GİRİŞ:
Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol baskısı altında kalması, hudut bölgelerinde bulunan uç beylerine daha serbest hareket etme imkânı sağlamıştı. Bunlardan birisi olan ve Karacadağ, Söğüt, Domaniç havalisinde faaliyet gösteren Kayı Aşireti’nin reisi olan Osman Bey, kısa sürede müstakil olarak hareket etmeye başlamıştı. Faaliyet sahası olarak Bizans’ın Bitinya’daki (*) topraklarını kendisine hedef seçen Osman Bey, elde etmiş olduğu bölgelerde kendi adını taşıyacak olan Beyliği’ni kurmuş ve kısa sürede bu devletin aleyhine topraklarını genişletmişti.
14. yüzyılın başlarında, Osmanlıların büyük bir güç olarak ortaya çıkışı, Anadolu tarihinin önemli olaylarından birisidir. Nitekim bu hususla ilgili olarak çağdaş müelliflerden Nikeforos Gregoras, ‘Bizans İmparatorluğu doğu bölgesini görmezlikten geldiği için, Bitinya (*) bölgesindeki birçok şehir ve bölge, Türklerin eline geçti.’ demektedir.
Bu sırada Osmanlıların bölgede bir güç olarak ortaya çıkmasında, dış şartlar bakımından önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlar; İran ve Anadolu’da hâkim İlhanlı Devleti’nin çöküşü, Türkmen Beyliklerinin yükselişi, Latin koloni devletlerinin 1204-1320 döneminde siyâsi-ekonomik baskısı sonucu Bizans’ın çöküşü ve Rumlar arasında Kantakuzenos gibi Türklerle işbirliği yapmak isteyenlerin ortaya çıkması, Bizans’taki saltanat mücadelesi, 1396’ya kadar batı Hıristiyan âleminde Haçlı Seferi organizasyonunun yapılamaması, Batı Anadolu’daki Türkmen Beyliklerinin özellikle Aydınoğulları Beyliği’nin yükselişi ve Orhan Bey ile temasa geçmesi, Balkanlarda Sırp ve Bulgar devletlerinin parçalanması ve Osmanlıların 1352’den itibaren Venedik ve Latinlere karşı Cenevizlilerle ittifak kurmalarıdır.
Özellikle Moğol etkisinin çok az hissedildiği Antalya-Sinop hattının, başka bir ifadeyle Kızılırmak’ın batısındaki bölgede bulunan ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin etkisini kaybetmesiyle filizlenen Türkmen Beylikleri içinde, Osmanlıların müstesna bir yeri vardır. Nitekim fütuhat bölgesine açık olması sebebiyle, Anadolu’da bulunan gaziler, öncelikle geçimlerini temin etmek, arkasından gazâ hareketlerinde bulunmak maksadıyla, Marmara uç bölgesine yoğun bir şekilde göç etmeye başladılar. Bu durum yeni fetih bölgeleri aramalarına sebep olmuştur.
Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI
Oğuz Çetinoğlu: Osmanlıların Rumeli’ye geçiş ve ilk fetihler hakkında bilgi lütfeder misiniz Hocam?
Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlı kuvvetleri, ilk defa 1321’de Mudanya’yı aldıktan sonra, Marmara Denizi kıyılarına ulaşarak Rumeli ile karşı karşıya gelmişlerdir. Zaman zaman da Bizans’ı tazyik maksadıyla küçük gruplar halinde Rumeli’ye geçiş yapmaları, Türklerin Rumeli’yi görmelerine ve tanımalarına imkân sağlamıştır.
1341 yılında Bizans İmparatoru 3. Andronikos’un vefatı ile tahta geçecek olan oğlu 5. Ionnes Paleologos’un çok küçük yaşta olması sebebiyle, kendisine vasi olarak tâyin edilen Domestik Kantakuzenos, kısa bir süre sonra iktidarı ele geçirebilmek için faaliyete girişmişti. Kantakuzenos ile meşru vâris Ionnes arasında başlayan saltanat mücâdelesinden Türkmen Beylikleri, özellikle de Osmanlı Beyliği istifade etmiştir. Çeşitli beyliklere mensup Türkler, paralı asker veya müttefik sıfatıyla Bizans’ın saltanat mücâdelesinde tam anlamıyla taraf oldular. Kantakuzenos, önce Aydınoğlu Umur Bey (*), onun da tavsiyesi üzerine Orhan Bey ile temasa geçerek rakiplerine karşı üstünlük elde etmiştir.
Orhan Bey ile olan bu dostluk ve ittifak, Kantakuzenos’un kızı Theodora ile evlenmesiyle daha da artmıştır. 1345 baharından beri Osmanlılar, Kantakuzenos’un müttefiki olarak Balkanlarda faaliyette bulunmaya başlamışlardır. Bu dönemde Karesi Beyliği’nde (*) meydana gelen iç karışıklıklardan istifade eden Orhan Bey, bu mücâdeleye müdahale etmiştir. Böylece 1345’te Karesi (*) ilhakının Osmanlıların Rumeliye geçişini hızlandırdığı, hatta onların Rumeli’de gün geçtikçe ilerleyecek fütuhatlarına önemli bir zemin hazırladığı görülmektedir. Süleyman Paşa (*), Rumeli’ye geçişin gerek hazırlık safhasında gerekse sefer sırasında Karesi Beyliği (*) ümerâsından olup, Osmanlı kaynaklarında Adan Bey’in hizmetinde bulundukları belirtilen Ece Bey (*), Fâzıl Bey (*), Evrenos Bey (*) ve Hacı İlbeyi (*) gibi beylerin yardım ve desteklerini görmüştür.
Çetinoğlu: Osmanlıların Balkanlardaki devletlerle ilk teması ne zaman ve nasıl başlamıştı?
İnbaşı: Osmanlıların Balkanlar’daki devletlerle ilişkileri, 1340’lı yıllara kadar dayanmaktadır. Bu tarihte Bizans İmparatoru’na rakip olarak çıkan Sırp kralı Stephan Duşan, Makedonya’yı elde ettikten sonra İstanbul’u ele geçirmek için Orhan Bey’e bir heyet göndererek anlaşma teklifinde bulunmuştu. Orhan Bey, menfaatlerine ters düştüğü için bunu dikkate almamıştı. Bizans’taki taht mücâdeleleri sırasında Stephan Duşan, çıkarlarına uygun olarak Bizans İmparatoru V. Paleiologos’u, Osmanlılar ise belirtildiği üzere, tahtı elde etmek isteyen Kantakuzenos’u desteklemişlerdir. Böylece 1352’de Rumeli’ye adım atan Osmanlılar, Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifâde ile kısa sürede bölgedeki faaliyetlerini genişlettiler. Gelibolu Yarımadası’nda şehirlerin etrafındaki bölgelere yerleşen Türk kuvvetlerinin başında bulunan Süleyman Paşa (*) ile ilgili olarak Gregoras, ‘Bir Osmanlı kolonisinde bulunuyormuş veya kendi öz yurdunda imiş gibi davranıyordu.’ Demektedir. Aynı yıl içerisinde, Cenevizliler (*) Türk birliklerini gemileriyle Avrupa’ya taşıdılar. Ekim 1352’de Türkler, Edirne’nin güneyindeki Pythion’da Sırpları yenilgiye uğrattılar. Bu sırada Kantakuzenos’un kuvvetleri arasında Katalanlar (*) ile birlikte Türkler de vardı. Orhan Bey ile Cenevizliler (*) arasında yapılan antlaşmayı Kantakuzenos de kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Osmanlıların desteği ile bu savaşı kazanan Kantakuzenos, tahtı elde etmiştir. Bu hadiseden sonra Sırplar, Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi teşebbüsüne girişmişler, ancak 1355’de Kral Duşan’ın ölümü, bu faaliyeti sonuçsuz bırakmıştır. Böylece Kantakuzenos, kendisine bağlı olmadığını düşündüğü şehirleri gözetmek veya Bulgarlar ile Sırpları tehdit etmek için Türk birliklerini kullanmaya devam etti.
Çetinoğlu: Osmanlılar, Kantakuzenos’u desteklemiş olmalarının karşılığını alabildiler mi?
İnbaşı: Kantakuzenos, Orhan Gazi’nin yardımlarına karşılık Rumeli’de bir üs olarak Çimpe (*), Çimbi (Cinbi) / Tsympe Kalesi ve civarını Osmanlılara verdi. Böylece 1352’de Kantakuzenos’un müttefiki olarak Çimpe Kalesi’ne (*) yerleşen Süleyman Paşa (*), burasını Balkanlarda yayılma için önemli bir köprübaşı olarak teşkilatlandırdı. Anadolu’dan getirttiği kuvvetleri yerleştirdi ve böylece Osmanlı Rumeli’sinin çekirdeği kurulmuş oldu.
Çetinoğlu: Sonraki gelişmeler nasıl oldu?
İnbaşı: Osmanlı kuvvetlerinin Çimpe Kalesi’ne (*) yerleşmesinden sonra, 1-2 Mart 1354’te meydana gelen depremde, surları yıkılan Gelibolu Kalesi ile etraftaki kasaba ve köyler, Türk kuvvetleri tarafından fethedildi. Kısa sürede Süleyman Paşa (*), Anadolu’dan getirttiği kuvvetleri, boşalan bu yerlere iskân ederek Gelibolu’da önemli bir askerî üs oluşturdu. Gelibolu’nun fethinden sonra Süleyman Paşa (*), Rumeli’de sağ, orta ve sol kolda olmak üzere uçlar teşkil ederek fetih hareketlerini organize etmiştir.
Kantakuzenos, bu Türk ilerlemesi karşısında, Orhan Bey’e haber göndererek elde ettiği yerleri para karşılığında iade etmesini teklif etti. Ayrıca kendisi ile İzmit’te görüşmek istediğini bildirdi.
Çetinoğlu: Orhan Bey teklifi reddetmiş olmalı…
İnbaşı: Orhan Bey, kendisine ittifak karşılığı verilmiş olan Çimpe Kalesi’ni (*) on bin altın karşılığında iade edebileceğini, ancak Gelibolu ve diğer kalelerin kendi kuvvetleri tarafından fethedildiğini, bu sebeple de iadesinin mümkün olmadığını bildirdi. Bu sırada Süleyman Paşa (*), Malkara, İpsala ve Vize taraflarını ele geçirdi. 1357’de Süleyman Paşa (*) vefat etti.
Çetinoğlu: Süleyman Paşa’nın (*) vefatı ile fetihlerde duraklama oldu mu?
İnbaşı: Rumeli fütuhatı bir müddet yavaşladı ise de, Orhan Bey’in diğer oğlu Şehzade Murad ve Karesi (*) beylerinden Evrenos (*) ve Hacı İlbeyi (*) gibi komutanların gayretleri neticesinde, yeniden hız kazanmıştır. Ancak erken dönem Osmanlı Vekâyinâmeleri (*), Rumeli’deki fetihlerde Karesi (*) Türklerinin etkisinden ziyade, Süleyman Bey’in (*) kabiliyetleri üzerinde durmaktadırlar.
Çetinoğlu: Balkan fetihlerinin gelişme dönemleri ne zaman başladı, nasıl hızlandı?
İnbaşı: Sultan Birinci Murad’ın saltanatının ilk yıllarında Edirne, 1361’de fethedildi. 4 yıl sonra da devlet merkezi buraya nakledildi. Osmanlı hükümdarı, Meriç Vâdisi (*) boyunca hareketle 1363’de Filibe’yi (*) zaptetmiş ve Bizans’ı nüfuzu altına almıştı. Edirne’nin fethinden sonra uçlarda biriken Türkmenlerin Rumeli’ye geçişleri hızlandırıldı. Balkanlar’daki Türk ilerlemesine karşı Bizans, Papa’dan yardım istemiş ve 5 Aralık 1366’da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi ile bir Haçlı Seferi düzenleme teşebbüsüne girişilmiş, fakat bundan bir netice elde edilememiştir. 26 Eylül 1371’de meydana gelen ve İkinci Meriç veya Çernomen denilen muharebede, Sırp kralı ve müttefikleri, Osmanlılar tarafından mağlup edilerek Vukaşin ile Uglyeşa öldürülmüştü. Çirmen (*) Zaferi’nden sonra Batı Trakya’nın, müteakiben Makedonya’nın zaptı da mümkün olmuştur. Buna karşılık Macar Kralı Layoş, Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi düzenleme arzusunu açıkça belirtmesine rağmen bunu, Bulgaristan ve diğer Hristiyan devletleri aleyhine olarak topraklarını genişletme maksadıyla kullanmak istediğinden, sonuç alınamamıştır. 1371’den itibaren Osmanlı tehdidi, batı için tehlikeli bir boyut aldı. Batı Hıristiyan dünyasında papanın öncülüğünde, bir Haçlı Seferi düzenlemek için pek çok görüşme ve pazarlıklara rağmen neticesiz kalmıştır.
Evrenos Bey (*) ve Halil Hayreddin Paşa’nın (*) başarılarından sonra, Vardar Nehri (*) vadileri Osmanlı kuvvetlerine açılmış ve Vardar’ın (*) doğusu Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. 1372’de Köstendil (*), 1380’de Vardar’ın (*) sol sâhilindeki İştip (*), 1382’de Manastır (*) ve Pirlepe (*) ve 1385’te de Ohri (*) fethedildi. Bulgaristan taraflarında da 1385’de Sofya, 1386’da Niş’in fethinden sonra artan Türk baskısını önlemek için bu dönemde Sırp Devleti’ni yeniden kuvvetlendiren Lazar, harekete geçerek Ploşnik’de önemli bir Türk kuvvetini mağlup etti. 1389’a gelindiğinde bile, Osmanlı tehdidinin ciddiyetinin farkına varmalarına rağmen Batı Hıristiyan âlemi, problemleri ve ticarî kaygıları ile fazlasıyla meşgul, kendi aralarında bölünmüş durumdaydılar. Buna rağmen Ploşnik (*) başarısı, Balkan devletlerini ümitlendirmiştir. Bu sebeple Sırp ve Arnavutların çoğunlukta olduğu Balkan devletlerinden oluşan bir ittifak kurulmuştu.
Sultan 1. Murad, ordusunun başında İhtiman, Sofya, Köstendil (*), Kratova yoluyla Priştine’ye (*) hareket edip, öncü kuvvetlerin komutanlığına, Gazi Evrenos Bey (*) ile Paşa Yiğit Bey’i (*) tâyin etmiştir. Öncü kuvvetlerini müteakiben esas Osmanlı Ordusu da Priştine’nin hemen güneyindeki Kosova’ya gelerek düşman karşısında tertibat aldı. Tarihlere Birinci Kosova (Kosovo-Polje) Savaşı olarak geçen bu harpte, Osmanlı Ordusu büyük bir zafer kazanarak Sırp Kralı ile müttefiklerini mağlup etmiştir. Sultan Murad, savaş sonunda muharebe alanının gezerken, padişaha bir elçi gibi yaklaşan Miloş Obiliç adında bir Sırplı tarafından şehit edilmiştir.
Çetinoğlu: Birinci Murad’ın şehâdeti sebebiyle fetihlerde yeni bir duraklama dönemi yaşandı mı?
İnbaşı: Daha da hızlandı. Sultan 1. Murad’ın şehadetinden sonra, Osmanlı tahtına oğlu Yıldırım Bayezid geçmiştir. Kazanılan Kosova Zaferi’nden (*) sonra başlayan ve Güney Balkanlar’da genişleyen Türk fetihleri, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna’ya kadar uzanmıştır. Yıldırım Bayezid, 1390 yılının baharında Timurtaş Paşa’yı (*) Lazar ilinin zaptına gönderdi. Aynı zamanda Evrenos (*) ve Paşa Yiğit Beyler (*) de bölgede fetih yapmakla görevlendirildi. Bu hususta Hadîdî’de (*) manzum bir kayıt bulunmaktadır. Buna göre;
‘Cülus eyledi tahta Yıldırım Han
Atasının yirinde oldu sultan
Karatova gümüş madenlerini
Cevahir toptolu mahzenlerini
Paşa Yiğit Beyi Üsküp’e (*) saldı
Vidin etrafını Firuz Bey aldı.’
şeklinde bilgiler yer almaktadır.
Burada da belirtildiği gibi Üsküp (*), Yıldırım Bayezid zamanında Paşa Yiğit Bey (*) tarafından fethedilmiştir. Osmanlı müellifleri fetih hâdisesinden bahsetmekle beraber, fethin tam olarak tarihini vermemektedirler. Batılı müellifler ise, şehrin fethini 6 Ocak 1392 olarak göstermektedirler.
Çetinoğlu: Fetihler karşısında Hıristiyanların karşı koyma hazırlıkları olmadı mı?
İnbaşı: Batı Hıristiyan âleminde, Balkanlardaki Türk ilerlemesine karşılık, 1396’da yeni bir hareket meydana gelmiştir. Ancak 1396’da Niğbolu’da (*) meydana gelen savaşta, Osmanlıların galip gelmesine rağmen, Konstantinopolis üzerindeki baskı geçici bir süre için kaldırılmış oldu. Osmanlılar, 1402 Ankara Savaşı’nda (*) Timur’a karşı koyamayarak mağlup oldular. Bu sırada Venedik ve Ceneviz gemileri, kalan Türk kuvvetlerini Avrupa’ya taşıyarak güvenliklerini sağladılar.
Çetinoğlu: Osmanlı’da fetret dönemi (*) başladıktan sonra Balkan fetihlerindeki gelişmeler nasıl oldu?
İnbaşı: 1403’te de, Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi ile ittifak kurmaktan ve O’nu desteklemekten geri kalmadılar. Latinlerin ve Hıristiyan âleminin duyarsızlığından yakınan Luttrell bu durumu, ‘Verilen tavizlerin ardından Latinler, Osmanlıları Levanten (*) dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye başladılar ve onu sürekli koruma yolunu seçtiler.’ Şeklinde ifâde etmektedir. Luttrell’in bu şekildeki ifâdesine rağmen, Osmanlıların elde ettikleri arazinin stratejik konumu, Çanakkale Boğazı’na hâkim olmaları ve Karadeniz’e açılan ticaret kolonilerini kontrol etmeleri sebebiyle, Avrupalı Hıristiyan devletler özellikle de, İtalyan devletlerinden Venedik ve Ceneviz, ticarî menfaatlerini, çoğu defa kurulacak bir Haçlı ittifakına tercih etmişlerdir. Bu durum, Osmanlıların lehine bir gelişme olmuştur.Osmanlılar, Balkanlarda üç koldan ilerlemelerini devam ettirdiler. Güneyde Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarına, Yunanistan ve Selanik’e, kuzeyde Bulgaristan ve Sırbistan üzerinden Belgrad’a kadar ulaştılar. Balkanların fethi, 14. yüzyıl ortalarından yüzyıl sonuna kadar çok kısa bir sürede gerçekleşti. Şayet Timur tehlikesi ortaya çıkmasaydı, Balkanların fethi çok daha çabuk olacaktı.
Çelebi Mehmed (1413-1421) zamanında Balkanlarda yapılan fetihlerde bir duraklama olmasına rağmen, Sultan 2. Murad, tekrar bu hususa ağırlık vermiştir. Sırbistan, Arnavutluk ve Macarlarla olan mücâdeleler neticesinde pek çok başarılar elde edilmiştir. Bizans’ın ikinci büyük bir kenti olan Selanik bu sırada fethedilmiştir. Varna ve 2. Kosova zaferleri (*) ile artık Osmanlılar, Balkanların en büyük hâkimi olmuşlardı. Fatih’in Bizans’ın merkezi olan İstanbul’u 1453’te fethetmesi, kendisini Bizans’ın meşru vârisi ilan edip önceki Bizans topraklarını ele geçirmek için faaliyete geçmesi, Balkanlardaki hâkimiyeti daha da kuvvetlendirilmiştir. Mora, Bosna, Arnavutluk, Ege adaları ve hatta Belgrad’ın muhasarasına kadar uzanan fetih hareketi, Fatih’in son dönemlerinde Pulya seferi ile İtalya’ya uzanmıştır.
Çetinoğlu: Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı ile İkinci Beyazıd Han dönemine geliyoruz…
İnbaşı: 2. Bayezid’in Boğdan Seferi ile Osmanlı hâkimiyeti Romanya’ya kadar ulaşırken, Modon ve Koron’un ele geçirilmesi ile Mora’nın fethi tamamlanmıştır.
Çetinoğlu: Babasının yerine Osmanlı tahtına oturan Yavuz Sultan Selim Han döneminde Balkanlarda önemli bir gelişme olmadı değil mi?
İnbaşı: Olmadı. Avrupa’daki Osmanlı hâkimiyeti, Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatı zamanında Rodos ve Belgrad’ın fethi ile yeniden başlamış, Macaristan’ın hâkimiyet altına alınması, Viyana ve Malta muhasaralarına kadar çok geniş bir yelpazede devam etmiştir. 16. yüzyılın sonuna kadar diğer hükümdarlar zamanında küçük çaplı da olsa bazı başarılar elde edilmiştir.
Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, fethettiği Rumeli topraklarında nasıl bir iskân politikası uyguluyordu?
İnbaşı: Orhan Bey zamanında Rumeli’de başlayan fütuhat hareketi, Osmanlıların kuracakları imparatorluk için en önemli olaydır. Nitekim Osmanlı cihan devleti bir Balkan devleti olarak doğdu ve gelişti. Türklerin Balkanlara geçişi ile ilgili olarak kaynaklarda verilen bilgiler, günümüz tarihçileri tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. Bunun sebebi, birincil kaynakların olmamasıdır. İnalcık’ın da belirttiği gibi, bu konuda yorum yapabilmek için Âşıkpaşazâde’nin (*) çok iyi bir şekilde irdelenmesi ve bunun üzerine, Bizans kaynaklarının da konularak toponomi (*) araştırması yapılması gerekmektedir.
Çetinoğlu: Balkanların fethi konusunda İlber Ortaylı’nın ilgi çekici değerlendirmeleri var…
İnbaşı: Evet! Ortaylı; ‘Colin Imber’in Rumeli’ye geçişle ilgili söylediklerinin ilmî bir dayanağı yoktur. Çünkü gerçekle ilişkisi olmadığını tespit için, hakikaten gerçeği nakleden verileri bulmanız lazımdır. Oysa Colin Imber, o sahayı gezmemiştir. Yani vekâyinâmelerdeki nakilleri, dönemleri sınayacak bir saha araştırması yapmamıştır. Yapıldıkça bazı şeylerin doğru olduğu anlaşılıyor Yani Halil Beyin ve öbür genç arkadaşların yaptığı toponomi araştırmalarından vekayinâmelerin (*) bazı anlattıklarının gerçek olduğu anlaşılıyor… Rumeli’ye geçişle ilgili olarak kaynaklarda yer alan olay, menkıbedir. (*) Bunun da yaşatılması gerekir. Çünkü menkıbe (*), milletlerin tarihinde hoş şeyleridir… Yapılan araştırmalar, Rumeli’ye geçişin hiç de kolay olmadığını, bir dizi olaylara ihtiyaç duyulduğunu, İtalyan şehirleri ile Bizans’taki iç karışıklıklar sonucu gerçekleştiğini, üstelik Gelibolu’da bir depremin lazım geldiğini biliyoruz.’ şeklinde, Rumeliye geçişle ilgili olarak şarkiyatçıların yaptıkları tenkitlere cevap vermektedir.
Çetinoğlu: Osmanlı’da Fethedilen toprakların iskânı meselesi nasıl hallediliyordu?
İnbaşı: Osmanlılar, yeni fethedilen yerlerin güvenliğini sağlamak amacıyla iyi hazırlanmış bir iskân ve toplu sürgün yöntemi kullanmışlardır. Başıboş göçebeler veya bir köyün ve kasabanın problemli halkı, Osmanlı Devleti’nin uzak bir bölgesine kaydırılırdı. Fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar, Anadolu’nun her tarafından akın akın kendi topraklarına gelen Müslüman Türk halkın, Balkanlara gönüllü göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme amacının yanı sıra, askerî ve malî şartlarda, bu iskân politikasını mecburî kılıyordu. Ordunun büyük bir kısmını azab (*) ve yaya adlarıyla, şehirlerden ve köylerden askere alınan Türklerin oluşturduğu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, Türk nüfusun askerî açıdan büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.
Çetinoğlu: Osmanlı’nın iskân politikası ile ilgili bilgilere kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?
İnbaşı: Süleyman Paşa’nın (*) Gelibolu’ya yerleşmesinden sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek maksadıyla Anadolu’dan Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir. Bununla ilgili olarak kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de; (*)
‘Gaziler geçdi kâfir mülküne hoş
Nice kâfir sarayı etdiler boş
Çün Rumiline geçdi Müsülmân…
Atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletinle himmetinle Rum ili feth olunmağa sebeb olundı. Kâfirler gayet zebundur, imdî şöyle malum ola kim, bu tarafdan feth olunan hisarlara vilâyetlere ehl-i İslamdan çok âdem gerekdir. Bu feth olan hisarlar içün içine komağa ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahi kabul etdi. Vilâyetine göçer Arab evleri gelmiş idi. Anları sürdi Rum-iline geçirdi. Birinci zaman Gelibolı nevâhisine sakin oldılar…’
Şeklinde yer alan kayıtlardan Süleyman Paşa’nın (*) iskân faaliyeti hakkında bilgi edinmek mümkündür.
Benzer bilgiler diğer kaynaklarda da yer almaktadır. Bunlardan Hadîdi’de;
‘…Bir iki gün içinde daşınub er
İki binden ziyade geçdi leşger, …
Hem alduk Rumeli’nin üç hisarın
Tekturtağı, Gelibolı diyarın,
Gaza içün bize leşger gerekdür.
Hisarın hıfzı içün er gerektür…’
Şeklinde manzum bir kayıt yer almaktadır.
Aynı şekilde Neşrî’de (*) de;
‘…Süleyman Paşa (*) Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu. Küffarın gayrette zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok âdem gerek. Lütf edip yarar yoldaş gönderesiz dedi. Orhan Gazi dahî bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi (*) vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp, Rumiline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi (*) vilâyetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya meşgul oldular…’
Şeklinde yer alan kayıt, Âşıkpaşazâde’nin (*) verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.
Diğer kaynaklardan Lutfi Paşa, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın (*) 1357’de vefatından hemen sonra da, Rumeli’ye göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu Süleyman (*) için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360 yılına ait vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulduğu görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.
(Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI RÖPORTAJININ BİRİNCİ BÖLÜMÜNÜN SONU. İKİNCİ BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR.)
Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet İnbaşı; Evlad-ı Fâtihan Diyarı Balkanları anlatıyor
Tehlikeli Oyun
Hükümetle baş başayız. Elbette başarılı olmasını diliyoruz. İyi niyetle işe başlamış bulunuyor. Şüphesiz milletin yüzünü güldürmesi en büyük temennimiz. Büyük bir aşk ve şevkle kolları sıvamış durumdalar.
Türkiyemizin problemleri çok. İçte ve dışta büyük gayretler gerektiriyor. Türkiye adeta bir ateş çemberi içinde. Yurt içinde ise bunların uzantıları var. En tehlikelisi de bu. Görünüşte, senin benim gibi olan bazıları devleti içten çökertmenin hesabı içinde.
Suret-i haktan görünerek, insanlık havarisi geçinerek, demokrasi havaları çalarak devlet gemisinde gedik açmak için sinsice çalışıyorlar.
İktidar, bütün samimiyetiyle devlet gemisini daha rahat yürütmenin, işleri yoluna koymanın çarelerini arıyor.
Bir süredir iktidarlar, işlerin hafiflemesini, kalkınmanın çaresini “Devleti küçültmek!” terimiyle ifade eder oldular. Bunu da yerel idarelere daha fazla yetki vermekle mümkün görüyorlar. Muhakkak ki yerel idareler, birçok belediye hizmetlerinde maddi-manevi serbestliğe muhtaçtırlar. Bu manada lüzumlu yetkilerle, serbest hareketini sağlayacak imkanlarla donatılması güzel ve yerinde.
Fakat Türkiye gibi, içte ve dışta rahat bırakılmayan – tarih boyunca – daima başı ağrıtılan kilit bir ülkenin, ne kadar iyi niyetle olursa olsun, atacağı adımlara çok dikkat etmesi gerekir.
Bir gazetede (Türkiye, 13 Temmuz 1996) “Belediyelere ‘süper’ yetki” manşetini gördüm.”Hantal devlet işleyişini ortadan kaldırarak yerinden yönetimi güçlendirecek ve problemlerin ‘mahallinde’ çözümüne imkan verecek kanuni düzenleme hazır” açıklamasını okudum. Ve “…Belediyelerin yetkilerini artırmasına yönelik yapılan çalışmalar son safhaya geldi.” izahından endişelendim.
Başbakana sunulan Belediye Kanun Tasarısı’nda iyileştirici ve belediyeleri rahatlatıcı, çok güzel kanuni düzenlemeler yanında “…şehir trafik kontrolünün belediyelere devri,…valilerin yetkilerinin kısıtlanması, belediyelere okul açma ve işletme imkanı getirilmesi…” gibi hususların yer alması, beni derin derin düşündürdü.
Trafik bir şehrin kan damarları sayılan yolları kontrol ve denetlemek demektir. Türkiye gibi, terörün hemen her tarafta uzantısı olduğu bir zamanda, şehirlerin iç-dış ve giriş-çıkış kontrollarını devletin elinden alıp yerel yönetime devretmek, devletin Türkiye çapında kontrol ve denetimi kaybetmesi, en azından zaafa uğraması demektir.
“Valilerin yetkilerinin kısıtlanması”na gelince, vali, devletin o yöredeki gözü, kulağı ve eli demektir. Böyle bir uygulama devletin hakimiyetine gölge düşürür. İlle de bir şey yapılacaksa, valinin yetkisini kısıtlayarak değil, valinin yetkisini belediyeler lehine inisiyatifini daha çok kullanacak şekilde arttırarak yapmalıdır.
“Belediyelere okul açma ve işletme imkanı” ise, soyut olarak gayet güzel düşünülmüş. Fakat bazan bir şey idealde doğru olsa bile, tatbik edilmesi halinde doğuracağı sonuç bakımından yanlış olabilir. Yani genel uygulamalarda doğru olan çok şey var ki, özel uygulamalarda doğru değildir. Klasik ifadeyle bir hakikatin zatında doğru olması başka, mukteza-yı hale binaen doğru olması yine başka bir şey.
Eğri oturup doğru konuşalım. Bütün bu kanuni düzenlemeler arasına masumane bir şekilde girmiş olan bu ve benzeri yenilikler, Muhtariyet ve Özerkliğin ayak sesleridir.
Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyenler; bu samimi ve kanuni düzenlemeleri, Türkiye aleyhinde kullanmakta çok ustadırlar.
Velhasıl, bu kanuni düzenlemeler yeniden gözden geçirilmeli. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü aleyhinde kullanılmaya uygun olanlar tasfiye edilmelidir.
Unutmayalım ki, İslam ve Türk devletlerinin yıkılmaları, hep Tavaif-i Müluk denen Muhtariyet ve Özerkliklerle başlamıştır.
Anlayana sivrisinek saz…
Bir Açık Oturum ve Ortadoğu
Geçen hafta Aydınlar Ocağı’nın büyük ilgi gören bir açık oturumu vardı. “Ortadoğu Gerçeği ve Suriye’deki Gelişmeler” konulu açık oturuma iştirak tahminlerin üstündeydi. Hava şartlarındaki zorluklara rağmen, Eminönü Halk Eğitim Merkezi’ni dolduran, büyük bölümü hanım ve gençlerden meydana gelen dinleyici topluluğuna teşekkürlerimizi sunarız.
Teorik yaklaşımların ötesinde, Bölgeyi çok iyi tanıyan uzman konuşmacılara da teşekkürü bir borç biliriz. Prof. Dr. Sayın Özcan Yeniçeri hava muhalefeti dolayısıyla Ankara’dan gelemediler. Gerek Sayın Hüsnü Mahalli, gerek Sayın Banu Avar çok doyurucu bilgiler verdiler ve gözlemlerini anlattılar. Adeta Ortadoğu’nun gelecekteki resmini de ayrıca çizdiler.
Ortadoğu Bölgesi, küresel oyun ve tezgâhlardan etkilenen bölgelerin başında yer alıyor. Bölgede siyasi istikrar, milli devletlerin egemenlik hakları, toprak bütünlükleri ve iktisadi kaynakları tehditlerle karşı karşıyadır. Bilhassa soğuk harp şartlarının değiştiği iki kutuplu dengenin dağıldığı şu günlerde bu tehditler artarak ve açıkça yapılıyor. Demokrasi ve özgürlük getirme vaatleri ile diktatörlükler yıkılıyor.
Yeni işgalci diktatörlükler gitmemek üzere kuruluyor. Ülkeler içerideki işbirlikçilerle birlikte, küresel güce göre dönüştürülüyor. Yasa ve anayasalar dayatılıyor. Oyuncu değiştirir gibi vadesi dolduğuna inanılan uşak liderler yenileri ile değiştiriliyor. Ülkelerine değil de küresel güce hizmet edenlerin sonu çok kötü oluyor. Ortadoğu, ABD çıkarlarına uygun olarak BOP’ne göre şekillendiriliyor. Suriye’den, İran’dan ve Türkiye’den alınacak parçalarla Irak’ın kuzeyi birleştirilip yeni bir İsrail olacak bir Kürt devleti kurulmaya çalışılıyor.
Türkiye buna karşı çıkacakken Barzani ile ve isyancılarla işbirliğine gidiyor. Birden değiştirilen komşular politikası ile adeta ayağımıza kurşun sıkıyoruz. Türkiye Bölgedeki gelişmeleri Ankara’nın gözüyle göremiyor. Taşeronluk iddiasından bazılarının hiç de şikâyetçi olmaya hakları yok. Yakın geçmiş ve bugün yaşananlar kendilerini tekzip ediyor. Uygulanan Ortadoğu politikası ülke çıkarlarına değil, ABD çıkarlarına endekslidir.
Ortadoğu’da etkili bir devlet olmak isteyen bir ülke NOBOCCO projesini devre dışı bırakır mıydı? Güney Mavi Akım Projesi ile Ruslara yeni yıl hediyesi verir miydi? Fransız şirketine imkân sağlanır mıydı? Türkçe yer adları Türkçe olmayan isimlerle değiştirilebilir miydi? Milli çıkarlarını koruyan bir anlayış milli kimliği ile kavgalı olabilir miydi? Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ortadan kaldırılabilir, andımıza ve milli bayramlara karşı savaş açılabilir miydi? Muhafazakâr olduğunu iddia eden bir yönetim, tam ters uygulamalar yapabilir miydi?
Çağımızın iktisadi milliyetçilik çağı olduğunu somut örneklere rağmen, bazıları halen fark edebilmiş değil. Öğrencilik yıllarında kulaklarına fısıldanan Müslümanın milliyeti, milli kimliği, bayrağı ve vatanı olmaz, tekerlemeleri ve safsataları hala bazı beyinleri işgal ediyor.
İstanbul sokaklarında Anti-Türk, Anti-Devlet yürüyüşleri yapılıyor, cinayete kurban giden H. Dink kullanılıyor, meydan okuyup insanlar tahrik ediliyor. Adeta sivil itaatsizliğin antrenmanı yapılıyor.
Bu kargaşa ortamında tehlikeli bir gidiş var. Şii-Sünni çatışması körükleniyor. Aslında henüz etnisite ve mezhep asabiyetini aşıp milli devlet olamayan, milletleşemeyen topluluklarda mezhep ve etnisite odaklı bakış öne çıkar. Çatışma olmalı ve yayılmalı ki küresel gücün yeni işgal ve müdahalelerinin imkanları doğabilsin.
Milli Güvenliğimiz Kalmadı !
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, “Milli Güvenlik” dersinin kaldırılma amacıyla ilgili “Hiçbir ülkede milli güvenlik dersi gibi bir ders yok. Sadece Polonya’da savunma eğitimi ismiyle bir ders bulunuyor. Hiçbir ülkede askerlerin derse girdiği bir uygulama yok. Bu yönleriyle de AB bizi çok eleştiriyordu. Doğrusu biz de değişen dünyaya bu vesileyle ayak uydurmuş oluyoruz” diyerek bu dersin kaldırıldığını kendisi gibi düşünenlere müjdeledi.
Ayrıca milli güvenlikle ilgili konuların; sosyal bilgiler, tarih, Atatürk ilke ve inkılap tarihi, vatandaşlık gibi dersler içinde işleneceğini belirtti. Bugün müfredatta olmasına rağmen nelerin işlendiği meçhul. Anlayacağınız, iş öğretmenin fikriyatına kalmış durumda.
Bildiğiniz gibi içte ve dışta bir takım kesimlerin ana hedefi, Türk Milletinin varlığını ortadan kaldırmaktır. Elbette bunu başarabilmek o kadar kolay bir şey değildir. Türk Milletini ve onun vatanını yok etmek, her türlü şartta imkansızdır. Ancak böyle olmasına rağmen yine de bunu gerçekleştirmek için dahili ve harici bir takım güçler; olağanüstü bir uğraş verirler. Aynen bugün olduğu gibi…
Türk Milletinin ve vatanının binlerce yıldır en baş koruyucusu ve kollayıcısı, bağrımızdan çıkardığımız Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Öyleyse Türk Milletinin ebedi düşmanlarının birincil ve en önemli hedefi; bu koruyucu ve kollayıcıyı etkisizleştirmek ve mümkünse gücünü sıfırlamaktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en büyük dayanağı, Türk Milleti ile kurduğu manevi ilişkidir. “Her Türk Asker Doğar”, “Ordu millet” deyimleri ve benzerleri bu ilişkiyi en iyi şekilde tarif eder. Bu manevi ilişki koparsa her şeyin sonu gelmiş demektir.
İnsan denen canlıyı hareket ettiren sahip olduğu ruhtur. Ruhsuz bir beden, bir cesetten farksızdır. Onun için ruhu etkisizleştirmek, insanı yok etmek demektir. Bir süreden beri planlı çalışmalarla, Türk Milletinin ruhu yok edilmek istenmektedir.
İçinden Türk milleti ile kurduğu manevi değerleri çekip alınmış bir Türk Ordusu; hangi yüksek teknolojideki silaha sahip olursa olsun, ruhunu kaybetmiş olmasından dolayı gücünü yitirmiş demektir.
Türk Ordusuna yönelik ve adına Ergenekon, Balyoz, Poyraz vs. denilen türlü davalarla yürütülen psikolojik savaş, bedelli askerliğin kabulü ile belli bir noktaya taşınmış ardından da Cumhuriyet tarihinde emekli de olsa bir Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanması ile taçlanmış ve 19 Mayıs’ın hiçlendirilmesi ile sürerek, iş milli güvenlik dersinin kaldırılmasına kadar gelmiştir. Bugün Türk halkı ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin arasını açmak için gözle görülen yoğun bir planlı faaliyet vardır. Dersim isyanı ve faili meçhul cinayetler konusunda Türk Ordusu’nun suçlu ilan edilmeye çalışılması gibi…
Türk Milleti; Türk Ordusunun kıyafetinden, yürüyüşünden, askeri musikisinden, tankından topundan tüfeğinden uçağından ve ay yıldızlı al sancağından büyük zevk alır, onu görmek, ona dokunmak ve onu hissetmek ister. Bu kadın olsun erkek olsun her bir Türk evladına, büyük keyif verir.
İşte milli güvenlik dersi, gençlik çağındaki evlatlarımıza bu hissin verildiği ve kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerinin yine kahraman bir mensubunca tanıtıldığı derslerdir. Başkasında yokmuş, varsın olmasın! Onlar asker mi doğdular, onlar bir ordu milletin mensubu muydular? Biz Türkler, ordu bir milletin doğuştan asker evlatlarıyız.
Times gazetesinde, Türkiye’nin; çatışmaların büyümesi halinde Suriye’nin hava üsleri ve cephaneliklerini vurabileceği söylentilerinin yoğunlaştığı ve PKK’nın şehirlerdeki yandaşlarını silahlandırdığının istihbarat birimlerince de kabul edildiği bu günlerde; Türk Silahlı Kuvvetleri ile Türk Milleti arasına duvar örmek yada aradaki ruhsal bağlantıyı kopartmakta neyin nesi oluyor? Vatan, millet, bayrak, inanç kavramlarının olmadığı, paralı lejyonların düştüğü hal, tarih sayfalarında yazıyor. Bu sebeple kim Türk Silahlı Kuvvetleri ile Türk Milletinin arasına bir duvar örmeye kalkıyor ya da ruhsal bağı kopartmaya çalışıyorsa, biliniz ki; Türk milletine tuzak kuruyor ve düşmanlık ediyor demektir.
Türk Milletinin mensupları şunu iyi bilmelidir ki; Türk Milleti ile Türk Devleti ve kurumları üzerinde, Türklüğü yok edici bir oyun oynanmaktadır. Hele bu takiyyecilerin zaman zaman “Türk” sözcüğünü de telaffuz etmeleri çok komik kaçmaktadır. Bu sebeple siz siz olun, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan bağlılığınızı, sevginizi ve saygınızı hiçbir zaman yitirmeyiniz. Bu kadar çok Türk düşmanının olduğu bir dünyada, milli güvenliğimizin her zaman bizim için hayati önem derecesine sahip olduğunu unutmayın. Türk Milletinin; ilk ve esas mektebi ailesidir ve mutlaka aile içinde çocuklarınız, akrabalarınız ve dostlarınızla milli güvenlik meselelerini, aklınız ve bilginiz yettiğince paylaşın ve her daim geleceğimizin teminatı olan Peygamber Ocağımız Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sahip çıkın. Unutmayın ne olursa olsun, Türk Milleti demek Türk Ordusu, Türk Ordusu demek Türk Milleti demektir.
Destanımsı Sahib-i Savaş – Gazi Mücahid Rauf Denktaş
En çok sevdiği, sık sık tekrarladığı muhteşem şah beyit
Ortak milli duyguya tercüman olmaya namzet ve eşit:
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Kıbrıs için atarken vatan sevgisiyle dolu kalbi
Türkiye için de çarpıyordu içten, bizdeki gibi
Oldu bütün mevcudiyetiyle Kıbrıs’ın mihenk taşı
Kıbrıs Türk Halkı’na direnç kaynağıydı yaptığı aşı
İstiklal ve Hürriyet uğrunda bir ömür çırpındı durdu
Metaneti karşısında iç-dış Türk düşmanları kudurdu
Vardı söylevinde: “Yutseverlik, içtenlik, inanmışlık ve kararlılık.”
Vatansız, bayraksız ve idealsizleri bulurdu hep alık mı alık.
En büyük kaygısı; Rum’un çiğnemesiydi mezarları bile
Batı’nın buna fırsat vereceğini getiriyordu dile.
Yapmıştı zamanında ilk uyarıyı Mustafa Kemal Paşa:
“Aman dikkat Kıbrıs’a!” dökmeyin sakın soğuk su; pişmiş aşa
Denktaş mı Kıbrıs’a, Kıbrıs mı Denktaş’a oldu sebep?
Bu muammayı çözemeyenler şaşkın kaldılar hep
Yavruvatan’ın Kurucu Cumhurbaşkanı Kahraman Rauf Denktaş
Hatırlanıp destansı mücadelesi, oluşuyor gözlerde yaş
Rauf Denktaş idi: Samimi ve çok içten bir halk adamı
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti binasının, oldu damı
Son nefesine kadar sürdürdü “Kıbrıs Türk davası”nı
Tutuyor Rum; başarısız ihanetin, hala yasını
Kıbrıs konusunda, taviz ve ödün vermedi hiçbir yüze
Sürgün yaşamak zorunda bırakıldıysa da, belli süre
“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.” Der bu millet.
“Hürriyet ve İstiklal benim karakterimdir.” Der her bir fert.
O büyük sözleri, kendisine rehber edinen Rauf Denktaş:
“Anavatan Türkiye’ye güvenin.” Deyip oldu ona yoldaş
3576
“Kendilik bilinci”ni yitirmiş olanlara, en büyük bir önder
Olarak; daha düne kadar aramızda dolaşan Denktaş yeter
“Mücadelenin yeni nesle anlatılması, herkesin vatan borcudur.”
İşte, Kahraman Mücahid ve Gazi Rauf Denktaş’ın vasiyeti, budur.
Mücadeleni taşıyamıyor hiçbir kelime, hiçbir terim
Kimbilir, belki sığar ancak başka değil, bir destana derim
Görmüştü Rum-Yunan ikilisinin gerçek yüzünü, her zaman
Işık oldu millete, vermedi; göğüs gererek Rum’a aman
Tüm Batı ve Rusya olmuştu karşısında, amansız birer kuduz
Oldu onu asıl yıkan; içteki bir avuç sütü bozuk soysuz
İşte, Kahraman Mücahid Koca Gazi Rauf Denktaş
Haçlı güruhuna açmıştı, görülmemiş bir savaş
Denktaş çizgisinde olmak için, onun gibi yapmak gerek
Yunan-Rum ikilisiyle savaşı, göze almak severek
Kıbrıs Türkü için, oldu eğilmeyen baş
Sen, nur içinde yat, Ey Şanlı Gazi Denktaş!
Türk Tarihi’nin son dönemindeki, son “İstiklalci Hakan”
Öldüğüne değil, doğduğuna sevindiğimiz, son “Kalkan”
Soylu bir “Bozkurt” olduğunu, etti hayatı boyunca ispat
Sonunda, anladı dostu düşmanı değerini, hem de kat kat
Her ahval ve şartta, hep yanında yer aldı, eşi Aydın Denktaş
Oldu ona layık ömrü boyunca, hem de eşsiz bir arkadaş
Kuzey Kıbrıslı Türklere, ne de güzel vermiş, Denktaş gibi bir şans
Keşke, Türkiye’ye de verse Rabb; onun gibi bulunmaz bir avans
Doğu Türkistan da bekliyor; kıracak olan tüm esaret zincirini
Savacak başından tutsaklığı; Denktaş gibi yiğit mi yiğit birini
Bağrındaki Denktaş bedeniyle; oldu Kıbrıs daha da vatan
Başlarını eğdiler mi acep öne, nice iftira atan?
Ecdat, her imkanı değerlendirip, isterken Dünyayı küşade
İçimizdeki zibidiler, elindekini de vermeye amade
İşte, bu mel’un zihniyet; feda etmeye hazırken Kıbrıs’ı
Göğüs gerdi bunlara, Kıbrıs kovanının Milli Bey Arı’sı
Yaşasaydı, yapışılacaktı belki, onun da yakasına!
İyilik yapanlar tutunmuş olmuyor muydu, kemlik asasına?
3577
Oysa “Denktaş vatandır, millettir. Yenilmesi mümkün olmayan.”
Çünkü, damarlarında dolaşan; şehit olmaya müştak bir kan.
Oldu: “Burası bağımsız bir Cumhuriyettir.” Son sözü:
İşte, bu cümle gösteriyor; davasının neymiş özü.
Her tehlikeyi göze alıp, dönmüştü Kıbrıs’a bir Bot’la!
Sarmıştı Türkleri heyecan, ölümü göze alan Zat’la
Kıbrıs davasının abide ismiydi, Gazi Rauf Denktaş
Kıbrıslı Türk’üm işte örnek; engelleri durma artık aş
Yatağa düştü, aklı fikri yine Kıbrıstaydı.
Sanki yıllarca, O’ndan yoksun ıssız bir adaydı.
Selimiye camisi, böyle cemaati görmemişti çoktan beri
Ada ve Anadolu Türkleri kenetlenip, inlettiler her yeri
Kocatepe ve Ulu camilerde duruldu, gıyabında namaza
Bursa’nın tüm camilerinde verilip salalar, kalktı eller niyaza
Türk ve KKTC al bayraklarıyla koydular top arabasına
Sevgi yine girdi Ana ve Yavruvatan ikilisi arasına
Yolda naşı: “Sevemez hiç kimse seni benim sevdiğim kadar.”
Yazılı dövizlerle uğurladılar; O’nu beklerken mezar.
Sordu İmam cemaate: “Haklarınızı helal ettiniz mi Gazinize?”
Keşke Denktaş’a sorabilseydi: “Hakkını asıl sen helal ettin mi bize?”
Gökkuşağı tak oldu, geçsin diye altından Gazi Denktaş
Değil yer, gökler dahi buyur etti: “Bizden tarafa ‘arş arş!’ “
Milletçe ettik asrın büyük Mücahid’ine, ebediyyen veda
Kalanlara düşüyor; bıraktığı izi takip ederek eda
Törende dendi: “Davan davamızdır.” Gözün arkada kalmasın
“KKTC Türktür…Türk kalacak.” Düşman ümide kapılmasın
Büyük Türk Mücahidi Rauf Denktaş! Sen kabrinde rahat uyu!
Derinleşiyor, Rumlar’ın kendileri için kazdığı kuyu
Yalnız bırakmadılar O’nu, Azerbaycanlı kardeş öğrenciler
Azerbaycan Temsilciliği de, Kıbrıs Türkü’ne sabırlar diler
Türk Devlet Erkanı, aldılar yerlerini cenazede der’akab
Ölmeden önce, bilseydiler ya kadir kıymet; bu ne işdir Ya Rabb?
Denktaş’ın, devlet yaptığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Derken, sarıyor her birimizi şimdiden, Denktaş hasreti
3578
“Kahraman Devlet Adamı (eşsiz) Denktaş Kıbrıs’a gömüldü.”
Çünkü O, Yeşil Kıbrıs’ın bağrında yetişen bir Gül’dü
“TMT anıtının bulunduğu Cumhuriyet Parkı’na defnedildi.”
Ebedi istirahatgahına, rehberlik yaptığı milletçe gidildi.
Henüz ölmüş iken Rauf Denktaş; daha dün bir, bugün iki
Alexander Downer: “Kıbrıs konusunda esnek olun!” Dedi.
Her şeye rağmen; bu asil, büyük millet; nice Denktaşlara gebe
Batılı sözde dostlar; Türk’e oynatmak isteseler de körebe
Allah’ın İnsanlığa En Büyük Lütfu (Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Doğumu)
Yüce Rabbimizin bizlere rahmet elçisi olarak gönderdiği, “Hâtemü’l- Enbiyâ” yani peygamberlik zincirinin son halkası Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in dünyaya teşriflerinin hicrî takvime göre doğum yıldönümü olan Mevlid Kandili’ni bu gece idrak edeceğiz.
Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in dünyaya gönderilmesi Allahu Teâlâ’nın insanlığa en büyük ihsanı ve lütfudur. Çünkü O’nun gönderilişi âlemlere rahmet, insanlığa kurtuluş kaynağı olmuştur. Hak ile bâtıl, doğru ile yanlış, iyi ile kötü O’nun yol göstericiliği sayesinde anlaşılmış; cehalet bataklığında kirlenen zihinler, günah ve zulümle kararan gönüller O’nunla aydınlanmış ve huzura kavuşmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in rehberliğinde; tefrikanın yerini birlik-beraberlik ve kardeşlik, zulüm ve haksızlığın yerini adalet, ayrımcılığın yerini eşitlik, neme lazımcılık ve bencilliğin yerini yardımlaşma ve dayanışma almış, insanî ve ahlâkî değerler benimsenmiştir. Kadınlar, O’nun sayesinde aşağılanmaktan, ikinci sınıf insan muamelesi görmekten kurtulup toplumda saygın bir konuma yükselmiştir. Zayıf, muhtaç ve kimsesizler; yetim ve öksüzler O’nun merhamet eğitimi ile ilgi ve şefkat görmeye başlamıştır.
Yüce Allah, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in insanlık için eşsiz bir lütuf ve büyük bir nimet olduğunu şöyle bildirmektedir: “Andolsun, Allah, mü’minlere kendi içlerinden; onlara ayetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 3/164)
İstiklal Şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu gerçeği şu dizelerinde veciz bir şekilde ifade etmiştir:
Âlemlere rahmetti, evet, şer-i mübîni,
Şehbâlini, adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, O’nun vergisidir hep;
Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.
Kuran-ı Kerim’de “Muhakkak ki sen yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem, 68/4) buyrularak Sevgili Peygamberimizin ahlâkı övülmüş, “Andolsun ki Rasûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için mükemmel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21) buyrularak da O’nun hayatı bizlere “en güzel örnek” olarak sunulmuştur.
Yüce Rabbimizin âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in getirdiği Kur’an-ı Kerim’i ve sünnetini daha iyi anlamaya, O’nun örnek hayatını ve ahlâkını rehber edinmeye çok fazla ihtiyacımız vardır. Bu mübarek Mevlid Kandili dolayısıyla, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’i daha yakından tanımaya, özellikle çocuklarımızı O’nun sevgisi ile yetiştirmeye çalışmalıyız.
Yüce Allah’ın, bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdiği (Ahzâb, 33/45-46) Sevgili Peygamberimizi canımızdan, anne-babamızdan, çocuğumuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmeliyiz. Bu sevgi ve bağlılığımız imanımızın, O’na karşı vefakârlık ve kadirşinaslığımızın bir gereğidir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.)’e uymalı, emirlerini yerine getirmeli, yasakladıklarından da kaçınmalı ve yolundan gitmeliyiz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Âl-i İmrân, 3/31) buyrularak Allah’ın sevgi ve mağfiretini kazanmanın ancak Peygamber sevgisiyle mümkün olacağı belirtilmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de kendisini seven; sevgisini davranışlarına, hayatının her safhasına yansıtarak tam manasıyla sünnetine sarılan ve yoluna tabi olanları Cennetle müjdelemiştir: “Bana itaat edenler cennete girer.” (Buharî, İ’tisam, 2)
Bu duygu ve düşüncelerle; tüm vatandaşlarımızın Mevlid Kandilini tebrik eder, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in dünyayı şereflendirdiği gecenin yıldönümü olan Mevlid Kandilinin ülkemize ve İslam Âlemine rahmet, bereket ve huzur getirmesini, bütün insanlığın hidayetine vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.
Fevziye Abdullah Hanımefendi
Zaman Gazetesi’nin kurucu yazarları arasındayım(1986-1988 Ankara). İlk günlük kulis yazarıyım Zaman’ın ve 30 gün süren ilk “dizi yazı”sı müellifiyim; “Yasemin, Şurta ve Mösyö Burgiba” röportajımla. Zaman’ın 25. Yıl Kutlamaları dolayısıyla Ankara Ticaret Odası’ndaki görkemli şölene ilk kez davet edildim ve gittim.
İstanbul’dan Başkent’e hareket etmeden önce arşivimdeki yazılarıma bir göz attım. Zaman’da “Serhan Karagil” imzasıyla “Yeryüzü” ve “Gökyüzü”nü de yazmışım. “Bir Dil Ustası, Bir Memleketsever Daha Göçtü” diyerek Fevziye Abdullah Tansel Hanımefendi’yi vefatıyla yeniden hatırlatmaya, tanıtmaya çalışmışım(08 Ağustos 1988). Adeta ailemizin duayenlerinden birinin eksilmesinden dolayı derin üzüntü içindeydim o günlerde. Demişim ki “Ah ne vardı, Fevziye Abdullah Tansel Hanım vefat etmeden hatıralarını yazsaydı! Artık iş, Fevziye Hanım’ın sohbetlerine katılanlara düşüyor. Onlar akıllarında kalanları not etseler de, kalıcılık sağlansa.” (30 Eylül 1988)
“Ay Dolanır Günler Geçer”
Prof. Dr. Nurullah Çetin Ankara Taceddin Dergahı Külliyesi’ndeki Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’mızın sohbetinde bana ve Dr. Necmettin Turinay’a dönerek”Ağabey, Fevziye Abdullah Tansel günlüklerinde sizlerden bahsediyor ” demez mi?. Heyecanlandım oracıkta!.
Meğer Fevziye Abdullah’ın vefatından 23 yıl sonra Türk Petrol Vakfı’na bağışlanan kayıt ve notlarını, Dergah Yayınları “Ay Dolanır Günler Geçer-Fevziye Abdullah Tansel’in Günlükleri” adıyla neşretmiş. Zeynep Süslü Berktaş ve Asiye Yılmaz Yıldırım ise hazırlığı gerçekleştirmişler.(Kasım 2011) Aman ne sevindim tahmin edemezsiniz. Hemen ilk fırsatta Cağaloğlu’nda Ana Kitapevi’ne giderek bu müthiş dil, edebiyat, fikir, aydın, kent ve aile belgelerini mutevi eseri aldım. Başladım okumaya ve 440 sahifeyi iki günde bitirdim. Ah kitapta Fevziye Hanımı tanıtan bir özgeçmişine de yer verilseydi, hiç tanımayanlar da tanıyabilse ve mutlu olsalardı! Teşekkürler Dergah yönetimi.
Genç Yazarlara İtibar
Ankara’ya TRT Muhabiri olarak atandığımda(1976) ilk işim Başkent’in edip, dilci, muharrir, yayıncı, akademisyen, yazar, şair, hikayeci ustalarımı tanımak oldu. İşte bunlardan biri de Fevziye Abdullah Tansel Hanımefendi’ydi. Kızılay Sümer 1 Sokak’taki asansörsüz, 3.kattaki dairesine her hafta uğramayı bir itiyat haline getirmiştik bir grup genç yazarlar olarak. Bekardı ve tek başına oturuyordu. Çelimsiz denecek kadar zayıftı. Her yaşında hiç 46 kiloyu geçmedi. Çok sigara içiyordu. Büyük ne kelime, muazzam bir kütüphanesi vardı evinde. Bir de kedisi.
Kitapların tümü içinde ya kağıtlardan yapılmış ayraçlar, ya da notlar vardı. Tercüman gazetesi okurdu. Oyunu hep Adalet Partisi’ne vermiş. Anavatan gelince buraya yönelmiş. Ölçüsü milliyetçilikti. Türkçe’ye olan hassasiyetiydi. Çalışmaktan dolayı hiç bir şeye ayıracak vakti yoktu. Fevziye Abdullah Hanımı ziyarete gidince o yaşında bile bize hizmet etmekten zevk alıyordu.
Bitki çayları ve çikolatalar ikram ederdi. Bitki çaylarının sağlık için önemli olduğuna inanır ve öyle tanıtırdı. Yorulmasını istemediğimizi hatırlatınca “Genç yazarlarımızın kıymetini bilmem gerekiyor” derdi. Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkan Yardımcısıydım. Her etkinliğimize istisnasız katılırdı. Kendisine Üstün Hizmet Ödülü’nü (1985) verdiğimizde duygulanmıştı. Ödül töreninde “Devletimiz insanına, aydınına sizin gibi niçin sahip çıkmaz.. gerçi bazılarına öldükten sonra alaka gösteriliyor ama..”demişti serzenişte bulunarak.
Dil, Nesilleri Birbirine Kaynaştırır
Mehmet Akif Ersoy konusunda yayınlanmış önemli bir eseri vardı. Bu çerçevede kendisini kuracağımız Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı başkanlığı için teklif götürdük. İsmail Hakkı Yılanlıoğlu Ağabey “Muhafazakar Parti “Genel Başkanlığına getirilince böyle bir öneri yapmak durumunda kalmıştık. Tevazu gösterdi, ancak katkı vereceğini belirti. Nitekim Mehmet Akif Ersoy isimli eserinin telifini vakfımıza bağışladı ve biz de söz konusu eseri Yavuz Bülent Bakiler’in dönem başkanlığı zamanında yayınlandık.
Fevziye Abdullah Tansel 76 yıllık hayatı boyunca Türk Dili’nin yazılması, kullanılması, okunması, yaygınlaştırılması, uluslararası dil haline getirilmesi konusunda hep duyarlı oldu, gayret etti, çalışmalar gerçekleştirdi, araştırdı, inceledi ve yazılar kaleme aldı. Bizim gibi o günün yazarlarına verdiği ders şöyleydi ” Dil bütünlüğümüzün temelidir. Nesilleri birbirine kaynaştıran en önemli etken ve unsurdur. Kültürümüzün mihenk taşıdır.”
Günlükler ve Hatıralar Bir Dönemin Belgeselidir
Kubbealtı ve Ötüken Yayınları’ndan telif almıştı. Bu paranın bir bölümünü hapisteki ülkücü ve muhafazakar gençlere göndermiş. Bir kısmıyla da Bolu’daki termalde tedavi görürken köylü gençlere ve cezaevindeki mahkumlara kitap almıştı. Sempozyumlarda uçak ve otel kavgası yapmıyor, talebe yurtlarında kalabiliyor ve otobüsle seyahat edebiliyordu. Tebliğlerine ise hep yeni ve taze alın teri damlamıştı. Hocalarına, kız kardeşlerine, sınıf arkadaşlarına ve dostlarına aşırı düşkündü.
İşte bu hassasiyetinden dolayı da hocalarının (Prof. Dr. Fuat Köprülü ) ve kendisinin yayınlanan bütün eserlerin tashihini özellikle üslenirdi. Harflerin şapkasını, uzatma ve inceltme işaretlerini koymadan edemezdi. Tek şikayeti gençlerin kitap okumaması, kütüphanelerden uzak durmasıydı.
Askeri yönetimlerin ülke kültür hayatı için bir şanssızlık olduğunu söyler, TBMM kütüphanesine 12 Eylül Darbesi sırasında özel izinle girmesini ve ancak birkaç gün müsaade edilmesini hiç unutmadığını anlatırdı. Cahil bürokrat, bilgisiz kamu görevlisi ve tembel, kolaycı, muhteris ve intihalci akademisyenlerden kusacak kadar usanmıştı. Çok sesli hayatın önemini vurgular, ama cehalete hiç ama hiç taviz vermezdi.
Kültür Bakanlığı dahil devletin bazı dil, kültür, edebiyat, sanat komisyonlarında görev almıştı. Görevi süresince de hep çetelerle mücadele etti. Bazı komisyon başkanları ve yakınları yurtdışı gezilerine kendi ayrıcalıklarını koyar ve önce kendi kitaplarını yayınlarlardı. Buna muhalif tek isim Fevziye Abdullah Tansel’di. Layık olan eserin yayınlanmasından yanaydı çünkü. Katıldığı son dil kurultayında dilinin yandığını buna misal gösterirdi. Hele Türk Dil Kurumu’da aylarca “imla mı, yazım mı kılavuzu olsun?” tartışmaları o’nu çok üzmüştü. Böylesi bir zihniyet ve sağ çeteyle sonuna kadar mücadele ediyordu.
İnsanı Öne Çıkaran Örnek Bir Vakıf
Hele uluslararası sempozyum ve panellerde tekrar ve ilkel tebliğlere, bazı üniversite hocalarının asistanlarına hazırlattığı çalışmaları kendileri yazmış gibi yayınlamalarının çok küçültücü olduğuna hep dikkat çeker, örneklerdi. Bunları duyunca Fevziye Abdullah Hanım’a “Hocam lütfen bunları yazın, hatıralarınızı kaleme alın, millet kendilerine nasıl umut bağlamış bu insanları tanısın, bilsin, görsün.” derdim. O da “İnşallah.. hele şu Mehmet Emin Yurdakul çalışmamı bir bitireyim, sonra “derdi. Meğer notları varmış hatıralara ışık tutacak. Bugün de Yavuz Bülent Bakiler’e diyorum aynı hassasiyetle. “Yavuz Ağabey lütfen hatıralarınızı yazınız. Bir dönemin ve neslin bilgi ve belgeseli olsun. Bu sorumluluktan yüksünmeyin.”
Fevziye Abdullah Tansel, kütüphanesini önce Sakıp Sabancı Vakfı’na bağışlayacaktı. Karşılıklı tereddütler oldu. Sonra Aydın Bolak’ın Başkan olduğu Türk Petrol Vakfı’na bağışladı; hem Ankara’daki dairesini, hem İstanbul Büyükada’daki yazlığını, hem de kütüphanesiyle birlikte bütün arşivini. Bu işlemlerin yapılmasında Ankara’daki komşusu Konyalı İşadamı Muammer Şahin Bey’in ve Prof. Dr. M. Uğur Derman’ın çok ciddi katkıları vardı. Bu bağış çok isabetli olmuştu. Bugün Türk siyasi, iktisadi, akademik ve fikri hayatında marka isimler varsa, bunların önemli bir kısmı Türk Petrol Vakfı’nın burs veya kredileriyle çalışmalarını tamamlamış, yurtdışı tecrübe kazanmışlardır. Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu Ağabey de böyle bir örgütlenmenin güzel ustalarındandır. Çoğu insanımızda Türk Petrol Vakfı ile nasiplenmiştir. Türk Süsleme Sanatları da öyle.
Önce Amerika Tansel’i, Keşfediyor Sonra Biz
Fevziye Abdullah Tansel son günlerinde iyice hastalanmıştı. Sağlığına dikkat etmesine rağmen tedavi görmeye başlamıştı. Görüştüğümüz her vakit metanetli ve gayretliydi. Morali yüksekti. Çalışmadan edemezdi. Mirasından çalışkan, inançlı, memleketsever ve kabiliyetli gençlere burs verilmesini istiyordu.
Hacıbayram Camii’nde kıldık cenaze namazını. Ne kadar da çok seveni aydın varmış bu memlekette. Gururlandım. Ancak Fevziye Abdullah Tansel’i önce Amerikalılar keşfetmişti, Türkiye değil. Newyork Colombiya Üniversitesi Profesörler Kurulu kararıyla Türk Dili Kürsüsü’nde Profesörlük (visiting assistant) vererek Türk Dili ve Edebiyatı Hocalığına getirmişti. Bundan sonra bizimkiler bu değerli edebiyat tarihçisinin, dilcinin, araştırmacı yazarın kimliğini farketmeye başlamışlar. Böylece Fevziye Abdullah Hanımefendi’nin önce Gazi Eğitim Enstitüsü, sonra Ankara İlahiyat Fakültesi’nde ders verme dönemi başlamış oldu. 8 biyografik eser yayınladı, sonra da şiir yazdı.
Aile Mezarlığını Arıyor Ama
Babası Abdullah Hulusi Efendi Musul, Niğde, Kayseri, Elazığ ve Bitlis’te kadılık; Diyarbakır’da asaleten, Elazığ’da vekaleten valilik yapmış. Babası (1921) ve Annesi Sare Hanım(1918) Elazığ Şehitlik Mezarlığı’nda yanyana defnedilmiş. Ancak Fevziye Abdullah Tansel Elazığ’daki bir uluslararası sempozyum sırasında ziyaret ve dua için gittiği aile mezarlığının kaybolduğunu anlatıyor.
Doğum yerini kendisi de bilmiyordu. Nüfus kağıdı Kayseri’den çıkmış. “Resmen Muş, ama babam Elazığ’da doğduğumu söylerdi. Benim için hiç farketmez. Bu topraklar benim vatanım” diyordu.
Ay Dolanır Günler Geçer-Fevziye Abdullah Tansel’in Günlükleri’nde son üç yıl yok.(1985-88) Hatıralar 1962 tarihiyle başlıyor. Keşke aradakiler de varsa yayınlanabilse. Kitaba bir de “sunuş” ve “dizin” gibi “içindekiler” konabilse.
Ülkücülük Üzerine Farklı Bir Yaklaşım
Ülkücülüğü de milliyetçilik gibi iki kısımda ele almak gerekir
A -)Genel manada ülkücülük
Din dil irk ve renk ayrımı yapmaksızın hedefine kilitlenen her insan
kurum kuruluş iktidar muhalefet ve devlet yöneticileri ülkücüdür
Buna küresel ülkücülükte denilebilir
Burada Müslüman olmak gibi bir zorunluluk söz konusu değildir
B – ) Özel (İslami manada) ülkücülük
Daha ziyade ülkücülüğün özeli üzerinde duracağız
Ülkücülük ideal olmayı gerektirdiği gibi dindar olmayı da gerektirir
Ülkü: amaçtır, idealdir, hedeftir.
Varılmak istenen nihaiyi noktadır.
Bir önceki yazımızda milliyetçiliğin vatanı ve milleti sevmek olduğunu
belirtmiştik
Ülkücülük ise Milliyetçilik düşüncesinin hayata geçirilmiş halidir.
Teorinin pratiğe dönüşmesidir
İnsanlar çeşitli meşrep ve mezheplerde olabildikleri gibi, çeşitli
meslek ve işkollarında da olabilirler.
Yâda sade bir vatandaş, yani vasıfsız elaman olabilirler.
Sade vatandaştan başlayalım
Sade vatandaşın ülküsü nasıl olmalıdır.
Aldatmayan istismar etmeyen kandırmayan zarar vermeyen dürüst, güvenilir olmak.
Elinden geldiği kadar çevresine yardımcı olabilmektir.
Unutmayınız ki zararsız insan faydalı insandır.
Bir meslek gurubuna dâhil olan insanlarında mesleğini yâda sanatını en
iyi şekilde yapmaya çalışmalarıdır
Mesleğinin yâda branşının en iyisi olma gayreti içerisinde olmaları halidir
Öğrenci ise en iyi üniversitelerin en iyi bölümlerini hedefleyip kazanmaları
Öğretmense öğrencilere bu ideali aşılayıp, azami derecede faydalı
olmaya çalışması
Avukatsa hakkı ve haklıyı savunup müvekkilini satmaması
Doktorsa parası olmayana da insan muamelesi yapması
Bunu hayatın her alanı için bu şekilde çoğaltmak mümkündür
Tabi birde devleti yöneten ve yönetmeye talip olan siyasi partilerimiz var.
Onların ülküsü ve ülkücülüğü nasıl olmalıdır.
Dikkat ederseniz ben milliyetçiliği ve ülkücülüğü parti programı
olarak ele almıyorum.
Zarfa değil mazrufa bakıyorum
Beni şekil değil içerik ilgilendirir.
Ülkemiz açısından bakarsak
Muhalefet partileri milletimizin karnının doyup yüzünün gülmesi için,
Ülkemizin muasır medeniyet seviyesine çıkıp hatta bir adım daha öne
geçebilmesi için kafa yoruyor ciddi ciddi projeler hazırlıyorlarsa,
Emperyalizm edebiyatını bırakarak, emperyalizmden kurtarmanın
çarelerini arıyorlarsa,
Sorunları kaşımayıp çözüm önerileri sunuyorlarsa
İşte o parti ve partiler milliyetçi vede ülkücüdürler.
Eğer söylenenlerin içerisi doldurulamıyorsa vatan millet adına proje
ve icraatınız yoksa
Bilinmelidir ki ‘lafla peynir gemisi yürümez’.
İktidar açısından milliyetçilik ve ülkücülük ise,
Öncelikle vatandaşların iş ve aş meselelerini çözerek karnını doyurup
yüzünü güldürmektir.
Ortak akılla hareket ederek varsa muhalefetin önerileri onları da
dikkate alarak muasır medeniyet seviyesini yakalamaktır.
3,5 milyon nüfuslu İsrail’e hot demenin yanında, hattini bildirmek
için ensesine de bir tokat atabilmektir.
Evet, bilim adamlarımız ne kadar milliyetçi, siyasilerimiz ne kadar
ülkücü takdirini millet yapar.
Şunu da unutmamak gerekir ki vatan sevgisi beraberinde insan sevgisini
de gerektirir.
Çünkü insansız toprak vatan olmaz.
İnsanı sevmeyen vatanı sever mi?
Önce insan sonra vatan
Unutmamak gerekir ki; “millet devlet için” den ziyade devlet millet içindir.
Şöyle bir çevremize bakalım birbirimizi ne kadar seviyoruz.
Siyasiler birbirini ne kadar seviyor
Sevdikleri için mi? birbirlerinin ümüğünü sıkmaya çalışıyorlar
Aynı parti içerisinde olan insanlar bir birlerini ne kadar seviyorlar.
İnsanları sevmedikten sonra toprağı sevseniz ne işe yarar.?
Şu işe yarar,
Etrafını çevirir mülkiyetinize geçirirsiniz
Üzerine gecekondu yâda villa yaparsınız.
Evet, milliyetçilik bir hedef
Ülkücülükse o hedefin gerçekleştirilmesidir.
İdealiniz kadar milliyetçi
Gerçekleştirdiğiniz hedef kadar ülkücüsünüz
Gerisi?
Gerisini de siz söyleyin
Milliyetçilik ve ülkücülük bir partiyle sınırlandırılacak kadar dar
kapsamlı değildir
Düşüncelerimi en samimi bir biçimde yazıya aktardım
Gerçekleri yazarken de itidalli olmaya gayret ettim
Buna rağmen sürçü lisan ettiysem affola
Dostluk akıntıya kürek çekmekten değil,
Doğruları söylemekten geçer
Adalet Sistemi Kamu Vicdanını Rahatlatmalıdır
Yeni sivil bir anayasa yapma çalışmalarının yapıldığı bir dönemde kanunların anayasaya uygunluğu prensibi esas alınarak yapılacak yeni anayasa mevcut kanunların (ceza hukuk idari) da yeni anayasaya uygunluğu yeniden gündeme gelecek belki yeni anayasaya bu kanunların uydurulması için birçok kanun değişikliğine de gidilmesi zorunda kalınacaktır. Bu sebeple yeni anayasa ve buna paralel olarak hazırlanacak yeni kanunlar kamu vicdanını rahatlatacak şekilde olmalıdır. Hiç kimse bu anayasaya şüphe ve endişeyle bakmamalı bütün vatandaşlar güven ve emniyet altında olduğunu hissetmelidir.
Hukuk sistemi insanoğlunun 4000 yıldan daha uzun bir sürede ortaya koyabildiği bir düşüncedir. O düşüncenin ortaya konması çok zor olmuş, uğrunda ağır bedeller ödenmiştir. Acaba ortaya konan hukuk sistemi bütün dünyada yaşama geçirilmesi çok zor mu olacak? Gene ağır bedeller mi ödenecek.
Hukuk sisteminin “efradını cami, ağyarını mani” bir tanımının ortaya konmamış olduğunu görüyoruz. 4000 yıl öncesinden ortaya konulan yasaların birinci amacı kralın egemenliğini güvence altına almaktı. Başlangıçta Mezopotamya, Mısır, Çin, İNKA uygarlıklarında krallar yasa koyarken ne istemişse Roma, Avusturya, İngiliz, Fransız, Fransa, Rus Kralları ve Osmanlı Padişahları da aynı şeyi istemişlerdir. Egemenliklerini korumak.
Tarih krallara bir şeyi çok iyi öğretmiştir. Adalet sistemini kamu vicdanını rahatlatmalıdır. O nedenle gelmiş geçmiş bütün yasalar güçsüzü güçlüye karşı koruyor görüntüsü verirler. Bu ilke yok olduğunda toplumsal çalkantılar başlar.
Tarihin en eski ve en iyi korunmuş yasası M.Ö 1760 yıllarında Babil kralı HAMMURABI tarafından yazılıp bir taş üzerine Akatça dilinde çivi yazısı ile kazılan 282 maddelik yasadır. Egemen sınıfın ekonomik çıkarlarını aşırı gözeten bu yasa bile fakirleri, yetimleri ve dulları koruyor görüntüsünü vermektedir.
Magna Carta (“Büyük Özgürlükler Sözleşmesi”) insan hakları kavramının ilk belgesidir. Ancak bu belge yurttaşlara özgürlükler vermekten çok toplumun üst sınıfları ile kral arasında bir denge kurmayı amaçlar. Kralın sınırsız yetkilerini kilise lehine sınırlar. Magna Carta’nın 39. maddesi şöyle der; ” özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.” (Hammurabi Yasaları No: 5 M.Ö. 1792-1750)
Eğer bir yargıç bir davaya bakar ve bir karara varırsa verdiği hükmü yazılı olarak takdim eder; Daha sonra verdiği kararda bir hata ortaya çıkarsa onun tarafından kararlaştırılan para cezasının on iki katını öder. Ve halka ilan edilerek yargıçlık makamından el çektirilir. Ve bir daha asla yargıçlık icra edemez.
Bu ilke günümüzün hukuk sisteminin temellerini attığına ve insan haklarının ilk belgesi olduğuna inanılır.
Hukuk sistemi yönünde atılmış önemli adımlardan birisi 4 Temmuz 1776 tarihinde Amerikan kongresi tarafından kabul edilen, bağımsızlık bildirgesinde yer alan şu sözlerdir.
“Bütün insanların eşit yaratıldıklarına, yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz”
14 Temmuz 1789 Fransız İhtilalı dünyada tanrı adına yasa koyan krallıkların çöküşlerinin ve eşitlik, hürriyet adalet, demokrasi kavramlarının yaygınlaşmaya başlamasının ateşleyicisidir.
Dünyada en yaygın geçerliliği olan insan hakları, ilkeleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği insan hakları Evrensel beyannamesinde yer alan haklardır. Bu beyannameyi ülkemiz 6 Nisan 1949 tarihinde Bakanlar Kurulunun 9119 sayılı kararı ile kabul etmiştir.
İnsan hakları Evrensel beyannamesinin 8. maddesi yurttaşların hak arayabilmelerinin yolunu açar.
“Herkesin Anayasa’da yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.
Hukukun üstünlüğünün var olduğu devletlerde güçlerin ayrılığı ilkesi evrensel sayılabilecek tek hukuk ilkesidir. Yasayı koyan, yasayı yürüten ve o yasalara dayalı adaleti dağıtan güçlerin birbirinden bağımsız oluşları insanoğlunun 4000 yılda elde edebileceği üstün bir değerdir. Kuvvetlerin ayrılığı ilkesi hukuk sistemleri arasında insan haklarını güvenceye alabilen bir sistemdir.
Bu gün insan hakları üçayaklı bir masanın üstündedir. O masanın ayakları yasama, yürütme, yargıdır. Bu üçayaktan birisi kırılırsa, masa devrilecek ve eşitlik, adalet, özgürlük, demokrasi deyimleriyle ifade edilen insan hakları yerlere serilecektir.
ADALETLE İLGİLİ SÖZLER:
-Adaletle zulüm bir yerde olmaz,
-Faziletin temeli adalettir.
-Adalet satmak, vatan satmaktır.
-Mahkeme kadıya mülk olmaz
-Küçük hırsızlar asılır, büyük hırsızlar serbest dolaşır.
-Adaletsiz bir memleket güneşsiz bir dünyaya benzer
-Adalet olmayan yerde sefalet olur.
-Hekimin paraya, hakimin politikaya tapması kadar korkunç bir şey düşünemiyorum. ALİ FUAT BAŞGİL
-İyi hükmetmek kanunlara göre hükmetmektir. Bunu içinde kanunları bilmek lazımdır. FENELON
-İnsanlığın en güzel vazifesi, adalet dağıtmaktır. VOLTAİRE
-Adalet milletler için daimi bir gıdadır. Zira adalete doyulmaz. CHATEUBRİAND
-Bir millete baş olmanın ilk ve en büyük vasfı adil olmaktır. HZ. ÖMER
-Siyaset mahkeme salonlarına girdiği anda adalet oradan çıkmalıdır. GUİZOT
-Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir. EFLATUN
-İyi bir kanun koyucu, suçları cezalandırmanın değil önleminin yoluna bakar. MONTESKİO
-Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanamayan kuvvet zalimdir. PASKAL
-Bir saatlik adalet bin saatlik ibadetten hayırlıdır. HZ. MUHAMMET
“Demokratikleştirme Projesi” Kan Kusuyor
Demokratikleştirme projesine dâhil edilen bütün coğrafyada kan akıyor. Daha önce üretilen otoriter yapılarla 1990 sonrası süreçte üretilen yeni dini-siyasî örgütler arasında çatışmanın alanı genişliyor. Demokratikleştirme projesinin ilk örneği olan Irak mezhep çatışmasına doğru gidiyor. Bazı bölgelerde yapılan saldırılar ve çağrılar bir çatışma planının uygulanmaya konulduğunu gösteriyor. Siyasî alanda mezhep hassasiyetini yansıtan tutuklama ve sığınma gibi gelişmeler Sünni-Şii çatışmasının başlatılmak istendiğini göstermektedir. Son bir ay içinde ölenlerin sayısı mezhep çatışmasının devreye sokulduğuna işaret etmektedir.
Demokratikleşme projesinden bahsedenler şimdi nerede? Irak işgalini “demokrasi geliyor’ diye müjdeleyenler şimdi mezhep çatışmasını önlemekten bahsediyorlar. ABD askerlerine dua edenler şimdi bütün basın yayın mahfillerinde ve araçlarında “Biz yapmadık, onlar yaptılar’ numarası çekiyorlar. İslâm’ı siyasî dille okuyan çevrelerin yayınlarını bu günlerde ibret olsun diye okumak çok yararlı olur. Bir medeniyetin dini, kültürel değerlerini emperyalizmin sunağında kurban edenlerin hala dinden, imândan bahsetmeleri ne kadar acıdır.
Irak’a müdahalenin demokratikleşme ile hiçbir alakası yoktur, bu bir işgaldir, diyenleri küçümseyenler şimdi mızrağa çuval arıyorlar. Gerçekten merak ediyorum. Sürekli İslâm’a atıf yapan ve Irak’a müdahaleyi ‘demokrasiye geçiş zırvasıyla meşrulaştıranlar’ kanlı çatışmanın içine atılan Irak tablosundan utanıyorlar mı?
Irak; içinden çıkılması zor hesapların, gerilimlerin ve iç dengeleri aşan politik baskıların kucağına atılmıştır. ABD güçleri içinden çıkılması zor bir kaosu üretmiş ve istikrarsızlık içinde her gün bir adım daha mezhep çatışmasına sürüklenen Irak’ı seyretmeye başlamıştır. Çünkü jeo-politik düzenleme ve demokratikleştirme projesi altında geliştirilen ve uygulamaya konulan stratejik plan, anılan coğrafyayı baştan sona kana bulayacak niteliktedir.
Irak’a müdahale etmeye gerekçe yapılan unsurların tümü boş çıkmıştır. Boş çıktığı bizzat müdahaleyi yapan güçler tarafından ifade edilmiştir. Bu durum, müdahaleye itiraz etmeye kapı açtığı halde, Türkiye’nin bölgede yükselen güç olduğunu söyleyen siyasî iktidarın “Irak’ta mezhep çatışması çıkmasın diye ABD güçlerinin kalmasını istedik’ demesi çok acıdır. Böyle bir siyasî duruşu açıklayacak hiçbir kavram yoktur.
İslâm tarihinin klasik döneminde mezhep; hem itikâdi hem de siyasî modeldir. İslâm mezhepleri modern zamanlarda siyasî boyutlarını önemli ölçüde yitirmişlerdir. Fakat 1990 sonrası dünya sisteminde din yeniden geri dönerek siyaseti belirleyen bir unsur olarak karşımıza çıkmıştır. İçinde bulunduğumuz çağda din ve bunun yorumu olan mezhepler siyasî bir unsur olarak önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle Ortadoğu’nun jeo-politik tanzimi din üzerinden yapılmaktadır.
Böyle bir tablo karşısında Irak dağınıktır. Etki alanı giderek genişleyen İran, oluşturulan Sünni-Selefi ağın kendisine yönelik olduğunu düşünmekte ve oyunun kurallarını buna göre oluşturmaktadır. Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye içinde bulundukları projenin gereği olarak Irak üzerinde etkili olmak istemektedirler. Topraklarımızda İran’a karşı konuşlandırılan Füze Kalkanı, ABD-Suudi Arabistan ekseni durumu daha hassaslaştırmaktadır. Irak üzerine yoğunlaşan bu baskı ve siyasî-stratejik hamlelerin bir mezhep çatışmasına doğru seyretmesi kaçınılmazdır.
Müdahale sürecinde Sünni kesim eski gücünü önemli ölçüde yitirmiştir. Irak, fiilen üçe ayrılmıştır. Fiilen üçe ayrılan Irak’ın kuzeyinde yarı bağımsız bir devlet, Maliki ve Ben-i Sadr desteğinde yükselen ve önceki döneme karşı öfke duyan Şii kesim, dağılmasına rağmen dış desteğe sahip olan Sünni kesim var. Sünni-Şii kesim arasında bir çatışma potansiyeli giderek artmaktadır. ABD’nin ve ortaklarının getirdiği demokrasi: Kontrolden çıkan Irak’ta kanlı bir hesaplaşmanın zeminini oluşturmuştur.
Eli ve diliyle bu sürecin yanından olanların demokrasiden bahsetmeleri gülünçtür. “Demokratikleşme paketi” kan kustuğu halde medeniyetler arası ittifaktan ve diyalogdan bahsedenler sadece aklımızı değil, vicdanımızı aşağılıyorlar. İslâm’ı siyasetin ana unsuru yapan aydınların ve siyasîlerin “Biz değil, o yaptı”, ya da “Biz, demokrasi gelsin diye dini-siyasî örgütleri destekledik” veya “Zalim idarecilere karşı tavır aldık” şeklindeki gerekçelerle iç çatışmaya çekilen coğrafyada yapılan katliamı meşrulaştırmaları zulme bahane üretmekten başka bir şey değildir.
Meşru bir hedefe, gayr-i meşru bir yolla ulaşılamaz. Ulaşılsa da bu meşru olamaz. Haçlı tasalluta kurban edilen bir coğrafyadan hiçbir hayırlı netice elde edilemez. Aksini iddia eden varsa biliniz ki o, bu coğrafyayı kana bulayan aktörlerin ve ortakların sözcüsüdür.

