2.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Ocak 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 13

Muhabbet

Bin kapının anahtarı

Muhabbettir bilmez misin?

Gönüllerin gerçek yâri

Muhabbettir bilmez misin?

Hak yolunun mutlak izi

Dillerin en güzel sözü

Gönüllerin gülen yüzü

Muhabbettir bilmez misin?

Muhabbet aşkın çerağı

Aydınlanır gönül dağı

Güzelliklerin otağı

Muhabbettir bilmez misin?

Allah yarattı dünyayı

Süsledi dağı ovayı

Hepsinin gönül sarayı

Muhabbettir bilmez misin?

Nefret közünü söndüren

Gönüle huzur dolduran

Hakk’a doğru yol aldıran

Muhabbettir bilmez misin?

Atatürk’ü Camilerden Kovma Histerisi

Kocaeli Valiliği ve İl Müftülüğü’nün, 10 Kasım’da Atatürk’ün ruhuna “Mevlid-i Şerif” ve Kuran- Kerim okutulması kararı, bazı çevrelerin içlerindeki nefreti ortaya çıkardı. Sıradan bir dua programına bile tahammül edemediler.

“Camilerimizden Allah düşmanlarına rahmet okunmasına müsaade etmeyelim. Camiler bizim, bizim olanda bizden olmayana yer yok!” diyen mi ararsınız?

Mevlit okutma talimatı veren Kocaeli İl Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu’na “Ahiretini yaktın” diyeni mi?

Camilerde Kemalizm istemiyoruz” hezeyanını mı?

Hadi bunlar “trol” denilen çapsızlar.

Bir de sözüm ona “Camiler siyaset mekânı olmasın” diyen iki yüzlü paylaşımlar var: Diyanet mensuplarının üye olduğu bir sendikanın başkanı şöyle diyor: “Ne camiler laiklik ve Kemalizm testi mekanlarıdır ne de din görevlileri laikçi bağnazların emir eridir.” Bunların, camilerde propaganda yapan kendi üyesi hocalara ve politikacılara sesini çıkardığını duymadık. Siyasi kararla alınan selalar okunurken de itiraz etmediler. Ama Atatürk’e dua söz konusu olunca “mevzuata aykırı” olduğunu keşfettiler.

Ya Prof. Dr. ünvanlı olanlara ne demeli?

İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Uysal, “Atatürk İslam’ı bu topraklardan söküp atmaya çalışmışken ve bu tip dini merasimlere karşıyken, Atatürk için mevlit okutmak kimi memnun etmek için?” diye paylaşım yaptı.

Eskiden ciddiye aldığım için şimdi utandığım Prof. Dr. Ahmet Akgündüz (Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü) şu paylaşımı yaptı: “Ya Rab! Kocaeli Valisi ve Müftüsünü Mustafa Kemal ile haşret! Âmin.”

Paylaşımının altına ise Kaf Suresi’nin 30. ayetini ekledi: “O gün cehenneme ‘Doldun mu?’ diye sorarız; o da ‘Daha yok mu?’ der.”

Bu sözde bilim insanları, ellerindeki “iman ölçer” ile Atatürk’ün “İslam düşmanı bir cehennemlik” olduğu konusunda hükümlerini vermişler.

Bu tepki, düşüncenin değil, öfkenin; inancın değil, dogmatik nefretin dışa vurumudur.

Şimdi Profesör unvanlı bu dogmatik nefret sahibi kişilerin paylaşımları ile Seyda Feyzullah Konyevi denilen şu sözde “hazretin” nefretini açıklaması arasında ne fark var:  

“Allah’ım, senin dinine savaş açmış, Resulünün hilafetini kaldırmış, indirdiğin şeriat hükümlerini yasaklamış, laikliği getirmiş, sarığımızı yasaklamış, Yahudi şapkasını takmayı mecbur etmiş bir kişiyi ‘biz çok seviyoruz; sen de sev ve cennetine koy’ diye mi dua edeceksiniz? Dua ederken sarığınızı çıkarıp Yahudi şapkası mı takacaksınız?”

Bu nefretin kaynağı, dinî hassasiyet değil, siyasal mülkiyet tutkusudur.

*******************************

Atatürk’e Dua Edilmesine Niye Kızıyorlar?

Bir dua programına karşı bu kadar sertliğin sebebi dini değil. Çünkü mesele bir mevlit değil. Mesele, camilerin kime ait olduğudur.

Siyasal İslamcılar, camiyi milletin ibadet mekânı olarak değil, kendi otoritesinin alanı olarak görüyor.

Cami herkesin değil, grubun; inancın değil, iktidarın yeri haline getiriliyor.

Ve şu iddiayı açıkça dillendirebiliyorlar: “Kime Fatiha okunacağına biz karar veririz.”

Bu cümlenin sonu toplumsal ayrışmaya ve nihayet dinin siyasal silaha dönüşmesine ve Türkiye’nin Afganistanlaşmasına çıkar.

Ancak gerçek dindar insanlarımız, dini araç olarak kullananlar gibi değildir. Mütedeyyin insanlarımızın büyük çoğunluğu Atatürk’e rahmet okumayı bir vefa gereği olarak görür.

****

Camilerde Atatürk adına tahammül edemeyenlerin hiç düşünmediği basit bir gerçek var:

Kurtuluş Savaşı kazanılmasaydı bugün ezan, cami ve minare tartışması bile yapılamayacaktı; çünkü ortada cami kalmamış olacaktı.

Atatürk ve Kuvayı Milliye kazanmasaydı, bugün bu toprakların çoğu, Yunanistan ve müttefik devletlerin idaresinde olacaktı.

Bunun ne anlama geldiğini anlamak için Yunanistan sınırları içindeki Osmanlı’dan kalma camilere bakınız. Camilerimiz ya kapalı ya da müze veya sergi salonu yapılmış, çoğu da yıkılıp yok edilmiş durumdalar.

Bir zamanlar Osmanlı’nın en büyük İslam şehirlerinden biri olan Selanik gibi şehirlerin siluetinde artık tek bir minare bile görünmüyor.

Demek ki bugün: Ezan okunuyorsa… Camiler doluyorsa… Hutbe okunuyorsa… Bu, Kurtuluş Savaşı’nı kazanan iradenin eseridir.

Ve o iradenin başında Gazi Mustafa Kemal Atatürk vardı.

Şimdi “Atatürk’e rahmet okunmaz” diyen zihniyet, “keşke Yunan kazansaydı” diyen meczuplar aslında camilerin bugün ayakta olmasını sağlayan kişiye düşmanlık ediyor. Yetmiyor iftira ediyor.

Bu, vefasızlığın en koyu hâlidir.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun ifadesiyle, “Cumhuriyetin kurucusuna, Cumhuriyetin camilerinde Fatiha okunmasına engel olmak hainliktir”

*******************************

Atatürk Din Tüccarlarına Karşıydı

Yaşar Nuri Öztürk’ün yıllardır altını çizdiği hakikat nettir: Atatürk’ün kavgası dinle değil, dini iktidar ve çıkar aracı yapanlarla olmuştur.

Bunu sözle değil, icraatla da göstermiştir:

Atatürk’ün yapmak istediği reformun amacı, dini asli kaynaklarından öğrenmeyi sağlamaktı.

Türkçe Kur’an meali ve tefsirinin hazırlanması… Hutbe ve vaazların Türkçe yapılması… Dinin emir ve öğütlerinin anlaşılır olması… Diyanet’in kurulması, Din hizmetlerinin tarikatların tekelinden çıkarılması… Hurafeye, istismara ve sömürüye engel olmak.

Soruyorum: Bir insan Kur’an’ın anlaşılmasını istiyorsa… Din, tüccarlarından, “ham softa kaba yobazlardan” temizlensin istiyorsa… İbadetler millet vicdanının eseri olsun istiyorsa…

Bu kişi din düşmanı mı olur, yoksa gerçek dini hurafeye karşı koruyan mı?

Siyasal İslamcı çevrelerin Atatürk’e düşmanlığının temelinde işte bu gerçek yatıyor: Atatürk, dini onların elinden alıp millete geri verdi.

Asıl öfke budur. Asıl kavga budur.

****

Camiler Milletindir

Mevlit ritüeli, içinde Kur’an ayetlerinin okunduğu, Hz. Peygambere övgü ve saygının ifade edildiği, Türk tipi bir dua merasimidir.

Birinin ruhuna okunduğunda, vefa kültürünün ifadesidir.

Bir insanın ardından rahmet dilemeyi engellemek İslam’ın değil, gururun ve kibrin işidir.

Bugün bazıları; Atatürk’ü din düşmanı ilan ederken… Kocaeli Valisi ve Müftüsüne beddua ederken… Camiye sahiplik taslarken…

Aslında kendi niyetlerini açık ediyorlar: Dini kendilerine ait bir alan olarak tutmak.

Oysaki Camiler milletindir… Hiçbir tarikatın, hiçbir siyasi ideolojinin, hiçbir “iman ölçer” kullanıcısının özel mülkü değildir.

Mevlit milletindir… Dua milletindir…

Bu topraklarda Atatürk’e Fatiha okumaktan rahatsız olanlar değil, O Fatiha’yı okuyanlar bu ülkeyi yarınlara taşıyacaktır.

Çünkü “vefa imandandır.”

İnançlı İnsan

     İnançlı insan; zaaf, acz, fakr, ihtiyaç ve gereksinimlerini gidermek için, Rahîm ve Kadîr olan Allah’a tevekkül eder. O’nu kendisine vekil edinir. Elinden gelen gayreti göstermek şartıyla, maddî-mânevî ihtiyaçlarını giderir. Bu şekilde, maddeten ve mânen kendisini tedavi eder.

     Hayât ve vücut yükünü, Yüce Allah’ın kudret ve rahmetine teslim eder. Hayât ve nefsini kendisi için bir binek hükmünde görür. Âdeta rahat bir makam sahibi olur. Konuşan bir hayvan olmadığının bilincine varır.

     İnançlı bir insan, Rahmân olan Allah’ın seçkin ve makbul bir misafiri olduğunu anlar. San’atla yaratılmış olan varlıkların; İlahî isimlerin aynaları olduklarını derk eder. Onları; her zaman yeniden tazelenen, kendine hitap eden İlahî mektuplar sayar. Bu şekilde; fani / geçici dünyadan, varlıkların zevalinden, geçici şeyleri sevmekten gelen yaraları güzelce tedavi eder. Evhamın karanlıklarından kurtulur.

     İnançlı insan; mevt / ölüm ve eceli; berzah / kabir âlemine giden ve beka âleminde bulunan sevdiklerine visal / kavuşma başlangıcı olarak görür. Dalâlette olanların nazarında, bütün sevdiklerinden ebedî / sonsuz firak ve ayrılış sandığı, ölüm yaralarını tedavi eder. O ayrılışın, aslında gerçek kavuşma olduğunu bilir. Kabrin; rahmet âlemine, saâdet yerine, Cennet bahçelerine, Rahmân’ın nur ülkesine açılan bir kapı olduğunu kavrar. İnsanın en büyük korkusunun yersizliğini idrak eder. İnsanın en acı, kasavetli ve sıkıntılı saydığı berzah seyahatinin; en leziz, ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu sezer. Böylece kabrin ejderha ağzı olmadığını, rahmet bağlarına açılan bir kapı olduğunu anlamış olur.

     İnançlı insan; gerekeni yaptığında, işi Mâliki’nin yani Allah’ın küllî / pek kapsamlı iradesine bırakır. İktidarının yetersiz kaldığı yerde, Mutlak Kadîr olan Allah’ın kudretine itimat eder. Ömrünün kısalığı karşısında, bâkî hayatı hatırlar. Sönük fikri karşısında, Kur’an Güneşi’nin altına girer. İman / inanç nûruyla bakar. Yıldız böceği hükmünde olan fikri karşısında, Kur’an âyetlerinin yıldız misali ışıklarına sığınır. Hadsiz emelleri, elemleri karşısında, nihayetsiz sevap ve hadsiz bir rahmet sahibi olan Allah’a yönelir. Sayısız arzu ve isteklerinin bu dünyada yerine gelemiyeceği gerçeği karşısında, bunların yerine getirileceği başka yer ve diyarların olduğunu düşünür. Verecek olanın da var ve mevcut olduğu aklına gelir.

     İnançlı insan bilir ki, insan kendine mâlik değildir. Kudreti nihayetsiz Kadîr, rahmeti sonsuz Celâl sahibi Rahîm bir Zât’ın kuludur. Kendi hayâtını, kendine yükleyip zahmet çekmez. Çünkü hayâtı veren O’dur. İdare eden de O’dur. Dünya sahipsiz olmadığı için, kafasına dünya yükünü yüklettirerek ahvâli düşünüp merak etmez. Çünkü onun sâhibi Hakîm’dir. Alîm’dir. İnsan da misafirdir. Yersiz bir şekilde karışmaz, karıştırmaz.

     Yine inançlı insan bilir ki: İnsanlar, hayvanlar gibi mevcûdât başıboş değiller. Belki görevli memurlardır. Rahîm ve Hakîm olan Yaratıcı’nın gözü önündedirler. İnançlı insan, onların elem ve zorluklarını düşünüp, rûhuna elem ve acılar çektirmez. Onların Rahîm olan Hâlıkları’nın rahmetinden daha çok şefkat etmez.

     Hem, insana düşmanlık durumu alan mikroptan tâ taun, tufan, yokluk ve zelzelelere kadar bütün şeylerin dizginleri; Rahîm, Hakîm olan Allah’ın elindedir. O ise Hakîm’dir, abes iş yapmaz, Rahîm’dir. Rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde, bir çeşit lütfu var diye düşünür.

     Hem inançlı insan der ki: Şu âlem, her ne kadar fânidir. Fakat ebedî bir âleme lâzım şeyleri yetiştiriyor. Gerçi geçicidir. Fakat bâkî meyveler veriyor. Ebedî bir Zât’ın bâkî isimlerinin yansımalarını gösteriyor. Her ne kadar lezzetleri az, elemler çoktur. Fakat Rahmân-ı Rahîm’in iltifatları, bitimsiz hakikî lezzetlerdir. Elemleri ise, sevap bakımından mânevî lezzet yetiştiriyor. Madem meşrû daire; ruh, kalp ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfidir. Diyerek gayr-i meşrû dâireye girmez. Çünkü o dâiredeki bir lezzetin; bazen bin elemi var. Hem hakikî ve dâimî lezzet olan Rahmanî iltifatları kaybetmeye sebeptir.

     Kur’an-ı Hakîm ise, inançlı insanı; iman ve sâlih amel ile aşağıların aşağısına düşmekten kurtarır. Cennet’in en yüksek derecesine, en yüksek mertebesine çıkarır.

Dünden Bugüne Başbuğ Atatürk

Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran o büyük Gazi Paşamızın bu fani aleme veda ettiği 10 Kasımlarda milletine bıraktığı eserleriyle yüksek şahsiyetlerine bağlılığımızı, müteşekkirliğimizi teyit ediyoruz.
Öyle ki Osmanlının küllerinden bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma zorunluluğunu içerir zor bir karar verilmeliydi. Bu niyet ve amaçla Gazi Paşamız, şerefli kadrosuyla birlikte Anadolu yollarında verdiği üstün gayret, inanç ve güven zemininde Türk Milletini harekete geçirerek Kurtuluş Savaşlarını vermiş ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmuştur. Bu büyük adam Gazi M. Kemal ATATÜRK, oluşturduğu laik cumhuriyeti ve yaptığı devrimleri Türk gençliğine emanet ederek aramızdan ayrılışının 87.yıl dönümünde kendilerini, silah arkadaşlarını, vatan için canını veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.
*
Günümüzü dramatize etmek üzere Amerikan patentli ‘’Büyük Orta Doğu Projesi’’ kapsamında ‘’ÜNİTER YAPIYA DAYANAN LAİK CUMHURİYET’’ yapımızı tehdit amacı içerebilecek varyasyonlarla ilgili bilinç düzeyimizin irdelenmesi adına O büyük adamı düşünce ve felsefesiyle birlikte tanımaya, değerlendirmeye dünden daha çok ihtiyacımız var!
*
Maalesef, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış etnik ayrımcılığa yol açacak siyasi davranışlardan, yaşanan tutarsızlıklardan görmekteyiz.
En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’! Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.

*
Dünden bugüne Başbuğ Atatürk’ü anlamaya eserlerine sahip çıkmaya fazlasıyla Türk Milletinin ihtiyacı var. Nedeni mi?
Bilindiği gibi son yıllarda güçlü dış odakların ülkemizi çevirme ve bölme gayretleri milletin gözü önünde işlenmektedir. Atamızı itibarsızlaştırma gayretleri dış güç odaklarının projeleridir. Gafil birilerinin dış patentli projelerle haksız ithamlar yaparak, dış patentli projeyle Atamızın itibarsızlaştırılması çalışmalarına millet olarak tanık olduk ve oluyoruz.
*
Evet, her asırda tarihin gidişine yön veren, çağ açıp çağ kapatan liderleri sinesinden çıkarmayı başaran büyük bir milletin mirasçılarıyız.
Bana bir millet gösteriniz, Atamızın deyişi ile ‘’cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işkâl edilmiş. Millet fakir ve zaruret içinde harap ve bitap düşmüş bir durumda iken, var olma yok olma kavgasında, var olmayı başarmış bir millet’’olsun.
Hayır, şu ana kadar bizim milletimiz haricinde böyle bir lider çıkaran başka bir millet olmamıştır.
Zaman geçtikçe, içinde yaşadığımız sosyal hadiseler ve zorluklar arttıkça, Atamızın yol göstericiliğine daha çok ihtiyaç duyduğumuzu anlıyoruz. Ve çünkü Türk milletinin rehber edindiği gelişme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu yegâne meşale müspet ve manevi ilimler bütünüdür.
*
Atatürk çok iyi bir asker, zamanının en başarılı devlet adamı, içte ve dışta göstermiş olduğu direnç, dirayet ve kararlılıkla iyi bir siyaset adamı olduğunu da ispat etmiştir.
Laik Cumhuriyetimizin kurucusu Başbuğumuz Mustafa Kemal çok iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Türk milletinin bütün kutsal değerlerine canını esirgemeden sahip çıkan bu büyük önder Mustafa Kemal yaşanmalıdır.
‘’ Vatan ve cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’ diyerek geleceğimize ışık tutan en güzel mesajını bizlere vermiştir.
*
Bugün Türk toplumunun önündeki sosyal, siyasal ve ekonomik problemlere aranılan çözümler Atatürk’ün gösterdiği hedefler ve ilkelerde mevcuttur.
Başkaca ideolojilerde, toplum hayatında veya felsefelerde çözüm aramak Atatürk’ü anlamamaktır.
Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik, hakçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık gibi değerler manzumesini içerir ilkeler, gerçek manada insanı merkez alan tabii mecrasına oturtulamamış, zaman, zaman bu ilkelerin arkasına saklanılarak Atatürkçülüğün çıkarlar için kullanıldığı görülmüştür ve görülmektedir.
Yabancı kaynaklardan beslenerek devleti bölmek isteyenleri koruyanlar, maalesef, Atatürkçülüğün arkasına gizlenerek kötü emellerini hayata geçirdiklerine tanık olmuşuzdur. Aslında Atatürkçülük bizim özümüz, öz be öz Türk Milliyetçiliğidir.
‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ diyerek O,Türk Milliyetçiliğiyle sentezleşmiş olduğunu veciz bir ifadeyle vermiştir.
*
Atatürk, devlet anlayışında şu ifadelere önemle yer vermektedir:
Bilelim ki milli birliğini bilmeyen devletler, başka milletlerin şikârıdır.
Bir millet sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.
Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme, çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur.’’Hükümet millettir ve millet hükümettir’’.
Hükümetin iki hedefi vardır: ‘’Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmektir. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyidir, edemeyen fenadır.’’
*
Atatürk’ün en büyük devrimlerinden laiklikle ilgili anlayışını şu ifadelerle önemle vurgulamaktadır:
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetlerini tekeffül etmektir. Laiklik din özgürlüğüdür.
Düşmanlarımız duraklama ve gerilememizi dine atfediyorlar. Bu bir hatadır. Âlem-i İslam Hakikat-i diniye dairesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı bu akıbetlere maruz kalmazdı.
Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden felaketler hep din kisvesi altında küfür ve melanetten ileri gelmiştir.
*
Büyük önder Atatürk’ün devletçilik ve laiklik kavramlar gerçeğinden bizlere verdiği mesajın neresindeyiz?
10 Kasımlar yas tutma günü değil, Atatürk’ün koyduğu ilkelerin ne kadarını hayata geçirebildiğimizin vicdan muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.
10 Kasımlar O en büyük Türk Milliyetçisinin bize emanet ettiği bu cennet vatanı ne derece muasır medeniyetler seviyesine çıkarabildiğimizin muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.
Yüce Allah’ın bir takdiri olarak bizlere bahşettiği o eşsiz değerlere sahip insanın bizlerden ayrıldığı 10 Kasım 1938’de kalkınmışlıkta dünya milletleri sıralamasında 6. sıralarda seyrederdik. Geliniz, o büyük insana layık olmak istiyorsak tekrar 6. Sıralara, 1.sıralara çıkmak için beyinlerimizde, gönüllerimizde müthiş bir rahatsızlık hissedelim; çağdaş kalarak üretelim.
*
Şüphesiz bu devletin kurulu ş felsefesinin başında Türk milliyetçiliği, Türkçülük vardır. Bölücüler ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Atatürk’ün dediği gibi, “Bu ülke tarihte Türk’tü, şimdi Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır’’.Bu milletin tek bir adı vardır; ‘’Türk Milleti’’
*
Atam izindeyiz. Seni saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Sen, kurmuş olduğun Laik Türkiye Cumhuriyetinle, bu muazzez Türk milletinin gönlünde ebediyete kadar yaşayacaksın.


  • Tarih boyunca bizlere zaferler kazandıran bütün büyüklerimizi, ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ederken;
    Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.

ATATÜRK’ün Vefatı

Bütün hayatı mücadele içinde geçen ATATÜRK’ün 1937 yılının sonlarına doğru sağlığı bozulmaya başlamıştı. Buna rağmen o dönemde yoğun bir biçimde bitmeyen bir heyecanla Hatay’ın ana vatana dahil olması için çalıştı. Kendisinde mevcut karaciğer kifayetsizliği Ocak 1938’de daha da belirginleşti. Büyük Önder son günlerini İstanbul’da sürekli doktorların gözetiminde geçirdi. 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı.

ATATÜRK’ün vefatı, müdavim tabipleri Prof. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Mim Kemal Öke ve Dr. Nihad Reşat beyler ile müşavir tabipler Prof. Akil Muhtar Özden, Prof. Hayrullah Diker, Prof. Süreyya H. Serter, Dr. Kamil Berk ve Dr. Abravaya Marmaralı tarafından yazılan şu raporla tespit edildi: “Reisicumhur ATATÜRK’ün umumî hâllerindeki vehamet dün gece saat 24’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinciteşrin 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. 10 İkinciteşrin 1938.”

ATATÜRK’ün naaşı, Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalka yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı.

Cenazenin Ankara’ya nakil işlemi 19 Kasım Cumartesi günü yapılacaktı. Nakil hazırlıkları bugüne kadar sürdürüldü. ATATÜRK’ün naaşı Dolmabahçe’den çıkarılmadan hemen önce, Ord. Prof. Şerefettin Yaltkaya tarafından cenaze namazı kıldırıldı. Kortej, Galata Köprüsü’nü geçecek, tabut Sarayburnu rıhtımına yanaşmış Zafer torpidosuna, oradan Yavuz zırhlısına çıkarılacaktı. Daha sabahın ilk ışıklarından itibaren çok sayıda vatandaş güzergâhı doldurmuş bulunuyordu. ATATÜRK’ün naaşı, 20 Kasım’da Ankara’ya getirildi.

Cenazeyi Ankara Garı’nda başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, bakanlar, milletvekilleri, komutanlar olmak üzere protokolde bulunan bütün zevat karşılamıştır. Başbakan Celal Bayar, beyaz trende, tabutun arkasındaki vagonda ATATÜRK’ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak ve bazı eski arkadaşları ile beraber İstanbul’dan gelenler arasında idi.

Türk bayrağına sarılı tabut, istasyondan Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka konulur. Halkın ziyareti başlar. Burada komutanlar ve silâh arkadaşları tarafından tutulan saygı nöbeti, 20 Kasım 1938 Pazar günü saat 10.30’da başlamış, 21 Kasım 1938 Pazartesi törenin başlayacağı 09.00 saatine kadar devam etmiştir. Her rütbeden 6 subayın yer aldığı 45 “nöbet postası” ile bu saygı nöbeti gerçekleştirilmiştir.

21 Kasım’da büyük törenle Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale’de ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu. ATATÜRK’ün naaşı, 10 Kasım 1953 tarihinde yapılan büyük bir devlet töreni ile Etnografya Müzesi’ndeki muvakkat (geçici) kabirden alınarak; Anıtkabir’deki ebedî istirahatgâhına tevdi edildi.

Anıtkabir’e nakil törenine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, İsmet İnönü, TBMM Başkanı Şükrü Saraçoğlu ve ATATÜRK’ün kız kardeşi Makbule Atadan hanımefendi başta olmak üzere; bütün mülkî ve askerî erkân ile kalabalık bir halk topluluğu katıldı. Kortej, Opera, Ulus, TBMM, Gar, Tandoğan meydanı güzergâhını takiben Anıtkabir’e ulaştı. Burada yapılan törende Cumhurbaşkanı Celal Bayar çok duygulu bir konuşma yaptı. Töreni milyonlarca insan radyodan yapılan naklen yayından dinledi. ATATÜRK’ün naaşı, şeref holünde tek parça mermerden yapılan mozolenin tam altında yer alan sekizgen odanın içinde hazırlanan mezarda, İslâmî kaidelere uygun olarak, dualarla “vatan toprağı”na defnedildi. O zaman altmış yedi olan bütün vilâyetler ile Kıbrıs’tan getirilen ve harmanlanan vatan toprağı büyük ATA’sını kucakladı. Bugün 81 ilimiz ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Azerbaycan’dan gelen Türk toprakları birer vazo içerisinde, ATATÜRK’ün mezarının etrafını süslemektedir.

KAYNAKLAR

  • KOCATÜRK, Utkan; Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı ATATÜRK Günlüğü, ATATÜRK Araştırma Merkezi, Ankara, 2007.
  • LEVENTOĞLU, Mazhar; ATATÜRK’ün Vasiyeti, Bahar Matbaası, İstanbul, 1968.
  • SOYAK, Hasan Rıza; ATATÜRK’ten Hatıralar II, İstanbul, 1973.
  • https://www.bing.com/ck/a?!&&p=36b54f98f2452aa3eb9e006792e2f446f114c5b483d0a1df795d1b18c177723fJmltdHM9MTc2MjY0NjQwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=10+Kas%c4%b1m+Atatrkn+vefat%c4%b1&u=a1aHR0cHM6Ly9hdGEubXNiLmdvdi50ci9TYXlmYS9TYXlmYUdvc3Rlci9hdGF0dXJrdW4tdmVmYXRp

N e v m i y e

Halkım bir uyku tulumu ey İkbâl

Ve ülkem Yusuf’un uyku kuyusu

Bunca doğuştan mâlûmatfüruş kul

Kitap değil ekran okuyucusu

Diller yankesici dudaklar hırsız

Eller ise boş vakit soyguncusu

 İnsan insana yaban ve kayıtsız

Selâmlar sanki ölüm duyurusu

 Gün yara – bere gün iğfâl edilmiş

Ki vampirler bile metro soylusu

 İnsan ömrü mezarlara dizilmiş

Her tâze ceset sanki dut kurusu

 Kurşun kaçağıdır alnımdaki iz

Zaman bir avcıdır takvimler pusu

 Tek yaşamak için mi yaşadık biz

İşbudur hayâtın en sert sorusu

 23 Temmuz 2002 – Yuvacık Serdar

[1] Uykuluk, Uyku yurdu

İnançsız İnsan

     İnançsız insan; dünya saadet ve mutluluğunu, hayatın lezzetini, medenî yükselişi, güzel san’atı kendince âhireti düşünmemekte görür. Allah’ı tanımamakta bulur. Sadece dünya sevgisinde sanır. Hürriyeti başıbozukluk olarak tanır. Kendini güvende hisseder. İnsanların çoğu bu yola, şeytanın telkin ve fiskoslarıyla düştüğünü hiç akıl etmez. Bu etkileniş öyle büyüktür ki, bunun tasavvurundan ruh, kalp ve akıl dehşete düşer.

     Hâlbuki, şirk / Allah’a ortak koşma, fısk ve sefahatin yolu; insanı son derece sukut ettirir. Esfel-i sâfilîne / aşağıların aşağısına yuvarlanmasına sebep olur. İnsan; hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zayıf ve aciz beline yükler. Çünkü insan, Cenab-ı Hakkı tanımayıp ona tevekkül etmezse. O zaman son derece âciz, zayıf, fakir ve muhtaç bir vaziyet sergiler. Sayısız musîbetlere maruz kalır. Elemli, kederli, fâni bir hayvan hükmünü alır. Sevdiği tüm şeylerin; dâima firak / ayrılık acı ve elemlerini sîneye çeke durur. Geride kalan bütün ahbabını; elim / acı bir ayrılış içinde bırakır. Kabrin karanlıklarına yalnız başına gider.

     Hayatına zarar veren mikroptan tut, ta zelzeleye kadar binlerce düşmanı kendine hücum vaziyeti almış şeklinde görür. Kendi bedenine yükleyemediği, koca dünya yükünü; zavallı beline ve kafasına yükler. Cehenneme gitmeden Cehennem azâbı çeker. Elîm bir korku ve dehşet içinde, her zaman kendine korkunç görünen kabir kapısına bakıp durur.

     Bu durumdayken bile, dünya ve insanın; Hakîm / Hikmet Sâhibi, Alîm / Bilen, Kadîr / Kudretli, Rahîm / Merhamet Sahibi ve Kerîm / İhsan ve İnayet Sâhibi bir Zât’ın tasarrufunda olduğunu düşünemez. Her şeyi tesadüf ve tabiata verir. Bunun için, dünya ve insanın hâlleri; onu daima rahatsız eder, bunaltır. Kendi elemiyle beraber, insanların acı ve elemlerini de çeker. Dünyanın zelzelesi, taunu, tufanı, yokluk ve kıtlığı, fena ve zevali; onu son derece rahatsız eder. Karanlık birer musibetler sûretinde, ona azâp verir.                                                                                                                                                         

     İşte bu insan; küfür sarhoşluğu, sapık bakışının edindirdiği divanelikle; hikmet ve san’atla yaratıcı olan Sâni-i Hakîm’in şu dünya misafirhanesini; tesadüf ve tabiat oyuncağı diye vehmeder. Allah’ın güzel isimlerinin yansımalarını tazelendiren, san’atlı bir şekilde yaratılmış olan varlıkların; zamanla görevleri bittiğinden, gayp âlemine geçmelerini, onlar için yokluk sayar. Hâl diliyle yaptıkları zikirleri; zeval ve ebedî bir ayrılık çığlıkları diye hayâl eder.

     İlahî birer mektûp olan mevcûdât sayfalarını; mânâsız, karmakarışık bir şekilde tasarlar. Rahmet âlemine yol açan kabir kapısını; yokluk karanlıklarına açılan bir kapı zanneder. Eceli ise, hakikî ahbaplara kavuşma dâveti iken, bütün sevdiklerinden ayrılış nöbeti bilir. Böylece kendini dehşetli,   acı bir azâba sokar.

     Aslında, “Gayr-i meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir.” sırrınca, insan; fıtratındaki Allah’ın zât, sıfat ve isimlerine sarf edilecek muhabbet ve marifet istidadını, şükür ve ibadet cihazlarını; nefsine ve dünyaya gayr-ı meşru bir sûrette sarf ettiğinden, hak ettiği cezayı çekiyor. Çünkü Allah’a ait muhabbeti nefsine veriyor. Mahbubu olan nefsinin sayısız belâsını da bizzat çekmek zorunda kalıyor.

     Çünkü hakikî bir rahatı, o mahbûbuna / sevdiğine vermiyor. Hem onu asıl sevilecek olan Mutlak Kadîr olan Allah’a tevekkül ile teslim etmiyor. Bu yüzden dâima elem çekiyor.

     Hem de, Allah’ın isim ve sıfatlarına ait olması gereken muhabbet ve sevgiyi, dünyaya veriyor. Allah’ın san’at eserlerini, âlemin sebeplerine taksim ediyor ve belâsını da çekip duruyor.

     Çünkü o sayısız sevdiklerinin bir kısmı ona “Allahaısmarladık” demeden, ona arkasını çevirip gidiyor.

     Bir kısmı onu hiç tanımıyor. Tanısa da onu sevmiyor. Sevse de ona bir fayda vermiyor.

     Daima hadsiz firak ve ayrılıklardan, dönmemek üzere zevallerden, yok oluşlardan ümitsizce azap çekiyor.

     İşte sapık yolun / inançsızlığın, insana verdiği dünya saadeti, insanın mükemmelleşmesi, medeniyet güzellikleri ve hürriyet lezzeti dedikleri şeylerin iç yüzü ve mahiyetleri budur.

     Evet, sefahat ve sarhoşluk bir perdedir. Muvakkaten / geçici olarak hissettirmez.

Niçin İleri Gittiler

Düşünce hayatımdan “Niçin geri kaldık?” sorusu hiç çıkmadı. Bu soru bir kitabıma da başlık oldu. Eh, seksen yıllık bir ömür. “Düşünce” kısmını 15 yaşımdan başlatırsam 65 yıldır aynı soru: Niçin? Bu soruyu sormamın da niçini belli? Ne yaparız da Türkiye için bu soruyu gereksiz hâle getiririz?

Maalesef bu ülkü hâlâ gerçekleşmiş değil. Türkiye Yüzyılı, Almanya (Fransa, ABD, … siz ekleyin) bizi kıskanıyor, uçuyoruz, aya sert iniş yapacağız falan ama kişi başı gayrı safi yurtiçi hasıla sıralamasında hâlâ OECD ortalamasını yakalayamadık. Hukukun üstünlüğü, mutluluk, güven, PISA… Kilit indekslerde de bir sıçramamız yok. Tersine, bu sonuncularda son on yıldır geri geri gidiyoruz.

Sorumluyu bırakın sorunu bulun

Bu iktidarın kabahati mi? Gayet tabii iktidarın sorumluluğudur. Ama bundan önceki iktidarların da sorumluluğudur. Doğru soru, “Kimin kabahati?” sorusu değil. Bunun doğru soru olmadığı kalite çalışmalarında şu sloganla belirtilir: Sorumluyu değil sorunu bulun.

Sorunu bulmak için uğraşan birçok bilim adamımız, düşünürümüz oldu. Benim ilk aklıma gelenler, Garplılaşmanın Neresindeyiz’in Mümtaz Turhan’ından, Yollar Ayrılırken’in Timur Kuran’ına, Yenilgiden Sonra’nın Ayşe Zarakol’una niceleri. Arada daha düzinelerce var. Daha öncesi de var, sonrası da olacak. Onlara borçluyuz. Fakat biz hâlâ “gelişmekte olan”ız. Rahmetli hocam Oktay Sinanoğu, öfkeyle, ‘geri kalmış’ın İngilizcesi “underdeveloped” tamlamasını alır, onun doğrusu “developing under”dır derdi, eliyle de işaret ederek. Birinci ve ikincinin kelime kelime tercümesi “aşağı gelişmiş” ve “aşağıya (doğru) gelişen”dir.

Bu öfkenin doğru tarafı da var. Tom Friedman’ın Leksus ve Zeytin Ağacı’ndaki tespitidir: Siyasetçiler yönetimlerindeki geri kalmış ülkelere propaganda yaparken bugünü kendi geçmişleriyle karşılaştırır: “Anneannenizin çamaşır makinesi var mıydı?” Hâlbuki doğru kıyas, dünyadaki diğer ülkelerle karşılaştırmaktır. Kişi başı gayri safi yurtiçi hasılada ülkeler arasında kaçıncı sıradayız. On yıl, yirmi yıl, otuz yıl önce kaçıncı sıradaydık şimdi neredeyiz? Son şu kadar yılda bu sıralamada ilerledik mi, geriledik mi? Bakınız, Euronews’ten alınan bu haber 28 Ekim 2025 tarihli: “Endeks verilerine göre Türkiye, son on yılda Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde ciddi bir gerileme yaşadı. 2015 yılında 80. sırada bulunan Türkiye, her yıl gösterdiği düşüş eğilimi ile 38 sıra kaybederek 2025’te 118. sıraya kadar geriledi.”

Büyüme bir kültürmüş

Aşağı doğru gelişen ülke! Acaba RTÜK, Oktay Sinanoğlu sağ olsaydı hakkında halkın moralini bozmaktan kovuşturma başlatır mıydı? Euronews ise kapsama alanının dışında.
Bu düşünceler, 2025 Nobel Ekonomi Ödülü’nün ilanından sonra aklımdan geçti. Ödül konuları çok ilgi çekici. Bol bol ekonometri, yani sayı kullanıyorlar ama merkezde daha ziyade sosyal psikoloji var. Yani maddî konular değil, kültürün kalkınmaya etkisi. Yani zihniyet. Ödülü alanların çalışmalarını ayrı ayrı ele almak lazım. Özellikle ekonomi tarihçisi Joel Mokyr, tam da benim soruma cevap aramış. Ters tarafından, “Batı” için, “Niçin ileri gittik?” diye soruluyor. 2016 tarihli kitabının başlığı şöyle: A Culture of Growth: The Origins of the Modern Economy ~ Büyüme Kültürü: Çağdaş Ekonominin Kökenleri. Bu başka bir yazının konusu.

Şimdi işaret etmek istediğim konu şöyle: Büyüme kültürü! Ekonominin kökeninde bu varmış! İşte bu fikirler son on yılların hâkim görüşü. Eskiden bize ne anlatırlardı: Kültürü alt yapı belirler. Alt yapı kavramı ekonomiye yakın… Üretim araçlarının mülkiyeti kimde? Sonra kaç ton kömür çıkarıyor ve kaç ton çelik üretiyoruz…

Üretim araçları beyinlerdir

Şimdi bunların hemen hemen tam tersini konuşuyoruz. Kalkınmayı, büyümeyi belirleyen kültürmüş. Üst yapı meğer alt yapıyı tayin ediyormuş. Bir elli yıl kadar önce böyle şeyler söylemek bazı çevrelerce küfür kabul edilebilirdi. Kültür ve ekonomi kelimelerinin yan yana gelmesi bile bir tuhaftı. Sonra her şey ters döndü. Dünyanın en büyük firmaları, Microsoft, Facebook (Meta), Amazon… Kaç ton kömür veya çelik çıkarıyor veya kullanıyor? Bir başka soru: Bunlar zengin babaların veya Rothschild, Rockefeller falan gibi büyük zenginlerin kurduğu şirketler mi? Hayır. Bunlar merdiven altında, garajlarda ama yepyeni fikirlerle yaratılmış yepyeni girişimlerdi.

Yıllar önce Financial Times’ta bir soru vardı: Bu en büyüklerde üretim araçları nedir, üretim araçlarının sahipleri kimler? Cevap şöyleydi: Her sabah üretim araçlarını insanlar iki omuzlarının arasında işe getiriyor ve mesai bitiminde yine iki omuzlarının arasında evlerine götürüyor. Bu ifade bile eski kaldı. Şimdi bazı günler evden çıkmıyorlar.

Starlink gibi Tesla gibi yeniliklerle büyüyen Musk’ın teşebbüslerinin bile ham maddesi çelikten ziyade beyindeki gri maddedir.

Farkında mısınız? Bir zamanlar baş problemimiz endüstrileşmekti. Şimdi bu kavramı pek duymuyoruz. Endüstri, bugün zenginlerin fakir ülkelere ihraç edip kurtulmaya çalıştığı bir meta.

Yalanın Normalleştiği Ülke

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin son grup toplantısında yaptığı açıklama yine dikkat çekti. Bahçeli, Meclis’te kurulan komisyondan seçilecek milletvekillerinin İmralı’ya giderek ilk ağızdan, doğrudan ihtiyaç duyulan mesajları alması süreci çok daha güçlendirecektir. MHP, böyle bir heyete katılmaya hazırdırdedi.

Bu açıklamadan sonra genel beklenti şu: Artık TBMM heyeti teröristbaşının ayağına gidecek ve bu ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü devletle müzakereci sıfatını kazanacak, bir siyasi aktör olacaktır.

Ayrıca, AİHM’in Selahattin Demirtaş kararı sorulan MHP lideri, “Hukuki yollar sonuca ulaşmıştır. Tahliyesi Türkiye için hayırlı olacaktır” dedi. Bahçeli ve Erdoğan’ın ister AİHM ister Yargıtay ve AYM kararları olsun istemedikleri bir mahkeme kararı olduğunda uygulamama gibi bir alışkanlığı vardır.

Buna rağmen bu söz edildiyse, iktidar bu defa Demirtaş’ın tahliyesine karşı çıkmayacak ve AİHM kararına uyacak beklentisi normal. Zaten Demirtaş’ın cezaevinden Bahçeli’ye teşekkür mesajı arada bir anlaşma yapıldığı yorumlarına sebep olmuştu. Anlaşılan Demirtaş da yeni süreçle Türkiye’nin dönüştürülmesi projesine destek verecek bir aktör olarak devreye sokulacak.

İktidar kanadının bu tutumu, Türkiye siyasetinde sözün ve tutumun nasıl değişebildiğini gösteren çarpıcı bir örnek oldu. Abdullah Öcalan’ı “kurucu lider” olarak tanımlayan Bahçeli, 2007’de Meclis kürsüsünden “Bölücü başını asamıyorsan, al sana ip, as!” diyen de aynı Bahçeli’ydi. 2015’te “İmralı canisiyle pazarlık yapanlarla aynı masaya oturmayız” ifadelerini kullanan da.

Bu yalnızca bir söylem değişikliği değildir, parti politikasının kökten değiştirilmesi, Türk Milletine verilen sözlerin tam zıddını yapmaya savrulmadır.

Hz. Mevlana’nın “Göründüğün gibi ol, olduğun gibi görün” ilkesine aykırı bir duruştur.

Böyle ani değişiklikler, toplumda büyük bir belirsizlik yaratıyor. Bu hal, vatandaşların devlete ve siyasetçilere olan güvenini ciddi şekilde zedeliyor. Siyasi liderlerin sözlerinin değerini tartışmaya açıyor.

Sözü ve politikası sürekli değiştirilen bir devlet, toplumun zihninde ve kalbinde yerleşik güveni sarsar.

Bu değişimin elbette dış boyutu vardır. Suriye’nin kuzeyinde ABD/İsrail merkezli yeniden yapılanma planları, Türkiye’yi bölgesel denklemde sıkıştırmıştır. İktidar da -ABD baskısıyla- iç politikada yeni bir yönelişe gitmiştir. Ancak hangi gerekçe olursa olsun, hakikatin eğilip bükülmesi, toplumsal sözleşmenin temel direğini gevşetir.

Bizi yönetenlere inanmak ve güvenmek istiyoruz. Yapamıyoruz.

*******************************

Kusuru Yalan Olanın

Tam da bu noktada, konuyu çarpıcı biçimde anlatan eski bir fıkra gelir akla:

Bir damat adayı, evlenmek istediği kızın dindar babasının karşısına çıkar.

Kayınpeder adayı sorar:

 – İçki içer misin? – Hayır efendim.  

– Kumar? – Asla.       

– Kötü alışkanlıklar?  – Hiçbir zaman.         

– Gelirin yerinde mi?  – Çok şükür, gayet iyidir.      

– İnançlı mısın? – Tabii ki, ibadetlerimi aksatmam.            

-En çok neyden korkarsın? – Haram lokma yemekten.

Memnun kalan baba yine de son kez sorar: Evladım herkesin bir kusuru vardır. Senin var mı?

Damat gülümser: Evet efendim, sadece bir kusurum var… ben yalan söylerim.

Fıkra güldürür, ama düşündürücüdür:

Kusuru yalan olanın bütün doğruları şüphe altındadır.

Siyasette de böyledir. Bir kez gerçeğin üzeri örtüldü mü, ardından hangi söz söylenirse söylensin, halkın zihninde hep aynı soru kalır:

“Acaba şimdi söylediği doğru mu?”

*******************************

Alıştıra Alıştıra…

Türkiye son 20 yılda, siyasal çizgi ile pratik arasındaki farkın yavaş yavaş normalleştirildiği bir süreç yaşadı.Parti programlarında parlamenter sistemi, güçler ayrılığını, denetlemeyi savunan AKP ve MHP “Eğer Anayasa lidere uymuyorsa, Anayasayı lidere uydururuz” anlayışıyla sistemi değiştirdiler, “Cumhurbaşkanlığı sistemini” getirdiler.

Seçim meydanlarında CHP’yi “DEM ile işbirliği yapmakla” suçlayanlar bugün aynı DEM ve PKK yetkilileri ile fiilen ilişki kuruyor.

Bu durum halkta haklı bir soruya yol açıyor:

“Madem bugün dünün tam tersini savunuyorsunuz, yarın bugünün tam tersini savunmayacağınız ne malum?”

****

Devlet Bahçeli’nin akıl almaz dönüşümünü izleyen Ülkücülerin bir kısmı “ihanete uğradık” psikolojisi içinde. MHP içinde kalan bir kısmı ise “liderin bir bildiği vardır” ilacıyla gönül ağrılarını dindirmeye çalışmakta.

Bu ikinci kesim tıpkı şeyhi önünde “gassal karşısında meyyit (ölü) gibi duran, yani “aklını, iradesini ve vicdanını şeyhine devreden” müritlerin anlayışında.

Bu kesim Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan ortaklığının, “yeni süreç” söylemlerine kayma sebeplerini sorgulamıyor. Biat kültürü ile hareket ediyor.

İktidar bu kesimi de alıştıra alıştıra dönüştürüyor.

*******************************

Dürüst Politika İçin Dünya Ne Yapıyor?

Gelişmiş demokrasilerde liderlerin yalan söylemesi yalnızca ayıp değil, yaptırıma tabi bir suçtur.

İngiltere’de Bağımsız Standards Committee, siyasetçilerin açıklamalarını ve davranışlarını etik kurallara göre denetler. Yalan söyleyen, kamuoyu baskısıyla istifa eder.  Boris Johnson örneği ortada.

Almanya’da bakanların dürüstlüğü çok önemlidir: Savunma Bakanı doktora tezinde intihal nedeniyle hem unvanını hem makamını bıraktı.

ABD’de Başkan dâhil herkes Kongre’de yalan beyan nedeniyle yargılanabilir. Nixon’un “Watergate” nedeniyle istifası hâlâ dünyaya ders olarak okutulur.

Bu ülkelerde ilke nettir: Siyasetçilerin yalanı cezalandırılır. Çünkü devletin temeli, halkın yönetenine duyduğu güvendir.

Türkiye’de ise yalanın siyasi bedeli yoktur.

Bu yüzden Türkiye’nin ihtiyacı sözüne güvenilir siyasetçiler ve devlettir; bunu talep eden bilinçli bir toplumdur.

Osmanlıda Hor Görülen Türk

Derlediklerimizden bahisle;

Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi tam boyu tartışmalı olsa da Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensuptur. Böylelikle de Osmanlılar daha ilk baştan kurucu unsur olarak Türk etnisitesindendir. Bugünkü Türkiye Türklerinin atalarıdırlar.

Ankara Savaşında Türkmen’lerin Timur’u desteklemesi sonucu yıkılan Osmanlı devleti on ya da on bir yıl sonra tekrar oluşuyor.
Osmanlı Devletinin bu ikinci kuruluşu, devşirmelerin etkisi altında kuruluyor. Bu devşirmeler bundan sonra Türkmenlere asla mı asla iyi gözle bakmıyorlar; bu konuyu Faruk Sümer, Oğuzlar kitabında[18] çok güzel yazmış.
Osmanlı Devletinin ikinci kuruluşundan sonra genel olarak Türkmenler, özel olarak da Işık taifesi denen Kızılbaşlar üvey evlattan daha kötü bir muamele görüyor. İşte bu tarihten sonra, birini aşağılamak için ona “Terk” demek yetiyor, Terk Arap aksanına göre Türk demek, Terk’in çoğulu Etrak; etrâk-ı bi idrak böyle söyleniyor
*
Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam” kitabından alıntılar;
Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşek idi… Türk; Koçi Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi… Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı… Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi… Türk; Nefiy’e göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı… Türk; Baki’ye göre, kabaydı… Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi… Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi… Türk; Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu… Türk; Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı… Türk; Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi… Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi… Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı… Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı… Türk; Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı… Türk; Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü…
*

Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!
Osmanlı…
– Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…
– Araplara, “Kavm-i Necip”..
– Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.
*
Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?
“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Hâlbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:
‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı.
Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.
Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(…)
Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”

*

Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı ve devamla;
“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.
Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık…”
Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:
Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıâli’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti ve Türklere, “etrâki bi idrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)
*
Tarihi bir gerçeğin anatomisi;
Engin ve soylu Tarihiyle bilinen Türkler İslam Diniyle karşılaşınca bu dine kolaylıkla adapte oldular; çünkü İslam öncesi de tek Tanrıya inanıyorlardı.

Milli yapılarıyla, İnanç anlayışıyla Türk İslamcı değil, Kur’an’ın insanıdır. Türk birlikçisidir; Turancıdır
Milliyetsiz milliyetçi değil, Türk milliyetçisidir
Evrenselci, Halkların kardeşliği, Din kardeşliği masallarına inanan değil, Türkün kardeşi sadece Türk’tür gerçeğini inanır.
Sağcı, solcu. Dinci, Dinsiz. Kapitalist, komünist veya Avrasyacı bopçu Avrupacı değil. Orhun nehri gibi kaynağından Türk tür bunun içinde Türkçüdür, Turancıdır.
Kanım aksada zafer İslamlın veya onun bunundur diyenlerden değil, varlığım Türk varlığına armağan olsun diyendir.
*

O halde atam belli, ceddim belli, soyum belli, Türklüğünün farkında olmayan mankurtlardan değiliz. Soyumun yüceliğini bilenler bilir, ama birde en iyi kendim bilirim, Türk olduğum için kendimi dünyanın en şanslı kişisi sayar, tarihimi geçmişimi asaletimi yüceliğimi hep özümde bulur gururlanırım..
Türk olunmaz, Türk doğulur.
Gayriler elbette ki benim gibi olamazlar, hiç bir zaman Türk olma imkânları da yoktur, çünkü asalet, asillik, yücelik, Türklükten yani soydan gelir. Ne mutlu Türküm diyenlere, ne mutlu Türklüğünün farkında olup Türk’çe yaşayanlara.
*
Türklüğü tamamlayıcı yegâne kavram İslam Peygamberi Hz Muhammet’ in ana felsefesini kavrayarak İslamı anlamlandırmak ve Anadolu’ ya İslam tohumunu eken Ahmet Yesevi’nin muazzam öz deyisi ile İslamı Türkçe okuyabilmektir.
Yesevi’nin ifadesiyle;
‘’Türk olmak kaderimdir; ancak inancım tercihimdir.’’der. Çünkü Türk olarak doğmuştur;
Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.
*
İslam evrensel bir dindir. Güzel ahlakı ve sevgiyi esas alır. Türk İslam kültürünü içselleştiren milli ve manevi kimliğimizle benliğimizi güçlendirdik; imparatorluklar kurduk; Türkiye Cumhuriyetini kurduk; bin yıldır Anadolu’yu yurt edindik.
Bilelim ki; ”Bu toprakların dili sevgidir”.
*
Kaldı ki;
‘’İki Ses vardır Bizi Kendimize Getiren.
Biri EZAN Sesi Diğeri SELA.

Biri Hala Yaşadığımızı, Yüce Yaratana Karşı Sorumluluğumuzu Hatırlatır
Diğeri Bu Âlemde Misafir Olduğumuzu’’ …
*
Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple…
Tarih: 23 Mayıs 1928.
TBMM, 1312 s
Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece…
Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.
Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu…
“Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.
Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…
Atatürk başarmıştı.