Akşam Vakti

49

Elinizde tespih, dudaklarınız eşlik ediyor dönen her tanesine. Kalbinize indiriyorsunuz mırıltılarınızı. Gözleriniz, denizin üzerinde yakamozlanan güneşin son kızıllığında. Gittikçe küçülüyor gözleriniz. Aydınlık, yerini karınlığa bırakıyor. Sivrisinekler gezinmeye başlıyor teninizi hafifçe okşayan rüzgarla birlikte. Salondan bir ışık huzmesi yalıyor gözlerinizi. Derin sohbetin konuşmaları, bebeğin ağlaması bir musiki tınısı veriyor size. Koltuğa yerleşik bedeninizden bir şeylerin koptuğunu hissediyorsunuz. Karın boşluğunuzda, göz çukurlarınızda, beyin zarınızda ılıklık oluşuyor.

Tespih çeviren parmaklar, mırıldanan dudaklar, sivrisineğin ısırdığı cilt, konuşmaları algılayan kulaklar, sizi ufka taşıyan göz sizin değil artık. Bir heykelsiniz bu akşam vakti. Ruhunuzla dolaşıyorsunuz bulutların ötesinde. Denizin sesi hız katıyor sizi terk eden ruhunuza. Bir muammada dolaşıyorsunuz. Burada renkler, dünyadaki renklere; mekanlar, gördüğümüz mekanlara; kokular bildiğimiz kokulara hiç benzemiyor. Bir başka alem. Hislerinizle yaşıyorsunuz, bedeninizle değil. Zorlanmıyorsunuz; burada yaşadınız hafifliğin, dünyada benzeri yok. Bir engel de yok yolculuğunuzda, git gidebildiğin kadar. Ama nereye? Bu alemde her şey var veya hiçbir şey yok. Her şey hayalinizin ötesinde.

Bir inilti kopuyor. Sessizliğin çığlığı bu. Dünyayı hatırlıyorsunuz, geldiğiniz noktayı ve yaşadıklarınızı. Unutmak isteseniz de bir ayna gibi, yaptıklarınız, yapacaklarınız, eşiniz, evlatlarınız, yedikleriniz, giydikleriniz, dostlarınız, düşmanlarınız gözünüzün önünde. Kaçamıyorsunuz onlardan. Öyle ya, heybemde ne varsa onlar çıkacak karşıma. İmkansızlıklar içinde yaptığınız iyilikler, fedakarlıklar, aklınıza geliyor; yüzünüz gülüyor, rahatlıyorsunuz. Kırdığınız kalpler, insanlara kurduğunuz tuzaklar, ihmal ettiğiniz dostluklar, yediğiniz yetim hakları, yaptığınız haksızlıklar karşınıza çıkıyor; burkuluyor, titriyorsunuz. Ruhunuzun dayanılmaz işkencesi sarıyor bu defa bedeninizi. “Keşke yapmasaydım.” pişmanlığı hafifletmiyor ıstırabınızı. İbadetleriniz, yardımlarınız, dualarınız da yetmiyor sizi bu sıkıntıdan kurtarmaya. “Aldanan ben olsaydım, aldatan değil; nasıl olsa haklıyla haksız ruhun bedenden ayrılmasıyla anlaşılacak, biraz sabır gerekiyormuş.” diyorsunuz; ama beyhude.

Karşınıza kalın bir duvar çıkıyor ışık dalgaları içinde. Üzerinde “Yolculuk buraya kadar.” yazıyor. Gözleriniz kamaşıyor cümleyi okurken. Ensenizden sırtınıza akan teri hissediyorsunuz bu serin akşam vaktinde. Omuzlarınız hafiften üşümüş, ayaklarınız keçeleşmiş. Dudaklarınızdaki mırıltı bitmiş, tespih yere düşmüş. İçeriden gelen bebek sesi size dede olduğunuzu ihtar ediyor. Üç saat önce de beyaz saçlarınızın siyahları solladığını fark etmiştiniz. Hayat akıyor: “Bir varmış bir yokmuş” dünyası…

“Ölmeden önce ölünüz.”, ne kadar hikmetli bir söz. Zaman zaman kendimizi öldürmemiz gerekiyor, isterseniz sorgulamak diyelim buna. Fırsat, çok; bunda samimiysek. Kazanan biz olacağız, emin olun, hem de iki dünyada kazanan. Kaybedeni görmedim. Şimdi, tefekkür vakti!