‘İnsanların yaptığı sahte paralar kadar, sahte insanlar vardır…’
Oğuz Çetinoğlu: Klasik tarife göre; ‘Sigorta, beklenmedik kayıplara karşı sigortalıyı koruma prensibine dayalıdır. Belli bir prim karşılığında istedikleri teminatı sigorta kapsamına aldıran ve bunun karşılığında sigorta poliçesi satın alan sigortalılar; oluşan hasarlarını sigorta şirketlerinden tazmin ederler.’ Sigorta sektörü bu prensipler dairesinde sağlıklı işliyor mu?
Atilla Çilingir: Her zaman böyle işlemeyebilir! Bazı insanlar veya kurumlar; olmamış hasarı olmuş gibi göstererek, ‘suiistimal’ diye tabir edebileceğimiz bazı usulsüzlüklere başvurarak, haksız kazançlar elde etmektedirler.
Çetinoğlu: Neler oluyor?
Çilingir: Sigorta suiistimalleri, gerçek kayıpları karşılamak üzere birçok dürüst sigortalı tarafından ödenen primlerle oluşan fonların; sahte hasar başvuruları ile tüketilmesi sonucunda sisteme büyük zararlar vermektedir.
Çetinoğlu: Hangi sigorta dallarında suiistimallere rastlanıyor?
Çilingir: Sigorta suiistimalleri hayat, hayat dışı ve sağlık sigortası ayırt etmeksizin her türlü sigorta dalını etkilemektedir.
Çetinoğlu: Neler yapıyorlar, nasıl yapıyorlar?
Çilingir: 1-Sigorta teminatı almak için yapılan başvurularda; asılsız ve eksik bilgi vermek veya sigorta teklifinde sorulan sorulara asılsız veya eksik cevaplar vermek;
2-Gerçek bir talebin abartılması da dâhil, yanıltıcı veya asılsız kayıpların öne sürülerek, tazminat başvurusunda bulunmak;
3-Sigorta sözleşmesine dayanarak, bu sözleşmeden fayda sağlamak için sigortacı ile yapılan anlaşmada; yanıltıcı ve gerçek olmayan tavırlar sergilemek!
Çetinoğlu: Bütün bu hareketler suç unsuru değil mi?
Çilingir: Sigorta suiistimalleri, birçok dürüst sigortalının mağdur olmasına sebebiyet veren ve dikkatle incelenmesi gereken bir suçtur. Bu suç, 1 Haziran 2011 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nun 158’nci maddesine göre, ‘nitelikli dolandırıcılık’ olarak sayılmış olup; ‘bu suçu işleyenlere, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılırlar’ hükmü getirilmiştir.
Çetinoğlu: Genel olarak bu suçu kimler işliyor?
Çilingir: Sigorta suiistimalleri, poliçe sâhibi veya tazminat talebinde bulunan üçüncü bir şahıs tarafından yapılabilmektedir. Sigorta suiistimalleri, hayalî yolcu hasarları, gerçek olmayan trafik kazaları ile birlikte fırsatçı tazminat taleplerinden, beyan edilmeyen kritik hastalıklara ve profesyonelce planlanmış organize suç zincirlerine kadar geniş bir alana yayılabiliyor.
Çetinoğlu: Eskiden beri var mıydı?
Çilingir: Tarihin ilk sigorta suiistimali hakkında şu bilgilere ulaşılmıştır: ‘Yunanlı tüccar Hegestratos’un M. Ö. 300 yılında gemi ipoteği diye adlandırılabilecek, geminin ve içindeki mısırın sigorta teminatı kapsamındayken yapılmıştır! Olayın özü; tüccarın borç ile almış olduğu mısırın gemi ile taşınması ve kargo-mısırın müşterisine teslimatı yapıldığında, paranın faizi ile birlikte geri ödenmesiydi. Borcun ödenmemesi durumunda alacaklı gemiye kargosuyla birlikte el koyabilecekti. Hegestratos’un suiistimal planı; boş gemiyi batırarak, aldığı borcu ödememek ve mısırı da satarak, haksız kazanç sağlamak üzerine kurulmuştu! Fakat bu planı yürümemiş. Geminin diğer yolcuları onu iş başında yakaladığında, kaçmaya çalışırken boğularak ölmüştür…’
Ticaretin doğuşundan itibaren hilenin de başladığını bize gösteren ve bilinen bu ilk olay gibi buna benzer, şeytanın dahi aklına gelmeyecek, pek çok suiistimal olayları yaşanmış, yaşanmaya da devam edecektir. (‘Sigortalı Hayatın Gerçekleri’ isimli kitabımda bune benzer pek çok olayın hikâyesi vardır.)
Çetinoğlu: Suiistimallerin boyutunun anlaşılabilmesi için suiistimallerinin sigorta şirketlerinde sebebiyet verdiği zararlar hakkında neler söylemek istersiniz?
Çilingir: Sigorta suiistimallerinin sigorta şirketlerinde sebebiyet verdiği zararların bir kısmı şöylece sıralanabilir.
–Sigorta şirketlerinin kârlarında azalma olur.
–Hasar prim oranlarının artırılmasına, sigorta şirketlerinde finansal sıkıntıların oluşmasına sebebiyet verir.
-Sigorta primlerinin yükselmesi ve küçük şirketlerin ödeme iş hacimlerinin azalmasına yol açar.
-Tazminat ödemelerinde aksamalar olur.
–Sigorta şirketlerinin kredi derecelendirilmelerinde düşüşler meydana getirebilmesidir.
Çetinoğlu: Geniş kapsamlı bir etkilenme söz konusu. Önlenmesi için ne gibi tedbirler alınıyor?
Çilingir: Türkiye sigorta sektöründe giderek artan suiistimal artışının, dürüst sigortalılar ve sigorta şirketlerine yüklemiş olduğu olumsuz maliyetin fazlasıyla büyümesini önlemek amacıyla Hazine Müsteşarlığı, Sigorta Bilgi ve Gözlem Merkezinin (SBM) bünyesinde; Sigorta Suiistimalleri Bilgi Sistemi (SİSBİS) projesini hayata geçirmiş, 2011 Haziran’ından itibaren yürürlüğe giren yönetmelikle de desteklemiştir.
Bu uygulama, sigorta şirketlerinin tespit ettikleri suiistimal olaylarını SİSBİS’E raporlamalarıyla yürütülen bir sistemi içermektedir.
Ancak sektörde yaşanan sigorta suiistimallerinin tespiti için görev tanımları yasal müeyyidelerle belirlenmiş, ‘sigorta müfettişliği ya da sigorta dedektifliği’ titri olan görevliler ne yazık ki hâlâ sektörümüzde hizmet vermemektedirler.
Çetinoğlu: Sigorta sektörünün ülke ekonomisindeki yerini ve suiistimallerin hacmini rakamlarla belirlemek mümkün mü?
Çilingir: 2018 yılı Türkiye Sigorta Sektörünün prim üretimi 54,6 milyar TL’dır. Bu meblâğın %10’luk kısmı suiistimal/eksik beyana odaklı hasar meblağı olarak değerlendirilebilir.
Tespit edilemeyen /araştırılması yeterli seviyede yapılamayan suiistimal odaklı hasarları da dikkate aldığımızda; sektörün suiistimal odaklı hasar meblağının yıl bazında %10’luk seviyenin de üzerinde olacağı çok açıktır.
Çetinoğlu: Alınan tedbirler, suiistimalleri önlemekte yeterli olabiliyor mu?
Çilingir: Sigorta sektöründe giderek artan sigorta suiistimallerinin önlenebilmesine yönelik, son dönemde Hazine Müsteşarlığının almış olduğu tedbirler, yayınlamış olduğu SİSBİS yönetmeliği ve SBM (sigorta bilgi merkezi) bünyesinde oluşturulan veri tabanı elbette ki, çok önemli gelişmelerdir. Suiistimalleri belli bir ölçüde enlemek için faydalıdır. Fakat tam olarak önlemek için yeterli değildir.
Çetinoğlu: Neden?
Çilingir: Çünkü bu sistemde kayıt altına alınan suiistimal olaylarının tespiti için sahada çalışan / çalışacak yetişmiş ve hukuki yetkileri olan sigorta müfettişi / dedektifine ihtiyaç vardır. Bu görev tanımı, hukuki çerçevesiyle bir an önce belirlenmeli ve sektörde faaliyete başlamalıdır.
Şu hususun altını bir defa daha çizmek gerekirse; sigorta eksper’inin göreviyle, sigorta müfettiş’inin görev tanımını birbirine karıştırmamak gerekir! Zira bir tanesi hasarın teknik analizini, diğeri ise; hasar suiistimalini ortaya koyan uzmandır.
Çetinoğlu: Sigorta şirketlerinin ve yöneticilerinin konumundan söz eder misiniz?
Orta (Çağ) Doğu Ülkesi!
Orta Çağ ve Orta Doğu denilince şunları anlamalıyız; Avrupa’nın Orta Çağı genellikle Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile milli monarşilerin yükselişi, Avrupalılarca deniz aşırı keşiflerin başlaması, hümanist canlanma ve 1517’de Protestan reformasyonu arasında geçen zaman süreci olarak tanımlanmaktadır. Orta Doğu’yu coğrafi olarak tanımlayacak olursak, geniş anlamda Batı da Fas Doğu’da Pakistan arasında dar manada ise Irak, Suriye, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Libya, Lübnan ve diğer körfez ülkelerini kapsayacak bir bölge olarak düşünebiliriz.
Orta Çağ’da neler olmuştur derseniz şöyle bir bakmak lazım!
Kim ne derse desin Orta Çağ’a cehalet hâkimdir. Yine kötülük ve vahşet geçer akçedir. Bu nedenle bir diğer adı da “Karanlık Çağ’dır. Bilim ve eğitim kilise odaklıydı. Yapılan işlerin neredeyse tamamı kilisenin menfaatlerine uygun olmak zorundaydı. Kadının kaçıncı sınıf bir mahlûk olduğu tartışma konusuydu. Kuralsız bir dönemdi ve bir uygarlığın varlığından söz edilemezdi. Emek ve emekçinin üretimi değersizdi. Çalışanlar inanılmaz zorluklar içerisindeydi ve adeta köleydiler! Buna karşılık her zaman (!) olduğu gibi beyler ve hâkim sınıflar büyük bir refah içindeydi… Orta Çağ’da kıtlık ve kuraklık hâkimdi. İnsanlar en vahşi yöntemlerle idam ediliyorlardı. İnsanlara korku ve endişe hâkimdi. Geleceklerini tasavvur bile edemiyorlardı. Yozluk, yobazlık, taassup gericilik almış başını gitmişti.
Gelelim Orta Doğu’ya!
Hepiniz yukarıda saydığım Orta Doğu ülkelerinde ömrünüz boyunca neler olup bittiğine şahitsiniz. Kan, gözyaşı, zulüm, diktatörlük, halklarına eziyet, vahşet, hastalık, bilim dışılık, gelişmemişlik, cehalet, taassup, savaş, yozluk, yobazlık, gericilik, ölüm ve katliam; ne ararsanız bu Orta Doğu’da görüyorsunuz… Aydınlanmanın bir ışığı da yok! Küresel ve emperyal güçlerin emir komutasında yaşamak denilemeyecek bir hayat sürüyorlar.
Şimdi gördüğünüz gibi bu Orta Çağ ve Orta Doğu sözcükleri anımsattıkları itibarı ile birbirlerine çok büyük yakınlık gösteriyorlar… Acaba günümüz Türkiye’sine baktığımızda da bizde de Orta Çağı ve Orta Doğu’yu anımsatan şeyler var mı? Herkes bu sorunun cevabını istediği gibi verebilir ama bana göre cevap “var” olur… Üzgünüm tabii! Ülkemin Orta Çağ’dan görüntüler içeren bir Orta Doğululuk içinde oluşu sizi de beni de üzer. Bazılarımız “Araf”ta olduğumuzu söyleyebilir. Ancak bana göre “Araf”ta olmak yeterli değildir.
Siz bu Orta Doğululuğu kabul etmeseniz bile başta Avrupa (Birliği) olmak üzere gelişmiş kabul ettiğimiz dünya güçleri bizi Orta Doğulu cahil kalmış ve bu yüzden gelişmemiş bir ülke olarak görürler. Bu sebeple de AB’ye almak istemediklerini alenen her fırsatta beyan ederler. Biz ise gerçekleri bilmemize rağmen her fırsatta Orta Doğululuğu ret eder ve bir Avrupa memleketi olduğumuzu iddia edip dururuz. Zaman zamanda süngümüz düşünce, AB’ye girmenin değil o standartlara erişmenin asıl hedefimiz olduğunu söyleyerek işi kıvırırız.
Bu salgın hastalık sebebi ile önümüze kendi kendimizle yüzleşmek için çok önemli bir fırsat geldi. Şimdi hepimizin aynaya bakma zamanı! Eğer Orta Çağı yaşayan bir Orta Doğu ülkesi olmak ve de öyle anılmak istemiyorsak yeniden bir “Aydınlanma Süreci “ne girmek ve belli hedefler koyarak reformlar gerçekleştirmek zorundayız. Yoksa kötü örnekler sayıca çoğalmıştır ve iç karartıcıdır. Sizlerde onları bu zorunlu karantina sebebiyle çokça gördünüz, görüyorsunuz ve daha da göreceksiniz…
Gelin bu vesile ile adeta Orta Çağ’ı yaşayan bir Orta Doğu ülkesi olmaktan çabucak kurtulalım. Türk insanı böyle bir yaşamı hak etmiyor ki buna bir yaşam denirse! Açlığı, yoksulluğu, sefaleti, işsizliği, cehaleti, eğitimsizliği, yobazlık ve taassubu, ekonomik güçsüzlüğü, adaletsizliği, sosyal dengesizliği, mutsuzluğu ve huzursuzluğu hep birlikte yenelim… Türk Milletine yakışan da budur!
Orta Çağ’ı hatırlatan bir Orta Doğu ülkesinde yaşamak bir Türk için asla kabul edilemez…
Gün, Vatandaşa Güvence Verme Günüdür
Korona salgını…
Bu salgın, son yüzyılın en ölümcül hastalık felaketidir…
Tüm dünyayı kasıp kavuran bu ölümcül virüs nedeniyle, sadece ABD’de beklenen ölüm sayısı 200.000’nin üzerindedir.
Diğer ülkelerde yaşananları, yaşanacakları da hesaba katarsak, dünyamızın geleceği hiç de parlak değildir…
En korkunç senaryo ise dünya nüfusunun %60’ının bu hastalıktan etkilenebilecek olmasıdır. Böylesi bir durumda ortaya çıkacak ölüm oranını düşünmek dahi korkunçtur!
Korona denen bu bela ile başa çıkabilmek adına, ülkemizde de çok etkin tedbirler alındı, alınmaya devam ediliyor.
Ama bu salgınla baş edebilmenin en etkin yolu evden dışarı çıkmamak, bir şekilde hayatımızı eve sığdırmaktır.
Evde kalarak, yapılan tüm uyarılara katkı sağlayan herkese teşekkürler. Sağlığımızı korumak adına kendi hayatlarını hiçe sayan tüm sağlık çalışanlarına, ülke ekonomimizin çarklarını döndüren tüm sektör çalışanlarına minnet borçluyuz.
Her türlü ikaza rağmen işi/aciliyeti olmadan sokağa çıkmaya devam edenler; hem kendi canlarını, hem kendi yakınlarını, hem de çevresini büyük bir riske atıyorlar. Onlar unutmasınlar ki, öncelikle kendi kader çizgilerine Korona’nın ölümcül sonunu yazıyorlar!
Bu salgın sadece yaşamımızı değil, yaşamımızın yarınlarını da tehdit ediyor!
Dünyayı tehdit eden bu salgın, milyonlarca insanı yok etse de; tüm ülkelerin almaya çalıştığı olağanüstü önlemlerle mutlaka önlenecek, ülkemiz de bu salgın ortamını en az zayiatla atlatacaktır.
Ancak, salgın sonrasında dünya ekonomisi ne durumda olacak, oluşacak o büyük zararın altından nasıl kalkılacaktır?
İşte gelecek günler böyle bir sorunla da karşı karşıyadır.
Şu anda ülkemizde yaşanan tabloya baktığımızda:
Bu salgınla birlikte üretim, dış ticaret, ithalat, ihracat, seyahat ama en çok da iç ticaret; hepsinde büyük düşüşler yaşanmıştır, daha da yaşanacaktır.
Böylesine olumsuz bir dönemden en çok etkilenecekler de küçük ve orta ölçekli işletmelerle, buralarda çalışanlardır.
İnsanlarımızın çoğunluğu işe gidememektedir, çünkü yüzbinlerce iş yeri kapanmış/kapatılmıştır. Ülkemizde yıllardır var olan işsizlik oranının, iki rakamlı olduğunu da hesaba katarsak; bunun sonu ekonomimizin durması demek olur ki, ülkemizi yönetenler böylesi bir krizi önlemek adına önlemler almakta, türlü ekonomik paketlerle iş dünyasına, çalışanlara destek olmaya çalışmaktadır.
Her akşam Korona haberlerinin şeffaf bir şekilde açıklanması, ülkemizde yaşanan güncel hayata ait televizyonlara yansıyan türlü görüntüler, yaşadığımız bu kritik günlerde bizler için önemli bilgi kaynağıdır.
Ancak böylesine ölümcül bir salgını yaşayan halkımızın en çok istediği, düşündüğü şey; geleceğinin güven içinde olmasını hissetmesidir.
Onun içindir ki, devletimizin en yüksek makamından;
‘’Ey halkım, hiç endişeniz olmasın, T.C. Devleti olarak arkanızdayız. Hiç şüpheniz olmasın bu salgının önünü mutlaka keseceğiz. Kimse işten çıkarılmayacak, kimse işsiz kalmayacak, kimse iflas etmeyecek, tüm ihtiyaçlarınız karşılanacak, tüm faturalarınız ödenecek, faizsiz kredi verilecek, tarım sektörü öncelikle desteklenecek, üretim asla aksamayacak, aç, açıkta kimse kalmayacak.’’
Şeklinde bir açıklama yapılması, halkımıza verilecek en büyük güvence olacak, milletimizin moral motivasyonunu inanılmaz derecede yükseltecektir.
Ancak bu tür bir açıklama sözde kalmamalı, gereği de yapılmalıdır.
Böylesine kritik günleri yaşayan ülkemiz, her zaman olduğu gibi milletçe birlik ve beraberliğimizin en önemli sembolü olan yardımlaşma gerçeğini bir kez daha yaşamaktadır.
Hiçbir ülkede yaşayan böylesine yardımsever bir millet yoktur. Bu tür kampanyalar, karamsar günleri aşmamıza moral desteği sağlamaktadır.
Daha önceki yıllarda ülkemizde yaşanan deprem, sel, yangın, maden faciası, terör gibi acılı süreçlerimizde de kenetlenerek benzer kampanyalara destek olan milletimiz, bu salgın sürecinde de büyük bir duyarlılıkla işsiz, aşsız insanlarımızın yardımına koşmuştur.
Ancak bu süreçte başlatılan bazı kampanyalar; muhalefete mensup belediyeler tarafından yapılıyor algısını yaratacak şekilde engellenmiş, yardım hesapları bloklanarak bu kampanyaların yasa gereği valilik iznine tabi olduğu açıklanmıştır.
Şüphesiz ilgili yasa, bu kampanyalar için valiliklere müracaatı zorunlu kılıyor ise, kampanya düzenleyen o yerel yönetimin vakit geçirmeden gerekli izni alması gerekir. Çünkü yapılan bu bağışların acilen ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması, bir nebze de olsa bu insanlarımızı rahatlatmış olacaktır.
Böylesine kritik günlerin yaşandığı ülkemizde devlet yönetimimiz, tüm yerel yönetimlerle el, ele vermeli, varlık düzeyi yüksek tüm hayırseverlerimizin de katkılarıyla, ihtiyaç sahibi milyonlara yalnız olmadıkları gösterilmelidir.
Çünkü gün, muhalefet-iktidar meselesi, sadece oy hesabı yapma, iktidarı eleştirme, muhalefete kızma günü değil, gerçek anlamda ve tam bir dayanışma günüdür.
Çünkü gün, devletimizin herkese iş güvencesi, şirketlere küçük, büyük iflas ettirmeme güvencesi, aş, iş güvencesi vermesi ve şimdiden herkesi buna inandırması günüdür.
Çünkü gün, varlığını bu ülkede kazandıklarına borçlu iş dünyamızın çalışanını sahiplenme, onların işlerine son vermeme günüdür.
Çünkü gün, sosyal medya hesaplarında gerçekleri saptırarak felaket tellallığı yapma, türlü yazılarla ona, buna sataşma günü değildir.
Çünkü gün, milyonlarca insanımız Korona’nın ölüm tehdidini yaşarken; iş, aş peşinde koşarken, bu krizi nasıl atlatırım çarelerini ararken; onların bu sorunlarına çözüm üretme günüdür.
Çünkü gün, vatandaşa güvence verme günüdür.
Küreselleştirmeye Tepki ve Yeni Düzen Arayışı
Korona isimli virüs Dünyayı altüst etti. Bu virüs dünyalılar tarafından dünyaya yöneltilen bir biyolojik saldırı mı? Bu virüs sonrası hangi yeni sorunlarla karşılaşacağımız ve ne gibi değişmelerin olacağı tartışılıyor. Acaba bu bir biyolojik savaş veya genetik mühendislik midir? Yeni bir pandemi çözüm olarak mı görüldü? Dünyaya yeni bir şekil verilirse sorunlar acaba çözülebilir mi? Bunlar yine tartışılan konular arasındadır. Allah Türk Milletini korusun.
Mili devletleri çözmek, bunları iç federasyona (devletçikler federasyonu) zorlamak, tehdit, işgal ve ambargolarla milli ve üniter yapılarını bozma çabalarıyla sık sık karşılaştık. Ortadoğu’nun haritasını değiştirmek peşinde olanlar, keşke kendi ülkelerinde kamu sağlığını koruyucu hazırlıklar yapabilmiş olsalardı. Önünü göremeyen, istismara doymayan emperyal ülkeler, yetersiz, dengesiz ve hasta liderlerle Dünya’ya en az bu virüs kadar zarar verdiler.
Demokrasi diye diye aslında otoriter rejimin temsilcisi oldular. Ülkeleri çok kültürlülük ve etniklik dayatma ve tuzaklarıyla sözde demokratikleştireceklerdi. Ancak Almanya ve Fransa gibi ülkeler gün geldi çok kültürlülükten kendileri de şikâyetçi oldular. Sığınmacıları almaktan kaçındılar. Çok uğraştılar ama fertleri milliyetsiz, devletsiz ve milli kimliksiz kılamadılar. Milliyetsiz, devletsiz, milli kimliksiz insan tipi bir hayal olarak kaldı. Milliyetçiliğe ve milli kimliğe karşı çıkar göründüler ama kendi çıkarları için yapmadıkları adilik kalmadı. Aslında milliyetçilikten çok farklı olan ve bize yabancı bulunan ırkçılığı temsil ettiler. İslamifobiden medet umdular. Bugün Dünyayı örtülü soyma hareketi olan küreselleşme tuzağının sonuna mı geldik konusu tartışılır oldu. Küreselci bir dünya önü açılmış milli devletlere tuzaklarla dolu idi. Bunlar bizim anladığımız manada milliyetçi olabilselerdi; kendi dışlarındaki milletlerin varlığını ve yaşama haklarını da kabul ederek dünyayı daha adil ve istismar edilmeyecek şekilde paylaşmanın yollarını ararlardı. Artık her ülke kendi milli çıkarlarına öncelik vererek uluslararası ilişkiler sisteminde yer alacaktır. Artık küreselleşme çağında milli menfaatlere tapılamaz, milli davalar olmaz lafları çok geride kaldı. Artık kimse çıkıp Kıbrıs adasının stratejik önemi kalmadı diyemeyecektir. Türk kimliği yerine Türkiyeli saçmalaması yapamayacaktır. Yükselen milliyetçilik bize has barışçı ve istikrarı sağlayıcı bir şekilde yaygınlaşacaktır. Türkiye’ye bu konuda önemli görevler düşmektedir. Yıllardır ihmal edilen kamu çıkarları, insan hakları, devletin sosyal fonksiyonları, ekonomide mantıklı korumacılık, pek uygulanamayan serbest piyasacılık oyunları artık hatırlanacaktır. Kapitalizm ve demokrasiyi yeni tanımlar beklemektedir. Ancak bu tanımlar 21.yy’ın damgasını taşıyacaktır. Batı kapitalizmi hedef alınırken acaba ideoloji ile ters düşen Çin’deki uygulamalar göz önünde tutulmayacak mı? Bizde sosyalist olmayı bile yetersiz bulup dün komünistiz diyenler boş yere siperde beklemesin. Tecavüzkâr olmayan, barışçı, kavrayıcı bir milliyetçilik anlayışı ağırlıkla hissedilecektir. Yeter ki; her ülkenin milliyetçileri lüzumsuz işlerle uğraşıp, birbiriyle uğraşmayıp istikrara ve barışa katkı yapabilsinler. Klasik tartışma ve kısır döngüleri aşabilsinler.
Ekonomik bakımdan tamam ama ileri sanayi toplumları moral bakımdan insanlarını ve ülkelerini tatmin edemiyor. Rahatsızlıklar büyüyor. İntihar, boşanma, cinayetler ve bu sorunlara çözüm zannedilen uyuşturucu bağımlılığı artıyor. Sanayi toplumu insanın manevi yönünü güçlendirememiş sosyal sorunlar fertleri yalnızlaştırıcı ve tahripkâr kılmış, toplumlar sosyal çözülme ile karşılaşmışlardır. Fert ve sosyal gurupla sosyalleşememiş, mensubiyet duygusu zedelenmiştir. Bunda emperyal küresel güçlerin önü açılmış milli devletleri ufalayıcı, boyun eğdirici çabaların da rolü olmuştur. Güçlü ülkeler karşılarındaki devletleri milletleşme sürecinden geriye çevirmeye çalışmış; etkinliklerini artırabilmek için onları sosyolojik anlamda kalabalık veya sürü şeklinde görmek istemişlerdir. Türkiye’ye artık çok oldu, laf dinlemiyor diyen sözde dostlarımızı unutmadık.
Artık dünyada kontrol ABD’nin elinden çıkacaktır. Virüs dolayısıyla milyonlarca insanın ölmesi ABD yönetimleri için üzülecek bir konu değildir. Yeter ki-AB kaldıysa- önümüzdeki dönemde baskı ve etki altına alınabilsin; her ülkeye daha fazla silah satılabilsin; ekonomide verim yükseltilebilsin; Akdeniz’de petrol paylaşımı ABD lehine gerçekleştirilebilsin; yeni rakip Çin ile rekabet edilebilsin. Ambargolarla, Ortadoğu’daki toprak işgalleriyle ve tehditlerle madem ülkeler uysallaştırılamıyor; o halde yenidünyada şanslarını arayacaklardır. Biz asıl terör ve terörist sevici AB ve ABD militanlığı yapan işbirlikçi Türkiyelileri! düşünüyoruz ve onlara doğrusu acıyoruz. Bir süre mamasız kalacaklar. Bizim gibi ülkelerin biraz okumuş, biraz yabancı dili anlayan yeni yetme takımı ise sürekli tüketimde ve kültürde müşterisi oldukları AB ve ABD’nin peşinden yine gidecekler mi bilemeyiz. ABD bayraklı tişört ve ceketler bu kadar sık giyilebilecek mi? Bunu da bilemeyiz. Aslında birçok yerde olduğu gibi Türkiye’de de bir çelişki var. ABD’ye lafta ve ideolojik tavırda düşman ama tüketim ve giyim tercihlerinde Amerikancı olma çelişkisi göz ardı edilemez.
Türkiye’de yönetimin virüse karşı uygulayacağı politikada yarın düşünmek zorunda kalacağı bugünden başvurmak olmalı; zaman kaybetmemeliyiz. Bu küresel bir bela olan virüse karşı biraz daha sertleşmeliyiz. Sertleşmeyle evlerine girmeyenleri Hindistan’da sopalayan polisleri tabii ki kastetmiyoruz.
Malum virüs sebebiyle TV ekranlarında Türkçeye biraz saygılı olmak gerekir. Ünvanlı bazı kimseler Türkçeye bu kadar mı yabancı? Tecrit varken neden izolasyon kullanılır? Enfekte mikrop bulaşması değil mi? Dezenfekte ilaçlamadan başka bir şey mi? Sosyal mesafeyi de yanlış kullanmaktan vazgeçmeliyiz. Zirve veya tepe nokta yerine “peak yapmak” acaba neden kullanılır?
Okuyun be Gençler! (II)
Bu satırları yazmama sebep; bir gazete haberi oldu. Nereden nereye gelişimizin de habercisi oldu
Bu haber. Teknikte niçin geri kaldığımızın da göstergesiydi sanki.
Şimdi habere birlikte göz atalım. Ve Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geri kalış nedeninin de,
Gerçek sebebini görelim. İbret alalım. Ve silkinelim artık.
“Türkiye’de her 95 kişiye bir kahvehane, 65 bin kişiye de bir kütüphane düşüyor.
Almanya’da 11 bin 332, Fransa’da 4 bin halk kütüphanesi bulunurken
Türkiye’de bu rakam yalnızca 1502. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde insanların yıllık kitap
Harcamaları 100 doları aşarken Türkiye’de yıllık kitap masrafı 0.45 dolarda kalıyor.
Yalnız bu kadar değil. Uluslararası Eğitim Başarıları Değerlendirme Kuruluşu’nun (IEA)
2001 yılında Okuma Becerilerinde Gelişme Projesi (PIRLS) kapsamında Türkiye’nin de
Aralarında bulunduğu 34 ülkede, evlerdeki kitap sayısına ilişkin yaptığı ankette, Türk halkının
Kitapla arasının iyi olmadığını ortaya koyuyor. Türkiye’deki evlerin yüzde 40’ında
10 ya da daha az sayıda kitap bulunuyor. 100’ün üzerinde kitap bulunan evlerin oranı ise
Ancak yüzde 5’lerde kalıyor. Türkiye, evlerdeki kitap sayısında anket kapsamındaki
Tüm ülkelerin ortalamasının altında kaldı. 34 ülke ortalamasında 10’dan az kitabı olan evlerin
Oranı yüzde 16, 101’den fazla kitabı olan ev oranı da yüzde 15 olarak belirlendi.
Kitap okuma alışkanlığının çok düşük seviyelerde kaldığı Türkiye’de kütüphane sayısı
Ve kitap okuma alışkanlığına gelince; umut veren bir çizgide seyretmeyen bazı veriler şöyle:
Türkiye’de 95 kişiye 1 kahvehane, 65 bin kişiye 1 kütüphane düşüyor. Oysa İngiltere’de 3 bin
506 kişiye, Belçika’da 4 bin 253 kişiye 1 kütüphane hizmet veriyor. Yine Türkiye’de
962 bin kişi halk kütüphanelerine üye, bu rakam Fransa’da 16 milyon, Meksika’da ise
39 milyona ulaşıyor.
1995 yılında bir Norveçli yılda kitaba137 dolar harcarken bir Alman 122, İsveçli, Avusturyalı
Ve Belçikalı ise 100 doları gözden çıkardı. Ancak Türkiye’de bir kişinin yıllık kitap harcaması
Ortalama 0.45 dolarda kaldı.” (Cumhuriyet, 2 Ekim 2004, s. 20)
Okuyun be gençler okuyun!
Mânâlardan nice irfan dokuyun.
Okuyun be gençler okuyun!
Kâinatın sessiz sesini duyun.
Okuyun be gençler okuyun!
İşitin derinden gelen sesini suyun
Okuyun be gençler okuyun!
Durmayın kenarında cehalet denen kuyunun.
Okuyun be gençler okuyun!
Dalmayın içine gaflet denen oyunun.
Okuyun be gençler okuyun!
Anlayın farkını Kurtla Koyunun.
Okuyun be gençler okuyun!
Anlaşılır o zaman büyüklüğü soyunun.
Okuyun be gençler okuyun!
İlerlerken Batı, öyle geride kalmayın.
Öfke, Bencil Mutluluk ve Hüzün
Dostum, bilim adamı Prof. Dr. Nesib Nesibli yanındaki kitabı işaret etti ve “Pek güzel!” dedi. Şuşa doğumlu hemşerisi Ağaoğlu Ahmet Bey’in Üç Medeniyet kitabıydı gösterdiği.
Nesibli Hoca kolay kolay pek güzel demez. Tavsiyesi de tenkidi de ciddiye alınır. Yine onun yardımıyla kitabı edindim ve okudum.
Önce öfke duydum. Ben ki Türkçü diye, entelektüel diye kafa gezdiriyorum ve bir asır önce yazılmış bu eserden haberim yok! Öfke kendimeydi. Eser Malta sürgünü sırasında yazılmış. Hani İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikten sonra, boyunduruklarına isyan etmesi muhtemel milliyetperverleri toplayıp götürüp yargıladıkları Malta.
Malta’ya geliş ve orda yaşananlar bir başka kitabında, Mütareke ve Sürgün Hatıraları’nda. İki kitabı da 2010’da Doğu Kitabevi yayımlamış.
Bizim eğitimimizde popüler kültürümüzde fikir ve sanat adamlarının isimlerini bilmemiz yeter. Birkaç eserini saymamız fevkaladendir. Öğreniriz: İbni Sina, Farabi… Ee? Ne yapmış İbni Sina, Farabi? Büyük adam işte. Yabancılar da takdir etmiş. Böyle gider.
İşte bu tenkitlerimden ben de masun değilim, hiç değilim. Ağaoğlu Ahmet! Tabi Hamdullah Suphi, Gaspıralı… Büyük adamlar. Peki ne demişler? Büyük işte.
Bundan dolayı öfkem kendime.
Şimdi küçük bencil sevincime ve sonra hüznüme geçelim.
Köşemde arda arda yazdığım iki yazıda, ahlakı; bilhassa Orta Doğu- Bizans ahlakıyla Batının ahlakını ele almıştım.
Kendımden Intıhal
O mu Ahlak, Bu mu Ahlak başlığı altında şöyle demişim: “Benim derdim, bütün bunlara karşı halkımızın tepkisizliği. Batı’nın ahlaksızlığın dibi kabul ettiği şeylerde bizim anketlerde çıt çıkmıyor. Bunu nasıl açıklayacağız? Üstelik halkımızın ‘muhafazakâr’lığına dair iddialar var. Demek ki Batı’nın ve Doğu’nun muhafaza etmeğe çalıştıkları aynı değerler değil. Onların ahlâkı başka, bizimki başka.”
Ahlak Gerekli mi? başlıklısında da, rahmetli Erol Güngör Hoca’nın bir kitabından Protestan misyonerlerinin Ortodoks Hristiyanları tenkidini vermiştim. Protestanlara göre şu yanlış düşünceleri Ortodokslar bizden alıyordu:
“1) Güzel ahlak, kurtululuş için pek de önemli bir husus değildir. Az biraz kopya, birazcık usulüne uygun hırsızlık, yalan…
“2) Merasimleri, ibadetleri yeterince yerine getirirseniz bu yeterlidir.”
Ve yazıyı şöyle bitirmiştim:
“Ama Batı’da pek az rastlanan yalan, rüşvet, yolsuzluk bu taraflarda yaygındır. Daha vahimi, olağan karşılanır. Ahlaksızlık sayılmaz. Ayıplanmaz.
“Bizde her gün okuduklarımızın onda biri Batı’da yaşansa yer yerinden oynar. Basın bundan başka bir şey yazmaz, söylemez, göstermez olur.”
… Ve Ağaoğlu
Bu 2020 yılında bir Türk’ün yazdıkları. Şimdi 1919’da bir başka Türk’ün, Ağaoğlu Ahmet Bey’in cümlelerine bakınız:
“(Batıda) Artık Hz. Meryem’in resmine bir mum adayarak hırsızlığa gidenler bulunmaz…”
“Unutmamalıyız ki, bugün çağdaş cemiyetlerin hiçbirinde -evet, kat’i olarak hiçbirinde- bir Sait Molla’nın, bir Damat Ferit Paşa’nın, bir Ali Kemal’ in, bir Mustafa Sabri’nin yaşaması ihtimali kalmamıştır.”
“Fiilen bizde ahlak telakkisi kuşaktan yukarı çıkmıyor. Çünkü yalnız bu alana ait kaideler ve bu da kadınlara mahsus olmak üzere…”
“Fakat bunların dışında diğer bütün ahlak kaideleri müeyyideden yoksundur. Gerçi bizde de başka çağdaş cemiyetlerde olduğu gibi yalan, çekiştirme, riya, dalkavukluk, yaltaklanma, hile, dolandırıcılık, hırsızlık, vefasızlık, sadakatsizlik, öldürme ve benzeri hareketler kötü sayılıyor. Fakat sadece sayılıyorlar. Gerçekte halk vicdanında bu mefhumların hiç de bir kutsiliği yoktur. Hiç bir müeyyide ile kuvvetlendirilmiyorlar.”
“Kısacası, ahlakın herhangi bir sahasında pek gevsek olduğumuz apaçık bir olaydır. Bu gerçeği, özellikle kaydetmekle, aramızda pek yayılmış olan yanlış bir görüşü düzeltmek isteğindeyiz. Bizde birçokları, ahlakı sırf cinsi münasebete inhisar ettirerek, bizim güya Batı çevrelerinden daha ahlaklı olduğumuzu iddia ediyorlar. Bu fikir katiyen yanlış ve yanlış olduğu kadar da zararlıdır. Çünkü, önce şurasını bilmeliyiz ki, ahlakı yalnız cinsi münasebetlerle sınırlanmış sayanlar, insanı yalnız kuşağına kadar tasavvur edenlerdir. Fakat kuşaktan yukarı bir kalp ve bir de ruh vardır. İşte bu kalp ve ruha ait olan ahlak sahalarının hepsinde biz pek aşağı bir durumdayız.”
Bu noktada bencil bir mutluluk duydum. Bu büyük adam, Türkçülüğün köşe taşlarından Ağaoğlu Ahmet’le o kadar mutabakat hâlindeydim ki. Mutluluğum bundandı. Cehaletimden habersiz olanlar onu okuyup o iki köşe yazısını öyle yazdım zannedebilirlerdi.
Ve hüzün! Ağaoğlu’nun anlattığı güruh, yüz yıl öncekiydi. Maalesef yine o güruh ortaya çıkmış gibi. Parantez bu muydu yoksa?
Egemenliğin Çin’e Devri
Öncelikle vaka sayısı 1 milyona yaklaşan ve Koronavirüs nedeniyle Dünya genelinde vefat eden 42 bin kişiye; hususen de ülkemizde bu Salgın’da can veren 200’ü aşkın insanımıza rahmet ve yakınlarına sabır diliyorum. Tedavi sürecindekilere şifa, tedbir sürecindekilere de inşirah niyazıyla..
Bu Koronavirüs Pandemisi ‘Çin’in 11 Eylülü’ hükmünde; 9/11’e karşılık 10/01. Ve aslında birbirlerinin mütemmim cüzleri.. Hem söylemiş hem de yazmışımdır, III. Küresel Savaş 2001’de başladı diye. Yani Amerika United Şirketleri’nin West & Rest (ya Biz’densin ya Öteki) meydan okuması ve 22 ülkenin sınırlarının paralize edilmesi. Hatta 90’ların II. yarısından beri konuştuğumuz Dünya üzerindeki Devlet sayısının 200’den 2.000’e çıkarılması da evvelki haşiye.
Oysa hepsi bugün içindi. İkiyüz devleti ufalayıp ikibin yaptığınızda Ulus Devletler çoğalmıyor, tersine etki alanları daralıyor. Afganistan, Endonezya, Sudan, Irak, Çekoslovakya, Mali, Sırbistan, Libya, Yemen, Suriye vb. ülkelerde kısmen başarılı olmuş gibi görünse de Ulus Devletlerin direnci tam bir sonuç almalarını etkiledi. Hatırlayın Türkiye’deki ‘Çözüm Süreci’ni, ‘Ermenilerden Özür’ sürecini, Kürtçülüğe yol verme sürecini, TC ibaresinden bile rahatsızlık sürecini; ilâ ahir..
Ortaçağ korkunun, salgınların ve barbarlığın kanıksanması hatta bin senelik bir yaşam biçimine (stayl) çevrilmesidir. Derebeyliklerse tüm bunlara karşı bir güvenlik arayışıdır. Bir karantina bölgesi veya vaha tipi korunaklı bir site olarak da düşünebilirsiniz. O 2 bin devlet günümüzün derebeylikleri / site devletleri olacaktı. Ve sonra Fatih’in Şâhî Topundan çok daha etkili COVID-19 diye bir virüs o surları, sınırları yerle yeksan edecekti. Ediyor da..
Yeni Orta Çağ’da hem Feodalite sonrasındaki Merkezî Krallıkları Merkezî Dünya Hükümeti ve arkasındaki Elitler olarak, hem Derebeylerin korkuyla uyulan ve fakat saçma – sapan hiyerarşilerini de Devlet Kapitalizmini Sosyal ya da Komünal Kapitalizme evirerek; her ikisini de bir arada görmek mümkün.
Kapitalizmin bitmez hükümdarlığı fıtrata hitap etmesinden; çıkarcı ve bencil. II. Dünya Savaşı’nda Faşizm kokulu Nasyonal Sosyalizm karşısında yenilmek üzereyken can düşmanı Komünizmle kader birliği yaparak vartayı atlattı. Hoş Hitler de gelseydi görünmeyen destekçileriyle ‘1984’ü 40 yıl evvelden uygulayarak gözümüze sokma imkânı bulabilirdi. Hatta belki de Orwell’e distopya üretsin diye Gerçek Bakanlığı teklif ederlerdi.
Kapitalizme isyan gibi duran Komünizm, 45 – 91 arası İki Kutuplu Dünya modeliyle aslında yekdiğerine meşruiyet kazandırmaya yaradı. 1991 ve 2001 sonrasını ise yaşadınız, gördünüz. Şimdi göreceklerimiz se ‘1984’ü 2044’e kadar uygulayıp 2084’te Homo-Deus edalı, Düşünebilen Yapay Zekâlı, Kapsül ağlı bir Network’e salâvat getirtmek olabilir. Büyük Patron’un Büyük Birader’i sağ olsun!
‘Big’ deyince aklıma geldi; Çin’in 2023’lerde Süper Güç olmasıyla ilgili 2008 yazımlı ve 2010 basımlı AFRASYA – ALTERNATİF EKSENLER kitabımızda, egemenliğin Çin’e devriyle de alâkalı 2018 imzalı ve 2019 basımlı TARİHİ YENİDEN YORUMLAMAK kitabımızda bir şeyler karalamıştık. Müsaade varsa biraz daha çiziktirip çeşitli kaynaklar üzerinden detaylandıralım.
“Dijital Otoriterliğin İhracı” yazısında Polyakova ile Meserole; Çin’in 10 yıl öncesinde 800 bin kamerayla izlem yaptığı Pekin’de yüzde 100 oranına 5 yıl önce ulaştığını, bizim Doğu Türkistan dediğimiz Sincan’da milyonlarca kamerayla ve kuş boyutundaki dronlarla insanların göz taramasından geçirildiğini, denetim noktalarında DNA’larının toplatıldığını ve telefonlarına casus yazılım yüklenmeye zorlandıklarını belirttiler. Yine onların tabiriyle Sincan Özerk Bölgesi için kurgulanan ‘Dünyanın En Büyük Dijital Açık Hava Hapishanesi’ olma durumu bir tık sonra Çin’i, iki tık sonra Asya’yı, üç tık sonra tüm Dünya’yı kapsarsa ne olur diye sorayım?
“Çin, 5G ve Küresel Bilgi-sfer’in Egemenliği” (2019)yazısında da William Schneider, insanlık tarihinde üretilen verilerin % 90’u son 24 ayda sağlandığını ve veri tsunamisinin daha yeni başladığını söyleyerek mobil veri hasadında Çin’in lider olduğunu aktarıyor. 5 yıl sonra her 18 saniyede bir 6 milyar insanın bu verilerle etkileşimi, nakitsiz dijital cüzdan kullanımı, Sharp Eyes (Keskin Gözler) sistemi üzerinden insanların gerçek zamanlı takibi ve polissiz polis denetimi, sosyal kredi skoru ve ‘güvenilmez’ barkodlu kişilerin servislere ulaşamaması gibi parçaları birleştirdiğimizde karşımıza nasıl bir Dünya çıkar?
Amerikano filimlerde olduğu gibi bir dronla yeriniz tespit edilse ve sürücüsüz bir kara aracı frekansınızın üzerine gönderilse gerçekte ne yapardınız? Velev ki bir Uygur veya Uruguaylı olarak..
Biz, kafadan Müslümce direneceğiz ve Baba’dan “Tanrı İstemezse”yi dinleyeceğiz.
Koronaya Kilitlendik, Evlere Kapandık; İyilik Hareketi
İlkokul yıllarımızda birbirimize veya büyüklerimize latifeli bilmeceler sorardık. Güya muhatabımızın zekâsını test eder, mahcubiyetinden çocuksu bir sadistlikle zevklenirdik.
Biri de şuydu: Babayla oğlu aynı araçla birlikte kaza geçirirler. Baba ölür, oğul ağır yaralıdır ve ameliyat edilmelidir. Cerrah, ben bunu ameliyat edemem, der. Herkes şaşırır. Bu defa, “Dayanamam, çünkü o yaralı, benim oğlum.” der. Soru şu: “Doktor, çocuğun nesidir?”
Burada durup bir süre düşünebilirsiniz. Gerçekten doktor, çocuğun nesidir? Edindiğimiz kültür, yaptığımız gözlemler, oluşan ön kabullerimiz; bize “amcası, dedesi” dedirtir; ama bir türlü “annesi” diyemeyiz. Kadınların cerrah olamayacağına dair bir önyargımız oluşmuştur; at gözlüğümüz, böyle bir ihtimali düşünmemize izin vermez.
Koronavirüse kilitlendik, başka bir şey düşünemez olduk. Bizi çaresiz bırakan, daha düne kadar varlığından bahsedilmeyen bu virüs ne kadar itibarlıymış ki ekonomiyi, siyaseti, trafiği düzenliyor; gazeteler, televizyonlar ondan bahsediyor; onunla ilgili toplantılar yapılıyor.
Koronavirüsün doğurduğu tehlikeyi, ölümcül oluşunu ciddiye almıyor değilim. Virüs dolayısıyla oluşan veya oluşturulan kaos bana mantıklı gelmiyor, daha ötesi kötü şeyler düşündürtüyor. Uygurlara Çin’in yaptığı soy kırım, Suriyeli mültecilerin çilesi, Hindistan’daki Müslüman katliamı birden unutuldu, unutturuldu. İnsanlar, korona adlı cambaza bakarken devletlerden daha güçlü şirketlerin üst yöneticileri değişti, büyük sermaye ve şirketler el değiştirdi. Kaybedeni belli; ancak kazananı henüz belli olmayan, senaryosu karanlık zihinler tarafından yazılan bu mücadele, bu anlayış ve yaklaşım devam ederse, doğal şartlarda yetişen insan türünün sonunu getirecek gibi görünüyor. Yeni bir insan tipinden, yeni bir sosyal yapıdan, yeni bir dünyadan bahsedenlerin haksız çıkmayacaklarını ben de düşünmüyor değilim. Koronavirüs cambazı, telde yürümeye devam ediyor.
İnsanlar, ülkeler yarınlarından emin değiller. Tedirginlik ve karamsarlık oluşturuluyor. Medyada iyi niyetle boy gösteren kişiler, art niyetli insanların maşası olduklarının farkında değiller, yarınlarda yaşanacak travmaların tohumlarını ekiyorlar. Kırılma ve geçiş dönemi yaşıyoruz. Bu dönemden en az zayiatla sıyrılmak mümkün: Oturması gerekenler oturacak, yürümesi gerekenler yürüyecek, konuşması gerekenler konuşacak; herkes üzerine düşeni yapacak; ne bir eksik ne bir fazla…
Bazılarının gündöndü dediği ayçiçeğini; ona niçin gündöndü dendiğini de bilirsiniz. Ayçiçeklerinin, güneşli havalarda enerji almak için yüzünü güneşe doğru döndüğünü bilirdim; ancak bulutlu havalarda yüzlerini birbirlerine döndüğünü yeni öğrendim. Bulutlu, sıkıntılı günler yaşıyoruz. Toplum olarak birbirinden enerji alışverişi yapan ayçiçekleri gibi olmalıyız. Yüzlerimizi birbirimize dönmeli, gerçek enerji kaynağı güneşin bir gün bizim için doğacağı inanç ve umuduyla, sevinç ve sıkıntılarımızı paylaşmalıyız, birbirini yıkayan iki el misali olmalıyız. Burada “Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.” diyen iman şairi Akif’i hatırlamak, değerbilirlik olacaktır.
Bu kargaşa ortamında kitleler, oltada yem; yöneticiler, rotasını kaybetmiş geminin kaptanı olmaktan, aydınlar ipteki cambazı seyretmekten harap ve bitap düştüler. İnsanlar kendilerini gerçek manada ısıtıp ışıtacak güneşe, şaşmaz yönü gösterecek kutup yıldızına muhtaçlar. Her kriz, bir fırsat iklimidir. Bu iklimi değerlendirmeli iyi insanlar, ülkemin aktif iyileri. Siyasetteki akil insanlarımız, ilim ve hikmette bilge kişilerimiz, ekonomideki para sahipleri; bir araya gelerek insanlık tarihindeki bu kargaşa dönemini iyi okumalı, geleceğe yönelik olarak, insanlığın kurtuluşu adına projeler yazmalı, eylemler başlatmalıdır. Batı medeniyetini inşa edenlerin çaresizliğini gören Batı insanı ve bunun dışındaki insanlar için, ülkemizin aktif iyileri tarafından başlatılacak iyilik hareketi, bir umut, belki de kurtuluş olacaktır. İnancım odur ki, Türkiye’nin eli bütün ülkelerden daha güçlüdür, imkân ve enerjisi son iki yüz yılın en yüksek seviyesindedir. İdrak, inanç, kararlılık, seferberlik; şimdi lazım.
Bırakın, birileri koronavirüsü tartışsın, Covit 19 belası üretsin, tek dünya devleti kurma hayallerinin entrikalarıyla meşgul olsun. Biz biliriz ki rüzgâr eken fırtına biçer. Yaşatmak için yaşamayı inancının temel ilkesi yapan aktif iyiler, kutlu hedefine kilitlenmelidirler. Güya horoza ”Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?” diye sormuşlar, o da “Ne neden çıkar, bilmem; ben kendi işime bakarım.” demiş. Biz de horoz gibi kendi işimize bakmalıyız:
“Ademi öldürmenin, alemi öldürmek; ademi yaşatmanın, alemi yaşatmak” olduğunu bilmeliyiz. Yaşatmak için yaşamalıyız. Dünya, aktif yaşayıcılara muhtaç!
Okuyun be Gençler! (I)
İngiltere’nin Cambridge şehrinin Bar Hill köyünde
“Tesko” denen tek büyük alış-veriş merkezindeyim. Her gelişimde sık sık uğradığım bir yer.
Basın ve Matbuat reyonunu temaşa ediyorum (2004).
Bu bölümde dakikalar geçiyor, fakat seyrim son bulmuyor.
Epey vakit geçiyor ama ben gözümü dergi ve mecmualardan bir türlü alamıyorum.
Renk renk, çeşit çeşit yayın ve neşriyatın çokluğu ve bolluğu göz kamaştırıyor.
İnanın hepsine bakmaya takat getiremiyorsunuz.
Çünkü sayılamayacak kadar çok neşriyat / yayın var.
Çocuklar için, gençler için, hanımlar için, ilim meraklıları için,
Spor ve jimnastik düşkünleri için, sağlık ve tıbba meyilli olanlar için, avcılık için,
Arkeoloji tutkunları, aşk vurgunları, tarihe merak saranlar için yayım ve yayınlar mevcut.
Velhasıl toplumun her kesimine hitap eder nitelikte kitap, dergi ve mecmua var.
Her kesimin farklı hobi sahiplerine cevap veriyor.
Değişik hobi güdenlerin ihtiyaçlarını karşılayacak biçim ve nefasette
Kitaplar, dergiler rafları süslüyor.
Gezenlere, görenlere hepsi birden “Al beni.” dercesine
Ellerini uzatıp insanların yakalarına yapışıyorlar sanki.
İşte öylesine gür bir kaynaktan beslenip rafları süsleyen dergiler;
İnsanlara arzı endam ediyor âdeta.
Her birine ayrı ayrı bakmaya imkân ve zaman bulamıyor insan.
Üstelik bu raflar -inanın- birkaç gün içinde boşalıyor.
Tabii yerine yenileri konulması, hiç gecikmiyor.
Bütün bu anlatılarım gösteriyor ki, İngilizler okumayı seviyor.
Hem de yediden yetmişe, beşikten mezara.
X
Oysa bu haslet, bir zamanlar bizim de en vazgeçilmez tutkumuzdu. Alışkanlığımızdı.
Her evde Kur’an-ı Kerîm başta olmak üzere,
Klâsik ve muhalledattan / kalıcı eserlerden, en az birkaç tane bulunurdu.
Mevlid, Siyer-i Nebi, Ahmediye, Muhammediye, Mesnevî ve şerhleri veya
Kur’an tefsirleri yahut da halk için yazılmış menkıbe türünden kitaplar başköşeyi süslerdi.
Bunlar belli aralıklarla okunurdu. Hatta kitapların ilk sahifelerinin başına;
Okumaya, mütalâa etmeye başladıkları tarih yazılır. Bitişi yine son sahifeye tarihlenirdi.
Besmeleyle başlayan okuyuşlar; hamdlerle noktalanırdı.
Ayrıca kitapların derkenarı / sayfa kenarları,
Önemli vak’a ve hadiselerin yazıldığı not defteri yerine geçerdi.
Doğumlar, ölümler buraya kaydedilirdi.
Çünkü kitap içindeki yazılar; sahifelerde çerçeve içine alınır,
Kitap sahifelerinin kenarları beyaz olarak kalır; yazı yazmaya elverişli bir durum arz ederdi.
Hatta bu yüzden bazı kitapların derkenarlarına ayrı bir kitap daha yazılmış olurdu.
X
Matbaa yokken bile binlerce hattat /elle kitap yazıcısı vardı.
Her biri, bir gecede bir kitabı yazma melekesine sahipti.
Bu durum gayretin büyüklüğünü gösterdiği kadar, kitaba müştak,
İstekli kitlelerin de varlığını göstermekteydi.
Çünkü Ulu Peygamber’in şu buyruğunu herkes biliyordu:
“Ya öğretici, ya öğrenici veya dinleyici ol. Dördüncüsü olma helâk olur, yok olursun.”
İlâhî buyruk ise, en büyük müşevvik / teşvik edici / özendirici bir âmil ve etkendi:
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
Belediyeye Yasak, Deniz Feneri’ne ve Türgev’e Serbest
Anladık ki devletimizin böyle kara günler için hazinesinde hiç para yok. Herkesi evlerine kapatıldığı bir salgında, devletimizin vatandaşlarımızı bir ay dahi besleyecek birikimi kalmamış. Hepsi har vurup harman savrulmuş.
Gelişmiş bütün devletler bu dar günlerde büyük bütçeler ayırarak vatandaşlarına iş, aş ve gelir garantisi vererek “evde kalın çağrısı” yaptı. Evde kalanların temel ihtiyaçlarını evlerine gönderdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise böyle garantiler ve yardımlar yapamadığı için IBAN numaraları vererek milletten yardım talebinde bulundu.
İş yine milletimizin kendi başının çaresine bakmasına kaldı.
İstanbul ve Ankara korona salgının en çok etkilediği iki büyükşehrimiz. Buraların yerel yöneticileri İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara BŞB Başkanı Mansur Yavaş salgın sebebiyle gelirlerini kaybedenler başta olmak üzere ihtiyaç sahiplerine yönelik yardımlara başladılar. Bu çalışmalar birçok belediyemize örnek teşkil etti.
Bir kesim vatandaşlarımız gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştığını gördüğü Belediye yardımlarına katkıda bulunmak istediler. Bu iki belediye de verdikleri hesap numaralarına bağış toplamaya başladılar.
Muhalefet partilerine oy veren vatandaşlarımızın Tayyip Erdoğan ve ekibine güveni yoktu. Çünkü daha önce devletin depremzedeler için, 15 Temmuz Darbe Şehitleri için, işsizlik fonunda toplanan paralar için “bu paralar nerede?” sorularına cevap verilememişti.
Merkez Bankası’nın zor günler için ayırdığı ihtiyat akçesinin bile maksadı dışında harcandığını görüyordu.
Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu belediyelerin yardım toplamasının “yasal olmadığını” söyleyerek bu Belediyelerin hesaplarını bloke ettirdiler.
*******************************
Devlet İçinde Devlet Olmamalı
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Belediyelerin yardım toplaması konusunda, “Belediyeler devlet içinde devlet olmaya çalışmamalı” dedi.
Gerçekten hiçbir özel veya tüzel kişi Devlet İçinde Devlet Olmamalı.
Ancak AKP iktidarı boyunca devlet içinde devlet olanları da, devlet gücünü paylaşanları da hatırladıkça bu söze şaşırdım.
FETÖ terör örgütünün (Cemaatin) devlet içinde devlet olması için “ne istedilerse veren” AKP idi.
Çözüm sürecinde Oslo’da, Habur’da, İmralı’da, Dolmabahçe’de, Diyarbakır Meydanında özerk bir devletin temelini atarken PKK terör örgütü ve yan kuruluşlarını devlet içinde devlet yapan da AKP ve Onun Genel Başkanı idi.
Şimdi de belli bakanlıkları ve kurumları tarikat yapılanmalarına teslim ederek devlet içinde devlet oluşturan da AKP iktidarı ve Onun Genel Başkanı.
Devletin yapması gereken bazı işleri yandaş vakıflara veren de AKP. Eğitimi Ensar Vakfı ve Türgev’e, Savunmayı SADAT şirketine, Yardım toplama işlerini Deniz Feneri, İHH, İlim Yayma vd vakıflara devreden bunları “Devlet İçinde Devlet” yapan da AKP ve Onun Genel Başkanı idi.
Bütün bunların sorumlusu olanların, zaten devletin organik bir parçası olan en büyük iki şehrimizin Belediyelerini “devlet içinde devlet” olmakla suçlamasını anlayamadım. (Büyükşehir Belediyesi “idari ve mali özerkliğe sahip, karar organları seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzel kişisidir.”)
Ne yapmış bu belediyeler? Terör örgütleri ile işbirliği mi yapmışlar? Devlet imkânlarını yandaş kuruluşlara peşkeş mi çekmişler? Devletin birliğini tehlikeye düşürecek işler mi yapmışlar?
Bu belediyeler Koronavirus salgınından ekonomik olarak etkilenen vatandaşlarımız için yardım toplamışlar ve yardımları ihtiyaç sahiplerine dağıtmışlar. Yaptıkları işin hesabını da şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşmışlar. (Çok kötü örnek olmuşlar çoook!)
Bizim “devlet içinde devlet” yaratanlara değil, devlet gibi davranan devlet kurumlarına ihtiyacımız var.
*******************************
Yasal Değil Kılıfı
2860 sayılı Yardım Toplama Kanununa göre, illerde yardım toplamak isteyenlerin Validen izin alması gerekir.
Ancak belediyeler bu hükümden muaftır. Bağış toplayabilirler. Kendi özel kanunlarında somut ve açık hüküm bulunmaktadır.
Buna rağmen, Süleyman Soylu gibi diyelim ki, “bağış başka, yardım başka.” Belediyelerin de validen izin alması lazım.
Doğru bile olsa, böylesine olağanüstü bir durumda, Belediyelerin bu hizmetlerine katkı sağlamak yerine köstek olmak mı gerekir? Devlet olmak bu mudur?
Düşünün ki, şu anda hiçbir izne tabi olmaksızın aynı yardım kampanyasını TÜRGEV veya Deniz Feneri yaparsa yasal; Belediyeler yapınca yasa dışı, hatta “Devlet içinde devlet olma” çabası.
Şimdi Belediyeler engellendiği için AKP’ye güvenmeyen vatandaşlar yardım yapmayacak. Emsal teşkil edeceği için AKP’li Belediyeler de vatandaşın yardımlarına öncülük edemeyecek.
Böyle bir zamanda, böyle bir konuda bile katı particilik yapan AKP zihniyetinin zararını maalesef yine dar gelirli vatandaşımız görecek.
*******************************
Sözün Özü
Prof. Dr. Özgür Demirtaş’tan.
Bir ülke topladığı vergileri doğru şekilde kullanırsa; Her türlü zorluğun altından kalkar.
Ek vergiye, Ek ödeneğe, Ek yardıma, hiçbir şeye, ihtiyacı kalmaz…
İhtiyacı kalıyorsa, vergileri doğru kullanmamış demektir.

