29.3 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1240

Son Durak

Ne kazanlar ibret aldı nede onu seyreden,

Bir gün sende gireceksin düşünmüyorsun neden?

Bak bu mezarlıkta yatıyor babam anan ve deden,

Sustu diller anlatamaz bizlerden önce giden..

 

Daha dün kuş tüyünden döşeklerde yatarken,

Gözün doymaz biraz daha malına mal katarken,

Yalan gıybet iftiralar kardeşine atarken,

Ölüm geçmezdi aklından bak geliverdi erken..

 

Koymayın beni desende duyan olurmu seni,

Çamur olacak kefenim bakın daha çok yeni,

Toprak dolacak üstüne artık dinler kim seni,

Bak girenler haykırıyor duyamazsın sen onu..

 

Dört tahtayı kapattılar evinin damı toprak,

Dünyalara sığmıyordun kalkda bir haline bak,

Ama nasıl kalkacaksın baş açık yalın ayak,

Dünya fani anla artık orada gerçek hayat..

 

Gönlün hiç razı değildi koca koca evlere,

Halı kilimler döşerdin basmaz idin yerlere,

Ağa paşaların ismi duyulmuştu her yere,

Sonunda bak nasıl girdin sende bu kara yere..

 

Bırakmayın beni desen seni olurmu duyan,

Evlat iyal can yoldaşın seni kabire koyan,

Ömrünü nerede tükettin olunca ayan beyan,

Geriye dönüş yok artık o zaman derdine yan..

 

Münker nekir melekleri hesaba çekecekler,

İtiraz yok göreceksin hep önünde gerçekler,

O zaman göreceksin bakalım acep kim eroğlu er,

Ömrünü nerde tükettin gel gayrı hesabı ver..

 

İbrahim uyma nefsine gidenlerden ibret al,

Seyreyleyip kabirleri şöyle bir maziye dal,

Adam gibi adam olda, daim hak yolunda kal,

Dünyadan ukbaya gider mezardan geçen bu yol..

 

12 Eylül 1980 İhtilali İle İlgili Bir Hatıra ( 2 )

0

Bundan önceki yazımızda 12 Eylül 1980 İhtilalı döneminde SEKA’da çalışırken yaşadığım bir hadiseyi anlatmaya başlamış, Emniyet Müdürlüğü’ne nasıl götürüldüğümüzü yazmış ve komiserin beni sorguya çekmek üzere, beklediğimiz odadan alıp götürmesine kadar gelmiştik. Şimdi kaldığım yerden devam ediyorum.

Beni alıp götüren komiser önce o zaman Emniyet tarafından aranmakta olan şahısların isimlerinin bulunduğu afişin önüne götürdü. Aralarından birisinin ismini eliyle kapatıp, o şahsı tanıyıp tanımadığımı  sordu. Resme baktım ve tanımadığımı söyledim. Hakikaten gördüğüm resim, tanıdığım kimselerden değildi. Bunun üzerine “peki” deyip beni küçük bir odaya götürdü. Odada bir daktilo bayan bizi bekliyordu. Komiser Bey bir sandalyeye, ben de bir sandalyeye oturdum. Tabi bu arada meraktan çatlayacağım. “Acaba suçum ne?” diye çok merak ediyorum.

Nihayet komiser, üzerinde isim ve imza bulunmayan bir mektup çıkardı. Mektuptaki iddia şu şekildeydi:

Adana’da bir şahıs bir askeri öldürüp kaçmış. Ankara’ya gelip, o zaman SEKA’nın Ankara Alım Satım Müdürü olan Gürol Bilgin‘i bulmuş ve kendisinin saklanabileceği bir yer bulunmasını istemiş. Gürol Bey de gece vakti o aranan şahsı bir taksiye bindirip taksi parasının da tarafımdan ödenmek üzere İzmit’e bana göndermiş. Gece yarısı İzmit’e gelen taksici, adamı bizim eve getirip, Gürol Bey ile anlaştıkları gibi on bin lira taksi parasını benden istemiş. Ben de para olmadığı için gece vakti Aykut Ercilli’ye telefon edip ondan borç istemişim. O da bu kadar paranın kendisinde de olmadığını söyleyince bu defa Genel Müdür Muavini Rıdvan Yenişen’i arayıp Ondan istemişim. O da parayı bana vermiş, ben de bu parayı taksiciye vermek suretiyle onu gönderdikten sonra kaçak olan asker katilini eve alıp saklamışım.

Tabii ki bunların hiç birisinin doğru olmadığını, tamamen kuru bir iftiradan ibaret olduğunu, dilimin döndüğü kadar ifademde anlatmaya çalıştım.

Bundan sonra Rıdvan Bey ile Aykut Bey’in de ifadelerini aldılar. İfadelerimizin alınması tamamlandıktan sonra, bekletildiğimiz odada bizi alıp götüren komiser ile genel bir değerlendirme yaparken, o anda bizim evde telefon olmadığı aklıma geldi. Hâlbuki ihbar mektubunda gece yarısı evden telefon ettiğim söyleniyordu. Dolayısıyla bu bakımdan da “bu ihbarın tamamen asılsız ve düzmece olduğunu, isterseniz PTT’den bana ait bir telefonun olup olmadığını tespit edebilirsiniz” dedim. Bu teklifim üzerine Rıdvan Bey, “Komiser Bey ile beraber eve gidip yerinde tespit yapmanın daha uygun olacağını” söyledi. Bu teklif kabul edildiği için bizim eve gitmeye karar verildi. Ben ise, evde çoluk çocuk tedirgin olur düşüncesiyle eve gidilmesi taraftarı değildim. Fakat yerinde tespit yapılmasına karar verildiği için fazla da itiraz etmedim.

Alınan bu karar üzerine arabaya binip bizim o zaman ikamet etmekte olduğumuz Yenidoğan Mahallesindeki eve doğru hareket ettik. Giderken ben kolaylık olsun diye aklım sıra şoföre yol tarif ediyorum. Arada bir “şuradan sap, buradan gir” diye ikaz ediyordum. Bunun üzerime yanımda bulunan Komiser Bey, Musa Bey siz hiç zahmet etmeyin biz senin evini çok iyi biliyoruz. Çünkü biz 15 gündür senin evinin etrafında nöbet tutuyoruz dedi. Tabii ki, ben bu duruma çok üzüldüm. Ben ki kendimi Vatanını Milletini seven, ona hiçbir zarar gelmesin diye azami gayret gösteren Milliyetçi ve Muhafazakâr bir kimse olarak telakki ediyordum. Nereden bilecektim ki Devlet’in onca işi gücü arasında benim evimi 15 gün süre ile gözetletebileceğini. Ama devir İhtilal devri, idare İhtilal idaresi olduğu için böyle şeylerin olmasını yadırgamamak lazım imiş. Geç de olsa bu gerçeği öğrenmiş oldum.

Bir süre sonra eve gelip zili çaldık. Fakat cevap veren olmadı. Ben bu duruma çok sevindim. Çünkü evde yapılacak aramadan çocukların haberi olmayacak, hiç yoktan yere huzursuz olmayacaklardı. Hâlbuki umumiyetle insanlar evde kimse olmayınca üzülür. Ben ise o gün bunun tam aksine kimsenin olmadığına çok sevindim.

Bendeki anahtar ile kapıyı açıp eve girdik. Komiser salondan başlamak üzere yatak odası dâhil olmak üzere bütün odaları dolaştı  ve evde telefon olmadığını gördü. Masaya oturup zabıt tutmaya başladı. Zaptı yazmaya başlarken de aynen şu ifadeyi kullandı  ”Bu evde oturan bir kimse vatana ihanet edemez” dedi. Çünkü bizim evin duvarlarında abuk sabuk resimler yerine, çok olmamakla beraber bazı ayetlerin ve hadislerin bulunduğu bazı tablolar asılı idi. Demek ki bu durum komiseri çok etkilemişti. Komiserin söylediği bu sözler hoşuma gitmekle beraber üzüntümü azaltmaya yetmedi. Çünkü ne olursa olsun fiiliyatta suçlu muamelesi gören ve bu sebeple de evi aranan bir kimse olarak bulunuyordum.

Zabıt tutma işi tamamlandıktan sonra Emniyete geri döndük. Rıdvan Bey ile Aykut Bey’de merakla bizim gelmemizi bekliyorlarmış. Komiser onlara durumu kısaca izah ettikten sonra serbest olduğumuzu söyledi. Tabii ki hepimiz çok sevindik. Zira o günlerde Emniyet 1. Şubeye götürülenlerin günlerce dönmediğini, hatta nerede olduğuna dair herhangi bir haber alınamadığını  duyuyor ve biliyorduk.

Başımıza gelenler tamamen isimsiz ve imzasız bir ihbar mektubu yüzünden gelmişti. Hâlbuki 1964 yılında yürürlüğe giren Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair 3071 sayılı Kanunun 4.maddesi hükümleri gereğince, dilekçe sahibinin adı, soyadı ve imzası ile iş veya ikametgâh adresi bulunmayan dilekçelerin işleme konulmaması gerekiyordu.

Bahsi geçen 3071 sayılı  Kanun o gün de yürürlükteydi ve halen de yürürlükte bulunmaktadır. Ne var ki, İhtilal döneminde birçok hususta olduğunu gibi bu kanunda rafa kaldırılmıştı. Onun için boşuna dememişler ”En kötü demokrasi idaresi en iyi ihtilal idaresinden iyidir”

Bizim hakkımızda isimsiz imzasız ihbar mektubunu Sıkıyönetim Komutanlığı’na gönderen şahıs muhtemelen SEKA’lı ve belki de çok yakından tanıdığımız birisiydi. Kim olduğu hususunda kesin bir şey söylemek mümkün değil. Fakat ihbarı yapan zevat her kim olursa olsun şahsım adına söylüyorum ki, ona hakkımı helal etmiyorum. Ruz i Mahşerde hakkımı alacağıma inanıyorum. Halen hayatta ise yaptığı haksız ihbar yüzünden vicdan azabı çekip çekmediğini, beni görünce de yüzünün kızarıp kızarmadığını çok merak ediyorum.

Bu hatıranın  12 Eylül 1980 İhtilalının 30′ uncu yılı münasebetiyle yazılmış olması dolayısıyla bir iki cümle ile de olsa Türkiye’de yapılan ihtilallardan bahsetmek istiyorum.

Türkiye’de yapılan ihtilalların hiç birisi Memleketimizin hayrına olmamıştır. Zira yapılan bütün ihtilallar beraberinde zulmü, işkenceyi, gözyaşını, haksızlığı, kanunsuzluğu getirmiştir. Mesela 27 Mayıs 1960 İhtilalı halkın seçtiği meşru iktidarı devirmiş, İhtilal Hükümetinin kurduğu Yassıada Mahkemelerinin hâkimleri, “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyerek, DP Milletvekillerinin tamamına yakınını muhtelif hapis cezalarına çarptırmış, üç güzide devlet adamını da idama mahkûm ederek cezalarını infaz etmişlerdir. 27 Mayıs 1960 ihtilalı Türkiye’nin en az elli yıl geri kalmasına sebebiyet vermiştir. Bu ihtilal yapılmamış olsaydı Türkiye Avrupa Birliği’ne belki bundan 25-30 sene önce girecekti. Bunun neticesi olarak ta Türkiye ekonomik bakımından bugün Dünya’da 17’nci sırada değil, belki de 7’nci sırada olacaktı. İhtilallardan kaybeden Türkiye olmuştur.

Yazının fazla uzamaması  için 12 Mart 1970 muhtırasını geçiyorum.

Gelelim 12 Eylül 1980 İhtilalına. Bugün çok az kimse hariç bu ihtilalın lehinde konuşan kimse bulunmamaktadır. Askeri idarenin yapmış olduğu 1982 Anayasası da adeta yamalı bohçaya dönmüştür. Büyük bir ihtimal ile 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak olan referandum neticesinde de 26 maddesi daha değişecektir. Kanaatim odur ki, Türk Milletinin 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra yapılan işkenceleri, haksızlıkları, hukuksuzlukları unutmuş olması mümkün değildir. Bu bakımdan 1982 Anayasasının aynen devam etmesine bu milletin gönlünün razı olmayacağını zannediyorum. Sadece şunu ifade edeyim ki, 12 Eylül 1980 İhtilalında, 1.683.000 kişi fişlenmiş, 650.000 kişi gözaltına alınmış, 230.000 kişi de yargılanmış, 517 kişi idama mahkûm edilip, bunlardan bir sağdan bir soldan zihniyetiyle 50’sinin infazı yapılmıştır.

28 Şubat 1997 post modern darbeye gelince, bu darbe neticesinde de meşru Hükümete işten el çektirilmiştir. Nüfusunun %99’u Müslüman olan ülkemizde Kur’an öğrenme yaşı yükseltilmek suretiyle Kur’an öğrenilmesi zorlaştırılmış, zorunlu kesintisiz eğitim de 8 yıla çıkarılarak İmam Hatip liselerinin orta kısımları kapatılmış, böylece de inançlı ve muhafazakâr neslin yetiştirilmesinin önü kesilmiştir. Ekonomik olarak ta Memleketimiz uçurumun kenarına gelmiştir. Nitekim bir Anayasa kitapçığının fırlatılması meselesi memlekette büyük bir ekonomik krize sebebiyet vermiştir. Çıkan kriz sonunda da Ülkemiz işsizlik, fakirlik, geri kalmışlık girdabına girmiştir. Aradan 13 sene geçmiş olmasına rağmen halen bu Post Modern darbenin izleri tamamen silinememiştir.

Bu itibarla yazımı, Cenab-ı Allah’tan bu güzelim Memleketimize bir daha ihtilal göstermemesi niyazı ile noktalıyorum.

Referanduma yoğunlaştı bütün Türkiye

Biz de…

Güneydoğu ile ilgili, PKK‘nın uzantısı olan parti yetkililerinin, belediye başkanlarının ayrı bir devlet talepleri bile güme gidiyor.

Baydemir, Demirtaş, Tuğluk, Türk, ayrı ayrı demeç veriyorlar.

“Bizim bayrağımız ayrı,

Bizim dilimiz ayrı,

Bizim parlamentomuz ayrı,

Devletimiz ayrı olmalı.

Taleplerimiz budur.”

Başbakan’dan TIK yok.

Neden?

– Referandum için bölgedeki oylara ihtiyacı var.

Bu arada Türkiye’nin ekonomisi ile ilgili göstergeler gündeme gelemeyip,  güme gidiyor.

İthalat almış başını,  gidiyor.

İhracat ise, üretimi ithalata bağlı ürünlerle yetişmek bir yana,  ithalat ile arasındaki makas git gide açılıyor.

Dış ilişkilerde Türkiye’nin alay konusu yapılması gündemde yer bulamayıp,  güme gidiyor.

En son yaşanan bir gelişmeden bahsedeceğim size.

Basında yer bulmakta zorlandı bu haber de diğerleri gibi.

Cumhurbaşkanı Gül’ün Ermenistan hakkında bir demeci oldu.

–  “Erivan’la sessiz diplomasi yürütüyoruz” demiş, görev süresinin ne kadar olduğunu kendisi bile bilmeyen Cumhurbaşkanı Gül.

‘Sessiz diplomasi’nin diplomatik lisanda karşılığı nedir, ben bilmem.

İlk aklıma gelen, bir araya gelen diplomatların pantomim sanatçıları gibi, işaret ve vücut diliyle konuşmaları oldu.

Ama öyle olmadığını çok geçmeden anladık.

Bu sessiz diplomasiden bizim tarafın haberi varmış,  ancak Ermenistan bihaber bu konuda.

Bakın Ermenistan Dışişleri Bakanı‘nın, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu demeci hakkında düşüncelerini soran gazetecilere verdiği cevaba.

– “Türkler herhalde kendi kendilerine konuşuyorlar.”

Güler misin, ağlar mısın?

Bunların ‘ak’ dediğine ‘kara’ mı dersin?

Yoksa ‘evet’ dediğine ‘hayır’ mı?

 

Referandum ve Genel Seçim Sonuçları Zıt Olursa

Geçen haftaki yazımızda 12 Eylülde yapılacak halkoylaması ile 2011 Genel Seçimlerinin sonuçlarının birbirini etkilemekle beraber, seçmenin iki tercihinde farklı 4 sonuç çıkma ihtimalinin olduğunu belirtmiştik.

  • a- Referandum sonucu “evet” ve genel seçim sonucu AKP iktidar
  • b- Referandum sonucu “hayır” ve genel seçim sonucu AKP muhalefet.
  • c- Referandum sonucu “evet” ve genel seçim sonucu AKP muhalefet
  • d- Referandum sonucu “hayır” ve genel seçim sonucu AKP iktidar

Bu dört sonuçtan ilk ikisinin gerçekleşmesi halinde tarafların beklentileri ve endişelerini ortaya koymaya çalışmıştık. Bu gün de diğer iki ihtimali değerlendirelim istiyorum.

  • Ø Referandum sonucunda “evet” oylarının çok çıktığı ve fakat genel seçim sonucu AKP’nin muhalefete düştüğü ihtimalinde
  • 1. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün görev süresi sonunda R.T. Erdoğan aday olmak isteyecektir. Ancak Cumhurbaşkanının görev süresinin 5 yıl mı, 7 yıl mı olduğu tartışmaları yeni hükümetin tercihine göre yön değiştirebilecektir. Yeni hükümet Abdullah Gül ile bir yıl veya 3 yıl daha geçirmek ve R. Tayyip Erdoğan’ın seçilme ihtimalinin kalmadığı bir zamanda seçime girmek arasında bir tercih yapmak durumunda kalabilir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde yeni hükümeti oluşturan taraflar makul bir aday etrafında anlaşabilir. R. Tayyip Erdoğan’ın veya A. Gül’ün (5 yıl ve iki kere kuralı uygulanırsa, yeniden) seçilme ihtimali pek kalmaz.
  • 2. Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nun yapısı seçimlere kadar mümkün olduğu kadar değiştirilir. Yapılan değişiklikler seçime kadar bu Mahkeme ve Kurulda AKP’ye yakın kişilerin çoğunluğa geçmesini sağlar mı? Anayasa Mahkemesi açısından bu sorunun cevabı için asil üyeliğe geçecek 4 kişinin kimliğini tanımak, seçime kadar yaş haddinden emekliye ayrılacak üyelerin kimliği ve sayısı gibi ilave bilgilere ihtiyacımız olacak. Anayasa Mahkemesinde yedek üyelerin asil üye haline gelmesi sebebiyle seçimlere kadar mevcut yapısının iktidar yanlısı hale getirilmesi zor görünüyor. HSYK’da ise üye sayısının 7 den 22 ye çıkarılması sebebiyle ve referandum sonuçlarından da alınacak moralle değişim hemen gerçekleştirilebilir.
  • 3. PKK/ BDP kanadının özerklik taleplerinin fiiliyata geçmesi için BDP’li belediyelerin önlerinde PKK bayrakları asılması, bu bölgede fiilen resmi işlerde Kürtçenin birinci dil olarak kullanılması emrivakisi ile karşılaşılabilir. Ancak seçimlere kadar AKP Hükümetinin bu alandaki baskılara direnmesi beklenmektedir.

Seçimler AKP’nin yenilgisiyle sonuçlanırsa “Kürt Açılımı”ndan sonra yaşadığımız PKK/BDP kanadından gelen bu tür uç talepler rafa kalkar. Fakat seçimden AKP-CHP koalisyonu çıkarsa bu konudaki gelişmeleri bu günden kestirmek zor olur.

  • 4. Ekonomik durum seçimden sonra kurulacak hükümetin yapısına bağlı olacaktır. Özelleştirme ve uzun vadeli imtiyaz sözleşmeleri konusu kurulacak hükümetin politikalarına bağlı olarak değişebilecektir.
  • 5. “Ergenekon“, “Balyoz” vb davalar seçime kadar aynı şekilde devam eder, Sermaye ve medya üzerindeki vergi cezası benzeri uygulamaların korkusu seçimlere sindirilmiş bir muhalefet ile girilir. Seçim sonucundan sonra bu davalarda süreç tersine döner.
  • Ø Referandum sonucunda “hayır” oylarının çok çıktığı ve fakat genel seçim sonucu AKP iktidarının devamı ihtimali en zayıf ihtimaldir. Halkoylamasında varını yoğunu ortaya koyan AKP’nin SP, BBP ve kısmen BDP desteğiyle evet çıkartamaması halinde seçimlerden iktidar çıkması çok zor olmakla beraber bu ihtimale göre beklenen muhtemel gelişmeleri aktaralım.
  • 1. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün görev süresi sonunda R.T. Erdoğan mutlaka aday olmak isteyecektir. Seçimin rüzgârıyla Cumhurbaşkanı seçilmek isteyeceği için Abdullah Gül’ün görev süresinin 5 yılsonunda dolduğu tezini kabul ettirecektir. Bu durumda 2 sene sonra Cumhurbaşkanı seçimine gitme durumu söz konusu olacaktır. Ancak Erdoğan’ın seçilme ihtimalinin, muhalefetin ortak makul bir adayda birleşmesine bağlı olacağı göz ardı edilmemelidir.
  • 2. AKP seçimlere kadar olan zaman diliminde, PKK/ BDP kanadından gelecek taleplere şiddetle direnecektir. G.Doğu Anadolu Bölgesi haricindeki oyları artırmak için “tek vatan, tek bayrak, tek millet” sloganını daha sık kullanacaktır. Ancak seçimden sonra Irak’tan çekilmekte olan ABD’nin bölge politikalarına uygun davranma ihtiyacını daha çok duyacaktır. Bu da “özerklik” taleplerinin Türk toplumuna kabul ettirme yönünde çalışılacağı anlamına gelecektir.
  • 3. Anayasa Mahkemesi ve HSYK’de mevcut yapı korunacağı için AKP iktidarının kontrolsüz bir güç haline gelmesi söz konusu olamayacak, iktidar- Yüksek Yargı çatışması devam edecektir.
  • 4. Ekonomi mevcut durumunu korur. Özelleştirme ve uzun süreli imtiyaz sözleşmelerinin bir kısmı yargı engeline takılır.
  • 5. Ergenekon vb davalar, muhalif güçleri sindirme gayretleri aynen devam edecek. AKP iktidarı ile yüksek yargı arasındaki güç çatışması “Başkanlık ve Yarı Başkanlık” hayallerini gerçekleştirme yolundaki en önemli engeller olacaktır. R.T.Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilebildiği taktirde, Türkiye’de sistem değişikliğine gitme arzusu Yüksek Yargı engeline takılacaktır.

Bütün bu ihtimalleri seçmen kitlesinin ne kadarının düşünmekte bilmemiz mümkün değil. Seçim anketleri konusunda güvenilir isim olan Adil Gür’ün tespitine göre, seçmenin %45’inin halkoylamasının ne için yapıldığından bile bilgisi yokmuş. Ama Türkiye için projeleri olan iç ve dış güçlerin bütün bu ihtimalleri ve fazlasını düşündüklerinden eminim.

Ben yine de milletimizin yüksek sezgi kabiliyeti ile en doğru kararı vereceğini ümit etmek istiyorum.

*******

Bütün okuyucularımın idrak etmiş olduğumuz Kadir Gecelerini ve mübarek Ramazan Bayramlarını tebrik ediyorum. Bu kutlu günlerin hayırlara vesile olmasını diliyorum.

 

 

Nadim

Hevesle her mevsime
çat kapı misafir olmak güzeldi.
Kim bilir,
ömrün sonbaharıdır dem aldığın.
Zemheri öyle yakın,
Gafletle avunduğun
günahlardan vazgeç.
Hele isyan mı? Uzak dur!
Heyelan olur
anlamı kaybolursa hayatın,
Vicdan temiz kalsın.
Yatsı görmemiş
kandil karası sinmeden yüzüne,
Tövbe kapısında adın olsun.
Unutma,
adem sözü ne?
Saklandığın tenhalardaki
aynaları artık kır.
” Hafızayı beşer nisyan ile malul ” de,
haykır.
Uyan teheccüde,
ta fecre kadar af dile sen.
Sanki sabi çocuk gibi uyu,
uyan yine sen!

İnsan mı? Hayvan mı? Üstün

Hadiseye şu şekilde bakmak gerekiyor yüce yaratıcı hem insan hem hayvan konusunda ne buyurmuştur. Kuran’ın en iyi uygulayıcısı Peygamber efendimiz(s.a.v)  Hayvan hakları konusundaki yaklaşımları nasıl olmuştur bir bakalım.

Kur’an En’am, suresinin 38. ayetinde Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.”

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44

Bunlara benzer çok ayetler olmasına rağmen bu iki ayetle yetineceğim.. Allah(c.c) yarattıklarına bu zaviyeden bakarken. Bizler yıllardan beri hayvanları hiçe saydık, küçük gördük, hakir gördük, Sürece bakıldığında; bir çok kötü örneklemelerle, sözlerle, atasözleri ile günümüze kadar gelen hayvan algısı hiçte kurani manada, peygamberi manada hiçte insani manada olmadığını hepimiz görüyoruz. Sizce ne olmuştur da insanlık bu kadar hayvanlara karşı zalim olmuştur. Hayvanlara ve doğaya her türlü katliamı yapmayı kendisine hak görmüştür.

Kuran’ı en iyi anlatan, yaşatan, peygamber efendimizin(s.a.v) söylediklerinden ve uyguladıklarından anlaşılanın Mustafa Bektaşoğlu Diyanet dergisinde çıkan yazısında nasıl tarif ediyor bir bakalım. “Dinimiz, hayvanlara karşı nasıl davranılması gerektiğini hadisi şeriflerde güzel bir şekilde anlatmaktadır. Hayvanlara gösterilmesi gereken merhametten, eziyet ve hakareti yasaklamaya; onları sevip okşamaya, gıda ve temizliklerine ihtimama, yavrularının bakım ve korunmasına kadar hiçbir şeyi ihmal etmemiştir.

İslâm dininde bütün mahlukata şefkatle muamele yapılması bir görevdir. Bilhassa hayvanlara zulüm edilmeyip iyi bakılması lazımdır. Hayvanları pek çok yormamalıdır, dövmemelidir. Hayvanlara zulmün cezası ağırdır. Çünkü hayvanların Hak Tealâ’dan başka yardımcısı, koruyucusu yoktur. Hayvanların riayet edilecek hakları vardır. Yiyeceklerini, içeceklerini vaktinde vermek, tımarlarına bakmak, haklarında rıfk ile, merhamet ile muamelede bulunmak lazımdır. Her cins başka bir hizmet için yaratılmıştır.” (Mustafa Bektaşoğlu Diyanet dergisi aralık 1999 sayı 108 http://www.diyanet.gov.tr/turkish/DIYANET/ara99/gundem2.htm)

Hadislerde hayvan hakları konusunda ısrarlı bir şekilde vurgulanan husus, onların yaşama haklarıdır.

İslam dini bırakın fiziksel olarak yapılan baskı ve zumlu, hayvanlara yapılan manevi bir baskıyı bile kabul etmiyor.

Osmanlıda Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi, zamanın en büyük âlimlerindendi. Herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Sık sık toplantılar düzenler sohbetler yapardı.. sohbetlerinin birisinde şu şekilde bir diyalog gelişir.

– Hocam, en çok hangi kuşları seversiniz?

– Ben sadece kuşları değil, bütün hayvanları fazlasıyla severim.

– Peki hocam, insanlarla alâkalı ne düşünüyorsunuz?

– İnsanları da severim; ama hepsini değil. Hayvanların hepsi sevilmeye lâyık oldukları halde, insanların hepsi sevilmeye lâyık değildir. Bazı insanlar davranışlarıyla hayvanlardan daha aşağı düşerler.

– Sizce insan mı hayvandan üstün, yoksa hayvan mı insandan?

İnsanlar hayvandan üstün yaratık olmalarına rağmen, hayvanların da insandan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir müşrik ve münkir, hiçbir yalancı-dolandırıcı ve sahtekâr yoktur!

Sizce ne oldu da toplumumuz hayvanlara karşı bu kadar acımasız bu kadar vurdum duymaz oldu. Doğa ve hayvanlarla ilgili konunun referans kodları genel olarak aldığı toplumsal ve aileden gelen eksik bilgilerle oluştuğundan hadi halkımızda algı problemleri var diyelim. İslami bilgisi olanlar, İslami hassasiyetleri olanların hayvan hakları konusunda dinin bu kadar öğretisi olmasına rağmen, vurdumduymaz olmasını anlayamıyorum.

Ayrıca yasaları uygulamakla mükellef olan yöneticiler. Hadi diyelim vicdanları ve toplum baskısı onları olumsuz kararlar almasını sağlıyor. Ancak birde uygulamakla yükümlü oldukları 5199 sayılı HAYVANLARI KORUMA KANUNU var. Bu Kanunu uygulamamakla aslında sizce suç işlemiyorlar mı? Ne dersiniz?

 

Umre ve Türk Tecrübesi

0

Muhterem okuyucular, öncelikle, bir süredir akademik yoğunluğum sebebiyle yazılarıma ara vermek durumunda kaldığım için sizlerden özür diliyorum.

Geçen yaz Amerika’da dinî hayat ve dinî çoğulculukla ilgili ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Fullbright’ın ortaklaşa düzenledikleri Study of United States Institutes programına davet edilmiş, program kapsamında Amerika’nın bazı yerlerini ve buralardaki dinî hayatı görme imkânı bulmuştum. Bu programla ilgili bazı değerlendirmelerimi bir başka yazıda ele almak istediğim için programdan bahsetmeyi bu noktada bırakıyorum. Ancak on sekiz ülkeden katılımcının bulunduğu programda Ürdünlü bir arkadaşımın, İslâm dünyasına dair yaptığımız bir sohbet esnasında söylediği bir tespit hayli önemliydi: “İslâm dünyasının Türk tecrübesine ihtiyacı var!”

Bu sözle ne demek istediğini yakın zamanda gerçekleştirdiğim Umre ziyaretim esnasında anladım…

Hac ve Umre ibadetleri İslâm dininin, insanın gelişimine katkıda bulunan, önemli ibadetlerindendir. Gelişimine diyorum, zira bu ibadetleri yerine getirmek üzere kutsal topraklara giden Müslümanlar pek çok açıdan kendilerini eğitmek durumundadırlar. Eğitim süreci ibadetin başlangıcından sonuna kadar ve hatta sonrasında da devam eder.

Peki, nedir bu eğitimin esasları?

Pek çok esası olmakla birlikte özellikle ihramla başlamak üzere kişinin kendini dünyevî zaaflardan soyutlaması, etrafına ve kendine zarar verici her türlü hareketten uzak durması ve saygılı olması, bu esasların başında gelmektedir.

İşte bu noktada Umre ziyaretinde bir Müslüman olarak iki zıt duyguyu bir arada yaşadığımı ifade etmek isterim. Bu duygulardan bir tanesi farklı coğrafya ve kültürlerden gelen diğer Müslüman kardeşlerimizin bir kısmının sergiledikleri tutum karşısında duyduğum üzüntü ile dedelerimizin İslâm yorumlarına binaen aktardıkları adabın güzelliği ve bu güzelliğin hala aktarılıyor olmasının verdiği gurur ve mutluluk…

Daha önceki yazılarımda zaman zaman ifade ettiğim bir husus vardır: İslâm dini insana bir asalet ve adab kazandırır. Her ibadetin insana bu anlamda farklı bir incelik katması söz konusudur. İşte yukarıda bahsettiğim duygu çarpışmasını tam da bu açıdan yaşadığımı söyleyebilirim. Zira bazı ülkelerden gelen din kardeşlerimizin, manevî heyecanla olsa gerek, ibadetlerini yapabilmek adına çevrelerindeki diğer kardeşlerine zarar verebildiklerini üzülerek gördüm… Gidenlerimiz bileceklerdir, bilhassa tavaf esnasında ve Mescid-i Nebevî’de Ravza-i Mutahhara’da ciddi bir hengâme yaşanabiliyor. Bu hengâme ise o mübarek beldelerde var olması gereken sükûnu, huzuru ve hoşgörüyü korumayı zorlaştırabiliyor.

Halbuki Allah’ın rızasını kazanmaya çalışırken başkalarına eza çektirmek ne kadar doğrudur? İbadetin vakar ve sabırla yerine getirilmesi her bakımdan daha doğru iken söz konusu hengâmeye yol açmanın anlamı var mıdır? Ne yazık ki İslâm dünyasının bir kısmının bu konuda yeniden bir eğitim sürecine girmesine ve değerlerimizin yeniden üretilmesine ciddi biçimde ihtiyacı olduğu kanısındayım…

Bu noktada da özellikle Türk hacıların sergiledikleri adabı, bu adabı bizlere aktaran dedelerimizi rahmetle yâd ederek, takdir ettiğimi belirtmek isterim. Çünkü dinimizin değerlerinin doğru aktarılması ve yaşanması her şeyden önce bir eğitim meselesidir. Bu anlamda, pek çok sorunumuza rağmen, dinimizle ilgili güzel hassasiyetlerin ve inceliklerin hâlâ nesilden nesle aktarıldığını görmek benim için hakiki bir mutluluk ve gurur vesilesi oldu…

Beni etkileyen ve üzen bir diğer husus ise, bu mübarek beldelerde dinimizin gönderildiği ve yayılmaya başladığı ilk dönemlere dair pek çok hatıranın muhafaza edilmemiş olmasıdır. Başta Hz. Peygamber (S.A.V.)’e ait olmak üzere pek çok tarihi vakaya dair izlerin birçoğu ya silinmiş ya da yavaş yavaş silinmeye başlamıştır. Bu esnada ecdadımızın bu mübarek beldelere yaptığı hizmetlerin, bu hatıraların korunmasına dair gösterdiği çabaların ve eserlerin de izlerini görmek artık pek mümkün değil. Dolayısıyla, bölgede hâkim olan anlayışın “şirk” korkusuyla yaptığı bu uygulamaların neticesinde, tarihî bilgi almak dışında pek fazla hatıra görememek insanı hayal kırıklığına uğratıyor.

Her iki mübarek şehrin genel çehresine baktığınızda, daha fazla itina ve bakım gösterilmesi gerektiğini de düşünmeden edemiyorsunuz. Buna halkın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntının resmi de eklenince, tabir-i caizse, iki ayrı dünyayı bir arada yaşar gibi oluyorsunuz: Harem ve Harem’in dışında kalan şehir… Güzel bir rüyaya dalmak ve uyanmak gibi…

Netice itibariyle, mübarek beldelerde bulunmanın huzuru ve mutluluğunun yaşandığı ama aynı zamanda ümmete dair ciddî problemlerin de tespit edilme imkânı bulunduğu bir umre ibadeti gerçekleştirmenin hazzını duymaktayız… Dilerim Allah-ü Teâlâ (C.C.) bizlerle birlikte tüm isteyenlere bu güzellikleri tekrar tekrar yaşamayı ve sahip olduğumuz tecrübenin zenginleştirilerek yeniden üretilmesi ile problemlerin çözümünde katkı sahibi olmayı tez vakitte nasip eder…

Bu vesile ile yaklaşmakta olan Ramazan Bayramınızı tebrik eder dualarımızın kabulüne vesile olmasını niyaz ederim.

Hakan Şükür, TRT ve Faşizm

Son günlerde işin ölçüsü iyice kaçtı. Genelde  yaşananlara karşı, sessiz kalmaya çalışıyorum. Çünkü bazı şeyleri binlerce kez tekrar tekrar söyledim, yazdım ve anlattım.

Ayrıca adam olana laf bir kez söylenir. Bizim söylediğimiz laf ise bini aştı.

Ülkemiz bizce sonu  malum olan bir meçhule sürüklenmeye çalışılıyor. Ancak bazı gözler ve akıllar bunu hemen keşfederken bazılarımız ise bile bile lades demeye devam ediyor.

Olsun canları sağolsun. Herkes bizim insanımız ve kardeşimiz. Birileri ezilse bile hep  yanlışlara karşı direnecek, birileri de sonuca göre kaymak yemeye devam edecek.

Ancak yine de canımızı sıkan şeyler oluyor.

Bunlardan biri de TRT’nin kadrolu yorumcusu, Türk futbolunun efsane ismi Hakan Şükür’ün “evet”çiliğe soyunması  ve AKP’nin Diyarbakır mitinginde Başbakan Erdoğan’la kürsüye çıkması oldu.

Ey Hakan Şükür! sen siyaset yapabilirsin, tercihini açıklayabilirsin, ancak bunları yaparken TRT’de ballı maaşla yorumculuk yapamazsın.

Onun için derhal TRT’den istifa et ve TRT’de yorumculuğu bırak.

TRT’nin kimseyi takmayan  genel müdürü İbrahim Şahin bey, Hakan Şükür’ün işine hemen son ver. Aksi halde senden her iki dünyada da davacıyım.

TRT; iktidarın ve amerikancı cemaatin değildir. TRT, Türk milletinindir.

TRT vatandaşın vergileri ile oluşan bütçeden ve devlet televizyonu olması sebebiyle oluşan yasal gelirlerden para bulmaktadır.

Bu sebeple vatandaşımız, kendi televizyonunda siyasete girmiş ve cemaatle ilişkisini inkar etmeyen bir eski futbolcuya ömründe asla göremeyeceği paraların ödenmesine razı değildir.

Acaba bu paralar “evet” tercihinin bir karşılığı olarak mı ödenmektedir? Böyle olduğu konusunda derin endişeler mevcuttur.

Ülke bir bilinmeze doğru her türlü yöntem denenerek götürülmeye çalışılırken, devlet kuruluşlarını bu yolda  kullanmak,akıllara zarar verici  işlerdir.

Hanefi Avcı’nın iddialarına karşı bu iddiaların muhataplarının ne kadar büyük bir sessizlik içinde olduğunu görüyorsunuz. Şimdi de karşımızda başka bir devlet kuruluşu olan TRT, İbrahim Şahin ve yılda 800 bin TL. aldığı konuşulan Hakan Şükür var.

Demokrasi şu an sporcu, sanatçı, bürokrasi, siyasetçi, sanayici ve bilcümle iktidar yalakası kullanılmak suretiyle  rafa kaldırılmış durumda. Hakan Şükür ve benzerleri de bunun birer örneği. Hepsi paranın peşinde “evet”çi kesilmişler.

Demokratik imparotorluğun bu son merhalesinde  değişik baskılar ve menfaat temini ile halk tercihe zorlanıyor. Hakan Şükür gibilerde işin garnitürü. Bunun adına “faşizm” denilir.

Parayla, pulla, baskıyla, işsizlikle ve nihayet açlıkla tehdit edilen halkın “evet” kararı vermesi  isteniyor. Bu yolda herşeyi yapın ama devletin kuruluşlarını kullanmayın. Çünkü devletin parası saçı bitmemiş yetimin hakkıdır. O yetimler gün gelir size çok kötü çarpar.

 

Su ve Sağlık

Yerel yönetimlerin önemli bir görevi de bölgesinde yaşayan insanların günlük su ihtiyacını karşılamaktır. İnsanların yaşadığı mekanlarda temiz, güvenli ve ihtiyaca yetecek bir suyu vatandaşa ulaştırmaktır. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki İSU Genel Müdürlüğü Bu hizmeti yürütmekle yükümlüdür.

Su insan yaşamı için havadan sonra gelen en önemli ihtiyaç maddesidir ve beslenmemizin vazgeçilmez bir parçasıdır. İnsan, besin almadan haftalarca canlılığını sürdürebildiği halde susuzluk durumunda ancak birkaç gün yaşayabilir. İnsan vücudunun su içeriği yaşa ve cinsiyete göre %42 ile 75 arasında değişmekle birlikte yetişkin insan vücudunun ortalama %60’ı sudur. Vücut fonksiyonlarının yürütülmesinde, metabolizmanın dengesinin sağlanmasında ve vücutta pek çok biyokimyasal reaksiyonun gerçekleşmesinde su son derece önemli rol oynamaktadır.

Su;

– Besinlerin sindirimi, emilimi ve hücrelere taşınmasında,

– Hücrelerin, dokuların organ ve sistemlerin düzenli çalışmasında,

– Metabolizma sonucu oluşan zararlı maddelerin taşınması ve vücuttan atılmasında,

– Vücut ısısının denetiminin sağlanmasında,

– Eklemlerin kayganlığının sağlanmasında,

– Çeşitli biyokimyasal olayların gerçekleşmesinde yardımcıdır.

Büyüme ve vücut fonksiyonlarının yerine gelmesi için yeterli su alımı çok önemlidir. Ayrıca yapılan çalışmalar uygun miktarlarda günlük su tüketiminin;

– Soğuk algınlığı,

–  kabızlık,

– idrar yolu enfeksiyonları,

– cilt sağlığının korunması,

– organizmanın toksinlerden arındırılması,

– kilo kontrolü programlarında zayıflamaya yardımcı olması, cildin nem ve elastikiyetinin düzenlenmesinde rol oynadığı bilinmektedir.

Soğuk günlerde üşüdüğümüzde veya yazın çok sıcak, rutubetli günlerin olduğu gibi aşırı sıcaklık durumunda, vücudun normal sıcaklığını korumak için suya olan ihtiyacı artmaktadır. Sıcak, nemli havalarda vücut terleyerek sıvı kaybını artırır. Bu sebeple terlemeye göre su ihtiyacımızın karşılanmasına özen göstermeliyiz.

Bunun İçin;

– Sabah kalkıldığında ilk yapılması gereken işlerin başında 1 bardak su içmeliyiz,

– Her tuvalet sonrası,, kaybedilen sıvıyı yerine koymak için 1 bardak su içilmeli,

– Egzersiz yaparken ve özellikle sıcak havalarda çalışırken su tüketimi artırılmalı, 

– Suyu her zaman görünür bir yerde bulundurmalı, susama hissi beklenmeden su tüketmeye özen göstermeliyiz.

Her gün ne kadar su içmelisiniz?

Genel bir kural olarak, vücutta oluşan zararlı maddelerin atımını sağlamak ve vücut sıvı dengesini koruyabilmek için 8 – 10 bardak (2,5 Litre) su tüketilmesi önerilmektedir.

İnsanlar su ihtiyaçlarını genelde; içecekler, besinler ve metabolizma olmak üzere üç kaynaktan sağlarlar. Besin içerisinde bulunan besin öğelerinin yakılması sonucunda da su oluşur. Diyette proteine göre karbonhidrat ve yağın yüksek olması metabolik suyu arttırır. Yediğimiz besinler ve içecekler yoluyla da vücudumuza su sağlarız. Mesela sebze meyvelerin %85-90’ı, bir su bardağı sütün %90’ı sudur. Gün içerisinde içtiğimiz çay, kahve, soda vs. içecekler ile de sıvı almaktayız. Ancak kafein içeren kahve, çay gibi içecekler sıvı ihtiyacını karşılasa da uygun su kaynakları olarak sayılmazlar. Çünkü kafein içeren bu içecekler içildiğinde su alırız  ama idrar artırıcı etkisinden dolayı daha fazla idrar çıkışı yaptıracağından fazla da sıvı kaybederiz.

Alınan su öncelikle böbreklerden idrar ile atılır. Ayrıca cilt yolu üzerinden terle ve Akciğerler üzerinden soluduğumuz hava ile de su kaybederiz.

Sağlıklı ve güvenli su nedir? 

Güvenilir su zararlı bakteriler, zehirli materyaller ve kimyasalları içermeyen sudur. Sağlık Bakanlığınca ruhsatlandırılmış ticari amaçla satılan kaynak suları, içme suları ve doğal mineralli sular üretim aşamaları kontrol altına alınmış ve Sağlık bakanlığı denetimine tabii güvenli sulardır. Şehir şebeke sularımız ISU tarafından temiz su arıtılma tesislerinden geçirildikten sonra uygun şekilde klorlanmakta ve belirli aralıklarla değişik noktalardan alınan numunelerle kontrol ve takip edilmektedir. Böylece evimizde musluğumuzdan akan suyumuz güvenli hale getirilmektedir.

İSU yaptığı çalışmalarla önce Yuvacık Barajı ve temiz su arıtma tesisi ile daha sonra da bu işletmeye Sapanca suyuna bağlantı sağlayıp yedekleyerek bölgemizde yaşayan insanlarımızın temiz su ihtiyacını güvenceye almıştır. Ayrıca Gebze’de, Karamürsel’de, Kandıra’da, Derince’de yerel su kaynaklarını da temiz su arıtma tesislerinden geçirerek ihtiyacımız olan suyu 2040’lara kadar yetecek hale getirmiş bulunmaktadır.

Su gibi sağlıkta kalınız.  

 

Edebiyatımız, emperyalist yozlaştırmanın arenasına dönüştü

“Dünyanın hangi ülkesindeki aydınlar, kendi etnik kimlikleri, kültürel kökleri, gelenekleri ve dinleri karşısında bu kadar derin bir yabancılaşma içindedir, bana söyleyebilir misiniz? Türkiye’de yaşanan gidişat kesinlikle hastalıklıdır ve yeryüzünde de bir benzeri daha yoktur.”

Edebiyat dünyamızın yıldızı giderek yükselen genç kuşak yazarlarından Meryem Aybike Sinan ile Türk aydınındaki kültürel yozlaşma ve bunun edebiyatımıza yansımaları üzerine geniş kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

O, son bir kaç yıldır edebiyat dünyasında elde ettiği mütevazı kariyer ve şöhreti, kendi milletine karşı hastalıklı bir yabancılaşma duygusunu üstünkörü bir Türkçeyle kâğıda döküp dış kaynaklı pohpohlamalarla inşâ edenlerden değil. Yani, bu anlamda “sırtını ta Avrupa ve Amerika’lardan sağlama almış torpilli edip ve edibeler” listesinde yer almıyor. Şu ana kadar edebiyat adına her ne yaptı, ne başarı elde ettiyse hepsini dişiyle tırnağıyla ve yalnızca kaleminin gücüyle elde etmiş biri Meryem Aybike Sinan.

“Türkiye’ye düşman olmadan Türk yazarı olmaya çalışma mücadelesi”nin önüne çıkardığı bütün zorlukları tek tek, sabırla göğüsleyerek…

Özellikle öykü ve deneme alanında son yılların en başarılı bayan yazarları arasında gösterilen Meryem Aybike Sinan‘ın yıldızı, kültür ve sanatın diğer bütün alanları gibi edebiyatta da olanca şiddetiyle hissedilen “özbenlik reddiyesi”ne, sektörün kadim hastalığı durumundaki “sol hegemonya”ya rağmen her geçen gün biraz daha parlıyor.

“Hayat Gerçeğe Yürür” adlı ilk öykü kitabı geçtiğimiz yılbaşında piyasaya çıkan genç yazar, edebiyat dostlarından gördüğü samimi ve yoğun ilgi nedeniyle, eserlerinin basımını üstlenen Akış Yayınevi‘nden, çok kısa bir süre sonra ikinci eserinin yayımı için de teklif almış. Böylelikle, yazarın ilk kitabı bir buçuk ayda ikinci baskısına ulaşırken, “Hüzün Şebneme Benzer” adlı yeni çalışmasının da bugünlerde rafları süslemeye başladığını görüyoruz.

Nitekim, her iki eserinin ardarda piyasaya çıkmasıyla birlikte, çeşitli radyo ve televizyon kanallarındaki kültür-sanat programlarından aldığı davetler de gitgide artan bu ilginin bir başka kanıtı. Onu geçtiğimiz haftalarda önce Hilâl TV‘de Arzu Erdoğral‘ın hazırlayıp sunduğu “Çay Saati” programında, ardından da Mehtap TV‘de Ramazan Ümit Şimşek‘in konuğu olduğu “Çınaraltı”nda izleme imkânı bulduk. Sinan, katıldığı her iki programda da Türk dili ve edebiyatı üzerine ilginç ve derinlikli görüşleriyle izleyenlerin dikkatini çekerken, aynı süreçte düzinelerce radyo programına da konuk oldu.

‘Malatya’nın çok kültürlü ikliminde yetiştim’

Kimi prestijli edebiyat sitelerinde sadık okurları tarafından kendisine “Türkçe’nin yeni sultanı” ve “kadife üslûplu öykücü” gibi nitemelerde bulunulan bu genç ve yetenekli bayan yazar sorduğumuz ilk soru, onun hayata ve edebiyata bakışının da bir tür özeti aslında…

“Malûm, ülkemizde hemen her şey gibi edebiyat dünyası da alabildiğine siyasallaşmış durumda. ‘Sol edebiyat’ ve ‘sağ edebiyat’ gibi iki ana akım, iki temel kavram var karşımızda. Bu ise sanatın kuşatıcılığı adına çok arzu edilen bir durum olmasa da artık ne yazık ki bir realite. Pekiyi ya siz, kendinizi kültür ve sanattaki duruşunuz açısından bu yelpazenin neresinde konumlandırmaktasınız?” diyoruz Sinan’a…

“Ben bir Doğu çocuğuyum” diyor göz bebeklerine kadar işlemiş bir samimiyetle, “Doğulu olmaktan alabildiğine memnun bir Doğu çocuğuyum. 1975 yılında, Kürtler ile Türkler’in yüzlerce yıldır birarada ve kardeşçe yaşadıkları Malatya’da dünyaya geldim. Köken itibarıyla Türk’üm ve bununla da gurur duyuyorum. Fakat, yetişme çağlarımda, Malatya’nın -başlangıcı ta Selçuklu medeniyetine kadar uzanan- o gıpta edilesi çok kültürlü atmosferinden yoğun biçimde etkilendim. Yazı serüvenimin temellerini de uyum içindeki bu çok kültürlülüğe duyduğum derin hayranlık atmıştır aslında…

Bahçeli bir evimiz vardı Malatya’da. Ve pek çok farklı etnik kökenden gelen iyi kalpli, çalışkan, dürüst, yardımsever komşularımız… Kürd’ü, Alevî’si, Ermeni’si, Süryanisi’yle, hepimiz Malatyalı’ydık. Tıpkı bir zamanlar hepimizin Selçuklu ya da Osmanlı tebâsı olduğumuz gibi. Bir güne bir gün de babamın yakın çevremizdeki o kişilerle tatsız bir olay yaşadığını hatırlamıyorum.

Çocukluk ve gençlik yıllarım boyunca, bu ülkenin kültürel mozayiğini yeryüzünde benzersiz kılan tılsımın kaynağının, farklı dinler ve etnik kimliklere sahip bütün o insanlar olduğunu, bunların her birinin söz konusu mozaik içinde bütünü tamamlayıcı birer rolü bulunduğunu gözlemledim. O yüzden de hepsini ayrı ayrı sevdim. Zaten, sonradan bir çok öykü ve denememi de yakın çevremde gözlemlediğim bu rengârenk karakterlerin gerçek hayatlarından esinlenerek yazdım. “

“Öğretmen kökenli edebiyatçı” geleneğinin son halkası

Son derece zengin bir kütüphaneye sahip, her sabah en az üç-dört tane günlük gazete okunan bir evde büyümenin avantajını yaşayan Sinan’ın edebiyata düşkünlüğü de yine aile ocağındaki bu kışkırtıcı atmosfer sayesinde ortaya çıkmış. İlkokul, ortaokul ve lisede adım adım artarak devam eden bu düşkünlük de onu 1990’ların başlarında, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’ne yönlendirmiş.

“Başarılı bir yükseköğrenim sürecinden sonra, 1990’ların ikinci yarısında ‘Türkolog’ unvanıyla mezun oldum bu okuldan” diyerek sürdürüyor konuşmasını, “Bitirme tezim ‘Yavuz Bülent Bâkiler’in Şiirleri Üzerine Bir İnceleme’ başlığını taşıyordu. Sonrasında ise daha profesyonel bir anlayışla öykü ve denemeler yazmaya devam ettim. 

Kendimi daha lisedeki öğrencilik yıllarımdan itibaren daima ‘milliyetçi ve muhafazakâr’ çizgide bir insan olarak tanımlamışımdır. Mensup olduğu kavmin insanlık ailesi içindeki gerçek değerini İslâmiyetle şereflendikten sonra bulduğuna inanan, kendisini var eden etnik ve kültürel kökleriyle de diniyle de alabildiğine barışık bir Doğu ülkesi yazarıyım ben. Ruhumda çalkantılara yol açabilecek hiç bir kimlik bunalımım yok elhamdüllilah. Bu üslûp ve duruş içinde, edebiyattaki yoluma da aynı kararlılıkla devam etmekteyim. Belki benim ilerleyişim, küresel desteğe sahip bazı kalemşörler kadar hızlı olamayacaktır. Çünkü hem iç piyasada hem de yurt dışında bir Türk yazarının kendi değerleriyle barışık olmasının alabildiğine garipsenip kınandığı ve böyle bir bakış açısına otomatik biçimde cephe alındığı kültürel bir ‘fetret devri’ni yaşamaktayız. ‘Türkler’in tarih boyunca en büyük eğlencesi, zırt-pırt Ermeni ve Kürt kesmek olmuştur’ yazarak edebiyatın meşakkatli patikalarında bir anda uzun atlama yapanlar karşısında işimin hiç de kolay olmadığının farkındayım. Bu alanın baronlarının önüne aynı anda hem ilmî alandaki bir terakkiye, hem geleneğin güzel ve olumlu yönlerine, hem de bizi biz yapan inançlara bağlı, sentez bir kimlikle çıkmak epeyece gözükara olmayı gerektiriyor. Böyle bir tercih çoğu kez ‘aforoz’ ya da en hafif şekliyle ‘yok sayılma’ tehlikesini de beraberinde getirmekte çünkü.

Ama olsun; uğruna kesinlikle mücadele etmeye değecek güzellikte, ulvi bir dâvâ bu. Tanzimat’tan bu yana kafası alabildiğine karıştırılmış olan Türk milletinin, medyada dizginleri ellerinde tutan bunca ‘Batıcı’ karşısında, kendi değerleriyle barışık kadın ve erkek yazarlara artık eskisinden de şiddetle ihtiyacı var. Ben de ortaya koyduğum düşünceler ve eserlerle bu edebiyat cephesi içinde yer almaya adayım.”

‘Mermi sesleri’ arasındaki ilk öğretmenlik tecrübesi

Daha önce de vurguladığımız gibi, Meryem Aybike Sinan, kitapların ve okumanın çok sevildiği, bütün üyelerinin gündelik hayatta buram buram edebiyat soluduğu kalabalık bir aileden geliyor. Var olanla kanaat etmeyi bilen, dinine ve geleneklerine bağlı, o kalabalık mevcut içinde bile mutluluk ve huzur adına yine de sağlıklı bir armoni yakalayabilmiş örnek bir orta sınıf Türk ailesi. Ki zaman içinde, bu ailenin bütün üyeleri evdeki kadim geleneğe uyarak, eğitimlerini orta hâlli ekonomik koşullar altında büyük bir başarıyla tamamlamış ve bir bölümü de devletin çeşitli kurumlarında görev yapmaya başlamışlar.

Meryem Hanım da devletin “baba” olarak görüldüğü bu zinciri koparmamış, ‘Türkolog’ unvanını kazandığı yükseköğreniminden sonra Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurarak lise edebiyat öğretmenliği kadrosu kazanmış. “İlk görev yerim Mardin-Nusaybin’di” diyor acı acı gülerek, “Gencecik, bekâr bir hanım öğretmen için oldukça zorlu bir görev yeriydi. Fakat, dedim ya, damarlarında doğuştan Doğululuk ruhu gezinen biriyim ben. Her ne kadar, kafamda yaşattığım kardeşlik bilincini yüzlerce yıl önce yakalamış olan o Doğu son yirmi yılda yerini daha farklı bir Doğu’ya bırakmış olsa da bu ilk görev yerimde acımasız gerçeklere karşı var gücümle direndim. Kendi Doğu algımı belleğimde inadına inadına yaşatarak görev yaptım Nusaybin’de… Ayrılıkçı terörün gemi iyice azıya aldığı bir dönemde, her iki-üç gecede bir makineli tüfek ve bomba sesleri arasında ifâ ettiğim ‘Şark Hizmeti’, sıkıntılı ama o oranda da eğitici bir süreç oldu benim için. Pek çoğu yoksulluğun dibine vurmuş Kürt çocuklarından oluşan yüzlerce öğrenci yetiştirdim. Onlar beni sevdiler, ben de onları…. Birlikte şiirler, romanlar okuduk, güldük, eğlendik, bazen de ağladık. Nusaybin’in o çetin ceviz şartlarında bile, edebiyatın içinden türlü türlü lezzetler çıkardık. Kendimi o yıllarda ünlü ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filminin idealist edebiyat öğretmeni (Robin Williams tarafından canlandırılan ‘John Keating’ karakteri) gibi hissederdim. Fakat, taraflar arasında böyle bir sevginin yeşermesini asla istemeyen şer güçler gördüm orada. Doğu’daki görev sürem bitince de öğrencilerimi, nefretten nemalanan, onların körpe beyinlerinin bilimle, sanatla, imanla ve sevgiyle değil gözleri kör eden bir hınçla dolmasını arzulayan, gençleri dağa kaldırıp eşkıya yapmanın derdindeki bu kesimlerin ellerine bırakıp İzmit’e tayin oldum. Son 6-7 yıldır da benim gibi eğitimci olan eşimle birlikte bu kentte görev yapmaktayım.”

Üslûbunun kıvraklığı çocukken keşfedilmiş

Meryem Aybike Sinan, ardarda yayımlanan iki kitabında ve internet âleminin en prestijli kültür-sanat sitelerinden biri konumundaki “Sanat Âlemi”nde her ne kadar erişkinlerin edebiyat beğenisine hitap ediyor olsa da onun bu alanın yakın takipçileri tarafından iyi bilinen bir diğer tutkusu da “çocuk edebiyatı” üzerine eserler vermek…

“Çocukları sevmeyen öğretmenlik yapamaz; çocuk edebiyatı alanında sağlam ve kalıcı eserler verilmeden de bir ülkenin millî edebiyat geleneği oluşturulamaz” diyen yazar, basılı bir yayında boy gösteren ilk eserini bundan uzun yıllar önce yine bir çocuk dergisi için vermiş. Henüz ortaokul yıllarında yazdığı bir öyküsünün o dönemin en popüler çocuk dergilerinden Türkiye Çocuk‘ta basılması, üstüne üstlük kendisine bunun için küçük bir de telif bedeli gönderilmesi, hiç unutamadığı yazarlık anıları arasında yer alıyor. Türkiye Çocuk’un sonraki dönemlerde de pek çok öyküsüne yer vermesinin yanısıra, yaşı ilerleyip kalemi kuvvetlendikçe çocuk merkezli eserleriyle daha bir çok süreli yayında da boy göstermeye devam etmiş Sinan…

Onun üslûbundaki zenginliği, anlatımındaki sıradışılığı keşfedip kendisine edebiyat dünyasında yeni bir açılım sağlayan en önemli kişi ise kültür-sanat câmiamızın saygın isimlerinden gazeteci-yazar ve edebiyatçı Mehmet Nuri Yardım olmuş. Genç yetenekleri erkenden keşfedip büyük bir alçakgönüllülük içinde topluma lanse etmesiyle tanınan Yardım, geçen yılın yaz aylarında bazı deneme ve öykülerini okuduğu Sinan’a, yöneticiliğini kendisinin yaptığı “Sanat Âlemi” sitesinde yazmasını teklif etmiş. Ve başlayış o başlayış… Anılan tarihe kadar düşük tirajlı dergilerde nisbeten daha dar çerçeveli bir okur kitlesine seslenen yazarımız, kalemiyle sivrilmeye aday pek çok yetenekli insana -soyadına lâyık bir tutum içinde- yeni kanallar açan Mehmet Nuri Hoca’nın teşvik ve öngörüsüyle kısa sürede yüzbinlere seslenmeye başlamış.

Son olarak da Akış Yayınları‘nın yöneticisi, popüler gençlik romanlarıyla tanınan gazeteci-yazar ve tecrübeli editör İsmail Fatih Ceylan‘ın “Bu güzelim yazılar unutulup gitmemeli. Deneme ve öykülerinizi belli aralıklarla yayımlamak istiyoruz” teklifiyle kitaplar doğmuş.

‘Çocukların eğitimi çok önemli’

Halen, yayınlanmış iki kitabının yanısıra, biri roman olmak üzere iki yeni kitap üzerinde daha çalışmasına ve “Sanat Âlemi”nde düzenli olarak denemeler kaleme almasına rağmen, çocuklara yönelik çalışmalarını da hiç hız kesmeden sürdürüyor Meryem Aybike Sinan. Sözgelimi, bu alanın önde gelen dergilerinden “Somuncu Baba”, her sayısında mutlaka onun çocuk öykülerine yer vermekte. Kendisi de iki çocuk annesi bir bayan olarak, “Çocuklar benim hem enerji hem de gözlem kaynağım” diyor ve ardından da şunları ekliyor:

“Onlar üzerine, onların duygu dünyasına yönelik metinler kaleme almak, beni hem bir anne, hem bir eğitimci, hem de bir yazar olarak sürekli geliştiriyor. Genç kuşakların eğitimini garantiye almayan, bu alanda onlara sağlıklı bir kültürel altyapı sunmayan bir toplum, psikopatlığın gitgide daha fazla prim yapmasına da hiç şaşırmamalı. Tabiî, benim burada eğitimden kastettiğim şey, çocuklarının önüne kendilerine gün içinde ayak bağı olmasın diye kan ve vahşet dolu bilgisayar oyunlarını fütursuzca koyan, onlara -çizgi filmden başka herşeye benzeyen- sadistik japon animasyonlarını tekrar tekrar izleten ebeveynlerin yaptıkları bencillik gösterileri değil… Vatan, millet, bayrak ve Allah sevgisini yüceltecek eserlerden söz ediyorum ben. Ancak ne yazık ki böyle eserlerin sayısı hiç de fazla değil. Barbie ve erkek arkadaşı Ken’in, Winx kızlarının serüvenleriyle ya da vahşi savaş oyunlarıyla büyüyen, şiddet ve cinsellik düşkünü sorunlu bir nesil geliyor. Emperyalistlerin de istediği tamamen bu aslında. Reflekslerini yitirmiş bir Türk toplumu. Ve ne yazık ki edebiyat gibi kadim bir sanat bile, toplumun uyuşturulduğu bu emperyalist savaşın en önemli arenalarından birine dönüştü.”

‘Osmanlıca mirasını reddederek kaliteli edebiyat üretilemez’

Meryem Aybike Sinan‘ın son derece naif ve şiirsel bir üslûba sahip olan eserlerinde en çok dikkati çeken özelliklerden biri de, eski ve yeni kelimeleri son derece dengeli, aynı zamanda lezzetli bir sentez içinde harmanlaması… Bunun yanısıra, Türkçe gramer kuralları konusunda gösterdiği yoğun hassasiyet de hemen göze çarpmakta…

Gramerin doğru kullanımına ilişkin hassasiyetine değindiğimizde, Sinan bu konudaki görüşlerini de son derece çarpıcı ifadelerle dile getiriyor:

“Türkçe’nin kendine özgü şiirinin büyük bir yozlaştırma ve talan furyası altında yerle bir edildiği, milyonlarca insanın dükkan tabelalarından internet yazışmalarına kadar her alanda ne idüğü belirsiz paçoz bir dil kullandığı bu ahir zamanda, birilerinin Don Kişot’luk yapıp yozlaşma karşısında inatla direnmesi gerekiyor. Yanlış anlaşılmasın, ben uzun zaman önce Türkçeye yerleşmiş ve artık iyice kabul görmüş olan kimi türetme kelimeler konusunda katı bir reddiyecilik içinde değilim. Bunlar arasından, gerek gramer gerekse fonetik açıdan yerini bulmuş olanlar elbette ki Türkçe bünyesinde kalabilirler. Çünkü dil yaşayan ve sürekli gelişen bir varlık; doğru köklerden başarıyla türetilmiş kelimeler de dilimizi zenginleştirmekteler…

Fakat, aynı şefkat hiç bir zaman Osmanlıca’ya gösterilmedi. Yazı yazarken, Osmanlıca’dan miras pek çok kelimeyi de bilerek yediriyorum metinlerime. Türkolog olmama ve edebiyat öğretmenliğini kendime meslek olarak seçmeme rağmen, Türk dili konusunda hayatım boyunca kesintisiz bir eğitim sürecinde olduğumu varsayıyorum. O yüzden de her gün mutlaka bir kaç saatimi Osmanlıca sözlükleri incelemeye ayırmaktayım.

Osmanlıca kelimelerden bütünüyle ayıklanmış ve çorak bir tarlaya benzetilmiş olan bir Türkçeyle ‘büyük edebiyat’ yapılamaz. Üstelik, bu yalnızca bizim dilimiz için geçerli bir durum da değil. Batı edebiyatının en seçkin klasiklerine bakarsanız, orada da eski Fransızca’nın, eski Almanca’nın, eski İngilizce’nin tartışılmaz ağırlığını görürsünüz. ‘Tarumar etti’ fiilinin, içinde bulunduğu cümleye kazandırdığı şiiri ve edebî anlamı ‘yıktı’ fiilinde bulabiliyor musunuz? Osmanlıca kelimeleri tek tek ayıklanmış bir Türkçe belki internette birbirine ‘Mrb’ ‘Nbr’ yazmakta çok işe yarayabilir; fakat şiir, roman, öykü, deneme ve hatta günlük gazetelerde kaliteli köşe yazısı yazmaya asla yetmez. O yüzden de Türk edebiyatının kökünün kurumaması için, hem bir eğitimci hem de yazar olarak gelenekle bağı koparmamaya özel bir hassasiyet gösteriyorum.”

Meryem Aybike Sinan’ın dil ve edebiyat dünyamızdaki ürkütücü çoraklaşma üzerine yaptığı bu anlamlı vurgulardan sonra, sorunu tanımlarken söylenebilecek çok da fazla bir şey kalmıyor aslında…

Baskı teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte kitap yazmanın ve yaymanın kolaylaşması edebiyatımızda “nicelik” açısından belli bir gelişmeye vesile oldu belki; fakat onca yıllar sonra sanat dünyamızın ufuklarında hâlâ yeni bir Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Nazım Hikmet ya da Cahit Külebi kükremesi duyamamış olmak bu endişeyi fazlasıyla haklı kılıyor.

Edebiyatımızın gün be gün “tektip”leştiği, bu da yetmiyormuş gibi -kendisine tema olarak eziklik psikolojisini ve “piç”leri seçmiş kimi kafası karışık kalemleri saymazsak- edebiyat alanında kadın varlığı ve duyarlılığının iyice gerilediği bir dönemde, yalnızca kıvrak kalemi ve Anadolu’ya yönelik sevdasıyla varolmayı seçen Meryem Aybike Sinan‘a çıktığı yolda sonsuz başarılar diliyoruz.

* * *

 

Söyleşi ve fotoğraflar: Ali Kemâloğlu Tarih: 01.03.2007 karakutu

Meryem Aybike Sinan’ın “Sanat Âlemi” sitesindeki haftalık yazılarını okumak için:

http://www.sanatalemi.net/KoseYazilari.asp?nereye=yazilist&ID=165

Meryem Aybike Sinan’ın kitaplarını edinmek için:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=114047&session=67140980385102421987&LogID