1.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ocak 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 14

Oku ve Kendini Mânen Doku

     “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku.

     Yoksa hayvan ve câmid (cansız) hükmünde insan olmak ihtimali var.”

     x

     “İnsan bu kâinata taallümle (öğrenerek) tekemmül etmek (erginleşmek) için gönderilmiştir. Bu taallüm için gerekli istidat ve kabiliyetler insanın fıtratına dercedilmiş (konmuştur). Onun içindir ki ‘okumak’ insanın fıtratı (yaratılışı)nın bir gereği ve zarûretidir. Bu asırda, sosyal medya ve siyaset âleminin; insanları kendisine esir ettiği bir zamanda okumak, ne kadar kymetli bir fiil değil mi?

     Allah’ın ilk emri de zaten ‘Oku!’ değil mi? ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alâkdan (kan pıhtısından) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.’ (Alak Sûresi: 1-5)

     Sanırım okumak çok yönlü olmalı. İnsanları, çiçekleri, böcekleri, hayvanları ve bitkileri tefekkürî şekilde okumak olmalı. Tekrar tekrar, başa dönerek tekrar ederek okumak olmalı. Çünkü tekrarda te’kîd vardır. Kuvvet ve enerji vardır. ‘Tuğla tuğla üstüne koymak tekrar değil tesistir.’ der Zübeyir Gündüzalp.

     Önce Allah’ın adıyla ‘Bismillah’ ile başlayarak okumak. İnsanın simasındaki vâhidiyet içindeki ehadiyet tecellîsini okumak. Âlem-i asgar (küçük âlem) olan kendimizi okumak. Önce enfüsî (nefsî, iç âleme ait), sonra afakî (dış dünyaya dair) tefekkür sırasına uyarak, eşyayı ve eşyada tecellî eden (yansıyan) esmayı (İlâhî isimleri) okumak. Kur’anı, kelam-ı ezelî olarak, Cebrail’in (as) Peygamber Efendimize (asm) okuduğu ânı hatırlayarak okumak. Tefsirleri Kur’an’a muhatap olarak ve kudsiyetini Kur’an’dan aldığını bilerek ve mehaz (kaynak)daki kudsiyete şeffaf bir ayna olduğunu idrak ederek okumak.

     Tecelli-i esma olan kitab-ı kâinat satırları altında saklı olan hadisatın perdeli hakikatlerini okumak. Bürhan-ı natık (konuşan delil) olan Peygamber Efendimizin (asm) hayatını ve onun hayatının her bir karesini ve Sünnetini okumak ve yaşamak. Asr-ı Saadetin karelerini, her asra bakan cihetlerini atlamadan satır satır okumak.” (Abdülbâkî Çimiç)

x

     “Oku, oku. Her gün oku. Okudukça oku ki, ruhun nur-u İlâhî ile parlasın. Kalbin nur-u Kur’ân’la temizlensin. Aklın nur-u İslâm’la işlesin ve yükselsin.

     Okumak bir şeydir, ama her şey o bir şeyden çıkıyor.

     Bütün tehlike okuyamamaktan çıkıyor.

     Okuyamamaktan kork.

     Harfi harfine kitabî ol.

     Tenkit için okur, istifade edemez. Başkası için okur, istifade edemez. Kendi nefsi için okur, istifade eder.

     Hizmet için değil, nefsimi ıslah için okumalıyım.

     İstidatları inkişaf ettirmek için çok okumak.

     Daima okumak.

     Dem ve damarlarımıza karışacak derecede okumak.

     Az da olsa devamlı okumak.

     Okumak, yazmak, dinlemek, susmak.

     Satır satır, kelime kelime okumak.

     Hizmet hizmet derken,

     şahsî dersini unutanın hizmeti muvakkat (geçici) olur.

     Hususî okumanı terk etme.

     Her şey, her mes’ele okumakla halledilir.

     Zira eserlerde hepsi var. Fakat insan görmüyor.”

     (Zübeyir Gündüzalp)

Sağlıkta Dönüşüm ve Sonrasına Bir Bakış(2)

  “Halk içinde muteber bir nesne yok Devlet gibi,

Olmaya Devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”

– Kanuni Sultan Süleyman

 Sağlıkta dönüşüm ile özel sağlık kurumlarına yeni imkân ve kolaylıklar sağlanmıştır. Özel hastane ve sağlık merkezi sayısında ciddi artış olmuştur.2002’de 271 özel hastanemiz varken bu sayı şimdi 57’dir. Yatak sayısı 12 binden 51 bine çıkmıştır. Ülke genelinde 30 bin uzman 5 bin pratisyen hekim buralarda çalışıp sağlık hizmeti vermektedir.2024 yılındaki toplam 6 milyon müdahalenin 1,5 milyonunun bu özel kurumlarımızda yapıldığı bilgisi anlamlıdır. Yurt dışından gelen 1,5 milyon kişiye verilen sağlık hizmeti ile sağlık turizmine önemli katkı sağlanmaktadır. Ailelerinin de getirileri ele alındığında 10milyar dolarlık bir ekonomik girdi sağlandığı düşünülmektedir. Bu bilgiler bu kurumlarımız için övünç kaynağı olmakla birlikte buraların da çözüme muhtaç sorunları vardır.

   Bu kurumların aldığı ücretler SUT(Sağlık Uygulama Talimatı) üzerinden olmaktadır. Başlangıçta, 2006’daki muayene ücreti 16TL (10 Dolar) iken 2024’de 110TL(3 Dolar)dır. Diğer kalemlerde de benzeri durum vardır. Mide yıkamanın 110 lira, araba yıkamanın 500 lira olduğu bilgisi bu kurumlarımızın ancak çok fark alarak hizmet verebileceği gerçeğini göstermektedir. Özel kurumlar başlangıçta çok az fark alarak çalışabilir ve halkımız buralardan daha çok istifade ederken şimdi çok ciddi farklar alındığı için ancak çok imkanı olanlar ve özel sigortalılar buralara gelebilmektedir. SUT’un güncellenmesi ve özel sigortacılığın yeni destek ve düzenlemeler ile daha yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Buralarda çalışan hekimlerin özlük haklarının daha iyi ve güvenli olmasına yönelik çalışmalara da ihtiyaç vardır.

   Hekimliğin daha bağımsız ve özgün bir çalışma şekli de muayenehane hekimliğidir. Belirli bir kıdemden sonra hekimlere bu şekilde çalışabilme imkan ve kolaylıkları verilmelidir. Muayenehane hekimliğine de özel hastanelere sağlanan imkanların verilmesi yanında büro hekimliğini zorlaştıran yönetmelikler gözden geçirilip yeniden düzenlenmelidir. Bu, hekimlikteki cazibeyi artıracağı gibi sağlık hizmetinde güveni artırıcı bir rekabet imkanı da yaratacaktır.

   Sağlıktaki ŞİDDET olayları çok can sıkıcıdır. Tabii ki şiddetin hiçbir alanda olmaması gerekir. Ama sağlık çalışanlarının her türlü şiddete karşı güvende olmaları sağlanmalı, şiddet olaylarında “SIFIR TOLERANS” gösterilmelidir.

Her meslekte olduğu gibi sağlık çalışanlarımız arasında da yaptığı işin önem ve ciddiyetini tam anlayamamış kişiler vardır. Bunların sağlık çalışanları arasında çok az olduğunu düşünüyorum. Bu çürük elmalara bakıp hekimleri, sağlık çalışanlarını günah keçisi yapmamalıyız. Onlara gerekli sevgi ve saygımızı göstermeliyiz.

   Tıbbi Atık: İlk yönetmeliği 1993’de çıkmakla birlikte bu konudaki ciddi çalışmalar 2005’den sonradır. Daha önceden bu atıklar çoğunlukla normal çöp muamelesi görüyordu.2005’den itibaren enfekte atık, tehlikeli atık ve patolojik atıklar olarak ayrı ve özel kaplarda toplanıp;  özellikli yerlerde biriktirilip, taşıma ve imhası uygun şekilde yapılmaya başlanmıştır. Böylece çevre ve insan sağlığı için önemli ve bilimsel hizmet verilmektedir.2005’den bugüne tıbbi malzemelerde çeşitlenme ve kullanış şekillerinde yenilikler olmuştur. 2005’de çıkarılan yönetmelikte tıbbi atık olarak tanımlanan bir kısım plastik, kauçuk ve cam malzemeler  geri dönüşüme uygun olmasına rağmen kural gereği imhaya gitmektedir. Kaba bir gözlem ve çalışmam sonucu çalıştığım 100 yataklı hastanenin yıllık 100 tona yakın tıbbi atığının 25 tonu bence bu özelliktedir. Sıfır Atık gibi bir iddiası olan ülkemizin bu tıbbi atık konusunda da yeni bir çalışma yapıp geri dönüşüme kolayca kazandırılabilecek olanların bu şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.

   Sağlıkta eğitim: Sağlık konusunda doğru alışkanlıkların edinilmesine yönelik bilgiler anaokulundan başlayıp tüm okul dönemlerinde devam ettirilmelidir. Tüm yayın araçları ile uygun şekilde bilgilendirmeler yapılarak insanımızın sağlığını koruması ve hastalık hallerinde nasıl tedbirler alıp nerelere gideceği yönünde bilgilendirmeler yapılmalıdır. Bu bilgilenme insanlarımızın hekim ve sağlık kurumları ile ilişkilerini daha doğru ve verimli kılacaktır.

    Hekimlik bilgi ve sanatın birlikte uygulandığı bir meslek olup hoca talebe ilişkisi ayrı bir önemdedir. Bu mesleği kazandıran kurumlardaki eğitimin kalite ve standardı olmalıdır. Son10-15 yılda açılan bu konudaki yeterlilikleri takip ve kontrol edilmelidir. Aynı durum hemşire, sağlık teknikeri gibi yardımcı sağlık personeli yetiştiren yerler içinde geçerlidir.(Prof.Dr. Haldun Güner-Akademik Akıl).Tıbbi bilgiler hızla değişip yenilenmektedir. Ankara Tıp Fakültesinin meşhur anatomi hocası olan Kaplan hoca  “Arkadaşlar okumayı ihmal eder, bırakırsanız 30 yıl sonra kol kemiğini tutarak buna femur(bacak kemiğimiz) diyen bir cahile dönersiniz” demişti. Şimdiki yenilenme hızı çok daha fazla olup mezuniyet sonrası meslek içi eğitim çok daha önemli olmaktadır. Bunun için Sağlık Bakanlığımızın mümkünse her yıl, ama mutlaka 3-5 yılda bir mecburi ve puanlaması önemli olacak şekilde eğitim programları yapmalıdır.

    Diğer bir sorunumuz son yıllarda daha belirginleşen tıpta uzmanlık tercihlerindeki sapmadır. Son yıllarda branş tercihlerinde cerrahi-ortopedi-kadın doğum- çocuk gibi branşların giriş puanları düşerken cildiye-fizik tedavi-plastik cerrahi gibi branşların giriş puanları tavan yapmaktadır. Çocuk cerrahisi gibi bazı branşlarda  kadrolar bile dolmamaktadır(Dr.Sedat Olcayto,2025 TUS değerlendirimi).

Tıp fakültesini bitiren her hekim kıymetli; her branş değerlidir. Ama ana branşlar insan hayatı için ölümcül vakalara bakıp müdahale etmesi ile ayrı bir öneme haizdir. Buraların tercihi daha fazla idealizm ve bu branşlardaki hizmetler daha çok fedakarlık ister özelliktedir. Dolayısı ile olaya bu yönü ile bakıp uygun yeni teşvik edici şartlar ile bu gidişi düzeltmek gerekmektedir.

   Yazımı büyük hekim İbn-i Sina’nın öğrencisi de olan Yusuf Has Hacib’in Kutadgu-Bilig eserinden aldığım şu mısralar ile bağlıyorum:

                 “Hastalık insana ölüm rehberidir,

                  Ölüm ise insana hayat arkadaşıdır.

                  Hekimi kendine yakın ve iyi tut,

                  Onun haklarını koru.”

İyilik ve sağlıkta olunuz.

*Bu değerlendirme kişisel tecrübe ve gözlemlerim yanında Sağlık Bakanlığı, TTB ve Hekim Sen gibi kurumlarımızın kaynaklarından istifade edilerek yapılmıştır.

Kitap Okuma Üzerine

Günümüzde kitap okumanın önemi her şeye rağmen gittikçe artmaktadır. Finlandiya gibi ülkelerde okuryazarlık oranının neredeyse %100’e ulaşmıştır.

Azerbaycan ve Küba başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde okuryazarlık oranının yüzde 100’lere ulaştığı bilinmektedir.

Dünyada kitap okuma alışkanlıklarına dair hazırlanan yeni bir rapor, ülkelerin yıllık ortalama kitap okuma sürelerine göre sıralandığı verileri ortaya koydu.

World Population Review ve CEO World Magazine tarafından yayımlanan verilere göre, kitap okumaya en çok zaman ayıran ülke yıllık ortalama 357 saat ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) oldu. Onu 352 saatle Hindistan, 343 saatle Birleşik Krallık izledi.

Avrupa ülkeleri de listenin üst sıralarında yer aldı. Fransa 305 saat, İtalya 278 saat, Rusya 223 saatlik kitap okuma süresiyle dikkat çekerken; Avustralya 217 saat, İspanya ve Hollanda ise 187 saatlik ortalamalarıyla sıralamada öne çıktı.

Türkiye, kişi başı yıllık ortalama 130 saat kitap okuma süresiyle listenin ortalarında konumlandı. Bu rakam, okuma alışkanlıklarının gelişmiş olduğu ülkelerle kıyaslandığında daha düşük bir seviyede yer alıyor.

 İsviçre’nin 157 saatle hemen üst sırada olduğu listede, Türkiye’nin ardından gelen ülkeler ise yıllık 60 saatin altında kitap okuma oranlarına sahip.

Listenin son sıralarında Brunei, Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkeler yer aldı. Bu ülkelerde yıllık ortalama kitap okuma süresi 60 saat olarak hesaplandı. En düşük ortalama ise 58 saat ile Afganistan’a ait.

Teknolojinin gelişmesiyle sesli kitaplara ve e-kitaplara ilgi artsa da basılı kitaplar, dünya genelinde daha çok tercih ediliyor.

ABD merkezli editörlük şirketi Global English Editing’in verilerine göre, dünyadaki okuyucuların yüzde 66’sı basılı kitap kullanmakta.

Dünyada en çok okunan kitapların başında ise Kur’an-ı Kerim geliyor.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mao Zedong’un beyanlarından derlenen “Başkan Mao’dan Seçme Sözler” de en popüler kitaplar listesinde üçüncü sırada yer alıyor.

Miguel de Cervantes’in “Don Kişot” kitabı ile JK Rowling’in yazdığı “Harry Potter” serisi de dünyada en çok okunan edebiyat eserleri arasında bulunuyor.

Dünyanın en çok okunan diğer kitapları Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi”, JRR Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesi, Antoine de Saint-Exupery’nin “Küçük Prens”, Lewis Carroll’ın “Alice Harikalar Diyarında” ile Agatha Christie’nin “10 Küçük Zenci” eserleri şeklinde sıralanıyor.

Nesillere göre okuma alışkanlıklarına bakıldığında, Y kuşağı, en çok kitap okuyan jenerasyon. Z kuşağının kitap okuma süresinde pandemi sürecinde önemli bir artış kaydettiği görülüyor.

Ayrıca Z kuşağı okuyacağı kitapları seçerken sosyal medyadan yardım alıyor. Silent Generation (1925-1945 yılları arasında doğanlar) ve Baby Boomer (1946-1964 yılları arasında doğumlar) olarak adlandırılan bu iki jenerasyon kitap seçerken “En çok satılan” kategorisinden tercih ediyor.

     Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7. Türkiye’de de yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Japonya’da 1 kişi yılda ortalama 25 kitap okurken, Türkiye’de bu oran 6 kişi 1 kitap okuyor.

     Türkiye’de yükseköğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yükseköğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.

  Türkiye’deki halk kütüphanelerinin sayısı 1.350. Kütüphane üyesi sayısı 427 bin. Toplam okuyucu sayısı 20.706.526. Türkiye’de 50 bin kişiye bir kütüphane düşerken, Almanya’da 7, İngiltere de 13, Finlandiya da 4, AB ortalaması 7 kütüphane düşüyor.

Uzmanlara göre, bir ülkenin kitap okuma alışkanlığı; eğitim sisteminin niteliği, yayıncılık sektörünün gücü, dijital içeriğe erişim olanakları ve aile içinde teşvik edilen kültürel alışkanlıklarla doğrudan bağlantılı.

Okuma süresinin yüksek olduğu ülkelerde genellikle güçlü kütüphane altyapısı, kitaplara kolay erişim, çocuk yaşta okuma alışkanlığı kazandırma politikaları ve medya yoluyla okumanın teşvik edilmesi gibi unsurlar öne çıkıyor.

Düşük kitap okuma oranına sahip ülkelerde ise ekonomik zorluklar, eğitime erişimdeki eşitsizlikler, okuma kültürünün yaygınlaşmaması ve dijital içeriklere yönelim gibi faktörlerin etkili olduğu değerlendiriliyor.

Kitap okuma sadece bireysel değil, toplumsal da bir gelişim göstergesi. Kitap okuma alışkanlığı, bireylerin dil becerilerinden analitik düşünme yeteneğine kadar birçok alanda gelişim göstermesini sağlarken; toplumsal ölçekte okur-yazar oranını artırmak, düşünce çeşitliliğini teşvik etmek ve kültürel zenginliği yaygınlaştırmak gibi katkılarda bulunuyor.

Uzmanlar, ülkelerin yalnızca kitap basımını artırmakla değil, aynı zamanda okuma kültürünü küçük yaşlardan itibaren destekleyecek projelere ve politikaların yaygınlaştırılmasına ihtiyaç duyduğunu vurgulamakta.

Sevgiyle kalın…

Görünmeyen Yük ve Sessiz Direniş

Çevremizde kanserle, başka ciddi ya da ölümcül hastalıklarla mücadele eden yakınlarımız, dostlarımız vardır. Bu mücadele belki de farkında olmadığımız bir durum aslında.

Hastalık sadece bedensel bir sorun değil, aynı zamanda insanı çevresinden koparan, kimliğini ve ilişkilerini dönüştüren bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Bu tür ciddi hastalıklar genellikle beden üzerinde etkiliymiş gibi düşünülür, çünkü ağrılar vardır, halsizlik vardır, tedavi sürer, ilaçlar kullanılır. Ancak gerçekte hastalık, insanın duygusal dünyasını ve sosyal bağlarını da kökten sarsar. Korku, umutsuzluk ve endişenin getirdiği kırılganlık kimi zaman en yakınlarımız tarafından bile yanlış anlaşılabilir. Bazı insanlar, özellikle güçlü ya da “dayanıklı” olarak bilinen bir aile üyesinin ağlamasına, korkmasına, duygusal olmasına tahammül edemezler. Onun üzülmesini görmektense, “güçlü ol, pes etme” diyerek aslında duygularını bastırmasını isterler. Bunun sonucunda hasta olan kişi şunu hisseder:  “Ben üzülürsem onları üzerim. O halde susmalıyım.” Yani, hem hastalığın fiziksel yükünü taşır, hem de duygusal acısını paylaşamamanın yalnızlığı içinde kalır. Fiziksel acı gözle görülür, ölçülür. Ama duygusal acı, sevilmek isterken anlaşılmamak, konuşmak isterken susturulmak, çok daha derin ve gizli bir yaradır.

Burada toplumsal rollerin, özellikle de “güçlü olma zorunluluğunun” birey üzerindeki yıkıcı etkisi görülmektedir. Bazı insanlar, özellikle erkekler, babalar, aile reisleri, liderler ya da “herkesin güvendiği” kişiler, hayatları boyunca dayanıklı, duygusuz, güçlü görünmeleri gerektiği düşüncesiyle yetişirler. Toplum onlardan “her koşulda dik durmalarını”, “ağlamamalarını”, “herkese moral vermelerini” bekler. Ancak bu, insanın doğasına aykırı bir beklentidir. Çünkü acı çekmek, korkmak, kırılmak da insan olmanın parçasıdır. Ancak toplumsal roller kişinin, çevresindekileri korumak için, onların yıkılmaması için kendi acısını gizlemesini ister. Böylece, herkesin dayandığı “sütun” aslında içten içe çatlar. Bu stoik (duygusuz, dayanıklı, sarsılmaz) duruşun arkasında aslında sessiz bir çığlık vardır. Bu “stoik duruş”, toplum tarafından alkışlanır ama aslında insanı tüketir.

Bu yüzden bu kişilere “saygı” duyarken, onların yükünü de “görmek” gerekmektedir.

İnsanın Farkı 

     İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın asıl görevi iman ve duadır. Küfür / imansızlık, insanı gayet / son derece acz içinde bir canavar hayvan eder. Hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farklar, buna açık bir delil / kanıt olup, insanın iman ile insan olduğunu gösterir.

     Çünkü hayvan, dünyaya geldiği vakit, sanki başka bir âlemde gelişmiş gibi, istidadına göre mükemmel / noksansız olarak gelir. Yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün hayat şartlarını ve kâinatla olan münasebetini ve hayat kanunlarını öğrenir. Meleke ve maharet sahibi olur.

     İnsanın yirmi senede kazandığı, hayatta kalma gücünü, tecrübeye dayalı ustalığını; yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan öğrenir. Yani ona ilham olunur.

     Demek, hayvanın asıl görevi öğrenerek gelişmek değildir. Bilgi edinerek ilerlemek ve yükselmek değildir. Aczini göstermekle medet / yardım istemek ve dua etmek hiç değildir.

     Belki vazîfesi, kabiliyetine göre hareket etmek ve yaratılışının gereğini yapmak olan ubudiyet / kulluktur.

     İnsan ise, dünyaya gelişinde, her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil. Hatta yirmi senede tamamen hayat şartlarını öğrenemiyor. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç. Hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor.

     On beş senede ancak zarar ve menfaatini fark eder. İnsanî hayatın yardımıyla ancak menfaat ve yararlarını kendine çeker ve zararlarından sakınabilir.

     Demek ki, insanın fıtrî / yaratılıştan gelen vazîfesi öğrenerek, kendini geliştirmesi, dua ile ubudiyet / kulluktur. Yani “Kimin merhametiyle böyle hikmetli ve gayeli bir şekilde idare olunuyorum? Kimin kerem ve yardımıyla böyle şefkatli terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazlı bir şekilde besleniyorum ve idare ediliyorum?” gibi soruların cevaplarını bilmektir. Binde ancak birisine eli yetişemediği ihtiyaçlarına dair, bütün ihtiyaçları yerine getiren Kadıü’l-Hâcât olan Allah’a acz ve fakr dili ile yalvarmak, O’ndan istemek ve O’na dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın kanatlarıyla kulluğun yüksek makamına uçmaktır.

     Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla kemale ermesi için getirilmiştir. Çünkü mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır. Bütün hakikî ilimlerin esası, madeni, nûru ve rûhu ise Marifetullah’ta mahfûz. Allah’ı lâyıkıyla bilmek potansiyelinde mevcut. Allah’a tahkikî imanla bağlı oluş keyfiyet ve mefhumunda yer almakta.

     Hem, insan nihayetsiz aczi olduğu halde; nihayetsiz belâlara maruz. Hadsiz düşmanların hücumuna uğramakta. Nihayetsiz fakrına rağmen sayısız ihtiyaç ve istekleri var. İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, yaratılışı gereği asıl görevi; imandan sonra duadır. Dua ise ubudiyet ve kulluğun esası ve temelidir.

     Nasıl bir çocuk; eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî / harekete geçerek, ya kavlî / sözlü olarak acz diliyle, bir dua ederek maksadına erer.

     Öyle de, insan, bütün canlılar âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir.

     Rahman ve Rahîm olan Allah’ın dergâhında / kapısında,

     Ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmesi gerekir.

     Tâ ki, maksatları ona musahhar / emrine amâde olsun.

     Veya ona bağlanışın şükrünü eda etsin.

     Yoksa, bir sinekten vaveyla eden / yaygara koparan ahmak ve haylaz bir çocuk gibi,

     “Ben kuvvetimle bu etki kabiliyeti olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acip şeyleri  kendime bağlıyorum.

     “Fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum!” deyip,

     Küfran-ı nimete / nimeti inkâra sapmak, insanlığın asıl fıtratına zıt olduğu gibi,

şiddetli bir azaba kendini müstehak eder / azabı hak etmiş olur.

Anlaşmamak Üzerine Anlaşmak

Anlaşmamak Üzerine Anlaşmak

Anlaşmamak üzerine anlaşmış gibiyiz. Ön yargıyla birbirimize kıyasıya vuruyoruz. Bunun adına da iletişim diyoruz, siyaset diyoruz, etkileşim diyoruz; en kötüsü de sosyalleşme diyoruz.

Birileri derdini anlatıyor, dinlemiyoruz; çözüm üretiyor, çözümde hinlik arıyoruz. Fitne fesat üretmede birinciliği kimseye kaptırmıyoruz. Biz niye böyleyiz?

Amacım, kimseyi aşağılamak veya savunmak değil, durum tespiti yapmak. SGK Başkanı bir açıklama yapmış. EYT yasasının çıkarılmasını, çalışanların pirim ödeme sürelerinin kısalığını ve emekli olma yaşının düşüklüğünü, ülkemizde insan ömrü uzadığı için emeklilerin şimdi daha fazla süre emekli maaşı almasını emekli maaşlarındaki düşüklüğün sebebi olarak ifade etmiş. Batı’daki sayısal verilerle bizdeki veriler arasındaki uçurumu vurgulayarak açıklamasını inandırıcı hale getirmeye çalışmış.

Sen misin bunları söyleyen? Adamı tefe koymuşlar, linç kampanyası başlatmışlar. Söylenen her sözde art niyet, yapılan her işte kusur arayan birtakım “her şeye karşıcı” siyaset ve sendika erbabına göre Başkan, Türkiye’de emeklilerin erken ölmesini istemiş. Olaylara at gözlüğüyle bakan, sapla samanı karıştırmayı siyaset yapmak zanneden biri de: “Almanya’da bir saat çalışan işçi 12-13 euro alıyor. Marketten 15 euroya 1 kilogram et alabiliyor. Biz 1 kilogram et alabilmek için 1.5 gün çalışıyoruz. Mukayese edecekseniz bunları edin.” demiş. Nedense bu ülkelerde sigorta pirim oranlarının, emekli olma yaşının daha yüksek olduğunu ve EYT gibi bir ucube yasanın çıkarılmasının mümkün olamayacağını söylemekten kaçınmış. Lafı, kirli siyasetin başka alanlarına kaydırmış.

Birbirini anlamamak için anlaşmış bir kaotik toplum inşa ediyor siyaset.

EYT, bir dönemde “Onlar ne veriyorsa ben iki katını veriyorum.” diyen basiret yoksunu siyaset erbabının bugünlere taşıdığı bir kamburdu. Günümüz partileri de bunu istismar etti, mevcut hükümet seçim kazanabilmek için, daha önce hiç gündemine almadığı halde bu yasayı çıkarmak zorunda kaldı. Pek çok insan, az pirim ödemelerine rağmen erken yaşta emeklilik hakkı kazandı. Emekli sayısı arttı, maaşları tarihin en düşük seviyesinde kaldı. Emekli maaşları arasındaki uçurum da derinleşti.

Bu, sayısal çoğunluğu doğru düşünce kabul eden demokratik sistemin ürettiği bir acayip armağandır(!) Hiçbir hesap uzmanının hakkaniyetle çözemeyeceği çarpık denklem üzerine siyaset yapan politikacılar utansın. Utanmak da bir dürüstlüktür.

Ben de bir emekliyim. Kırk iki yaşında emekli oldum. Çalıştığım yıllardan daha fazla yıldır emekli maaşı alıyorum. Emekli maaşım, açlık seviyesinin de altında. Ama ne Almanya’daki kadar yüksek pirim ödedim ne de uzun süre çalıştım. Ne kadar emek, o kadar yemek. Dürüstlük bunu da görmeyi gerektirir.

Erken emekli olmayı ben istemedim, sistem beni zorladı. Bu nasıl bir sistem ki insanını hem erken emekli ederek âtıl hale getiriyor hem de açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm ediyor. Bu sistemi düzeltecek samimi siyasetçilere ihtiyaç var. Gerçekleri haykıran bürokratları linç eden politikacılar bu ülkede pirim yapmamalı. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” sözü bize ayar vermemeli.

Sosyal güvenlik sisteminde hesap hatası yapıldığını düşünüyorum. Daha adil bir sistem kurulabilir. Özellikle sağlık alanında denetimin zayıf, israfın yüksek olduğunu gözlüyorum. İnsan unsuru ve maddi kıymetler daha rantabl değerlendirilebilir. Reorganizasyon, şart. Kırk yamalı bohça, artık dikiş tutmuyor. Yeni kumaşa, yeniden ölçüp biçecek terzilere ihtiyaç var.

 Kendime emekli denmesini hiç kabullenemedim, emekliliği yakıştıramadım. Emeklilik, bazıları için özlem, bazıları için bir kompleks. Olması gereken, emekli olmak ve onun getireceği güvence değil, bu ülkede yaşayan her bireyin her yaşında kendini gününde ve yarınında endişeden azade hissetmesidir. Üretmek ve sorumluluk, belli dönemlere mahsus değil, beşikten mezara kadardır. Sosyal güvenlik sistemi bu ön kabuller üzerine kurulmalıdır.

Sosyal güvenlik, insan hayatının bütünüdür, seçim malzemesi kesinlikle olmamalıdır. Hesabi değil, hasbi insanlara ihtiyaç var. Kimse, mağduriyetten nemalanmasın, herkes yapması gerekeni dürüstçe yapsın.

Toplu İğne Psikolojisi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Altay tankı teslim töreninde yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Sizleri şöyle 20-25 yıl geriye götürmek istiyorum, ülkemizde bir toplu iğne üretebiliyor muyduk?… Şu anda hamdolsun silahlarını üreten bir Türkiye var.”

Bu sözün yanlışlığı, AKP öncesi Cumhuriyet döneminde yapılan sanayi hamleleri çok sayıda yazı ve paylaşımda örneklerle anlatıldı. Ama bu söz, sadece tarih bilgisi bakımından değil, psikolojik olarak da incelenmeye değer. Çünkü bu tür söylemler, geçmişi silip bugünü sıfırdan kurma iddiasını taşır.

Erdoğan’ın “bizden önce hiçbir şey yoktu” sözleri, Cumhuriyet’in mirasını yok saymakla kalmıyor, aynı zamanda “yeniden kurucu liderlik” iddiasını da besliyor.

Anıtkabir törenlerinde, içeri alınan yaklaşık 100 kişiye, CB mozoleden çıkınca slogan atıp tezahürat yaptırmak da bu amaca hizmet eder. “Ölüye de diriye de saygısızlıktır” ama bu çirkin uygulama yıllardır devam ediyor.

****

Sosyoloji ve psikoloji literatüründe bu duruma “karizmatik otorite” deniyor. (Max Weber).

Karizmatik lider, eski düzeni “karanlık çağ”, kendi dönemini “ışığın başlangıcı” olarak resmeder. Böylece sadece bir siyasetçi değil, yeniden doğuşun simgesi haline gelmek ister.

Bu konuyu anlamak için internette bir araştırma yaptım. Bu yapıyı açıklayan Freud’un “baba kompleksi”, Adorno’nun “otoriter kişilik” ve Rosenthal’ın “narsisistik liderlik” teorileri karşıma çıktı. Bu teoriler, farklı dönemlerde yapılmış olsa da hepsi “gücü kutsallaştırma eğilimini” tarif eder.

Lider, önceki otorite figürünü (örneğin Atatürk’ü) bilinçdışı düzeyde aşmak ister.

Bu, düşmanlık değil, yer değiştirme arzusudur: “Artık ben o makamdayım” vurgusudur.

Usta gazeteci Tanzer Ünal “Atatürk’ü unutturma, Atatürk’ün yerine geçme” çabası bakımında İsmet İnönü ve R. Tayyip Erdoğan uygulamalarının benzer olduğunu yazdı.

İsmet İnönü Atatürk’ün resimlerini her yerden ve her şeyden kaldırıp, yerine kendi resimlerini koymuştu. Bu yaptıklarını, dönemin Başbakan Yardımcısı, Kemal Satır’a şöyle açıklamıştı: “Atatürk gibi eşsiz bir kahramana halef olmuştum. Benim için en büyük tehlike O’nun gölgesi altında erimek ve ezilmek idi.”

 Anıtkabir’de her bayramda ve 10 Kasımlarda yüzbinlerce ziyaretçinin derin bağlılık ve saygı gösterisi dikkat çekiyor. Genç kuşakta Atatürk sevgisinin yükselmesi, ‘kıyas yoluyla’ uyanan bir sağduyunun da göstergesidir.

“Kendinizi sayacağım siyasi kimliklerden hangisi veya hangileri ile tanımlarsınız’ sorusuna ilk kez oy kullanacak gençler arasında “Atatürkçüyüm” diyenlerin oranı yüzde 40’ın üzerinde çıkıyor.

Bunların, bugünün tek adamını da “Atatürk’ün gölgesi altında erimek ve ezilmek” gibibir ruh haline sürüklemesi doğaldır.

Ancak “toplu iğne bile üretemiyorduk” gibi sözler bu ruh halini tedavi etmez.

*******************************

Sadık Medya

Karizmatik otorite yaratma hikâyesinin tek kahramanı “lider” değildir. Bu tür rejimlerin etrafında, lidere kayıtsız şartsız sadakat gösteren bir medya ve sosyal çevre oluşur /oluşturulur.

Bunlar, bilimde “güdümlü akıl yürütme” ve “bilişsel çelişki” olarak bilinen iki mekanizmanın ürünüdür.

Mesela Almanya Şansölyesi Olaf Scholz’un Türkiye’ye gelişinde kendi valizini ve laptopunu taşıdığı görüntü, kamuoyunda “mütevazı liderlik” sembolü olarak paylaşıldı.

Bu görüntü Almanya’da dikkat çekmedi. Ama Türkiye’de Erdoğan’ın yüzlerce araçlık konvoyları ve özel uçak filosuyla verdiği görüntülerle kendiliğinden bir karşılaştırma yarattı.

Bunun üzerine Ahmet Hakan, Hürriyet’te şu başlıkla yazı yazdı: “Valizini kendi taşıyormuş… Aman da aman!”

Bu alaycı tavır, aslında bir mizah değil; psikolojik savunma refleksidir.

Ahmet Hakan, Almanya Başbakanının tavrını “Acayip sinematografik. Bilhassa çalışılmış gibi bir hava var. Doğallıktan eser yok” diye tarif etmiş.

Ahmet Hakan’ın tavrıyla devam edeyim. Bence de Erdoğan’ın yüzlerce araçlık konvoyla Cuma namazına gitmesi son derece doğal. Şimdi düşünebiliyor musunuz “dünya lideri Erdoğan” tarifeli uçakla bir yabancı ülkeye gitmiş, bavulunu, çantasını kendi taşıyor. Bu kadar “itibarsız” bir görüntüde “doğallık” olabilir mi? Ama bu Almanlar bir tuhaf. Merkel de böyleydi. İskandinav ülkelerin başbakanları da böyle. Örnek alacaksanız Ortadoğu’nun itibarlı şeyhlerini alın değil mi?

Neyse, biz yine ciddiyetle Ahmet Hakangilleri anlamaya çalışalım. Bir teoriye göre, kişi inandığı liderin yanlış bir davranışını gördüğünde, bunu rasyonelleştirerek iç huzurunu korumaya çalışırmış. Yani liderin hatasını görmek yerine, o hatayı “fazilet” gibi gösterirmiş.

Bilim insanları bunu, “sadece menfaat değil daha çok kendini ikna etme davranışıdır” diye açıklıyorlar.

*******************************

Yankı Odası

Karizmatik liderin çevresinde oluşan medya, kalemşor ve trol ekosistemi zamanla “gerçeklik üretim merkezine” dönüşür.

“GÜCÜN YANKI ODASI” kavramıyla tanımlandığı gibi, burada artık bilgi değil, çevre medyada yandaş yazarların ve sosyal medyada trollerin ürettiği onay yazıları dolaşır.

Gazeteci, lideri eleştirmeyerek konumunu korur; troller, sosyal medyada “bizim liderimiz en büyüktür” kampanyalarıyla sadakat sinyali verir.

Lider, yazar, kitle üçlüsü giderek “alternatif gerçeklik” üretir.

Sosyal psikologlar buna “kolektif narsisizm” diyor.  Grup, lideriyle özdeşleşir; ona yapılan eleştiri, artık ülkeye veya dine yapılmış sayılır. Böylece eleştiri “ihanet”, biat “erdem” haline gelir.

“Gerçek” artık yankılanmadığı için zihinlerde yok olur.

*******************************

Bir Toplu İğnenin Gösterdiği Gerçek

“Toplu iğne bile üretemiyorduk” sözü kazara söylenmiş değil. Buna benzer çok sözleri var:

2018’de söylediği “Türkiye’de bizden önce acaba evlerde fırın, buzdolabı bulabiliyor muyduk? Evimizde bir radyo vardı, televizyon dahi yoktu.”

1987’de açılan Adnan Menderes Havaalanını, 1955’te hizmete açılan Ankara Esenboğa Havalimanı’nı, 1992’de hizmete açılan Süleyman Demirel Üniversitesi’ni de “biz yaptık” dememiş miydi?

Bunlar, kendi siyasi kimliğini inşa etmek, milletin özgüvenini ve kolektif hafızasını “sıfırlamak” isteğinin dışa vurumudur.

Ancak toplumsal ilerleme, geçmişi silmekle değil, onun üzerine inşa etmekle olur. Cumhuriyet’in sanayi ve kültür mirasını inkâr etmek milli özgüveni de yıpratır.

Bir milletin büyüklüğü, liderinin sarayının büyüklüğü veya kaç araçla gezdiğiyle değil; gerçeği söyleyebilen, eleştiriden korkmayan insanlarının çokluğuyla ölçülür.

Kitabın İstedikleri

     Her Mü’min ve Müslüman,

     Kur’an âyetlerinin birçoğunu,

     Hadislerden de bir kısmını,

     Az çok bilir.

     Bunların, kendisinden neler istediğini,

     Neler yapması gerektiğini,

     Nasıl olması icap ettiğini bilir.

     Fakat bu Âyet ve Hadislerin gereklerini,

     Bilip inandığı halde, yerine getirmeyiş;

     Bilişinin tahkikî / araştırarak değil,

     Bilişinin taklidî / işiterek oluşundan!

     İlim değil, mâlûmat sahibi bir durum arz etmesinden.

     Çok zaman da, gaflet ve şuursuzluktan dolayı.

     Âyet ve Hadislere uyulması ve gereklerinin yapılması hususunda,

     Tembellik sebebiyle uzak duruşdan ileri gelmektedir.

     Böylece, Mü’min ve Müslüman olduğu halde,

     Amelden nasipsiz kalışın, kötü bir örneğini sergiler!

     Bu gibiler, vakit kaybetmeden kendine gelmeli.

     Şuur ve bilinç sahibi olmalı.

     Bu çeşit günahlardan uzak durmaya çalışmalı.

     Aksi takdirde, inandığı cezalara uğrayacağı;

     Âhirette kaçınılmaz olacak!                                                         

     -Allah göstermesin- bu zâfiyet;

     İmanı kaybetmekle de sonuçlanabilir!

     Çünkü:

     “Hak’la meşgul olmayanı, Bâtıl istilâ eder!”

     Hergün Kur’an ve Hadis’le beş on dakika olsun,

     Meşgul olarak, kendini îmanen zinde kılmamak; 

     Cehennem’e yaklaşmasına sebep olabilir!

     Maddî gıdasını ihmal eden;

     Bedenen zayıf düşeceği gibi,

     Mânevî gıdayı ihmal eden de,

     Mânen, Dînen, Îmanen,

     Zayıf düşmekten uzak kalamaz!

     Velhâsılı kelâm:

     Okunmayan Kitap;

     Faydalı olamayacağı gibi,

     Tatbîki ve uygulanması yapılmayan;

     Dinî Helâl ve Haramlara inanıp bilmek,

     Fakat gereklerini yerine getirmemek de;

     İnsanın günahtan kurtulmasına,

     Yeterli bir sebep olamaz!

     Unutulmamalı ki:

     Okumayan ve içeriğine kulak asmayan kimse;

     Kendisini -affedersiniz-

     Kitap taşıyan, kitap yüklü;

     Eşek durum ve hâline,

     -Maalesef- benzetmiş olur!

Değerler ve Güçlü Liderler

Bakalım ne zaman güçlü liderlere ve kurtarıcılara muhtaç olmayan bir toplum olabileceğiz?

Ne zaman? Bu aslında cevabını bildiğim bir soru. Temel değerlerimiz üzerinde milletçe fikir birliğine vardığımız zaman. Sonra bu değerleri yaşatan ve koruyan hukuk sistemimize herkes uyduğunda. Temel değerler üzerinde birlik varsa toplum, o değerlerin hukukuna da zaten uyacaktır. O hukuk eyleme göre sonuç tayin eden bir hukuktur. Adamına göre değil.

Temel değerler üzerinde ve hukuk üzerinde ittifak varsa idare kolaydır. Ne olursa ne yapılır, ne yaparsanız taltif edilirsiniz, ne yaparsanız cezalandırılırsınız, ne kadar ve nasıl ödüllendirilirsiniz, ne kadar ve nasıl cezalandırılırsınız… Hepsi bellidir. Yazılıdır. Yazılı değilse temeller belli olduğu için ödülün de cezanın da stratejinin de o temellerden çıkarılması kolaydır.

Kötü yönetilen toplumlarda değerler ve hukuk benimsenmemiştir. Dâhi liderler ve büyük kurtarıcılar böyle toplumlardan çıkar.

Lider ve lidokain

Onların değerler hususunda kafaları karışıktır. Hukuk değerlere dayanır. Dayanacak değerler olmayınca hukuka saygı gösterilip gösterilmeyeceği üzerinde tereddüt vardır. Böyle bir toplumun mensupları, fırtınalı bir denizde seyreden bir geminin güvertesinde gibidirler. Bir sonraki dalganın ayaklarının altındaki zemini ne tarafa yatıracağı belli değildir. Mutlaka bir yere, daha sabit, devrilmeyecek gibi görünen birine tutunmaya ihtiyaçları vardır. İşte tutunulacak o kişi dâhi liderdir, kurtarıcıdır. Kurtarıcıdır tabii. Her an ona tutunduklarına göre kurtarıcı değildir de nedir? Bugün ak olan yarın kara oluyorsa aklınızı ve namusunuzu korumanın tek yolu, lidere sıkı sıkıya sarılmaktır. Aklınız ve ilkeleriniz havlu attığında tek kurtarıcı, tek sabite odur. Lidokain gibidir. Hani diş dolgusu yapılırken, dişiniz çekilirken diş hekiminin enjekte ettiği… Ağzınız, diliniz uyuşur, kelimeleriniz birbirine dolaşır gibi olur ama acıyı hissetmezsiniz.

Değerlerin ve kuralların yönettiği toplumlarla büyük liderlerin yönettiği toplumların başka farkları da vardır. Hukuk toplumunda çok öğrenirseniz, çok çalışırsanız, zeki ve girişkenseniz, yepyeni metotlar, yepyeni süreçler ve ürünler buluyorsanız kazanırsınız. Etrafınız da kazanır.

Hukuk ve gelir dağılımı

Büyük liderlerin yönettiği toplumlarda başarınız, lidere mesafenizin karesiyle ters orantılıdır. Hatırladınız mı? Bu ışığın yayılırken şiddetinin azalmasının da formülüdür. Kimse kendinden ışıklı değildir. Herkes liderin ışığını yansıtır. En çok ışık alan en içtekilerdir ama o halkada pek az yer vardır. Dış halkalar daha kalabalıktır fakat ışık şiddeti düşer.

Bundan olmalı, lideri güçlü fakat değerleri ve hukuku zayıf toplumlarda gelir en yakındaki yüzde beşte, hatta o beşin de birinde toplanır. İç çemberde fazla yer yok… İşte Acemoğlu böyle toplumlara “extractive” diyor. Ben “istihraççı” diye çevirdim. İstihraç, bir madenin topraktan çıkarılması için kullanılan bir terim… Acemoğlu, toplumun yarattığı değeri çıkarıp alan bir azınlığın hâkim olduğu topluma istihraççı demiş. Hukuk ve değerlerin hâkim olduğu toplumdaysa servetin dağılımı daha kapsayıcıdır. Refah bir çemberde, bir noktada, bir tepede birikmez. Toplumun geniş kesimleri refah kapsamının içine girer ki Acemoğlu böyle toplumlara “inclusive”, “kapsayıcı” diyor.

Antropoloji ve saray mimarisi

Görüyor musunuz? Topluma ait bütün bilimler birbirine sıkı sıkıya bağlı. Toplum biliminden, yönetim biliminden girdik. Ekonomiye çıktı yolumuz. Buradan dönüp hukuk toplumu – güçlü lider toplumu ikiliğini antropoloji ve arkeolojide de takip edebiliriz. David Graeber ve David Wengrow, The Dawn of Everything- Her Şeyin Şafağı eserinde tam bunu yapıyorlar. İsterse binlerce yıl eskiye gitsinler ve tarihî belge bırakmasınlar, güçlü lider toplumları sarayların varlığından ve büyüklüğünden kendini ele veriyor. Astığı astık, kestiği kestik liderlerden de bahsediliyor. Ama Graeber ve Wengrow’a göre onların etki alanı saraylarından birkaç yüz metre sonra bitiyor. Çünkü ülkeyi kucaklayan bir yönetim için yine müşterek değerler ve ortak hukuk anlayışı gerekiyor. İnsanlar ancak içlerindeki değerlerle uyum içinde bir arada yaşayabiliyor. Herkesi denetlemek mümkün değil. Denetçileri de denetlemek, denetçilerin denetçilerini de denetlemek… Çalışmayan metotlar.

Turumuzu tarih öncesinden ve uzak diyarlardan daha yakına, ülkemize getirelim. Tarihçilerimiz Osmanlı’nın erken dönem saraylarının girişi düz ayakken Avrupa saraylarına şaşaalı merdivenlerle çıkılırdı diye anlatıyor.

Bu konu bitmez ama bir son not eklemek isterim… İslamiyet’teki “takva” kavramı da biraz paylaşılan değerlere ve o değerlere dayanan ve herkesin “içselleştirdiği” hukuka işaret etmiyor mu? Hudutları müfettişlerin, zaptiyelerin değil, değerlerin çizdiği bir topluma.