimizdeki karanlığı aydınlatmaya yetmedi.

Medeniyet Akif’in dediği gibi “tek dişi kalmış bir canavardan ” farksız her gün Kuzey Afrika ve Orta Doğuda ki işgaller her gün iktisadi buhranlar kendi üye devletlerini de bitirmek üzere hükümetler istifa ile el değiştiriyor. Ekonomik kriz beklenmedik bir şekilde Avrupa’yı da kökünden sallıyor. Kıtalar kıtalara, milletler milletlere, insanlar insanlara girmiş herkes herkese düşman kimse kimseye inanmıyor. Herkes herkesten şikâyetçi. Devletler devletlerden, insanlar insanlardan, idare edilen idare edenlerden, amirler memurlardan, memurlar amirlerden, iktidar muhalefetten, muhalefet iktidardan, karı kocadan, koca karısından, hoca talebesinden, talebesi hocasından, babalar çocuklarından çocuklar babalarından, ev sahibi kiracıdan kiracı ev sahibinden, amele patrondan, patron ameleden şikayetçi.

İşin en feci tarafı yirmibirinci asrın insanı kendinden şikâyetçi kendi kendisiyle bir çıkmazın içinde. Ne kadar zengin olursak olalım, ne kadar yükselmiş bulursak bulunalım hepimiz halimizden şikâyetçiyiz. Şükür yok küfür çok kanaat yok ihanet çok aileler çekilmez bir endişe içinde içerde kızlar koca bekler, dışarıda orospu kovalar erkekler. Evlenme yok, eğlenme çok. Dünyanın hiçbir yerinde huzur kalmadı. Birlemiş Milletler ideali bir cennet hayali oldu. Orada kafa çekilir, nutuk çekilir, veto çekilir. Fakat bu dert çekilmez artık. Bu nutuklar, bu vetolar ancak gazetelerin işine yarar başka bir işe yaramaz.

Buhran! Buhran! Buhran! İçerde buhran dışarıda buhran insanlarda, milletlerde, ailelerde bizzat fertlerle kendi içimizde sonsuz buhran ve hüsran.

Eski bir söz vardır ” her yol Roma’ya çıkarmış” Roma’yı yıkan budur. Şimdi fakir devletlerde bütün yollar ABD’ ye ve Washington’a çıkıyor.

Bütün yollar Allah’a çıkmadıkça bütün insanlar Allah yolunda birleşmedikçe dünya huzura kavuşamaz. Bu sözde birleşmeler, antlaşmalar hep yalan hep boş bizi ve bütün insanları kol kol, yol yol ayıran nedir? İmansızlık, Allahsızlık Allah’a giden yollarımıza kim durdu? Bizi can evimizden kim vurdu?

Allahsızlar, imansızlar, Ahlaksızlar, maddeciler, menfaatçiler, mideciler, sömürgeciler bu mukaddes yolu servetler, şöhretler, apartmanlar bizzat kendimizin varlığı nefsimiz kesiyor tıkıyor. Nefsimizde dahil bütün bu şer kuvvetlerle mücadele etmedikçe Allahın ve Peygamberin dediği yoldan gitmedikçe kurtuluş yoktur, huzur yok, sulh ve selamet yoktur.

Müslüman Kıyafetli Frenk Bozmaları

0

1856 yılında neşredilen Islahat Fermanı ile birlikte Tanzimat hareketi yeni bir devresine girer. Çünkü bu Islahat Fermanı, devletin dayandığı prensipleri ikinci dereceye indirir ve yabancıların müdahalesine yol açar. Bu tarihten sonraki zamanı dolduran siyasî hadiselerin tümü, Islahat Fermanı’nın açık bıraktığı kapılardan girer. Ahmet Cevdet Paşa Tanzimat adı altında ‘yabancıların müdahalesine yol açan bu kararın’ mimarlarını ve taraftarlarını ‘Müslüman Kıyafetli Frenk Bozmaları‘, şeklinde adlandırır. Elbette ki siyasî mülahazaların bir uzantısı ve gereği olarak ben bu ifadeyi kullanmayacağım. Fakat bazı hususlara atıf yaparak tarihî bir uyarıda bulunacağım.

Tarihimizde bir yığın karışıklığı doğuran ve akabinde sert ideolojik ayrışmalara neden olan bu duruma atıf yapmamız boşuna değildir. Siyasî mülahazalarla gündeme taşınan şu sözlere dikkat ediniz: ‘Dersim hadiseleri Alevilik meselesinin bir parçasıdır.’ Bu sözü iktidarın bir siyasî temsilcisi Kerbela yasının tutulduğu günde söylüyor. Bu politik ifadenin çevirisi şudur: Devlet Alevileri katletmiştir. Bu ifade, açık bir tahriktir. Birlikte yaşamanın gereği olan bütün tarihî ve kültürel dokuyu parçalar. Tutunma noktalarını ve toplumsal bağları koparır. Bir politikacı niçin böyle bir ifade kullanıyor? Çünkü ‘Dersim hadiseleri konusunda farklı düşünenleri, iktidara yaslanarak elde ettikleri basın-yayın mahfillerinde haysiyetsizlikle suçlayan sömürgeci aydınlar var. Aşağılama ve hakaret o kadar keskinleşti ki Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonda rol kapma macerasını eleştirenleri ‘diktatörlerden yana’ olmakla suçlamaya dönüştü. Bu derin analizlerden esinlenen önemli bir siyasî aktör Almanya’da katıldığı bir törende sözü Suriye meselesine getirerek ‘biz zalimlerle yan yana duramayız’ sloganını patlatıyor. Bu mühim stratejik analizden etkilenen köşe yazarları Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı çıkanları zalim olmakla suçluyorlar. Basiretsizlikle, değişimi ve dönüşümü anlamamakla itham ediyorlar.

Söz konusu tablo karşısında insanın vicdanını sızlatan husus haksızlığı hak, esareti özgürlük kılıfı altında topluma yedirmektir. Şimdi iktidarın gölgesi altında akıllarına geleni vezinsiz-kafiyesiz sallayan zevata sormak gerekiyor. Karşımızda iki tablo var: (a) Irak, Libya, Suriye ve İran, (b) Fransa, ABD ve İtalya. (Bunlar icraatın görünen kısmı, yani en geniş anlamıyla Batı.’ Size göre Türkiye’nin görevi egemen güçlerle ittifak edip, Müslüman ülkelere müdahale etmeyi gerektiriyor. Bu nasıl bir mantık? Böyle bir mantığın ne siyasî tarihte ne kültürel hafızada ne de dinde yeri var. Bunun adı egemen güçlerin ürettiği bir operasyonun gönüllü parçası olmaktır.

Birinci tablodaki ülke liderlerinin diktatör olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Fakat asıl soru şudur: ABD ve AB ülkeleri sizin nazarınızda hangi tarihten itibaren adaletin ve özgürlüğün temsilcisi oldular? Sizler, değiştikten sonra, değil mi? Peki birileri, sizlerin değişmeden önceki sözlerinizi söylüyor diye bu kadar ağır ifadeleri kullanmanızın nedeni nedir? Vicdan azabı mıdır? Yoksa dış güçlerin müdahalesine açtığınız kapıyı insanların giderek fark etmesi midir? Hangisi? İsterseniz daha açık soralım: Sadece Afganistan ve Irak’ta ırzına geçilen ve öldürülen çocukların sayısını biliyor musunuz? Eğer bilmiyorsanız yazık, biliyorsanız ‘bu tabloyu’ sizce hangi kitabın sunduğu esaslar meşrulaştırabilir? Çok sevdiğiniz AB değerleri bu kiri, temizlemeye yeter mi?

Siyasî geçmişimizde AP ve ANAP gibi partileri IMF, NATO ve AB ile olan ilişkileri nedeniyle İslâm’ın düz kâfirler için bile kullanmadığı sözlerle itham edenler sizlerdiniz. Sizin gibi düşünmeyenleri kâfir, münafık ve ‘gâvur âşıkları’ şeklinde damgalama geleneği size aittir. Milletin dini algısını istismar ederek oy devşirip iktidar olan da sizlersiniz. AB’ne karşı İslâm Birliği edebiyatı yaparak bu günlere gelmediniz mi? Dün bu sözleri söyleyenlerin bugün ‘ekonomik çöküntü yaşayan birliğe kim girmek ister. Bizim için önemli olan AB’nin değerleridir’ deme noktasına gelmiş olması üzerinde durulmaya değer bir konu değil midir? Yenişehirli Avni Bey’in “Ol mertebe Leylâsına meftun idi kim / Mevlâ diyecek mahalde Leyla der idi‘ deyişi gereğince ‘Allah diyecek yerde, AB ve ABD’ deme noktasına gelen bir algının siyasî ve kültürel dildeki karşılığı nedir?

Sizin gibi düşünmeyenleri iktidarın diline yaslanarak aşağılama yerine Türkiye’nin bu süreçte nasıl bir operasyonun parçası yapılmak istendiği üzerinde biraz düşünün. İsterseniz düşünmenize kılavuzluk edecek bir açılım yapalım: Batılı güçlerin müttefiki olarak sizce ‘Jeo Biden hangi sebeplere binaen şirinlik yapıyor?’ ‘Suriye’ye egemen emperyalist güçlerle birlikte yapılacak operasyon hangi aşamada’? ‘Jeo Biden ile konuşulan operasyonda Türkiye hangi görevleri yerine getirdi, hangi görevleri üstlendi?’ Şimdilik bu sorular üzerinde düşünün!!! Aklınıza geldiği gibi başkalarını ‘zalim, diktatörlerden yana’ gibi etiketlerle yaftalamayınız. Aksi takdirde birisi kalkar bütün baskıcı politikalarınıza rağmen sizleri ‘Müslüman Kıyafetli Frenk Bozmaları’ şeklinde niteler. Benden söylemesi!!!

 

Deniz Otobüsleri İle İstanbul

 

Yeni yıl yeni dertlere gebe!

Hükümet, cari açığı kapatmak için yine vatandaşın cebine dolanacak!

Dolaylı vergiler ve trafik cezaları altında ezileceğiz.

Bu arada, “cambaza bak!” numarası gibi, vatandaşı “yapay gündem” ile oyalayacaklar; Dersim’den başladılar, şimdi sıra Kurtuluş Savaşı’na geldi!

Meclis’te; “Ege’de Yunanlılarla savaştık mı? Yunan tarihinde böyle bir şey yok!” diyor AKP Ordu milletvekili İhsan Şener?

ABD’nin gazına geldik, Libya’ya, Mısır’a, Suriye’ye kafa tutuyor, tehdit ediyoruz. Sonra, adamın biri silah kuşanıp İstanbul’un göbeğinde terör estiriyor!

“Füze Kalkanı” ile ABD’ye ve İsrail’e kol kanat oluyoruz; İran ve Rusya’nın açık tehditleri çıkıyor karşımıza!

“Uluslar arası siyasette, ulusal gücün kadar söz sahibisin!” Kural bu! Yoksa,perde gerisindeki ağababalar kukla gibi oynatır adamı!..

Bunlar bir yana, Kocaeli’de neler oluyor? Olup bitenin farkında mısınız?

–         “Sapanca Gölü kuruyor, İzmit susuz kalabilir” diyor bir haber. Büyükşehir ve İSU ne diyor?

–         İktidar yanlısı bir sendika, Vilayet binası önünde eylem yapıyor; üç beş liseli “Füze Kalkanına Hayır” dediği için yüzlerce polisin hışmına uğruyor!

Bu mu “İLERİ DEMOKRASİ?”

Ve; günde yaklaşık 2 bin 500 yolcuyu ilgilendiren büyük bir sorun var önümüzde; 1 Ocak’tan itibaren İzmit-Haydarpaşa tren seferleri yapılamayacak!”

Pek çoğu öğrenci, işçi ve dar gelirli olan tren yolcuları ne yapacak?

Halkının yanında olan siyasal iktidar, bu sorunu görür, çözüm üretirdi!..

Bu insanlar karayolu taşımacılığının ellerine mi bırakılacak?

Benim somut bir önerim var;

“Bu yolcuları, Deniz Otobüsleri ile İstanbul’a taşıyalım.”

Büyükşehir Belediyesi, Ulaştırma Bakanlığı’nın desteği ile  yeni deniz otobüsleri almalı ve yarım saatte bir İzmit-İstanbul arasında seferler düzenlemeli.

Benim çocukluk yıllarımda İzmit-İstanbul arasında vapur seferleri yapılırdı. 21. Yüzyılda, Büyükşehir Belediyesi’nin büyük kaynaklara sahip olduğu bir zamanda, “Çalışınca Oluyor” ise, görelim!

Eğer, “Halktan yana” iseniz; eğer binlerce yolcuyu otobüs firmalarının insafına bırakmayacak kadar insaflı iseniz; deniz otobüsleri ile ve ucuz bir tarife ile bu yolcuları İstanbul’a taşırsınız.

Bu, çevre kirliliğini azaltma yönünde de doğaya ve insana bir katkınız olur.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ni göreve çağırıyorum.

Bu, Karaosmanoğlu ve AKP yerel iktidarının bir samimiyet sınavıdır!

“Kimden yanasınız?”

Bu sınav sonunda anlayacağız!..

Gelişen Asya ve Türk Cumhuriyetlerinin Önemi

Avrupa Birliği nüfusu yaşlanan, işçilik maliyetleri yüksek ve tabii kaynakları azalan bir ülkeler topluluğu. Uzun vadede geri kalmaya mahkûm bir yapı.

Buna karşılık Çin, 1.3 milyarlık nüfusu, ucuz işgücü, dünyanın en zengin tabii kaynaklarına sahip veya yakın oluşu ile yükselen bir ekonomi. Şimdiden 3.9 trilyon dolar parası var. Bunun 1.9 trilyon dolarını ABD tahvil ve hisse senetlerine yatırmış. Bunları bir satışa çıkarsa dev şirketlerin birçoğu batar.

ABD, GSYİH nın yüzde 3.2 si kadar, AB yüzde 0.5 i kadar cari açık verirken; Çin yüzde yüzde 5.2 fazla verdi. Çin’in dış borcu pek yok. Batı ülkeleri GSYİH nın yüzde 1-3 arasındaki büyümesine göbek atarken, Çin’de büyüme yüzde 9-10 civarında seyrediyor. “Güç artık Çin’de!  Dünya, Çin’in himmetine muhtaç.”

Asya’da bulunan Türk Cumhuriyetleri de (Çin kadar olmasa bile) yükselen bir gelişme içindeler. Çünkü Onlarda da genç nüfus, zengin tabii kaynaklar var. (Petrol, doğalgaz, lityum, uranyum, altın vd) Özellikle dünya enerji kaynaklarının bu bölgede toplanmış olması avantaj. Bütün dünyanın enerji dengesi bu bölgeye bağlı.

ABD dünyanın lideri olmaya devam etmek için en büyük rakibi olan Çin’i ve gelişen ekonomileriyle Asya devletlerinin kontrolünü elinde tutmaya çalışmakta.

ABD’nin Afganistan’da ne işi var?” sorusunun cevabı da, “Libya’da, Suriye’de, Irak’ta ne işi var?” sorularının cevabı da aynı: Enerji kaynaklarını ve yollarını tutmak; rakiplerinin enerji bağımlılığını ve güvenli enerji yolları ihtiyacını ekonomik ve siyasi silah olarak kullanmak. Türkiye elbette Ortadoğu ülkelerindeki gelişmeleri yakından takip etmek, Filistin’deki Müslüman kardeşlerine destek olmak durumundadır. Aynı zamanda AB ülkeleriyle ilişkilerini devam ettirmeli. Ancak esas gelişme merkezi olan Asya’daki Müslüman Türk Cumhuriyetleri ile ekonomik ve siyasi bağlantılarını artırmaya birinci öncelik vermelidir. Bu tavır Türkiye’nin bölgede de, dünyada da sözü geçen, oyun kurucu devletler sınıfına yükselmesinin ilk şartıdır.

Türkiye’nin iki Müslüman ülke Suriye ve İran‘a karşı, ABD ve AB saflarında müdahil olması tehlikeli ve yanlıştır.

Azerbaycan Türk dünyasının uç beyliğidir. Türkiye’nin Asya’daki Türk devletleriyle kara bağlantısını kesmek isteyen Rusya ve diğer emperyalist devletler Azerbaycan ile Nahçıvan bağlantısını koparmakla esasen Türkiye’nin Asya Türkleriyle kara bağlantısını kestiler. Azerbaycan stratejik coğrafi konumu, zengin petrol ve doğalgaz kaynakları sebebiyle büyük devletlerin çatışma alanı oldu. Ağır bedeller ödedi. 20 sene önce bağımsızlığına kavuşurken, Rusya ve Ermenistan’ın işbirliğiyle vatan topraklarının yüzde yirmisi (Karabağ bölgesi) işgal edildi. Bir milyon insan “kaçgın” durumuna düştü. Bu 9 milyonluk bir ülke için çok büyük rakamdır.

Tam bir soykırım uygulayan Ermenilerin, “Türkler soykırım yaptı” iddiasıyla Türkiye’yi dünyada sıkıntıya sokması da bir çelişkidir. Ermenistan Cumhurbaşkanı Ermeni gençlerine, Karabağ’ı işgal etmelerini gururla anlatırken, “Türkiye topraklarının bir bölümünü de siz alacaksınız” diye hedef gösterdi.

Türkiye’nin dış politikasının temel hedeflerinden biri Can Azerbaycan’ın işgal edilmiş topraklarının kurtarılması olmalıdır. Çünkü Azerbaycan kararlıdır, bu topraklar uluslararası hukuk çerçevesinde yeniden Azerbaycan’a dâhil edilecektir. Olmazsa silahla. Çünkü Azerbaycan’ın silahlı kuvvetler bütçesi, Ermenistan’ın toplam bütçesinden fazladır.

Türkiye’nin “Ermenistan açılımı” projesi, Türklere hiçbir katkı sağlaması mümkün olmayan, sadece ABD’nin isteği ile gerçekleşen bir proje idi. Bu arada kardeş Azerbaycan halkı ve yöneticileri Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlere kırıldı.

Türkiye ve Azerbaycan’ın menfaatleri birebir örtüşmektedir. Türkiye’nin lehine olan her şey Azerbaycan’a güç katar, Azerbaycan’ın menfaatine olan her gelişme de Türkiye’nin faydasınadır. “Bir millet iki devlet olan” bu iki kardeşin arasına hiçbir kimsenin ve olayın girmesine izin verilmemelidir.

Azerbaycan yetişmiş insan gücü ve ekonomik potansiyeli ile 20 yıldan beri çok hızlı gelişmeye devam ediyor. Azerbaycan’ın laik yapısına müdahale etmek, Onlara din anlayışı zerk etmeye çalışmak yanlıştır. İran sınırları içinde kalan ve İran nüfusunun yüzde 50 den fazlasını oluşturan “Güney Azerbaycan“lı Türkler için yapılması gereken, uluslararası hukuk normları çerçevesinde temel insan haklarından faydalanmaları için çalışmaktır. Bu insanları iç isyana kışkırtıcı davranışlar Azerbaycan ve Türkiye’ye zarar verir.

Yukarıda özetlediğim bilgi ve görüşleri (TADEF) Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu‘nun düzenlediği panelde dinlediklerimden edindim. Bazı katkılarımla ve kendi cümlelerimle ifade ettim.

Toplantıda Azerbaycan kökenli 3 milletvekili, AKP’den (Şuay Alpay)  , CHP’den (Ali Özgündüz)  , Azerbaycan milletvekili (Ganire Paşayeva) ile Türk Tarih Kurumu eski başkanı, MHP milletvekili Yusuf Halaçoğlu‘nun söylediklerinden çok faydalandım.

Özellikle Ganire Hanım‘ın nefis Azerbaycan lehçesiyle, gönülden, heyecan ve aklıselimi bir araya getiren konuşması ile Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu‘nun olaylara geniş perspektiften bir tarihçi bilim adamı ve olgun bir devlet adamı sıfatlarını birleştiren konuşmaları iz bıraktı, çok alkış topladı. (Ganire Hanım ve Yusuf Halaçoğlu’nun konuşmalarının videosunu youtube’dan izleyebilirsiniz.)

CHP milletvekili (eski Körfez savcısı) Ali Özgündüz‘ün Azerbaycan’ın laik yapısının korunmasına yönelik uyarısını önemli buluyorum. AKP milletvekili Şuay Alpay‘ın, Azerbaycan’ın 1920’lerdeki bağımsız savaşlarının kahramanlarından olan dedesine dair anlattıkları tüyler ürperticiydi.  Azerbaycan ve Türkiye menfaatlerinin örtüştüğü ve kardeşliğimizi bozacak her türlü eylem ve ifadeden sakınmamız gerektiğini anlatan sözleri ise iktidar partisinden olmanın gerektirdiği bir sorumluluk çizgisinde idi.  Ancak “Ermeni Açılımı” politikasına karşı olan dinleyicilerin, partisine gösterdikleri tepkiler sebebiyle zor anlar yaşadı.

Farklı partilerdeki aynı davaya inanmış insanların bir araya gelip, fikirlerini açıklayabildiği platformlarda buluşabilmesi çok güzel ve de önemli. Panelde konuşmacı olarak yer alan 3 Türkiye ve bir Azerbaycan milletvekilinin fikirlerini açıkladıkları panelde dinleyici olarak bulunmaktan mutlu oldum. Federasyon Başkanı Bilal Dündar Bey’in şahsında Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu (TADEF) yetkililerine teşekkürler…

Milli Eğitim ve Öğretmen

0

 

Eğitimin esas unsurlarından öğretmene yapılan hizmetler arasında, Öğretmenler Günü ve Öğretmen Evlerinin yanında asgari ücretten bile düşük olan ‘ Öğretime Hazırlık Ödeneğini’, komik ölçekli ‘Ek Ders Ücretlerini’ ve aynı komiklikteki ‘Eğitim Öğretim Tazminatını’ sayabiliriz.

Bu iyileştirme çabalarına rağmen karşımızda duran gerçek; öğretmenlerin sağlık, adalet,  savunma ve güvenlik hizmetlerinde çalışanlara göre daha düşük ücretle çalıştıklarıdır.

Öğretmenlerin sistem içindeki statik yapısına dinamizm getirmek amacıyla son yıllarda uygulamaya konulan ‘Kariyer Basamakları Yükselme Sınavlarını’, öğretmenlerin durumunu havuç-sopa ekseninde, pozitif yönde etkileme gayreti olarak saymak istesek de, sınavlarda sorulan soruların öğretmenin dalıyla hiçbir ilgisi olmadığı gerçeği, hevesimizi kursağımızda bırakıyor. Başöğretmen veya uzman öğretmenliğin; formatif yönden gelişmişlik kadar, dal yönünden de gelişmişliği zorunlu kıldığını niye dikkate almıyoruz? Meselenin bu yönü dikkate alınmadığı için yürürlüğe konulan uygulama, öğretmenleri, Hayat Boyu Eğitimin bir parçası yapamıyor. Tabi aynı çarpıklığı, öğretmen alımlarına ilişkin sınavlarda da görüyoruz.

Öğretmenlik mesleğini ciddiyetle ele almak adına kurulan öğretmen liselerini ve eğitim fakülteleri ile okul yöneticilikleri için geliştirilen sınav sistemini de olumlu adımlardan saymak gerekir.

Bütün bu pozitif adımlara rağmen Milli Eğitim sistemimiz, öğretmene hak ettiği itibar ve konumu sosyal, kültürel, ekonomik, moral ve motivasyon yönüyle sağlamakta çok yetersiz kaldı.

Cumhuriyet hükümetlerinin şimdiye kadar aldığı tedbirlerin hiç biri ne eğitimi ne de öğretmenlik mesleğini tam manasıyla “Milli Standartlara” oturtamadı, çünkü Türkiye’de, “Milliliğin” tanımı yapılmadı, yasal boyutu ortaya konulmadı. Tanımı yapılmayan ‘Milli Eğitim Sisteminin’ esas unsuru öğretmenin kapsama alanını nasıl belirleyeceksiniz? Öğretmen, müfredattaki bilgileri veren ‘bilen kişi’ mi, yoksa işin; insani, vicdani, sosyal, kültürel, milli ve evrensel boyutlarına vakıf ‘bilge kişi’ mi olacak?

Öğretmene sistemin şimdiye kadar biçtiği görev ‘bir bilen’ olarak görünüyor ama gerçekler çok başka yönde gelişiyor.

Bu günkü bilgi teknolojileri ve sistemleri, öğretmenin ‘bilen adam’ tahtını ve hatta varlığını temelden sarstı. Bu paralelde Türkiye’de uygulanan sınav sistemi üstüne tuz biber ekti!

Bir soru fazla bileni başarılı sayıp yücelten bu sistemde öğrenci, bilgiye, yeni teknolojiler yardımıyla öğretmeninden daha çabuk ve daha derinlikli olarak ulaşabiliyor. Öğretmen, sınıfta sükûneti sağlamak ve disiplin temin etmekte zorlanmaya başladı. Sistemin ileri aşamalarında öğretmen, kendini tanımaya çalışan gencin, delikanlılığını sınadığı ilk merci haline geldi.

Sistem kendi kendini böyle alt edince, sistemde öğretmen yardımıyla insanı şekillendirmeye de gerek kalmadı.

Sadece bilgiye odaklanan dershaneler okullardan daha çok tercih ediliyor. Halk, çocuklarının okul eğitimini 4-12 yaş arasında tutup 13-18 yaş arasının dershanelerde geçeceği bir sistemi düşünür oldu.

Yapılacak en elzem şey, eğitimin malzemesinin insan olduğu ve bu malzemenin yine insan eliyle ve insanca biçimlendirilmesinin öneminden hareketle, öğretmenin sistem içinde kaybolan itibarını ve işlevini geri kazandırmak olmalıdır.

“Öğretmenim! İlk sevgiler annemden / sonrakiler hep senden” diyen çocuğun masumiyetini aynı erdemlerle besleyip büyütecek saygın kişiyi, hocayı, önder, rehber ve model insanı sisteme geri kazandırmaktır.

Dilerseniz bu gerçeğin hocalık boyutunu yine Muammer Erkul’un mısralarıyla anlatalım:

“İşin doğrusu hocam; yerin bıçak sırtında / cahile suç olmayan, sana günah sayılır / örnek olman gerekir tüm davranışlarında / boksör yumruk atarsa, yumruk silah sayılır”

Bize işte bu öğretmen lazım. Lakin bizim öyle bir Milli politikamız yok, Milli gailemiz de… Dün dünya vatandaşı yetiştiriyorduk, bu gün de dünya vatandaşı yetiştiriyoruz.

Dün Hasan Sağlam politikaları vardı. Bu gün; Mumcu, Çelik, Çubukçu, Dinçer politikaları…

“Okul yöneticileri beş yılda bir yer değiştirecek, müfettişlik kalkacak- denetçilik olacak, denetçiler sekiz yılda bir yer değiştirecek, tüm yöneticiler havuza alınacak, sistem aylarca böyle işleyecek, üst düzey yöneticiler işletmeci olacak ve en son inci: ‘Öğretmenin Güvenliğinden Milli Eğitim Bakanlığı Sorumlu Değildir’.”

İktidarın öncelikle el atması gereken konunun Bakana göre şekillenen Milli Eğitim politikaları olduğu kanaatindeyim.

Maç anında oyunun kurallarını değiştirir gibi, çalışanının yasal haklarını değiştireceksin sonrada, bu tasarrufu hiç koşulsuz yüksek moralle karşılamalarını isteyeceksin… Yok, böyle kişisel keyfe göre hukuk! O verilen ‘evet’ten keyfince anlam çıkmaz!…

Milli Eğitim sistemimizin, kerameti kendinde bilen Bakanlara değil, Milli politikalara ihtiyacı var. Bu yüzden Başbakanın, öncelikle Milli Eğitim Bakanlarının keyfiliğine dur demesi gerektiğini düşünüyorum.

Geçte olsa günün kutlu olsun öğretmenim.

Atasözlerimiz

Her ulusun atalarının uzun deneyimler ve denemeler sonucu edindiği özlü sözleri vardır. Yüzlerce yılı geride bırakarak bize ulaşan bu özlü değişlere atasözleri diyoruz.

Atalarımız, yaşadıkları coğrafi bölgelerden, yaşama biçimlerinden, inançlarından, âdetlerinden, törelerinden ve geleneklerinden etkilendikleri olayları değerlendirerek, bizlere atasözleriyle mesaj vermişler ve öğütlerde bulunmuşlardır.

Bu yüzden atasözleri ait oldukları milletlerin kendilerine özgü simgelerini, ortak değerlerini ve renklerini taşırlar. Bir anlamda yaşantılarına da tanıklık ederler.

Atasözlerinin belli bir sahibi yoktur. Kimin tarafından ve ne zaman söylendiği de bilinmez. Ancak, çok güçlü anlatıma sahip, az sayıda sözcüklerden oluşan cümle kalıplarıyla ifade edilirler. Gene de içerikleri ve mesajları çok açık ve nettir. Örneğin; “vakit nakittir” ya da ” gül dikensiz olmaz” gibi.

Ancak hızla geçen zaman ve günümüz dünyasının sürekli değişen yaşam koşulları sonucu, toplumlarda oluşan yeni değer kabulleri, bazı atasözlerimizin yıpranmasına ve günümüz değerleriyle ters düşmesine neden olmuştur.

Kısaca bazı örneklerini vereceğim atasözlerimizin, günümüz  kamuoyunda pek sıcak karşılanmayacağı düşüncesindeyim. Bu örneklerin sayısı bir hayli çoktur.

Uzman ve ilgililerin konu üzerinde gerekli çalışmaları yaparak uygar toplum anlayışına uymayanları gündemden düşürmeleri uygun olacaktır.

Devletin malı deniz, yemeyen keriz.

Parayı veren, düdüğü çalar.

Varsa pulun, herkes olur kulun.

Rağbet, zengin ile güzele olur.

Şık şık eden nalçadır. İş bitiren akçedir.

Körle yatan, şaşı kalkar.

Topalla gezen, aksak olur.

Sağır duymaz, uydurur.

Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.

Saçı uzun, aklı kısa.

Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün.

Eti senin, kemiği benim.

Hocanın vurduğu yerde gül biter.

Kızını dövmeyen, dizini döver.

Yukarıda örneklerini vermeye çalıştığımız atasözlerimizin ilk grubu, para sahibi olanların sanki özel bir hukukları varmış da, her şeyi yapmakta özgürmüşler gibi  algılanmaktadır. Ancak bu anlayış doğru ve etik olmayacaktır.

İkinci grup atasözümüz ise, engelli vatandaşlarımızı en hafif ifadeyle fevkalâde üzecek anlamlar taşımaktadır.  Bunlar da doğru değildir. Çünkü günümüz dünyasında, olağanüstü başarılarla bizlere yeni ufuklar açan pek çok engelli insanlar vardır.

Bir de çok değerli analarımız, bacılarımız yanı sıra  bugün erkeklerle her sahada omuz omuza çalışan üretimden hizmete, eğitimden sağlığa pek çok alanda üstün başarı sahibi kadınlarımız vardır. Onlarla ilgili söylenmiş, günümüze kadar ulaşmış fevkalâde yanlış deyişler vardır ki varlıklarını kabul etmek mümkün değildir.

Günümüz değerlerine uymayan, son grup atasözümüz de çağ dışı olmuş bir yöntemi, yani dayağı ve fiziksel şiddeti önermektedir. Elbette, böyle bir görüşü kabullenmek ve buna uyum sağlamak olanaklı değildir.

Sergilediğimiz bu tip örnekleri çoğaltabiliriz. Ne var ki, yaşadığımız zaman kesitinin gerçekleri ışığında, yanlış önermelerde bulunan bu tip atasözlerimizi uygulamadan kaldırmalıyız.

Ancak bu işlemin, ilgili uzmanlarımız ve bilim insanlarımız tarafından gözden geçirilmesi lazımdır. Yapılacak inceleme sonucunda yaşam koşullarımıza ters düşen atasözlerimiz gündemimizden arındırılmalıdır.

 

Sağlıkta Dönüşüm Programı ve Hasta-Hekim Memnuniyeti

2002 yılında iktidara gelen Ak Parti hükümeti ile sağlık hizmeti sunumunda ve halkın sağlık hizmeti alımında köklü değişiklikler olmuştur. Sağlık sistemi 1961 de çıkan sağlık hizmetlerinin sosyalleşmesi kanunu ile sağlık evleri, sağlık ocakları, ilçe ve il hastaneleri şeklinde uygulanmaya başlanmış ve buna daha sonra SSK hastaneleri eklenmiştir. Özel hastaneler çok az sayıda olup, kamuda çalışan hekimlerin bir kısmının ve tam gün bağımsız hizmet veren muayenehane hekimliği sağlık hizmet sunumun ana unsurları idi.

2003 de uygulamaya konulan sağlıkta dönüşüm süreci ile:

1. Sağlık hizmeti sunan hastane ve kurumlar birleştirildi.

2. İlaç alımında eczane hizmetleri kolaylaştırıldı.

3. Aile hekimliğine geçildi.

4.Dal Merkezleri-Tıp Merkezleri ve özel hastanelerin SGK ile anlaşma imkanı getirilerek halkın istifadelerine açıldı.

5. Ağız ve diş sağlığında, kamu hastaneleri bünyesinde, ağız ve diş sağlığı merkezleri kurularak bu alanda da önemli hizmetler verme imkanına kavuşturuldu.

6. Kan temininde,  Kızılay’a yeni yetki ve sorumluluklar verilerek, önemli gelişmeler sağlandı. 2002 de 250 bin ünite kan toplanırken bu gün bir milyon üniteyi aşan kan toplanmaktadır.

7. 112 acil hizmetlerinde de sayı ve kalite olarak önemli iyileştirilmeler sağlandı.

8. Hastanelerde çalışan hekimlere muayenehane açma yasağı getirildi.

 ……

Böylece:

  • 1. Hastaların hekime ulaşma imkan ve kolaylığı artırıldı.
  • 2. Vatandaşın ilaç temini kolaylaştırıldı.
  • 3. Acil ve yoğun bakım hizmeti alma imkanları artırıldı.
  • 4. Aşı ve aşılama uygulamalarında da daha çok sayıda hastalıklara karşı koruma sağlandı. Bu durum bebek ölüm oranlarında düşme sağladı.
  • 5. Aile hekimliği uygulamalarıyla daha kolay, çabuk ve kontrol edilebilir sağlık hizmeti alımı hedeflendi.
  • 6. Acil sağlık hizmetlerinde, özel sağlık kurumları da bu hizmetlerde görevlendirilerek bu ihtiyacını temininde önemli gelişmeler sağlanmıştır.

     ……

Bu değişikliklerin getirdiği iyileşmelerin sürdürülmesi ve vatandaşlarımızın daha da iyi hizmet alması, daha ekonomik ve katma değer üreten hale getirilmesi gerekir. Ayrıca bu süreçte oluşan veya gözden kaçan eksikliklerin, yanlışlıkların bulunup, değerlendirilip düzeltilmesi gerekir. Bu uzmanlık gerektiren bir çalışmadır.. Konu ile ilgilenen bir hekim olarak, Kocaeli’ den görünen şekliyle göze çarpan tespitlerimi şöyle sıralayabilirim. Sistemi kademe kademe  irdelersek:

Aile Hekimliği: Aşırı bir evrak yüküyle karşı karşıyadır. Evrak takibi ve yazışmalardan neredeyse hastalarına hekimlik yapacak zamanları kalmayacaktır. Sağlık ocakları sisteminde hekimlik reçete yazma sekreterliğine dönüşmüştü. Şimdi buna birde yoğun evrak takibi sorumluluğu eklenmiştir. Ayrıca ‘Vatandaş her zaman haklıdır.‘, ‘Bir başka aile hekimine giderim ha!‘ yaklaşımı,  hekime iyi bir hekimlik hizmeti vermekten ziyade vatandaşı nasıl memnun ederim yaklaşımına sokmaktadır.

Devlet Hastanesi Hekimliği: Hekimlerin özlük haklarında düzeltmelere ihtiyaç vardır. Performans  ek gelir getirmektedir. Ama zaruri bir sebeple çalışamayan hekim ve sağlıkçı maddi gelir yetersizliği ile karşı karşıya kalmaktadır. Şu anki uygulanan performans kriterleri, temel ve önemli sağlık hizmetlerini veren kesimi memnun edememektedir. Sağlık hizmetinin bilgi-beceri-zahmet gerektiren unsurlarını yeterli bir dengede karşılayamadığı iddia edilmektedir. Bir genel cerrahın, bir kadın doğum uzmanının, bir beyin cerrahının v.s. özellik arz eden sağlık hizmeti sunumlarının yeterli hakkaniyette karşılayamadığı düşüncesi vardır. Puanlamaların bu ve benzeri sorunları çözecek şekilde düzeltilmesi beklenmektedir. Bu konudaki düzenlemelerle hekim memnuniyeti artırılmalıdır. Hekimler tabi ki hastalarına karşı sorumludurlar. Ama hastalarda hekimlere karşı gerekli saygıyı göstermeli ve  bu kutsal mesleğe itibarını vermelidir.. Haksız suçlamalar ve şikayetlere karşı sağlıkçı korunmalıdır.

Tıp Fakülteleri: Fakülte hastaneleri hocalarının muayenehane açma ihtiyacına düşmemeleri gerekir. Hocaların bilgilerini öğrenci ve asistanlarına öğretmek yanında özellikli hastaların teşhis, tedavi ve takip hizmetlerinde de kendilerinden nasıl istifade edilebileceği hususu mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda yeni düzenlemelere ihtiyaç olduğu düşüncesi vardır.

Özel Sağlık Hizmetleri:

Özel hastaneler sağlık hizmetleri sunumları ile kayda değer hizmetler vermektedirler. Hedeflerinin SGK’ya hizmet vermek yanında sağlık turizmiyle ülkemize katma değer üreten kurumlar olması yönünde teşviklerle desteklenmelidirler. Bu kurumlarında paket ücretlendirme, kadro alabilme, sık yönetmelik değişmesi vs. gibi sorunları vardır.

Dal Merkezleri, Tıp Merkezleri bir rekabet unsuru olarak korunmalı ve desteklenmelidir.     SGK ya hizmet satan bütün bu kurumlarda, sistem çok sayıda hasta bakma mecburiyeti yarattığından teşhisi kolay ve basit, tedavisi çabuk olan hasta kesimi üzerinde hasta memnuniyeti artmıştır.. Ama çok sayıda hasta bakımı  mecburiyeti, döner sermayedeki vaka başı puanlama, bazı müdahalelere verilen puanlama şekli, hekimliğin özen ve dikkat gerektiren vasfı ile uyuşmamaktadır. Bu durum karmaşık vakalarda teşhis gecikmesi ve tedavi gecikmelerine yol açmaktadır. Vatandaşın daha çok kurum gezmesine ve sağlığın pahalılaşmasına sebep olmaktadır. Döner sermayede karşılığı olmayan veya çok az olan muayene-tetkik ve tedavilerden uzaklaşılırken, primlendirilmiş hizmetler, meslek ilkeleri göz ardı edilerek, ilmi ve etik olmayan bir şekilde çoğalmaktadır.

Muayenehaneler: Yalnız muayenehanelerinde hekimlik hizmeti sunan bu kesim maalesef bu dönemde cezalandırılmaktadır. Bu dönemde muayenehaneler günah keçisi ilan edilmiştir. Kapanan muayenehane sayısı sistemin başarısı gibi takdim edilmektedir. Hekimler ve hekimlik mesleği maalesef vatandaşlar nezdinde itibar kaybettirilmiştir. Tabii ki her kesimde olduğu gibi bu alanda da yanlışlar olabilir. Özellikle hastane-muayenehane ilişkisinde kabul edemeyeceğimiz doğru bulmadığımız yanlışlar vardı. Bu sebeple yapılan bu değişiklikler vatandaş nezdinde de şimdilik kabul görmüştür. Ama muayenehanelerinde doğru hizmet veren ve yalnız muayenehane hekimliği sunan hekimlerimizin durumu yeterince değerlendirilmemiştir. Bu şekilde çalışan hekimlerimiz maalesef mağdur edilmiştir. Bilgi ve sanatın birlikte etkili olduğu bu mesleğin en doyurucu, özgün ve özgürce sunulduğu bu hizmet yerleri kapatılmaya zorlanmaktadır. Halbuki SGK ile anlaşma halkasına alınarak bu hizmet birimlerimizin de yaşatılması lazımdır. Buralar, özel ve kamu kurumlarından tatmin olmayan, vatandaşların doyurucu hizmet aldıkları yerlerdir. Önemli bir rekabet unsuru olarak yaşatılmalıdırlar. Hekimler için de, yeri geldiğinde bağımsız çalışabilme imkanı ile,  mesleki motivasyon yerleridir. Muayenehaneler, butik sağlık hizmeti sunan, ayaktan teşhis, tedavi, takip hastalarında önemli hizmet verirler. Vatandaşın teşhisinden şüphelendikleri hastalıklarla karşı karşıya kaldıklarında özel ve devlet hastanelerindeki hizmetleri kontrol ettirdikleri güvenli kapılar olarak yaşatılmalıdırlar. Bunun için muayenehane ve bağımsız laboratuar yönetmeliklerinin uygulanabilir bir özellikte ve bu şekilde çalışmak isteyen hekimlere caydırıcı vasıfta değil teşvik edici şekilde olmalıdır.

Diş hekimliği hizmetlerinde de serbest çalışmak isteyen hekimlerimiz SGK sistemi içine alınarak desteklenmelidir. Bu özel hizmet yerleri, farkı vatandaş tarafından karşılanan bir ücretlendirme ile yaşatılmalıdır.

Eczaneler: Elektronik reçete ile kırtasiye yükünden de kurtarılmalıdırlar. Muvazaalı eczane sorunları devam etmektedir. Fiyat ayarlamalarında üretici firma ile oluşan sıkıntılarına  çare bulunmalıdır.

Sağlık sistemimizde aşı, serum, biyolojik ürünlerin ve diğer tıbbi sarf malzemelerinin üretiminde yeterli iyileşmelerin yapılamadığı düşüncesindeyim.

Bu ve benzeri konular uzman ekiplerce değerlendirilmelidir. Böylece sağlıkta dönüşüm programı ülkemizin ve halkımızın çok daha fazla yararına iyileşmeler ve yeniliklere kavuşacaktır.

Selam ve saygılarımla

Bir Gönül Adamı Aydınımız

Nevzat Bayhan’a gönül adamlığının yanında, önemli bir kültür adamı da diyerek pekiştirebiliriz. Ankara’da iken İstanbul’daki kültürel etkinlikleri takip etmeyi adeta kendimi mecbur hissetmiştim. Başkent ile mukayese götürmüyor üstelik kültür atılımları İstanbul’un.

Tümüne yakınının altındaki marka genelde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve bunun lokomotifi de Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan’dı. İstanbul’a ve kültürümüze dair ne varsa repertuvarındaydı.  Miniatürk, 1453 Panorama Tarih Müzesi,  Yerebatan Sarnıcı yaşanmazsa olmazlardandı. Prestij yayıncılıkta da liderliği hiç bırakmadı. 1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi tiryakiliği sadece akademisyenlerin değil, “İslambol” sevdalılarının da yüreğindeydi. Gönül telimizi titretti notaların sesiyle İstanbul dizisi. Belgesel Kuşağında İstanbul ise bir ayrıcalıktı. Çocuklarımız ve torunlarımız Kültür AŞ ile büyüyor.

Kültür Dereden Okyanusa Aktığında

İstanbul’un bütün köşelerinde neredeyse hergün bir sohbet toplantısı, bir konferans, bir film gösterisi veyahut bir panel, açık oturum da kaymaklı ekmek kadayıfıydı üstüne. Bütün bunların yanında da bir mütevazi Nevzat Bayhan var ki adeta Mehmet Akif ahlakıyla ahlaklanmış, şairin Asımın Nesli dediği insan.

Nevzat Bayhan’ı daha politikaya soyunmadığı bir günde İlesam’ın Beyazıd Devlet Kütüphanesi’nde düzenlediği sohbet toplantısında dinlemiştim. O gün aldığım notlarıma baktım ve bakınız Nevzat Bayhan neler demiş;

“-Keşke “hars” gibi yeni bir kelime bulabilsek kültürümüze. Kültür insanın olduğu her yerde vardır. Kültür dereden başlar, okyanusa akıp ulaştığı zaman medeniyet oluverir. Kültürel yayılmalara baktığımızda tütünde Amerika Birleşik Devletleri, makarnada İtalya ve yoğurtda da Türkiye önde.

-Sincan ile Pekin arası 24 saatten 12 saate düşünce Çinliler “Boş zamanımızda ne yapacağız” diye serzenişte bulunmuşlar. Cep telefon teknolojisini hemen almamız da bizim için bir örnek. Kimse hiç bir bilgi almadan ve katkı vermeden sahip oldu cep telefonuna.

Balkonda Kümes Kurmak

-Trafik sıkışıklığı bir kültürel olaydır. Bu kültürel geçikme bize erken gelemedi. Hala da telafi edemiyoruz. Cep telefonundaki yüklenen müzikle sokakta halay çekenleri görüyoruz. Üsküdar’da köy hayatı, köyde şehir hayatı yaşanmıyor. Ama balkonda tavuk yetiştirenler yok değil. Kültürel şoklar yaşanabiliyor köyden kente gelindiğinde.

-Kültürel emperyalizmin çoğumuz farkında bile değiliz. İnsanlar robotlaşıyor. Artık her odada bir televizyon var. Reklamlar da bu konuda bir araç.  Avatar filmi 15 milyon, Da Vinci Şifresi 5 milyon dolar gelir getirebiliyor.

-Kültürel yozlaşma bunun bir başka boyutu. Halk kültürü yaşayan bir kültürdür. Evlerin birbirine yemek göndermesi geleneği mesela veyahut hasta ziyaretleri. Popüler kültür ise en güzel örneği ile varoşlardır, araba sevdalarıdır.

-Seçkin kültür, krema üstü krema gibi. Aynı salonu ve markayı kullanmazlar. Ancak kültür seçkin olmalı da, seçkinlerin olmamalı.

Hamaset İle Kültür Gelişir mi?

-Kahvelerimizdeki sohbetler sözlü kültürdür. Önemlidir. Sözü dinlenenler, sözü olacaklar ancak konuşur ve dinlenirler. Ancak yansıması yeterli değildir, orada kalıverir. Yazılı kültür ise tam tersine kalıcıdır, korunabilir.

-Kültür insan için ulusal, medeniyet toplum için evrenseldir ve küresel boyutu vardır. Hamaset ile kültür gelişmez, gelişmiyor.

-Kültür kurumları kamu(devlet) desteği alır, bir şey yapmazlar.

Nevzat Bayhan burada bir de Temel Hikayesi anlattı; “Temel camide vaaz edecek. Cemaatten paralarını yazılı alıyor. Vaazını verdikten sonra da kürsüden inerek parayı iade ediyor. Cemaat soruyor tabii “Temel Hoca, paraları yazılı aldın, sonra geri verdin, nedir bu iş, anlat bakalım!” Temel hazır cevaptır ” Cebimde para olunca daha rahat konuşuyorum.”

Dikkat; Kültürün de Genetiği Değiştirildi

Nevzat Bayhan kültür sohbetini sürdürdü;

-Sanat insan içindir. Kavramları iyi bilmemiz gerekir. Kültürden kar etmek, para kazanmak, kasaya girdi sokmak mecburiyetindeyiz. Hat, minyatür, tezhip, resim kursları gibi.

-Almanya kömür ve demir-çelik ocakları ünlüydü. Ama teknoloji değişti, şimdi bu ocaklar sanat galerisi yapıldı. Reklamlarını kültür başkenti diye yapıyor Essenli yöneticiler. Budapeşte de öyle.

-20 yıl sonra sokaklarımızda büyüyenler ülkemizi yazacaklar. Sokaklarımızın adından tutun işyerlerine kadar hepsi önemlidir. “Sokak kültürü” diye bunu da yozlaştırmamak gerektir. Gerektiği gibi ifade edilir ve kullanılırsa sokak kültürü de icab etmektedir.

-Genetiği değiştirilmiş kültür oldu. Sabır, hoşgörü, tolerans, sevgi ve saygı, hatta yardım istek, duygu ve heyecanları azaldı. Sağduyumuz kayboldu. Bu sorunlara çare bulmalıyız.

-Kitap okuyanımız azaldı. Türkiye’de 24 saatte 16 saniye kitap okunuyor! İç dünyamızı terk ettik. Komşularımızın isimlerini değil ama, televizyon proğram ve dizilerinin adları ezberimizde.

Günahları Kapatmak veya Tozu Halının Altına Süpürmek

-Süper ülkeler kültürleri de zengin ülkeler olacaklardır. Newyork Times, “İstanbul çok kültürle birarada yaşadığı için herkes burayı gezmek istiyor” diye yazdı. Türkiye süper liğde. Rakiplerimiz de kültürel takımlar.

-Bir Hadis-i Şerif’te sizi sokan akrebi haber veriyor. Yapıcı eleştiriler her zaman olmalı. Bundan sarfı nazar edemeyiz. Biri kardeşinin kusurunu görürse haber etmelidir. Eleştiri diri tutar, eksikliğimizi ortaya çıkarır. Günahları kapatmayın, kaldırın. Yani tozu halının altına süpürmeyin. Eleştirilebileceğinizi hatırlayın.

Nevzat Bayhan görme özürlüler için sesli bilgilendirme yaptıklarını, 21 kitap yayınladıklarını anlattı, mutlu oldum. Demek okumak özür kabul etmiyor. İstanbul’un tanıtımını öne çıkardıklarını mevcut üç müzeye ek olarak Preveze Deniz Savaşı’nı, Çanakkale Destanı’nı da  1453 İstanbul’un Fethi Panorama Müzesi gibi gerçekleştirerek, İstanbul’a kazandıracaklarını belirtti. Müthiş bir şey olur gerçekten. Bunun örneklerini ben Belçika’da Vater Loo ve Ukrayna-Kırım Sivastopol’da görmüştüm. Esasında geç bile kaldık. Ama Nevzat Bayhan gibi düşünen aydınlarımız, kültür adamlarımız var şükürlyer olsun.

Pörsümeyen Yeni Bir Medeniyetin İnşası

Bunlar kültürel zenginliğimizi bütünleştiren etkinliklerdir. Ayrıştırmayan etkinliklerin sayısı artırılmalı ki daha fazla dikkat çekilsin. Nevzat Bayhan’ın anlattığına göre Fatih Sultan Mehmet demiş ki ” Bu şehri yaşanılır yapmak, yaşayanları da mutlu etmek gerek.” Galiba “Adım Adım İstanbul-Avrupa Kültür Başkenti-İstanbul’un en kapsamlı rehberi” adlı  Kültür AŞ’nin yayınladığı bu eseri bir kere daha okumaktan öte hıfzetmemizi hatırlatıyor, yaşamamızı öneriyor.

Nevzat Bayhan bu kitabın önsözünde ” Bir semtini sevmek..için bir (ömrün) kafi gelmediği İstanbul, her dem tazeliğini biraz da bu (ihata) edilmezliğine borçludur. İstanbul’u tanımak, bilmek, yaşamak ve bütünüyle kavramak müşkül bir iştir.” dese de ben yine inatla üzerine gitmeliyim İstanbul’un.

Parlamentoya Adıyaman’dan aday adayı oldu Nevzat Bayhan, listeye alınmadı ama yine de memleketinde kalarak çalışmalar yaptı. Seçim sonrası İstanbul’a döndü, eski görevine dönemedi! İstanbulluların büyük beklentisi kabineden kültür hayatımıza yeni harita çizmesi, pörsümez yeni bir medeniyetin inşası ve ihyası için gayret göstermesiydi. Kırmızı plaka o’nun umrunda bile değildi. Telefon ile sordum halini hatırını, İstanbul Büyükşehir’de Başkan  Danışmanı olarak hizmet vereceğini anlattı. Odası yoktu, sekreteryası yoktu ve ulaşmak kendisine eski cep telefonuyla ancak gerçekleşebiliyordu. Birkaç gün önce de Sami Özey meslektaşımızın medatörlüğünü yaptığı Dostlar Meclisi’mizin Topkapı’daki yemekli toplantısında görüştüm, hasret giderdim ayak üstü Nevzat Bayhan ile. Herkes aynı merakına cevap arıyordu bu kültür adamımız için!

Siyaset ve Kültürü Örtüştürmek Vakti           

Siyaset günlük hayatımızı her şeyden fazla meşgul ediyor. Oysa hayat sadece politikadan ibaret değil. Onu besyen damarlardan en önemlisi kültürtür. Yoksa genetiği değiştirilmiş kültür gelir sizi teslim alır, kanınıza girer. Siz  farkında bile olmazsınız. İşte büyük şehirlerimizdeki kitle taşıma araçlarındaki fotoğraf bunun en güzel örneği. Otobüslerdeki ön koltuklarda “gazilere, sakatlara, yaşlılara, hamilelere ve çocuklu hanımlara ait ” dense de kafasının içi ve dışı ne olursa olsun kimsenin umrunda değil.

Madem insan endeksli politika üretemiyor veya uygulayamıyoruz o zaman mevcutları değerlendirelim. Kültür adamları fazla yetişmiyor, kadri kıymetini bilmek bir özellik ve güzelliktir. Kimse kızmasın ve gücenmesin! Nevzat Bayhanlara kültür ve medeniyet hayatımız için çok ihtiyacımız var.

Hollandalı Türk Öğretmenin Feryadı

Avrupa’ya Türk işçilerinin gönderilişinin 50. yılı dolayısı ile birçok tören düzenlendi.  Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ve Başbakan Sayın Erdoğan Avrupa’ya gidip toplantı ve törenlere katılmadı. TRT Avrupa trenini düzenleyerek göçün anısına tren seferi düzenleyerek canlı program yaptı.

 Yapılan toplantı ve çalışmalara Avrupa’da yaşayan ve her geçen gün asimile olup yok olan Türk çocuklarına yönelik ciddi hiç bir çalışma yapılmadı.  Son iki ay içinde iki kez Avrupa’ya gidip belgesel çekme imkânım oldu. Hollanda’da ve Almanya’da Türk gününü festivaline katılıp belgesel çekimi yaparak Türk çocuklarının durumunu yerinde görme imkânım oldu.

 Hollanda’da doğmuş ve Hollanda Devlet Okullarında öğretmenlik yapan Betül Hanım ile Hollanda’da görüştüğümüzde Türk çocukları ile ilgili  önemli bilgiler vermişti. Fransa’da öğretmenlik yapan bir başka eğitimci adeta feryat ederek, çocukların her geçen gün  Türk dilini  unuttuğuna  dikkat çekmişti.  Hollanda’da Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Akalın ile görüşüp, Türk çocuklarının dilini unutmamaları ile ilgili önemli bilgiler almıştım. Almanya’da bir grup baba  ” Babalar Grubu ” kurup çocuklarına nasıl sahip çıkacakları konusunda çalışma yapmaya başlamaları önemli.

 Evet, Türk çocukları  Avrupa da  gerçekten büyük sorun ve sıkıntı yaşıyor. Almanya’da 500 bin ilkokul  seviyesinde  eğitim  gören  Türk çocuğu her geçen gün dil ve dininden uzaklaştırılıyor. Sizlere önce Hollanda’dan mail yazan Betül öğretmenin yazdığı mesajdan bir bölümü paylaşıyorum. Birlikte okuyalım.
 * Hollanda’ dan  Betül Öğretmenin feryadı…
… ” İsmail Bey gazeteci ve TV belgeselcisi olan Sizin dikkatinizi çekebilecek önemli bir konuya da değinmek istiyorum. Hollanda da çocuklarımıza iyi bakılıyor. Çocuğuna en ufak şiddet uygulayan anne ve babalar kontrol altında tutuluyor ve eğer bir değişim olmazsa velilerde çocuklar  anne ve babadan alınıp çocuk esirgeme kurumuna benzeyen bir yere yerleştiriliyor. Maalesef bu kurumda Müslüman çocukları da oluyor. Koruyucu aileler bu çocukları alıp büyütme evinde yaşatma imkânına sahipler. Ve yine ne yazik ki bu koruyucu ailelerin çoğunluğu Hıristiyan uyruklu, Hollandalılar.  Ve buda demek oluyor ki bizim Müslüman çocuklarımızda bunlara teslim ediliyor. Anne ve baba hiç bir şey yapamıyor bu duruma karşı. En büyük sorun Müslüman koruyucu ailelerin olmaması. Burada yasayan Müslümanlarımız ya bilgisizlikten ya da istemediklerinden koruyucu aile olmuyorlar. Yani yanlış anlaşılmasın koruyucu aile olduğun zaman bir çocuğu ne kadar süreliğine almak istediğini kendin belirliyorsun.  Bu sadece bir ayda bir kez bir hafta sonu da olabilir. Ama nedense bizim Müslüman aileler bu işe yanaşmıyor.  Ve bu durumda birçok Müslüman çocuğumuz Hıristiyan koruyucu aileler tarafından alınıp götürülüyor.  Onları alıp Pazar günleri kiliseye götürenler bile var.  Bu durum beni çok üzüyor.  Müslümanlarımız arasında koruyucu aile olmayı teşvik etmek için kampanyalar başlattık.  Hatta Hollanda hükümeti bile bu konuda bizi destekliyor.  İnşallah başarılı oluruz.  Çünkü bizim çocuklarımızın o ailelerin yanında bulunması barınması bizim ayıbımız diye düşünüyorum.  İşin içinde çocuklar olduğu zaman benim için akan sular durur.  Bu konu beni çok derinden etkilediği için sizinle paylaşmak istedim. Belki olur ya bir gün sizde bu konuya değinir haber yaparsınız..  Betül Keskin  (Hollanda Türk Öğretmen ).

Betül Keskin hanıma duyarlığından dolayı çok teşekkür ediyorum. 7 Ekim 2011 tarihinde Almanya dönüşü bu köşede yer alan  ” Almanya’da Baba Olmak” yazımı sizlerle paylaşıyorum.

 *ALMANYA’DA BABA OLMAK

 Almanya’da birçok sivil toplum örgütümüz var.  Büyükelçiliklerimiz,  Başkonsolosluklarımızın yanı sıra sivil toplum örgütleri, dernekler, vakıflar, camiler, kültür merkezleri, Türklere hizmet veriyor.  Bu hizmetler çok önemli.  Bugün kültür merkezleri,  cami ve derneklerle ilişkisi olan aileler dilini ve dinini korumaya çalışıyor. Çocuklarına milli ve manevi kültürünü öğretmek için camilere ve kültür merkezlerine gönderiyorlar.

Ancak her şeye rağmen aileler Almanya’da çocuklarının geleceğinden endişeli.  Çocuklarının milli ve manevi kültürünü korumaları ve Türkçeyi unutmamalarını, dini bilgilere sahip olmaları için fikirler üretiyorlar.  Alman devletine ait okullarda 14 yıldan beri okul aile birliği başkanlığı yapan kültür adamı ve gönül insanı Mücahit Batırlık Bey ile özel söyleşi yapıyoruz. Mücahit bey “BABALAR GRUBU” kurduklarını,  bu grubun zaman zaman toplanarak çocuklarına nasıl sahip çıkabilmek için fikir alış verişinde bulunup,  toplantılar düzenlediklerini, toplantıya akademik seviye de insanlar davet ederek konferanslar düzenlediklerini söyledi.  Gerçekten çok güzel bir girişim.  Türkiye’den de babaların örnek alacağı bir çalışma, kendisiyle çok güzel bir söyleşi gerçekleştirip, önemli fikirler aldık.
ALMANYA’DA TÜRK ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ

Almanya devleti Türkçe eğitimini ders olmaktan çıkarıyor. Entegrasyon adı altında türleri asimile etmek için değişik yöntemlere başvuruyor.  Türkçe’nin ders olmaktan çıkartılması, Türkçe’nin unutulmasına sebep olacak. Alman devleti baştan beri Türklerin birlikte yaşadığını, aynı mahallede ve aynı semtte yaşamasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar.  Entegrasyon kelimesinin arkasına sığınarak Türklerin nasıl asimile etmenin plan ve hesabını yapıyorlar. Türkiye bu nokta da ciddi bir çalışma yapmalı.  Dilin unutulması,  Türkçe’nin Almanya’da zorunlu ders olarak devam etmesi için mutlaka baskı yapmalı.  Acı ama gerçek Türklerin yeni yetişen gençlerinin büyük çoğunluğu Türkçe konuşmuyor.
ALMANCA DİN DERSİ KİTABI

Başta Türkler olmak üzere Almanya’da milyonlarca Müslüman yaşıyor. Ancak İslamiyet Almanlar tarafından resmi din olarak tanınmadığı için Müslümanlar birçok sorun ve sıkıntı yaşıyor. Türklerin işçi olarak gelişinin 50.yılı olmasına rağmen Alman okullarında ilk kez din dersi verilecek. Emeği ile gelişip büyüyen Almanlar, Türk işçilerinin en temel insan hakkı olan dini inançlarına bir türlü saygı göstermemiş, nihayet yeni bir karar alarak din dersinin 5. ve 6. sınıfta okullarda okutulması için karar almış. Din dersi kitabı ise Almanca olarak basılmış, Almanca basılan din dersi kitabını inceleme fırsatım oldu. Din dersi kitabının en başında “Yahudilerle ilgili bölümler çıkartılmıştır.” ifadesi yer alıyor. İşe sakat olarak başlanmış. Din dersi Kur’an’ı Kerim de ne ise o verilmelidir. Baştan tahrif olarak yapılan bu hareket din dersinin de nasıl verileceğinin de göstergesi.  Ama her şeye rağmen önemli bir gelişme. Temennimiz Alman devleti İslam dinini de resmi din olarak da kabul eder.
BOŞANMALARDA BÜYÜK ARTIŞ VAR

Almanya’da Türkler büyük bir dram daha yaşıyor. İthal damatlar ve ithal gelinlerle de tanışıyoruz. Almanya’da ki Türk işçileri Türkiye’den damatlar ve gelinler almaya devam ediyorlar. Bugün Türkiye’den gelin ve damat olarak giden on binlerce insanımız var. Milli gelin ve milli damat dense de daha çok ithal gelin ve ithal damat olarak anılıyorlar. Kameramızı bu insanlara da yöneltiyoruz. Bir söyleyip bin ah işitiyoruz. İthal gelin ve ithal damatlarda boşanma oranı yüzde yetmişlere dayanmış. Bu aile birleşmesi olarak yapılan evlilikler bugün aile ayrışması haline dönmüş.  Boşanmalar yüzünden on binlerce Türk çocuğu büyük sorun ve sıkıntılar yaşıyor. Hiç yüzünden yapılan boşanmalar da en çok mağduriyeti Türkiye’den giden ithal gelinler yaşıyor.  İthal gelinler adeta ölüm kalım mücadelesi veriyorlar. Ayrıca dışlandığı için sıkıntılı ve kötü hayat içerisindeler.  İthal damatlar ise onların dramı bir başka.  Birçokları çoktan pişman olmuş,  keşke çocuklarımız için evliliğimiz devam etse diye de konuşmadan geçemiyorlar.  Almanya’da yetişen gençler ise yaşanan bu boşanmaları görünce evlilikten vazgeçiyor. Türk gençlerinin büyük bir çoğunluğu bugün Almanlar gibi yaşayarak evlenmiyorlar.

Evet, sonuç olarak Hollanda’dan yazan Türk öğretmeni Betül Keskin Hanımefendi’nin mesajı ile Almanya’da bir gurup baba’nın kurduğu   ” Almanya’da Baba Olmak ” yazımı bugün sizlerle paylaştım. Sadece Avrupa’da değil her yerde çocuklarımıza sahip çıkalım.  Bu konuda Türkiye devletini yönetenler başta olmak üzere herkese  büyük görev düşüyor.

 

 

Yer Demir, Gök Bakır

0

Bilhassa geçmiş tarihimiz konusunda maalesef ifrat ve tefritten yakamızı kurtaramıyoruz! Geçmişe ve şahıslara aşırı sevgimizden dolayı hata ve yanlışları; ya hiç görmüyor veya aşırı nefretimizden ötürü her şeyi ve herkesi yerin dibine batırıyoruz!

Meselelere ya kuyu dibinden bakıyor veya minare tepesinden müşahede ediyor; tabiatıyla hükümlerimiz de birer ucube olup çıkıyor.

Bir de hadise ve olayları siyasete alet ediyor; yine ifrat ve tefrite düşüyor yani ya aşırı ileri gidiyor ya da aşırı geri kalıyoruz!

Böylece hakikat nazarımızda garip bir hal olup çıkıyor.

X

Olayları ele alırken, her iki taraf da belgeler ileri sürerek hükümlerine dayanak arıyor; muhatabı da susturmuş olacağını sanıyor.

Bilelim ki belge çok şeydir. Ama aynı zamanda hiçbir şey!

Belge / Vesika kutuplardaki Aysberglere benzer. Deniz yüzeyinde görünen kadarı çok küçük. Su altında kalan görünmeyen kütlesi ise olağanüstü büyük mü büyüktür.

Aysberg’i görünenden ibaret sanmak çok yanıltıcıdır.

İşte belge de gerçeğin bir yönüdür. Ama hakikatin tümünü ifade etmez. Belge elbette hesaba katılacak. Ama her şeyi ona yüklemek; hakikatin onun altında ezilmesine sebep olur. Bu haliyle hakikat; kullanılmaz bir hal alır.

X

Olayları tenkit edip irdelerken “Es-Sebebü ke’l-fail.” / “Sebep olan yapan gibidir.” sırrını asla gözden ırak tutmamak da gerekir. Hani: “Ölende mi kabahat yoksa öldürende mi?” diye bir halk deyimi vardır ya, hiç de yabana atılacak cinsten değil.

X

Mesela Yunan askerinin geride bıraktıklarının başına gelenleri görerek, dul kalan eşleri, yetim kalan çocukları düşünerek; perişan olan aile efradını göz önüne getirerek; Türk Ordusu, Yunan Ordusu’nu hezimet ve yenilgiye uğrattığı için, Yunan Askerleri Türk erleri tarafından öldürüldüğünden dolayı, bu perişan ve acınacak durum meydana geldi mülahazasıyla; Türk Ordusu suçlanıp, Milli Mücadele olmasaydı; bütün bunlar olmazdı diyerek; Türk İstiklal Savaşı kötülenebilir mi?

Oysa bu neticeler; istenmeyen, yürek burkan sonuçlardır. Bunların asıl sorumlusu “Sebep olan yapan gibidir.” hükmünce Anadolu’yu istilaya kalkanlar ve kalkıştıranlardır. Geride kalanlar mazlum ve masum olup onların işi Allah’a kalmıştır. O ise Erhamü’r-Rahimin ve Ahkemü’l-Hakimin’dir.

Hadiselerin bu yönüne bakarak ahkam ve hüküm yürütenler; asıl gerçeği örtmüş ve ayaklar altına almış oluyor!

Kaldı ki, küçük şer ve kötülükler meydana gelecek diye, büyük hayırlardan vazgeçmek; istenmeyen şeyler olmasın diye, sırf hayır olan fiil ve eylemlerden geri durmaktır. İşte asıl şer ve zarar bu olup, böyle düşünmek ve böyle hareket etmektir.

Bu, tıpkı yağmur yağınca ıslanmamak için, bağ ve bahçeleri yararlandıracak olan yağmurun yağmasını istememek gibi bir şey!

Vatanın tehlikeye düşmesi; yılanın ısırması ve sonuçta zehirleyip öldürmesi gibi bir durum karşısında; sineklerin ısırmasına haydi haydi razı olmak lazımdır. Bunu mesele etmemek gerekir.

İşte ifrat ve tefrite başka bir misal: Ya her şey dış güçlere yükleniyor veya dış güçler hiç gündeme gelmiyor!

Unutulmasın ki, Şeytan’ın ilk işi; kendisini unutturmak ve kendisini hiç akla getirtmemektir!

3569

X

Bu toprakların netameli oluşu unutuluyor!
Dünyanın gözü bu topraklarda!
Herkesin gözü üstümüzde!
Herkesin eli cebimizde!
Rahat bırakılmadığımız için rahat olamıyoruz!

X

Adeta yer demir gök bakır şeklinde bir durum
Bunlar arasında yaşamaya olmuşuz mahkum

İşin doğrusu denmeli yalnız doğruya doğru
Eğriye eğri deyip söylenmeli yaş ve kuru

His ve duyguları bırakarak bir kenara hemen diyelim
Hakim olmalı gerçeklere başka değil ancak aklı selim