12.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ocak 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Apo, Papa, Barzani: Üç Ziyaret Tek Hedef

Geçtiğimiz hafta üç ziyaret çok tartışıldı. TBMM Komisyonundan (AKP, MHP ve DEM Partili) 3 milletvekili İmralı’ya gidip teröristbaşı Öcalan ile görüştü. Papa ilk ziyaretini Türkiye’ye yaptı, İznik’te ve İstanbul’da ayinler yaptı. Mesud Barzani Cizre’ye geldi. Bir sempozyum bahanesiyle düzenlenen programda Barzani’ye abartılmış övgüler yapıldı. Üniformalı ve uzun namlulu silahlı korumaları ile show yaptı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Barzani ziyareti sebebiyle yaptığı tespit bence her üç ziyaret için de geçerli ve doğrudur: Bu ziyaretlerde yaşananlar REZALETTİR.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik hak ve hukuku çiğnenmiştir. Adına ister protokol kuralları deyin ister teamül deyin ne var ne yok ihlal edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin vakarına, saygınlığına, tarihi itibarına ve egemen vasfına taammüden saldırıdır.”

Bizim bu görüşümüzü, Mesud Barzani’nin ofisinden Bahçeli’ye cevap olarak yapılan açıklamada denildiği gibi “şovenist zihniyetin ürünü” olarak nitelendirenler olacaktır. Ben bunlara değil, bunlara bu cesareti ve küstahlığı verenlere kızabilirim.

****

Önce üç ziyarete dair hafızamızı tazeleyelim:

APO ZİYARETİ: AKP’den Hüseyin Yayman, MHP’den Feti Yıldız, DEM Parti’den Gülistan Kılıç Koçyiğit İmralı’ya gitti, teröristbaşını dinledi. AKP ve MHP temsilcileri yaptıklarından o kadar utanmışlardı ki ziyareti ve konuşulanları saklamaya çalıştılar. Fakat DEM temsilcisinin basına açıkladığı görüşme içeriğini ne sahiplenebildiler ne de yalanlayabildiler. Öcalan’ın bu görüşmede “Süreç başarısız olursa darbe mekaniği devreye girer” diye aba altından sopa gösterdiği anlaşıldı.

İlk defa “Gazi Meclisimizin” temsilcileri bir terör elebaşını, bir ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsünü ziyaret edip O’nu müzakereci statüsüne çıkardı. “Türkiye Cumhuriyeti’nin vakarına, saygınlığına, tarihi itibarına ve egemen vasfına” yakışmayan bir iş yaptılar.

****

PAPA ZİYARETİ: Papa 14. Leo, ilk resmi yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Bu ziyaret Türkiye Cumhuriyeti devletinin davetiyle gerçekleşti. Birinci İznik Konsili’nin 1700. yılı vesilesiyle İznik’te ekümenik dua/ayin programı ve İstanbul’da Volkswagen Arena’da 4 bin civarında kişinin katıldığı büyük bir ayin gerçekleştirildi.

“Ekümenik birlik” mesajlarıyla Fener’deki Ortodoks Rum Patriğine de fiilen evrensel patrik statüsü verilmeye çalışıldı. Bu Lozan’ın açık hükümlerine aykırı olup Türkiye’nin dini egemenliğini tartışmaya açan bir adımdır.

Bu tür ayinli ziyaret taleplerine Osmanlı döneminde ve 1925’te Atatürk döneminde izin verilmemişti.

****

MESUD BARZANİ ZİYARETİ: Eski IKBY Başkanı ve KDP lideri Mesud Barzani, Şırnak’ın Cizre ilçesinde bir sempozyuma davet edildi. Ziyaret sırasında Barzani’nin etrafında yabancı üniformalı, uzun namlulu silahlı bir koruma ekibiyle görüntülenmesi tepki topladı. İki Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve MHP lideri Bahçeli çok sert demeçler verdiler. Oysaki daveti yapan Vali de İçişleri Bakan Yardımcısı da oradaydı. Barzani’nin Bahçeli’ye verdiği cevap CB Erdoğan tarafından bile incitici bulundu. İçişleri Bakanlığı olayla ilgili soruşturma başlattı; Dışişleri bu açıklamayı “içerik ve üslup bakımından kabul edilemez” ilan etti.

Devlet Bahçeli haklı: Devlet kurumlarının tamamen işin içinde olduğu bu ziyaret ile de “Türkiye Cumhuriyeti’nin vakarına, saygınlığına, tarihi itibarına ve egemen vasfına” yakışmayan olaylar yaşandı.

************************************

Üç Ziyaretin Ortak Noktası

Apo, Papa ve Barzani Türkiye’nin Lozan ve Montrö antlaşmalarıyla kazandığı statüden uzaklaştırıp, Sevr şartlarına dönmesini isteyen emperyalist güçlerin kullandığı aparatlar.

Bu güçlerin ortak hedefi Lozan ve Montrö’yü delmek ve Türkiye’ye Sevr şartlarını dayatmak. Bu sebeple üç ziyaretin aynı zaman diliminde olması tesadüf olmasa gerek.

Apo ve Barzani’yi anladık ama “Papa’da mı bir aparat?” diye sorabilirsiniz. Bunun için önceki Papa’nın Irak ziyareti anısına bastırılan sözde “Kürdistan haritalı pula” bakmak yeter.

Papa Fransis’in 2021 Irak ziyareti sırasında, IKBY yönetimi Papa’ya bir “ziyaret hatırası pulu” hediye etti. Bu pulda: Türkiye’nin Güneydoğusu, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi, İran’ın batısı birlikte tek bir “Kürdistan” haritası şeklinde tasvir edildi.

Bu haritada Türkiye’den 26 şehir gölgeli/renkli alan içinde yer alıyordu. Yani Türkiye’den 26 ilin koparılması projesi ilan ediliyordu. Pulun Papa’ya verilmesi, mesajın ‘küresel dini otorite’ üzerinden dünyaya taşınması anlamına gelir. Yani, sembolik bir “hediye” değil, bir uluslararasılaştırma girişimidir. Bu pul mutlaka Papalığın bilgisi ve onayı ile basılmıştır. Aksi diplomatik teamüllere aykırıdır.

Haritanın Türkiye’nin içlerine bu kadar geniş yayılması, Lozan’ın reddidir. Çünkü Lozan’ın temel sütunu “Misak-ı Millî’nin kabulü”dür. Pulda buna açık bir itiraz vardır. Bu nedenle, puldaki Papa’nın Kürdistan haritalı resmi, “dini diplomasi” görünümlü bir politik meydan okumadır.

****

Apo’nun nihai hedefinin de bu pulda resmedildiği gibi Türkiye’den koparılacak vilayetlerin de dahil olduğu bir Büyük Kürdistan kurmak olduğu zaten biliniyor.

Barzani’nin Cizre’ye gelip “devlet başkanı” gibi törenle karşılanması, yanında yabancı üniformalı silahlı korumalarla Türkiye’de dolaşması bir mesajdır. Bu ziyaretin Türkiye’nin güney sınırlarında “fiili harita” yaratmaya çalışan güçlere moral desteği olmasını sağlama çabasıdır.

Barzani’nin temsil ettiği yapı, 4 parçalı Büyük Kürdistan haritasının saha ayağını oluşturuyor. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin himayesinde oluşturulan koridor, bugün Türkiye’nin güneyine doğru genişletilmek isteniyor.

Barzani’nin Türkiye’deki görüntüsü bölücülere verilen siyasi cesaret desteği gibidir.

Bu üç ziyaret, o pulda çizilen haritanın gerçekleşmesi için diplomatik, kültürel ve siyasi ayaklarını eş zamanlı harekete geçirme girişimi gibi duruyor. Üç ziyaret aynı amaca, yani Lozan ve Montrö’nün sınırlarını delerek, Türkiye’yi Sevr şartlarına sürükleme hedefine bağlanıyor.

Türkiye’nin Lozan ve Montrö ile kazandığı statüye karşı, farklı cephelerden aynı anda yürütülen bu çok katmanlı oldu-bittilerde devlet yetkililerinin aktif rol alması inanılmaz.

Tarih bilinci yetersizliği, devlet adamı kıtlığı, kurumların ehil ellerde olmaması gibi sebepler olduğunu düşünebiliriz. Ama binlerce yıllık kökleri bulunan bir devletin aklı böyle olmamalıydı.

Umarım bu üç ziyarete halkımızın gösterdiği tepki devletin aklını başına getirir.

Olmayan Kürt Sorunu

Bilindiği gibi Gazi Meclisimizde bir kısım siyasi seçilmişlerin desteğiyle İmralı’daki müebbet hapse mahkûm Öcalan’ın yeni açılım sürecinde ön planda olduğu malum. Artık devlet büyüklerimiz O’na “teröristbaşı, cani, çocuk katili” değil, “örgütün kurucu önderi” diyor.

Açıkça Türk milletine ve devletine tuzak kurulmuştur. Kamuoyunda yaratılan karmaşa ile milletin düşüncesi engellenip, geçim derdine düşürülen vatandaşın tepkisi yok edilmeye çalışılmaktadır. Siyaseti seçilenlerin asaleti veya rezaleti üzerinden bir sınıfa dönüştüren anlayışla, demokrasiye olan inançlar örselenmiştir.
*
TBMM çatısı altında bulunup ‘’KÜRT SORUNU’’ ifadesini kullananların yanında, basın ve televizyon ekranlarında da durmadan ‘’Kürt sorunu’’ vardır şeklinde salya dökenlerin tamamı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığını içine sindiremeyen milliyetsiz ve şahsiyetsiz kişilerdir. En hafif şekliyle bu gibilere söylenecek söz ‘’Hadi be oradan müstevli artığı yüzsüz kepaze’’ şeklinde olmalıdır.
*
Kürt diye adlandırılan vatandaşlarımız; tarih boyunca Türklerle iç içe, birlikte oldular, aynı kültür dilini kullandılar; tasada sevinçte birlikte oldular; birlikte imparatorluklar kurdular.
Cumhuriyet döneminde, hiçbir kanuni müeyyide ve engelle karşılaşmadan Cumhurbaşkanı- Başbakan- Bakan- Milletvekili- TBMM’de Başkan veya Başkan Vekili- Hariciyeci- General- Paşa- Prof- Rektör- İş adamı- İhracat ve ithalatçı olabilmelerinin yanında, vatanın her bölgesinden istedikleri arazileri sınırsız şekilde satın alabildiklerine ve de devletin kendilerine benimle aynı nüfus kâğıdını verdiğine göre,
‘’Kürt sorunu’’ndan bahsetmek ne büyük bir yüzsüzlük, ne büyük bir ihanet ve de ne azgın bir SEVR özlemidir!
*
Bu gün Güneydoğu’da devam eden ABD, İsrail ve Ermeni kaynaklı terör olaylarını ve HDP’lilerin şamatalarını olmayan bir Kürt sorununun neticesiymiş gibi görüp, yeni bir Anayasa yaparak bunu durdurabileceklerini zanneden zavallıların şu gerçeği bilmeleri gerekir ki;
Yapacağınız yeni Anayasa PKK’nın zaferi olacaktır!
Kürt sorununu çözmek için yapacak olduğunuz yeni Anayasa ile BÜYÜK İSRÂİL ve BÜYÜK ERMENİSTAN’A giden yolun kaldırım taşlarını döşemiş olacaksınız ve yarın ki kuşaklarca nefretle ve de büyük bir lânetle anılacaksınız!
*
PKK, küçücük bir kıl kurdundan ibaret olup, ABD- İSRÂİL- ERMENİ kuklasıdır. PKK’nın arkasında olan asıl düşman, Türkleri 1000 yıldır Anadolu’dan silip çıkartmak isteyen Batılı devletlerdir ki olmayan bir hayali Kürt sorununu akıllarınızca çözmek için yapacağınız yeni Anayasa, olsa olsa SEVR’İN güncellenmiş şekli olur. Sizler ise bu câni örgütün sözcülüğünü yapmış olursunuz!
PKK’nı arkasındaki sinsi düşmanı müttefik kabul ederek, onların desteği ve verecek oldukları istihbarı bilgilerle PKK’yı yok edeceğini söyleyenlerin kendileri de bir ABD projesidir.

*
Yazar NECDET TOPÇUOĞLU’nun KÜRTLERİN KURUCU MECLİSE MEKTUBU başlıklı yazısının ana vurgusu;
Atatürk ve Kurucu Meclis, Kürtlere rağmen bir devlet kurmamıştır. Başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa ülkeleri Kürtler üzerinden, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına engel olmaya çalışmışlar, birçok Kürt isyanlarının çıkmasını teşrik etmişlerdir. Sonuç olarak sağ duyulu Kürt önderleri, ayrılmayı değil, Türklerle birlikte yaşamayı tercih etmişlerdir. Kurucu Meclise yazdıkları mektubu okuyalım.
Ankara’da Büyük Millet Meclis-i Riyaset-i Celilesine
Kürtler küçük lokmanın pek kolay yutulacağını vaktinden çok evvel anlamışlardır. Türk Birliği’nden ayrılmak zihniyetinde bulunanları Kürtler kendi milletlerinden addetmezler. Kürtlerin mukadderatı Türk’ün mukadderatı ile tevemdir (ikizdir).
Biz Kürtler Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinden başka halaskâr beklemediğimiz gibi Düvel-i İtilafiye’den (Avrupalı Devletler) merhamet dilenmeye tenezzül etmiyoruz. Misak-ı Millî dâhilinde sulh akdedilmesini teminen bütün varlığımızla hükümetimize müzaheret edeceğimizi (Yardımcı olacağımızı), Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti dâhilinde Kürtlüğün ayrı bir unsur olarak telakkisini hiçbir zaman işitmek istemediğimizi arz ile, muvaffakiyetler temenni ve takdim-i tâzimat eyleriz.
İzoli Aşireti Reisi :Hacı Fiya Sebati
Deyükan Aşireti Reisi :Hüseyin
Cürdi Aşireti Reisi :Mehmet
Bariçkan Aşireti Reisi :Halil
Bükler Aşireti Reisi :Hüseyin
Aluçlu Aşireti Reisi : Mehmet
Zeyve Aşireti Reisi :Halil
Ülema-yı Ekrattan : Hafız Mehmet
Ülema-yı Ekrattan :Bekir Sıtkı
Ülema-yı Ekrattan :Rüşdü
Eşraf-ı Ekrattan :Hüseyin
Eşraf-ı Ekrattan :Zebuhlu Halil
Eşraf-ı Ekrattan :İzdelili Fehim
Eşraftan :Bulutlu İbrahim
Eşraftan : Sadık
*
Yukarıdaki alıntılardan da açıkça görüleceği gibi, devletimiz (Türkiye Cumhuriyeti) yeniden kurulurken ne Meclisde bulunan Kürt milletvekilleri ne de Anadolunun çeşitli şehir ve bölgelerinde yaşayan ve Kürtçe konuşan insanların bir itirazları olmadığı gibi tam aksine Avrupalı devletlerin Türkiye’deki Kürtler hakkında söylediklerine de şiddetle karşı çıkmışlardır..
Bu da açıkça göstermektedir ki, Mustafa Kemal’in önderliğinde kazanılan zaferler ve buna dayalı olarak devletimizin yeniden kurulması sürecinde “Türkiye” ismine de “Türk” ismine de kimsenin itirazı olmamıştır. Zira Türkçe konuşmayan insanlar da çok iyi bilmektedirler ki, Türkiye Devleti (daha sonra Türkiye Cumhuriyeti) Misak-ı Millî sınırları içinde devleti ve milletiyle bölünmez (Bölünemez) bir bütündür.
Milleti meydana getiren unsurların içinde farklı dil ve lehçeler konuşan insanlar da, farklı dini inanç ve düşünceleri olan insanlar da bir birlerinden asla ayrılamazlar. Çünkü onların kaderleri bir ve beraberdir. Bakınız 1924 Anayasasının 88. maddesinde de ‘Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir ‘ hükmüne yer verilmiştir.
Lozan antlaşması ve onun eklentisi olan Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur. Yüz yıl sonra Lozan antlaşmasını yok sayarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni Sevr öncesine götürmek mümkün değildir. Kürtler gelinen son aşamada bir harita tercihi yapmak zorundadırlar. Kurulması planlanan sözde Kürdistan’ın parçası mı olacaklar, yoksa Türkiye ile birliktemi yaşayacaklar. Bu tercihi yapmak zorundadırlar. Bu hususta Türkiye Lozan da tanımlanan yerde durmaktadır. Tercih Kürtlerindir. Ya kendi tarihlerine bağlı kalırlar, yada dünya yıkılır yeniden kurulur, Türkiye kurulan o dünyada da yerini en güçlü şekilde alır. Türkiye’yi yönetenler de bunu iyi bilsinler.
*

TÜRK MİLLETİ!
Hiçbir siyâsi lidere ve partisine güvenip bel bağlama!
Sadece kendine güven çünkü sen kendine yetersin!
Aklını başına, imanını gönlüne kuşanıp, genlerindeki o cevheri harekete geçirdiğin an CİHAN SENİNDİR.
Atatürk’ün, Amasya Tamiminde söylediği gibi “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”
Gerçekleştirdiği ilke ve inkılâplarıyla ülkenin kurucusu Başbuğ M Kemal ATATÜRK ebedi istirahatgâhı Anıtkabir’den ülkesini yönetmeye devam eden bir liderdir. Kendisine bütün gücünle sahip çık

Açık Bir Yol

     “…Sizin her biriniz için Biz bir şeriat ve açık bir yol

     (Hukuk kuralları ve yaşam şekli) tâyin ettik.

     Allah dileseydi sizi tek bir ümmet (millet) yapardı.

     Fakat verdikleriyle sizi imtihan etmek (sınava tâbi tutmak) için,

     Farklı ümmet (millet)lere ayırdı.

     Siz de hayırlı işlerde yarışın…” (Mâide suresi: 48)

x

     Âyet-i kerîmesinin düşündürdükleri:

     Ordular, sâdece erler veya aynı rütbede subaylardan ibaret olsaydı;

     Yani emir – komuta zinciri  bulunmasaydı;

     Ordu savaşabilir, memleket korunabilirmiydi?

     Okullarda, sâdece aynı sınıf öğrencileri veya aynı branş sâhibi öğretmenler olsaydı;

     Eğitim ve öğretim yapılabilirmiydi?

     Dünyada, sadece tek bir cins ağaç olsaydı;

     Çeşitli ihtiyaçlar için gerekli ağaçlar bulunmasaydı;

     İnsan, medeniyet inşasında zor bir durumla karşılaşmazmıydı?

     Dünyada sadece bir çeşit maden bulunsaydı;

     İnsan, gelişmesini sağlayacak nice madenlerden mahrum kalmazmıydı? 

     Dünyada, herkes sırf kadın veya erkek olarak yaratılsaydı;

     İnsan ve insanlık doğduğu yerde, yokluğun girdabında boğulmazmıydı?

     Tüm insanlar, aynı akla sahip olsaydılar;

     Medeniyet ortaya çıkabilirmiydi?

     Bütün insanlar, aynı yetenekle yaratılmış olsaydılar;

     İnsan, ihtiyaç duyduğu şeyleri ortaya koyabilirmiydi?

     Her kadın ve erkek aynı suret ve aynı görünüşte yaratılsaydı;

     Eşler, birbirini tanımakta zorlanmazlarmıydı?

     İnsanların nasıl bir kaosa sürükleneceklerini;

     Düşünmek bile istemeyiz.

     Sayısız olumsuzluklarını,

     Seçim ve geçim zorluklarını hayâl etmekle;

     İnsanların, nasıl bir çıkmazın içine düşeceklerini tasavvur etmek,

     İnsanı, nasıl bir çıldırmanın eşiğine getireceği bile, îzahtan vârestedir.

     Daha bunlar gibi, nice sayısız dezavantajların pençe ve girdabında;

     Bırakın bir şeyin ortaya konulmasını, yaşamak bile, ancak rüyalarda;

     Görülecek bir husus olmaktan öteye geçemezdi.

     İnsanların zâhir / görünüşte;

     Birbirlerinin aynı şekilde yaratılmış olmalarına rağmen;

     İnsanların akıl, zekâ, ferâset, basîret, öngörü, hayâl

     Ve bu gibi daha nice manevî, soyut his, duygu

     Ve farklı istîdat ve kabiliyette yaratılmaları; 

     Allah’ın lütuf ve inayetinden başka bir şey değildir.

     Eğer insan sayısınca insanî vasıf, sıfat ve nitelikler;

     Farklı ve değişik olmasaydı;

     Yani maddeten müşahhas / somut olarak aynı görünüşte olmalarına  rağmen;

     Mânen birbirlerinden farklı istîdat ve kabiliyette yaratılmasaydılar;

     İnsanın zevkle seyrettiği ve hayran kaldığı;

     Şu haşmetli, görkemli, göz kamaştırıcı medeniyet;

     Ortaya konamayacaktı.

Adem’den Beri Düşen Yaprak

Ağlamanın târihi de yok tâlibi de

Oysa ne demeçler verirdi kimbilir Âdem

Gayri içe aksın yaşlar delinsin mîde

Terliksi hayvana benziyoruz gitgide

Gittikçe ruh gibi küçülüyor gündem

Gözler karıncalı, gözbebekler tozlu

Bu kaçıncı nesildir bu böyle yarım

Beyin menopozda, deri dokuz pozlu

Kırık kalpler şırıngaladık yüksek dozlu

Hâlâ kendiminkini anı diye saklarım

Bir iniltinin müridi olmalı insan

Balta girmemiş bir yalnızlık bulmalı

Kendine kalabalık etmeli Robinson

Düşen ilk yaprağın hesâbı sorulmalı

Ve şeytan sorgu – sualden yorulmalı

                   1 Kasım 2001 – Yuvacık Serdar 

Her Söz ve Hareketin Başı

     İşçinin, memurun; çalıştığı yeri gösteren, mensubiyetini ve oraya âidiyetini belirten hüviyet ve kimlik kartı vardır. İstendiğinde, onu gösteremezse içeri alınmazlar. Öğrenciler, sırasında kayıtlı olduklarını belgelendiremezlerse, okula sokulmazlar.

     Her vatandaşın kimlik kartı, hüviyet cüzdanı vardır. Gerektiğinde ibraz edemezlerse tutuklanırlar. Dış ülkelere gidenler, yeri geldiğinde pasaportlarını ilgili memura arz edemezlerse,  sorgu ve suale tâbi olurlar.

     Hayvanlar bile, otlaktan getirildikleri zaman, rast gele bir ahıra veya geceleyecekleri lâlettayin bir mekâna değil; sahiplerinin tâyin ettikleri barınma yerlerine doğru yönelirler.

     Başta insanlar olmak üzere, her canlı varlığın yaşadığı, barındığı ve devamlı kaldığı bir mekânları vardır. Yoksa emniyet ve güvenleri olmadığından, gerekli muamele ve işleme mâruz kalır, hayatları tehlikeye girer.

     Kısaca başıboş hiçbir canlı ve hayvan yoktur ki, her hususta serbest bırakılmış “Saldım çayıra, Mevlâm kayıra!” gibisinden, kendi hâline, “Başına buyruk!” bir vaziyette hayatını idame ettirebilsin, sürdürebilsin.

     Özellikle insan için, mes’ûliyetini belli eden hüviyet ve kimlik cüzdanı yoksa; ne kendi yurdunda ne de yurt dışında “Keyfe ma yeşa.” / istediği gibi, bir hayat yaşaması imkânsızdır.

     Bundan dolayı insan da, dünyada ancak Allah’ın ismiyle gezer ve tozarsa, emniyet ve güven içinde yaşayabilir.

     Aksi takdirde her zaman, tedirgin ve şüpheli duruma düşmek gibi, bir iç huzursuzluk içinde kıvranır durur.

     İnsan ve üstünde yaşadığı dünya ve içinde barındığı kâinat ve evren de, sahipsiz değildir. Yüce Allah’ın en sevgili yaratması olan insanın rahat bir kalple yaşaması için, kendisini O’nun yarattığını bilmesi, O’nun istediği doğrultuda yaşaması, O’na âidiyetinin, O’nun kulu olduğunun bilinciyle hareket etmesi lâzım geldiğini aklından çıkarmaması gerekir.

     Bunun için her fırsatta ibraz edeceği ve kimliğinin ifadesi olan İlâhî sözü dilinden düşürmemesi, kalbinden silmemesi, aklından çkarmaması; her hâl ve durumda, O’nun adını zikretmesi, anması ve telâffuz edip seslendirmesi icap eder. İşte mânen sihirli bu söz: “Bismillahirrahmanirrahim” diye, her dâim yinelenen kutsal kelâmdır. Bu söz kulun, yurtta ve dünyada her zaman söyleyeceği ve bununla kendini emniyete alacağı uğurlu bir söz; âdeta sihirli bir kendini emniyete alma, kendini güvende sayma şeklidir.

     Çünkü bu söz, yani “Bismillahirrahmanirrahim” kelâmı, her hayrın başıdır. Biz de her şeye onunla başlamalıyız. Zira, ancak o sözün sahibinin himayesi ve koruması altında olmanın bilinciyle, hayatta rahat bir nefes alır, doğru bir adım atar; maddeten ve mânen huzur içinde olmanın rahatlığıyla, dünya gemisinde güzel bir seyahat etmiş oluruz.

     Evet, “Bismillâh” her hayrın başıdır. Biz dahi her şeye onunla başlamalıyız. Bilelim ki, bu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın hâl diliyle yaptıkları, Allah’ı anışlarının manevî bir ifadesidir. Evet, “Bismillâh” büyük bir kuvvet, bitmez bir berekettir! Bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Nihayetsiz acz ve fakr içinde bulunan insanı, sonsuz bir kudret ve rahmete muhatap kılar. Rahîm ve Kadîr olan Allah’ın Dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.

     Evet, her şey Allah nâmına hareket eder. Zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç “Bismillâh” der. Rahmet hazînesinin meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan “Bismillâh” der. Kudret mutfağından bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillâh” der. Rahmet Feyzi’nden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak / rızık verici Allah nâmına en lâtif, en nazîf / temiz, âb-ı hayât gibi bir gıdayı takdîm ediyorlar. Her bir nebat / bitki ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “Bismillâh” der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah adına, Rahman adına der, her şey onun emrine âmâde ve hazır olur.

Vicdan Medeniyeti Harekâtı

İyilik, beklentisiz yardım edebilme erdeminin adıdır. Beklenti, iyiliği kirletir, onun adı ticarettir. İyilikte hasbilik esastır, hesabilik riyakârlıktır.

İyilik, çok katmanlı ayna gibidir. Merkezde sen varsın, ancak katlanan her görüntüde yine senin silüetin mevcut. Bir kelebek, okyanusun doğusunda kanat çırpmış, batısındaki dalganın sebebi olmuş. Domino taşı gibi, yeter ki bir yerden başla, iyilik senin ilk hareketinin güzelliğini ebediyen yaşatacaktır. İnanmak gerek buna. İyiler birbirini yıkayan iki el gibidir. Ne mutlu ellerin sahiplerine.

Geçen haftaki yazımda “Mutlu Et, Mutlu Ol!” kampanyasından söz etmiştim. Murat Ülker’in liderliğindeki Yıldız Holding’den aradılar beni. Teşekkür ettiler yazımda kendilerine yer verdiğim için. Bir de hediye göndermişler, lütfetmişler, zahmet etmişler. Bir karta şunları yazmış Kurumsal İletişim Departmanı: “Çağdaş Kocaeli gazetesindeki köşenizde kaleme aldığınız yazınızı büyük bir keyifle okuduk. “Mutlu Et, Mutlu Ol” anlayışımızın kıymetini böylesine içten bil dille ele almanız bizi ziyadesiyle memnun etti. Samimi ifadeleriniz için teşekkür eder, kıymetli kaleminizin her daim yol gösterici olmasını dileriz. Sevgi ve saygılarımızla…”

İyilerin iyilerle, kötülerin kötülerle birlikte olması, Rabb’imin yasasıdır. Evlilikte, iş hayatında, sosyal hayatta bu yasa fıtrat gereği böyle işler. Fussilet suresi 34. ve 35. ayetlerde “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. O zaman göreceksin ki, aranızda düşmanlık bulunan kişi sanki candan, sımsıcak bir dost oluvermiştir. Bu güzel haslete ancak hakkıyla sabredenler erişebilir; buna ancak insani kemâl ve faziletten yana nasibi bol olanlar ulaşabilir!” uyarısını yapar Rabb’imiz.

“Her milletin yöneldiği bir kıblesi vardır. Siz hep hayırlı işler yapmada birbirinizle yarışın! Nerede olursanız olun, Allah hepinizi huzurunda bir araya getirecektir. Çünkü Allah’ın her şeye gücü yeter.” buyrulur Bakara suresi 148. ayette.

İyilik fıtridir, kişiyi rahatlatır, terapidir. Zor olan kötülüktür, kötülük kişiyi yorar, yıpratır, kişinin içini karartır. İki dünyasına da yazık etmiştir kötü kişiler. İyiliğin kaynağı, vicdandır. Allah, vicdanlarda tecelli etmiştir, denir. Vicdan medeniyeti inşa etmemiz gerekiyor.

Vicdan medeniyeti, vakıf medeniyetidir. Osmanlı bir vakıf medeniyetiydi. Yoksulları beslemek, barındırmak, evlendirmek; eğitim ve sağlık hizmetleri sunmak, dini kurumların, medreselerin bakım ve onarımlarını yapmak, zor durumda kalan esnafa destek sağlamak, denizcilerin ihtiyaçlarını karşılamak, yaralı kuşların ve diğer hayvanların tedavilerini yapmak, acizlere ve yoksullara her türlü maddi ve manevi destekte bulunmak vakıfların işiydi. Vakıflar mülk edinir ve yardım alırlardı. Vakıflar, toplumun ortak malıdır, vicdanın sesidir. Vicdan yasasının hüküm sürdüğü toplumlarda yoksulluktan veya ilgisizlikten kimse mağdur olmaz, zengin ile fakir arasında uçurum olmaz, sermaye düşmanlığı yaşanmaz.

Vakıflar, toplumun aynasıdır. “Bir şeyin kendini kendisi vasıtasıyla görmesi, ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez.” der, İbnü’l Arabî. T.Burckhar “Ayna manevi tefekkürün en dolaysız simgesidir. Çünkü öznenin ve nesnenin birliğini temsil eder.” demiş. Özne kirlenince nesnenin kirlenmesi de kaçınılmaz oluyor. Günümüzde “vakıf üniversitesi” veya “vakıf eğitim kurumları” tanımlamasıyla tesis edilen kurumların vakıf geleneğine ters düşen kötü örnek ler olduğunu söylemek zorundayım.

Bir gün bir davete katıldım. Misafirlerden biri yanındaki kişiyi “damadım” diye tanıttı. Ev sahibi “Sen damadından daha gençmişsin.” diye kendince iltifat etti. Tabii ki kimse bu iltifata tebessüm etmedi. Kaş yapayım derken göz çıkarmak, buna denir.

Niyet, yöntem, usul çok önemli. Niyetler kirlenince vicdanlar, vicdanlar kirlenince müesseseler de kirleniyor. “Usul olmayınca vusul olmaz.” demiş atalarımız. “Vicdan”, bu işin çıkış noktasıdır. Vicdanı temiz, akl-ı selim, sağlam kaynaklardan varlık bilincine ermiş, dünyanın sahibi değil misafiri olduğumuz düşüncesine inanmış insanlar, vakıf medeniyeti inşa etmek için yola çıkmalı, var olan vakıfları desteklemeli, hatalarını düzeltmelidir.

Karanlık dünya ancak vicdan sahiplerinin yüksek enerjisiyle aydınlanabilir. “Erbâb-ı kemâlî çekemez nâkıs olanlar / Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan” (İyi insanları çekemez noksan olanlar / Rahatsız olur ışığı gören yarasa gibi..) demiş Ziya Paşa.

“Vicdan Medeniyeti Harekâtı”, nasıl? Zor, ama elzem.

Ölüm Allah’ın Emri, Ayrılık Olmasaydı…

Öğrenmenin yaşı yokmuş gerçekten. Mesela; “burnunun direğinin sızlaması”, “gırtlağın dokuz boğum olması”, “yüreğine ateş düşmesi” sözlerinin mecazî terimler değil bilakis maddi dünyada fiziki karşılığı olan ifadeler olduğunu ben 42 yaşında bizzat tecrübe ederek öğrendim.

13 Ekim Pazartesi akşamı, yoğun geçen bir günün ardından ofiste işlerimi bitirmiş dinleniyordum. Saat 21:10’da annem aradı, babamın rahatsız olduğunu söyledi ve hastaneye götürmemi istedi. Hemen toparlanıp çıktım. Şirintepe’de oturdukları eve gittiğimde babamın nefes almakta ve yürümekte zorlandığını gördüm, hastaneye benim götürebileceğim bir durumda olmadığını anlayıp hemen ambulans çağırdım. 5 dakika geçmeden ambulans geldi ve babamın bir koluna ben bir koluna da sağlık görevlisi girdiği halde ambulansa bindirdik. Ambulans Sopalı Hastanesi’ne doğru yola çıktı ben de annemle beraber peşinden takip ettim.

Ambulans, Çenesuyu’ndan D-100’e bağlandı, Derince Liman ışıklarına yaklaştığında birden sirenlerini çalmaya başladı ve hızlandı. Ben ambulansın önünü açmak için sirenlerini çaldığını düşündüm ama yine de ambulans hızlanınca ben de hızlandım ve tampon tampona sayılacak bir vaziyette takip ederek ambulansla birlikte Derince Eğitim Araştırma Hastanesi’nin Acil Servisi’ne girdik.

Acil Servis’in kapısına geldiğimizde güvenlik görevlisine az önce ambulansla gelen hastanın yakınları olduğumuzu söyledik. Güvenlik görevlisi son derece nazik bir şekilde biraz beklememizi ve görevlilerin açıklama yapacağını söyledi.  Ancak yüz ifadesinden ve konuşma tarzından bir problem olduğunu hissettim, yine de anneme belli etmemeye çalıştım. Az sonra acil servis doktoru geldi, babamın ambulansta kalbinin durduğunu, geri getirdiklerini söyledi ve “ancak” diye devam etti. Ben doktorun “ancak” dediği kısma kadar önce endişelenip sonra rahatlar gibi oldum. Çünkü izlediğimiz bütün filmlerde hastanın kalbi durduktan sonra elektro şok cihazıyla tekrar çalıştırıldığında hasta normal yaşamına devam ediyordu.

Ama gerçek hayatta işler filmlerdeki gibi yürümüyormuş. Kardiyak arrest denen bu durumda, yani hastanın kalbinin durduğu süreçte hayati organlar özellikle beyin oksijensiz kaldığı için ciddi hasar oluşuyormuş. Babamda da aynı durum olmuş. O güzel kalbinin durduğu süre boyunca kan ve oksijen gitmediği için beyin ciddi hasar görmüş. İşte doktorun “ancak” diye devam ederek anlattığı kısım tam olarak buydu.

Babam ambulanstan indirildiği andan itibaren bilinci kapalı olarak bir hafta daha yoğun bakımda kaldı. Yoğun bakımda kaldığı süre boyunca her akşam gidip gördük, şifa bulması için başında dua ettik. Doktorları bize “Allah’tan umut kesilmez “ diyorlardı ama hem yüz ifadeleri hem de beden dilleri babamın hastaneden çıkmayacağını söylüyordu.

Ben o bir hafta boyunca her gün babamın e-devlet hesabından e-nabıza girip tahlil sonuçlarına baktım. Tahlil sonuçlarını ChatGPT’ye yükleyerek yorumlamasını istedim. ChatGPT her defasında babamın kurtulmasının mucizelere bağlı olduğunu söylüyordu. Biz ise her gün o mucizenin gerçekleşmesi için dua ettik. Ama ne kadar dua edersek edelim sonuçta hayatın tek değişmez gerçeği var ve bu gerçek hem babam hem de bizler için tahakkuk etti. Kur’an-ı Kerîm’in ferman ettiği gibi; “Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i)(s) śümme ileynâ turce’ûn(e)”

21 Ekim sabahı babamın vefat haberi geldi. Şehir dışından gelecekler yetişebilsinler diye cenazeyi bir gün bekletmek durumunda kaldık.

22 Ekim sabahı, babamın yıkanmasına ben de iştirak ettim. Tıpkı uyuyan masum bir bebek gibiydi. O güzel yüzünü ve ayaklarını kendi ellerimle ben meshettim.

Babam, hayattayken hiçbir konuda hiç kimseye eyvallah etmeyen biriydi. Bir yere gideceği veya bir şey yapacağı zaman ben yardım teklif ettiğimde dahi çoğunlukla kabul etmezdi. Ben metazori kabul ettirirdim. Babamın bu eyvallah etmemesi hayatına öyle sirayet etmiş ki, vefat ettiğinde cenazesini dahi hiç kimseye taşıtmadı. Babamın meslektaşları olan emniyet tören ekibinde görevli polis memurları taşıdılar babamın cenazesini.

Babamı kabre kendi ellerimle yerleştirdim. Kabrin tahtalarını yerlerine ben sabitledim. İlk toprağı üzerine ben attım. Cenaze sonrası cemaat dağıldıktan sonra telkin duasını (bazıları talkın der) kendim okudum. Ardından bir tanesi bir grup arkadaşımla birlikte bir tanesi de tek başıma olmak üzere hatimleri kendim okudum. Hala okuyorum.

Bizler Allah’a, ahiret gününe ve kadere inanan insanlarız. Ölüm hep hayatımızın bir parçası oldu. Babamın vefatının üzerinden de 40 gün geçti. Her ne kadar iman da etsek, kadere boyun da eğsek bütün bunlar hasrete mani olmuyor. Ara sıra gündelik hayatın sıradanlığında kaybolsam da, bugün hala babamla alakalı bir olayı hatırladığımda, bir eşyasını gördüğümde, bir kâğıt parçasına kendi o güzel el yazısıyla yazdığı sıradan bir notu elime aldığımda hala gırtlağım dokuz boğum oluyor. Hala evde otururken sanki her an yan odadan içeri girecek gibi hissediyorum, onun o güzel adımlarını attığı sokaklarda gezerken sanki her an denk gelecek de onu arabaya alıp gideceği yere bırakacakmışım gibi hissediyorum.

Babam torunlarına, torunları da babama çok düşkündü. Çocukların kursta veya evde yaptığı herhangi bir şeyi videoya aldığımda veya fotoğraflarını çektiğimde hala içimden “Şunu babama atayım O da görsün” diyorum. Sonra acı gerçeği hatırlıyorum.

Kader hak, ölüm hak ama kader ve ölüm kadar özlem de hak. Hele ki özlenen melek meşrep bir insan ve mükemmel bir babaysa… Öyle inanıyor ve umut ediyorum ki ahirette, o ölümün olmadığı ebedi hayatta babamla tekrar kavuşup ebediyen yine birlikte olacağız. Zaten merhum babamın adı Benki. Bu adı kim duysa tuhaf karşılardı.

Rahmetli dedem askerden döndükten sonra doğmuş babam ve adını da komutanının adı olan Bengi koymuş. Nüfus memuru da kaydederken Benki diye kaydetmiş ve öylece de kalmış. Bengi Öz Türkçe bir kelime ve anlamı “ebedi” demek.

Cenab-ı Allah, Benki babamı o ebedi âlemde ebediyen Cennet ve Cemalullah ile şerefyab etsin. Kabri pür nur olsun, Cennet bahçelerinden bir bahçe olsun.

Aziz ruhuna El-Fatiha…

Gürkan UYSAL |  L.LM & Avukat  & Arabulucu / L.LM & Lawyer & Mediator

Tel : +90 262 325 60 41 Cep : +90 532 622 66 86

Karabaş Mah. Şehit Musa Sk. Koçal Apt. No:35 K:3 D:8 İzmit / Kocaeli / TÜRKİYE

“Sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Beethoven’ın beste yaptığı gibi süpürün; Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün; Michalengelo’nun resim yaptığı gibi süpürün. Öyle bir süpürün ki, yürüyen ve uçan her şey ve herkes dursun ve ‘Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin. ”  (Martin Luther King)

Akçakoca Sağlıklı Hayat Merkezimiz ve SHM’ler


Sağlıkta Dönüşüm Sonrasına Bir Bakış (3)

Sağlıkta dönüşümün başladığı 2006 yılından sonraki yeni sağlık sistemimizin olumlu ve olumsuz yönlerine dair değerlendirmelerimin üçüncü yazısında, Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) ile ilgili genel bir değerlendirme yapacağım. Önceki yazılarımda birinci basamağın aile hekimliği olduğunu ve sevk zincirinin yeterince çalışmaması sebebiyle hastanelerde yığılmalar meydana geldiğini, buna bağlı olarak muayene ve tetkiklerde randevu sorunları yaşandığını belirtmiştim. Aile hekimlerimizin kendilerine başvuranlara daha yeterli ve güvenilir hizmet verebilme imkânının artmasının, bu yığılmaları azaltarak sağlık hizmetlerinin daha verimli yürütülmesini sağlayacağına işaret etmiştim.

Bu süreçte laboratuvar imkânlarının birinci basamağa eklenmesi ve gerekli durumlarda sevk yoluyla ilgili uzmanlara randevu alınabilmesinin sağlanması son derece yerinde adımlardır. Bunlara ek olarak, Sağlıklı Hayat Merkezleri üzerinden sunulan yeni imkânlar da hekimlerimizin hizmet gücünü artırmakta; vatandaşlarımıza ise ihtiyaç duyulan önemli sağlık hizmetlerine erişim fırsatı sunmaktadır.

Kocaeli Devlet Hastanemizin eski Onkoloji Ek Binası’nın girişindeki Akçakoca Sağlıklı Hayat Merkezi tabelası dikkatimi çekmişti. Çeşitli sağlık sorunlarına hizmet veren bu merkeze aile hekimimden sevk alarak gitmeyi daha doğru bulduğum için, sevk ve randevu alıp verilen gün ve saatte giderek merkezin işleyişini görmek istedim. Randevulu sistem olduğu için koridorlarda herhangi bir kalabalık ya da karmaşa yoktu. Her birimin önündeki bekleme koltuklarında yalnızca 1–2 kişi bulunuyordu. Tam zamanında, verilen saatte çağrılarak içeri alındım. İlgili uzmana hasta olmadığımı, kurumu tanımak amacıyla randevu alıp geldiğimi belirttim. Ardından merkezin yetkilisi Dr. Serap Gültekin’i ziyaret ederek genel bir değerlendirme yapma imkânı buldum.

“Hastalığa değil, sağlığa yatırım” düşüncesiyle koruyucu sağlık anlayışını güçlendirmeyi amaçlayan bu merkezler, 2014 yılından itibaren hizmet vermeye başlamıştır. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne bağlı olduklarından, Halk Sağlığı Şube Müdürümüz Dr. İrfan Turan’ı da ziyaret ederek çalışmalar hakkında bilgi aldım ve takdirlerimi kendisine ilettim. Bu tür bir tanıtımın merkezlerin bilinirliğine katkı sağlayacağını düşündüğüm için bu yazıyı kaleme aldım.

Akçakoca Sağlıklı Hayat Merkezi, Kocaeli’deki 9 merkezden biridir ve İzmit merkezdeki aile hekimlerine destek sağlamaktadır. Gebze ilçemizde 3 adet SHM bulunmaktadır. Kandıra ve Kartepe’de yeni merkezler açılması planlanmakta olup diğer ilçelerimizde de birer SHM hizmet vermektedir. Türkiye genelinde hâlen 320 SHM bulunmaktadır.

            Akçakoca Sağlıklı Hayat Merkezi’nde sunulan hizmetler

  • Beslenme danışmanlığı (diyetisyenler tarafından)
  • Fiziksel aktivite danışmanlığı (fizyoterapistler tarafından)
  • Ruh sağlığı danışmanlığı (psikologlar tarafından)
  • Çocuk ve ergen danışmanlığı (çocuk gelişimi uzmanları tarafından)
  • KETEM: Kanser erken teşhis ve tarama hizmetleri (hekim, ebe ve hemşireler tarafından, görüntüleme ve tarama imkânları ile)
  • Kadın ve üreme sağlığı danışmanlığı, gebe okulu (ebe ve hemşireler tarafından)
  • Sigara ve madde bağımlılığı danışmanlığı (eğitimli hekim ve sağlık çalışanları tarafından)
  • Koruyucu ağız ve diş sağlığı danışmanlığı (diş hekimleri tarafından; okullarda eğitim ve tarama şeklinde, tedavi değil yönlendirme amaçlı)

Kocaeli’deki Sağlıklı Hayat Merkezlerinin 2025 yılı için planlanan çalışmalarının istatistiksel verileri tahminen şu şekildedir: KETEM’in meme, kolon ve serviks kanseri taramalarıyla iki yüz bin vatandaşımıza ulaşması hedeflenmektedir. Obezite ve beslenme alanında kırk bine yakın kişiye danışmanlık verilmesi, yaklaşık otuz bin vatandaşımızın ise psikolojik danışmanlık, çocuk gelişimi ve sosyal hizmet danışmanlığından faydalanması beklenmektedir.

Bu hizmetlerin büyük bölümünün aile hekimlerinin uygun gördüğü sevklerle yürütüldüğü dikkate alındığında, birinci basamak sağlık hizmetlerinde önemli çalışmalar yapıldığı anlaşılmaktadır. SHM’ler ayrıca bireysel başvuru ile randevu alınabilen merkezlerdir. Tarama ve eğitim hizmetleriyle “Hastalığa değil, sağlığa yatırım” ilkesini başarıyla uygulayan önemli bir yapıdır.

Tüm bu imkânlar, aile hekimlerimizin mesleki yetkinliklerinden daha fazla yararlanılmasını sağlayacak ve gereksiz başvuruların hastanelere yönelmesini azaltacaktır.Ayrıca aile hekimlerinin çalışma ortamlarına standart kazandırılarak daha konforlu ve güven verici mekânlar oluşturulması ve aile hekimliğinin önemine vurgu yapan tanıtım çalışmalarının yapılması yerinde olacaktır. Böylece hekimlerimiz daha verimli olacak; vatandaşlarımız ise sağlık sorunlarının büyük ölçüde birinci basamakta çözülebildiğini görecektir.Sağlıkla kalınız.

Pinokyo

Siyasiler bir gün şöyle, ertesi gün böyle söyler. Sık sık bir önceki söylediklerinin aksini söylerler. Ya ahlak? Ne ahlakı. Hepimiz biliriz ki bir ticarette bir de siyasette ahlak olmaz. Ahlaklı olmaya çalışırsanız ne ticaret yapabilirsiniz ne de siyaset.

Böyle mi gerçekten? Bütün dünyada da böyle mi? İşin doğrusu bunun tam tersidir. Dünyada yanar döner siyasetçinin siyasette kalması mümkün değildir. Döndüğü anda kendisinden hesap sorulur ve siyasetteki hayatı biter.
Ticarette de öyledir. İş dünyasında yaşayabilmek için hem müşterilerinizin hem de birlikte iş yaptığınız başka iş insanlarının size güvenmesi gerekir. Yoksa o dünyada da yaşayamazsınız.

Siyasetçi ve iş insanı çıplaktır. Bu mesleklerin dışındaki kişilere göre daha bir göz önündedir. O yüzden kendini ortalama insandan daha sıkı kontrol eder. Dürüstlükten sapma, döneklik, sözünde durmama toplum içinde yaşayan herkesin başına iş açar ama siyasi ile iş insanı için ölümcüldür.

Biz farklı mıyız?

Evet dünyada bizdeki gibi değil. Bizde dünyadan farklı. Bu fark bizim siyasetimizin ve iş dünyamızın düzeyini aşağı çekiyor. Siyaset ve iş ahlakımızın düzeyini de. Peki bizim farkımız ne? Niçin aksıyoruz. Bizim insanımıza döneklik ve yalan söyleme cesaretini veren ne? Bizim toplumumuz yabancılarınkinden farklı mı?

İlk akla gelen sebep onlarda ve bizde hesap sorma ve hesap verme düzeneklerinin farkı. Siyasi döneklik ettiğinde, saçmaladığında, yalan söylediğinde birileri ona “Ne oluyor?” diye sorar. Kulağına fısıltıyla değil, ülke kanunları çerçevesinde hesap sorar. Bu hesap soruş basında bangır bangır yazılır, söylenir. İş adamının başına da gelmedik kalmaz. Kanun peşine düşer. Daha etkili ve önemlisi, piyasadaki itibarı tahrip olur ve biter.

Siyaset için demokrasilerde ilk kontrol mekanizması siyasi partilerdir. Parti lideri veya parti yönetimi, fikir tutarsızlığı veya yalan gibi büyük günahlara saptığı anda yakasına ilk yapışan kendi parti teşkilatıdır. Buna parti içi demokrasi deyiniz isterseniz.

Şimdi geri çekilip soralım: Bunun dışında bir dünya mümkün mü? Mümkünse nasıl?

Niçin farklıyız?

Şöyle: Eğer lider/yönetim partiden güçlüyse parti onu denetleyemez. Parti üyeleri, partinin milletvekilleri o mevkilere kendi çaba ve itibarlarıyla değil de liderlerinin onları seçmesi, liderin lütfu sayesinde gelmişlerse seslerini çıkaramazlar. Verebilecekleri tek tepki alkıştır. Hem de ayağa kalkarak alkış. Eğer “lider” yalnız partisinin içinde değil, iktidar mevkiinde de denetimden ve denge unsurlarından varesteyse, o “Ne oluyor?” diye soracak sesleri de kısar, yasaklar. Cesaret edip soran Gulag’a sürülür. SSCB ile birlikte Gulag da bitti mi diyorsunuz? Otoriter rejimler sürdükçe Gulaglar bitmez. Suret değiştirir.

İşte böyle ortamlarda bir gün önce söylediğinin bir gün sonra tersini söyleyebilirsin. Kim tutar seni? Sonra siz çark ettikçe rakibiniz de çark eder. Onu kontrol eden de yoktur. Böylece siyaset ciddi tartışmaların değerlendirmelerin yapıldığı bir alan olmaktan çıkar, seyircilerin “Acaba bugün ne olmuş?” diye heyecanla izledikleri bir pembe dizi hâline gelir. “Bugün ne demiş? Ne demiş?”, “Peki öteki ne demiş?”, “Vay vay vay!”

Bu ortamda sözün değeri düşer. Laf enflasyonu vardır. Her şey söylenir, yarın tersi de söylenir. Konuşanlar laf enflasyonunun farkındadır. Sözlerinin artık dinlenmediğini hissederler. Çare diye seslerini yükseltirler. Biri sesini yükseltince öteki de yükseltir. Enflasyon böyle bir şey… Hani maçta ön sıra ayağa kalkınca onun arkasındaki sıraların da kalkmak zorunda kalması gibi. Bir bağırınca öbürü de bağırır. Biri hakaret ederse öbürü de eder. Bu keşmekeş karakolda değil de mahkemede biter. Yine de bağırış çağırış devam edecektir.

Peki, çare ne? Çare sebeplerde gizli. Parti içi demokrasi. Partilerin parti hâline gelmesi. Herkese açıktan hesap sorulan ve sorumlunun açıkça hesap verdiği ortam. Buna genel olarak demokrasi diyorlar ama biz bu kelimeyi başka anlamlarda kullanmaya başladık. Bu da yaşadığımız başka bir kopma.

Ah Pinokyo ah

Sıkıldınız mı? Ben sıkıldım. Çok tatlı şeyler değil yazdıklarım. Hadi biraz daha latif bir son yazayım. Pinokyo’yu tanır mısınız? Benim gençliğimde tanımayan yoktu ama son zamanlarda ne kitabından ne filminden bahsediliyor. Kısaca özetleyeyim.

Pinokyo, İtalyan yazar Carlo Collodi’nin 1883 tarihli romanında yarattığı bir edebiyat karakteri. Kitapta, marangoz Geppetto’nun yaptığı ahşap kukla. Romandan sonra Walt Disney’in filmi olmuş ve asıl ondan sonra şöhrete ermiş.

Pinokyo’nun konumuzla ne ilgisi var? Çok ilgisi var. Şöyle ki Pinokyo’nun yalan söylemesi çok zor. Hatta yalan söylemesi aptalca aslında. Çünkü her yalanda burnu biraz uzuyor. Yalancılığı sürdürürse upuzun burunlu bir kuklaya dönüşüyor.

Şimdi hayal edin. İnsanlar da böyle olsa. Her yalanda burunları biraz uzasa. Haydi bir ilave: Daha önce söyledikleriyle çelişen bir laf ettiklerinde da kulakları az uzasa. Düşünün televizyonun akşam haberlerine nasıl koşardık! “Ne dedi, ne dedi?” diye mi? Hayır. “Bugün neye benzemiş?” diye koşardık.

Sanayisizleşme Devam Ediyor

Bundan tam 9 yıl önce Merkez Bankası E. Başkanı, ekonomist ve siyasetçi Durmuş Yılmaz’ı Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak düzenlediğimiz toplantıda dinlemiştik. Burada aldığım notlardan yazdığım köşe yazısı sosyal medyada karşıma çıktı. Ben de 2016 Kasım’ından bu yana neler değişti, iyileşme oldu mu diye bir çalışma yaptım.

Konferansta Durmuş Yılmaz, “Türkiye’de 1988 yılında toplam üretim içinde imalat sanayinin payı yüzde 24 iken bugün aşağı seviyelere düştü. Yani Türkiye’de bir sanayileşme değil, sanayileşmeme süreci var. Ne yapıp yapıp, alt yapı yatırımları dışındaki, inşaat işlerine giden kaynakları imalat sanayine, yüksek teknolojiye, üretime aktarmamız lazım” demişti.

Şu iki cümlesi mıh gibi kafama kazınmıştır:

“İSTANBUL’DAKİ GÖKDELENLER BİZİ BÜYÜK DEVLET YAPAMAZ.”

“Türk çeliğinden yapılmış, Türk Deniz Kuvvetleri Gemileri uluslararası arenaya çıkmadığı sürece büyük devlet olamayız.”

****

Aradan dokuz yıl geçti, ekonomi üç büyük şok yaşadı:

2018 kur krizi, 2021–2022 “faiz sebep, enflasyon sonuç” deneyi, 2023 sonrası “rasyonel politikalara dönüş” iddiası…

Bugün geriye dönüp bakınca görüyorum ki, Durmuş Yılmaz’ın o gün altını çizdiği “sanayisizleşme”, “cari açık” gibi sorunlar güncelliğini koruyor. Hatta her biri bugün çok daha ağır bir ekonomik bedelin sebebi olarak karşımızda duruyor.

Erdoğan’ın müdahalelerini anlatan “mikrofon riski” azaldı, hukukun siyasallaşmasından kaynaklı riskler arttı.

********************************

Değişmeyen Yapısal Sorunlar

Ekonomide 2025 yılı güncel durum ne?

TÜİK ve Dünya Bankası verilerine göre, imalat sanayinin GSYH içindeki payı hâlâ %18’in altında.

Uzun vadeli “sanayisizleşme eğilimi” devam etmektedir.

2023–2024 yıllarında büyümenin itici gücü yine inşaat, kamu yatırımları ve tüketimdir, sanayi değil.

Türkiye’nin yüksek teknolojili üretim payı hâlâ %3’ün altındadır. (AB ortalaması %15–20).

Türkiye hâlâ inşaat ağırlıklı bir büyüme modeline sahip, sanayi payı düşük, teknolojik bağımlılığı yüksek.

“Gökdelenlerle büyük devlet olunmaz” argümanı bugün daha da güçlü bir şekilde geçerlidir.

****

2016’da Durmuş Yılmaz’ın anlattığı kritik noktalardan biri şuydu:

2010 yılı raporlarına göre, Türkiye 1 dolar ihracat yapabilmek için 0,80 dolar ithal girdi kullanıyordu.

2025 güncel (OECD, Ticaret Bakanlığı ve TEPAV) verilerine göre; Türkiye’nin ithalat bağımlılığı hâlâ %70’in üzerinde.

Bazı sektörlerde (otomotiv, elektronik, kimya) bu oran %85–90‘a kadar çıkıyor. Yerli ara mal üretimi yıllardır artmadığı için kur artışları ihracatı pek teşvik etmiyor. Kur arttıkça pahalanan enerji ve ara malları sebebiyle maliyetler artıyor. Maliyet enflasyonu ihracatçıların rekabetçi fiyat vermesine mâni oluyor.

Özetle, İthal girdi oranı hâlâ çok yüksek. Enerji fiyatları, lojistik maliyetler ve finansman faizi TL maliyetini şişiriyor.

Enflasyon durdurulamayınca 9 sene önce 3,4 TL olan dolar kuru 42,5 TL seviyesine çıktı. Ama Türkiye cari açığını düşüremiyor.

“Kur şoklarına karşı kırılganlığımız, üretim yapımızın zayıflığından kaynaklanıyor.” Kur artışının bizi zenginleştirmediği, fakirleştirdiği görüldüğünden ve maliyet enflasyonunu frenlemek için ekonomi yönetimi kurları baskı altında tutuyor.

********************************

Yatırım Eğilimi Düşüyor, Kamu Tasarruf Yapmıyor

Prof. Dr. Esfender Korkmaz iki veriye dikkat çekiyor: “2024 baharında yüzde 40,7 olan imalat sanayi yatırım eğilimi, 2025 baharında yüzde 23,2’ye düştü.” “Yatırım harcaması beklentisi ise Ocak 2024’te yüzde 17,1 iken Kasım 2025’te yüzde 6,5’e düştü.”

Yatırım eğiliminin çöküşü ekonomimizin sadece bugün değil, yarın için de üretim kapasitesini kaybettiği anlamına geliyor.

****

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran “Para politikasıyla yapılabilecek şeylerin sınırına yaklaştığımızı hepimiz hissediyoruz. Sadece faizle, para politikasıyla, ekonomide içinde bulunduğumuz bu enflasyonla mücadelede ilerleyemeyiz” dedi.

Ekonomi yönetilemiyor. Çünkü yapısal sorunlarımız devam ediyor.

Türkiye için en gerekli politika, üretimi dışa bağımlı olmaktan kurtarmaktır. Bunu herkes biliyor fakat uygulamada hayata geçirebilmek için istikrarlı bir program uygulanması gerekiyor.

Bunlar yapılmadığı gibi bir de çok konuşan siyasetçi, sık sık değişen programlar dönemini yaşadık. Bedelini de hem enflasyonla hem de güven kaybıyla ödüyoruz.

Mahfi Eğilmez, 13 Aralık 2024 tarihli yazısında, Enflasyonla mücadele edeceksek, Kamunun harcamalarını kısmak, Vergi yapısını, Borçlanma kompozisyonunu enflasyon hedefiyle uyumlu hale getirmek gerek, diyordu. Fakat “itibardan tasarruf olmaz” gerekçesiyle kamu harcamalarına sınır getirmek akla bile gelmiyor.

Daha iki gün önce kamuya 9.200 yeni araç alımı yapıldı. Aynı nüfusa sahip olduğumuz Almanya’da toplam kamu aracı 9 bin. Biz 120 bin kamu aracına, 9.200 adet daha ilave ettik ve bunun için tören yaptık.

********************************

Siyasetten Kaynaklı Oynaklık

Son dönemde Cumhurbaşkanı faiz, enflasyon, kurlar gibi konularda konuşmayı azalttı. Ekonomi hakkında sadece Bakan Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası yetkilileri konuşuyor. Bu “mikrofon riski”nden kaynaklı şokları azalttı.

Ama İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran başka bir riske dikkat çekti: “2025 yılına başlarken çok daha iyi bir 2025 yılı öngörmüştük. Yüzde 29’un altında bir enflasyonla yılı kapatacağımıza inanıyorduk. Ama ekonomiden değil siyasetten kaynaklı olan oynaklık nedeniyle bu yıl arzu ettiğimiz noktanın çok gerisinde kaldık.”

Bu vurgu önemlidir; çünkü finans piyasalarındaki oynaklık, sadece ekonomik verilerle değil, siyasi söylem ve kararların öngörülemezliğiyle tetikleniyor.

“Siyasetten kaynaklı oynaklık” derken kastedilenler şunlar olmalı: Yargı eliyle muhalefeti susturmaya yönelik hamleler, parti genel başkanı, seçilmiş belediye başkanları, tanınmış gazetecilerin tutuklanması. Bazı büyükşehirlerde belediyelere kayyım atanması, TÜSİAD yöneticilerinin ekonomiye dair görüşlerini açıkladığı için yargılanması, yurtdışı yasağına muhatap olmaları, şirketlere kayyım görevlendirilmesi gibi olaylarla yaratılan siyasi baskı iklimi.

Ekonomide en kritik unsur olan “öngörülebilirlik” tam da bu nedenle zedelendi. Bakan Mehmet Şimşek de bu konuya vurgu yapmakta.

Bugün yaşadığımız ekonomik sorunların çoğu teknik değil, siyasidir.

Sanayisizleşmeyi tersine çevirmeden, hukuku bağımsızlaştırmadan, öngörülebilirliği sağlamadan ekonomide düzelme ümidi olabilir mi?