Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Kent Konseyi Emekli Meclisi’ndeyim. İki haftada bir yapılan toplantıda en az kırk kişi var. Başkanın belirlediği gündem maddeleri üzerinde, arzu edenler görüşlerini bildiriyorlar, teklifler sunuyorlar.
Toplantılarda konuşulanları iki ayrı kefeye koymak mümkün: Yük alan, yük olan… Bu toplantıda yük olan kefesi biraz daha ağır bastı, bana göre zaman israf oldu. Yük almak isteyenlerin teklifleri, yöneticileri zorlayacak nitelikteydi. Zaman gösterecek, emeklilerin, kendilerini bu ülkenin kıymetli sermayesi olarak kabul ettirmeleri yine kendi ellerinde. Değer üreten, değer veren, değer görür. Yaratılış yasasıdır, bu.
Emekli, emek sahibi kişi demek. Bu ülke insanına yıllarca emek verip belirli bir hizmet süresi bitiminde kişilerin devlet ve toplum nezdinde kazandığı yeni statüye “emekli” deniyor.
Emeklilik, bir yükseliş yani terfi midir, bir iniş yani tenzil midir? Emekliler ülkemizde toplumun yükü müdür yoksa yük alan kesimi midir? Emekliler, son kullanma tarihi geçtiği halde bir türlü atmaya cesaret edemeyip dolapta sakladığımız ilaç misali evin arka odasında beklemeye mahkûm ettiğimiz kişiler midir, yoksa inci üreten istiridye misali, her çözümsüzlük zamanında istişarelerine müracaat ettiğimiz hazineler, ak saçlı bilgeler midir?
Ben de sosyal statüde bir emekliyim. Kendime emekliliği hiç yakıştıramadım. Toplumdaki emekli algısı beni hep rahatsız etti. Sosyal medyada, kendimi “Aktif Emekli Edebiyat Öğretmeni” diye tanıtmayı tercih ettim. Bir de “Hür general” sıfatını ekledim. Atalet, boş ve beleş yaşamak, hayat algıma uygun değil. “İnsan, yaşatmak için yaşamalı.” derim hep. Bu iddiamla çelişemem. Kimseye yük olmamalıyım. Bana yaşama sevinci veren her gün, ödenmiş borcumdur. “Yap bir iyilik, at denize” prensibimden taviz veremem. Kimseye faydamın olmadığı bir gün, benim için kayıp gündür. “Kırk yıl ben bu milletin çocuklarına hizmet ettim, artık siz bana hizmet edeceksiniz, bu benim hakkımdır” beklentisine girme utancını yaşamak istemem. Hak yok, vazife vardır. Son durak, kara toprak; insan toprağa yatarak ve çürüyerek değil, yıpranarak ve ayakta girmeli derim. Emekliliği her türlü sorumluluktan azade, bir konfor dönemi olarak düşünemiyorum.
Eskiden “emekli” kelimesi biraz itibarlıydı. Mahallede bir emekli varsa ona danışılır, fikri alınırdı. Politikacılarımız, sözde demokrasiyi yaşatmak adına hem bu sözcüğü hem de emeklileri itibarsızlaştırdılar. Erken emeklilik ve yaşa takılanlar meselesi…
Şimdi ise emeklilik, kişiler için hayatın kenarına çekilmek, toplum gözünde hayatın bir köşesine atılmak gibi algılanıyor. Biraz sessiz, biraz görünmez… Hatta bazen fark edilmeden.
Emekliler, bu ülkenin sessiz mimarlarıdır. Kimisi öğretmendir, bir nesil yetiştirmiştir. Kimisi işçidir, bir fabrikanın duvarına emeğini katmıştır. Kimisi memurdur, yıllarca devleti ayakta tutan çarkın dişlisi olmuştur. Ama gel gör ki, emeklilikte çoğu zaman kendini “idare edenler kulübü”nün fahri üyesi olarak bulur.
Yine de emekliler pes etmez. Türk insanının garip bir direnci vardır. “Şükür” kelimesiyle kendine bir denge kurar. Torununun bir gülüşü, bütün ekonomik tabloları kısa süreliğine unutturur. Küçük bir bahçede yetişen bir çiçek, insanın içini koca bir umuda çevirir.
Belki de emeklilik, insanın kendine kaldığı en gerçek dönemdir. Ama işte tam da bu yüzden, daha insanca yaşanmayı hak eder.
Düşünün… Bir ömür çalışmış bir insan, hayatının sonbaharında hâlâ “Acaba bu ay nasıl geçecek?” diye düşünmemeli. Emeklilik, hayatta kalma mücadelesinin uzatması olmamalı. Bir insanın, dinlenmeyi en fazla hak ettiği dönemde, en çok hesap yapması oldukça tuhaf. Etkin ve yetkin yöneticiler bu tuhaflığı gidermeli.
Mesele sadece maaş değildir. Mesele, değer meselesidir. Bir toplumu güçlü yapan şey, gençlerinin potansiyeli kadar yaşlılarının huzurudur.
Türkiye’de emekli olmak bazen biraz hüzündür, biraz sabırdır, biraz da ince bir tebessümdür. İnsan hem güler hem düşünür.
Şükreder, içinden “Biraz daha iyi olabilirdi” der.
Ve belki de en çok şunu hisseder: Hayat boyu koşmuş bir insanın, sonunda biraz maddi ve manevi değer görme hakkı vardır.
Hayat, dönme dolap… Herkes bu dolabın içinde…


