30.5 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1326

Yabancı Hakim

Ellili yıllarda yaşayanlar bilirler. O zamanlar Milli lig diye tanımlanan profesyonel birinci ligde maçlar oynanırken özellikle Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın birbirleriyle yaptıkları maçlarda yabancı ülkelerden gelen hakemler maçları yönetirdi. Sebep de yerli hakemlerimizin taraf tutabilecekleri endişesiydi. Ama daha sonraları hakemlerimize güven arttı yabancı hakemlerin yerini bugün olduğu gibi yerli hakemlerimiz aldı. Ve artık maçlarımızda yabancı hakemlerimiz yok.

Ergenekon davasının seyrini izlerken bazı politikacılar bazı yazarlar bazı hukukçular ve bazı profesör unvanlı kimseler elli sene önceki lig maçlarında olduğu gibi neredeyse dışardan savcı ve hakemler talep edecekler. Ama onları da kullanamayacaklarını bildikleri için böyle bir talepte bulunmuyorlar. Yoksa çoktan dışardan savcı ve hakimler isterlerdi. Bunları yapanlar okur yazarı olmayan hukukun h sini bile bilmeyenler olsa cahilliklerine verilir, neyse denir,  ama tümü öyle unvanlı kimseler ki şaşırmamak elde değil.

Bunlara bakılırsa iktidar partisi mahkemeleri eline almış adliyeyi babasının çiftliği gibi kafasına göre idare ediyor. Yargı bağımsızlığı diye, bir şey yok. İktidar emrediyor savcılar, hakimler baş üstüne efendim diyerek buyrulanı yapıyor. Peki bu yargı görevlileri bu görevlere ne zaman gelmişler onları buralara bu iktidarımı atamış. Yargıçlar ve savcılar sıradan devlet memurlarımı? İktidarın yargıya müdahalesi anayasa suçudur da muhalefetin yargıya müdahalesi anayasasal suç değil midir? Buna muhatap olan yargı organları niye ses çıkarmıyor? Yapılanları niye dava konusu yapmıyor acaba?

Ayıptır… Bunlar bu hareketleri ile davayı sulandırmayı amacından saptırıp yargı organlarına göz dağı vermeyi  hedefledikleri aşikar!!! Önümüzdeki günlerde yargı  kararı verir.  Üst mahkemeler de kararı onaylarsa biz yanılmışız özür dileriz diyeceklerine onların da taraf tuttuğunu söylerler. Üstelik bunu yapanlar demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalışanlar varlıklarını demokrasiye borçlu siyasi partiler olunca durum daha da vahimleşiyor. Siyasi Partiler darbecilere karşı çıkacaklarına avukatlıklarını yapıyor, olacak iş değil…

 

Kafanız Kaç Derece?

0

İş adamları, ilginç kişiliğe sahip. Olaylara diğer insanlardan farklı bakabiliyorlar, onları farklı dillendirebiliyorlar. Geçen gün, kendisiyle merhabamız olan bir iş adamıyla birkaç dakika sohbet ettim. Sohbetinin bir yerinde söylediği “Sizin gibi kafası üç yüz altmış derece olan insanları her zaman önemserim.” cümlesini uzun süre hafızamdan silemedim. “Üç yüz altmış derecelik kafa”, ne demekti? Kişileri değerlendirme ve bir bakış açısını ifadelendirme bakımından orijinaldi bu cümle.

Bir eğitimci olarak, biz, öğrencilerimize istikamet sahibi olmalarını, değerler edinmelerini, istikametlerinden ve değerlerinden kopmamalarını ısrarla tavsiye ediyoruz, onlara bunun önemini vurguluyoruz.  İstiyoruz ki, insanlar temel değerlerde birleşsinler, kavga etmesinler, barış içinde yaşasınlar. Üç yüz altmış derecelik bir kafaya sahip insan modeli ile, istikamet sahibi bir insan modeli nasıl ve nerede uzlaşabilecek? Onları uzlaştırmak, kapıştırmak sonucunu doğurmaz mı? Öyle ya, birinde ansiklopedik olacaksın, diğerinde tekdüze…

Dıştan bakıldığında bir çelişkinin olduğu yadsınamaz. Ancak, üç yüz altmış derece olması istenen radarın adı, kafa. Üç yüz altmış derecelik kafa; her bilgiye açık, ön yargılardan uzak, hür düşünceli olan; gözleri kör, kulakları sağır olmayan bir kafa demek. Her şeyi bilen; ancak her şeyi yapmayan kafa demek. Kafa, bilginin; gönül, eylemin yatağıdır. Kafa bilgiyi depolar;  bilgi, idrakle bilince dönüşür ve gönül uzuvlar aracılığıyla bunu eyleme döker. Üç yüz altmış derece kafası olmayanın, eylemi de bilinçsiz olacaktır. Paratonersiz gönül, tehlikelerden uzak değildir. Kafasını bilgiye açmayanlar, gönlünü kör ederler. Üç yüz altmış dereceye açık kafası olmayanların, doğru istikamete sahip olmaları da beklenmemelidir. İş adamı arkadaşımızın niteliğini belirlediği kafa ile bir eğitimci olarak yetiştirmeyi arzuladığımız insan modeli arasında bir çelişkiden değil, bilakis bir gereklilikten söz etmek daha uygundur.

Üç yüz altmış derecelik kafası olanlar, şüphesiz, olayları, olaylardaki esrarı; evreni, evrendeki insan gerçeğini daha iyi idrak edeceklerdir. Bilgisiz inanç kör, inançsız bilgi topaldır. Gerçekleri, tam ve doğru bilgiyle idrak edebiliriz. Bilginin zararlısı, olmaz; en zararlı bilgi bile faydalı bilgiyi bize tanıtacağı için yararlıdır. Bir bilginin faydasız olduğunu söylemek, o bilginin faydasızlığını bilmekle mümkündür. Bilgi, güçtür; kişiye cesaret verir. Bilgi ışıktır; karanlıkları aydınlatır. Bilgi, bir birikimin sonucudur; insana perspektif kazandırır. Bilgi, geçmişle geleceği birbirine bağlayan, bugün ayakta kalmamızı sağlayan köprüdür. Bilginin yatağı kafa, vasıtası dil, amacı mükemmel insandır. Evrenin de insanın da merkezinde insan vardır. Her ikisinin hedefi, insana, insan olduğunu hissettirmektir. Bilgi, hem yaşatır hem öldürür. Yaşatan bilgiyi yudumlamak için, öldüren bilgiyi tanımak lazım. Şeytan, bilgi yönüyle melekten aşağı değildir. Ama, biri şeytan, diğeri melek. O halde, bilgiyi bir değer haline getirmek için, temiz bir gönül gerek.

Doğru bilgiyle beslenen temiz ve zengin gönül, insanın zırhıdır. Sadist, narsis, megaloman duygular yer almaz temiz ve zengin gönülde. Suyu yükseklerden gelen bir pınardır ki ondan her içen serinler, ferahlar. Garipler, yoksullar, biçareler onda huzur bulur. İnsandaki tükenmeyen, tüketilemeyen deryanın adıdır gönül. İhtiyaç sahibi hiç kimsenin eli boş dönmez gönül deryasından. Gönlü geniş ve zengin olanlar, artık istikamet sahibidirler. Gidecekleri yeri, yanaşacakları limanı bilirler. Edinilen her bilgi yani esen her rüzgar, onları limana ulaştıran güç olacaktır. Gönül, beden gemisinin kaptanı, bilgi ise makinesidir ya da yelkenlinin rüzgarı…

Kuş her dala konmaz, arı her çiçekten bal almaz; seçicidir her ikisi de. Gönül de her maşukun aşağı olmamalıdır. Kuş dalı, arı çiçeği tanır. Maşuk da aşığı tanımalıdır. Doğru bilgi gerek bunun için. Kafası darlar, bilgiyi nasıl elde edecek? Dar kafanın ürünü, dar gönül olacaktır. Gönülde genişlik, kafada genişliğin sonucudur.

Kafa ve gönül, birbirinin muarızı veya rakibi değil, tamamlayıcısıdır. Haydi kafalarımızı genişletelim, gönüllerimiz zenginleştirelim.

Lisan Meselesi (2)

0

Bugün kullanmakta olduğumuz Türkçe, tarih içinde kazandığı bütün incelikleri ve ses zenginliklerini maalesef büyük ölçüde kaybetmiş bulunmaktadır. Artık konuştuğumuz lisan Hamdullah Suphi’lerin, Peyami Safa’ların, Necip Fazıl’ların konuştuğu ahenkli güzel Türkçe değil, ağzımızda geveleyip durduğumuz, kulağa hoş gelmeyen bir Türkçe’dir. Bu itibarla, Yahya Kemal’in “Bu dil, ağzımda annemin sütüdür…” dediği güzel Türkçemizin korunması hususunda elbirliğiyle gereken hassasiyeti göstermemiz icabetmektedir.

Ancak, günümüzde uydurma kelimeleri kullanmak o kadar yaygın hale gelmiş bulunmaktadır ki, kimin iyi, kimin kötü niyetli olduğunu anlamak ta mümkün değildir. Yeni yetişen gençlerimiz ise okulların, TV’lerin, basının ve çevrenin tesiri ile kesif bir uydurukça dilin telkini altında kalmaktadır. Bunun neticesinde de masum geçlerimiz, daha küçük yaştan itibaren dil hususunda yanlış bir yola girmiş olmaktadırlar. Diğer taraftan yaşları en az altmışı geçmiş yetişkinlerimiz de bilerek veya bilmeyerek uydurma lisanı kullanmakta, bazıları da kendilerinin yeni nesile ayak uydurduklarını zannederek bu kelimeleri şuursuz bir şekilde kullanmaya devam etmektedir.

Burada üzüntü veren bir husus vardır ki, o da baba ile oğlun, torun ile dedenin birbirlerini anlayamaz hale getirilmeleridir. Bu husus ise çok üzücü bir durum meydana getirmekte olup, bu günün gençliğini, dünün Mehmet Akif’ini, Ömer Seyfettin’ini, Peyami Safa’sını anlayamaz duruma getirmektedir.

Bilindiği üzere, lisan nesiller arasında kültür devamlılığını sağlamanın en önemli vasıtalarından birisidir.

Dil meselelerine, gönül veren kafa yoran Prof. Dr. Mehmet Kaplan’da bu hususta derin bir üzüntü duymuş olacak ki, bir yazısında,
“Faciayı düşününüz. Bugünkü nesiller için Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, hatta Sait Faik’in eserleri anlaşılmaz hale gelmiştir. Bir milletin kütüphanesi ancak böyle yıkılabilir. Bugünün öğrencilerine bu yazarlardan birinin eserini veriniz, manasını anlamadığınız kelimelerin altını çiziniz deyiniz, sayfaların simsiyah olduğunu göreceksiniz. Suç elbette gençlikte değildir. Onların tarihi ve milli kültür kaynaklarına gitmesini engelleyen zihniyettir.” demektedir.

Hocamız bu ifadelerinde yerden göğe kadar haklıdır. Zira İstiklal Marşımızı sözlüğe bakmadan kaç öğrencimiz anlayarak okuyabilir. Bahsi geçen eserler en fazla 70-80 sene öncesine ait bulunmaktadır. Bu kadar kısa bir süre içerisinde eserlerin yeni nesil tarafından anlaşılamaz hale gelmesi son derece üzücü ve düşündürücü bir hadise olarak görülmektedir.

Üzülerek ifade edelim ki, bugün artık memleketimizde uydurmacılık bulaşıcı bir hastalık haline gelmiş bulunmaktadır. Hocamız Prof. Dr. Necmeddin HACIEMİNOGLU’nun ifadeleri ile uydurmacılık hastalığına yakalanan insanlar çeşit çeşit, tip tip ve sürü halindedir. Muhterem hocamız bu insanları iki gruba ayırmaktadır.

“1-Hainler Grubu     2- Gafiller Grubu

Hainler grubunun mensupları uydurmacılık akımını neden ve hangi maksatla desteklediklerini gayet iyi bilmektedirler. Yaptıkları işin şuurundadırlar. Dışardan ezeli ve ebedi Türk düşmanlarından emir ve talimat almaktadırlar. Niyetleri kötüdür.

Gafillere gelince:

“Gafiller maalesef sayıca hainlerden daha çok ve daha zararlıdırlar. Çünkü robot gibi güdülür, kukla gibi oynatılabilirler.”

“Bunlarda çeşit çeşittirler. Ancak hepsinde ortak olan bir vasıf vardır ki o da cehalettir. Hiçbiri dilin mahiyetini, cemiyet ve milletle olan münasebetlerini bilmez. Hepsi kültürümüzün zenginliğinden habersizdir.”

Yukarıda izah edilen sebeplerle dilimiz uzun yıllardan beri olduğu gibi bugün de tam manasıyla yıkıcı bir propagandanın tesiri altında kalmaya devam etmektedir. Bu yıkıcı davranışların, kötü emellerin ne zaman son bulacağına dair herhangi bir kuvvetli ümit ışığı da görülmemektedir. Bu işleri düzeltip dil meselesini normal mecrasına koyacak olan mekteplerimiz ve üniversitelerimiz de üzülerek ifade edelim ki, tam manasıyla gaflet içerisinde bulunmakta olup, hatta dilde yozlaşmaya çanak tutmaktadırlar. Başta Devlet TV kanalları olmak üzere bazı özel TV kanalları ile bir kısım basının tutumları ise tamamen vurdumduymaz bir davranışı sergilemektedir.

Bu cümleden olarak, güzel Türkçemizin yaşatılıp asli yapısının bozulmadan nesiller arasındaki dil ve kültür birliğinin devam ettirebilmesi için en azından Devletimizin bu hususu Milli mesele addetmesi ve Türkçe’nin kurtuluş savaşını başlatması gerektiği kanaatini taşımaktayız.

Diğer taraftan, lisan meselesinin ehemmiyetine müdrik olan, bu işe gönül koymuş insanların en azından, güzelim hayat yerine yaşam, imkân yerine olanak, şart yerine koşul, kelime yerine sözcük, sebep yerine neden, hafıza yerine bellek, hayal yerine imge, delil yerine kanıt kelimelerini kullanmamaları en halisine temennimizdir.

Netice itibariyle, dil milletleri millet yapan mühim unsurlardan birisi olmanın yanında, güzel konuşmanın güzel yazmanın da en güzel bir ifade tarzıdır. Bu sebepledir ki, güzel konuşup iyi eserler meydana getirilebilmesi, milli birliğimizi bozmadan nesiller arasındaki bağın devam ettirilebilmesi için, dilimize sahip çıkmak bir vatanseverlik olarak mütalaa edilmektedir.

Bir önceki yazımızda da ifade edildiği üzere, dil sevgisi, vatan sevgisi, ana sevgisi gibidir.

Yahya Kemal’in bir şiirinde ifade ettiği gibi, “Türkçe ağzımda annemin sütüdür.”

2009 Yerel Seçim Analizi

İlgi alanıma giren ilk yerel seçimler rahmetli Turgut Özal’ın başkanlığı döneminde 1984 yılının mart ayında yapılan seçimlerdir. ANAP tek başına iktidar Turgut Özal siyasetin yeni ve parlayan yıldızı. İlerleyen saatlerde seçim sonuçlarını takip ederken Başbakan Özal’ın canlı yayında bir açıklaması dikkatimi çekiyor; 25 sene iktidardayız.

ANAP başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere silme götürüyor. Siyasette çoğu zaman halkın verdiği yetki halk için kullanılmıyor. Seçimlerden sonra zam yağmuru yapılınca zammı niye seçimden önce yapmadınız diye soran gazeteciye, “Ben enayi miyim?” cevabını verirseniz nasıl olsa halk enayidir.

Boğaz köprüsünden geçerken kasetle neşeni bulurken vatandaşın neşe durumundan haberin olmazsa bir dahaki seçimde olursunuz ters köşe.

89 mahalli seçimlerine gelince ANAP’ın kazandığı il sadece Malatya belediye başkanlığı idi. Anlaşılan enayi yerine konulmak halkın çok zoruna gitmişti, rüştünü ispat etme ihtiyacı hissetmişti. Bu seçim ANAP için sonun başlangıcı oldu.

Rahmetli Özal postu Çankaya köşküne atmak suretiyle kendini garantiye almak ihtiyacı hissetti. Gemi su alıyordu, hasar büyüktü, tamir tutmazdı. 25 yıllık iktidar hayali 6. yılında kabusa dönüştü.

1989 belediye başkanlığı seçimlerini Sn. Erdal İnönü’nün genel başkan Sn. Deniz Baykal’ın genel sekreteri olduğu o günün SHP’si günümüzün CHP’si %27 lik oy oranıyla silme kazanmıştı. Bu seçim SHP’yi 91 seçimlerinde iktidara taşımıştı. Demirel-İnönü koalisyonu kurulmuştu.

Bu başarı SHP(CHP)’lileri seçim sarhoşu yapmıştı. Onlarda ilanihaye iktidarda kalacaklarını düşündükleri için halkı önemsememeye hata üstüne hata yapmaya başlamışlardı. Büyük şehirlerde çöp dağları oluşmaya başlamıştı.

Yolsuzluklar tavan yapmış ASKİ ve İSKİ unutulmazlar arasına girmişti. Halktan yetkiyi alıpta halkı unutanları, halk unutmaz. SHP önce belediyeleri kaybetti, sonra genel seçimlerde baraja takıldı. Deniz Baykal genel başkanlıktan istifa etti. Halk enayi yerine konulmaktan hoşlanmıyor ve hiçbir partiyi hiçbir lideri alternatifsiz görmüyordu. Vatandaş önce sarı kartla uyarıyor hata devam ediyorsa arkasından kırmızı kartı gösteriyordu.

Siyasiler ibret almıyor, tarihte tekerrür ediyordu.

Bu kadar uzun giriş yapmamın sebebi geçmişi bilirsek günümüzü doğru tahlil edebiliriz.

Ben AK Parti iktidarının bu ülke için bir şans olduğuna inanan insanlardanım. Ama AK Parti bunun ne kadar farkında?

Halkımız rahmetli Adnan Menderes ve Turgut Özal’a verdiği yetkiden daha fazlasını AK Partiye verdi. Merhum Menderes’in Sn. Abdullah Gül gibi cumhurbaşkanı Merhum Özal’ın da Tayyip Bey gibi bir başbakanı yoktu.

AK Partinin dolayısıyla Sn. Başbakanımız Tayyip Bey’in bu şansı iyi değerlendirmesi gerekir. Bu seçim büyük şehirlerde bile adayların partilerden daha belirleyici olduğunu gösterdi, vatandaş daha seçici, daha duyarlı hareket etti.

Soba borusunu, ceketimizi aday yapsak seçim kazanırız ifadesi vatandaş cahildir, aklı kesmez, parti lider ismiyle işi götürürüz anlayışı artık bitmiştir.

Vatandaşı cahil görüp küçümsememek gerekir, aksi takdirde son pişmanlık fayda vermez.

Bu seçimde AK Partinin %47 den %39 a inmesi elbette bir kayıptır. Ama 2007 genel seçimlerinde %7-8 lik oy Sn. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na destek, 367 dayatmasına tepki olarak verilmişti. Onları düşerseniz AK Parti’nin aldığı oy normaldir. Ama başarı bu emanet oyların partide tutulmasıdır. Aday tespitlerinde yapılan hatalar İstanbul ve Ankara’da bir çok ilçenin kaybedilmesi mazeretsiz bir yenilgidir. Bunun yanında bazı il ve büyükşehir belediye başkanlıklarının kaybedilmesi hatanın doğru tespiti için üzerinde doğru düşünülmesi gereken bir husustur. Bu sarı kartın kırmızı karta dönüşmemesini temenni ederim.

Sn. Başbakanın kazanılmasını çok istediği Diyarbakır büyükşehir belediyesi başta olmak üzere Güneydoğuda birçok il belediye başkanlığının kaybedilmesi de üzerine önemle düşülmesi gereken bir durumdur.

Başbakanımız Siirt damadıdır. Siirt belediye başkanlığının kaybedilmesin de ne gibi hatalar yapıldı. Bir çok çamaşır makinesi, buzdolabı, çekyat dağıtılmasına rağmen AK Partinin Tunceli’de bağımsız aday kadar oy alamayıp 3. parti olması da üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.

Doğru teşhis yapmadan doğru tedavi uygulamanız mümkün değildir. Doğru tedavi uygulayabilirler mi derseniz, şimdiye kadar uygulanmamıştır. Ak Parti açısından bu seçimde en başarılı il Kocaeli teşkilatıdır.

13 de 12 yapmak hedefi 12 den vurmak demektir. Bunun için Kocaeli teşkilatını tebrik ediyor, seçilen başkanlara başarılar diliyorum.

CHP’nin bu seçimlerde derin güçlerden uzaklaşarak halka ( halkın inanç-kültür ve değerlerine ) azda olsa yakınlaşmanın olumlu sonucunu gördü. CHP oylarını daha da arttırmak, iktidara yürümek yada bir kenarından tutunmak istiyorsa başörtüsünün karşısında değil de yanında olması gerekir. Bunu akıl eder yada buna cesaret edebilir mi onu zaman gösterecek.

MHP’nin bu seçimde diğer seçimlere göre oylarını arttırması bazı büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanması doğru aday tespiti ve  olumlu muhalefetin sonucudur. Bu seçimin dikkat çeken bir partisi de SP’dir. Yeni genel başkanın rüzgarıyla oylarını %100 arttıran tek partidir. SP bu seçimde belki %10 lara bile ulaşabilirdi ama halk tarafından benimsenmeyen söylemler, teşkilatların sivri ve itici konuşmaları genel başkan Sn. Numan Kurtulmuş’un rüzgarını kesmiştir. Halkın itibar etmediği söylemler partiye oy getirmez gelecek oyları bile engeller.

SP teşkilat ve söylemini de genel başkana uygun bir şekilde yenilerse %10 barajını çok rahatlıkla aşar ve AK Partiye ciddi alternatif olabilir.

Bu seçimin en üzüntü verici yönü ise Sn. Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının elim bir kaza sonucu Rahmeti Rahmana kavuşmalarıdır. Bu vesile ile onları bir kez daha saygı ve rahmetle anıyorum. Kabirleri nur, mekanları cennet olsun.

Seçimlerin ülkemize ve tüm insanlığa barış ve huzur getirmesi temennisiyle…

Unutmak ve Unutulmak

0

Hafıza insan benliğinin merkezi yerlerindendir. Kendimize ve çevremize dair her türlü tanım ve tecrübe burada yatar. Bu sebeple zihnimizi ve duygularımızı şekillendiren unsurlardan da biridir. Nitekim kendine ve çevreye yabancılaşmanın bir boyutunu hafıza kaybı oluşturmaktadır.

Hafıza insanlarda olduğu gibi insanlardan oluşan milletlerde de vardır. Tıpkı insanlardaki gibi milletlerde de kendini ve etrafını anlamlandırmanın en temel vasıtalarından biridir. Çünkü tarihi tecrübelerle yoğrularak aktarılmıştır.

Günümüzde işte bu hafızaya yani milletlerin tarihi tecrübelerine dayanan hafızalarına yönelik çeşitli olaylar yaşandığını görüyoruz. Bu milletlerden biri olmamız hasebiyle de konu bizi oldukça fazla ilgilendiriyor. Zira zaman hafızamızı geliştireceğine maalesef zayıflatmış görünmektedir.

Bunun örneklerini maalesef siyasi strateji gibi mazeretler sunarak milli menfaatlerimize karşı alınan birçok tavırda görüyoruz.

Gelin görün ki bizden bu anlamda pek çok “stratejik” beklentileri olan ülkelerin en önemli özellikleri güçlü bir hafızalarının olması ve tarih boyunca bu hafızaya azami önem vermiş olmalarıdır. Bu sebepledir ki, uzman pek çok tarihçimizin ifade ettiği üzere, Avrupa’da kayıt ve arşiv köklü ve önemli bir geçmişe sahiptir.

Buna dair İngiltere’den önemli bir misal hatırlıyorum: İngiltere’nin York şehrinde (tarihi York’ta) gördüğüm ve hayli dikkatimi çeken bir anıt vardır. Bu anıt 16. yüzyılda yaşanan veba salgını neticesinde yaşanan toplu ölülerin acı hatırasına yapılmış. Bilindiği üzere bu salgın o dönem çok ciddi boyutlara ulaşmış ve büyük bir nüfus kaybına yol açmıştır.

İlk gördüğüm zaman şaşırdığım ancak düşününce takdir ettiğim bir anıttır bu. Zira bu anıt bir milletin, varoluş mücadelesi esnasında bu süreci tehdit eden her türlü tehlikeyi “unutulmamaya” değer kabul ettiğini göstermektedir. Böylece varlık mücadelesini “çok yönlü” düşünmek gerektiği nesilden nesle aktarılmaktadır.

Böyle bir şuur ise insanına daha duyarlı ve geleceğine daha hassas bakan bir toplumu beraberinde getirecektir ki tarih boyunca sergiledikleri tutum da bu doğrultudadır.

Halbuki bizler, Alev Alatlı’nın dediği gibi, özellikle acıları unutmayı tercih eden bir milletiz. Üstelik bunu çok yakın bir geçmiş ve hala süren tehditler ve acılar için de geçerli kılıyoruz. Bu yaklaşımımız kin gütmemek adına güzel bir tutum olmakla birlikte yol açtığı duyarsızlık düşünülünce zararı olduğu açıkça görülen bir yaklaşımdır. Zira bizi büyük acılar yaşadığımız bazı olayları doğru bilmemeye ve gereğini yapmamaya, daha da kötüsü kimi zaman “başkalarından” öğrenmeye götürmektedir. Bunun neticesinde ise en temel hasletlerimiz dahi sorgulanmaya başlanmakta, kendi kendimizden şüphe eder hale gelmekteyiz!

Bu sebeple hatırlanması gereken güzellikler gibi unutulmaması gereken acıları da göz ardı etmemek, bunların tekrar yaşanmaması için gerekli tedbirin alınması bakımından hayli önemlidir. Zira her biri varoluş mücadelemizin bir parçasıdır. Bu mücadele neticesinde unutulup gitmek istemiyorsak, dinimizin de emrettiği üzere adaleti gözetmek şartıyla, unutulmaması gerekenleri unutmamak ve unutturmamak, yerine getirilmesi gereken en temel görevlerimizdendir, unutmayalım…

“Ne Kadar Lanetli Varsa Dindar Kesildi”

“Her saçını uzatan kendini derviş sayıyor
Bu din satan tüccarlardan el aman !”

Bu sözler Pakistan‘ın Mehmet Âkif‘i Muhammed İkbâl‘in. 20.yy‘ın iki büyük vicdanıdır Âkif‘le İkbâl. Hem çağdaşı hem adaşı hem de gönüldaşı. Her ikisi de Milli Şâir. Âkif 4 yıl erken geldi, 2 yıl erken gitti. İkbâl ise 1877‘de doğdu, 21 Nisan 1938‘de rahmet-i Rahman’a kavuştu.

Akif, İstiklal Marşı‘na ‘Korkma‘ diye başladı. İkbâl ise ‘Lâ tehaf‘ ne demektirin şiirsel tefsirini yaptı. Beraber emperyalizmle ve meskenetle mücadelenin öncülüğünü yaptılar. 1910‘lu, 20‘li yıllarda günümüz İslâm Dünyası‘nın ve Batı Emperyalizmi‘nin fotoğrafını çektiler.

“Bizi Frenk büyüsü bağlamış”

Bunu Avrupa‘da felsefe tahsili yapan ve 6 dil bilen İkbâl söylüyor. Yabancılaşmadan kurtulup fıtrata dönmeyi ve Kur’an edebiyle edeplenmeyi tek çıkış olarak ortaya kor.

“Bizim vücudumuz evrende sessiz harflerden ibarettir
Risalet onları seslendirdi
Ve bir şiirin mısraları haline getirdi”

O bir Peygamber aşığı ve Mevlâna Celâleddin şakirdidir. ‘Bizim Leylâmız şehre yerleştiğinden beri çöllerin yüzü Mecnun görmez oldu‘ derken bunu kasteder. Ve ekler; ‘Canım yıpranmış bir bedende toza bulanmış bir âhın cilvesi gibidir.’

Âriftir, şâirdir, düşünürdür. Âlem-i İslâm‘ı kimi zaman Eflâtun hakkında uyarır: ‘O insan kılığına giren bir koyundur .’ Kimi zaman da ‘Fertlerin imanı milletlerin yükselmesinin sermayesidir‘ diyerek terakkinin hammaddesini ifşa eder.

“Başını ver ama namusunu verme
Sen Yusuf’sun kendini ucuza satma”

O bir yol işaretçisidir aynı zamanda. Ümmetin kangren olmuş yaralarına ve kronik hastalıklarına mısralarıyla reçete yazar.

“Biz hepimiz toprağız
Kur’ansa gönüldür
Öylesine topraklaş ki
Secde seninle birleşsin”

Tevhid der, birlik der, başka bir şey aramaz. Renkleri tek bir renge ve yek âhenge davet eder. Ve yüreklendirir Türk‘ü, Arap‘ı, Acem‘i; Hint Yarımadası‘na sığmayan yüreğ

“Ben daha harekete geçmemiş bir civayım
Ruhumda uykuya dalmış yıldırımlar yatar
Ben aşığım ve feryadım benim imanımdır”

Müslümanlık adına Kur’ansız, iz’ansız ve vicdansız yaşantıyı yaşam olarak kabul etmez. ‘Puthaneler ihtiras putlarıyla dolu‘ diyerek Müslüman gönüllerde ‘Lâ ilâhe illallah‘ haricindeki yabancı cisimciklere dikkat çeker. Ve der ki ‘Eğer bir kılıç Allah’ın yolunun dışında çekilmiş ise çekenin göğsüne saplanmalıdır. Belki orada uyur ve rahatlar .

Her şeye rağmen ümitvardır ve en büyük ateşli silahı da ümit olarak görür. Hicaz toprağından muştulanır ve muştu saçar. Uyuyan bir kıtanın bahtını sözün tılsımıyla açar.

“Ben bu çiçeği senin yakana takacağım
Derin uykundan bir mahşer kaldıracağım”

Rabb’im rahmet eylesin. İzini kaybettirmesin.

 

Sadece Kedi Sevmeye Gelmemiş!

İki günlük ziyaretten üç gün sonra anlaşıldı ki, Obama Türkiye’ye sadece kedi sevmeye gelmemiş.

Her ne kadar bir takım basınımızın en çok üzerinde durduğu olayların başında Obama’nın kedi sevmesi olsa da, öyle anlaşılıyor ki, aşıları tam yapılmış kediyi sevmenin gölgesinde, Afganistan’da Müslüman katliamı için 1000 adet Türk Komandosu istemeye gelmişmiş.

Bu arada Irak bataklığından çıkması için de yine Türkiye’ye muhtaç.

Bu konuda da mutlaka yüksek sesle dillendirilmeyen istekleri olmuştur, olmak mecburiyetinde.

Malum böylesi işgallerde işgalci ülke, en büyük zayiatı işgal ettiği toprakları terk ederken verir.

Bu zayiatı asgariye indirmek için de bizden yardım almak mecburiyetinde.

Umarım ucuza gitmeyiz, umarın Irak halkına bir halel gelmez.

Tekrar kediye dönecek olursak;
Doğrusu kedi benim çok dikkatimi çekmedi de, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in, Medeniyetler buluşmasına(!) katılmaması dikkatimi çok çekti.

Göz çıkarmadan kaş yapmayı becermede pek de yetenekli sayılmayız ya, insan tereddüt etmeden yapamıyor.

Obama’nın Ermeni Soykırım safsatası hakkında, seçim öncesi vaadinin hala arkasında olduğunu ifade etmesi, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın 7 Ekim 2009 günü yapılacak Türkiye-Ermenistan milli maçı öncesi sınırların açılacağını iddia etmesi, doğrusu midemi bulandırdı.

Başbakanımız Erdoğan’ın iddia ettiği gibi Karabağ işgali mi sona erecek, yoksa Ermenilerin dayatması mı gerçekleşecek merak ediyorum.

Umuyorum ki, gerçekleşecekse her ikisi beraber gerçekleşsin…
Karabağ işgali son bulsun ve ardından da Türk Ermeni sınır kapıları açılsın.
Böylelikle Azeri kardeşlerimizin arzuları da gerçekleşmiş olur.

Bu arada Rusya faktörü de göz ardı edilmemelidir.
Malum Rusya dünya Satranç şampiyonu…
Şu ortamda Rusya müthiş bir satranç oynamaktadır.
Dışişleri bakanımız Ali Babacan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirvesi için Ermenistan’a gidince, hiçte hesapta olmadığı halde, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev Rusya’ya gitti ve Rusya’yı stratejik ortak ilan etti.

Belli ki Aliyev Türkiye’nin tavrından çok alınmış.
(Gerçi Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıma konusunda bu kadar hassa değil ve biz bu kadar alıngan davranmıyoruz)

Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, Aliyev’den bütün Azeri doğalgazını Moskova’ya satmasını istiyor. Eğer başarırsa, Rusya bölgede enerji konusunda çok büyük bir güç haline gelecek.
Doğalgazda dışarıya bağımlı olan Türkiye’nin işi biraz daha zorlaşacaktır.

Bu arada Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan’la üçlü bir toplantı planlıyor.

Bu toplantı sonucu Karabağ işgalinin sona ermesini Rusya sağlarsa, Azerbaycan’a karşı itibarımız ortadan kalkacağı gibi, Rusya ve Ermenistan karşısında da saygınlığımız oldukça zayıflayacaktır.

Bütün gücünü AB kapılarında harcayan hariciyemiz, öyle gözüküyor ki, AB’den istediğini alamayacağı gibi, Türk ve İslam dünyasının ittifakını da elinden kaçırmış olacaktır.

“İki devlet bir millet” laf havada kalmasın,
Türkiye’nin yerini, Moskof Rusya almasın,
Koy, yüreğini koy, vur yumruğunu masaya,
Bari soydaşlarımız, bizi güçsüz sanmasın.

Türkiye’nin Güvenilirliği

Yine bir 10 Nisan’ı geride bıraktık. Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği iddialarıyla daha önce beraat etmesine rağmen; Divan-ı Harp’te idama mahkum olan, Atatürk tarafından verilen bir teklifle TBMM’nin milli kahraman olarak ilân ettiği, milli şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i, Talat, Cemal ve Sait Halim Paşaları, şehit Dışişleri mensuplarımızı ve diğer şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz.

Rahmetli Kemal Bey’in ipini çekenler; aslında Osmanlı’nın da ipini çekmişlerdi. Dünden ders alarak Ermeni açılımı adı altında, dış dayatmalarla politika oluşturarak Cumhuriyet’in ipinin çekilmesine de fırsat vermeyelim. Gelecek nesiller tarafından lanetle anılmayalım.

Günümüzde Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmeye ve sınır kapısının açılmasına zorlanıyoruz. Sınır kapısı açılmasının ve ilişkilerin normalleştirilmesinin şartları bellidir. Doğu sınırınızı tanımayanlarla ve soykırım iddialarını terk etmeyenlerle nasıl ilişki geliştireceksiniz?  Doğu Bölgemizi Batı Ermenistan olarak resmen ilân edenler ve Ağrı Dağı’nı sembol seçenlerle ilişkiler nasıl normalleşecektir? Karabağ işgali basit bir olay mıdır?  Yetkilileri ülke çıkarlarına, tarihi gerçeklere uygun ve sorumlulukla davranmaya davet ediyoruz.

Türkiye bir dönüm noktasına getirilmiştir. Uzun yıllar bürokraside ve birçok kademede yönetimden uzak tutulduklarını, maneviyat ve inanç yönlerini öne çıkararak iddia edenler, bugün imtihan vermektedir. 2009 yılındaki gelişmeler geleceği şekillendirecektir. Milli gurur ve hassasiyetimizi rencide edici uygulamalar Türkiye’ye çok şey kaybettirmektedir. Türkiye güvenilirliğini ve rehber olma özelliğini kaybetmemelidir. Gelişmeler aksi yöndedir.

Sınır kapısının açtırılması Avrupa’ya  enerji hattının ulaştırılması için mi istenmektedir?  Yıllardır sınır kapısı dahil birçok konuda yanlışlar yapılmış, geri adımlar atılmıştır. “Bugün açarız, yarın gerekirse kaparız” anlayışı ciddi devlet adamlığıyla bağdaşmamaktadır. Maalesef bunu Sayın Yaşar Yakış dile getirmektedir. Türkiye demokratik bir ülke ve açık rejime sahip ise;  bazı bilgileri Azeri basınından takip etmek durumunda olmamalıydık. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir  futbol maçı dolayısıyla  Erivan’a yaptığı ziyaret sonrası  Ermenistan  uzlaşma ve işbirliği  sergilememiştir. Tam tersine cesaretlenmiş ve Türkiye düşmanı  bir siyaset uygulamıştır.

Küresel gücün çıkarlarına uygun olarak ülkemiz üzerinde oyunlar oynanmaktadır. Irak’tan çıkacak olan ABD’nin kontrolünde bir gecekondu devlet kurdurulmaya ve bu devletin tarafımızdan desteklenmesine çalışılmakta; İslâm ülkeleri ile Türkiye karşı karşıya getirilmek istenmektedir. Diğer taraftan, kardeş Azerbaycan ile ve dolayısıyla Avrasya-Türk Cumhuriyetleri ile aramız açılmakta ve önümüze engeller çıkarılmaktadır.

29 Mart mahalli seçimlerinden sonra ekonomik krizin bize teğet geçmediği, tam tersine Türkiye’nin geç tedbir almakla krizden en çok etkilenen ülkelerin başlarında olduğu görülmektedir. Hedef alınan kalkınma hızı %4’lerden eksilere düşmüştür. Cari açıktaki artış korkutucudur. İşsizlik ve gelir dağılımının bozulması, IMF reçetelerine bağlı kaldıkça daha da artacaktır. Sanayi sektöründeki daralma geçen seneye göre %20’leri aşmıştır. Yolsuzlukların üzerine gidilmemekte, tam tersine örtülmeye çalışılmaktadır. Sık sık ülkeye gündem değiştirtici konular sunularak sorunlar gizlenmektedir.

Görüldüğü kadarıyla 29 Mart seçimlerinden sonra aşağıdaki sorunlar ülkenin gündemine gelecektir:

IMF reçeteleriyle işsizlik ve vergiler artacak, gelir dağılımı bozulacak, özelleştirmeler hızlandırılacaktır,

Anayasanın başta giriş maddeleriyle uğraşılacak, Türkiye’ye makas değiştirtilmeye çalışılacaktır,

Ruhban okulu Patrikhane’nin istediği gibi açtırılacaktır,

Ermenistan’la ilişkiler çıkarlarımıza aykırı yönde gelişecektir,

Türkiyelilik ve Yeni Osmanlılık gibi garip yapay kimlikler piyasaya sürülecektir,

Milli kurum ve kuruluşlar mümkün olduğu kadar etkisizleştirilecektir,

Terör örgütü dışlanacak ancak, terörün amaçları yönünde siyasallaştırma örnekleri ortaya konacaktır,KKTC’nin varlığı tehlikeye düşecektir.      

 

Terminal

“Seçimler bitti şimdi icraat zamanı” diyerek söze başlamak istiyorum. Her zaman ki gibi eksik gördüğümüz konuları bu sütunlarda dile getirip, yetkilileri eksiklikleri gidermesi için göreve çağıracağız. İlçemiz, ekonomik yönden son derece gelişmiş olmasını bir kenara bırakın,  ülkenin 50 ilinden daha fazla vergi ödeyen bir ilçedir. Körfez’in bu hale gelişi Türkiye’nin ve dünyanın sayılı şehirlerinden İstanbul’a komşu oluşu, sahil kent olması, deniz ulaşımını ve limanları bünyesinde barındırması, Asya ile Avrupa’yı bağlayan karayollarının üstünde oluşu ve de aynı şekilde Anadolu’ya giden demiryollarının içinden geçişi sayesinde olmuştur. Bu konudaki en büyük eksiklik henüz bir hava sahasının olmamasıdır.

Bütün bunlar coğrafi yapının kendisine sağladığı şartlar ile ve bunu değerlendirmek amacıyla buraları yatırım haline getiren merkezi hükümetler sayesinde olmuştur. Ve üzülerek belirtmeliyim ki mahalli yönetimlerin bu konuda fazla gayreti görülmemiştir. Ulaşımda eksiğimiz hava alanı derken asıl eksiğimizi ve bu eksikliğin sorumlusunun mahalli yöneticiler olduğunu söylersek haksız sayılmayız herhalde…

Tüm bu şartlara rağmen Anadolu’nun en geri kalmış ilçelerinde bile olan otobüs terminalinin ilçemizde olmayışı akıl alacak şey midir? Körfez’i bilmeyen birine Körfez’de terminal olmadığını söyleseniz inanır mı acaba… Bütün yolların ilçenin içinden geçtiği, deniz, kara, demiryolu trafiğinin kalbinin attığı bir  ilçede otobüs terminali bile yok. Bugün Körfez’liler misafirlerini karşılayacakları zaman ya da yolcu edecekleri zaman İzmit’in terminaline gitmek zorundalar. Bununla birlikte yanlarında valizleri var ise minibüsler almadığı için özel araba tutmak zorunda kalıyorlar.

Terminalin olmayışı yersizlikten falan değil, tamamen ilgisizlikten kaynaklanıyor. Üstelik şehirlerarası otobüslerin geçtiği yol kenarlarında müsait arsalar bile var. Yani yöneticiler için yerimiz yok gibi bir mazeret olamaz. Ayrıca belirteyim, Körfez nüfusunun %90’ı  Anadolu’nun, hatta Rumeli’nin muhtelif yerlerinden gelmiş insanlardan oluşuyor. Onların geldikleri yerlerle alakaları kesilmemiş olup, birbirlerine gidip-geldiklerini gözlemlemekteyim. Böyle olmasa bile terminal eksikliği ilk göze batan eksikler arasında yer alıyor.  Terminalsiz şehir üzerinden geçip gidilmeye mahkûmdur.. Bir an önce terminal eksikliğinin giderilip ilçemizdeki sıkıntının ortadan kaldırılmasını istiyoruz. 

Hepinize güzel bir hafta dilerim.

Hocaların Hocası Nevzat Yalçıntaş

Neden, bir fıçı içinde hayatını sürdürmüş olan Diyojen, milyonlarca insanı kudreti karşısında titreten Büyük İskender’den daha büyüktür, yüzyıllardır daha fazla itibar ve saygıyla anılmaktadır? Diyojen’i 2400 yıldır yaşatan ilmi ve fikirleri ile (“Dile benden ne dilersen diyen B. İskender’e, “Gölge etme başka ihsan istemem” dedirten, dünyevi mal ve güce itibar etmeyen) bilgeliği olsa gerektir.

Yavuz Sultan Selim’e, hocası İbni Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamurun kaftanını kirletmesi üzerine, “Âlimin atının ayağından sıçrayan çamurla bulanmış kaftan, bizim en kıymetli eşyamızdır. Bu kaftan, öldüğümüzde tabutumuzun üstüne örtülmek üzere saklansın!” dedirten ne idi?

İstanbul’da geçen hafta (11 Nisan 2009) düzenlenen bir tören bana bu soruları hatırlattı. “Akademik Hayatının 50. Yılında, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş” adıyla hazırlanan bu vefa gününde, seçkin katılımcılar Hoca’ya sevgi ve saygılarını sundular. (Katılımcılardan ilk aklıma gelenler: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başta olmak üzere Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri temsilcileri, SP Genel Başkanı, Asya ve Avrupa İslam Federasyonları Başkanları, çok sayıda eski Bakan, çok sayıda Üniversite hocaları, dernek temsilcileri, belediye başkanları, milletvekilleri vd)

“Hocaları Hocası” Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın huzurunda iletilen bu samimi sevgi ve saygı ifadelerini hak ettiren unsurun ne olduğunu anlamaya çalıştım. Ölümünden sonra değerini anladığımız, merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nu sevdiren, sevmeyenlere bile saydıran unsurun ne olduğunu anlamaya çalışırken de benzer duygulara kapılmıştım.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu siyasi hayatında yüzde iki mertebesinde oy alabilen bir siyasi partinin genel başkanı idi. Nevzat Hoca Cumhurbaşkanlığına aday olmuş seçilememişti, parti Genel Başkanı ve hatta hiç bakan olmamıştı. Buna rağmen her ikisi de partilerini aşan bir sevgi ve saygı görmeyi başarabilmiş kişilerdir. Her ikisi de siyaseti bir hizmet aracı olarak görüp, makam, mevki ve güç elde etme tarafına itibar etmemişlerdi.

Toplantıda anlatılanlardan öğrendik ki, Nevzat Hoca’ya yakın dostu merhum Turgut Özal da, öğrencisi ve çalışma arkadaşı Abdullah Gül de, kendi Bakanlar Kurullarında görev vermek istemişler, ama Hoca kabul etmemiş.

Nevzat Hoca, kendisinin de ifade ettiği gibi “şanslı bir adam” olsa gerek. Çünkü 76 yaşında sağlıklı, verimli, düzgün ve mesut bir aile ortamı içinde, maddi açıdan müreffeh, manevi açıdan saygı ve itibarın zirvelerinde yaşayan bir dava ve hizmet adamı.

Allah’ın O’na verdiği nimetlerin, zekâsının, ilminin, bürokrasi ve devlet tecrübesinin, servetinin, güler yüzünün, sevgi ve iman dolu gönlünün zekâtını bu millete vermeye devam ediyor. “Milli değerlere bağlı, mütedeyyin insan yetiştirme” gayreti hiç eksilmedi.

Nerede bir Türk varsa oraya yetişme, ortak manevi bağlarımız olan İslam Devletleri ile iyi münasebetler kurma derdinde olan Nevzat Hoca, Türk ve İslam Dünyasında çok sayılan mümtaz bir şahsiyet. İş adamı, siyasetçi veya bir Türk vatandaşı olarak bu ülkelere giden herkes bu gerçeği fark edecektir.

Nevzat Hoca’nın, Aydınlar Ocağı olarak ziyarete gittikleri Kırım’da, yüzyıldır namaz kılınmayan camide ezan okutup, imam olarak namaz kıldırması yıllardır gözyaşları içinde anlatılmakta. Bununla da yetinmeyerek, Kırım’lı gençlerin ufkunu açıp, siyasete yönlendirmesinin on yıl sonra verdiği semereler, Rusya parlamentosuna giren Kırım’lı milletvekilleri, başarılı iş adamları göğsümüzü kabartmakta.

İslam Kalkınma Bankası’ndaki görevi sırasında burs sağladığı İslam ülkeleri öğrencileri, Türkiye’de tahsillerini tamamlayıp, ülkelerinde mesleklerini icra etmekte. Bilkent Üniversitesine sağladığı kredi sayesinde bu üniversitemiz binlerce genci okutmakta.

TV yayın tekelinin olduğu yıllarda yaptığı TRT Genel Müdürlüğü esnasında (1975) milli çizgideki yayınlar, Türkçeye verdiği önem ve insan yetiştirme gayretleri hala hafızalarımızda.

Akranı olan eski dostları, Nevzat Hoca’nın bürokraside ilk tecrübelerini yaşadığı DPT Sosyal Planlama Dairesi Başkanlığı sırasındaki başarılarını bir efsane gibi anlatıyor. Üniversitede yetiştirdiği öğrencileri arasında çok sayıda profesörler var. İş dünyası ve siyaset alanında başarılı öğrencilerini de unutmamak lazım.

Nevzat Hoca’nın hem öğrencisi ve hem de İslam Kalkınma Bankasında çalışma arkadaşı olarak, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün yetişmesi ve siyasete hazır hale gelmesindeki emeğini ayrıca ifade etmemiz gerekir.

Nevzat Hoca’yı tanımakla kendimi şanslı kabul ederim. Onun bir “İstanbul Beyefendisi” nezaketini, sımsıcak kucaklayışını, büyük bir tevazu içinde yaptığı iltifatlarını görmüş olmak, tatlı dili ile ifade ettiği engin dünya görüşünü yansıtan sohbetlerinden bir nebze istifade etmiş olmak, benim ve arkadaşlarım için Allah’ın bize hoş bir lütfüdür.

Hoca’nın günlük siyasete dair her görüşüne katıldığımı söyleyemem. O, günlük iç ve dış siyasete dair farklılıklarımızı da hoşgörüyle dinleyebilecek, ikna etmeye ihtiyaç duyarsa da bunu büyük bir nezaketle yapmaya çalışacak bir gönül adamıdır.

O’nun Türk milletine ve İslam Dünyasına hizmet şevk ve heyecanına, bunun için sevgi ve saygıya dayalı münasebetler kurma fikri ve becerisine hayran olmamamız mümkün değildir.

O, üniversitelerin kalın duvarları arkasında kendi dalında bilim üretmeye çalışan sıradan bir akademisyen değildir. Kendi milli kültürümüz ve milli davalarımız ile ilgili her konuyu büyük bir merak ve iştiyakla araştıran ve bu bilgileri çok sade, anlaşılabilir bir dille anlatan çok yönlü bir ilim ve halk adamıdır.

Aydınlar Ocakları Genel Başkanı olduğu (1988-1998) on yıl süresince olduğu gibi, bundan sonra da, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın davetlerine icabet ederek ilimize gelen Nevzat Hoca, sohbet ve TV programları ile bilgi ve görüşlerini Kocaelililerle paylaşmaktadır.

Hocaları Hocası Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a çok uzun, sağlıklı ve verimli bir ömür sürmesini ve Türk Milletine olan hizmetlerinin devamını diliyorum.