17.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1189

Kutlu Doğum – 2011

Genelde Diyanet İşleri Başkanlığımızı, özelde Kocaeli İl Müftülüğümüzü bu konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarından dolayı tebrik ediyorum. Devamını diliyorum.

CHP Genel Başkanı sn. Kemal Kılıçdaroğlu’nu da 14 Nisan’da kutlu doğun programında yapmış olduğu konuşmasından dolayı kutluyorum. Yeni CHP’ye samimi bir şekilde halkın milli ve manevi değerleriyle barışık olması yakışır.

Tepedeki yumuşama, tabandaki yumuşamayı da beraberinde getirecektir.

Ayrıca siyasetteki başarıda halka yakın olmaktan geçmektedir. Özlenen tablo bu ve devamıdır.

Mevlit kandili yani Peygamberimizin doğum yıl dönümüdür. Tüm insanlığa hayır ve mutluluk getirmesi dileğiyle yazıma başlamak istiyorum. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber (sav) doğmadan iki ay önce babasını kaybetmiştir. O bir yetim olarak dünyayı şereflendirmişti. Altı yaşında annesini kaybedince de hem yetim hem de öksüz oldu.

Çocukluğu ve gençliği anne şefkatinden baba sevgisinden mahrum geçmişti..

O’nu öpüp okşayan kucaklayıp sevip koklayan ne annesi ne de babası vardı. O böyle bir ortamda büyüyor tüm insanların sevgi ve takdirini kazanarak “Muhammedül Emin” oluyordu.

Bu emin kişi kırk yaşına geldiğinde insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak için peygamberlikle görevlendiriliyordu. O insanları seviyordu. O’na inananlarda O’nu seviyordu.      

Ayeti Kerimede “Sizden çabam karşılığında bir şey (ücret) istemiyorum. İstediğim tek şey içerisinde yakınlık olan sevgidir. “İçerisinde yakınlık olan sevginin ne olduğunu anlamak için önce yakınlık olmayan sevgiyi tanıyalım. Bu sevgi uzak bir sevgidir. Sevdiğini uzaktan sevmektir. Sevginin bedelini ödememek için sevdiğine uzak durmak bilerek ve isteyerek onun yanında yöresinde önünde ve arkasında yer almamak mücadelesine katılmamaktır.

Özetle bedava sevmektir.

Günümüzde istisnaları tenzih ederim bizim gibi Müslümanların peygamber sevgisi gibi.

Avamı tabirle “Kuru kuru kadan alam/ Takır takır kurban olam”  Böyle işi nenemde yapar dedemde. Peygamberi çok sevdiğini söyleyen günümüz Müslümanlarının peygambere benzer yönlerimi? Muhalif yönlerimi daha fazla?

Bizim sevgimiz içi boşaltılmış bir sevgidir. Sevgi hayatın bire sonsuz veren en değerli tohumudur. Fakat onu doğru zamanda doğru yere doğru biçimde ekmek gerekir.

Ektikten sonrada bakımını ve hizmetini yapmak gerekir. Otunu ayıklamak, sulamak, büyütmek ve beslemek yani emek vermek gerekir. İşte peygambere duyulan sevgi böyle bir sevgi olmalıdır.

Peygamberler insanları Allah’ın dinine çağırmaları, onların hidayetine sebep olmaları karşılığında ücret istemezler. Onların ücreti Allah’a aittir. Onların istediği içerisinde yakınlık olan sevgidir. Bedeli ödenmiş sevgi seveni sevilene yakın yapar. Seven sevilene yakın olunca Ehl-i Beyt’ten olur. Tıpkı Selman-i Farisi gibi. Selman ne Araptı ne de Haşim oğullarından.

Peygamberimiz (sav) “Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” Buyurmuştur. Ama Selman bu sevginin bedelini ödemişti. O zamanının hatırı sayılır bilge kişilerindendi. Tanımadığı halde peygambere olan sevgisi onu Medine’ye kadar getirmişti. Malı, mülkü, makamı tüm dünyevi zenginlikleri terk edip sıradan bir insan olarak Medine’ye gelmişti. İşte peygamberi sevmek ve sevginin bedelini ödemek budur.

Her bir sahabenin buna benzer sevgi hikâyeleri vardır. Tıpkı hicret gecesi suikast düzenleneceğini bile bile Resullah’ın yatağına yatmayı; Göz göre göre ölüme gitmeyi kabullenen Hz. Ali gibi.

Tıpkı Allah yolunda infak emri gelince tüm malını Allah ve Resulü yolunda tasadduk eden Hz. Ebubekir gibi.

Artık seni canımdan da çok seviyorum diyen Hz. Ömer gibi.

20 yaşlarında hayatın baharında darağacını boylayan Hz. Hubeyb ve arkadaşı Hz. Zeyd gibi. Allah hepsinden razı olsun.

Bu sevgi öyle bir sevgi idi ki Taif dönüşü atılan taşlardan peygamberi korumak için vücudunu ona siper edip pervane gibi dönen kan revan içerisinde kalan azaldı kölesi Zeyd gibi.

Peki, bizim sevgimizin bedeli nedir? O’da öyle bir peygamberdi ki kendine ve Müslümanlara yapılan tüm işkencelere rağmen düşmanlara beddua etmiyordu. Tüm insanları insan olduğu için seviyordu Peki, biz inananları sevebiliyor muyuz?

Çünkü O insanlara rahmet olarak gönderilmişti. Kimseye tepeden bakmaz, kimseyi hor görmezdi. Hz. Enes (ra) on sene peygambere hizmet ettim. Bana bir sefer olsun şunu niye şöyle yaptın bunu niye böyle yapmadın diye kızmadı. İnsanlara değer verir. Onlarla istişare eder, çıkan neticeye uyardı. Ben peygamberim benim dediğim olacak diye bir tavır sergilemezdi. Uhud ve Hendek savaşlarında olduğu gibi.

Siz cemaat, tarikat, yâda siyasi parti liderinizin görüşünü bile bile farklı düşünceler ortaya koysanız o lider yâda önder sizi sever mi?  Yâda siz o cemaat vede partide barınabilirmisiniz?

Peygamberi sevmek sadece anlatmakla değil Onu içselleştirmekle yani yaşamakla olur.

Çocukları sever, onları öper, saçlarını okşar ve onlarla şakalaşırdı. Yanlış yapana kızmaz onlara doğruyu anlatırdı.

Bir gün peygamberimiz ve arkadaşları mescitte sohbet ederlerken bedevinin biri gelir. Mescidin içerisine küçük abdestini bozar. Bunu gören sahabeler kızar. Hz. Ömer ayağa kalkarak kılıcını çeker bu ne saygısızlık, bu ne cüret diye bedevinin başını kesmek ister. Bunun üzerine peygamber (sav) Hz. Ömer’e dur ya Ömer der. Bir kova su getirmelerini emreder. Bevledilen yeri temizletir. Bedeviyi de bir daha böyle yapma diye affeder. Bir an için ölüm korkusuna kapılıp da sonra affedildiğini gören bedevi Müslüman olur. Peygamberin bir bedeviye gösterdiği müsamahayı bizler din kardeşlerimize yada öz kardeşlerimize gösteriyor muyuz?

Bizim ecdadımızda görmeden O’nu sevmiş, sevgisinin bedelini de ödemiştir. Rivayet olunur ki Ahmet Yesevi hazretleri 63 yaşına geldiğinde peygamberimiz bu yaşta vefat etti deyip yerin altında kendine bir çilehane yaptırıp kırk küsur sene orada yaşamıştır.

Peygamberi sevmek onu örnek almak hayatımızı ve yaşantımızı ona benzetmekle mümkün olur. O’nun sünnetine tabii olmakla mümkün olur. O’nun dürüstlük ve güvenilirliğini örnek almakla mümkün olur.

Acaba yaşantımız O’nun yaşantısına ne kadar benzer? Günümüz Müslümanlarının yaşantısı O’nun emin sıfatına ne kadar uyar?

Allah (cc) bizi kendisine gerçek manada kul Peygamberine ümmet eylesin.

Kutlu doğum haftasının ülkemize, İslam âlemine ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini temenni ederim. .

 

 

Bayraksızlar, Soysuz Sopsuz Bayraksızlar

 

“Pişmiş yumurta gibisin kardeşim

 İçin cıvık mı, katı mı belirsiz”

 Uzun saçlarını atlarının yeleleriyle yarışan, nal sesleri gök gürültülerine karışan ahir zaman süvarileriyle girdik bu ANAlar diyarına.

Alparslan‘ın beyaz atının kuyruğu düğümlendiğinde düğümlenmişti kaderimiz zafer koşularına.

Melikşah‘ın  “bu deniz karşıma çıkmasaydı senin adını daha ötelere taşırdım” dediği davaydı derdimiz. Dinime, bayrağıma uzanan elleri kırdık yüzbinlerce korku fanusu gibi.

Selçuk dedik, Osman dedik, Kemâl dedik yürüdük. Gökyüzünü çiftbaşlı kartallara, üç hilâllere, ay-yıldızlara bürüdük. Din ü devlet, mülk ü millet‘ti dört yapraklı yoncamız.

Takvimler karagün görmeye dursun ölmeden mezara konulursun. Kıtlık mı daha kötü, âfet mi daha beter? Bayraktır şeref ve şerefsizliktir elden gitmesi.

30 Ekim 1919. Fransızlar geldi, girdi. Maraş kalesindeki aziz bayrağı indirdi. Biz de onları indirdik. Sütçü İmam‘la, Şahin Bey‘le vicdan azabımızı biraz dindirdik.

Vatandı namus, namustu pervasızlığımız. Kutsallığımıza bulaşanlardı kızdığımız, paraladığımız.

14 Ağustos 1996. Lefkoşa sınırındaki Rumun biri bayrak direğimize tırmandı. İnmedi, indirildi. Ağzındaki sigara gibi söndürüldü. Hem de G-3 mermisiyle..

31 Mart 2011. Diyarbakır Anaokulu‘nun bayrak direğindeki Türk Bayrağı indirildi.

2 haftadır bekliyorum, tek tık Sebahattin Önkibar. Televizyonlarınızda ve haber ajanslarınızda haber değeri yok. çalçene politikacılarınızdan tek demeci yok.

Ulan, devlet kurumundaki ‘nazlı hilâl‘ gözlerden iniyor da kalbinize inme de mi inmiyor? Hani bayraktı bağımsızlık alâmeti?

O bayrak o irtifada dalgalansın diyedir kestiğimiz biçtiğimiz haçlı artıkları, emperyalizm yırtıkları. O sönmesin diyedir söndüğümüz, söndürdüğümüz ocaklar.

Bayrağa saygısızlık yapan kendini bayrak direğine oturtulmuş bulur. Bu işin şakası, kibarlığı, efendiliği olmaz. Bayrağa sıkıntı veren piç cami duvarına işeyen it muamelesi görür.

“Ha bayrağımı üzdünüz

Ha derimi yüzdünüz”

Yaşıyorsak onur için, haysiyet adına yaşıyoruz. Kitabın ortasından konuşuyoruz kutsallarımıza kuduzlar musallat olduğunda.

Siz hala Fener, Cimbom bayrağıyla takılın. Dünya değiştirince tabutunuza kaşkollasınlar da görün. Devekuşu demiş ki “avcı nişan alınca gözümü kapıyorum; beni göremiyor“.

Ben Nazif‘ten daha karabahtlı bir Süleyman‘ım. Mehmet Aycı‘nın kelimeleri olsun ağlayanım:

            

“Can ateşte pişer iken arkada

Bayrak yere düşer iken arkada

Kalanın şairi değilim gülüm”

 

           

           

İşte size çılgınlıklar listesi

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Ülkemin en çılgınları projelerini açıkladılar… Süpper…
Öyleyse şimdi hep birlikte memleketim insanının çılgınlıklarına bir bakalım…
AKP hükümetiyle beraber bir özelleştirme çılgınlığıdır almış başını gidiyor… Dur durak bilmiyor…
Ülkemizin en karlı kuruluşları bile bile, birer birer elden çıkarıldı… İşte çılgınlık budur…
Elde satılacak sanayi tesisi hemen hemen kalmadığından, bu sefer de gözler altyapı tesislerine, doğal kaynaklarımıza çevrildi… İşte çılgınlık budur…
Peki onlar da biterse ne olacak derseniz sevgili okur, çılgınlığın sonu mu olur… Anlatayım da okuyuverin bir zahmet…
Otoyollarımız, köprülerimiz, akarsularımız da satılır ne olacak… Çılgınlık bu ya…
Onlar da biter merak etmeyin…
Sıra gelir topraklarımıza…
Kapanın elinde kalacak zaten ya, topraklarımız demedi demeyin… İşte size çılgınlık…
Paraya sıkıştıkça parça parça satarız ne olacak anlayışı çılgınlık değil de nedir sevgili okur sorarım size…
Bütün bu özelleştirmelerden elde edilen paralar ne oldu diye soran yok nasılsa…
Aziz milletimin dişinden, tırnağından keserek arttırdığı birikim ürünleri olan kuruluşları satarak aldığımız para ile dış borçlarımız azaldı mı yoksa kapandı mı dersiniz… Yoooo kapanmadı da, azalmadı da bilemediniz arttı, işte çılgınlık bu değil midir sevgili okur…
Pekiii gelen bu paralar nereye gitti diye sormazlar mı adama… Sorarlar… Sorarlar…
Nereye gidecek bu para yenmedi ya… Nereye gittiğini de varın biraz siz düşünün…
Atalarımızdan kalanı satarak “para kazanmak” dünyanın en kolay işi…
Sormazlar mı adama ekonomiye yeni tesisler mi kazandırdınız?
İnsanlara iş olanakları mı sağladınız?
İşte tüm bunların sorulmaması çılgınlık değil de nedir öyleyse?
Gün gelecek satılacak bir şey kalmayacağını düşünmemek çılgınlığın alasıdır sevgili okur…
Ekonominin en önemli sektörü bankaların satılması az çılgınlık mıdır sorarım size?
Ulusal çıkarlarımızı düşünmemenin ötesinde çılgınlık mı vardır yahu öyle demeyin…
Anacım hükümet çılgınsa, milletin de ondan arta kalan yanı yok ya…
Bu memleketin insanları, bürokratları, siyasetçileri, işadamları, basın mensupları da çılgın mı çılgın… Çılgın olmasalar milli birikimlerinin yabancı ulusların servetine birer birer eklenmesine, Türk ekonomisinin, adım adım işgaline çanak tutarlar mı? Tutmazlar…
Çılgınlığın sonu mu olur sevgili okur… Olmaz… Olmaz… Bu iş olamaz…
Memleketimin gözbebeği silahlı kuvvetler mensupları gözden düşürülmeye çalışılırken, teröristler, hırsızlar, katiller davullu zurnalı salıveriliyorsa, bundan ala çılgınlık mı olur…
Ayranı yokken içmeye, yarım milyonluk cep telefonu taşıyan memleketim insanı az mı çılgın…
Ya gençlerimizin bizim anlamadığımız bir dili kullanır hale gelmesi, o güzelim dilimizin Türkçemizin unutulmaya yüz tutulması da bir başka çılgınlık çeşidi sayılmaz mı?
Ya memleketimdeki her bir etnik grupla ayrı yönetim payı pazarlıkları yapılmasına ne dersiniz? Çılgınlık değil midir?
Ancaaaakkk…
Zaman çılgınlık zamanı değildir…
Artık birlik ve beraberlik vaktidir…
Akbabalar yanı başımızda cirit atıyor…
Bence herkes sınır komşularımıza bir baksın, artık aklını başına toplasın…
Ve bundan sonra adımlarını ona göre atsın… Yoksaaaa…
Derken bakın aklıma ne geldi…
“Ben ezelden beridir… Hür yaşadım hür yaşarım…
Hangi ÇILGIN bana zincir vuracakmış şaşarım…
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım…
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım…”
Daha size ne diyeyim ben sevgili okur…
Anlayana sivrisinek saz…
Anlamayana “Her Şeye Maydanoz”unuzun davulu az gelir az sevgili okur… Az… Az… Az…
Güm be de güm güm… Güm be de güm güm… Güm güm güm… Güm güm… Güm…
Hazır davulumu da elime almışken, ayrılık vaktimizin geldiğini de söyleyeyim size…
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin… En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin… Özleyin…

Ömür Dediğin

İnsan su misali akıp giderken

Ölüm saati yok gelirse erken

Ha bugün ha yarın yaparım derken

Ya bitiverirse ömür dediğin..

 

Neden yaratıldın bilmezsen eğer

Zaman boşa gider vermezsen değer

Bitmez zannedilen bitermiş meğer

Hayallerle geçer ömür dediğin..

 

Nefsinin elinde oyuncak olan

Hayal aleminde kuruyup solan

Haramlar günahlar hep sana kalan

Eyvah dersin geçti ömür dediğin..

 

Her şey canlı cansız onu zikreder

Ona kul olmazsan yaratan neder?

Ne fazla ne eksik herkes rızkını yer

Nefsin doymaz geçti ömür dediğin..

 

Gençlik ve güzellik sende kalmadı

Hayaller rüyalar gerçek olmadı

Malım mülküm dedin ama kalmadı

Düşünürken geçti ömür dediğin..

 

Sanki dünya baki gibi sarıldık

Her şey kaldı hey hat boşa yorulduk

İkaz eden kardeşlere darıldık

Eyvah dedik geçti ömür dediğin..

 

Uyuduk ölümdü uyandık hayat

Çeşit çeşit meyve hepsi ayrı tat

Oraya gidenler ediyor feryad

Duyamadın geçti ömür dediğin…

 

Dizde derman kalmaz gözlerinde fer

Her yer dağ taş olur ben gidemem der

İhtiyarlık seni yavaş yavaş yer

Dönüşü yok geçti ömür dediğin..

 

Öyle sarıldık ki fani olana

Dünya değermiydi yalan dolana?

Bir bilsen defterde sana kalana

Yanlışlarla geçti ömür dediğin..

 

Nasıl geçti dersin aylar ve yıllar

Ona dua dua açılsın eller

Teşekkür ve niyaz da olsun diller

Bu yolda tükensin ömür dediğin..

 

Hayat neticesi beş metre kefen

Diyemezsin yaptım her şeyleri ben

O istemez ise yapamazsın sen

Ona kul ol geçsin ömür dediğin..

 

Tabuta girmeden aklın al başa

Yatırırlar seni teneşir taşa

Ölüm gerçek bir gün gelince başa

Pişman olma geçti ömür..

 

                                                          

Özgürlük, İki Kere İkinin Dört Ettiğini Söyleyebilmektir

Başlıktaki söz, George Orwell’in 1984″ isimli (filmi de çevrilmiş olan) romanının kahramanı olan Winston Smith‘e ait.

İngiliz yazar George Orwell’in, 1949 yılında yayımlanan eserinde tasvir ettiği hayali ülkede, “insanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlâki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmıştır. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir. Totaliter bir merkezi tek Parti’nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir.”

Big brother/ Ağabey“in yönettiği sistem bütün insanları izlemektedir. Sürekli sesli ve görüntülü propaganda ile verilen bilgilerin tamamının doğruluğunun kabul edilmesi beklenmekte ve beyin yıkama ile bu sağlanmaktadır. Roman kahramanı Smith, “Doğruluk Bakanlığı”nda çalışmaktadır. İşi kendisine gönderilen notları eski verilerin ve bilgilerin yerine yazmaktır yani tarihi değiştirmektir.

Smith bir süre sonra sistemi ve sistemin verdiği bilgileri sorgulamaya başladığında, herkesten gizlediği günlüğüne başlıktaki cümleyi yazar.

Oysaki sistemin sloganları: SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CEHALET KUVVETTİR. “Karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin bariz gerçeğe aykırı olanı kabul etmesi beklenir. Zira kitaptaki düzende merkez partiye bağlılığı göstermesi için, insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru bellemesi gerekir.”

Her ev ve işyerinde hem alıcı, hem verici olarak kullanılan bir alet olan “Tele Ekran“lar vardır. Düşünce polisi, romanın kahramanı Winston Smith’in düşüncelerini ve günlüğünü, “tele ekran” vasıtasıyla öğrenir ve “düşünce suçlusu” olarak yakalar. “Sevgi Bakanlığı” denilen binada çeşitli işkence ve beyin yıkama işlemlerinden geçen Smith, bütün algıları ve değerlerini kaybeder. Artık düşünce polisinin dediği gibi, “iki kere ikinin beş ettiğinetüm kalbiyle inanmaktadır. “Sevgi Bakanlığı”ndan çıktıktan sonra çok rahat şartlar altında, hiç izlenmeden yaşamaya başlar. Hiç arkadaşı yoktur ama bunun onun için bir önemi de yoktur. Ve geçen her gün, Parti ve Ağabey’e olan bağlılığı artarak mutlu(!) bir şekilde yaşamaya devam eder.

Bu roman entelektüel seviyede çok tartışılmış bir eser. Romanda tasvir edilen ülkenin birebir aynısı yok. Fakat her ülkede, insanı ve onu insan yapan özgürlüğünü yok etmeye çalışan ve kısmen başarılı olan mekanizmaların olabileceğini düşünmemiz gerekmekte. Böylece bireyleri ve toplumu kontrol etmeye çalışan bu sistemleri sorgulamak ve farkındalık yaratmak özgürlüğümüz açısından önemli olabilir.

*****

Türkiye’de değerlerimizin ve algılarımızın değiştirilmekte olduğunu daha önce de yazmıştım. Ben propaganda edilenlerden çıkardığım sonuçları anlatayım, lütfen siz de 1984 romanındaki sloganlar ile mukayese ediniz:

  • Ø Ayrılıkçı Kürtçülerin propagandasına göre, “demokratik özerklik” kavramı ile ülkenin bütünlüğüne hizmet ediyorlarmış. Bu kavramla ifade edilen, ayrıştırarak bir arada tutmak demekmiş. Hadi daha kısaltarak söyleyelim, “ayrıştırmak, birleştirmektir.”

Hükümetin Türkiye’de bilmem kaç tane etnik kimlik olduğuna dair ifadeleri ile “Kürt açılımı, Roman açılımı, Alevi açılımı, Ermeni açılımı” gibi kavramlarla yaptıkları da aynı anlama geliyor olsa gerek: “ayrıştırmak, birleştirmektir.”

  • Ø Türkiye ekonomik açıdan 16. Büyük ekonomi imiş. Türkiye’nin ekonomik yönetimi bütün dünyada saygı uyandırıyormuş.

Aralık 2002 de 148,5 milyar USD olan devlet borçları, Aralık 2010’da 306,5 milyar USD olmuş. Özel sektörün dış borcu 43 milyar USD dan, 180 milyar USD a çıkmış. İç borç stoku ise aynı dönemde 149,9 milyar TL iken,  352,8 milyar TL ye çıkmış.

Demek ki, “BORÇLU OLAN GÜÇLÜDÜR.”

  • Ø Türkiye Cumhuriyet döneminin en büyük kalkınmasını gerçekleştirmekte imiş.

Oysaki Türkiye’nin 1946-2002 arası ortalama yıllık büyüme hızı yüzde 5. 2002-2010 arası ise yüzde 4,95. Hemen hemen aynı.

Düşünce polislerinin bize öğrettiği doğru ise, “EŞİT OLAN RAKAM BÜYÜKTÜR.”

  • Ø Hadep Eski Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Metiner‘in, CHP Eski Genel Sekreteri Ertuğrul Günay‘ın, Alpaslan Türkeş’in küçük oğlu Ahmet Kutalmış‘ın AKP‘den aday gösterilmesi “kucaklayıcılıktır“; CHP ve MHP’nin eski DYP ve ANAP’lılardan adaylar göstermesi “ilkesizliktir.”

Demek ki neymiş: “KUCAKLAYICILIK İLKESİZLİKTİR.”

  • Ø Başbakan Avrupa Konseyi Genel Kurulunda sert konuşmuş, Avrupalıları paylamış.

Başbakan Erdoğan bu konuşmasında ne demiş: “Ortodoks Patriği seçilmesi Lozan Anlaşmasına göre Sensinot Meclisi’nde yapılır. Sensinot Meclisi, Lozan Anlaşması’na göre TC vatandaşı olmak durumundadır. TC vatandaşı olmadığı halde şu andaki Ortodoks Patriğinin seçimine biz göz yumduk. Ben bundan önceki Başbakan değerli dostum Karamanlis’e şunu söyledim: ‘Söyleyin, müracaat etsinler. Vatandaşlığa alalım, Lozan’ı çiğniyorlar, Lozan’ı çiğnetmeyelim.‘ O dönem olmadı. Şimdi değerli dostum Yorgo’ya da aynı şeyi söyledim, ‘Bunları vatandaşlığa alalım, bu işi meşrulaştıralım.’ Daha sonra bunu Patriğe de söyledim. ‘Lütfen müracaat etsinler, bunları vatandaşımız yapalım.’ Sonunda müracaat ettiler, şu anda bizim vatandaşımız durumundalar.”

Lozan Anlaşmasını çiğnemek, Ortodoks Kilisesi üzerindeki hâkimiyetimizi Yunanistan’a devretmek, AB’ye efelenmek demekmiş. “Nato’nun ne işi var Libya’da?” dedikten kısa bir süre sonra Nato’nun Libya’ya müdahalesine destek vermek, “LİDER ülkenin büyük dış politika başarısı” imiş.

Demek ki neymiş:“LİDERLİK AKINTIYA KAPILMAKTIR.”

*****

İki kere ikinin beş ettiğine” inananlardansınız, çok şanslı olmalısınız. Sisteme bağlı, huzurlu ve mutlu vatandaşlar olarak yaşamaya devam ediniz.

Engizisyon Mahkemesi Galile‘ye tezini inkâr ederek, “dünya düzdür” dedirtmeyi başarmıştı. Ama O yargılamadan sonra kendinin zor duyabileceği bir sesle “her şeye rağmen Dünya dönmeye devam ediyor” demişti.

Rakamları ve kavramları eğip bükerek bir zaman insanları yanıltmak mümkündür. Ancak ebediyen gerçekleri örtmek ancak hayali bir ülkede mümkün olabilir.

Türkkan; Sıvı yağda 2 milyar dolar dış ticaret açığımız var

Sıvı yağ üretiminde Türkiye’nin dışa bağımlı olduğunu söyleyen TÜGMAD Yönetim Kurulu Başkanı Lütfü Türkkan, “Sıvı yağ için yılda 2 milyar dolar harcıyoruz. Tarıma dayalı sanayi Türkiye’nin hem istihdam sorununu çözer, hem de dünyayı vurması beklenen gıda fiyatları krizinden kurtulmamızı sağlar.” dedi.

TÜRKİYE’nin tarıma dayalı sanayiye geçiş yaparak, hem istihdam sorunundan hem de önümüzdeki dönemin en büyük kriz sebeplerinden biri olarak gösterilen yüksek gıda fiyatlarından kurtulabileceğini söyleyen TÜGMAD Türkkan Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Lütfü Türkkan, Türkiye’nin yeterli yağlı tohum yetiştirilmediği için sıvı yağ üretiminde de dışa bağımlı olduğunu söyledi. Dünyada ülkelerin gıda zenginliğinin yağ tüketimi ile belirlendiğini söyleyen Türkkan “Türkiye zenginleştikçe sıvı yağ tüketimi de artıyor. Yağ tüketimi her yıl yüzde 6.5 artış gösterse de yağlı tohum üretimi gelişmiyor.” dedi.

4 milyar dolarlık sektör
Konsolide olarak 160 milyon dolar yıllık cirosu bulunan TÜGMAD’ın 1999 yılına kadar ihracat gerçekleştirdiğini ancak daha sonra iç pazara yönelme kararı aldığını anlatan Türkkan, şunları söyledi: “Türkiye’de bitkisel yağ sektörü 4 milyar dolar büyüklüğe sahipken yıllık tüketim de 2 milyon ton. Ancak Türkiye bu hacmin sadece 700 bin tonunu kendisi üretebildiği için yağ politikası da dışa bağlı. Dolayısıyla sektörün 2 milyar dolarlık, yani 1.3 milyon tonluk kısmı ithalattan oluşuyor. Büyük miktarlarda yağ ihraç eden bir ülke olmamıza rağmen, İran Türkiye’den ayçiçeği yağı alıyor. Türkiye o pazarda sessiz sedasız büyüyor.”

Yerinde istihdama yönelik sanayileşme için tarıma dayalı sanayinin teşvik edilmesi gerektiğini vurgulayan Türkkan, şöyle konuştu: “Bu sayede hem tarım ürünleri çeşitlenir, hem de Türkiye önümüzdeki dönemde beklenen açlık tehlikesinden uzak olur. Yağ tüketiminin dünyada iki farklı şekilde kullanılıyor. Burada ilk olarak fast-food alışkanlığı büyük rol oynuyor. İkincisi ise yemek kültürü. Biz yemek kültürü olan bir millet olarak aynı yemeğe daha fazla yağ koyarak yağ tüketimimizi artırmıyoruz.”

Kanola üretimi teşvik edilmeli

TÜRK çiftçisinin, bioyakıt üretiminde en önemli katkı madde olan Kanola bitkisinin yetiştirilmesi için teşvik edilmesi gerektiğini ifade eden Mücahit Türkkan, bunun Türkiye’nin çevrecilik konusundaki çalışmalarına da katkı sağlayacağını söyledi. Türkkan, “Almanya yılda 7 milyon ton Kanola bitkisi yetiştiriyor. Almanya’da insanlar evde Kanola yetiştirip devlete satıyor. Bunun Türkiye’de de yaygınlaştırılması lazım.” diye konuştu.

6 milyon dolar yatırdı, günlük kapasite 1000 ton oldu

2010 yılında gerçekleştirdikleri 6 milyon dolarlık yatırımla fabrikasının kapasitesini günde bin tona çıkardıklarını anlatan TÜGMAD Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Mücahit Türkkan, “1997 yılında kurulan fabrikamız 500 ton kapasiteye sahipti. 2004 yılında 700 ton 2010’da 1000 tona çıktık. 300 tonluk kapasite artırımı için 6 milyon dolarlık yatırım gerçekleştirdik” diye konuştu. Türkkan, fasulye, soya mısır ve ay çekirdeği gibi her türlü çekirdekli tohumdan ham yağ çıkardıklarını belirtti.

Aslan BATUR

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/17445537.asp?gid=384

 

 

Çocuk Suçluluğu III

Türkiye dahil bütün ülkeleri yakından ilgilendiren, suç işleyen çocukların kendilerine, ailelerine, suçu işledikleri taraflara, suçun işlendiği yöreye ve topluma zarar veren çok önemli sosyal bir sorundur. Çocuk suçluluğunda günümüzde daha çok çevre faktörlerinin etkili olduğu kabul edilmektedir. Sevgi yoksunluğu, yanlış veya eksik eğitim, baskıcı disiplin yöntemleri, çocuk istismarı, iç ve dış göçlerin oluşturduğu kültür çatışmaları, gecekondulaşma, yöresel gelenek ve görenekler, ekonomik bunalımlar, çocuğun çalışmak zorunda kalması, parçalanmış aileler, ailede suçlu birey örnekleri ile kitle iletişim araçlarındaki şiddet ve suçlarla ilgili programlar çocukları suça iten nedenler arasında sayılabilir.

Suç işlemede arkadaş çevresinin rolü de önemlidir. Çevreyle iyi iletişim kuramayan çocuklarla, otoriteye başkaldırma eğilimi gösteren çocuklar belirli bir arkadaş grubuna katılmakta, bu grupta sosyal kabul görme ve bir statü sahibi olabilmek için grup dayanışmasına gereksinim duymaktadırlar. Bu beraberlik zaman içinde ergenlik çağının özelliklerinin de etkisiyle bir suçluluk çetesine dönüşebilmektedir.

Ailelere çok büyük görev düşmektedir:

  • Aile içerisinde bebeklikten itibaren bilinçli bir eğitimin verilmesi. “Okula başlayınca öğretmen onun hakkından gelir.” demeyin. Çünkü eğitim okuldan önce evde başlar.
  • Çocuğun maddi olduğu kadar duygusal ihtiyaçlarının da karşılanması ve değer verilmesi.
  • Küçük yaştan itibaren okul eğitiminin sağlanması. Aynı zamanda okulda verilen eğitimle, ailede verilen eğitim birbiriyle tutarlı olmalıdır.
  • Ailelerin kontrol edebilecekleri kadar çocuk sahibi olması.
  • Çocuğun içerisinde bulunduğu sosyal çevrenin önemi ve ailenin bu konuda seçici olması.
  • Çocuğun örnek alabileceği karakterlerin seçimi konusunda ailenin dikkatli davranması.
  • Özellikle okul ve okul dışındaki arkadaş seçiminde çocuğun yönlendirilmesi.

Çocuğunuzu her haliyle kabul edin. Onu sevin, sevmeye ve sevilmeye hepimizin ihtiyacı var. Şimdiden karşılığını yıllar sonra alacağınız bir yatırım yapın ve çocuğunuzla ilgilenin. Çocuğunuzla kurduğunuz ilişki ömür boyu kuracağınız ilişkinin temelini oluşturacaktır. Temeli iyi atın ki binanız sağlam olsun. Çocuğunuza iyi bir örnek ve iyi bir model olun. Organize suç örgütlerinin çıkar sağlamak için suçta kullandığı çocukları, parçalanmış, aile düzeni olmayan, aile korumasından uzakta olan çocuklardan seçtikleri unutulmamalıdır.  “Çocuk yetiştirmek dünyanın en zor sanatıdır.” Ona ne verirseniz, size de aynısını geri verecektir. Doğru, dürüst olmasını istiyorsanız. Siz de yalan söylemeyin. İçinizdeki çocuğa seslenin, onu oradaki uykusundan uyandırın. Kendi çocukluk yıllarınıza dönün. Neler hissettiğinizi neler yaşadığınızı düşünün.

Adalet duygusu doğuştan edinilen kavram değildir. Adalet, büyümeye başladıktan sonra aile ortamında ortaya çıkar, gelişir ve insanın sosyokültürel yapısını alır. Adalet duygusu ailenin çocuğa verdiği suç-ceza, başarı-ödüllendirme kavramları ve onun üstünde şekillenen sosyokültürel dengedir. Sosyal ilişkilerin olmazsa olmaz bileşeni olan hukuku var eden, yaşatan ve koruyan ailedir. Birey hukuku, bireyin varlığı ve haklarını koruma altına alan temel insan haklarıdır. Tüm diğer hukuk süreçlerinin çıkış noktasıdır. Tüm toplumsal hukuk süreçleri kaynağını birey hukukundan, eş deyişle aileden alır. Birey hukuku adaletin dengesi üzerinde şekillenir.

Günümüz liberal toplumlarında bu denge tüketimi arttırmaya çabalamak uğruna toplum lehine, birey aleyhine bozulmuştur. Aile giderek yok olmaktadır. Günümüz çağdaş ailesi diye sunulan çekirdek aile modeli tüketimin kaynağı olarak yeniden kurgulanmıştır. Aileler, kuruluşundan itibaren tüketimin objesi olmaktadır. Örnek gösterilen aile modelinde anne ve baba yoğun iş temposu ile çalışmakta, daha çok tüketebilmek ve tüketimi çeşitlendirmek üzere çocuklar da tüketimin objesi olarak sunulmaktadır.

Çocuklar adalet duygusundan uzak, giderek birey hukukunu tanımayan bencil insanlar olarak yetişmektedir. Bu nedenle, günümüzde , bir kısım gençlerin kendilerini toplum gözünde hep suçlu hissettiklerini ve cezalandırılma kaygısı taşıdıklarını, bir kısmının ise suç işlese bile ceza almama alışkanlığı ile birey haklarından, temel insan haklarından habersiz yaşamaktadır.

Çocuklar toplumun geleceğidir. İnsanın en çok sevdiği şey çocukları olmasına karşın yeryüzünde milyonlarca çocuk açlığın ve yokluğun pençesinde kıvranıp can vermekte, savaşlarda ölmekte ve çocukluğunu yaşamadan suça, cezaevlerine düşmektedir. Yapılan araştırmalar “Suçlu çocuk yok, ancak suça itilmiş çocuk var” tarzını doğrulmaktadır.

 

Konuşursam Yer Yerinden Oynar

“Yanlış anlaşıldım” ” ben onu demek istemedim” “konuşursam yer yerinden oynar.” Bu cümlelerden çok rahatsız olurum. Bu cümlelere sığınanlardan da nefret ederim. İnsanlar kamuoyu önünde konuşurken çok dikkatli olmalıdırlar. Kurdukları cümleleri düşünmelidirler. Yani söz ağızdan çıkana kadar senindir, ağızdan çıktıktan sonra artık onu değiştirme imkânın yoktur. Varacağı yere nasıl söylemişsen öyle varır.

Meydanlarda halka hitap eden politikacılar, her hangi bir konuda kamuoyunu aydınlatmaya çalışan yöneticiler fikirlerinin beğenilmediği, tasvip görmediği ve tenkit edildiği noktada sığındıkları cümleler beni çok rahatsız eder. “YANLIŞ ANLAŞILDIM” “BEN ONU SÖYLEMEK İSTEMEDİM” bu sözleri nerede duysam, aklıma bunu söyleyenin karşısındaki insanları idrak yetersizliği ile suçladığı gelir. Meydanlar da konuşulan sözleri Türkiye’de yayınlanan bütün gazeteler ve televizyonların verdikleri aynı cümleleri kullanmışlarsa sen nasıl yanlış anlaşılmışsın. Olsa olsa son söylediklerinin nasıl bir netice doğuracağını düşünmemişsin. Kaba bir deyimle ” işkembei kübradan atmışsın.” Kamuoyu önünde söylenen sözleri inkâr etmek insani bir davranış değildir.

Siyasilerimiz ve yöneticilerimiz söze başlarken daha net daha açık ve herkesin anlayacağı cümlelerle konuşsalar “yanlış anlaşıldım” ” ben onu demek istemedim” sözlerine sığınmaya ihtiyaçları kalmayacaktır. Bu sözlere sığınmaya çalışırken de daha çok batağa saplandıklarını fark edememektedirler.

Yine bir başka cümle “ben konuşursam yer yerinden oynar.” Bu sözü genelde makam, mevki sahibi olup da hakkında suçlama olan ve adli tahkikat yapılmaya başlanmış kişiler çok kullanırlar. Çok şey bildiklerini söylemek suretiyle haklarında ki adli tahkikatı etrafa korku vererek ortadan kaldırmak isterler. Bu kişileri bir hücreye kapatacaksın bütün bildiklerini söyleyene kadar burada kalacaksın dense bu kişi hakikaten yer yerinden oynayacak bilgilere sahip midir? Yoksa o da bu cümleye sığınarak kendini kurtarmaya mı çalışmaktadır?  Mutlaka hiçbir şey bilmemekte ve kendisini kurtarmaya çalışmaktadır.

Bizde bu cümlelere sığınanların şerrinden Allaha sığınırız.

 

 

 

 

Alıntılardan Bir Demet

“Milli Eğitim Bakanlığı, 4 yıl içinde 40 bin yabancı öğretmen getirme planları yapıyor. Duyumlara bakılırsa bu öğretmenlerden bir bölümü Türkiye’ye gelip sözüm ona İngilizce öğretmeye başlamış bile. 19. Yüzyıl’da aynı şeyi Bangladeş ve Hindistan da yapmış toplumsal dokuları bozulmuş, kendi ülkesi ve toplumuna yabancılaşan nesiller yetişmişti. Emperyalizm, her delikten girmeyi denerken, bu girişimlerini kolaylaştıran basiretsiz yöneticiler, Türk ulusunu nasıl bir tehlikenin beklediğini hesap edemiyorlar…

“Atatürk’ün ‘Cumhuriyet’i biz kurduk; onu yaşatacak olan sizlersiniz’ derken ‘sizler’ dediği, bizim öğretmenlerimizdir; yoksa yabancı İngilizce öğretmenleri değildir. Milli Mücadele’yle, savaşarak kurduğumuz Cumhuriyet’i, eğitimi emanet edeceğimiz yabancı öğretmenlere mi yıktıracağız?” (Prof. Dr. Şahin Filiz, Aydınlık, 28 Mart 2011, s.7)

“40 bin yabancı öğretmeni eğitim çevrelerine sorduk. Eski YÖK Başkanvekili Prof. Dr. İsa Eşme; atama bekleyen 16 bin İngilizce öğretmenine dikkat çekti.

“Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi Feyza Hepçilingirler de, bu düzenlemenin Türkçe açısından yıkım getireceğini belirterek, ‘biz Türkçe’nin içine dolan İngilizce sözcükleri nasıl halledeceğiz diye düşünürken; bu yabancı hocaların daha İlkokul çağından çocukların beynini yıkaması felaket getirir’ diyor.

“İngilizleştirme çabası; yoksa İngilizce öğretme değil’ diyen Hepçilingirler, çocukların İlkokul çağından itibaren; Türklüğe, toplumuna, kültürüne yabancılaştırılacağını söylüyor. Hepçilingirler; anadilden kopuk bir yabancı dil eğitimi verilemeyeceği gerçeğini, bir kez daha hatırlatıyor…

“Prof. Dr. Rıfat Okçabol, yabancı öğretmenle topluma İngiliz kültürünün aşılanmak istendiğine dikkat çekiyor.” (Meral Akkaya, Aydınlık, 5 Nisan 2011, s. 16)

“Gençliğimde Barış Gönüllüleri vardı. İşte Amerikan tipi, Avrupai bir takım gençler Türkiye’ye gelir, Anadolu’nun dört bir yanına dağılır, okullarda dersler verirlerdi. Anadolu köylüsü de, kasabalısı da, bunlara fakir sofrasını açar, misafir diye bağrına basardı. Sonra, yıllar sonra, mezhep çatışmalarının, etnik çatışmaların çıktığı yörelerden, bu misyoner Barış Gönüllülerinin gelip geçtiğini anladık…

“İşte şimdi… ithal öğretmen gelecekmiş. İşsiz öğretmenlerimiz bir yana, bu gelenler, o benim gençliğimdeki yapma Barış Gönüllüleri olacaktır.” (Afet Ilgaz, Yeniçağ, 1 Nisan 2011, s. 2)

 “Türk olmaktan korkan ve utananların Andımız’ı kaldırma adına verdiği mücadele, kendi öğretmeni açlıktan intihar ederken İngiltere’nin işsizliğini çözmek ve kültür emperyalizmini çocuklarımızın beyinlerine yerleştirme adına kırk bin öğretmen ithalatına kapı aralamak. Müfredatımızı bir yerlerin isteğine göre düzenleyenlerin, eğitimde büyük aşama kaydettik diyenlerin söylemleri nedir?” (Şuayip Özcan, Yeniçağ, 6 Nisan 2011, s. 13)

“Dostumuz Tarık Emre, geçmişte yaşanan benzer durumların sonuna ilişkin anısını aktardı bize:

“Hasan Tan’ın rektör olduğu dönem, ODTÜ’de İngilizce öğretmeni olan annem, sosyal bir kişilikti; arada bir meslektaşlarını eve yemeğe çağırırdı. Bu davetlerin birine ABD’li iki kadın -yaşları en fazla 30’du- Barış Gönüllüsü öğretmen gelmişti. Laflıyorduk ailece onlarla. Yaz yaklaşıyordu, babam ABD’li öğretmenlere tatil programlarını sordu. Öğretmenler ABD’ye dönmeyeceklerini, Türkiye’yi çok beğendiklerini falan söylediler. Ankara’nın doğusunda kalan bölgeleri, Türkiye’deki diğer yabancı öğretmenlerle birlikte karış karış gezeceklerini söylediler. Babam, ‘Yanlış anlamayın’ gibilerinden bir şeyler dedikten sonra ailelerinde Ermenilik olup olmadığını sordu; hani ata topraklarını gezip görmek durumundan ötürü, Öğretmenler, ‘Hayır, yalnızca gezeceğiz’ dediler. Onlar gittikten sonra babam, ‘Bence misafir öğretmenlerin bu gezisinin amacı başka, masumane bir iş değil’ demişti.’  

“Tarık Emre, o günden bugüne Türkiye’de toplu kıyımlara, tek tek öldürümlere tanık olduğunda hep babasının o sözlerini anımsamış.”(Işık Kansu, Cumhuriyet, 4 Nisan 2011,s 15)    

Demişler ki bir gün Kurt’a: Niye kalın boynun öyle?
Kendi işimi kendim gördüğüm için kalın böyle.

 

 

Medeniyetler Mezarlığı ve Genetik Havuz: Anadolu

Kimine göre bu başlıktaki ifade, Anadolu için uygun kullanım olmayabilir. Bazılarına göre “mezarlık tabiri” yerine “müze”, “genetik havuz” ifadesi yerine de “mozaik” ifadeleri önerilse de bu yorum, doğrudan sapmayı getirir…

Bu konudaki fikirlerimize karşı iddia edilen husus şöyledir; “… Malum su bir eriyiktir, hâlbuki mozaik beraber ve bütün olan ayrı ayrı parçalardır. Mezar da ölümü tasvir eder, toprak altındadır, gözükmez, yokluktur. Müze ise eski ve bitmiş olan şeylerin görüldüğü ve incelendiği bir  mekânıdır.”

Bu söylem kendi mantığı içinde “doğru” gibi görünebilir; fakat işin aslı çok daha farklıdır. Çünkü Anadolu hem bir “genetik havuzdur” hem de “medeniyetler mezarlığıdır” derken bir gerekçesi vardır; dolayısıyla bu ifadeler ne bir eriğe ne de bir mozaiğe benzer…

Bu iki ifadenin patenti bendenize ait olup, doğruluğunu iddia eder ve savunurum. Şöyle ki; “genetik havuz” biyolojik çeşitliliği ifade ettiği için Anadolu’da yaşamış sosyal topluluklar, halklar ve milletler için çok uygundur. Anadolu’da yaşamış insanların soyları, biyolojik özellikleri, yaşam biçimleri ancak genetik havuza verdikleri “gen” sistemi dediğimiz kalıtsal özelliklerle yansıtılabilir.

Genetik özellikler, bir eriğin içinde bulunan ne “şeker”, ne “tuz” ne de “sitrik asit” moleküllerine benzer… Eriyikteki bu molekülleri ayırmak mümkün olmadığı gibi, ileri tekniklerle ayrılsalar dahi değeri ve özellikleri kalmaz… Asıllarını kaybederler… Eriyikteki şeker molekülü artık ne “şeker” olur, ne de tuz molekülü artık “tuz” olur… Sadece tatları kalır…

**

Medeniyetler mezarlığı…

Genetik havuz ifadesinin bazı insanlara ters gelmiş olmasını da doğal karşılamak gerekir. Ama gerçek böyledir…

“Medeniyetler mezarlığı” ifadesine gelince, yukarıda söylenen -önerilen- “müze” ifadesi, sadece bu medeniyetler mezarlığından çıkarılabilen çok az sayıda örnekleri görmek için kullanılabilir; zaten bunun ifadesi olarak da amaca yönelik kurumsal “müze” mefhumu yerleşmiştir. Eğer “medeniyetler müzesi” ifadesini “medeniyetler mezarlığı” yerine koyarsak, eksik ifade etmiş oluruz. Zaten bu yok olmuş medeniyetlerden geriye kalan bazı eserler “medeniyetler müzesi” ismiyle de sergilenmektedir… Örneğin “İslam Medeniyetleri Müzesi” gibi… Bu demek değildir ki tüm İslam Medeniyetleri bu müzelerde görülebilir…

“Mezarlık” ifadesinden kasıt çok farklı zaman ve kültür katmanlarında farklı medeniyetlerin birer bütün olarak yok olup birbiri üzerine yığılması anlamında algılanmalıdır. Kaldı ki burada “medeniyetler mezarlığı” kastıyla atfedilen  ifadede yer bulan “ölüm”, sadece canlı varlıklar için geçerli değildir; medeniyetlerin kültürleri, sanatları, yaşam zevkleri de ölebilir…

Eğer medeniyetler sadece insan topluluklarından ibaret olsaydı bugün müzelerde hiç bir şey olmazdı… Bu bağlamda medeniyeti oluşturan toplumların yok olmasıyla onların yarattığı kültür değerlerin bir kısmı de ölür; onların tamamını tekrar müzeye koyamazsınız… Müzelere konulan birkaç heykel, kullanılan eşyalar medeniyetleri tamamen kapsamaz…

“Mezarlık” mutlaka sadece insan ölülerini kapsamaz; ölüm sembolü olan mezarlık bir kültürün de ifadesi, bir toplumun yaşanmış belgesi olarak da bilgi verebilir… Örneğin bazı mezarlıklar, aynı zamanda ait olduğu toplumun medeniyet düzeyini de yansıtır. Selçukludan geriye kalan muhteşem özellikler taşıyan “Ahlat Mezarlıkları”, Ön Türklere ait Tunceli bölgesindeki “Koçbaşı” mezarları, Hakkari bölgesindeki “Balbal” mezar taşları gibi…

**

“Mozaik” ifadesi ayrıştırmaya, ayrışmaya açık olan bir tarif, terimdir. Hâlbuki “ebru” ya da “mermer” ya da “hamur” ayrışmaz. Bir bütünlüğü ifade eder. Mozaikleri ayırmak ve ayrıştırmak her zaman mümkündür. Anadolu insanı ve kültürü bu bağlamda bir “mozaik” değildir. Mozaiklikten ısrarcı olursak ayrılıkçılara, ayrışımcılara yardım etmiş oluruz.

**

Asimilasyon…

“Anadolu’da Kim Kimdir” başlıklı yazımıza internetten gelen bir eleştiri de şöyledir. Yazımızda toplumların asimile olmalarına neden olarak üç yol olduğunu bunun da tarihte vuku bulmuş olaylar olduğunu belirttikten sonra demişiz ki “…Asimile olmak, asimile etmek veya çekip gitmek…”  

Bu ifadelerimize getirilen eleştiri şöyledir:

“…Pekiyi, bir Kürt, Arap, Romalı… Kendini Türk sayabilir. Ama bir Ağlasunlu çıkıp ben Romalıyım derse ne yapacaksınız? Onu ille Türk yapmaya / asimile etmeye mı çalışacaksınız? Bunun için işkence dahil her sistemi uygulayacak mısınız?”

Bizim düşüncemiz, herkes kendini nasıl hissediyorsa odur. Onu değiştirmek kimsenin ne görevidir ne de amacıdır… Tarih içinden gelen şartlar nedeniyle bu varsayımlar gerçekleşmiş olabilir. Fakat çağımızda, gerçek demokrasilerde bugün için mümkün değildir… Asimile olmak veya etmek tarihteki olaylardan örneklerdir. Bugün için bunu söylemek için çok farklı şartların oluşması gerekir. Şüphesiz ki 500 yıl sonra karşılaşılacak farklı durumların bugünden başlayıp oluşan değişimlerin sonucu olacağını söylemek de mümkündür.

Tarihteki örnekleri düşündüğümüzde pek çok topluluk ya kendiliğinden asimile olmuşlar ya da zaman içinde sistemli olarak asimilasyona tabi tutulmuşlar…

Kendini Romalı hisseden Ağlasunluyu bırakalım da Romalı olarak kalsın… “Kürtleşen Türkler”, “Grekleşen Türkler”, “Türkleşen Kürtler”, “Slavlaşan Germenler” konusunda emek harcamış pek çok araştırıcının verileri bu olayları net olarak aktarmaktadır.

Buna göre neden Romalılaşan Türk olmasın ki!? Kaldı ki yazdıklarımla öne sürdüğüm düşüncenin ana fikri,  kimseyi Türkleştirmek diye bir tema yoktur, olamaz da… Belli ki okuyucu konuyu tam ya okumamış ya da anlamamış… Eğer başkaca amaç ve hedefi yok ise…

Asimile için “işkence” ifadesi ise hiçbir entelektüelin aklından geçmez… Ancak doyumsuz egolarını tatmin etmek için birileri çıkıp “ucub” icra edebilir. Gerektiğinde bu işkencecilere de bir nasihat yapılmalıdır…

**

Millici olmak…

Ülkemin bütünlüğü ve milletimin birliği tehlikede olduğunu söylerim her yazımda… Buna karşı duyarlı olunması gerektiğini hatırlatırım. Konuya bahis olan yazımda da aynen böyle birlik ve beraberlik ifadelerimden rahatsız olan okuyucular da varmış meğer…

İşte yazımın bu kısmına getirilen travmatik eleştiriden satırlar; “… Şu sakız olmuş ‘dış güçler, birlik, beraberlik’ gibi lafları da bırakalım. Gerçek çözümler arayalım. Dünyadaki örneklere bakalım. Beraber olacağız derken daha çok düşman olmayalım. Bir de bu sloganlarla Türkiye’nin bir çözüm üretemediği meydanda iken neden yeni bir çözüme bu kadar karşı çıkıyorsunuz? İnsanların ölmesi hoşunuza mı gidiyor? Yoksa politik olarak AKP nefreti mi var şuur altınızda.”

**

Okuyucunun beğenmediği “dış güçler” ve “birlik beraberlik” ifadeleri birbirine “zıt” anlam yükleyen ve pratikte bu çizgide geçerli olan değerlerdir. Osmanlının son 60 yılı incelendiği takdirde bu ifadelerin ne kadar önemli olduğunu görmek mümkün olur. Osmanlının nasıl ve ne hallere sokulduğunu; yerli hainler ile dış güçlerin işbirliğinin somut örneklerini orada görmek zor değildir. Birileri birlik ve bütünlükten “düşmanlık” anlıyorsa, bu çarpık anlayışa cevabım olamaz.

Ancak şu gerçek akılda tutulabilir; her zaman bu ülkede yetişip hainlik yapan birilerinin olabileceği ihtimali… Bu örnekler tarihte de günümüzde de vardır… Hele “sor-s-os” marka fonlar ile beslenen “ajan” ve “kiralık” besleme kişilerin olabileceği asla unutulmamalıdır…

Milletini ve yurdunu seven insanların yapay sloganlarla işi olamaz; bendenizin de yoktur… Gerçekleri görüp yazı, söz ile yanıt verme hakkı, laf ebelerinin hoşuna gitmeyebilir. Türkiye’nin içine sürüklendiği tehlikeleri görmek onların çıkarlarına ters de gelebilir. Bizin düşüncemiz bunlara bazı hatırlatmalar yapmak ve uyarmaktır. Türkiye’nin her bölgesindeki insanının Türkiye’ye sahip çıkması gerektiğini, herkesin her yerin tapusuna sahip olduğunu ifade ediyor ve öneriyorum. 

Gelelim “AKP düşmanlığı” saçmalığına; Ülkem için “iyi işler” yapan her siyasi örgütü alkışlarım, yanlışlarının da karşısında düşüncelerimi belirtirim. Bunu hep böyle yaptım.

Hiç bir siyasi partinin ne kapısından içeri girdim ne de “ikbal” bekledim bugüne kadar. Her devrin adamı olmadığımı, esen rüzgâra göre yön değiştiren bir insan olmadığımı tanıyan herkes bilir, bilmeyenler de bu vesile ile öğrensin…

Kimsenin düşmanlığı bilinçaltıma yerleşmiş değildir; herhangi bir ikbal ve menfaat beklentim de, Tanrıya şükür olsun yoktur. Ülkemin bütünlüğü, milletimin birliğinden hoşnut olmayan birilerinin siyasi örgütlere yönelik “sevgisi”, her ne sebeple olursa olsun, katmerleşmiş olabilir… Bizim menfaat kağnısına dayalı ne sevgimiz ne de nefretimiz olur siyasi örgütlere karşı; milli bilinç ve davranış beklentimizden başka…

Diğer önemli bir hususu belirtmeyi gerekli görüyorum. Bugün burada bulunuyorsak, özgürce nefes alabiliyorsak, yazabiliyor ve konuşabiliyorsak, hatta ülke çıkarlarına zıt davranışlar ve faaliyetler içine girilebiliyorsa, bu Mustafa Kemal‘in kurduğu cumhuriyet idaresi sayesindedir… Varlığımızın tek sebebi milli devlettir; Türkiye Cumhuriyetidir…  Bu bağlamda her zaman millici ve milliyetçiliği savundum. Millici olmak, ne zamandan beri suç sayılmaya başlandı? Millici olmak suç ise, evet suç işledim…

**

Anadolu bozkırında açan çiçekler…

Anadolu bozkırından nasıl ki bir ulus devlet ve cumhuriyet yaratıldı ise, o cumhuriyetin okullarından yetişen Anadolu’nun fukara köylü çocukları da makûs kaderlerini yenerek “Işığı Arayan Genç” konumuna geldiler… Aradıkları ışığı da; bilgide, bilimde ve mili değerlerde buldular… Tabii ki bu, bazı egemen güçleri rahatsız etti…

Bu alanda eserler verdiler… Bu bağlamda bu yetişen cumhuriyet çocuklarından yeşeren aydın kişiler, ömürleri yettikçe milli devleti ve onun eseri olan cumhuriyeti savunmak ve ona sahip çıkmak temel gayeleri ve görevleri oldu; bu kuşağın bir ferdi olarak aynı hedef ve amaçlar için çalışıp üretmek tek gayemiz olacaktır…

Bu millete ve devlete borcumuz vardır. Anadolu’nun kıraç bozkırından çıkıp her türlü zorluğa dayanan ve meyve veren bu gençler, ne bir brujavanın eseri idi, ne de soyluların; ne de feodalizmin (her türlüsü) desteğiyle bir yerlere kadar yükseldiler… Sadece Atatürk’ün kurduğu milli devlet ve cumhuriyet felsefesinin bu gençlere sağladığı “BİREY” olma şansı ve onuru sayesinde bu düzeylere ulaştılar…

**

Denilebilir ki çok bilgili olduğumuz ve konulara bilimsel yaklaşmamız bazı kimseleri de rahatsız etmiş olabilir… Her ne kadar “çok bilen çok yanılır” denilse de, bize göre; kişi, ne bilmediğini ve ne bildiğini bilmek büyük bir yetenek sayılmalıdır… Her kim ki kendini “çok bilen” olarak tanımlıyorsa, bilinmelidir ki o hiç bir şey bilmiyordur… Bu konuda abartılı öyle bir iddiada bulunmak zaten “hafifliğin” göstergesi olur… Kişi odur ki her an öğrenmeye açık ve muhtaç olmaktır… Kişilerin yanılışı olabilir; yanılabilir, aldanabilir de… Fakat ne olduğunu veya ne olmadığını iyi bilmelidir… Bir gerçeği de dillendirmeliyim; hata kul içindir, insan içindir… İnsan olmayan hata yapamaz zaten…

**

Kim Türk Kim Kürt?

Bu konuda iddia edilen ırksal ayırımın hiç birine katılmak mümkün değildir. Kimin ne kadar “Türk” ya da ne kadar “Kürt” ya da ne kadar “başka bir ırk”tan olduğunu bilmeyiz -ki bilmek de istenmez- kimseyi de hiç ilgilendirmez; çünkü insanları “etnisiteye” göre sınıflayıp ayırmak “ayrıştırmayı” savunmak demektir. Birilerinin etnisite müphemliği kadar, başkalarının de ne kadar “Kürt”, ne kadar “Türk” ya da ne kadar “Başka ırk” tan olduğunu tayin edemeyiz…

Son iki sene içinde, “açılım” şampiyonlarının halkımıza kazandırdığı özellik; herkesin kendisinin ya da yakınlarının ya da arkadaşının-komşusunun kökenini merak etme yeteneğini kazanmasıdır…

Kökenini öğrenme merakı nedeniyle pek çok kişi araştırma yaparak; “ben kimim” diye sorgulamalar yapmaktadır… Her entelektüel soruyor kendi kendine; “Türk müyüm, Kürt müyüm, Çerkez miyim, Boşnak mıyım, Arap mıyım, Ermeni miyim…”, yoksa başak bir soyun kalıntısı mıyım?

Bundan daha büyük bir kötülük Türk milletine yapılır mıydı? Anadolu’nun tarihi süreçte geçirdiği sosyolojik ve kültürel değişim ile genetik havuz olma özelliğine bağlı olarak gerçekleşen karışımına rağmen Türkmen kültürünü, geleneğini, adetlerini, zevklerini, giyim-kuşam, yemek ve yaşam kültürünü koruyarak bugünlere kadar gelmiş, varlığını korumuştur…

Bu süreç içinde, 15. yy şartlarında,  maalesef Anadolu Türkmenlerine karşı reva görülen baskılar nedeniyle kültürlerini koruyarak dil asimilasyonuna uğramış topluluklar şimdilerde çirkin ayrılıkçı Kürtçülere “yem” olmak üzeredir… Bunu aynen şuna benzetmek mümkündür; Türk bir vatandaşın ailesiyle Avrupa’ya gidip zaman içinde en geç 2-3 kuşak sonra anadilini tamamen unuttuğunu ve Avrupa dilini konuştuğunu, fakat Türk gelenek ve göreneklerini koruyarak dil bağlamında asimile olduğunu düşünebilirsiniz…

Kökenini araştırıp öğrenen vatandaşlarımız, bunu bilmekle onlara ne üstünlük, ne de bir ayrıcalık sağlar… Hani “insan kendini nasıl hissediyorsa odur” dedik ya, işte esas olan budur…

Kimisi kendisini “Türk” hissediyorsa Türk’tür. Birileri de kendini “Kürt”, “Arap”, “Çerkez”, “Arnavut” hissediyorsa odur… Bir insan ne “Türk” olunur ne de “Kürt” olunur; Türk doğar, Kürt doğar…

**

Irk Belirleme…

İnsanları etnik kökenlerine göre sınıflamak, ya da toplumu yapay köken mensubiyetle ayrıştırmak kimin değirmenine su taşır? Bunu yapan gafiller, işin ucunun nereye varacağını hesaplamayacak, bilmeyecek kadar cahiller mi?  Tabii ki değiller…

Sonra, kimin “kim” olduğu nasıl tayin edilecek? Kan tahlili ile mi? Kafatası, boy-pos mu ölçümü ile mi?

Türk’üm diyen ya da “Kürt’üm” diyen bir kişi, kendi Türklüğünü nasıl ispat edecek? “Anadolu’da Kim Kimdir” (www.r-demir.com) başlıklı yazımın temel amacı işte bu gerçeklere vurgu yapmaktır. İstesek de istemesek de medeniyetler mezarlığı ve genetik havuz olan Anadolu bozkırında sadece birer “nokta” olduğumuzu unutmamalıyız…