22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1154

Muhabbet demi

Muhabbet demine biçilmez paha
Mecnunun Leylayı bulduğu vaha.
Gönül yağmur olsa her gün bir daha.
Yağdığı toprağa düşer sevdamız.

Toprağı unuttuk türküler sustu.
Halbuki o sesler bize mahsustu.
Kimisi Mevlana kimi Yunustu
Doğduğu toprağa düşer sevdamız..

Amasyalı Olmak

“ŞİMDİ Sahip olduğumuz DEĞERLERİ, Tam Olarak tanıyor muyuz,? Diye sorduktan sonra;

“Amasya Halkı;  Vatan Müdafaası, Dinin Muhafazası, Devletin Bekası uğruna savaşanları bağrına basmakla iftihar eder. DİYEREK Mustafa Kemali AMASYA’ya davet eden HACI HAFIZ TEVFİK EFENDİ’yi;

Aynı Hacı Hafız Tevfik Efendinin; ZİLE TABUR Komutanı Albay Toydemir’în; BELDESİNDE DÜŞÜNCE ve TAVSİYELERİ BENİMSENEN ŞAHSİYETTİR” dediği; İngilizlerin ise; “Müttefiklere karşı ÇIKAN bir SARIKLI” olarak tanımladıkları; ama SADECE BİR DİN Adamı Değil bir SOSYAL SİYASET ADAMI olan; 

Zile İsyanında, Komutana İSYANCILARLA YÜZYÜZE GÖRÜŞMEYİ ve aldatıldıklarına inandığı bu insanlara gerçekleri doğrudan söylemeyi öneren, Komutanın muhalefetine rağmen bunu başaran ve İsyancıların Silah bırakmalarını daha fazla KAN DÖKMEDEN temin eden ve bu yönüyle bir ASKERİ STRATEJİ Uzmanı da olan HACI HAFIZ TEVFİK Efendiyi;

Aynı Şekilde; ADI HALİFE OLSUN PADİŞAH OLSUN, KİMSENİN ÖNEMİ KALMAMIŞTIR. MİLLETİN GELECEĞİNİ YİNE MİLLETİN AZİM VE KARARI KURTARACAKTIR  Diyerek; BİR ANAYASA İLKESİNİ CAMİ Kürsüsünden haykıran ve daha sonra 22 Haziran Amasya Genelgesine ve ilk Türk ANAYASASINA geçen bu ilkeleri ilk telaffuz eden bir SİYASET ve KAMU HUKUKU Bilim adamı olan Abdurrahman Kamil Efendiyi; 

Aynı Abdurrahman Kamil Efendinin, daha sonraki AMASYA Ziyaretinde, KÖSTEĞİNİ Tutarak, HOCAM CENNETİN ANAHTARI Burada mıdır? Diyen Mustafa Kemal’e;  PAŞAM CENNETİN ANAHTARI Sizin Öğrettiğiniz şu yeni harflerdedir. İşte onlar insanımızı ve sizi de cennete sokacaktır diyerek Yaygınlaşan Okuma Yazmanın ne büyük anlamı olduğunu esprili bir şekilde telaffuz eden, bir filozof bir eğitimci olan ama sadece AMASYA Müftüsü olarak bildiğimiz Kamil Efendiyi, ATATÜRK’ün ELİNİ ÖPTÜĞÜ İki Din Adamından birisi olan Abdurrahman KAMİL EFENDİYİ

Ve AMASYA’da TÜRK DEVLETLERİNİN ÜÇ KEZ KURULMASINA VESİLE OLAN; ŞEHZADE MEHMET OLAYINI; Timur’un; Padişahını da ESİR alarak YIKTIĞI OSMANLI DEVLETİ ON YILLIK ARADAN SONRA Şehzade Mehmet Tarafından AMASYA’da Yeniden Kurulmasını; 

Osmanlı’nın bu yeniden kuruluşunda, DİRİLİŞİNDE, can alıcı nokta AMASYA’da mevcut olan BİLİM SEVİYESİ olduğunu; Amasya’ya bir bilim heyeti geldiğini, her biri kendi alanında zirveye ulaşmış, Horasanlı, ON AYRI DALDA Ünlü On Bilim ADAMI’nın, PİR SÜCUADDİN İLYAS-I HALVETİ HAZRETLERİNİN Başkanlığındaki AMASYA BİLİM HEYETİNE On adet Sual TEVCİH Ettiklerini; On adet DOĞRU cevap aldıklarını ve karşıt ON ADET SUALİ İse cevaplayamadıklarını. Bunu Timur’a anlattıklarını ve;  “BU AMASYA İŞTE BÖYLE BİR YER. BİLİM SEVYESİ BİZDEN İLERİDE”.  Dediklerini;

Bunun üzerine  Timur’un;  “KİMİ VALİ İSTERLERSE ONU GÖNDERİN”  fermanı üzerine ŞEHZADE MEHMET’in geri İSTENİLDİĞİNİ ve Bolu’ya sığınmış olan Şehzade Mehmet’in  Amasya’ya döndükten sonra OSMANLI’yı YENİDEN KURDUĞUNU.!.. 

Evet, AMASYA’mızın işte böyle bir BİLİM, İLİM ve İRFAN seviyesine sahip olduğunu, anlatmıştım. 

Biraz daha eskilere giderek son bir olayı daha dikkatlerinize sunmuş;  AMASYA Müzesinde bulunan MUMYALARI’ın, bir İLHANLI KRALİYET Ailesi mensupları olduklarını!..  Şimdi İSLAMİYET’te mumya yapmak günahken  onların adeta tapınacak bir varlık olarak göz önünde bulunmalarını İslamiyet doğru bulmazken, MUMYALARI Yapanların bu konudaki açıklamalarının; “BİZ BUNLARI TAPINMAK İÇİN YAPMADIK. ÇOK SEVDİĞİMİZ Bu AİLEYİ UNUTMAMAK İÇİN YAPTIK”. Dediklerini ve bu mantığın SEKİZ ASIR önce işlediğini oysa bu gün bile BAZI ÇEVRELERİN Çok zor kabul edeceği bir olgu olduğuna dikkat çekmiştim.

Ve işte AMASYA,  bilmediğimiz demiyorum. BİLDİĞİMİZ ama üzerinde çok düşünmeden geçtiğimiz ŞEHZADELER ŞEHRİ, İLİM İRFAN YUVASI, ÇAĞDAŞ DİN ADAMLARININ YURDU;

Bir ANADOLU  OXFORDU. Güzel AMASYA, Şanlı AMASYA!…

Soracaktık KENDİNİZE; Memleketimi ve ÜLKEMİ Tanıyor muyum? SEVİYOR muyum?  İNSANIMI Seviyor muyum?

ŞEHZADELERİN oraya neden gönderildiklerini araştıran ve eski İSTANBUL Milletvekili olan TOKATLI;  Dr. Alaaddin BÜYÜKKAYA ne diyordu? .-

ŞEHZADELER AMASYA’YA; ADALET VE MUSİKİ ÖĞRENMELERİ İÇİN, KADİRŞİNASLIK ÖĞRENMELERİ İÇİN, ADALET ÖĞRENMELERİ İÇİN,  gönderilmişlerdir. 

Bir yanda dini eğitim alırken diğer yandan da ÇAĞDAŞ MÜSPET İLİMLERİN EN ÜST DÜZEYİNE ULAŞMALARI İÇİN Şehzadeler bu ANADOLU’nun OXFORD’una gönderilmişlerdir. 

Bunlar Şehzadelere Okullarda Öğretilemez miydi? Hayır bu yetmiyor!.. Okullar yetmiyor. Bunları HALKIN YAŞAM BİÇİMİNDE, YERLEŞİK DEĞER YARGILARINDA, KENDİ ARALARINDAKİ İLİŞKİLERDE  YAŞAYARAK GÖRMEK LAZIM.

Amasya’da o gün de bu gün de bu değerler vardır. Dedikten sonra; bir AMASYALI’nın GENLERİNDE, KANINDA, kültüründe bu duyguların var olduğunu ama belki bunları göremediğimizi belirtmiştim.

Şimdi kendi kendimize sormak gerekiyordu; ADALET DUYGULARIMIZ GELİŞMİŞ Mİ?  MUSİKİ, bizim de GÖNÜL TELLERİMİZİ TİTRETİYOR MU? Biz de, KADİRŞİNAS MIYIZ?  Kadir kıymet biliyor muyuz? Haddimizi biliyor muyuz?  Kendimizi eğitmiş, yetiştirmiş miyiz? Müspet ilimlerden, çağdaş düşüncelerden nasibimizi almış mıyız?

AMASYA’yı, Türkiye’mi, memleketimi ve ÜLKEMİ ve daha da önemlisi İNSANIMIZI BİZ DE TANIYOR muyuz ve SEVİYOR muyuz?

Bütün bunlara; EVET!.. Diyebiliyor muyuz?  Cevabınız kocaman bir;  EVEEET!. İse,  o zaman söylebilirdik, rahatlıkla; “BİZ AMASYALIYIZ!”

İŞTE Şimdi buradan, tam da buradan devam etmek istiyorum.

Bizim ÖZELLEŞTİRME konusundaki yazılarımızı, Türk ÖZEL SEKTÖRÜNDE BÜYÜKLER için; “ŞUNLARI, ŞUNLARI YAPMIYORSANIZ, SİZ ARTIK BÜYÜK DEĞİLSİNİZ” diyerek ve bunu bizzat kendilerine, terbiye hudutları içinde söylediğimizi, haykırdığımızı da hatırlayacaksınız.

Şimdi bir şey için daha haykırmak istiyoruz.

“AMASYALI OLMAK” Diye başladık ama bunlar aslında ÇORUM’lu  BİNGÖL’lü,  MARAŞ’lı olmak için de geçerli  kurallardır.

Bakınız ne diyorduk; SEVMEK GEREK, Sevmek için TANIMAK GEREK. Tanıyacak ve Seveceksin… Ama kuru kuruya SEVMEK de yetmiyor. Daha doğrusu SEVDİĞİNİ göstermek gerek!.. BU DA VERMEKLE OLUR!…

Doğduğun Yeri, Tanıyacaksın, SEVECEKSİN ve VERECEKSİN. Maddi ve Manevi VERECEKSİN!..  Veren EL Üstündür. VERECEK ve Kazanacaksın!..

Kuru kuruya;  “BEN MEMLEKETİMİ ÇOK SEVİYORUM”  demekle olmuyor.  Sevdiğini göstermek için oraya bir şey vereceksin.  EMEK vereceksin, PARA vereceksin, ZAMAN vereceksin.

Bir CAHİDE Halamız vardı; EŞİ için derdi ki; BU Mehmet VAR YA, Beni ÇOK severmiş, HANIM, YEMEK YAP, Çamaşır Bulaşık YIKA, Çocuk Doğur, Ona sen BAK; Ben seni çok seviyorum!… Ve sesini yükseltirdi CAHİDE HALA: “ADAM, ADAM SEN BANA NE VERİYORSUN?..” Boynuma bir şey mi taktın, bana YAT KAT bir şey mi aldın?  DERDİ….

Cahide HALA Bunları söyler ve bizleri güldürürdü. Ama aslında söylediklerinde bir gerçek payı vardı: SEN BANA NE VERDİN?.

Şimdi Memleketimiz de bize böyle HAYKIRIYOR, Tamam ben sana gençliğini verdim, kültürünü verdim. Öğündüğün hasletlerini verdim. PEKİ, YA SEN BANA NE VERDİN?

Memlekete ne verilebilir ki?  Demeyiniz.. Bakınız NELER VERİLEBİLİR.

  • Birincisi PARA verirsin, oraya PARA GÖMERSİN, YATIRIM YAPARSIN. Sonunda sen kazanacaksın.
  • İkincisi VAKİT ZAMAN VERİRSİN, gider gelirsin, TANITIM ETKİNLİKLERİEN Katılırsın..
  • Üçüncüsü, EMEK verirsin, SORUNLARININ Çözümü için GAYRET Gösterirsin.

Dahası, dahası var.. Ama bütün bunları YAPMAK İÇİN, Yine ÖNCE ORALARI gerçekten tanımak gerekir.  Biliyor musunuz? Ne AMASYA Sizin Bırakıp geldiğiniz, O ESKİ AMASYA’dır, Ne de ÇORUM!.. Ne de ELAZIĞ, ne  SİVAS!. Gidin GÖRÜN!.. Yeni İŞ imkânları çıkmış, yeni potansiyel doğmuştur. Siz gitmezseniz, başkaları gelir ve bu imkânları alır elinizden.

Örnek mi istiyorsunuz?  Buyurun, AMASYA’da OTEL-PANSİYON Yatak sayısı, 3-5 yıl öncesine göre ON KATINA çıktı ve bu gün YER YOK!..

Gelen Turist Sayısı ON KATINA ÇIKTI, belki LÜKS değil ama MAKUL, BUTİK OTELLERE, Şirin LOKANTA’lara, CAFE’lere ihtiyaç var.

AMASYA için, daha çok TURİSTİK GEZİ ORGANİZASYONLARINA İhtiyaç var. (Bizim AMASYA’daki TURİZMCİLER hala, oradan dışarıya TUR Yapma hevesi içindeler ve çarelerini arıyorlar. Uyanın, uyanın Millet ORAYA daha çok gelmek istiyor. 

OTEL ve Lokantalarınızı TEMİZ ve Fiyatlarınızı MAKUL Tutmaya Bakın,

Daha YARATICI olun, Alternatifleri Arttırın. YEREL HEDİYELİKLERE ve Tanıtıcı HATIRA EŞYALARINA Önem verin!..

Herkese SELAM,  SEVGİ ve SAYGILAR Sunuyorum.

Fransa Gezi Notları

HAYVAN PARKI GEZİSİ : Daha fazla evcil hayvanın yer aldığı hayvan parkına geliyoruz. Bu hayvan parkı 25 yıl önce bir veteriner tarafından kurulmuş yaklaşık 100-150 dönüm büyüklüğünde bir alanda yer alıyor. Etrafı çevrili giriş ücreti 3 Euro içeriye giriyoruz.Bahçenin içerisinde muhtelif orman ağaçları mevcut bu ağaçlar dikme falan değil doğal muhteşem bir hayvanat bahçesi bahçe içerisinde gördüğüm hayvanlar; Koyun, keçi, eşek,at, yaban keçisi, maral, geyik, ren geyiği, lama, devekuşu, domuz, inek, kümes hayvanlarından kaz, ördek, tavuk, horoz, sülün, çok değişik türde kuşlar, tilki ve adlarını bilmediğimiz bir kaç hayvan burada hayvanların her türüne ait özel bolümler ayrılmış ve telle çevrilmiş bahçenin içinden gecen suni dere ve küçük göl oluşturularak ördek ve kazların barınağı haline getirilmiş.

Buradaki hayvanların orijini farklı farklı bölgelerden olduğu için özellikle değişik koyun türlerine rastladım. Bahçenin içerisinde ayrıca çocukların spor yapacağı yer ve küçücük çocuk parkları mevcut, hem çocuklar hayvanları izleyip  parklarda oynuyorlar gerçekten çok faydalı bir mekan olduğunu düşünüyorum. Hayvan parkını baştan başa en az iki defa gezip ayrılıyoruz.

ŞATO GEZIZISI : Turistik bir ilçeye geliyoruz ilçe içerisinde en önemli mekanlardan olan büyük bir şato var. Bu şato gerçekten çok büyük ve göz kamaştırıyor yaklaşık 300-400 yıl önce burada herhalde 14. Lui yasamış. Şatoyu gezmeye başlıyoruz oda ne gezmekle bitiremiyoruz dışarıda bahçesi her taraf rengarenk çiçekler, orman ağaçları  ve bahçesinin 2 tarafında küçük göl oluşturulmuş çok geniş bir alana sahip şatonun girişlerinde çeşitli figürler genelde daha çok aslan figürleri mevcut bu kadar büyük bir binada bir kişi yaşamış korkunç bir şey bizim padişahların yaşadığı saraylar çok sönük kalır herhalde diye düşünüyorum. Bir insan nasıl böyle ayrıcalıklı olabilir bilmiyorum.

ORLEANS GEZİSİ : Orleans iline gidiyoruz. Orleans’ta büyük kilise eski bina görkemli bir bina Köln’deki kadar olmasa da bayağı  büyük yerden yüksekliği 20 mt yi bulur. Kilisenin içinde detaylar çok 1200-1300 lü yıllarda yapılmış. Kiliseden ayrılıp şehrin meydanında Jeanne Darc adı verilen kadının heykeli dikilmiş kadının vatani İngiltere olup 1400 yıl önce İngiltere’den gelmiş İngiltere Fransa’ yı almak istiyormuş. Kadında İngiltere’ye karsı savaşmış ve İngiltere’den nefret ediyormuş. Daha sonra tepki göstererek meydanda ateş yakmış ve ateşte ölmüş. Olduğu alanda heykeli dikilmiş. Fransızlar tarafından sevilen birisi, şehir merkezini gezip gezimizi sonlandırıyoruz.

FRANSIZ AİLE ZİYARETİ : Bu gün Fransız bir aileye misafirliğe gidiyoruz. Yaşlı iki insan bu aile 65-70 yaşlarında. Kendileri ünlü fotoğrafçılardan biriymiş. Bahçeli bir evi var. Çok güzel bahçesi, çiçekler, orman ağaçları ve birkaç elma ağacı var. Bahçe gezimizin ardında eşi bizim hanıma tablo hediye ediyor. Bize ikram için Fransız tatlısı yapılmış. Soruyorum neden yapılmış diye erik, süt ve yumurtadan yapılmış yedik ama öyle ahım şahım bir tatlı değil biraz muhabbet ediyoruz . Tatlı ile beraber Cola ve meyve suyu ne içeceğimizi soruyor. Ben meyve suyunu tercih ediyorum. Aradan zaman geçince koladan alıp tadına bakıyorum. Bayan bana tadı güzel mi diye soruyor. Fransızlara göre misafire ikramlarını kendileri yaparlarmış. Kendileri ikram etmeden sofradan bir şey almak uygun değilmiş bunu da öğrenmiş olduk. Ailenin beyi tarımcı olduğumu öğrenince tarımla ilgili çekmiş olduğu fotoğraflarını gösteriyor. Kooperatifler kendisinden tarımla ilgili fotoğraf çalışmasını istemişler. Fuarlarda sergilemek maksadıyla çok güzel fotoğraflar ama isteyemedim doğrusu ayıp olur diye. Bu aile çocuklarıyla problemli imiş çocukları gelip gitmiyormuş. Nedense Fransızlar çocuklarıyla genelde sorunlu olduklarını söylüyorlar. Daha çok köpeklerine değer veriyorlar yanlarında gezdiriyorlar. Çocukları kadar köpeklerine değer veriyorlar. Bu nedenledir ki en küçük yerleşim birimlerinde dahi Veteriner kliniği mevcut bu veterinerler genelde köpeklere bakıyorlar. Anladığım kadarıyla bayağıda para ödüyorlarmış. Yaklaşık  2 saat kadar misafirliğin ardından eve dönüyoruz. Anladığım kadarıyla öyle uzun boylu bir misafirlik burada söz konusu değil.

Büyük Lafların Küçük Demogogları

 

Bir memlekete hakim olmak istiyorsanız onun sosyolojik yapısını iyi bilmeniz gerekir. Bir vakitler Viyana Üniversitesi’ne çalışmak üzere giden bir akademisyen dostum; bir hafta sonunda Türk işçilerle beraber gezmek için Çekoslavakya’nın başkenti Prag’a gitmeye kalkar. Sınırdan herkes geçer ama bizim akademisyen geçemez. Büyük bir şaşkınlıkla Çek görevliye sorar “beni niye almıyorsunuz” diye. Aldığı cevap çok ilginçtir “pasaportunuzda meslek olarak sosyolog yazıyor, sosyologların ülkemize girişi bakanlar kurulunun özel iznine tabidir”. İşte bizim manasını anlamakta zorlandığımız sosyoloji bilimi bu kadar önemli bir bilimdir.

Biz hiç sosyolojinin bu kadar önemli olduğunu bilsek, “barış gönüllüleri” adı altında istihbaratçı sosyologları ülkemize sokar ve yetmedi elimizle de yardım ederek köy köy dolaşıp, saha çalışması yapmalarına göz yumar mıydık? Bu konuda bilinçli olmadığımız için karnımızın yumuşak taraflarına ait tüm bilgiyi elimizle düşmana teslim ettik.

Milletimizin sosyolojik yapısı dediğimizde aklımıza; köylülerimiz, esnafımız, işçimiz, emeklimiz, İslamcımız, Alevimiz, milliyetçimiz, liberalimiz, sosyal demokratımız ve kürtçü, ermenici vb. gibi unsurlarımız gelir. Bunlara sınıf, tabaka, katman ve sosyal grup gibi tanımlamalar yapanlar vardır.

Genç Türkiye Cumhuriyeti; sanayileşmiş ve şehirleşmiş bir coğrafya üzerine kurulmadığından, ikibinli yılların başına kadar sosyolojik bir olgu olarak kesif bir köylü sınıftan bahsetmek mümkündü. Kanaatimce bu yıllardan sonra artan bir şehirleşme ve iktidar tarafından uygulanan sosyal ve ekonomik politikalar, köylü sınıfın ülke üzerindeki etkisini zayıflatmıştır.

Geçmişte köylülük o kadar güçlüdür ki; adı “Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi” olan partimiz bile vardı. Atatürk’te bu gerçeklikten yola çıkarak “Köylü milletin efendisidir” demişti. Çünkü Türk milletinin, millet yapısında köy’ün ve köylülüğün çok büyük önemi bulunuyordu.

Bahsettiğimiz köylülük aynı zamanda bu gün olduğu gibi yokluk, fakirlik ile eş anlama gelir. İşte bu köylülerin çocukları her türlü yokluktan kurtulabilmek için amansız mücadeleler  vererek,  bu gün ülkeyi her anlamda yönetir hale gelmişlerdir.

Yine 1950’li yılların başlarında başlayan hızlı sanayileşme ile birlikte işçi hareketleri ve sendikalaşma süreci başladı. İşçiler ve sendikalar özellikle 1980 yılı öncesinde ülkeyi yönetmek için büyük bir sosyal ve siyasal mücadele içine girdiler. İşçi sınıfı olarak niteleyeceğimiz bu insanların bir hedefleri ve hedeflerine göre hareket tarzları vardı. Birileri de her zaman olduğu gibi bu potansiyel enerjinin üzerine atlayarak adında “işçi” geçen TİP ve benzeri partiler kurarak işçileri kullanmaya kalktı.

İşçiler ve köylüler; yeterli derecede stratejik olmasa bile hedeflerini siyasallaştırarak, iktidarı ele geçirmek suretiyle ülke zenginliğinden daha fazla pay almak için bir mücadele dönemine girdiler. Bu durum zayıf olsa da günümüzde sürmektedir.

Bununla beraber kendisini itilmiş ve kakılmış olarak lanse eden, İslamcı ve kürtçü olarak adlandırabileceğimiz sosyal gruplar; dış desteklerle ülkeye sahip olma mücadelesini çoğu zamanda işbirliği yapmak suretiyle günümüze kadar sürdürdüler.

Bu gün ülkemizde, İslamcı ve kürtçü olarak nitelendirdiğimiz sosyal gruplar; iktidar veya iktidar üzerinde etkililerse ve ülke zenginliğini kontrol eder hale geldilerse, bunu  bilinçli ve planlı hareket etmelerine borçludurlar. İktidar partisinin sözcülerinden Ömer Çelik geçenlerde bu iddiamızı doğrular bir şekilde 150 yıllık bir mücadelenin varlığından dem vuruyordu.

Eğer bu gün ülkemiz; kendini sosyolojik manada İslamcı ve kürtçü olarak niteleyen sosyal grupların eline geçmişse; bu onların kendi davalarına sadakatla sahip çıkmalarından, eğitim seviyelerini devamlı yükseltmelerinden, paylaşmalarından, organize olmalarından, bizim biat onların saygı dediği durumdan, kendi aralarında azami düzeyde hakkı ve hukuku uygulamalarından, yine kendi aralarında ehliyet ve liyakata önem vermelerinden ve de vefa duygusunu hiç unutmadıklarından dolayı olmuştur.

Esnaf ve emekli gibi sayısal olarak toplumumuzun önemli bir kesimini oluşturan insanlarımız; bilinçli olarak bir fikir etrafında toparlanarak stratejik hamleler yapamadıkları için, ülkenin mukadderatı üzerindeki etkileri daima asgari düzeyde kalmıştır.

Bu saydığım sosyal gruplar karşısında ise devletin kurucu unsuru olan Türk milliyetçileri, Atatürkçüler, cumhuriyetçiler, yurtseverler, vatanseverler gibi  ve artık siz adına ne derseniz deyin diğer sosyal ve siyasal gruplar genel olarak başarısız olup şu an için kaybetmiş durumdadırlar.

Bu kaybedişin ana sebepleri; eğitim noksanlığı, paylaşma zafiyeti, hak ve hukuka riayetsizlik, vefasızlık, yeterince organize olamama, ehliyet ve liyakati önemsememe, adamcılık, hemşericilik, mezhepçilik ve yolsuzluk gibi daha sayılabilecek nice birçok şey olmuştur. Böylece devletin kurucu iradesi ile ellerine kolayca geçmiş olan yönetim erkini ve zenginliği, kendilerinden daha fazla istekli ve çalışkan olan sosyal gruplara yani günümüzde İslamcılara ve kürtçülere teslim etmişlerdir. İktidar  denilince sadece siyasal iktidarı anlamamak lazımdır. Medya, ekonomi, üniversite, kültür, sanat, tiyatro, sinema, müzik, edebiyat, spor vs. benzeri  toplumu etkileyen yapılar çoğunlukla bu grupların kontrolüne girmiştir.

Onun için günümüzde, mücadelenin tarafları arasında, büyük bir güç dengesizliği oluşmuştur. Üzgünüm ki; ibre, ülkem için olumsuz düşüncelere sahip olduğuna inandığım ve başını İslamcılar ile kürtçülerin çektiği gruplardan yana kaymıştır.

Şimdi gelelim bu değerlendirmeleri yapma nedenime. Bu neden; yazdığım yazılara ve içindeki fikirlere gösterilen tepki ve eleştirilerin güdüklüğüdür. Bu tepki ve eleştiriler, ya “şehitler ölmez vatan bölünmez”  örneği  gibi bir deyimden veya bir cümleden yada bir slogandan ibaret olmaktadır. Ve bu tepkileri gösteren yada eleştiri yapanların çoğu kendini Atatürkçü, vatansever, yurtsever ve milliyetçi olarak nitelendiren arkadaşlardır…

Ne yazık ki; bu arkadaşlar, benim yazdığım ve fikirlerimi ifade ettiğim bir yazı karşısında, ya tek bir deyimle “komplo teorisi” deyip geçiveriyor, ya da “olmaz böyle şey uyduruyorsun” diye söylüyor. Bazıları da “bizim hareket engellenemez” ya da beğenmediği veya doğru bile olsa işine gelmeyen bir laf edilmiş ise “çakal” sözcüğünü yapıştırıveriyor. Başkaları da “Tam Bağımsız Türkiye” diye kendine bir çıkış buluyor. Bu durum bize, memleket ve millet sevgisinden şüphe duymadığımız bu insanların, genelde büyük bir düşünce sığlığı içinde olduğunu gösteriyor. Buradan anlıyoruz ki; daha karşılarındaki gücü tanımlamamışlar ve nasıl alt edeceklerinden  haberleri yok.

Hele İslamcı gruplar içinde kendini bir cemaate bağlı gören Türklerin acziyeti var ki; bu göz yaşartıcı bir durum. Bir yanda ifade edilen doğru fikirler diğer yanda teslimiyetin getirdiği ile yanlışa doğru demenin mahcubiyeti… Cemaatine ” yanlıştır bu” diyemeyen vur abalıya misali abuk sabuk laflarla bize sarıyor.

Bu arkadaşlara diyeceğim odur ki;  merak etmeyin sizin hareketinizi sizden başka kimse engelleyemez. Siz ülkenizin yönetimini ve zenginliğini elde etmek istediniz de, doğru işler yaptınız da sizi engelleyen mi? oldu. Ya da tam bağımsızlık isteyenler; siz bağımsız olmak ve bağımsız kalmak için üzerinize düşeni gerçekleştirdiniz de bu bağımsızlık olmadı mı?

Yazıları ile Türk milletinin derdine bir karınca misali çareler göstermeye çalışan bu arkadaşınızın; fikirlerini, mensubiyetini, görevini, yaşantısını bilmeden ve onunla aynı yolda yürüdüğünü söyleyerek tek sloganla eleştiri getirenler var ya; işte onlar bana İslamcıların ve kürtçülerin niçin iktidar olduklarını veya iktidar gücünü paylaştıklarını bir kez daha hatırlatan ve kalbime saplanan mermi gibi oluyorlar.

Bu arkadaşların kendi fikir ve ruh yapılarını; Türk tarihi, Türk kültürü, Türk medeniyeti, Türklük ruhu vb. gibi kavramlar açısından çok önem arz eden sıfatlarla tanımlamaları ama buna uygun davranmamaları, milletim ve milletimin geleceği açısından karamsarlığa düşmeme neden oluyor. Ülkemizi, bizimde beğenmediğimiz bu sosyal gruplardan demokratik usullerle meşru yollardan geri alacaksak, tenkit ve eleştiride ucuza kaçanlardan ziyade çok donanımlı ve ne yaptığını bilen ve de kendilerine yakıştırdıkları sıfatlara uygun davranan arkadaşlara ihtiyacımız vardır. Bağırmayla, çağırmayla ve duygularla çözümlenecek iş, neredeyse yok gibidir.

Eğer ben yanlış şeyler yazıyorsam, bu elinize kalemi alıp doğruları yazmanıza engel değildir. Yanlışları ortaya koymak en doğal hakkınızdır. Ama bunu tek bir deyimle, tek bir sözle beni suçlayarak yapmanız mümkün değildir. Keşke sizin yaptığınız ile sonuç alabilecek olsak…

Böyle davranışlar, bana değil, ülkemize ve Türk milletine haksızlık olmaktadır. Onun için, gelin demokratik usullerle ülkeyi ele geçiren sosyal grupların bu işi nasıl başardıklarını ve hangi yöntemleri kullandıklarını araştıralım. Bizde, doğrusu ne ise onu yapalım. Madem ülkeyi ve Türk milletini seviyoruz, bunun laftan ibaret olmadığını ispat edelim. Hem de atalarımızın “büyük lokma yut, büyük laf etme”  öğüdünü unutmadan, eğer büyük laf ediyorsak da bu lafın altında kalmadan ve gereğini yaparak.

İmparatorluktan Cumhuriyete

 

Osmanlı İmparatorluğu gerileme hatta parçalanma, bölünme dönemi, Tanzimat ve Islahat fermanları ile başladı. Bu fermanlarla batılaşma, Avrupalılaşma uğruna bütün değerlerimiz yok edilmeye başlanmıştır. Avrupa hayranlığı ve Avrupalılaşma hastalığı hızla devam etmiş. Cebren ve hile ile aziz vatanın her tarafı işgal edilmiştir. Büyük imparatorluk toprak kaybetmek suretiyle bölünme ve parçalanma sürecine girmiştir.

Tanzimat ve Islahat fermanları tarafları olanlar hemen Avrupalılaşalım. Avrupa bizi geri kalmaktan kurtarsın. İstiklal ve bağımsızlık önemli değil düşüncesiyle hareket ettiler. Hatta bu düşüncelerini o kadar ileri götürdüler ki Türk Milletine büyük düşünür ve devlet adamı olarak tanıtılan bir paşa “Avrupalılaşmak için sadece onların kanunlarını ve medeniyetini almak yetmez, Türk Bayrağına “HAÇ” işaretini de koymak gerekir” diye bilmiştir.

O günlerde bir Mustafa Kemal olsaydı belki de Türkiye Cumhuriyeti, o yıllarda kurulsaydı ve bu millet SEVR’İ yaşamazdı. Ve bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti dünyanın en güçlü devleti olurdu. Ama öyle olmadı, içeriden satılmış etnik özürlüler, dışarıdan Türk’ün düşmanları birleştiler ve koca imparatorluğu SEVR’E getirdiler.

Ancak şunu bilmiyorlardı ki Türk Milleti tarih boyunca hiç devletsiz yaşamamış 16 büyük imparatorluk kurmuş, tarihe hükmetmiş bu millet esir alınamazdı ve alamadılar. İstiklalimize, bağımsızlığımıza kast eden düşmanlar güzel vatanımızı her taraftan işgale başlamışlar millet fakru zaruret içerisinde kurtarıcısını beklerken batı hayranları mandacılığı tartışılırken, milletin kaderini değiştirecek bir insan Mustafa Kemal Atatürk çıkıyor ve Milli Kurtuluş savaşını başlatıyor. Amasya tamimi, Erzurum ve Sivas kongreleri ile milleti ile bütünleşiyor. Buralarda milletin temsilcileriyle aldığı kararlarla Türk Milletinin esir edilemeyeceğini bütün dünyaya ilan ediyordu.

Avrupa’nın emperyalist güçlerine karşı milletiyle birlikte mili kurtuluş savaşını kazanmış ve bugünkü milli devletimizi Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuştur.

Atatürk döneminde yoktan var edilen bu Cumhuriyet her alanda atılımlar yapmış ve hızla gelişmiş ve kalkınma yolunda büyük adımlar atmıştır.

Atatürk’ün ölümünden sonra batılı emperyalist güçler Türkiye Cumhuriyetinin gelişmesinden endişeye kapılmışlar ve yeşermeye başlayan taze fidanı budamanın planlarını yapmaya başlamışlardır. Bunun içinde içeriden kendilerine hizmet eden satılmışlar aramaya başlamışlar ve KAREN FOGG çocuklarını bulmakta zorlanmışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti içerden ve dışarıdan kuşatılmaya başlanmış Amerika’da, Avrupa’da özel yetiştirilen aydınlar kurtarıcı olarak devlet yönetimine getirilmeye başlanmıştır.

Devletin üniter yapısı devamlı bozulmaya başlanmış ve önemli kadrolar etnik özürlülerin eline geçmiştir. Avrupa Birliği diye bir kuruluş Avrupa Devletleri tarafından kurulmuş ve bir gün dünyanın hâkimiyetini ele geçireceği havası verilmiştir. Bu birliğe üye devletler refah ve mutluluk içinde yaşadıkları, özgürlüklerin ve demokrasinin tam işlediği devletler olarak tanıtılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak için içeride vakıflarıyla, Ajanslarıyla ve içeriden satın aldıkları soyu bozuk kişilerle kuşatmaya ve bölmeye başlamışlar, bu harekete Türk’ün Anadolu’dan çıkarılması hareketi adını vermişlerdir. Son zamanlarda bu hareketler Türkiye içinde ve dışında hızlandırılmış medyadaki KAREN FOGG çocukları, etnik özürlülerle beraber hareket ederek SEVR’İ yeniden hortlatmak istemektedirler. Tanzimat ve Islahat fermanları SEVR’İ doğurdu. Bu gün aynı mahiyette içerikleri aynı 6. ve 7. uyum yasaları Türkiye’yi yeni bir SEVR’e götürmektedir. Anayasamız, kanunlarımız AB’nin direktiflerine, emirlerine göre devamlı değiştirildi. Yöneticilerimiz bizim yıllarca önce gördüğümüz doğruları şimdi ancak görebildiler. Buna da şükürler olsun.

İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif 
Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak
Diyerek yaktığı istiklal ve milli Kurtuluş Savaşının ilk ateşi halen daha yanmakta Millete verdiği cesaret ise aynı tazeliğini korumaktadır.

Bizde diyoruz ki ” Ey Türk Milleti korkma istiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlarına karşı Türk Ordusu ve Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliği vardır. Büyük Türk Milleti Türk’ün Anadolu’dan çıkarma hareketine mutlaka dur diyecektir. Çünkü bunun için muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

 

Hangi Değişim, Hangi Demokrasi?

0

 

Füze Kalkanı’nın Türkiye’ye konuşlandırılması ‘Türkiye, ABD ve NATO arasında zorlu pazarlık’ şeklinde takdim edilmektedir. NATO’nun yeni stratejik konsepti çerçevesinde ABD’nin sağlayacağı füze kalkanı radarının Türkiye’ye konuşlandırılması kararının 30 Ağustos Zafer Bayramı öncesinde alındığı belirtilmektedir. Bu kararı eleştirilenler iktidar yanlısı basın tarafından ‘kör tavuklar, değişimi görmeyenler, basireti bağlanmış olanlar’ şeklinde tanımlanmaktadır. Kendileri değişimin öncüsü, ehl-i basiret, çağı doğru okuyanlar. Eleştirenler ise çağın gerisinde kalanlar, demokratikleşme dalgasını göremeyenler, Soğuk Savaş döneminin artıkları. TRT başta olmak üzere bütün basın yayın organları bu ayrım üzerinden alınan kararı meşrulaştırmakta, propagandasını yapmaktadır. Bu zihin yönlendirme tekniğinin faillerine bazı konuları hatırlatmanın tam zamanıdır.

NATO’nun Yeni Stratejik Konsepti: Soğuk Savaş’ın ardından dünya gündeminde yer alan konulardan bir tanesi ‘NATO dağılmalı mı,’ sorusu oldu. Bu soru etrafında yapılan tartışmaların sonucunda ‘NATO dağılmamalı, çünkü NATO kızılları tarihin dışına attı, şimdi Batı dünyasına karşı yükselen tehdit (yeşiller) İslâm coğrafyasıdır. Medeni dünyanın, yani batı dünyasının varlığını korumak için ya yumuşak güçle bu coğrafya dönüştürmeli, yani siyasi ve ekonomik kurallara bağlanmalıdır. Bu olmazsa doğrudan müdahale yoluyla İslâm coğrafyası yeni bir düzenlemeye tabi tutulmalıdır. Kararın bu çerçevede olduğunu gösteren birçok kaynak var. ‘İslâm coğrafyasını demokratikleştirme’ ifadesi işte bu stratejik konseptin bir parçasıdır.

Şimdi çağı doğru okuduklarını ve değişimin öncüsü olduklarını söyleyen malum ve mevcut zevata bu coğrafyanın bütün sathına yayılarak şu soruyu sorabiliriz: Siz bırakın, çağı doğru okumayı, değişimin öncüsü olmayı da şunun cevabını verin: İslâm etiketi altında emperyalizmin sözcülüğünü yapma ‘kaderini yaşamak’ nasıl bir duygudur? Bir coğrafyayı hedeflediğini açıkça ilan eden bir gücün parçası olmak hangi demokrasinin, hangi özgürlüğün göstergesidir? Ortadoğu’da despotizmi besleyen ve kontrol eden aynı güçtü, bu gün dağıtan da aynı güç, bu size bir şey anlatmıyor mu? Diyelim ki siyasî olarak böyle bir çıkmaz sokağa düştünüz, inançlarını koruyan ve bu coğrafyanın insanın ölümünden dolayı acı çeken insanlara hiç mi saygınız yok? Eğer önlenemez bir iç savaş sahneleri ortaya çıkarsa, ‘kör tavuk’ diye damgaladığınız insanların yüzüne nasıl bakacaksınız?

Denetleyen Kim, Denetlenen Kim? NATO’nun yeni stratejik konsepti ve benzeri meselelerin tartışıldığı dönemde İsmet Özel’in verdiği bir konferansa katılmıştım. Aldığım notlara göre belirtilen çerçevede İsmet Özel şu yorumu yapmıştı: ‘Dünya toplumları arasında asıl bölünme Soğuk Savaş döneminde yaşanan ideolojik bölünme değildi. Sovyet Bloku’nun çökmesi gerçek bir bölünme değildi. İki süper güç arasındaki bölünmeyi, asıl bölünme olarak algılamak yanlıştır. Asıl bölünme ‘denetleyen ve denetlenen arasındaki bölünmedir’. Dünya ölçeğinde işleyen ve uygulanan siyasi ve stratejik dili kim üretiyor ve uyguluyorsa, o denetleyen güçtür. Üretilen siyasi-stratejik model hangi coğrafyada uygulanıyorsa o da denetlenen güçtür.’ I. Wallerstein ‘SSCB, batının öteki yüzüdür. Onun çöküşü ötekinin değil, batı paradigmasının bir yüzünün çöküşüdür’ tespitini yapar. 1990 sonrası mücadelenin üçüncü dalga / iletişim ağları üzerinden toplumları denetleyen güçle İslâm coğrafyası arasında olacağını A. Toffler haykırır.

Demek ki gerçek bölünmeyi ‘kültürler arasında ayrım yapan ve İslâm dünyasını Ortaçağ’ın artığı gören Batı’ üretti, şimdi de uygulamaktadır. Zaten ‘isyanın baş gösterdiği ülkelerde yaşananları gizleyerek’ Arap baharı, demokratikleşme şeklinde tanımlama kavramlardan tutun, isyan sürecinin her aşamasında uygulanan teknikler, meseleyi müdahale kıvamına taşıma biçimi denetleyen-denetlenen ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır. Bunu söylediğimizde Ortadoğu’da fiilen işleyen otoriter ve totaliter sistemleri desteklediğimiz sonucu çıkarılıyor. Bu doğru değildir, zerre kadar izanı olan bir insan böyle bir şeyi savunamaz. Bu noktada dikkat edilmesi gereken konu başkadır: Otoriter, totaliter sistemleri besleyen, büyüten, milletin başına bela eden güçle, şu an bunları dağıtan, yerlerine kontrol edebileceği aktörleri ayarlayan, destekleyen güç aynıdır. Olup bitenin demokrasi ve özgürlükle hiçbir alakası yoktur.

Önce Bütün Mesele Dindi, Şimdi Ne? Tablo bu olduğu halde ‘denetleyen gücün parçası olmak, buna alkış tutmak, eleştireni aşağılamak’ hangi dine, hangi düşünceye uygundur? Bu öfkenin arkasında içinden çıkılması güç bir bağımlılık olmasın! Uzun süredir Irak’ta akıtılan kanı mubah gören ya da tevile imkân veren bir tane dini metin göstermek mümkün mü? Bırakın sahih olmasını, bir tane hadis göstermek mümkün mü? Haydi, lazım değil, göstereceğin dini ifade uydurma olsun! Dinden imandan bahsedersiniz ama gösteremezsiniz. Çünkü zulmün izahı yoktur. Böyle durumda bütün kelimeler susar. Vicdanların konuşması gerekir, eğer vicdan da susarsa bunun adı zulme ortak olmaktır. Bir taraftan ‘önemli olan gönül, gönül sıralaması’ diyerek inceden inceye toplumun dini algısına gönderme yapacaksın, oradan besleneceksin, diğer taraftan dünya ekonomik sermayesinin tedricen yer değiştirmesinin açtığı çatlağı aşmak için Haçlı Seferi’ne çıkan batılı güçlerin parçası olacaksın, alkışlayacaksın, değişim edebiyatı yapacaksın, ondan sonra da sıkı Müslüman geçineceksin, özgürlükçü olacaksın, demokrat olacaksın. Hadi, oradan!

 

Özellikle AB

Tarihimizi, çarpık fikirlerle çarpıtan Orhan Pamuk

İçin, yakasına yapışınca kanunlar gereği hukuk

 

Kalktı ayağa Avrupa, “Düşünce Hürriyeti” adına!

Ama Türk Milleti karalanmış, asla gelmiyor yadına!

 

Türkiye’yi, PKK ile oturtmak için masaya, Avrupa

Tutuyor Türkiye’yi, bu hususta acımasız amansız topa!

 

“Sınırları tartışmaya açın!” diye şart süren AB(e)

Nasıl olur da olur vazgeçilmesi muhal bir Kabe

 

Askerin vatanı savunmasına dil uzatıyor Batı

“Saldırgan operasyonlar!” diye niteliyor gidişatı

 

Çünkü oyunları bozuyor her zaman, Şanlı Türk Ordusu

Çünkü Batı’nın içine işlemiş, onulmaz Türk korkusu

 

Avrupa Parlamentosu üyesi, kaba bir İngiliz

Türkiye – AB ortak komisyonu başkanı bir “Densiz!”

 

Çıkarıp Türklere karşı, ferman üstüne ferman, unutarak Türk’ü

“Güneydoğu Bölgenize özerklik verin!” diye tutturmuş bir türkü

 

İçi dışına vurmuş böylece, İngiliz’in şahsında Batı’nın

Binmek için can atanlar; görüversin huyunu AB Atı’nın

 

İngiltere; Terörle Mücadele Yasası, sil baştan

Ama Türkiye, yasayı ele alamaz, yeni baştan

 

Doğru dürüst masaya mı oturtuluyoruz acaba?

Eğer masaya yatırılıyorsak boşuna bir çaba.

 

Vakitsiz başladık yine yapmaya, yersizce bayram!

İnşallah gelir aklımız başımıza, sabah akşam

 

Bin bir karmaşık söz arasında, birdenbire geldik tuşa

İşimiz çıkıyor hep, inişe değil, sadece yokuşa

 

AB denen sun’i / yapay / sözde şu Avrupa Birliği

Türk’e haram kılmaya ahdetmiş  -ne hikmetse-  dirliği

 

Bin bir desise ile taktı yuları, yine başımıza

Zehir kattı yine, hayat kaynağımız su ve aşımıza

 

Bir değil bin bir zincirle olduk yine, Batı’ya tutsak

Batı karşısında bağlandık, tek taraflı topal – aksak

 

Irak için elimizi ve kolumuzu bağlayarak, içerde

Terörü yeniden canlandırarak, gerdiler aramıza perde

 

Yapılırken GAP; destek olmayıp, bir kuruş vermeyen kredi

Batı; artık GAP’ı kontrolüme verin gayrı birader dedi

 

Hristiyanı olmayan yerlere, açarak birer kilise

Anadolu’da yapmak istiyor, yeniden sayısız kenise (kilise)

 

Anadolu’da yer isimleri değiştiriliyor, sessiz sedasız!

“Türkiye; Türklerin değildir!” diye, ne işler yapıyoruz faydasız!…

 

Kendi kalesine gol atmakta biz, Dünya’da tekiz

Bu konuda sayılar yetersiz, ne yedi ne sekiz

 

Kendi Aydın’ı olmuş Batı’dan yana, milletine karşı

Kendine getirmeye yetmiyor zerk edilen, milli aşı

 

Öyle sarhoş ki, Batı deyince akan sular duruyor

Dalıyor derinlere, hayal üstüne hayal kuruyor

 

Anlamıyor ki, Batı resmiyeti ortamı, daim maskeli balo

Bin bir suratını onun, anlayamazsın demekle, sadece alo

 

Avrupa’yla baş etmenin yolu, ister ancak siyasi bir deha

Mahrumiyeti içindeyiz bunun, ta Sultan Hamit’ten bu yana

 

Çok şükür ki, Türk Milleti’nin asıl hamisi yüce Allah

Dedirtmeyecek küffara, İnşallah, bu millet için oh oh!

 

GAP’ın altından ayrıca, çok sular akıyor gizlice

Topraklar el değiştiriyor sessizce, budur netice

 

Şimdi de, Montrö Boğazlar Anlaşması’na, takıldı gözler

Dolaylı yoldan, artık oralara getiriliyor sözler

 

“Müzakere sürecinde Türkiye, AB kararlarına uyacak!”

Hem de “Karar organlarında bulunmadan!” hepsine açacak kucak!

 

Böyle esarete, nerede görülmüş demek bayram?

Gafletin bini bir para, diyorlar kam alalım kam!

 

2014’de, alınma raddesine gelse de Türkiye

“Türkiye’yi hazmetme kapasitesine bakılacak!” yine

 

Yaptırıldı Türkiye’ye, geriye doğru tayy-ı zaman

“Sevr”in önünde demirlettiler Türkiye’yi, el – aman

 

Kaybetmek üzereyiz istiklalimizi, AB aşkına

Bilmem ki ne bulmak için, hem ne diye çıktık bu akına?

 

Adamlar, el koymak için Türkiye’ye, hazırlıyor alt yapıyı

KKTC öncelikli bu hususta, açmak için ilk kapıyı

 

Bunca vermeye amade kalış, taviz ve ödüne işaret

Yok mu dedirtiyor insana, bunları kesinkes edecek ret?

 

Böyle gecelerin, olur elbet bir gün sabahı.

Kim demiş, göğe çıkmaz diye, mağdurların ahı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sıfır Sorun Hedefi Ne Durumda?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yapmak istediklerinin son derece iyi niyetli, Türk Milletinin uzun yıllar taşımak zorunda kaldığı özgüveni az, içe kapanık, dış rüzgârlara göre yelken açan yapısından çıkarmaya çalışan bir iradenin mahsulü olduğuna inanıyorum.

Bu politikanın esası iki ana unsura dayanmaktaydı: Osmanlı coğrafyasında kurulan, kültür ve tarih ortaklığımız bulunan ülkelerle sıkı ilişkiler kurmak, uluslararası arenada ortak hareket edebilecek birliklerde bulunmak. Bunun yanında ülkemiz sınırlarını kuşatan diğer komşularımızla düşmanlıkları kaldırmak, ticari ve siyasi münasebetleri geliştirmek. Böylece Türkiye’yi Batı’ya mecbur ve mahkûm bir devlet olmaktan çıkarmak.

Kıbrıs’ta, Ege’de Rumlarla, Doğu’da Ermenistan’la, güneyde Suriye ve Irak’la düşmanlıkları sona erdirmek, doğuda Batı’nın taleplerine rağmen İran’la iyi ilişkiler sürdürmek. “Komşularla sıfır sorun politikası” olarak sloganlaşan bu temel düşüncelerin yanlış olduğunu söylemek mümkün değildi. Esasen Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” sözü de buna benzer bir niyetin dışavurumuydu.

Tabii Davutoğlu’nun kişiliğinde dile getirilen bu politikanın AKP hükümetlerinin ve de Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın dış politikası olduğunu vurgulamak gerekiyor.

“Bölge ülkeleri arasında sözü dinlenir bir güç haline gelmenin bu barışçı stratejinin eseri olduğu” ifade edilmekteydi. Tarihten gelen bağlar, güçlü Türk devlet geleneği, güçlü bir ordusu ve bölgenin güçlü bir ekonomisi olması devletimizin en önemli artılarıydı.

Türkiye elindeki imkânları iyi kullanmaya çalışan, proaktif, çok parametreli, bölgesel güç olmaya hevesli, atılgan bir politika izlemekteydi.

Ancak “komşularla sıfır sorun” yaşanması hem teorik olarak mümkün olmayan ve hem de sadece size ve ABD’nin iradesine bağlı olmayan bir idealdi. Karşı tarafın da “sıfır sorun” istemesi gerekiyordu. Bakın neler oldu:

  • 1- Kıbrıs‘ta uzun yıllar “çözümsüzlüğün dayattığı sorunlardan” kurtulmak isteyen hükümet, “Annan Planı” çerçevesinde çözüme yani onbeş yıl içinde Ada’nın tamamen Rumlaşmasına sebep olacak formüleevet” demişti. Bereket Rumlar “hayır” dediği için gerçekleşmedi. Başbakan Erdoğan “ustalık döneminde” Türkiye’nin geleneksel tezlerine, Denktaş çizgisine yaklaşan bir politikaya dönüldüğünü gösteren radikal açıklamalar yaptı.
  • 2- Ermenistan‘la ABD Dışişleri Bakanı gözetiminde yapılan anlaşmadan çark edildi. Bu arada kadim dost Azerbaycan‘la aramız bozuldu.
  • 3- Türkiye İsrail-Suriye arasında arabuluculuk yapmak istiyordu. İsrail’in ikiyüzlü tutumu, Gazze saldırısı ve Mavi Marmara gemisi olayı sonrasında, eski stratejik ortak İsrail ile savaşın eşiğine gelinmiş gözüküyor. Türkiye, Suriye’de Hafız Esad sonrası Başbakanımızın kankası haline gelen Beşar Esad yönetiminin devrilmesi için ABD ile birlikte Kürt muhaliflere destek vermekte.
  • 4- Bir yanda İsrail ile savaş gerginliği yaşanırken, diğer taraftan İsrail’i İran füzelerinden koruyacak olan “Füze Kalkanı” projesini kabul ettik. Nato’nun Polonya ve Çekoslovakya’ya kabul ettiremediği projeyi kabul eden Türkiye’ye karşı İran tepki göstermekte. ABD’nin İran’a bir müdahalesi söz konusu olursa bu tepkilerin beslenerek Türkiye ile İran arası bir hasımlığa dönüştürüleceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.
  • 5- AB/ABD’nin Libya petrollerini yeniden paylaşma savaşında yer almak istemeyen Türkiye, NATO müdahalesine karşı çıkmasından bir hafta sonra, NATO’nun müdahalesini istemiş, müdahale İzmir’den yönetilmiş, Türkiye donanmasıyla destek vermiştir. Başbakanımızın elinden madalya aldığı, Türk dostu Kaddafi’nin gitmesinden sonra, Türkiye sofradan pay kapmaya çalışmakta. Anca aslan payını Fransa, İtalya ve ABD’nin alacağı sır değil.
  • 6- “Arap Baharı” etkisinde devrilen “diktatörlüklere” karşı “halkın sesine kulak ver” diyerek muhalifleri destekleyen Türkiye’nin, kendi içindeki ayrılıkçı Kürtlerin “direnişlerine” ve “özerklik” taleplerine karşı benzeri uyarılara muhatap olmasından endişe edilmekte. Üstelik devrilen diktatörlerin yerine demokratik rejimlerin gelmeyeceği bugünden anlaşılmakta. Mesela Mısır’da devrilen Mübarek’in yerine gelen Mısır Yüksek Askeri Konsey Başkanı General Muhammed Tantavi ABD’nin adamı.
  • 7- Suriye’de Beşar Esad giderse özerk bir Kürt bölgesi oluşması gündemde. Bu ise Irak, Türkiye, Suriye ve İran’da kurulacak özerk Kürt bölgelerinden teşekkül edecek “Büyük Kürdistan” projesi için gerekli bir adım. Kürdistan Projesinin, Yahudilerin “Büyük İsrail” projesi ve ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi’nin” bir adımı olduğunu da hatırlamak gerek.
  • 8- Arap ülkelerinde bir kısım halk nezdinde Başbakan Erdoğan bir fenomen. Ancak Suriye ve Libya’da en yakın dostlarına bir anda sırtını dönen Türkiye yöneticilerine Arap ülkelerinin eskisi kadar güvenebilmesi güç görünmekte.
  • 9- “Kürt sorununun” çözümü için İmralı ile müzakerenin sonuç vermeyeceğini, silah bırakmayan terör örgütüne verdikçe daha fazlasını isteyeceğini gören hükümet terörle mücadeleyi yeniden öne çıkardı. Terör örgütünün siyasi uzantılarına karşı da alttan alan, şımartan tavırlarından vazgeçti.
  • 10- AKP iktidarı dokuz seneyi doldururken, Türkiye hemen bütün komşularıyla ciddi sorunları ve gerginlikleri olan, içeride de huzur ve barışı sağlayamamış bir ülke görüntüsünde.
  • 11- “Türkiye’nin tabii coğrafyası olan Osmanlı sınırları içinde genleşeceği”, Türkiye merkezli ve Türkiye tarafından yönetilen “büyük Avrasya Konfederasyonu”nun kurulacağı hayalleri kulağımıza ve gönlümüze hoş gelmekte. Ancak imkân ve kabiliyetlerimizi iyi hesap etmeyen iyi niyetlilerin de, bizi sınırlarımız içinde bir “Kürt Federe Devleti” fikrine sıcak bakmaya alıştırmak isteyen kötü niyetlilerin de, ülkemizi kaosa ve bölünmeye götürebileceğini göz ardı edemeyiz. Bunun için yukarıdaki saydığımız politik yalpalamalar bir örnek olmalıdır.

NETİCE: Ahmet Taşgetiren’in ruh hali içindeyim:Şu soruyu zihnimden atamıyorum: Şu anda dış politikada gerçekten kontrollü bir gidiş var mı? Keşke içimi rahatlatacak daha çok şey bilsem.”

 

 

Sayın Bakan Dinçer’e duyurumdur

0

Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba benden sevgili okur…
Eylül ayını çok sevdiğimi ifade etmiştim size…
Bu muhteşem son-bahar ayı önemini nerden alır sizce?
Tabi ki aktif olmaktan, üretken olmaktan alır…

Hal böyle olunca benim de kafam Eylül ayında daha bir üretken oluverdi…
Yeni bir iş imkanı yarattım…
Memleketimde ilk defa olacak bir iş imkanı desem daha doğru olur…
Üstelik adını da ben koydum…
Devlet kurumları arası iletişimi sağlayan çok akıllı bir danışman olmak istiyorum…
İşte bu projeyi de Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ömer Dinçer’e izninizle buradan iletmek istiyorum…

Sayın Bakanım kurumunuzun yaptığı talihsiz açıklamalardan dolayı kendime durumdan vazife çıkardım…  
İzninizle nedenini açıklayayım sayın Dinçer…
Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü’nün, ortaöğretim kurumlarının sorumluluk sınavlarının Eylül ayının ilk haftasında yapılacağı ve daha sonra Eylül ayı içerisinde tekrar bir ek sınav hakkı verileceği belirtildi…
ÖSYM tarafından yapılan açıklamada da 5-9 Eylül tarihleri arasında üniversiteyi yeni kazanan öğrencilerin kayıt yapabilecekleri ifade edildi…
Eee bu açıklamalar iyi, güzel hoş da, bu öğrenciler arasında üniversite sınavını kazanıp da tek dersten kalan ancak 5-9 Eylül tarihleri arasında üniversitelerine kayıt yaptırması gerekenleri belli ki hesaba katmamışsınız…
Tarihler çakıştı… Belli ki bir koordinasyon sorunu var sayın Bakanım…
O halde sayın Dinçer size devlet kurumları arası gerekli koordinasyonu sağlama işine talip olduğumu buradan beyan etmek istiyorum…
Bakın sayın bakan araya adam sokmadım… Gördüğüm aksaklıktan dolayı herkesin gözü önünde durumdan vazife çıkardım ve direk sizden iş istedim…
Gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim…
Yüzsüzlüğün bu kadarı da demeyin… Yeter ki memleketim için fazlasıyla önem taşıyan koordinasyon sorununu gelin el birliğiyle çözelim… Birbirimizden haberimiz olsun lütfen…
Çünkü, birbirimizi bildiğimiz, tanıdığımız ve haberdar olduğumuz sürece anlar, severiz…
Şunu kabul etmelisiniz ki devlet kurumlarımız arasındaki iletişim güzel olursa, bu durum bizi birbirimize daha çok bağlayacak…

Saygı, güven çerçevesinde sevgi de kendiliğinden gelişecek…
İşte o sevgiyi kurumunuz aracılığıyla tüm ülkemle paylaşmaya hazırım sayın bakanım…
Ülkemi, milletimi ve de devletimi çok seviyorum… Ama en çok da sevgili okurlarımı seviyorum bilesiniz…
Şaka bir yana bu vesile ile bütün sorunlarımızın çözüm yolunun da sevgiden geçtiğinin bir kez daha altını çizmek istiyorum… 
Siz yazdıklarımı düşünedurun sevgili okur ben müsaadenizi istiyorum…
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin…

ÖZLEYYYiNNNNN…

Margaret Mitchell

Dünya klasikleri arasına girmiş birçok roman vardır. Bu eserlerin hemen hepsinin beyaz perdeye aktarıldığını biliriz. Bazen de tiyatro sahnelerinde uzun süreler oynandıklarını ve beğeniyle izlendiklerini görürüz.

Bu eserler büyük ödüller de almışlardır. Hatırlamamız için bazılarının isimlerini söylemek gerekirse: On Oscar ödüllü “Rüzgar Gibi Geçti (Gone With The Wind)”,       dört Oskar’lı     “Kral ve Ben (King And I)” ve ” Alkatraz Kuşçusu (Birdman Of Alcatraz) “. Bütün bu eserleri biliriz, en azından isimlerini duymuşuzdur.

Şimdi bu söz ettiğimiz dünyaca meşhur eserlerin yazarları kimdir diye bir soru sorulsa acaba kaç kişiden doğru yanıt alabiliriz.

Margaret Mitchell, Rüzgar Gibi Geçti romanının yazarıdır. 1900 yılında Atalanta’da doğmuştur. Aynı eyaletteki kolejden mezun olmuştur. Atalanta – Journal Gazetesi’nde çalışırken 1925 yılında bay John Marsh ile evlenmiştir.

Margaret Mitchell yaşamına ev kadını olarak devam ederken 1926 yılında geçirdiği bir kaza sonucu ayak mafsalını kırmıştır. Doktorlar uzun bir süre yatakta kalmasını önermişlerdir. Genç kadın bu sıkıntılı süreyi atlatabilmek ve oyalanmak için bir şeyler yazmayı düşünmüştür. Yazacağı konuyu Kuzey – Güney Savaşı’ndaki ailesinin ve dostlarının yaşadıkları olaylardan seçmeye karar vermiştir.

Margaret Mitchell, çocukluğundan beri büyüklerinden dinlediği savaş anılarını ve zenci olan dadısının anlattıklarından ve okul yıllarında öğrendiklerini “Rüzgar Gibi Geçti” başlığı altında toplamayı planlamış ve romanını yazmaya başlamıştır.

Margaret Mitchell değişik bir çalışma şekli uyguluyordu. Bazen el yazısı bazen daktilo ile, küçüklü, büyüklü kağıtlara yazıyordu. Yazma süreleri de çok farklı oluyordu. Bir süre hiç yazmıyor sonra tekrar başlıyordu. Sayfalar giderek artıyor koca bir bavulu dolduruyordu. Seneler de akıp geçiyordu.

Sekiz sene sonra Mac Millan Yayınevi müdürü Mr. Latham bir dostunun aracılığı ile bu durumu öğrenir, yazılanları görmek ister. M. Mitchell önce yazdıklarını vermek istemezse de çevresindekilerin baskısı ve ricasıyla yazılarını Mr. Latham’a verir. Birkaç gün sonra romanın basılması için izin istenir. Altı aylık bir hazırlık döneminden sonra, roman 30 Haziran 1936 da piyasaya sürülür. İlk günde rekor bir satış olur. 50.000 (elli bin) adet roman satılır. Çok kısa bir süre sonra 16 dile tercüme edilir ve milyonlarca “Rüzgar Gibi Geçti” romanı bütün dünyada satış rekorları kırar. Margaret Mirchell, bir yıl sonra yani 1937’de “Pulitzer” ödülünü alır.

“Rüzgar Gibi Geçti” filme çekilmesi için 1939 yılı değeriyle dört milyon  Amerikan doları harcanır. Film de romanı gibi gişe rekorları kırar. Ve on dalda “Oscar” ödülüne layık görülür.

Margaret Mitchell 1949 yılında kocasıyla sinemaya giderken bir otomobilin çarpması sonucu yaşamını yitirir. Ancak romanı hala ödül almaya devam etmektedir. Tüm zamanların en beğenilen ödülünü de (People’s  Choice) kazanır. Günümüzde de hem romanı hem de filmi satış reyonlarının başköşesinde yer almaya devam etmektedir.

NOT: “Birdman Of Alcatraz” senaryo yazarı; Thomas E. Gaddis.

           “King And I”   yazarı; Margaret Landon.