16.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1115

“El-Hediyyetü’l-Hamidiyye”

0

Yusuf Ziyaeddin Paşa, Mutki kaymakamı iken “El-Hediyyetü’l-Hamidiyye” adlı Kürtçe-Arapça bir sözlük hazırlar. Bu eser, 1310 (1894) yılında İstanbul’da basılır. (Prof. Dr. Saime İnal Savi, Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın “El-Hediyyetü’l-Hamidiyye”sinde Osmanlıca-Türkçe Taraması, Ankara-1993 s. IV) Paşamız, bu değerli çalışmasıyla bir asır önceki Güney Doğu Anadolu’nun küçük bir bölgesini (Bitlis ve Siirt civarları) adeta, her şeyiyle gözler önüne sermek ister. (a.g.e. s. V)

Fakat bu güzel eserinde düşündürücü noktalar var! Sözlüklerde, kelimelerin karşılıkları kelimelerle verilmesi gerekirken, -ne hikmetse- yer yer kelimelerin tarifi / tanımı yapılmıştır. Halbuki kelimeyi, açıklayıcı cümleyle karşılamak nadir ve zaruri hallerde yapılması gereken bir husustur (a.g.e. s. IV).

Ayrıca sözlüğüne, alışılmışın dışında çok sayıda (266 adet) yer adı alması ve bu adların, yöreyi coğrafi olarak sınırlaması, üstelik sözlükte verilen kadın ve erkek adlarıyla, bütün özel isimlerin sayısının 326’yı bulması çok manidar (a.g.e. s. V).

“El-Hediyyetü’l-Hamidiyye,” Mehmet Emin Bozarslan (-1968’lerde- Tekirdağ, Şarköy müftüsü olan zat olsa gerek) tarafından Arapça kısmı Türkçe’ye çevrilerek “Kürtçe-Türkçe Sözlük” adı ile 1978 yılında yayınlanır (a.g.e. s. IV).

Yukarıda Yusuf Ziyaeddin Paşa’dan, sözlüğünde geçen kelimelere, karşılık verme yerine tarif / tanım getirmiştir diye bahsetmiştik. İşte bu husus, Mehmet Emin Bozarslan’da had safhada olup, son dereceye ulaşmıştır. Mesela Berber yerine, başları traş eden kimse, Casusluk yerine, birisine yaptığı işte gizlice yapılan yardım gibi. Ki bunların sayısı çok fazladır (a.g.e. s.V).

Daha da enteresanı 5452 kelimeden oluşan “El-Hediyyetü’l-Hamidiyye” adlı lugatte geçen 516 kelimeyi, Mehmet Emin Bozarslan, tercüme ettiği eserine almamış ve bundan hiçbir şekilde söz de etmemiştir (a.g.e. s. VI).

Sn. Saime İnal Savi’ye göre çeviri sözlüğe Aktepe, Demirci gibi Türkçe köy adları, İnan (-mak), Kes   (-mek) gibi fiil kökleri, Kalın, Kamış v.b. gibi kelimeler, Türkçe -çi eki ile biten dilekçi, falcı gibi kelimeler ve abıd(aabid), acız(aaciz), bostan gibi Arapça ve Farsça kelimeler de alınmamıştır (a.g.e. s. VI).

Yine tercüme ettiği sözlükte geçen Arapça kökenli kelimelerin yüzde 83, Türkçe asıllı olanların da yüzde 80’inin menbaı, maalesef belirtilmemiştir (a.g.e. s. VI-VII).

Bütün bunlar bir tarafa, mütercimin, Türkçe’nin en işlek eki olan  -çi  üzerindeki tasarrufuna ne demeli? Bu eki taşıyan kelimelerin bir kısmını çeviri metne almadığı yetmiyormuş gibi, orijinalinde       -çi eki almış olan kelimeyi, ekini, Farsça  -çi  manasına gelen  -ker şeklinde değiştirerek almıştır.

Mesela Sünnetçi olan Sınetçi’yi Sınetker’e, bakırcı demek olan Sefarçi’yi Sefarker’e dönüştürmüştür (a.g.e. s. IX).

Bütün bu sayıp döktüklerimizden, Doğu ve Güney Doğu’da Türk unsur ve medeniyet eserlerinden bir iz bulunmadığı intiba ve izlenimi vermek gayesi güttüğü akla geliyor! Halbuki Ahlat, Gevaş ve Doğu Beyazıt gibi nice şehirlerimizdeki, Selçuklu ve Osmanlı’nın diktiği abidevi taştan tapular, halen ayakta olup, bu çeşit saptırmalara, hadi canım sende, der gibiler.

X

Velhasıl, Türkiye’yi bölüp parçalamak için, her yola başvuruluyor! Her yol deneniyor! Gaye için,her şey meşru ve mübah sayılıyor! Menfur amaçlarına ulaşmak için, ne tarih gerçeklerine itibar ediyor, ne dil hakikatini umursuyor, ne dini hesaba katıyorlar! Ne Allah’tan korkuyor, ne kuldan utanıyorlar!

Yalnız bir hususu unutuyorlar! Allah’ın bu milletin yanında olduğu gerçeğini…Evet Türk Milleti Allah’ın tutuşturduğu bir meş’aledir. Binaenaleyh üflemekle sönmez. Allah istemedikçe asla söndürülemez.  

 

 

 

 

228 – 229

 

 

Demokrasi ve İslam -1

Öncelikle şunu belirteyim ki bu yazıyı baştan sona dikkatlice okumadan beni doğru anlamanız mümkün olmaz.

“Leküm dinüküm veliyedin” ‘Sizin dininiz size bizim dinimiz bize’  (Kafirun süresi A 6)

‘Bir insan kendisi için sevip istediğini başkaları için sevip istemedikçe hakiki Müslüman olamaz’ Hadisi Şerif.

Buraya dönmek üzere bir nokta koyalım.

Her şeyin benzer ve farklı tarafları vardır.

Öncelikle İslamı da Demokrasiyi de doğru tanımak gerekir.

Önce farklı taraflarını yazalım.

Bunun için İslam’dan başlayalım.

İslam

1 – İlahi kaynaklıdır

2 – Vahye dayanır.

3 – Sadece yerin üstünü değil altını da ilgilendirir.

4 – Doğum öncesiyle başlar ölüm sonrasıyla devam eder.

5 – Helal – haram; sevap ve günah kavramları söz konusudur.

6 – Yasalar naslara (kitap ve sünnete) uygun olarak hazırlanır.

Demokrasi

1 – Beşeri kaynaklıdır.

2 – İnsan aklının ürünüdür.

3 – Sadece yerin üstünü esas alır, mezara kadar geçerlidir.

4 – Dünyada başlar dünyada biter.

5 – Helal – haram; sevap ve günah kavramları söz konusu değildir.

6 – Yasalar akıl mantık ve yapanların hesabına uygun olarak hazırlanır.

Bunlar farklı yönleri.

Benzer yönü ise her ikisinin de akıllı insanları muhatap kabul etmesidir.

İslam demokrasiyi dışlar mı?

Bu iki kavram tamamen bir birlerine zıt mıdır?

Bütün bu farklılıklarına rağmen bir arada bulunma imkânı yok mudur?

Duruşunuza ve bakışınıza bağlı.

Nasıl bakarsanız öyle görürsünüz

Bunlar bir birinin antitezi değildir.

Bende sentez yapmaya çalışmıyorum.

İslam akıllı insanı muhatap alır.

Aklın görevi düşünmek yorumlamak ve gerçekleri ortaya koymaktır.

Yoksa minareye kılıf uydurmak değildir.

Şimdi dönelim başta yazdığım ayete,

Ayette Allah(cc) ne buyuruyordu?

‘Sizin dininiz size’

Bu ayet İslam’ın karşı tarafa bakışını yansıtır.

Sizin inancınız, yaşantınız, ibadetleriniz, giyiminiz, kuşamınız, değerleriniz, kutsallarınız bizimkilerden farklı olabilir.

Bu konularda biz size karışmayız.

Hatta Allah(cc) başkalarının kutsallarına saygısızlık yapmayı bile yasaklamıştır.

Biz size, sizin değerlerinize müdahale etmeyeceğiz, saygısızlık yapmayacağız.

İnancımız açısından başkalarına saygı onların yanlışlarını benimsemek ve kabullenmek değildir.

Saygı ortak yaşama kültürüdür.

Bizimde sizden beklediğimiz inanç, ibadet, yaşam biçimi, eğitim öğretin hak hukuk ve özgürlükler konusunda size gösterdiğimiz saygının sizin tarafınızdan da bize gösterilmesidir.

Demokrasi dediğimiz sistemde bu değil midir? Bu sosyal içerikli bir ayetle Kur’an’ın olaya bakışıdır.

Şimdi birde hadisi şerife göz atalım.

‘Kendin için istediğini başkaları için istemedikçe hakiki mümin olamazsın.

İnsan kendisi için ne ister.

Buradaki başkaları ifadesi sizin inanç ve düşüncenizden olabildiği gibi size tamamen zıt bir inanç düşünce yaşantı ve değer sistemlerine de sahip olabilirler.

İmkânları ölçüsünde her türlü dünyevi nimetten faydalanmak ister.

Daha iyi yaşam standartına kavuşmak ister.

Başkalarının yararlandıkları her türlü hak ve özgürlüklerden yararlanmak ister. Buda onun en doğal hakkıdır.

Kendinize layık gördüğünüzü başkalarından kıskanırsanız.

Kıskanmakta ne demek hatta onlara yasaklarsanız.

Bu Müslüman’a yakışan bir tavır olmaz.

Peygamber (sav) bu hadisi ile insanların sosyal olmasını, paylaşmayı bilmelerini, bencil, kıskanç ve yasakçı zihniyetten uzak olmalarını istemektedir. Hayat paylaştıkça güzeldir.

Fakat insanlar çoğu zaman hayatı bir birlerine zehir etmekten hoşlanıyorlar. Bu hadisten mülhem şöyle desek yanlış mı olur acaba?

‘Kendisi için istediğini başkaları için istemeyen insan (yâda insanlar) demokrat olmaz(lar).

Yazının başında dedik ya durduğunuz ve baktığınız yere göre değişir. Bu mantıkla olaya yaklaştığınız zaman insan hem dindar olur hem de demokrat olur. Mesele dolma biberin içerisini neyle doldurduğunuza bağlı. İnsanları Allah ile devlet arasında bir tercihe zorlarsanız bu yanlış olur. Bu milleti rahat bırakırsanız hem devletine hem de inancına sahip çıkar.

İslam’da en geniş manada inanç ve ibadet hürriyeti vardır. Bunu peygamberimizin zamanında görmek mümkün olduğu gibi İslam

tarihinde de görmek mümkündür.

Bir gün Necran’lı Hıristiyan bir heyet Mescid-i Nebi’de Peygamberimiz(sav) ile görüşürlerken heyet lideri ibadet vakitlerinin geldiğini söyler ve ibadet için müsaade ister. Müslümanlar kendi ibadetlerine başkalarının engel olmasını istemedikleri gibi kendileri de başka inanç sahibi insanların ibadetlerine de engel olmazlar.

Bunun için Peygamber (sav) o heyete ibadetlerini Mescid-i Nebi’nin içerisinde yapmalarına müsaade etmiştir.

Evet, kendiniz için istediğini başkaları içinde istemek,  kendiniz için istemediğinizi başkaları içinde istememek. Müslüman’a yakışan bu değil mi? Demokrasi denilen de bu değil mi?

Devam edecek

Bizim İdealimiz

Bir milletin hayatında rol oynayacak daha yeni ve eskisine nispeten fevkalade bir değişiklik yapmak üzere ileri sürülen bazı fikirler içtimai ideallerden sayılır. (FICHTE) milliyet idealini her fikrin üstünde görmüş, (MARKS) bunun zıddı komünizmi ideal olarak düşünmüş (HİTLER) ise nasyonal sosyalizmi meydana getirmiştir.

Fakat bizim idealimiz ne faşizm, ne sosyalizm, ne beynelmilelcilik ve nede insanlık düşmanı komünizmdir. Ancak atalarımızın bıraktığı değerli gelenekler yolunda ilerleyerek milliyetçi kalmaktadır.

Her şeyden önce şunu bilmeliyiz ki her ideal milletleri doğru yola götürmediği gibi bazen de onların kahrına en büyük sebep olur. Milliyetçilik en eski bir ideal daha doğrusu ideolojidir. Tarihin binlerce yıllık mazisi milli varlığın cemiyet hayatında en esaslı, en faydalı prensip olduğunu ispat etmiştir. Geçmiş devirlere bakalım en fazla payidar olan milletler milli benlik ve geleneklerini unutmayan ona bağlı kalanlar, zevk, sefa yüzünden benliğini unutmuş her gördüğü bir saçmalığı benimsemiş millet düşmanı cemiyetlerin en fazla birkaç sene yaşayıp, esarete hatta isimleri bir daha anılmamak üzere mahkûm olduklarına tarih sayfalarında şahit oluyoruz.

Şurasını belirtmek istiyorum ki senelerdir bütün insanlık çölde günlerce susuz kalmış bir kervanın suya koşması gibi milliyete doğru koşuyor. “Milliyet iradesi asrımız tarihinin zembereğidir.”

Millet cemiyetlerin refahı, saadeti yükselmesi için en temiz en saf şehitler kanı ile yoğrulmuş öz bir macun haline gelmiş idealdir. Türk genci işte senin idealin milliyet, vatan, Türkçülük mefhumlarıdır. Damarlarında Türk kanı taşıyan her gencin yegâne ülküsü de bu olmalıdır. Türk genci sakın bir takim boyunları tasmalı köpekleri ulumasından kurt sanma; sakın bir iki soysuzun yaldızlı kelimeleri karşısında tehlikeli ideolojilere aldanma. Türklük seni ilk insan âleminden aldı son insan âlemine kadar götürecek buna asla şüphen olmasın.

Türkoğlu Türklük asırlar boyu yaşadı ve gene senin vatan uğrunda hiçbir gayretten dönmeden, yılmadan çalışman sayesinde ta kıyamete kadar yaşayacak.

Allahın zulmünden başka, hiçbir kuvvetin Türkleri asla mağlup edemeyeceğini bundan 1300 yıl önce Bilgehan Orhun Kitabelerinde ki şu sözleri ile en olgun bir şekilde söylemiştir. Türk Oğuz Beyleri millet işitin; Yukarda ki gök çökmedikçe, aşağıdaki yer delinmediği takdirde Türk Milleti senin ilini, töreni kim bozabilir? Demesi bizim asırlarca yaşayacağımızın en büyük bir milli delilidir.

Biz Fatihin, Oğuz Han’ın neslindeniz. Allah Türk Milletini dünya asayişini düzeltmek için yaratmıştır. Bu millete de Türk adını verdi.

Hazreti Muhammet Peygamberimizin şu sözü kaydetmekle ” Türklerin harpçı bir millet olduklarını belirtmek için “Benim bir ordum var, ona Tük adını verdim. Onları doğuda yerleştirdim. Bir millete kızarsam Türkleri o millet üzerine musallat kılarım” 

Ey şerefli Türk evladı bu unvan yetmiyor mu?
Ey Türk Milleti titre ve kendine dön.   

Öğretilmiş Lümpenlik ve Halkı Adam Etme Senaryoları – I

 

                                                                                                                                                                                                          “Siz bir akrepsiniz bayım..” [1]

Gülizar ilk defa ‘Şeher‘e gelmiştir. Her nasılsa yolu Boğaz‘da bir yalıdaki partiye düşer. Onu gören mini etek­li pon-pon kızlar ve cicili – bicili oğlanlar şalvar ile eşarba bakıp kıkırdarlar.

 Bir defasında Şaban lük(ü)s bir restorana gider. Kuru fasulye ve soğan ısmarlar. Ekmeği büyük bir lokma yapıp suyuna banar. Soğanı eliyle bi güzel kırıp cücüğünü çıkarır. Istakozlu beyler, şampanyalı hanımlar; herkes yemeğini bırakmış, gizli bir işbirliğiyle ona bakıp gülmektedir.

 Bir başka defa Ramazan döner kapıya takılır. Bayram, yanlışlıkla p(i)laja girer. Emine otobüste tacize uğrar. Döndü hâlâ Gayseri ağzıyla konuşmaktadır.

 Bir başka, bir başka..

 Sığınmacı hayvan(!)lar,[2] Lümpen gurbetçiler, despot toprak ağaları,[3] dedikoducu teyzeler, aklı uçkurunda amcalar, envaî kötülük hacılar / hocalar,[4] su katılmamış yobazlık ve çağdaşlığa genetik karşı çıkma alışkanlığındaki adam olmaz halk.

 Alaturka ve kahretsin tüm çabalara rağmen Türk gibi yaşamaya iyi – kötü devam eden o ilkel sürü.

 Onları onlara rağmen kurtardığımız / kurtaracağımız için her şeyi hak ediyorlar. Köylü, yoz, câhil, kıro, ma­ganda, zonta, vs. vs.

 Ağzı lahmacun kokan, gecekonduda oturan, geri kafalı yoksul ve düşkün, lümpen proleter yada homoarabescus.

 Birileri suyun başına oturmuş ha babam senaryo uyarlıyor. Hem de alafranga aparmalarla..

 Astıkları astık, kestikleri kestik. Cellâdınıza ‘az kibar ol‘ deseniz kafanıza demediğini bırakmıyorlar.

 Bunlar suyun başına taharetsiz oturarak suyu da pisletip bulandırdılar. Nihat Genç‘in tari­fiyle; “Bunları tanıyorum; bir koyun sürüsü mağaralardan inip medya köşelerine geçti, hepsi bu.

Bunlar var ya bunlar; ‘Ah Şu Bizim Karabıyıklarımızdan bile iğrenerek Demir‘li, Taş‘lı kitapları karalamışlardır.

 İnce Memet‘li bardaklara doldurdukları Thilda şarabıyla Yaşar‘lar. Genelde onların Adı Kırmızı‘dır. O bir Âtıf filmidir ve ahlâkın apışarası ağdalanmıştır.

 Beyoğlu‘nda kanyakla karışık şiirleri vardır. En sevdikleri mısra “Yüzyıllarca namussuzluk yapmaktan bıkmadın mı namus?“tur.[5]

 

 


[1] Mevzuat Ötesi Düşler’den (Süleyman Pekin)

[2] Otobüs filmi

[3] Yaşar Kemal romanları

[4] Vurun Kahpeye romanı

[5] Sezen Aksu

Füze Kalkanı

0

Amerika Savunma Bakanlığı Pentagon “ABD tarafından NATO’ya tahsis edilen erken uyarı radarının Türkiye’de konuşlandırılacak olmasından memnun olduğunu, Türkiye’ye yerleştirilecek olan AN/TPY-2 Radarının balistik füze savunma sistemiyle donatılmış Amerikan Donanması’yla entegre olacağı, radara ev sahipliği yapma kararı alan Ankara’nın bu sayede ABD ve NATO’yla ilişkilerini güçlendireceği” açıklamıştır. Zaten ABD yıllardan beri bu projeyi hayata geçirerek, başta İsrail olmak üzere Ortadoğu’daki çıkarlarını daha iyi korumak istemektedir. Önce eski doğu bloğu ülkelerini kullanmak isteyen ABD, Rusya’nın tepkisiyle karşılaşınca rotayı Türkiye’ye çevirmiştir. İlkin hedef olarak “Suriye ve İran’ı” gösteren ABD, Türkiye’yi ikna edebilmek için anlaşma metinlerinden bu iki ülkeyi çıkarmıştır. Bu durum Türk tarafınca kamuoyuna büyük bir zafermiş gibi lanse edilmiş, ancak Sarkozy “biz kediye kedi deriz” diyerek; Batı Dünyası’nın gerçek niyetini ortaya koymuş ve ilk günden beri amacın İsrail’i muhtemel İran saldırılarından korumak olduğu anlaşılmıştır. Zaten anlaşma metninde ülke ismi geçmemesinin hiçbir anlamı yoktur. Neticede; NATO’nun 2010 Lizbon Zirvesi ile Türkiye bir kez daha “batının ileri gözcü karakolu” olmayı kabul etmiştir. ABD Radar Sistemini “NATO kılıfı giydirip, Türkiye gibi Müslüman bir ülkede” konuşlandırarak; hem küresel tepkileri azaltmış, hem de Bush’un “Haçlı Seferleri” sözlerini yumuşatmıştır. Ancak ABD-AB-İngiltere ve İsrail açısından olumlu olan bu durum, bizim açımızdan şimdiden ciddi sıkıntılar doğurmuş ve akla “Batılı Ülkelerin, Türkiye’nin İsrail’e karşı bu kadar sertleşmesine, füze kalkanı projesi hatırına göz yumduğunu” getirmiştir. Çünkü Türk Halkı hala “Çek Cumhuriyeti ve Polonya’nın dahi karşı çıktığı Radar Sisteminin ülkemiz yerine; İran Füzeleri’nin menzili dışındaki bir NATO ülkesinde konuşlandırılmadığını” anlayamamıştır.

Türkiye’nin “başta ABD olmak üzere Batılı Ülkelerin baskısı ile” Libya’ya düzenlenen harekâta müdahil olması, sert açıklamalarla Suriye’nin üstüne gitmesi ve Malatya-Kürecik Beldesine NATO’nun füze erken uyarı sistemini (Füze Kalkanı için radar) kurması; hem İran ve Suriye gibi komşu ülkelerle ilişkileri germiş, hem de Çin ve Rusya’nın kurduğu Şanghay İşbirliği Örgütü ile bizi karşı karşıya getirmiştir. Türkiye “tarih bir tekerrürden ibarettir, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi” sözlerinden ders almamış, Batı ile Doğu arasında kalmış, muhtemel bir 3. Dünya Harbinde safını çok erken belli ederek husumeti üzerine çekmiş ve iki gemi yüzünden 1. Dünya Harbine giren Osmanlı gibi “dünyada kutuplaşmalara neden olan” iki radar yüzünden savaşın eşiğine gelmiştir. Rusya bu gelişmeleri Batı Dünyası’nın kendisine karşı bir “çevreleme harekâtı” olarak görmüş ve Suriye krizinden sonra Akdeniz’e Uçak Gemisi göndererek tepki vermiştir. İran Füze Kalkanı’nın kendisine karşı kurulduğunu iddia ederek Türkiye’yi sert açıklamalarla uyarmıştır. Sonuç itibariyle komşuları olan Rusya ve İran’la “enerji, ticaret, güvenlik vb.” birçok konuda çalışmak zorunda olan Türkiye, son derece zor bir durumda kalarak sandviç olmuştur. Elbette bu gelişmelerden yine İsrail karlı çıkmıştır.

Bu süreçte Hükümet, Halkı “Füze kalkanı bir NATO projesidir, biz de NATO’nun kurucu üyesi olarak bu projeye katkı sağlamak zorundayız” diyerek ikna etmeye çalışmıştır. Ancak soğuk savaş yıllarında Rus Rüzgârına karşı, ABD Duvarı olarak kurulan NATO’nun, artık pek fazla kıymeti harbiyesi kalmamıştır. Dolayısıyla şimdiden ciddi sıkıntılara neden olan “Radar Sistemi” bir an önce kaldırılmalı ve güvenliğimizi tehlikeye atacak bu denli önemli bir konu “Anayasa gereği” TBMM’nde görüşülerek, halk oyuna sunulmalıdır. Çünkü Anayasanın 92. maddesine göre “yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi” TBMM’ne aittir. Kamuoyuna yeterince bilgi verilmeden, oldu bittiye getirilerek ve meclisten kaçırılarak imzalanan Füze Kalkanı Anlaşması; Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmemekte, güvenlik ihtiyaçlarına cevap vermemekte ve dış politikada taviz verildiği izlenimi doğurmaktadır. Türk Milleti’nin muhtemel bir füze saldırısından zarar görüp görmeyeceği de bilinmemektedir. Zaten bu konuda teknik bir güvence verilemeyeceği de açıktır. Ayrıca füze kalkanının insan sağlığına zararlı olduğu da, bilimsel çalışmalarla ispatlanmıştır.

Sonuç itibariyle komşularla sıfır sorun diye yola çıkan Türkiye “işbirliği ve dayanışmayı arttırarak bölgesinde istikrar ve barış alanı yaratma hedefi yerine” Batı ve NATO eksenine iyice kaymıştır. Türk dış politikasındaki bu hızlı değişim; Türkiye’nin güvenirliğine ve bağımsız bir güç olduğu imajına büyük zarar vermiştir. Batılıların Arap Baharı devamında “Suriye’ye harekât düzenleme ve askeri tampon bölge oluşturma” niyetleri de çok tehlikelidir. Batılı Ülkeler veya destekledikleri Türkiye gibi bölgesel bir güçle yapılacak bir dış müdahale; Suriye’yi iç harbe veya parçalanmaya sürükleyebilir ve ALLAH korusun Ortadoğu’yu karıştırarak 3. Dünya Harbine neden olabilir.

Türkiye dünyanın kaosa sürüklendiği bu sancılı dönemde milli ve dik bir duruş göstermeli, Emperyal Güçlerin taşeronu ve NATO’nun çöplüğü olmamalı, batı güdümlü politikaları ivedilikle terk etmeli, kutuplaşmalara neden olan Radar Sistemi ile İncirlik Üssü’nü kapatmalı, Afganistan-Lübnan ve Filistin’de görev yapan Barış Güçlerini geri çekmeli, Avrupa’nın PKK’yı destekleyen-Fransa’nın “Ermeni Soykırımını inkar edenleri cezalandıran” hasmane tavırlarından ders alarak NATO ve AB’nden çıkmalı, bölgesel ittifaklara önem vererek etrafında güvenli bir çember oluşturmalı, Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu ve Orta Asya’yı içine alan bir coğrafyada Türk Ortak Pazarı kurmaya çalışmalı ve önümüzdeki süreçte tarafsız kalarak; Batı ile Doğuyu barıştırma gayreti içine girmeli ve muhtemel bir 3. Dünya Harbini önlemeye çalışmalıdır.

Yeni Anayasa Yapılması Yeni Cumhurbaşkanı Seçilmeden Mümkün Değil

Yeni Anayasa hazırlıklarının bir netice vermesi mümkün mü? Kanaatimce Türkiye seçimle gelecek ilk Cumhurbaşkanını belirlemeden bu mümkün olamayacak. Bu sonucu çıkarmamın gerekçelerini paylaşınca belki siz de bana hak verirsiniz.

DIŞ ŞARTLAR: Füze Kalkanı projesi kapsamında Malatya Kürecik‘te radarlar konuşlandırılırken yeterince tartışma ortamı yaratılmadı. Gelişmeler konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olmakta.

Füze Kalkanı sisteminin düğmesi Almanya’daki NATO hava üslerinde olacakmış. Radarların sağlayacağı istihbaratın ne kadarının diğer ülkelerle paylaşılacağı konusunda Türk makamları bilgilendirilecekmiş.”

Bu sistemin İran füzelerine karşı İsrail‘i korumak için yapıldığı sır değil. Haberde geçen “diğer ülkelerle paylaşım” konusu, herhalde radarlardan elde edilen bilginin öncelikle İsrail ile paylaşılmasını ifade ediyordur. Bu ifadeden benim anladığım şu: NATO, diyelim ki bu bilgileri İsrail’e vermek istedi, bunun için Türkiye’nin onayını almayacak ve hatta görüşünü bile sormayacak, sadece işlem bittikten sonra bilgi verecek.

Bu arada ABD’nin Irak’a müdahalesinin öncesinde yaşanan senaryoya benzer gelişmelerle dünyada İran’a karşı bir kamuoyu oluşturma çabaları devam ediyor.

Washington Post gazetesi yazarı David Ignatıus (Davos’ta “van minut” çıkışına sebep olan moderatör) ABD Savunma Bakanı’nın “İsrail’in İran’ı nisan, mayıs veya haziran’da vurma ihtimalinin çok güçlenmesinden endişe ettiğini, ABD’nin bu müdahaleye karşı olduğunu” yazdı. ABD Savunma Bakanı Panetta bu yazıda verilen bilgiyi yalanlamadı. Böyle haberlerin bilinçli bir sızdırmayla yazıldığından şüphem yok.

Milli Görüş’ün önemli ismi Oğuzhan Asiltürk de “ABD İran’ı işgal edecek, TSK içinde bu işgale karşı çıkacak vatansever askerleri Ergenekon operasyonu ile tasfiye etti” açıklamasını yaptı.

İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak‘ın “İran nükleer tesislerini dağlara oyulan sığınaklara gizliyor. Dünya askeri seçeneğe hazırlanıyor. Yaptırımlar başarısız olursa harekete geçmeyi düşünmek gerekir” şeklindeki beyanatını da eklerseniz bölgemizin çok kızışmakta olduğunu anlarız.

Bölgemiz dedim, çünkü Suriye ve Irak‘ta da durum vahim. Suriye’de karışıklığı artırmak için dış destekler olanca yoğunluğuyla devam ediyor. Türkiye de muhalif güçlere çok ciddi destek vermekte. Ancak Rusya ve Çin, Esad yönetiminin yanında. Esad yönetimini kınayan BM Kararı Rusya ve Çin‘in vetosu yüzünden çıkamadı. Ayrıca İran, Irak’lı Şiiler ve Lübnan Esad’ın tarafında.

ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra dengelerin yerine kolayca oturmayacağı, İran’ın üzerinde çok etkili olduğu Şii Araplar ile ABD güdümündeki Sünni Kürtlerin arasında ihtilafların bir çatışmaya dönüşmesi bir kıvılcıma bakmakta. Türkmenler arada kıskaçta.

Füze Kalkanı Projesi tamamlanmadan ABD’nin İran’la bir savaş başlatması bana mantıklı gelmiyor. Füze kalkanının karadaki füzesavarları 2015’de Romanya’ya, gelişmiş durdurucuların ise 2018’de Polonya’ya yerleştirilmesi öngörülüyor. Gerçi bu ara dönemde Malatya Kürecik radarıyla, Akdeniz’deki füze sistemi taşıyan ABD donanması entegre olarak, muhtemel füze saldırısına karşı devrede olacakmış. ABD seçim sürecini de dâhil edersek kara füzesavar sistemi tamamlanıncaya kadar, İran’a bir müdahale olmaz gibi görünmekte.

Büyük Ortadoğu Projesi‘nin bir yapbozun parçalarının birleştirilmesi gibi teker teker aşamalı olarak yürütülmekte olduğunu, bunun ABD’nin bir devlet politikası olduğunu ve iktidarlara göre değişmeyeceğini hesap etmek lazım. Zamanlama konusunda bilinmezlik olsa da Suriye, Irak ve İran’da bir şeyler yapılacağı muhakkak. Acaba Türkiye için düşünülen ne?

Türkiye’nin Sevr şartlarına döndürülmesinin ABD ve AB’yi yönetenlerin bir kısmının hayali olduğuna şüphe yok. Lozan‘ı onaylamamış ABD ile kerhen imza atmış AB ülkelerinde bölünmüş ve küçülmüş bir Türkiye arzulayanları göz ardı edemeyiz. Kısa vadede bölmek mümkün olmasa bile ülkemizin Güneydoğusunda, Irak’ın kuzeyindeki Barzani yönetimine benzer “özerk” bir “federe devlet” kurmak isteniyor. BDP’li yöneticilerin beyanatları bile bu kesimin böyle bir oluşum için ne kadar cesaretlendirildiğini göstermeye yeter.

Böyle bir ortamda Türkiye “Yeni Anayasa” yapabilir mi?

İÇ ŞARTLAR: Bu dış şartların yanında iç şartları da düşünmek zorundayız. Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilmek istiyor. Gönlünde, seçimle gelen ilk Cumhurbaşkanı olmak, ilk turda seçilmek ve karizmasını da kullanarak partisindeki ağırlığını da muhafaza ederek çok güçlü bir Cumhurbaşkanı olmak hevesi yatıyor olmalı. Bir siyasi için normal ve insani bir tavır bu.

Yeni Anayasa’da tartışmalı olan mevcut Anayasa’daki ilk üç maddenin değişip değişmemesi.

AKP içindeki bu maddelerin korunmasını isteyenlerin ikna edilmesi Tayyip Bey için çok zor olmayabilir. Ancak bu maddelerin değiştirilmesi için CHP ile anlaşması zor, anlaşsa bile CHP ile işbirliği yapılmasına karşı çıkacak muhafazakâr ve milliyetçi kesimden Cumhurbaşkanlığı seçiminde oy alması riske girecek.

MHP ile işbirliği yaparak bu değişikliği yapmayı başarması kendisi için en risksiz durum. Ancak bu konuda MHP’nin taviz vermesi ve ilk üç maddenin değiştirilmesine onay vermesi mümkün değil.

Başbakan Erdoğan, MHP’nin tamamının, CHP’nin büyük kısmının muhalefetine rağmen, BDP ve CHP’den bazı milletvekillerinin desteğiyle hazırlanacak Yeni Anayasa‘yı referanduma götürmek, oradan alacağı bir güçle Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girmek isteyebilir mi? Bu tam bir kumar olur.

Erdoğan‘ın böyle konularda karar verirken kamuoyu anketlerine ne kadar itibar ettiğini de unutmamalıdır. Anayasa’nın ilk üç maddesinin de değiştirilerek bir özerk Kürt Bölgesi oluşumuna imkân verecek Anayasal altyapıya karşı, halktan bir tepki görmezse bu riski göze alabilir mi?

Kanaatimce Başbakan Erdoğan da bir özerk Kürt Bölgesi oluşumunu istemez. Ayrıca “bu meselenin başka türlü bitmeyeceğine” dair propagandanın etkisiyle yaptığı açılımların, meseleyi çözmek yerine azdırdığını da gördü. Ancak Apo’yu tecrit etme, terörle mücadeleyi etkinleştirme ve KCK operasyonlarındaki kararlı tavırları, bir köklü politika değişikliği mi, yoksa pazarlık gücünü artırma gayreti mi henüz net değil.

Bu halde en akılcı yol böyle konuları zamana bırakmaktır.

Bu durumda Başbakan Erdoğan’ın “Yeni Anayasa” konusunda “muhalefet kaçtı” diyebileceği bir ortam yaratması, bu konuyu Cumhurbaşkanı seçildikten sonraki şartlara göre değerlendirmek istemesi kuvvetle muhtemeldir.

 

 

Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI Osmanlı’nın Iskân Politikasını, Fetihlerin Kültürel ve Siyasî sebeplerini konuştuk

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI İle Tarih Sohbetinin İkinci Bölümünde; Osmanlı’nın Iskân Politikasını, Fetihlerin Kültürel ve Siyasî sebeplerini konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, Anadolu’dan Rumeli’ye nüfus iskânı yaparken yerli halkın durumu ne idi?
Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece şehirler dışında yaşayan Hıristiyan halk, Balkanların daha iç bölgelerine ve dağlık kesimlerine doğru hareket etmişlerdir. Fütuhat sırasında köy ve kasabalarını terk ederek başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan büyük ölçüde Türkmen unsuru nakledilmiştir. Bu göç harekâtı daha ziyade Bulgaristan’a doğru olmuştur. Köylü nüfusunu ayrıntılı olarak veren mufassal tahrir defterlerinde (*), Doğu Balkanlarda, Varna’dan Tuna’ya kadar uzanan bölgede Yörük köylerini, yerli Hıristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek kolaydır. Her şeyden evvel aslı Anadolulu olan Türk köylerinde, köy adları, baba-oğul adları, Müslüman-Türk adlarıdır ve bu köyler, yerli Hıristiyan-Bulgar köylerine göre genellikle daha ufak ve fakir köylerdir. Bulgar köylerinde birkaç Müslüman haneye rastlanmaktadır. Bunların İslâmiyet’i yeni kabul eden yerli Bulgarlar olduğu, baba adının Abdullah yazılması ile anlaşılmaktadır. Genel olarak Müslüman olan Bulgarlar, yine kendi köylerinde yaşamaktadırlar. Türklerin bölgeye göçleri ve yerleşmesi, Balkanların nüfus ve ekonomik şartları sebebiyle hızlı bir şekilde gelişmiştir.
Çetinoğlu: İskân politikasının ekonomik boyutu düşünülüyor muydu?
İnbaşı: Osmanlı Devleti’nde devletin gelirlerini artırmak amacıyla ve eski bir idarecilik ananesinin tecrübelerine dayanan basit ve pratik usullerle reayayı (*), en verimli sahalarda ve rasyonel bir şekilde çalıştırmak maksadıyla yapılan tehcir (*) ve iskânların yanında, yeni fethedilen harap bir memleketi şenlendirmek, askerî sevkıyatı ve erzak tedarikini kolaylaştıracak şekilde, yollar boyunca köyler ve kasabalar kurarak nakliyat ve seyahati teşkilâtlandırmak ve nihayet yabancı bir memlekette diğer düşman unsurlar arasına yerleştirecek Türk ve Müslüman muhacirler ile, siyasî ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de, devletin sürgün usulüne sık sık müracaat ettiği görülmektedir. Rumeli’nin iskânı hususunda alınmış olan tedbirlerin içinde en dikkati çekeni, bu bölgeye daha ilk günlerden itibaren külliyetli konar-göçer unsurların aktarılmış olmasıdır.
Çetinoğlu: İskân edilen nüfus üzerinde devletin gözetimi söz konusu mudur?
İnbaşı: Osmanlılar, Balkanlara nakletmiş oldukları bu gruplarla, yakından ilgilenmişlerdir. Eski Osmanlı kroniklerine (*) göre, Süleyman Paşa (*) tarafından Gelibolu ve havalisine yerleştirilen Türkmenler daha ziyade Karesi (*) bölgesinden getirilmiştir. Balkanlara adım atan Osmanlıların hızlı bir şekilde ilerlemesini kolaylaştıran sebep, coğrafî olduğu kadar siyasî olaylardı. Tuna vâdisi boyunca Osmanlıların ilerlemesi kolay olmuş ve kısa sürede Eflak ve Moldovya’ya kadar fetihler uzanmıştır. Bunun yanında Bizans’ın gücünü kaybetmesi, Bulgar kralları arasındaki saltanat mücadelesi ve Duşan’ın ölümünden sonra Sırbistan’ın Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmesi gibi siyasî olaylar, Osmanlı ilerlemesini hızlandırmıştır.
Çetinoğlu: Fetihlerin yalnızca askerî güçlerle gerçekleştirilmediği, başka etkenlerin bulunduğu iddialarını değerlendirir misiniz?
İnbaşı: Balkan yarımadasındaki hâkimiyetin hızlı gelişmesinin sosyal, kültürel ve siyasî sebepleri vardır. Zira Osmanlı Devleti, Bizans ve Haçlıların getirdiği feodal (*) toprak rejimi ortadan kaldırarak araziyi mîri (*) esaslar dâhilinde işletmeye koymuştur. Ortodoks halka geniş imtiyazlar tanımıştır. 16. asra kadar Balkan yarımadasındaki halkın çoğunluğu gayr-i Müslim idi. Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslam için savaşıyordu. Nitekim Balkanların Boşnak ve Arnavut gibi iki önemli grubu 15. Yüzyılın ikinci yarısında İslam dinine geçtiler.
Çetinoğlu: Dinî faktörlerin rolü oldu mu?
İnbaşı: Balkanların fethinden sonra bir tarafta doğu Müslüman ve Grek Ortodoks dünyası, diğer tarafta batıda Katolik dünyası olmak üzere aralarında çok güçlü bir rekabet vardı. 14. yüzyılın ikinci yarısından beri, bilhassa bu bölgeleri kontrolleri altında tutan Katolik güçler, Osmanlı yayılması ve yerli halk ile birleşip bütünleşmesi karşısında şaşkına döndüler. Bu şartlara göre Balkan Hıristiyanlarının Osmanlılarla barışı ve yakınlaşması politik bir durumu da ortaya çıkardı. İslamî kurallara göre sadece Müslümanların değil, Batı Hıristiyan dünyasının üç ana kolundan birisi olan Ortodoksların da bu birlikte yer alması, Osmanlıların Avrupa’daki yayılmasında etkili olmuştur. Fatih’in kendisini Ortodoksların hâmisi ilan etmesi ile bu politika, daha da güç kazandı.
Çetinoğlu: Bosna’daki Hıristiyanların özel bir durumu vardı…
İnbaşı: Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Üsküp’te (*) Grek Ortodoks kilisesinin yanı sıra, Yahudiler ve Katolikler de bir arada yaşamaktaydılar. Nitekim Bosna’da bulunan Fransisken Papazlarına temel insan haklarını veren ve onların Bulgaristan’da faaliyetine hoşgörü ile yaklaşan Fatih Sultan Mehmed Han idi.
Çetinoğlu: Rumeli fetihleri, Osmanlı gelişmesine nasıl tesir etti?
İnbaşı: Osmanlıların Avrupa’ya çok erken geçip yerleşmeleri, devlet bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir âmil oldu. Boş ve zengin topraklar bulup buralarda yerleşmek maksadıyla birçok göçebe unsurlar, fakir köylüler, Rumeli’nin zengin topraklarını elde etmek isteyen sipahiler, Orta Anadolu’dan ve Karesi (*), Saruhan, Aydın ve Menteşe gibi sahil beyliklerden Trakya’ya geldiler. Böylece Osmanlı Devleti Rumeli’den aldığı güçle sürekli kuvvetini artırdı.
Çetinoğlu: Osmanlı’nın Rumeli’de hızla yayılmasını sağlayan özel sebepler var mıydı?
İnbaşı: Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda bu kadar hızlı yayılmasının diğer bir sebebi de, bunun gerçekleşmesinde önemli rol oynayan tarikat şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin faaliyetleridir. Bu dervişlerin rollerini üç noktada toplamak mümkündür:
1-Fetihteki rolleri; Bu insanlar geçimlerini sağlamak için gönüllü olarak sefere katılıyorlardı. Bunlar Osmanlı Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup yanlarındaki, bazen 50-60 bazen de 150-200 kişilik derviş gruplarıyla beraber Bizans topraklarında birtakım fetihlere katılıyorlardı. Bunun en güzel örneklerinden birisi Geyikli Baba’dır. (*)
2-Türkleştirme ve İslamlaştırmada etkin rol oynuyorlardı. Bu dervişler geçimlerini temin ederken yerleştikleri yerlerde zaviyeler kuruyorlardı. Bu zaviyeler, ya kendileri tarafından veya beyler tarafından yaptıkları fetihlere karşılık olmak üzere, toprakları kendilerine vakfediliyor ve bu şekilde orada yerleşiyorlardı.
3-En önemli fonksiyonları ise, Osmanlı hâkimiyetinin meşrulaştırılmasıdır. Bu insanlar maiyetlerindeki dervişlerin dışında çok büyük kitlelere hitap ediyorlardı. Hatta Osmanlı yüksek bürokrasisi, yüksek askerî erkânı içerisinde de bunların müritleri olan kişiler vardı. Bu şeyh ve dervişler, Balkanlarda kurmuş oldukları zaviye ve tekkeler vasıtasıyla bölgenin gayr-i Müslim halkını etkiliyor ve âdeta Osmanlı ordusunun gelip bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda, halkı psikolojik olarak fethe hazır hâle getiriyorlardı.  Bu zaviye şeyhleri, dindeki müsamahalı tutumlarından dolayı Hıristiyanların daha kolayca ihtida (*) etmelerini sağladıkları gibi, fetih hareketlerine de katılıyorlardı.
Çetinoğlu: Fetihler, Türk-İslam kültürünün yayılmasını sağladı mı?
İnbaşı: Osmanlılar tarafından iskâna tâbi tutulan Türkmenler, Anadolu’dan Rumeli’ye dillerini ve kültürlerini de getirdiler. Bunların çoğu yeni isimler altında, yeni köyler ve yerleşim birimleri kurdular. Bu yönüyle Osmanlı fetihlerinin geçici macera ve çapulcu hareketi değil, kesin bir yerleşme ve yurt tutma gayesini hedeflediği aşikârdır. Dolayısıyla Balkanların fethi sırasında buradaki bazı muayyen bölgeler, yoğun bir göç ve iskân hareketine sahne olmuş, kurulan iskân birimleri ile boşalmış topraklar şenlendirilmiş ve işlenmeye başlanmıştır. Buralara iskân edilen Türkmenler, zamanla buralarda han, hamam, köprü, medrese, zâviye (*), imaret (*), tekke, cami ve mescit gibi Türk-İslam eserleri inşa etmişler ve böylece Balkanları bir Türk yurdu haline getirmişlerdir.
Sultan Birinci Murad’ı müteakiben Yıldırım Bâyezid döneminde Rumeli’nin Türkleşmesi amacıyla daha büyük ölçüde Türkmen unsurun nakledildiği bilinmektedir. Bu nakil sırasında, devlet tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla göçecek olanlara yurtluk (*), toprak, tımar (*) gibi imtiyazlar tanınmak suretiyle muhaceret teşvik edilmiştir. Yıldırım Bâyezid devrine ait ilk iskân kaydı 1400-1401 yıllarında tuz yasağına uymayan aşiretlerin nakledilmesi ile ilgilidir. Bu hususta Âşıkpaşazâde’de; (*) ‘…Saruhan ilinin göçer halkı var idi. Menemen ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde duz yasağı varidi. Anlar ol yasağı kabul etmezler idi. Bâyezid Han’a bildirdiler. Han dahi Ertugrıl’a haber gönderdi kim. Ol göçer evleri her ne kadar var ise iyice düzene alasın. Yarar kullarına ısmarlayasın. Filibe (*)  yöresine gönderesin. Ertuğrıl dahi atasının sözlerini kabul etdi. Ol göçer evlerü gönderdi. Geldi Filibe (*)  yöresine kondurdular. Şimdiki dem de Saruhan Beğlü dedikleri anlardır. Paşa Yiğit Beğ (*), o kavmin ulusu idi. Ol zamanda anlarun ile bile gelmiş idi.’ şeklinde bir kayıt vardır. Bu bölgeye yapılan iskân neticesinde, 1516 yılına bir Tahrir Defterinde (*) merkezi Tatarpazarı olan nahiyenin Saruhan Beyli adıyla kaydedilmesi, kuruluş aşamasında buraya yoğun bir Türk unsurunun yerleştirilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Yıldırım Bâyezid, Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük gayret sarf etmiştir. Nitekim Üsküp (*) ile Niş arasındaki araziye Müslüman Türkleri yerleştirmiştir. Timur’un Anadolu’yu istilasından sonra da göçler yoğunlaşmış, fetret devri (*) sırasında kuvvetli ve nüfuzlu Türk unsurlarını kendi yanlarına çekmek isteyen taraflar vasıtasıyla da, Rumeli’ye Türkmenler sevk edilmişlerdir. 1397’de Mora’da Argos’un fethinden sonra Anadolu’dan bir kısım Türkmen ve Tatar göçmenleri getirilerek Üsküp (*) ve Teselya civarına yerleştirilmişlerdi. Rumeli’ye nakledilenler arasında Tatarlar da bulunmaktaydı. Nitekim Kırım’da iktidar mücadelesini kaybeden Aktav Han / Aktay Han, kendine tabi akraba ve kabilesi ile Tuna’yı geçip Sultan Bâyezid’e iltica etmiş ve onun tarafından Filibe (*) havalisine yerleştirilmişti. Speros Vryonis bunu ‘tipik bir askerî fetih, fakat sayıca oldukça fazla etnik bir göçebe hareketi’ olarak yorumlamaktadır.
Çetinoğlu: Osmanlı’nın iskân politikasının özelliklerinden söz eder misiniz?
İnbaşı: Osmanlıların Balkanlardaki faaliyetleri ile ilgili olarak, meşhur tarihçi Lorga’nın ‘şaşılacak kadar hızlı tempolu’ dediği ilerlemesine, o çağların en önemli sosyal belirleyicisi olan din açısından bakılacak olursa, devletin topraklarında Avrupa’ya nazaran tercih edilecek bir hoşgörünün bulunduğu görülebilir. Nitekim Osmanlılara esir düşen Selanik başpiskoposu Grigorios Palamas, mektuplarında bâzen kendi girişimi ile önde gelen devlet ve din damları ile yapmış olduğu dinî tartışmaları anlatır. Bu tartışmalara hoşgörü ve uzlaşma havasının egemen olduğu görülür. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, 14. yüzyılın ortasından beri Osmanlı Beyliği’nde hüküm süren atmosfer, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen ortamı da doğrulamaktadır. Nitekim Balkanlar’daki şehirleşme sürecinin temel faktörünü, büyük Balkan tarihçisi Konstantin Jirecek; ‘Osmanlı rejiminde, küçük Balkan devletleri arasındaki sınırlar kalkmış, dolaşım ve ticaret kolaylaşmıştır.’ şeklinde ifâde etmektedir. Osmanlının kendi egemenlik iddiası dışında bu milletler için istediği ortak bir din, dil, kültür iddiası olmamıştır. Eğer Balkanlarda Hıristiyan topluluklarda İslamlaşma, kültür bakımından Osmanlılaşma olmuş ise, bu süreç bir zorlama yahut devlet politikası sonucu değildir. Bu hoşgörü, müellifler tarafından istimâlet olarak isimlendirilmektedir.
Çetinoğlu: Fetihler yalnızca kılıç zoru ile mi gerçekleştirildi?
İnbaşı: Osmanlı yayılışında kılıç kadar, belki ondan da ziyade istimâlet politikası denilen bir uzlaştırıcı politika, temel bir faktör olarak hesaba katılmalıdır.
Çetinoğlu: Konunun uzağında olanlar için, ‘istimâlet politikası’ kavramının açılımını sizden öğrenebilir miyiz?
İnbaşı: Osmanlı kaynaklarında siyasî bir terim olarak kullanılan istimâlet, kendine meylettirme, kendi tarafına kazanma anlamına gelir. Osmanlı Sultanları bir memleketi kendi ülkelerine ilhak etmeden önce başlıca iki yöntemle hareket ederlerdi. Bir taraftan uç dedikleri serhat bölgelerinden uç beylerinin önderliğinde yapılan gazâ akınları ile hudut ötesi halkını yıldırırlar, direnme gücünü kırarlar, sonra o devlet veya halkı istimâlet yoluyla kendilerine yaklaştırırlardı. Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan ve Yunanistan’da yerli askerî sınıftarı Osmanlıya sâdık kalmış olan unsurlar, Osmanlı askerî kadrolarına alınır, onların fetih öncesi dönemde tasarruf ettikleri pronia (*) ve baştinaları (*), Osmanlı idaresince kendilerine tımar (*)  olarak verilirdi. Böylece yerli askerî sınıf, Osmanlı hizmetine alınırdı. Bu da istimâlet politikasının, idârece askerî sınıflara teşmili anlamına gelirdi. Böylece fethedilmemiş yerlerin askerî sınıfları, bu gibi garantilerle Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilirdi. Bu şekilde Osmanlı askerî kadrolarına girmiş olan yerli elemanlar, birçok sancakta Hıristiyan tımar (*) erleri olarak 15. yüzyıl tahrir defterlerinde (*) sık sık rastlanmaktadır. Bundan başka Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini kabul etmiş olan topluluklar, madenci, tuzcu, derbendci (*), çeltikçi (*) vb. gibi çeşitli görevleri de yapmaktaydılar.
Çetinoğlu: Osmanlı’nın fetih ve istimâlet politikasının çok başarılı olduğunu görüyoruz. Başarıda zirveye ulaşılan dönem olarak hangi zaman dilimini göstermek doğru olur?
İnbaşı: Her dönemde başarılı idi. Bu fetih ve iskân politikası, Sultan 2. Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han döneminde de başarıyla devam ettirilmiştir. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Balkanlardaki Ortodoks halk tam manasıyla Osmanlı teb’ası durumuna gelmiştir. Yine Fatih Sultan Mehmed zamanında, Kastamonu ve Sinop’un fethinden sonra, İsfendiyaroğulları Beyliği’nin başında bulunan İsmail Bey de, bütün cemaati ile birlikte Filibe (*) havalisine iskân edilmişlerdir.
Çetinoğlu: Rumeli’deki iskân politikası hangi tarihe kadar devam etti?
İnbaşı: Rumeli’deki bu nüfus artışı, 16. yüzyılda da devam etmiş ve yüzyılın başında 37.435 nefer daha bölgeye nakledilmiştir. 1520-1530 yılları arasında Balkanlardaki 77.268 olan göçebe sayısı, 1570-1580 yıllarında % 51 artarak 116.219’a yükselmiştir.
17. yüzyıldan itibaren ise savaşların uzaması ve devletin Balkanlardaki kontrolünün zayıflaması, iskân edilmiş olan Türkmenlerin yüzyılın sonlarına doğru, bu defa tersine olarak, iskân edildikleri bölgelerden ayrılmalarına, Balkanların doğusuna hareket etmelerine sebep olmuştur.
Çetinoğlu: Hocam, Balkanlar tarihini özetlediniz. Çok teşekkür ederim. Sonuç yerine kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?
İnbaşı: 1352 yılında Rumeli’ye adım atan Osmanlılar, 20. yüzyıl başlarına kadar, bu bölgede en etkin devlet olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Mübâdele Kanunu ile Balkanlara yerleştirilmiş olan Türkmenlerin bir kısmı tekrar Anadolu’ya gelmişlerdir. Buna rağmen günümüzde Makedonya, Arnavutluk, özellikle Bulgaristan ve Yunanistan’da pek çok soydaşımız varlıklarını sürdürmektedirler.
(İKİNCİ BÖLÜMÜNÜN SONU. ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜMDE DİPNOTLAR VERİLECEKTİR.) 

Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI’nın kısa özgeçmişi:

1964’te Kayseri’de doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. 1995’te ‘Osmanlılar Zamanında Üsküp Şehr’ başlıklı tezi ile doktorasını tamamladı. 2003’te Doçent, 2008’de Profesör oldu. Halen Balkan şehirleri ve tarihi konusunda çalışmalarını sürdürmektedir.
Yayınlanmış Eserleri:
1- 17. Yüzyıl Kayseri Avârız ve Cizye Defterleri, Kayseri 2011
2- 1500 Tarihli Kayseri Sancağı Mufassal Tapu-Tahrir Defteri, Kayseri 2009.
3- Osmanlı İdaresinde Tortum Sancağı (1549/1650), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2008
4- Balkanlarda Fetih ve İskan / Balkanlar El Kitabı Cilt 1, Ankara 2006,
5- Ukrayna’da Osmanlılar; Kamaniçe Seferi ve Organizasyonu (1672), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2004
6- Yörükleri (1544/1672), Erzurum 2000
7- 26. Yüzyıl Başlarında Kayseri, Kayseri 1992.
Verdiği Dersler:
Osmanlı Sosyal ve İktisat Tarihi, Lisans, Edebiyat Fak. / Tarih Bölümü
Türkiye İktisat Tarihi, Lisans, Edebiyat Fakültesi /Tarih Bölümü
Avrupa Tarihi, Lisans, Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü
Osmanlı Sosyal Tarihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü
Balkan Tarihi (16-X7. Yüzyıl), Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü
Osmanlı Kurumları Tarihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimler Enstitüsü

 

Sarkozy ve 142 Âkil Parlamenter

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ” Ermeni Soykırımını İnkâr Edenleri Cezalandırma Yasası” Anayasa Konseyi’ne gönderildi. Yetmiş yedi senatör ve altmış beş milletvekili imzasıyla yapılan bu girişim, Mösyö Sarkozy’yi yeniden hareketlendirdi.

Cumhurbaşkanı Sarkozy, Fransa ermenilerine hoş görünme ve oylarını alma aşkına, bu yasayı ısrarla çıkarmaya  devam edeceğini açıkladı. Anayasa Konseyi tarafından, anılan yasayı iptal kararı alındığı takdirde, yeni bir inkâr yasasını tekrar gündeme getireceğini ilân etti.

Aslında Sarkozy’nin önderliğini yaptığı bu acaip ve çağ dışı tutkunun gerçek nedeni, Fransa’daki bazı aymaz kesimlerde hâlâ devam eden,  İslâm ve Türk düşmanlığıdır ki, kökleri tarihdeki  Haçlı Seferleri’ne  kadar dayanır.

Papa II. Urbain, Türk ve Arap müslümanlara karşı düzenlenen sefere katılacak olanların, bütün günahlarının hiçbir cezaya ve kefarete gerek kalmadan af olacağını ilân eder.

Papa Urbain 1040 yılında  Fransa’nın Reims kentinde  doğmuştur. Ailesi de kilise mensubudur. 1088 yılında Papa olmuştur.

Türk ve Arapların ülkelerine sefer düzenlemek istemesi aslında, gün geçtikçe sür’atle yayılan müslümanlığın önünü kesmektir. Çünkü bu sıralarda, Alparslan öncülüğünde Selçuklular da Anadolu’ya girmişlerdir (1071).

Ayrıca, bilim ve buluşlarla hızlı bir gelişmeye sahne olan Orta Doğu bölgesinden yararlanmak ve sefere katılacakların  bu bölgenin taşınabilir zenginliklerini elde ederek, yurtlarına getirebilecekleri vaadleri,   bu tuhaf yürüyüşe katılmayı cazip hale getiriyordu.

O tarihlerde Fransa’da uygulanan ceza ve günâhlarının bedeli olan  dayağı yemekten veya parayı ödemekten perişan olan halk, doğunun efsane zenginliklerine kavuşmak için sefere gönülden katılma sabırsızlığındaydı.

Papa II. Urbain, altı yüze yakın papazı, 1095 yılında Clermont Konseyi  diye tarihe geçen toplantıya çağırır. Burada sefer kararı alınır.

Para düşkünü asiller ve keşişlerin önderliğinde aç, sefil, haydut, manyak, sadist, çapulcu, arsız, yüzsüz ve gözleri dönmüşlerin çoğunlukta olduğu altı yüz bin kişilik bir “sürü” doğuya doğru hareket eder.

Sefere katılanlar geçtikleri her yeri yakıp yıkıp, döküp kırıp  perişan ediyor ve insanlık dışı her türlü eylemi gerçekleştiriyorlardı.  Bu serserilerin,  açlıktan kanibalizm ( yamyamlık) örnekleri bile sergiledikleri  yaygın bir tarihi tespittir. 

Ancak Anadolu’da büyük tepki görürler. Suriye’ye sadece yüz bin kişi varabilir. Beş yüz bin kişi ise Anadolu topraklarında ölür.

Sekiz kere tekrarlanan bu barbarlar akını, XIII. yüzyıl sonuna kadar devam etmiş ve insanlık tarihinin yüz kızartıcı savaşlar zincirinin, en berbat halkalarından bir silsileyi oluşturmuştur.

Tarihin bu olumsuz kesitini tekrar gündeme getirmemizin nedeni,  son zamanlarda özellikle,  Fransa Cumhurbaşkanı  Sarkozy’nin başını çektiği siyâsi girişimlerdir. Anlaşılması güç bir akıl tutulmasıyla, sürekli  ülkemizi olumsuz önerilerle  hedef alan Sarkozy’nin, çağımızın aydın ve özgürlükçü Fransa imajını da zedeleyen  politikalarıdır.

Geçmişin tarihi olaylarının nedenlerini iyi bilmeden ve bilenlere de sormadan, şahsi çıkarları, emelleri için istismar ederek tekrar gündeme getirmek hangi ırktan ve hangi dinden olursa olsun  çağdaş ülke halkları arasındaki huzur ve barışı bozmak, erdemli siyaset adamlarının izleyeceği politikalar değildir.

  

 

 

Eski İstanbul’u ve Camilerini Gezerken

 

Bir iş ve eğitimi toplantısı sebebi ile 3 gün kaldığım tarihi İstanbul’u gezerken, birde camileri ile yeniden tanımak istedim. Toplantımız tarihi İstanbul’un Beyazıd-Laleli bölgesinde idi. Otelimiz İstanbul’daki ilk beton, çok katlı ve lojman olarak yapılmış 4 bloktan oluşan Teyyare Lojmanları idi. Bu 4 blok tarihi özelliklerine uygun olarak restore edilmiştir. Çok güzel bir mimari çalışma ile bloklar arası açık alanlarda otele eklenerek bölgeye hizmet veren güzel bir mekan haline getirilmiştir.

Crown Plaza adı altında 5 yıldızlı otelcilik hizmeti veren bu mekan hizmet ve imkanları ile müşterilerine takdire şayan bir ev sahipliği ile hizmet vermektedir. Ortaklarından birisinin Karamürselli bir hemşerimiz olması bizler için ayrı bir sevindirici husus olmuştur. Gerek restorasyon gerekse hizmet kalitesi sebebi ile kendisine tebrik ve teşekkürlerimizi iletirim.Gönül arzu eder ki böyle konusuna vakıf ve  becerikli bir hemşerimiz olan Eyüp Tarcan, otelcilik hizmetlerinin geliştiği ve eksiğimiz olan bu alanda şehrimizde de hizmet verirler. Bu otel Laleli Camii’nin hemen karşısındadır.

Toplantılar dışındaki zamanlarda bu bölgedeki camileri gezerek daha yakından tanımak ve dini vecibelerimizi de yerine getirirken bu mekanları yeniden gözlemleme imkanı bulduk.

Önce otelimizin karşısındaki Laleli Cami’ ini ziyaret ettik. Bu cami 18.yy’da inşa edilmiş (1760-1763 Padişah 3.Mustafa tarafından), külliyesi de olan minare külahları farklı özgün bir tarihi eserdir.  Ertesi gün sabah namazında Eyüp Camiine gittik. Verilen bilgiler camiinin ezan saatlerinde bile dolduğu yönünde olduğu için ezandan yarım saat önce orada olacak şekilde programımızı yaptık.

Hakikaten o erken saate rağmen insanlar grup grup bu mabede doğru gidiyorlardı. Eyüp Sultanın manevi zenginliği camiye ve cemaate yansımıştı. Camii lebaleb dolu idi. Eşimin verdiği bilgiye göre hanımlar bölümü de dolu imiş. Namaz öncesi okunan Kuran-ı Kerim, hoca ve müezzinin vazifelerine uygun bir sorumluluk duygusu ile icra ettikleri hizmet, ibadetin güzellik ve manevi hazzını artırıyordu. Namaz sonrası yapılan dua da cemaate, o mabede o saatte gelmeye değer dedirtecek manevi lezzetleri hissettirecek kadar güzeldi.

Ayasofya’nın bir bölümünde artık namaz kılınabiliyor. Böylece Fatih Sultan Mehmet´in vakfına tam olmasa da uyulmuş oluyor. En büyük açıklı kubbe ünvanlı bu muhteşem eser müze olarak kullanılmaktadır ve yoğun bir ziyaretçisi mevcuttur. Rehberimizin anlattığına göre Aya İrini’den sonra kubbe tarzı inşa edilmiş ikinci mabetmiş. Bu eser tuğla malzemelidir.  Mimar Sinan’ın yaptığı payandalarla sağlamlaştırılıp minare kazandırılmıştır.

Ayasofya’dan Topkapı’ya geçtik. Esasında iyi bir rehberle 1-2 gün zaman ayrılarak gezilmesi gereken bir mekandır Topkapı Sarayı. Ama biz iki saatlik kısa bir tur ile Büyük Cihan Devleti’nin yönetildiği bu mekanı şöyle bir görmüş olduk. Öncelikli niyetimiz dini mekanları görmek olduğu için buradaki kutsal emanetler bölümü ziyaret saatimizin önemli bir kısmını almıştır. Bu mekanda canlı olarak sürekli Kuran-ı Kerim okunmaktadır. Buradaki eserler ve kutsal emanetler İslam Tarihi bilgisi ışığında değerlendirilerek görüldüğünde ziyaretçilerine çok önemli şeyler vermektedir.     .

Akşam, yakındaki Beyazıt Camii genç cemaati ile dikkatimizi çekmiştir. Mavi Camii de denen Sultan Ahmet de ise ancak bir saf cemaat mevcuttu. Ertesi gün sabah namazını Süleymaniye Camiinde ve daha sonra öğle namazını Şehzade Camiinde kıldık. Her ikisi de Mimar Sinan’ın eseridir. Edirne Selimiye Camii Mimar Sinan’ın ustalık eseri olup bunlardan birisi çıraklık, diğeri kalfalık eserimdir dediği rivayet olunur. Bu eserler çevresindeki ekleri ile (mezarlık, türbeler ve diğer unsurlar…) dünden bugüne bırakılmış önemli tarihi miraslardır.

Bu ziyaretimde gördüm ki bu tarihi miraslarımıza yöneticilerimiz sahip çıkmaktadırlar. Gerek temizlikleri gerek gelen-gidenlerin kontrolleri iyi yapılmaktadır. Resmi kıyafetli görevliler giriş-çıkışları takip ederek herhangi bir olumsuzluğun olmamasını ve çevre temizliğini sağlamaktadırlar. Bu hassasiyet teşekküre değer bir hususdur.

Bu camilerimizdeki din görevlilerimizin giyimlerine dikkatleri, dini vazifenin ifasındaki ses ve okuma güzellikleri, yaptıkları dua ve okumalarda gösterdikleri itina gelenler için ayrı bir güzelliği tatmalarına vesile olmaktadır..Bu durum buralarda görev yapan görevliler için doğru ve yerinde bir görevlendirme yapıldığını göstermektedir..Nitekim bir tarih kitabında okumuştum, Padişah camilerine, buralardaki din adamları dini temsil eder düşüncesi ile daha önceden de dil bilen, yakışıklı,  evli ve hanımı güzel, hitabeti ve sesi iyi seçme imamlar görevlendirilirmiş.

Ama bu büyük camilerimizin bazılarında cemaat dikkat çekici kadar az idi. Halbuki bu camilerin dolu dolu olması gerekir. Süleymaniye’de yarım saf, Sultan Ahmet’de zoraki bir saf, Şehzade Mehmet Cami’inde yarım saf cemaat, İstanbul gibi bir şehre ve bu camilere yakışmamaktadır. Dolayısı ile insanların bu mekanlara ziyareti ve cemaati artırıcı unsurlar bulunmalıdır. Din görevlilerimizin, yerel yöneticilerimizin, sivil toplum örgütlerimizin ve insanlarımızın bu güzel miras eserleri bilmesi, tanıması ve ziyaret etmesini sağlayıcı teşvikler bulmalıyız.

Camilerimizde namaz öncesi ve sonrası küçük ikramlar yapılabilir (İzmit Pişmaniyesi, Koska Helva Tatlıları, Kastamonu Lokumu, Adana cezeryesi, Bolu Çikolatası, Gerede Şak-Şak Helvası vs… ). Bu konuda yerel unsurlar tercih edilmelidir. Sivil Toplum Kuruluşları aracılığı ile insanların buraları ziyaret etmesi programlanabilir. Şehirlilik bilincini oluşturmak ve artırmak adına yerel yönetimler bu programlara katkı verebilir.

Dini mekanlara aykırı olmayacak sanat etkinlikleri (dini müzik, hat sergileri, ebru sergileri, el sanatları uygulama çalışmaları vs.) bu alanlarda da yapılarak mabet ve toplum bütünleşmesi artırılabilir. İzmit’teki bir din adamımızın mahallesinde uyguladığı  gibi “mahalle huzur komisyonu” adı altında cami ve bölge insanını ibadet dışı alanlarda da hizmet vermesi sağlanabilir.

Turizm acentalarının İstanbul’a gelen ziyaretçileri buraları da gezdirmesi yönünde tanıtıcı ve teşvik edici çalışmalar yapılabilir. Bu çalışmalar dini ve tarihi turizmi de teşvik edecektir. Bu ve benzeri çalışmalar ile bu tarihi ve dini mekanların da şehir hayatına canlılık katması mümkün olacaktır.

Selam ve saygıyla

 

 

 

Karşı Devrim

Birinci Dünya Savaşı sonunda SEVR Antlaşması ile ne güzel paylaşmışlardı topraklarımızı!

Halife-Padişah İstanbul’a zincirlenecek ve gerektiğinde İslam alemine karşı kullanılacaktı!

Ama, Mustafa Kemal adında bir oyunbozan çıktı karşılarına!

Halkın kanına girdi!

Anadolu halkıyla birlikte kurtuluş mücadelesi verdi ve kazandı.

LOZAN’da barış imzalandı.

Düşündüler ki; “Bir gün borç isteyecekler, o zaman yine elimize düşecekler!” ( Lord Curzon)

Üstelik, Osmanlı’nın borçlarını da yüklediler!

Türkiye Cumhuriyeti bu koşullarda doğdu.

Bu bir DEVRİM idi.

Yeni düzenin sahibi de efendisi de HALK olacaktı.

Osmanlı borçları nedeniyle yabancıları eline geçen limanlar, demiryolları, telefon-elektrik-ulaşım şirketleri ve REJİ ( Yaprak tütün işletmeleri) bir bir, bedeli ödenerek geri alındı.

Yeni fabrikalar kuruldu; Sümerbank, SEKA, Etibank, Şeker fabrikaları…

Mustafa Kemal’in yaşayabildiği ilk 15 yıl, dünyayı şaşırtan bir gelişme ve kalkınma süreciydi.

1938’de O’nun bedensel ölümüyle birlikte “karşı devrim süreci” başladı!

Amerikan emperyalizmi, 1947 Marshall Yardımı ile girdi topraklarımıza!

Üstler kurdu, eğitim düzenimize el attı!

Çıkarına uygun “işbirlikçiler” buldu!

Demokrasimizin güdükleşmesi ve halkın sindirilmesi için “Darbeler” yapıldı üst üste!

Üstelik, bu darbelerin “Atatürkçülük” adına yapıldığı yalanları söylendi!

1980 yılı 24 Ocak tarihinde, İMF’nin dayattığı bir “ekonomi-politika” uygulamaya kondu. “Türkiye’yi sömürgeleştirme siyaseti” buydu!

Mustafa Kemal’in zamanında kurulan ve yabancılardan geri alınan tüm ULUSAL VARLIKLAR yeniden yabancılar ve işbirlikçileri arasında bölüşülecekti!

Ama, demokrasi düzeninde, hele hele TİP ve DİSK gibi kurumlar varken bu iş zordu!

Bu yüzden “faili meçhul” cinayetler işlendi.

Etnik ve mezhepsel farklılıklar kullanılarak kitlesel katliamlar düzenlendi.

12 Eylül 1980 Faşizmi böyle geldi.

ABD ve Çok Uluslu Sermaye mutluydu!

24 Ocak Kararları’nın teknisyeni Turgut Özal, Cunta Hükümeti’nin “Ekonomiden sorumlu” Başbakan Yardımcısı oldu!

24 Ocak Kararları artık rahatlıkla uygulanıyordu…

Küresel düzen, kendi çıkarlarına uygun siyasal iktidarları belirleme olanağına sahipti. Karşı Devrimci güçler “işbirliğine” hazırdı!

Demokrasi şalı altında, kimi cemaatlerin taşeronluğunda “sürü-çoban ilişkisi” kuruldu!

ABD nasihatleriyle belirlenen eğitim sistemi, “bilgi hamalı, bu bilgiyi yaşam pratiğine dönüştüremeyen, yorum yapma-düşünme yeteneği törpülenmiş, mesleksiz insanlar” üretti!

Halk, “vatan-millet, din-iman” yalanlarıyla uyutulup uyuşturulurken, Mustafa Kemal’in yoktan var ettiği SEKA, SÜMERBANK, ETİBANK, TEKEL başta olmak üzere tüm ulusal varlıklar yağmalandı!

“Ne komünist ülkeymişiz! Sat sat bitiremiyoruz!”diye yakındılar. ( Kemal Unakıtan)

Limanlarımıza da böyle girdiler!

Telekom’u böyle ele geçirdiler!

Şimdi sıra, Mustafa Kemal’in adını silmeye geldi!

Üniter Devlet, Andımız, Gençliğe Hitabe, laik eğitim sistemi, birilerine batmaya başladı!

Ezcümle; bindirildik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!

Farkında mıyız?

Sonuçlarına razı mıyız?