19.4 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 28, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 81

AYM Başkanından Mahşerdeki Yargılama Uyarısı

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM’nin) kuruluş yıldönümü töreninde, AYM Başkanı Kadir Özkaya CB Erdoğan’ın huzurunda bir konuşma yaptı. Özkaya konuşmasında Kur’an’dan ve diğer kadim kaynaklardan da alıntılar yaparak, “Mahşer ortamındaki yargılanma”yı hatırlattı.

“Hiçbirimiz ebedî değiliz. Gün gelecek hepimiz için ortaya bir terazi konulacaktır… Bir gün mutlaka mizan kurulacak, hesabı bizlerden sorulacak. Yapılan iyilik veya kötülüğün hardal tanesi ağırlığında bile olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, bir gün mutlaka karşımıza çıkacağı ve bizden bunun hesabının sorulacağı unutulmamalıdır dedi.

Yargıya güven iyice azaldı. Hemen her güne, yargı eliyle yapılan siyasi sonuçlu operasyonlarla uyanıyoruz. 

Bu ortamda Anayasa Mahkemesi Başkanının “Hakkın ayakta tutulması ve adaletin sağlanması bakımından en önemli sorumluluk hâkimlere düşmektedir. Hâkimler daima hak ve haklının yanında olmalıdır. Hiçbir neden, onları hakkı ayakta tutmaktan alıkoymamalı, adaletsiz davranmaya yöneltmemelidir. Herhangi bir dışsal etki altında kalmadan tarafsız bir tutumla özgürce karar vermelidirler” demesi önemlidir.

Ancak AYM Başkanının mahşer ortamına gelmeden de “hukuk devletinde” hiçbir hukuksuzluğun ve kötülüğün cezasız kalmayacağını, kanunlar karşısında herkesin eşit olduğu ve yargılamaya müdahale eden “dışsal etki” yaratanların da yargılanmaktan muaf olmayacağını vurgulaması yeterli olmalı idi.

Bunun yerine, benim de gönülden inandığım, “mahşer ortamındaki yargılamaya” atıf yapması mevcut sistem içinde yargının görevini yapamadığını görmekten kaynaklanmış olabilir.

Belki de AYM Başkanının dini referanslara başvurmasında muhataplarının başında “nas var, sana bana ne oluyor” diyen Cumhurbaşkanının orada olması etkili olmuştur. 

**********************

Eski AYM Başkanı Da Mahşerdeki Hâkimi Hatırlatmıştı

Yeni AYM Başkanı Kadir Özkaya’nın bu konuşma metnini okurken bir yandan AYM’nin önceki dönem Başkanı Zühtü Arslan tarafından AYM’nin 61. Kuruluş yıldönümünde 25 Nisan 2023 tarihinde Cumhurbaşkanının huzurunda yaptığı konuşma aklıma geldi. 

Zühtü Arslan bu konuşmasında Namık Kemal’i yargılayan hâkimin duruşu ve bağımsız karar vermesinde etkili olan “mahşer ortamında yargılanmaya” olan inancının etkisini anlatmıştı. 

“Meşrutiyet Dönemi’nde ünlü şair ve yazar Namık Kemal yargılanmaktadır. Sanık Namık Kemal’i yargılayan İstinaf Mahkemesi Başkanı Abdüllatif Suphi Paşa’dır. Namık Kemal bu hâkime birkaç yıl önce yazdığı bir yazıda “mezar soyguncusu” demiştir.

Başta Padişah 2. Abdülhamid Han olmak üzere etkili yerlerden Namık Kemal’e ceza verilmesi yönünde telkinler yapılmaktadır.

Bunların etkisiyle, başta Namık Kemal olmak üzere hemen herkes mahkûmiyet kararı beklemektedir. Ancak beklenenin tersine, Namık Kemal’i hürriyetine kavuşturan bir karar verilmiştir.

Karar sonrası akşam, kızı Mahkeme Başkanı Suphi Paşa’ya bu kararı verirken korkup korkmadığını sorar. Suphi Paşa’nın cevabı tüm zamanların hâkimlerine unutulmaz bir ders niteliğindedir:

“Yarın Hünkârın da benim de huzuruna çıkacağımız bir hâkim vardır ki, yalnız ondan korkarım!”

Bu konuşma Sultan 2. Abdülhamid’e iletilmiş fakat hâkim Abdüllatif Suphi Paşa görevine devam etmiştir. 

**********************

İktidarın Bakışı

Şimdi AYM Başkanları Cumhurbaşkanının yüzüne karşı ahireti, mahşeri, ilahi adaleti hatırlatıp uyarılar yapabilmektedir. Bu uyarılar Osmanlı padişahlarına söylenen “mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” ritüeline dönüşmek üzeredir. Fakat etkisiz kaldıkları ve yargıya olan güvensizliğin artmasına çare olamadıkları görülmektedir.

Çünkü Cumhurbaşkanı aynı zamanda iktidardaki siyasi partinin genel başkanıdır. Partili CB işine gelmeyen kararlar verdiğinde AYM ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını bile uygulamamaktadır.

İktidar ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bir sene önce “Anayasa Mahkemesi artık milli güvenlik sorunudur. Mahkeme başkanı ve mahut üyeler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, toplumsal huzur ve güvenliğin muarızı haline gelmişlerdir. Böyle gidemez, böyle bir mahkeme yapısı Türkiye’de yüksek yargı organları içinde yer alamaz, almamalıdır” demişti.

Bahçeli’nin AYM’yi kapatma niyetini garipsemedik. Çünkü “Erdoğan Anayasa uymuyorsa biz Anayasayı O’na uyduralım” diyerek Türkiye’yi tek adam yönetimine getiren bir siyasetçiden bu beklenirdi.

Bu durumda Yasama, Yürütme ve Yargı yetkilerini tek başına kullanma imkanına sahip devlet başkanına “mahşer ortamında yargılanmayı” hatırlatmak önemli ve değerlidir.Ancak bu hatırlatmaların olumlu bir etkisi olmasını beklemek, fazla iyimserlik olur sanıyorum. 

**********************

AYM Başkanı İyi Niyetli Ama…

AYM Başkanı Kadir Özkaya da önceki dönem Başkanı Zühtü Arslan da iyi niyetli ve iyi birer hukukçu olduklarından şüphem yok. Ancak bu konuşmalarının olumlu bir etkisi olacağını sanmıyorum. 

Çünkü Zühtü Arslan’ın hatırlatmasından bu yana hukuk devleti olmaktan daha da uzaklaştığımız açık.

Zühtü Arslan “Anayasal kimliğimizi oluşturan ilke ve değerlerin en büyük güvencelerinden biri bağımsız ve tarafsız yargıdır. Bu nedenle demokratik hukuk devleti olarak Cumhuriyet bizden yargı alanında da ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ yargı mensupları ister” demişti.

Türkiye’de bu özelliklere sahip hâkim ve savcıların sayısı hiç de az değildir. Siyasi davalarda “dışsal etkilerin” taleplerine göre karar veren az sayıdaki kötü örnek, halkın genel kanaatine çok olumsuz yansımaktadır. 

İstanbul Anadolu Adliyesi Başsavcısının kendi adliyesinde yaşanan HSK’ya bildirdiği gibi yasadışı bahis çetesi lideri, gasp çetesi lideri, uyuşturucu tacirlerinin tahliye edildiği vb vakalar yaşanıyor.  Siyasi davaların haricinde bu gibi haberlerin de yargıya güveni azalttığı muhakkak.

Bu yüzden Türkiye’deki Yargı sistemine/ mahkemelere güvenenlerin oranı yüzde 22,5 mertebesine indi. (Area Araştırması- Nisan 2025). 2022’de yüzde 33 olan yargıya güven oranı ile Türkiye 38 OECD ülkesi içinde 36. sırada idi. Şimdi yüzde 22,5 ile herhalde son sıraya yerleşmiştir.

“Adalet devletin temelidir” sözü doğruysa bu sonuç tam olarak bir “beka sorunumuz” olduğunu göstermektedir.

Her şeyden Daha Yakın

     Yüce Allah, herşeye herşeyden daha yakındır. Fakat herşey, O’ndan nihayetsiz / sonsuz derecede uzaktır. Nasıl ki güneşin şuûru / bilinci ve konuşması olsa, senin elindeki ayna vâsıtası ile seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki ayna gibi senin gözbebeğinden sana daha yakın olduğu hâlde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer yükselsen, ay makamına gelip, doğrudan doğruya karşısında durma noktasına çıksan, ona yalnız bir çeşit aynalık edebilirsin. Aynen bunun gibi, ezel ve ebed güneşi, celâl sahibi Yüce Allah; herşeye herşeyden daha yakın olduğu hâlde; herşey O’ndan sonsuz derece uzaktır.

Semânın Güzel Yüzü

    “Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? (Oradaki yıldızlar adedince tevhid delillerini görmüyorlar mı? Bakın) Biz onu nasıl (direksiz) bina ettik ve onu (sayısız yıldızlarla) nasıl süsledik? (Ayrıca uzaydan gelecek göktaşlarına ve güneşten gelecek zararlı ışınlara karşı atmosferi sağlam bir tavan yaptığımız için) Onun hiçbir çatlağı yok!” (Kâf Sûresi: 6, Veli Tahir Erdoğan)

     Âyet-i kerîme dikkati semânın ziynetli / süslü ve güzel yüzüne çeviriyor. Ta ki, dikkatle bakarak, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içindeki sessizliği görülüp, sonsuz kudret sâhibi olan Yüce Allah’ın emir ve itaat ettirmesiyle o durumu aldığı anlaşılsın!

     Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o sayısız dehşet verici yıldız ve gök cisimleri, o gayet büyük küreler; gayet hızlı hareketleriyle öyle bir velvele / gürültü çıkaracaklardı ki, kâinatın kulağını sağır edeceklerdi!

     İşte sükûnet ve sâkinlik içinde bulunan yıldızların sukût / düşmelerinden; san’at ile yaratan celâl, kemâl ve kudret sâhibi Yüce Allah’ın; büyük kudretini ve itaat ettirmesinin derecesini ve yıldızların O’na ne derece itaat edip boyun eğdiklerini anla!

Haşir ve Neşri İnkâr

     Ey haşir ve neşri / öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden insan! Ömründe kaç defa cismini değiştiriyorsun, biliyor musun? Sabah-akşam elbiseni değiştirdiğin gibi, her yedi senede bir defa tamamiyle cismini değiştirip yeniliyorsun, haberin var mı?

     Bunu hiç düşünemiyorsun! Eğer düşünebilsen, her vakit âlemde binlerce örnekleri meydana gelen haşir ve neşirleri inkâr edemezsin!

Gıybet

     Gıybet / dedikodu: Kindar, kıskanç ve inatçıların en çok kullandıkları alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sâhibi olan bir kimse, bu pis silâha tenezzül edip kullanmaz.

     Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa ve işitse idi, hoşlanmayıp darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.

     Gıybet: Hususî birkaç maddede câiz olup, normal karşılanabilir:

     Birisi: Şikayet sûretinde bir görevli adama der, ta yardım edip, o çirkin şeyi, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.

     Birisi de: Bir adam onunla beraber çalışmak ister. O ise sana ile danışır. Sen de sırf faydalı olmak için, garazsız olarak iyi niyetle, meşveretin hakkını eda etmek için desen: “Onun ile beraber çalışma. Çünkü zarar göreceksin!”

     Birisi de: Maksadı tahkîr / hakaret ve teşhîr / ilân etmek değil; belki maksadı; tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.” Bunda bir mahzur yoktur.

     Birisi de: O gıybet edilen adam; fenalıktan sıkılmıyor; belki işlediği günahlarla iftihar ediyor, zulmünden haz alıp sıkılmadan, açıkça işliyor!

     İşte bu özel madde ve husûslarda; garazsız ve sırf hak ve bir fayda için, gıybet caiz olabilir.

     Yoksa gıybet; nasıl ateş odunu yer bitirir. Gıybet de sâlih, iyi ve güzel amel ve işleri yer bitirir.

Musibet

     Herkesi etkileyen musibet, ekseriyetin / çoğunluğun hatalarının bir sonucudur.                                                                                                                                                            

     Musibet, cinayetin; ağır cezayı gerektiren suçların bir netîcesidir. Fakat aynı zamanda, mükâfatın / ödüllerin de mukaddimesi / başlangıcıdır. Yokuştan sonra inişin başlaması gibi.

Kentsel Dönüşüme Bir Bakış ve Gerçekler

            Kentsel Dönüşüm genelde kabul gören bir yenilenme, hayati tehlikeden uzaklaşma olarak bazı sorunlarına rağmen, asla reddedilecek bir konu değildir. Her an belirli güçte bir deprem ülkemizin depreme müsait bölgelerinde beklenebilir. Ancak, İstanbul veya Marmara’da deprem öncelikli bir yer taşır. Yapılan araştırmalara göre, İstanbul’da deprem çok sayıda ölümlere ve yaralanmalara sebep olabilecektir. Bir sanayi, ticaret ve ana turizm bölgesi olan İstanbul’da 7 ve üzerinde bir deprem Türk ekonomisini çok zor durumlara sokabilir ve diğer şehirlerimizi de etkileyebilir. Hiç beklenmeyen milli güvenlik sorunu bile yaratabilir. Bu bakımdan, “Allah göstermesin” diyoruz ama tedbirde de kusur etmememiz gerekiyor. İstanbul ve Marmara depremi sadece bir şehir ve bölge ile sınırlı değildir. Her ne kadar yeşil alanların betonlaştırılması dikkat çeken bir sorun ise de; yine de yeşil alan bulmak ve korunmayı gerçekleştirmek mümkün olabilir. İstanbul’da deprem trafiği altüst edebileceği gibi, altyapıyı da felce uğratabilir. Gerekli birçok tedbirin alındığını ve alınmakta olduğunu biliyoruz. Ancak deprem ile mücadele kolay bir şey değildir. Deprem sadece binaları yıkıp geçme de değildir. Toplumun sosyal yapısını birkaç dakika içinde değiştirebilen, aileleri parçalayan, tarihi eserleri yıkan, annesiz ve babasız birçok sahipsiz çocuğu ortaya çıkaran bir afettir.

            Birçok mal sahibinin bulunduğu binalarda anlaşma da çok zor sağlanabilmektedir. Ortaya çıkan çoğu gereksiz tartışmalar anlaşma zeminini zorlamaktadır. İnşaat işini yüklenen bazı müteahhitlerin zor ekonomik şartlar dolayısıyla inşaatı bırakmaları, işi yürütecek ve anahtar teslimi yapacak bazı müteahhitlerin ise;  ekonomik güçlerini aşan işlere talip olmaları da ayrı sorunlardır. Kentsel dönüşümde mal sahipleri bazen çok zor durumlara da düşmektedirler. Bu sorunların bir kısmı kaba inşaattan sonra iç inşaatta kendini göstermektedir.

            Kentsel dönüşümde ada yerine konunun parsel bazında ele alınması, çoğu kere asıl riskli bazı yapıların gözden kaçırılmasına sebep olmaktadır. Bazen asıl yıkılması gereken binalar sahipleri de istemedikleri takdirde, kentsel dönüşümün dışında kalabilmektedir. Üzücü bir sorun da yıkım sonrasıdır. Yıkım sonrasında hemen olmadık bazı şüpheli şahıslar el arabalarıyla binaları işgal altına almaktadırlar. Değer taşıyan birçok mal, eşya, pimapen pencereler, kapılar, demir ve bakır malzeme, su tesisatları çalınmakta; ev sahipleri başvuracak bir merci bulamamaktadır. Polis gereğini yapmaktadır ama; o da sınırlıdır. İklim şartlarına göre bu işgal barınmaya da dönmekte çevreyi rahatsız edici gürültü, içki ve ısınma için ateş yakma şeklinde yangınlara sebep olunabilmektedir. Bu şahıslar çevre binalara çatılardan ve balkonlardan hırsızlık amacıyla girmekte ve çevreyi de tehdit etmektedirler. Evi, binası yıkılan, kalan arsası üzerinde başını sokacak bir konuta sahip olmak isteyen vatandaşımız genelde çok zaman kaybetmektedir. Kendisi inşaatı yapacak ekonomik güce sahip olmadığından çoğunlukla bir danışman ve müteahhit arayışına çıkılmaktadır. Bunlar bulunsa bile arsanın aplikasyon krokisi pek beklemediğiniz bir konu ile sizi karşı karşıya getirebilir. Arsanızın inşaat alanında değil; bahçenizin bir köşesinde, parselinizin sınırında bir küçük veya büyük tarihi eser çıkabilir. Tarihi eserin tam tanımını yapmak da zordur ve inşaatınız yine de durdurulur. Belediyelerin yapması gereken ve vermesi gereken kararlar maalesef bazı kurullara devredildiği için uzun süre arsanıza müdahale de edemezsiniz. Kentsel dönüşümün gerçekleşmesi uzar ve seneler geçebilir. Dönüşüm haksız yere gözden düşürülmüş de olur. Dönüşüm için ümitle evini veya ortak binasını terk eden vatandaş açıkça sokakta kalır. Çok yüksek kiralar karşısında sığınacak yer arar. Kolay kolay da bulamaz. Mesele bu vatandaşın bu zor durumu nasıl çözülecektir? Acil mesele budur. Sorunun çözüm sürecine sokulması, belediyelere inşaat izni konusunda karar alma yetkisi verilerek gecikmenin çözülmesiyle olacaktır.           

Konu Kıbrıs Olunca

   50’li yıllardan beri süregelen Kıbrıs konusu son günlerde yine gündemimize oturdu. Özellikle Türk Devletler Topluluğuna üye üç ülkenin (Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan) Güney Kıbrıs’ta büyükelçilik açmasıyla başlayan süreç, ülkemiz açısından büyük bir hayal kırıklığına neden oldu.

  Çünkü Rum kesiminde büyükelçilik açan üç kardeş ülke, AB’nin bu ülkelerde yapacağı 12 milyar avroluk yatırım karşılığında KKTC’nin adadaki varlığını görmezden geldikleri gibi, Türkiye’nin bu konuda ne kadar hassas olduğunu bile düşünmediler. Aramızda var olduğu söylenen ‘’Kardeşlik-Kandaşlık – Yoldaşlık’’ ilişkilerinden çok kendi ulusal menfaatlerini gözettiler.

  Onlar böyle bir tercih yapmakla:

   BM Güvenlik konseyinin Kıbrıs konusunda almış olduğu kararların tamamını da onaylamış oldular. Türk Devletleri Teşkilatı üyelerinin kabul ettiği BMGK’nın 541 sayılı kararına göre KKTC’nin ilanı kınanıyor, hukuken geçersiz sayılıyor, diğer devletlere KKTC’yi tanımama ve sadece Rum yönetimini tanıma çağrısı yapılıyor. Kararda ayrıca 1974 yılında alınan 365 ve 1975 yılında alınan 367 sayılı kararlar da yeniden teyit ediliyor. Bu kararlarda Türk Barış Harekâtı kınanıyor ve Türk askerlerinin derhal geri çekilmesi isteniyor. Bu karar aynı zamanda Güney Kıbrıs’ı ‘tek meşru hükümet’ ilan ediyor.

     Bu önemli gelişmeler yaşanırken, ülkemiz yetkililerinden uzun bir süre herhangi bir açıklama yapılmadı. Bir süre beklendi. Gerçekte olan olmuş, GKRY Türk Devletler Topluluğunun üç üyesi tarafından tanınmıştı.

   Ama yine de ülkemizin bu konuda bir açıklaması, bir bakış açısı olmalıydı. O da geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanımızdan geldi. Kıbrıs’ta yaşanan bu gelişme üzerine; ‘’Biz prensip olarak aile içi konuları kamuoyu önünde tartışmamayı tercih ediyoruz’’ dedi…

     Bu noktada akla gelen ilk soru şudur:

     Pekiyi, Kıbrıs konusu aile içinde görüşülmesi gereken bir konu mudur? Hele ki, konuyu görüşeceğimiz diğer aile üyeleri böylesine anlamlı bir prensibi görmezden gelip, olmaması gereken bir karara varmışlarsa!

     Ayrıca diplomatik ilişkilerde de akla gelen bir soru vardır:

    Uluslararası camiayı ilgilendiren, bizim için ‘Kıbrıs konusu milli davamızdır’’ diye bilinen böylesine önemli bir konu ‘aile içinde’ yapılacak görüşmelerde nasıl değerlendirilecektir?

    Madem GKRY’ni tanıyıp orada büyükelçilik açtınız. Aynı adımı KKTC için de atın. Türk dünyasının ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs Türk Halkının kurmuş olduğu bu Türk devletini de tanıyın mı denecektir? Ama uluslararası ilişkilerde ‘’dostluk değil menfaatler vardır.’’ İlkesi de unutulmamalıdır.

   Bu konuyla ilgili aile içi görüşmenin ne olduğu ve sonuçları ilerleyen süreçte kamuoyuna yansıyacaktır. Temennim odur ki,  gittikçe güçlenen Türk Devletler Topluluğu ilişkilerimiz çerçevesinde bu önemli konuda da hem KKTC, hem de Kıbrıs Türkleri için olumlu bir adım atılmasıdır.

    Adada yaşanan bu gelişmenin yanı sıra Ankara’da Norveç Dışişleri Bakanı ile bir araya gelen Dışişleri Bakanımız Sn. Fidan’ın görüşme sonrasında yapmış olduğu açıklama çok önemlidir. Bu açıklamanın en önemli paragraf başlıkları şunlardır:

  • Türk dünyası bir bütün olarak Kıbrıs Türkünün yanında olmaya devam edecektir.
  • Kıbrıs Türkleri Büyük Türk Dünyasının büyük ve asli unsurlarıdır. Bu asla değişmeyecektir.
  • Rumlar ve Avrupa Birliği ne derse desin, tükenmiş federasyon modeli artık masadan kalkmıştır.
  • Türk Dünyası ile aramızı bozmak isteyenlerin manipülasyonları başarılı olamayacaktır.

   Yapılan bu açıklama Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki duruşunu, Türk Dünyasının bir bütün olarak Kıbrıs Türkünün yanında olduğunu, TDT ile ilişkilerimizin giderek güçlendiğini net bir biçimde ortaya koymuştur.

   Ülkemizde bu gelişmeler yaşanırken; Hıristiyan âleminin Paskalya bayramında Rum Ortodoks Kilisesinin Başpapazından bir açıklama gelmiş, Kıbrıs’ta yaşanan tüm olumsuzlukların arkasındaki çirkin yüz bir kez daha ortaya çıkmış, Paskalya vesilesiyle yayımladığı mesajda, Kıbrıs’taki Türk varlığını “zalimlik” olarak nitelendiren Başpiskopos Georgios:

   “51 yıldır Türkler vatanımızı çarmıha germiş durumda. Ancak bu işgal sona erecek. Kurtuluş günümüz gelecek” diyerek. ‘’Türkleri Kıbrıs’tan kovmalıyız’’ açıklamasında bulunmuştur.

  Bu kabul edilemez açıklamanın cevabını Milli Savunma Bakanlığımızın Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Sn. Aktürk Amiral vermiş:

   ‘’Türkiye, GKRY’nin Kıbrıs Türklerinin güvenliğini ve adada barış ve istikrar ortamını tehdit eden faaliyetlerine karşı garantörlüğün kendisine vermiş olduğu yetkileri daha önce olduğu gibi kullanmaktan çekinmeyecektir.’’ Demiştir. Umarım yapılan bu açıklama adalı Rumların 20 Temmuz 1974’te neler yaşadığını yeterince hatırlatmıştır…

  Konu Kıbrıs olunca:

  Hem ülkemizin, hem de dünyanın gündemi bir anda bu konuya odaklanmakta, Akdeniz’in orta yerinde bir uçak gemisi gibi duran, buradan havalanan uçaklarla her an Orta Doğuyu kontrol edebilen, çevresindeki zengin enerji kaynaklarıyla dünya devletlerinin radarında bulunan Kıbrıs adasında atılan her adım doğal olarak bizleri de ilgilendirmekte, devletimizin aleyhine olabilecek her gelişme dikkatle takip edilmektedir.

   Konu Kıbrıs olunca:

   Bir de tarihi gerçeklerin içinden cevap verelim. Bu cevap, Mukavemetçi Kıbrıs Türk Halkının asırlardan beri verdiği Türklük ve Müslümanlık mücadelesini anlamayanlara, bin bir meşakkatle, uğruna Şehitler vererek kurduğumuz devletimiz KKTC’yi içine sindiremeyenlere, ille de federasyon diyenlere, adayı Elenleştirme peşinde koşan, Enosisci-Megali İdeacı Rumlarla ‘ortak devlet’ kurmak isteyen Rum sevicilere,  teslimiyetçi 5’nci kolculara, Uluslararası kumpasçılara gelsin.

  Devletimizin Kurucusu Ebedi Liderimiz Rahmetli Rauf Raif Denktaş’la seslenelim:

‘’Türkiye’m diyorum anlamıyor musunuz?’’, ‘’Bağımsızlık diyorum anlamıyor musunuz?’’, ‘’Devletim diyorum anlamıyor musunuz?’’, ‘’Egemenlik diyoruz anlamıyor musunuz?’’

  Bu seslenişi anlamayanlara ben de diyorum ki:

  Siz anlamasanız bile Yüce Türk Milletinin ve onun ayrılmaz parçası Kıbrıs Türk Halkının ezici bir çoğunluğu anlıyor.

   Konu Kıbrıs olunca; ‘’Milli Davamızdır’’ demeye devam ediyor.

Kötülüğü Gidermek

     Kur’an’ın, münafık / inanmadığı hâlde inanmış görünen, ikiyüzlü şahısları tâyin etmeyerek / belirlemeyerek, genel bir sıfatla, onlara işaret etmesi; Hz. Muhammed’in siyasetine daha uygundur. Çünkü münafık şahısların tâyini ile kabâhatleri yüzlerine vurulsa idi; mü’minler / inananlar, nefsin desise ve hilesiyle vesveseye düşeceklerdi. Hâlbuki vesvese korkuya, korku riyakârlığa / gösterişe, riya nifaka / bozgunculuğa; insanı ikiyüzlülüğe sevkeder.

     Eğer Kur’an münafıkları tâyin ile itham edip kötülese idi; Müslümanlar “Resûl-ü Ekrem kararsızdır! Kendine bağlı olanlara emniyet ve güveni yoktur!” şüphesine düşeceklerdi! Oysa bazen kötülük; ifşa edilmediği / şâyi olup duyurulmadığı takdirde, yavaş yavaş ondan vazgeçme ihtimali vardır. Fakat teşhîr edildiği / dile getirildiği takdirde; kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrîk eder / harekete geçirir. Daha çok fenalık ve kötülük yapmasına sebep olur.

En Yüksek Hakîkat

     Dünyada en yüksek hakîkat, ana babaların çocuklarına karşı olan şefkatleridir. En yüce hukuk da, onların o şefkatlerine karşılık onlara hürmet etmek onların haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını büyük bir lezzetle evlâtlarının hayatı için feda ediyor, onlar için sarf ediyorlar. Öyle ise insanlıktan çıkmamış ve canavara dönüşmemiş her bir çocuğun farz olan bir görevi de, o muhterem, sâdık, fedakâr dostlara hâlisane ve içten hürmet, samîmî bir şekilde hizmet ve rızalarını kazanmak ve kalplerini hoşnut etmektir.

     Amca ile hala; peder / baba hükmünde. Teyze ile dayı; ana hükmündedirler.

     Öyleyse ey insan! Aklını başına al! Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın! “Ceza amelin / fiil ve yapılanın cinsindendir.” sırrıyla, sen ana-babana hürmet etmezsen, senin evlâdın da sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana önemli bir defîne; onlara hizmet et, rızalarını al. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun ve hoşnut et ki, onların yüzünden hayatın rahatlık içinde geçsin. Rızkın da bereketli olsun. Yoksa onların varlıklarından rahatsız olmak ve ölümlerini temennî etmek / dilemek ve onların nazik ve çabuk üzülen ve kırılan kalplerini rencîde edip incitmekle “Dünyayı da, âhireti de kaybetmiştir.” âyetine hedef olursun!

Misilsiz Güzellik

     Ebedî, sermedî / daimî, misli olmayan / benzersiz bir cemâl / güzellik; elbette ayna gibi onun isimlerini görecek ve kendinde gösterecek hayranlarının; ebediyet ve bekâsını ister. Hem kusursuz ebedî mükemmel bir san’at; mütefekkir / düşünen ilân edicisinin devamını ister. Hem nihayetsiz / sonsuz bir merhamet ve ikram edicilik; muhtaç teşekkür edicilerinin devamlı nimetlendirilmelerini gerektirir.

     İşte o âynalık eden; müştak / özleyici, o dellâl / ilân edici mütefekkir / düşünen, o muhtaç müteşekkir / şükredici; en başta insan rûhudur. Öyle ise sonsuzluk yolunda; o cemâl, o kemâl ve o rahmete eşlik  edecek, bâki kalacaktır. Değil insan rûhu, hattâ en basit varlık tabakaları dahi yok olmak için yaratılmamışlar. Bir çeşit bekâya kavuşacaklar. Hattâ rûhsuz, önemsiz bir çiçeğin; görünen vücûdu yok olsa bile, bin cihetle bir çeşit bekâya mazhar olup varlığı devam eder.

     İnsan rûhunun; ne derece kesin bir şekilde bekâya mazhar ve ebediyetle bağlanmış ve sonsuzlukla ilgili olduğunu anlamazsan; nasıl “Şuur ve bilinç sâhibi bir insanım.” diyebilirsin?

İhlâs

     Kurtuluş vesîlesi yalnız ihlâsta / Allah’ın rızasını esas yapmaktadır. İhlâsı kazanmak çok önemlidir. Çünkü bir zerre ihlâslı amel; batmanlarla hâlis olmayan amele tercih edilir. İhlâsı kazandıran sebep; sırf Allah’ın emri olduğu için yapmak. Neticesinin ise, Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu bilmek ve Allah’ın işine karışmamaktır.

İnsanlıktan, Birlikte Yaşamaktan Uzak Olanları Fazla da Şımartmayalım

            İnsanlıktan anlamayanların, kardeşçe yaşamaktan çok uzak olanların aylardır karar vermesi bekleniyor. Siz korksa da, cengâver gözükse de; lüks otel salonlarında kaliteli sırıtan, terör sevicilerine partiyi feshetme, koşulsuz silah bırakma hakkını bile vermek aslında onlar için bir kurtuluştur. TC vatandaşlığının değerini fark ettirme insanlığıdır. Ancak, anlayan kim? Zaten bunlara bir şey olmaz, çatışmalarda da bulunmazlar. Bunların teröristleri kurşun yemeyi baklava yemek gibi anlarlar.

            Devletimiz insani ve medeni bir yaklaşımla onlara hiç de layık olmadıkları Türkiye partisi olma imkânını sunuyor. Örgüt silahları koşulsuz bıraksın; pili bitmiş PKK da kapatılsın diyor. Terör seviciler ise; utanmadan devlet ile pazarlık yapmaya çıkıyorlar. Devletin bunları adam ve insan kabul edip görüşmesi bile bir bakıma itibar kırıcıdır; iyi de anlayan kim? Terör örgütü ABD’ce kara kuvvetleri gibi kullanıldı ve sonra çöpe atıldı. Birçok defa yapıldığı gibi… İsim değiştirdiler ama geçmiş ola… Demokrasilerde terör örgütünün partisinin bulunması bile demokrasiye yakışmaz. Hem demokrat olacaksınız ve hem de terör örgütüyle iç içe bulunacaksınız. Bu çelişkiyi kim kabul eder? Yüksek Seçim Kurulu seçilme ve seçime girme hakkını bunlara nasıl verebilmiştir? Kimlerden emir almıştır?

            Siz bu hakkı layık olmayanlara verirseniz; sandıklarına da aşırı soldan Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarına, dışarıyla işbirliği yapanlara, bazı sosyetik çevrelere ve bölücülere kadar oy atanlar çıkabilir. Bu da gayet normaldir. Gelin asla dönelim; herkes layık olduğu muameleyi görsün ve kimseyi fazla şımartarak sorun haline getirmeyelim. Vatanı, bayrağı ve manevi değerleri için toprağa düşmüş; çok şey borçlu olduğumuz aziz şehitlerimizi de fazla rahatsız etmeyelim.

Diderot Etkisi

Fransız Filozof Denis Diderot kapsamlı bir ansiklopedi yazarıydı. Ömrü yoksulluklar içinde geçerken Rus imparatoriçesi Büyük Catherine ondan kütüphanesini satın aldı. Aynı zamanda kütüphanesine çalışması üzere işe aldı. Diderot, kazandığı para ile yıllarca hayalini kurduğu kırmızı gösterişli bir sabahlık aldı.

Sabahlık o kadar lüks ve şatafatlı idi ki diğer kıyafetleri, evin eşyaları, ayakkabıları, terlikleri o sabahlığın yanında çok sönük ve çirkin kaldı. Didorot kazandığı paranın tamamını hatta biraz daha borçlanarak, sabahlığına uyum sağlayacak ne var ne yok hepsini değiştirdi. Kendisini ödüllendirmiş ve yıllarca hayalini kurduğu sabahlığını almış oldu.

Bir hayali gerçekleştireyim derken, borç yükünün altında kalır. Üstelik de değiştirmediği eşya kalmamış hala da sabahlığa uygun olmayan bir sürü eşya vardı. Sabahlığını giyindi, eline kahvesini aldı oturdu. Ne kadar mutsuzum dedi, hayalim bu değildi, üstelik eşyalarım eski değildi.

Şimdiye kadar her şey benim eşyalarım ve kölemdi, şimdi yeni bir sabahlık aldım, sabahlığın kölesi oldum. Sabahlığa uyum sağlayacak diye eşyalarımın hepsini değiştirdim, borçlandım. Şimdi ne kadar pişmanım, üstelikte mutsuzum.

Didorot ‘in yaptığı yanlışa hemen hemen hepimiz düşüyoruz. Yeni ne alırsak, diğer yanındaki uyum sağlamıyor diye baştanbaşa değiştiriyoruz. Oysa kendimize, cebimize, çevremize göre alışveriş yapılmış olsak, yeni aldığımız hiçbir şey bize uyumsuzluk adı altında dönmeyecek.

İhtiyacımız olan olmayan, gördüğümüz her şeyi almak tüketim çılgınlığından başka bir şey değildir. Modacıların da en vasfi görevi de budur. Her yıl yeni yeniden model çıkarmak ve eskileri değersiz kılmak. Oysa bütçemize en uygun, ihtiyacımıza en uygun, en öncelikli eşya aldığımızda ne uyumsuzluk yaşarız, ne de modası geçti diye takarız.

Gösteriş, bir insanın kültürel zayıflığını yansıtma halidir. Konfüçyüs…Aynı zaman da doyumsuzluk midenin değil kalbin hastalığıdır der. Kendini kültürel anlamda yetersiz bulunalar giyimle kuşamla, marka ile diğer insanlarla  mesafesini kapatmaya çalışır. Doyumsuzluk ise elbette midenin sorunu değil, mide yiyeceği kadarını yer ve doyar. Kalp doymaz, özentili olmak, gösteriş meraklısı olmak doymak bilmez bir davranış biçimidir.

Doyumsuz insan hemen hemen her şeyi tüketir. Sevgiyi, saygıyı, eşyayı, yiyeceği, giyeceği, dostluğu, arkadaşlığı, zira tüketmeye ve doymamaya kararlıdır. Tükete, tükete, tükeneceğinden bir haber yaşar gider. Tıpkı Didorot gibi, hayalindeki bir sabahlığı alıp, hemen hemen evin her şeyini değiştirmek zorunda kalan, üstüne bir de borçlanan ve sonunda mutsuz bir insan haline dönüşen filozof gibi.

İnsan kendi ihtiyacına göre, durumuna göre, yakışanı almamı. Ne moda diye, ne ihtiyaç yokken, ne de uyumlu, uyumsuz diye eşya değiştirmemeli. İhtiyaç dışı her şey insanı kendine köle yapar. Biz buna ‘’Diderot Etkisi ‘’ diyoruz. Etkisiz, gösterişsiz hayatlarınız olsun.

Prof. Dr. Erol Güngör’ü Anma Mesajı

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin İlim-İstişare Kurulu’nda uzun yıllar görev yapan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakultesi’nde bir sene öğrenim gören ve daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne geçerek Felsefe Bölümünü bitiren ve aynı bölümde Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın yanında Sosyal Psikoloji asistanı olan,  1965 yılında aynı kürsüde doktorasını tamamlayan, iki yıl ABD’de Coĺorado Üniversitesi’nde araştırmalar yapan, fikir ve düşünce dünyamızın gelişmesinde büyük bir emeği olan, 1971 yılında Doçentliğe,  1978 yılında Profesörlüğe yükselen, 1982 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Rektörlüğüne atanan,  bir sosyal psikolog olarak kendisini Ziya Gökalp ve Prof. Dr. Mümtaz Turhan çizgisinde sosyal bilimlere dayalı milliyetçiliğin temsilcisi olarak gören, Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak, Dünden Bugüne Tarih Kültürü ve Milliyetçilik,  İslam’ın Bugünkü Meseleleri,  İslam Tasavvufunun Meseleleri,  Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik,  Sosyal Meseleler ve Aydınlar,  Türk Kültürü ve Milliyetçilik,  Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri,  Dünyayı Değiştiren Kitaplar,  Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, Tarihte Türkler,  Değerler Psikolojisi isimli kitapların yazarı,  ilmi yönden pek çok makalenin yazarı, yapmış olduğu büyük hizmetleriyle Milliyetçi Fikrin Ölmez ve Abide Şahsiyetleri arasında yerini alan Prof. Dr. Erol Güngör’ü vefatının 42. yılında (24 Nisan 1983 ) saygı,  minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Prof. Dr. Mustafa E. Erkal