16.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1114

Dilovası, kitap ve belgeselle Dünya’ya tanıtıldı

 EMITT Fuarını her yıl  sürekle  gezip belgesel çekimleri yapıyorum. Dünya’nın en büyük turizm fuarları arasında gösterilen Doğu Akdeniz Uluslararası Turizm ve Seyahat Fuarı’na (EMITT ) 2011 yılında olduğu gibi  Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu ve Yalova illerini  MARKA Ajans  ortak  bir stand da  buluşturdu. Bu kez MARKA’nın  fuar organizasyonu   geçen yıla göre  çok güzeldi. Gebze Belediyesi’nin satandı  ziyaretçi akınına uğradı.

Gebze standında   bölgemiz çok iyi tanıtıldı.  Gebze Belediyesi mehteran  takımı EMİT fuarına adeta mührünü vurarak,   fuara gelen yerli ve yabancı binlerce  ziyaretçiyi  coşturup Gebze’yi dünyaya  tanıttı. Gebze standında   geçtiğimiz yıl  Gebze Belediyesi  kültür hizmeti olarak hazırlayıp  bastığımız ” GEBZE TARİH KÜLTÜR REHBERİ KİTAP VE  BELGESELİ” ile Kültür  müdürlüğü standında    Dilovası Belediyesi’ne hazırladığımız  Dilovası   Kitap ve belgesel    fuar  ziyaretçilerine  hediye edildi.
*DEVR-İ ALEM  BELGESEL  PROGRAMI TARİHE NOT DÜŞTÜ
Devr-i Alem TV belgesel programı olarak bir kez daha  tarihe  not düşüp zamana noterlik yaptık.  Dilovası belediyesi, Dilovası’nı dünyaya farklı bir  şekilde  tanıtmak için harekete  geçmişti. Bizde  bu tanıtım olayına  belgesel ve kitap hazırlayarak katkıda bulunmak istedik. Cumartesi günü   belgesel yayıncılık ekibi olarak  EMİT fuarına gidip  hem  belgesel çekimi yapmak ve hem de  hazırlanmasında büyük emeğimiz olan  Dilovası kitap ve belgeselinin  dağıtılıp tanıtımına   katkı sağladık.
Kültür’den sorumlu  Kocaeli Vali Yardımcısı, Kültür  Turizm il müdürü  ve eski Gebze kaymakamlarından  Ankara Vali yardımcısı Yıldırım Uçar’a,  Dilovası  kitap ve belgeselini bizzat  kendimiz takdim ettik.    Belediye ve Kaymakamlık işbirliği ile  Dilovası ile ilgili  önemli  kültür ve tanıtım çalışmaları yapılması sevindirici. Sanayi kenti olarak anılan Dilovası’nın bir Kültür  turizmi kenti de olduğunu  göstermek  için  Dilovası Kültür ve Tarih kitabı ve  Dilovası belgeseli  önemli bir boşluğu dolduracak.
160 sayfalık  kitap ve  bir saatlik belgesel  6 aylık  uzun  bir araştırma ve çalışmadan sonra hazırlandı.  Dilovası belgesel ve kitabı  ilk kez Emitt Fuarında  tanıtılarak medya mensuplarına ve  seyahat acentelerine  dağıtılarak Dilovası kültür tarihinde de bir ilk gerçekleşmiş oldu. Kocaeli Kültür ve Turizm Müdürlüğü standında  kitap ve belgesel  fuarı ziyarete gelen yerli ve yabancı katılımcılara verildi.   Dilovası Kitap ve belgeseli  büyük ilgi gördü.
DİLOVASI BELGESELİ TGRT BELGESEL TV’DE YAYINLANIYOR
Daha öncede bu köşede yazdığım gibi   Dilovası’nın 35 yıllık geçmişine  canlı şahitlik yapıyorum. Dilovası İlçesi’nin tarihi geçmişi, kültürel değerleri, coğrafyası, sanayi potansiyeli en  önemlisi Dilovası ile ilgili devlet  arşivlerindeki  belgelerin yer aldığı Dilovası  belgeseli nihayet yayına hazır hale geldi.  Bugün    TGRT belgesel TV kanalında   değişik saatlerde  5  kez  yayınlatarak  Dilovası’nın sadece   sanayi kenti  değil bir Kültür Turizm kenti olduğunda göstereceğiz.  Dilovası belgeseli bugün  sabah saat 07, 11.30, 14,  19 ve 23.30  saatlerinde  yayınlanacak  Dilovası  Belgeselinde    Dilovası bölgesi başta olmak üzere, tarihi Tavşancıl  beldesi, Çerkeşli, Demirciler, Köseler ve Tepecik köyleri ile ilgili ayrıntılı bilgilerde  yer alacak.  Dilovası Belgeselin de Kocaeli Valisi Ercan Topaca, Dilovası Kaymakamı Hasan Göç, Belediye Başkanı  Cemil Yaman, Organize sanayi bölgesi başkanları, vatandaşlar’ da  Dilovası ile ilgili  konuşmalar yapacak. 1 saatlik  belgeselde  Dilovası  dünyaya  tanıtımına    büyük katkı sağlayacak.  Dilovası belgeselinin  önümüzdeki günlerde başka TV kanallarında da yayınlatarak  35 yıllık geçmişimiz olan  Dilovası’na  vefa borcumuzu da ödemiş olacağız..
 *EMITT FUARINA  GEBZE  DAMGASI
EMITT Fuarını her yıl  sürekli  gezip belgesel çekimleri yapıyorum. Dünya’nın en büyük turizm fuarları arasında gösterilen Doğu Akdeniz Uluslararası Turizm ve Seyahat Fuarı’na (EMITT ) 2011 yılında olduğu gibi  Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu ve Yalova illerini  MARKA Ajans  ortak  bir stand da  buluşturdu. Bu kez MARKA’nın standı çok güzeldi.
İstanbul’dan ve Türkiye’nin her bölgesinden gelen ziyaretçileri
ağırlayan Gebze standını Gebze İlçe Kaymakamı Salih Karabulut ile
Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman ve Gebze Kent Konseyi Başkanı
İbrahim Güngör de ziyaret ederek tanıtım çalışmaları hakkında Gebze
Belediye Başkan Yardımcısı Nilay Ayran’dan bilgi aldı.
60 ülke ve Türkiye’den yüzlerce il ve ilçenin stand açarak tarihi ve
kültürel değerlerini tanıtma fırsatı bulduğu EMITT 2012
organizasyonunda Gebze’nin de yer almasının kendisini mutlu ettiğini
ifade eden Gebze İlçe Kaymakamı Salih Karabulut, “Gebze’mizin ülkemiz
insanına ve dünyaya sunabileceği Anibal Anıtı, Eskihisar, Fatih Sultan
Mehmet’in otağ kurduğu  Hünkar Çayırı, Çoban Mustafa Paşa Külliyesi
gibi önemli turizm değerleri var. Gebze’nin böylesine büyük bir turizm
organizasyonunda temsil edilmesi ve tarihi ve turistik değerlerimizin
ziyaretçilerin dikkatine sunulması ilçemizin tanıtımı açısından
oldukça yararlı olmuştur” dedi. 
Üst üste iki yıldır EMITT Fuarına katılan Gebze Belediyesi ‘nin  bu yılkı  çalışmaları daha da güzeldi. Özel  çaba harcanan tanıtım çalışması başarılı geçti. EMITT fuarını gezmeyenler gerçekten  çok şey kaybettiler.   Emitt fuarına   iki yıldır katılan ve  Mehteran bölüğü ile  Gebze’yi dünyaya  tanıtan Gebze Belediye Başkanı sayın Adnan Köşker ve  Başkan Yardımcısı Nilay hanım’ın şahsında  emeği geçenlere  şükranlarımı sunuyorum.
İSMAİL KAHRAMAN’IN KALEMİNDEN DİLOVASI’NDA  DEVR-İ ALEM
BELGESEL TADINDA DİLOVASI  KÜLTÜR TARİHİNE YOLCULUK…

Devr-i Alem, geçmişi kültür ve medeniyet tarihimiz de 13. yüzyıl erenlerinden Yunus Emre’nin dizeleri kadar köklü olan, medeniyetler beşiği bir yere götürüyor sizleri…
Öyle bir yer ki burası, bin yılları, beş bin yılları devire devire bu günlere gelmiş, kökleri tarihin derinliklerine uzanan koca çınar. Adım başı tarih. Adım başı geçmişten izler taşıyor. Adım başı doğal güzellik yurdu burası. Adım başı kültür, adım başı yaşam. Her an yeniden keşfedilmeye hazır.    
Devr-i Alem, Yunus Emre gibi sevmek tanımakla başlar diyor Anadolu’nun, binlerce yıllık kültürlerine beşiklik yapmış olan Dilovası’nı daha iyi tanımak ve anlamak için yollara düşüyor.
Geçmişten  kopmadan  bugünlere gelen Dilovası  badirelerde atlatır. Ancak atalar der ki “Pırıl pırıl gökkuşağını görmek için önce yağmur ve fırtınaları yaşamak gerek.”  Yağmur ve fırtınaları çoktan geride bırakan Dilovası için  artık gökkuşağı zamanıdır.
Dilovası koskoca adımlarla şimdiden yarınlarda ki yerini almaya hazır.
Umutla ve özlemle uzatıyor elini bizlere…
Geçmişi ile bugünü  ile  uzatıyor…
Bir selamımızı almayı, bir çayını içmemizi bekliyor…
Bir de kulak verin yeşil örtülü, başı dumanlı bu bereketli ovaya, bizlere neler söylüyor…
Ben  Dilovasıyım…
Ben,  Tepeköy  dağlarının süsü,
Anadolu kültürü ile  kaynıyor içim
Ben, sanayi ovası’nın  yeşil örtüsü,
Duman duman olup savrulacağım

Ben  tarih ve  kültür kenti Tavşancılım,
Ben organize sanayilerin  beşiği
Adını tarih ve tabiatın güzellğinden alan
Sanayi, tarih ve kültür şehri Dilovasıyım..
Dağları filizlerle bezeli yaşlı bir çınarım.Her gün yeniden doğuyorum.Geçmişim tüm kültürleri kucaklar…Adım ne olursa olsun binlerce yılın kültürlerinin birikimiyim.Ben  dünyaca  meşhur meyveleri ile Tavşancıl’ım…Diliskelesi’yim…Çerkeşliyim…DİLOVASI’yım…
Ben Anadolu kültürlerinin  birleşkesi, yolların kavşak noktası  Dilovası ilçesiyim.
………………………………………………
Tarih, kültür ve turizm  değerleri ile birbirinden güzel ilçere sahip Kocaeli’nde 2008 yılında Gebze’den ayrılarak ilçe haline getirilen Dilovası’nı daha iyi anlamak, tanımak ve sevmek için  öncelikle bu bölgeyi yakından tanımak gerekiyor. Binlerce yıllık tarihi geçmişi olan ilimiz  Kocaeli  bölgesini tanımalıyız.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kara, deniz, hava ve demiryolu ulaşımıyla Türkiye’nin en önemli geçiş noktalarından birisidir Kocaeli. Sanayi, Bilim, Teknoloji, Ticaret, Kültür ve Turizm kenti Kocaeli Marmara Bölgesi’nin merkezi konumundadır. İzmit, Derince, Körfez, Gebze, Gölcük, Karamürsel, Kandıra, Başiskele, Kartepe, Çayırova, Darıca ve Dilovası ilçeleri ile Kocaeli, İstanbul’dan sonra Türkiye’nin ekonomik güce sahip ikinci ilidir. Kocaeli şairlere ilham kaynağı olarak üzerine şiirler yazılıp şarkılar bestelenmiştir.
Dünya’nın önemli yollarının kavşak noktası durumunda olan İzmit 5000 yıllık tarihi geçmişe sahip. İzmit şehrini 2000 yıl önce inşa ettiren Büyük İskender’in Anadolu’yu zapt etmekle görevli kralı Nikomedes, şehre eşinin ismini verir.
11.yy’ın sonlarında ise Nikomedia Selçuklular tarafından fethedilir. I.Haçlı Seferi’nde geri alınan Nikomedia bir süre Latinlerin işgalinde kaldıktan sonra tekrar Selçuklulara geçer. Orhan Gazi zamanında, Adapazarı ve Hendek yörelerinin valisi, Akçakoca Gazi bölgeyi Osmanlı topraklarına katar. Başlangıçta İznik’in yan komşusu anlamında İznikmid olan bu şehrin adı, zamanla İzmit’e dönüşür. 1888 yılına kadar İstanbul’a bağlı kalan İzmit bu tarihten sonra ayrı bir vilayet haline gelir.  Kocaeli’nin tarihi geçmişi, kültürel birikimini  bilmek  için İzmit müzesini  gezmek yeterli  sanırım.
İstiklal Harbi öncesi İngiliz ve Yunanlı kuvvetlerin işgalinde kalan İzmit 28 Haziran 1921’de kurtarılarak, Cumhuriyetin ilanından sonra da Kocaeli vilayetinin merkezi olur. Bugün Kocaeli, doğal güzelliklerinden plajlarına, yaylalarından Kartepe kayak merkezine, sanayisinden insanlarına ve tarihi eserlerinden Karadeniz ve Marmara Denizi’ne olan kıyılarına kadar ticaret, kültür ve turizm açısından da ayrı bir önem taşıyor.
………………………………………………
Bilim, teknoloji, sanayi, ekonomik ve insan potansiyeli ile Kocaeli’nin 12 ilçesi içinde Dilovası ayrı bir  konuma sahip. Marmara Bölgesinin doğusunda İzmit Körfezi’nin kuzeybatısında yer alan Dilovası  zengin bir tarihî geçmişe sahip, ekonomisi sanayi ve ticarete dayalı, Türkiye’nin hızla gelişen ve büyüyen bir ilçesi. Diliskelesin’de bulunan tarihi kalıntılar bölgenin tarihi geçmişini yansıtmakta. Diliskelisi-Hersek burnu arasında zamanında sallarla deniz taşımacılığı yapılırken, tarihi Eynerce iskelesinden de deniz taşımacılığı yapılmaktaydı. Bölgeye adını veren Dilbaba türbesi ile Dilburnu hanı da Diliskelesi mahallesinde bulunuyordu. Bu tarihi eserlerle ilgili görgü şahitleri ile konuşuyoruz.
22 Mart 2008 tarihi Dilovası için  önemli bir milad olmuştur. Gebze bu tarihte dört ilçeye bölünerek, Gebze, Çayırova, Darıca  ve Dilovası ilçelerine ayrılır.  Gelin şimdi  sizi, sanayi ile tarihin, kültür ile tabiatın birbirini kucakladığı, sımsıcak Anadolu insanın yaşadığı  Dilovası  ilçesine götürelim.
………………………………………………
Dilovası     
 Ülkemizde doğu ile batının,  Anadolu ile İstanbul’un arasında köprü görevi gören Kocaeli ilimizde sanayisi ve tarihi ile geçmişten aldığı emaneti geleceğe taşıyan öyle bir yer vardır ki, TEM otoyoluyla İstanbul-Ankara arası yolculuk yapanlar ne yazık ki biraz iç kısımlarda kalan, tarihi ve tabii güzelliklere sahip bu yerden habersiz geçip giderler. İşte habersiz ve selamsız geçilen bu yer deyim yerindeyse şirin mi şirin, çiçeği burnunda nadide bir ilçemiz olan Dilovası’dır. İstanbul’un Anadolu’ya çıkış noktasının ilk adımıdır Dilovası. Bir de gündemde ki Dilovası-Hersek Burnu arasında yapılan Körfez köprüsünün ulaşıma açılması ile  dünya ulaşım  üssü olarak cazibe merkezi  olma yolunda hızla ilerlemektedir. 
………………………………………………
Hızla  gelişen ve gücüne güç katan Dilovası’nın bugünlere nasıl geldiğini  anlamak için   tarihi belgelerin ışığı altında tarihe  yolculuk yapmalıyız.Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının üretim yaptığı Markalar şehri  Dilovası’na girerken sizi  Kanuni Köprüsü karşılar. Mimar Sinan tarafından yapılan bu muhteşem taş köprü Dilovası’nın manevi tapu senedi  ve geçmişin nazlı yadigârıdır.
Dilovası, antik dönemde Bitinya bölgesine ve bir dönem Roma İmparatorluğuna başkentlik yapan Nikomedya’nın batısında yer alır. Antik dönemde Nikomedya Krallığına bağlı bir yerleşim yeri olduğu tahmin edilen ve tarihte değişik isimlerle anılan Dilovası’nın en çok bilinen adı ise Libyssa’dır.
Dilovası’ndan başka körfezin kuzey kıyısında 5 tane daha bilinen antik yerleşim yeri bulunmaktadır. Bunlar;
Dakibyza(Gebze), Ritzion(Darıca), Niketiaton(Eskihisar), Charax(Hereke), Philokrene (Bayramoğlu)
Tarihi çok eskilere dayanan Dilovası, Gebze’nin doğusunda yer alan en eski yerlerden biri olan Nicomedia’ya bağlı bir kıyı kentiydi. Bu antik kentte yapılan  kazılarda çok sayıda tarihi eser kalıntısı  bulunmuştur.
………………………………………………
Bu yerleşimlerin her biri geçmişte olduğu gibi bugünde Körfeze hakim pozisyonlarda kurulmuş yerleşim birimleri olma özelliğini hala sürdürüyor. Bu yerleşim birimlerinin kuruluş mevkilerine bakılacak olursa, hepsinin İstanbul’dan Anadolu’ya ve Avrupa’dan Asya’ya açılan yol güzergâhı üzerinde önemli noktalarda kurulmuş oldukları görülür.
Bugün  anıt mezarı Gebze TÜBİTAK içinde bulunan ünlü komutan Anibal,  bazı  tarihçilere göre   gerçek mezarı Dilovası’nda olduğu  açıklanmakta. Dilovası, Anibal, M.Ö. 247 ile M.Ö. 182 yılları arasında yaşamış Kartaca’lı komutandır. Anibal, bütün zamanların en büyük askeri dahilerinden birisi olarak kabul ediliyor. Romalılarla yaptığı 2. Pön savaşında ki başarılarıyla tanınıyor. Romalılar Kartaca’ya saldırınca, Romalılarla son kez savaşır ve yenilir. Romalılardan kaçan  Anibal, kuzey-batı Anadolu’da  bugün  Kocaeli’nin bulunduğu Nikomedya krallığına sığınır ve bir süre Dilovası’nda ikamet eder. Ancak Romalılara teslim edileceğini anlayınca yüzüğünde taşıdığı zehiri içmek suretiyle intihar eder. Bugün bazı  tarihçiler  bilimsel çalışmalarına devam  etmekte ve Anibal’ın geçek  mezarının  Diliskelesi bölgesinde  olduğunu  tarihi belgelerle ispat etmeye çalışmaktadır. Dünyaca meşhur  askeri strateji uzmanı Anibal’ın mezarı ister Dilovası, ister  Gebze’de olsun, biz buradan Tunus’un Kartaca kentine gidiyor ve sizleri Anibal’ın  komutanlık yaptığı Kartaca’ya götürüyoruz.
14. yüzyıla geldiğimizde Dilovası artık Osmanlı toprakları içindedir. Dilovası, karşı kıyıda bulunan  Osmanlı’nın ilk donanma merkezi Karamürsel yakınlarında ki  Hersek Burunu ile Dilburnu  arasında deniz geçişinde kullanılıyordu. Dilovası, Hersek’te bulunan Helenopolis kentiyle birlikte körfeze geçişlerin kontrolünü sağladığı için stratejik bir öneme sahipti. Yakın tarihimizde de çok önemli bir yere sahip olan Dilovası’nın, kurtuluş savaşı yıllarına değinmeden geçersek tarihimize vefasızlık olur.
………………………………………………
Kurtuluş Savaşı Yıllarında Dilovası    
Dilovası’nın Yunan ve İngiliz kuvvetlerinin işgaline uğradığı  acı yıllar unutulmamalı..İngilizler Gebze’yi işgal etmek için Dilovası’nda çıkartma yaparlar. Savaş yıllarında bu bölgeler çok badireler atlatır, çok savunmalara tanık olur. Yunan askerlerinden oluşan düşman birlikleri Dilovası tren istasyonuna kadar ilerleyerek, hala ayakta olan bu istasyonu kullanırlar. Tavşancıl ve Çerkeşli gibi tarihi yerleşim yerlerinde yaşayan yerli halka baskı ve zulüm yaparlar.
Genel Kurmay Başkanlığı kayıtlarına baktığımızda, 13 Temmuz 1920 tarihinde İngiliz kuvvetleri topçu ateşinden sonra Gebze’ye taarruz ederek, Dilovası’na çıkarma yaparlar ve Gebze’yi işgal ederler. İşgal altında olan Gebze’yi savunan “Osmancık Taburu” üstün İngiliz kuvvetlerinin taarruzu karşısında Gebze’yi boşaltırlar ve 15 km. kuzeye çekilirler.
Arşiv kayıtlarında Yunan birliklerinin  18 Kasım 1920′  de Dilovası’ndan hareket ederek Tavşancıl  nahiyesini abluka  altına aldığını  yazmaktadır. İşgal yıllarında  Muallim, Çerkeşli ve Demirci köylerinde yaşayan masum insanlar Yunan mezalimine  maruz kalırlar. Tarih bilinci açısından  gençlerimiz  işgal yıllarını  unutmamalı. Tarihten ders ve ibret alarak  düşmanlık değil dostluk çıkartarak   tarih bilincine sahip olmalı. Tarih  bilincine sahip olmak her şeye sahip olmaktır diyerek Dilovasındaki tarih yolculuğumuza devam ediyoruz. 
 Dilovasında  Sanayileşme
1955 yılında yapılan E-5 karayolunun bu bölgeden geçmesiyle Dilovası  değer kazanır. 1960 yıllar  Dilovası’nda sanayileşme hareketinin ilk yılları olur. 1980’ler ise nüfusun hızla artarak  çarpık kentleşme ve plansız  sanayileşmenin başladığı yıllar olur. O yıllar aynı zamanda dünyada ve Türkiye’de isim yapmış birçok sanayi tesisinin Dilovası’nda faaliyete girmesinin başlangıcıdır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında mahalle halkının geçim kaynağı tarıma dayalıydı. Sanayileşme ile birlikte Anadolu’dan  Dilovası’na  göçler  başlar. Dilovası ve çevresini sanayi ile  konutun iç içe  girdiği  bör  bölge  haline gelir.
Çerkeşliye bağlı  Dilovası artık bağlık bahçelik değil, bir zamanlar Çavuş  Üzümü ve Napollon  kirazın yetiştiği bağlarda   artık sanayi  kuruluşları yükselmektedir. Dilovasın’da bir dönem sona ermiş, yeni bir dönem başlamıştır. Dilovası’nda Devr-i Alem yaparak Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman’la Eynerce deresi ve  bir zamanlar  üzüm ve kirazların  İstanbul’a taşındığı  Eynerce İskelesinin bulunduğu  muhteşem vadiye yapılan  belediye hizmetlerini konuşuyoruz.
………………………………………………
Dilovası İlçesi’nin bugünkü ekonomisi sanayiye dayalıdır. İlçe sınırlarında  5 adet OSB ve 1 adet sanayi sitesi mevcuttur. Dilovası’nda faaliyet gösteren sanayi kuruluşlarından bazıları Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşları sıralamasında ilk sıralarda yer almaktadır. Uluslararası birçok markanın da üretim yeri  olan  Dilovası artık  Dünya Markalarının üretildiği  Markalar  şehridir.
………………………………………………
Yatırımcıların  Dilovası’nı tercih etmesi ile Dilovası’nın taşı toprağı altın olmuştur. İstanbul’dan Anadolu’ya geçiş hattında bulunan bu bölge sanayi üretimi yapmak için çok büyük avantajlar sağlıyor. Bunlar İstanbul’a yakınlık, su ve enerji gibi imkanlar ile yetişmiş işgücünün bulunması, her türlü ulaşım zenginliği bu bölgedeki sanayi yatırımlarını destekleyen birer itici güçtür. Dilovası  bölgesinin  liman ve ulaşım merkezlerine yakınlığı depo ve antrepoların bölgede yoğun olarak bulunması, su, haberleşme, altyapı, elektrik,  karayolu, demiryolu, havayolu ve limanlara sahip olan  Dilovası   sanayicinin buluştuğu  yolların kavşak  noktası  dünya  ulaşım ve lojistlik üssüdür.
Dilovası ilçesinde kurulan organize sanayi bölgeleri binlerce  hektarlık sanayi alanını kapsamaktadır. Sadece Dilovası OSB de  yüzlerce sanayi kuruluşu ve binlerce  çalışanı ile ülke ekonomisine önemli katkıda bulunmaktadır.
Organiza sanayi bölgelerinin kalbinin attığı Dilovası ilçesi,   Dilovası organize bölgesi DOSB, İstanbul makine imalatçıları organize sanayi bölgesi, İMES ,Mermerciler organize  sanayi bölgesi,  Kömürcüler  Organize Sanayi  bölgesi ve  Kimya organize sanayi bölgeleri’nin  tam kapasite ile   üretim ve ihracata başlaması ile   Dilovası    Türkiye  organize sanayi bölgeleri  başkenti olarak da haklı bir üne sahip olacaktır..
………………………………………………
Dilovası’nın sanayi tarihinin yanında maddenin manaya erdiği, bedenin ruhla hemhal olduğu gibi Dilovası’nda şimdi de kültür ve manevi tarihimize de göz gezdirip, yüz değdiriyoruz…Tarih ve maneviyat kokan sokaklarında mili ve manevi duygularla geçmişi hatırlayıp derin derin nefes alıyoruz.. Tarih ve kültür mirasının yanında en önemlisi  gelenek ve göreneklerini  koruyan Anadolu kültürlerin harman olduğu  güzel   insanlar diyarı   Dilovası  ilçesi ve köylerine  yöneliyoruz. Yahya Kaptan gibi bir devrin kahramanlarını sinesinde barındıran bu toprakların beşiği İstanbul ile Anadolu yol güzergahında yolculuk yapanlar ne Tavşancıl evlerini, ne Kuva-i Milliye Komutanı Yahya Kaptan’ın anıtını, ne tarihi Mimar Sinan köprüsünü, ne de Çerkeşli ve Demirciler köylerinde yetişen  ve padişah sofralarını süslemiş ünlü üzüm, zeytin ve kiraz bağlarını göremez ve yiyemezler…Tüm bu güzelliklerin olduğunu bir  bilseler Dilovası’na, Tavşancıl’a ve  Çerkeşli’ye uğramadan, misafirperver Dilovası insanının  evine  konuk olup çayını  içmeden  geçemezler..
Biz geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer diyor ve binlerce yıllık kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırmak ve gün yüzüne çıkartmak için Dilovası’nda tarih ve kültür yolculuğumuza devam ediyoruz.
 DİLOVASI  İLÇE OLUYOR..
 2008 yılı Kocaeli’nin idari yönetim   tarihi açısından çok önemlidir. Dilovası 1987 -2008  arası  küçük bir belde belediyesi iken  22 Mart 2008 de  ilçe olur. Kocaeli’nin idari yapısı  bu tarihte tümü ile değişir. 45 olan belediye  sayısı 12’ye iner. 7 olan ilçe sayısı da 12’ye çıkmıştır.
Tarihi Tavşancıl  beldesi  ilk kademe belediyesinin tüzel kişiliği kaldırılarak, Tepecik, Çerkeşli, Köseler ve Demirciler köylerinin mahalleleri ile birlikte Dilovası ilçesine bağlanır. Dilovası merkez olmak üzere  köyler ile Kocaeli iline bağlı Dilovası ilçesi  geleceğe emin ve güvenilir adımlar atar.
Kocaeli Yarımadası’nın güney kıyı şeridinde yaklaşık 2000 hektarlık bir alan üzerinde kurulan Dilovası ilçesin de kaymakamlık, belediye binası bünyesinde kurulur.

 ………………………………………………
2009 yerel seçimlerinden sonra da Dilovası’nın Belediye Başkanlığına Cemil Yaman seçilir. Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman Türkiye’nin en genç belediye başkanlarından biridir. Dilovası’nı “zorunlu bir yaşam alanı” olmaktan ziyade, “tercih edilen bir yaşam alanı”  haline getirmek için yola çıkan Başkan Cemil Yaman bizlere makamında Dilovası hakkında düşüncelerini, hizmetlerini ve projelerini anlattı.
………………………………………………
Dilovası, ilimizin kuzeybatısında yer alan, denizin, yeşilin ve sanayinin iç içe olduğu bir ilçemiz.Kuzeyi ve batısı Gebze ilçesi, doğusu Körfez ilçesi, güneyi İzmit körfezi ile çevrili olan Dilovası, Gebze’ye 8 km, İzmit’e 25 km uzaklıkta. Tavşanlı deresi de denilen Dilderesi yaklaşık 12 km uzunluğunda olup Dilovası sınırları içinden geçerek buradan İzmit Körfezine dökülür. Dilderesi, muhteşem güzelliklere sahip Ballıkayalar tabiat parkını da sinesinde barındırıyor. Dilovası’nın merkezine yakın bir nokta da bulunan bu güzelim tabiat parkını gezmeyi de unutmayın…
Sanayi ovası Dilovası’na, adını veren dil kelimesini merak ettiğinizi duyar gibi oluyoruz. O zaman hemen söyleyelim Dilovası’nın bu ismi nereden aldığını. Üç tepenin arasındaki bir ova da yer alan Dilovası, adını hem bu ovalardan hem de Diliskelesi sahilinde karanın denize doğru yaptığı dil şeklindeki çıkıntıdan almakta.
Diliskelesi’nin en önemli özelliği İzmit Körfezi’nin karşı kıyıya en yakın iki yerinin burada olmasıdır. Hersek burnu ile Diliskelesi arasındaki deniz mesafesi çok kısa olduğu için Roma, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları zamanında önemli yerleşim yeri olan, Bursa ile İznik’e en kısa ve hızlı yoldan ulaşım bu noktadan sağlanıyordu. Artık günümüzde Dilovası-Hersek burnu arasında dünyanın sayılı köprülerinden biri olacak Dilovası Körfez asma köprü yapılıyor.
Sanayide  marka şehir  olan Dilovası  dünya ulaşım  ve lojistik üssü olma yolunda hızla ilerliyor. Dilovası bugün Anadolu’nun İstanbul’a, Balkanlara ve Avrupa’ya açılan önemli kapılardan birisidir. Dilovası limanların, demiryollarının, D-100 karayolu ve TEM otoyolu gibi ulaşım yollarının geçtiği  kavşak  noktasıdır. Sadece sanayi mi? Elbette hayır…. Sanayi ile birlikte insanların yurt yuva kurduğu, Anadolu kültürlerinin birleşip kaynaştığı bir yerleşim yeri haline gelen Dilovası, gelecekte kültürler başkenti olarak da anılmaya fazlasıyla layık bir yer.
………………………………………………
Geniş bir coğrafyaya sahip Dilovası bugün yaklaşık 45 bin nüfusa sahip. Km2‘ye yaklaşık 361 kişi düşen Dilovası, fabrikaların yanı sıra  sivil mimari yapılarıyla da günümüzün önemli yerleşim yerlerinden bir olma özelliğini hala koruyor. Dilovası gerçekten buralardan yeşili ve sanayisi ile bereketli bir ova görünümü arz ediyor. Buralardan ilçe bir başka seyir ziyafeti sunuyor.
DİLOVASI’NA BELEDİYE NE ZAMAN KURULMUŞTU ?
Dilovası, bugün tarihi Tavşancıl, Demirciler, Çerkeşli gibi yerleşim yerleri, merkezdeki mahalleleri, sahili ve tarihi değerleri ile bir bütünlük içinde. Sivil mimari yapıları ile dikkat çeken ilçe de ayrıca, milli mücadele yıllarının meşhur isimlerinden Yahya Kaptan’ın anıt mezarı da Dilovası Tavşancıl’da bulunuyor.
Otoban ve D-100 karayolu, deniz yolu, hızlı tren, Körfez geçiş köprüsü, sahilindeki limanları ve Kurtköy havalimanı ile ekonominin ana merkezlerinden biri olduğu kadar aynı zamanda Türkiye’nin  ulaşım üssüdür.
Türkiye’de 5 organize sanayi bölgesi ve yüzlerce sanayi kuruluşu ile sanayinin kalbi Dilovası’nda atar. İzmit Körfez şeridi ile İstanbul-Ankara karayolu üzerinde yer alan ve hızla gelişmekte olan bir yerleşim yeri.
Dilovası’nda kuzey-güney doğrultusunda uzanan vadi tabanına oturmuş olan sanayi tesisleri İzmit, İstanbul hatta Türkiye’nin önemli tesislerindendir. Ulaşım imkanlarının, ticaret merkezleri ile her yönden bağlantı kurmaya uygun olması, ilçenin hızla gelişmesine sebep olmuştur. İlçe, içinde barındırdığı büyüklü, küçüklü sanayi tesisleri ile adını Türkiye’ye duyurmuş, bu itibarla hızla göç aldığı için köy statüsünde gelişime cevap verememiş ve 1987 yılında Dilovası’na Belde Belediyesi kurulur. Dilovası düzlüğünün dolması sonucu kent, kuzey, kuzeydoğu ve kuzeybatı yönüne doğru gelişirken batıda Gebze ilçesine doğru da genişlemektedir.
Dilovası Belediyesi’nde hizmete talip olurken “yönetim anlayışımızın temelinde insanı sevmek ve işi sevmek vardır” diyen Başkan Cemil Yaman Dilovası’nın en acil ve temel ihtiyaçları olan elektrik, su, doğalgaz, ulaşım gibi alt ve üst yapıda birçok yeniliği halkın ayağına götürdüklerini ifade ediyor.”Halk efendi, biz hizmetkarız” şiarını kendine ilke edinen Başkan Cemil Yaman halkı için çok amaçlı kültür salonu, modern bir hastane, kapalı spor salonları, Tavşancıl sahil projesi ve tarihi evler restorasyonunu çok yakın zamanda hayata geçireceklerini anlattı.
………………………………………………
Dilovası’nda Yerleşim ve Sosyal Hayat   
Tarihsel süreç içerisinde bir çok imparatorluğa ve medeniyete coğrafi konumundan dolayı stratejik noktalarda ev sahipliği yapan bir bölgemizdir Dilovası. Bugün, tarihi, tabiatı ve en önemlisi insanı ile  Dilovası merkezde, muhteşem manzaraya sahip Adatepe’de, tarihi Tavşancıl mahallesinde, Çerkeşli, Tepecik, Demirciler ve Köseler gibi tarihi köylerinde yaşam hala tüm hızıyla devam etmektedir. Bizde tarihin izinden giderek Dilovası’nın güzelim mahalle ve köylerine misafir olacağız. Dilovası’nın tarihi eserlerini, kültürünü ve insanlarını daha yakından tanımadan önce gözlerimizi  Dilovası’nın muhteşem güzelliklerini kuş bakışı gören Adatepe’ye çeviriyoruz. Dilovası, Adatepe’den bir başka güzel görünüyor. Dilovası’nın bir tarafta sanayisi ve mahallelerini, bir tarafta sahili ve köylerini bu tepeden görmek mümkün. Başkan Cemil Yaman, bu bereketli topraklarda çocukluğu ile birlikte büyüyen umutlarını, projelerini bir bir anlatıyor.
Biz bu güzellikleri yaşaması için herkesi buralara davet ediyor ve Adatepe’den Dilovası’na selam ederek, Dilovası’nın güzelliklerini daha yakından tanımak, sevmek ve insanlarıyla kaynaşmak için sanayi ve yeşilin iç içe olduğu bu bereketli ovanın sokaklarına iniyoruz.
Dilovası, tarih boyunca bir çok medeniyetin ulaşım kolaylığını sağlayan ve geçiş noktası olarak görüldüğünden, seksenli yıllardan sonra bölgedeki sanayileşme hızla artar, bu artış beraberinde Dilovası’na Türkiye’nin dört bir yanından insanların gelmesine sebep olur. Ağırlıklı olarak Doğu Anadolu Bölgesi, Karadeniz Bölgesi, Marmara Bölgesi olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanından insanlar gelir Dilovası’na. Günümüzde, kültürel yapılaşma olarak Türkiye’nin küçük modeli diyebileceğimiz bu insanlar Dilovası’nda bir arada yaşamlarını devam ettiriyorlar.
Dilovası İlçesi’nin Tarihi  Eserleri
Tarihi kaynaklara baktığımızda Dilovası tarihinin çok eskilere dayandığı söylemiştik. Dilovası, bugün sanayisi ile olduğu kadar geçmişten bugüne taşıdığı tarihi eserleri ile de göz doldurmaktadır. Biz geçmişten bize kalan bu nadide emanetleri görüntüleyip gelecek kuşaklara aktarmak için Dilovası’nın tarihi duraklarında gezmeye devam ediyoruz. Şimdi ilk durağımız Osmanlı Devleti zamanında Dilovası’nda inşa edilen önemli tarihi köprülerden biri olan Mimar Sinan Köprüsü.
Mimar Sinan Köprüsü
Bu tarihi köprü 16. Yüzyılda Diliskelesi mevkiinde bulunan Dilderesi üzerinde, Kanuni Sultan Süleyman tarafından  Koca Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Köprünün mimarının Mimar Sinan olmasından dolayı da halk dilinde Köprüye Mimar Sinan Köprüsü de denilmektedir. Üç gözlü olan tarihi köprü’nün ayakları ortasında boşaltma gözleri vardır. Uzunluğu ise yaklaşık 20 metre kadardır. Şaşırtıcı olan ise köprü hiç onarım görmeksizin günümüze kadar ayakta kalabilmiştir.
Dilovası Kalesi ve Dil İskelesi
Diliskelesi’nde zamana meydan okurcasına ayakta kalan bu muazzam köprüden geçerek, bir rivayete göre adını Dilbaba’dan alan Diliskelesi’ne doğru yol alıyoruz.
Dilovası’nda yaşayan imparatorlukların bıraktıkları eserlerden Dilovası Kalesi ve Dil İskelesi bugün Dilovası’nın en büyük mahallesi olan Diliskelesi’nde bulunmaktadır. Geçmişte belirsiz, küçük Libyssa kasabası olarak adlandırlan Diliskelesi tek ününü ev sahibi Bithynia Kralı’na ihanet ettikten sonra Romalılara teslim edileceği belli olan Hannibal’in, intihar ederek öldüğü ve gömüldüğü yer olarak kazanır. Geç Antikite’de Nikomedia ana kara yolu üzerinde bir istasyonuydu Diliskelesi. Kültür ve medeniyetimizin izlerini araştırmak için geldiğimiz Diliskelesi’nde bizi bir yanda balık tutan insanlar, bir yanda da tarihi tren istasyondan geçen yolcu treni karşılıyor. Buralar gerçekten geçmişin nazlı yadigarı. Öyle ki 1950’lili yıllarda aş için iş için Karadeniz’den gelerek Diliskelesi istasyonunun yanında, yurt yuva kurmuş gelinlerin evine misafir oluyoruz.Şimdilerde 55-60 yaşlarında olan o zamanların canlı şahidi bu gelinler bakın bizlere neler anlatıyor.
Diliskelesi Canlı Şahidi ile Röportaj girecek
Diliskelesi, Gebze’nin 12 km doğusunda yer alan en eski yerlerden biri olan Nicamedia’ya bağlı bir kıyı kenti olduğu sanılmaktadır. İsterseniz burada bir parantez açarak, Başbakanlık Osmanlı arşivlerine bakmak faydalı olacaktır. Dilderesi’ne bağlı olarak Diliskelesi adını alan ve tarih içinde Osmanlı topraklarına 1419’da 3 kez katılan bu yöre karşı kıyıda bulunan Hersek’e geçişlerde iskele olarak kullanılmıştır. Başbakanlık Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yaparken,  ünlü gezginimiz Evliya Çelebi’nin  seyahatnamesinde  yazdığı  Diliskelesi hakkında ilginç bir ayrıntıyı da öğreniyoruz. Zamanı durdurup Evliya çelebiye kulak veriyoruz.
” Bir gün  Horasan ereni  bir gezgin  derviş, Orhan Gazi zamanında  Diliskelesi’nin karşı  kıyısındaki  Herseke”e gelir   ve    gemicilere;
“Oğullar beni karşı taraftaki  Dilovası’na   geçirin” der.
Gemiciler dervişi karşı tarafa geçirmeyip giderler. Gönlü yaralı, bilgin ve ârif-i billah derviş hemen eteğine toprak doldurup;
“Biz karşıya Allahü Teala’nın emriyle böyle geçeriz” diye eteğinden toprağı denize döktükçe deniz kara    olup yürüyerek geminin ardı sıra yürür. Gemiciler bu hâli görüp;
“Meded sultanım boğazı doldurup ekmeğimize mâni olup İstanbul’dan İzmit’e gemiler geçmez olur. Lütf edip gemimize girin” diye rica ederler.
O zât da 12.000 adım kadar denizi dil gibi doldurduktan sonra gemiye girerler. Hâlâ onun için Hersek’teki yarım adaya  dil derler ve  dil gibi  sivri bir kumsal  körfeze  girmiş gibi  durur.
Ve derviş hazretleri karşı tarafa geçip keramet gösterip halini açığa vurdukları için derhâl temiz ruhlarını Hakk’a teslim eder. Osmanlı arşiv kayıtlarında adı geçen bu zatın Osmanlı’nın ilk Kaptan-ı Deryası olabileceği de bir başka önemli  bir ayrıntı olarak karşımıza çıkıyor. Bugün ise Diliskelesi hanı yakının da   Deniz feneri’nin  yakınında Dilbaba Dede medfundur ,Bölge halkı  Dilbabanın kabrinin  bölgede açıl

BOP Çerçevesinde Suriye Hadiseleri ve Türkiye

0

Kapitalizmin bir üst evresi olan küreselleşmeye geçmeye hazırlanman Emperyal Güçler; Ulus Devletleri “etnik, dini ve mezhepsel ayrılıkları kaşıyıp iç harbe götürerek” parçalamak ve uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda “sınırları kaldıran, aynı dil ve parayı kullanan” tek kutuplu yeni bir dünya düzeni kurmak istemektedir. Çünkü Ulus Devletlerin “bayrak, resmi dil, para, eğitim, sınır, hukuk, gümrük, kota, vergi vb. ulusal düzenlemeleri, milli-dini ve kültürel değerleri ile hedef ve ülküleri” küreselleşmeye engel olmaktadır. Bu yüzden hedef ülke üzerinde “BM, NATO, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, IMF vb. uluslararası örgütlerle” hâkimiyet kurulmakta, demokrasi yalanlarıyla oluşturulan teslimiyetçi yönetimler ile egemenliği paylaşılmakta, toplum mühendisliği uygulamalarıyla milli refleksleri kırılmakta ve yer altı ve üstü kaynakları sömürülmektedir.

BOP veya Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi; tek kutuplu dünya arayışının, Avrasya ve Ortadoğu’yu terbiye etme ve dönüştürme projesidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çok sayıda ülkenin fiziki sınırlarını değiştirmeyi amaçlayan bu projenin bölge haritaları, Afrika’dan-Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Şimdiden; Kore-Rusya-Yugoslavya-Çekoslovakya-Gürcistan-Azerbaycan ve Sudan bölünmüş, Lübnan ve Afganistan kan gölüne dönmüş, Güney Afrika-Filistin ve Irak işgal edilmiş, Litvanya turuncu devrimle karıştırılmış, İran nükleer program bahanesiyle tehdit edilmiş, Somali bombalanmış, Vietnam-Küba-Pakistan ve Hindistan karıştırılmış, Libya-Fas-Tunus-Cezayir-Moritanya-Mısır-Arabistan-Bahreyn-Ürdün-Umman-Yemen ve Suriye Arap Baharı ile iç harbe sürüklenmiş ve Türkiye bölünmenin eşiğine getirilmiştir.

İslam Alemini Sünni-Şii olarak ayırmaya çalışan Siyonist-Haçlı İttifak, Türkiye’yi geri dönüşü olmayan tehlikeli bir oyuna çekmektedir. Batılılarca Suriye’ye yönelik dezenformasyon kampanyası yürütülmesi (Beşşar Esad resmine secde ettirilmeye zorlanan birine ait video, Apo’nun Şam’da olduğu döneme ait fotoğraflar, Hacı otobüsünün kurşunlanma görüntüleri, Mevlid Kandilinde katliam yapıldığı haberleri vb.) ve ülkenin El Kaide sahaya sürülerek Sünni-Şii iç harbine sürüklenmesi, Irak’ın mezhep temelli bölünmesi, Mısır ile İran’ın üstüne gidilmesi ve eşzamanlı olarak Türkiye’de Dersim Hadisesinin kaşınması; çok fazla provokasyon kokmaktadır.

Elbette Türkiye ile Suriye arasında; Hatay, PKK, Ortadoğu Politikalarından kaynaklanan liderlik, su vb. siyasi-ekonomik-sosyal sorunlar vardır. Diktatörlükle yönetilen ve Lübnan Başbakanı Refik Hariri’ye suikast düzenlediği iddia edilen Suriye “Hatay-Şanlı Urfa ve Gazi Antep İllerini kendi sınırlarında gösteren, Türkmenlere eziyet eden, bazı Arap kökenli vatandaşlarımıza ticari avantajlar ile ücretsiz eğitim hakkı sağlayan ve sınıra yakın yerlerde (özellikle halk oylamasında kaybettiği Hatay’da) arazi aldıran, 1. Dünya Harbinde İngiltere ile bir olup bizi arkamızdan vuran, Yunanistan ile aleyhimizde askeri antlaşma yapan, Apo’yu barındıran ve PKK’yı destekleyen” güvenilmez bir ülkedir. Apo ifadelerinde “Suriye’de ilk yerleşimin 1982’de Filistin Kimliği ile ev tutularak başladığını, Şam’da Karargahı olduğunu ve örgütü oradan yönettiğini, Şam’da Kürtçe Okul açtıklarını, bu okulun yanında matbaaları olduğunu ve gazete-dergi bastıklarını, Cemil Esad ile görüştüklerini, siyasi-askeri-finansal-sahte kimlik-sınır geçişi vb. destek aldıklarını, El Muhaberat İstihbarat Teşkilatının kendilerinden Suriye’deki faaliyetlerine göz yumma karşılığı Türkiye’de yoğun eylem yapılmasını istediğini” beyan etmektedir.

Ancak Suriye “PKK yüzünden ilişkiler iyice gerilince” Türkiye ile olası bir savaşı göze alamadığından Apo’yu ülkesinden çıkarmış ve 1998 Adana Mutabakatı ile terör örgütünü desteklemeyeceğini taahhüt etmiştir. Soğuk savaşın bitmesi, Demirperde Blok’unun dağılması, Rusya’nın zayıflaması ve ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra; bölgesel işbirliğine yönelmiş, Türkiye’ye yakınlaşmış ve rol-model almaya başlamıştır. Türkiye’de olumlu adımlar atmış ve iki ülke arasında ortak bakanlar kurulu toplantısı ile gümrüklerin kaldırılmasına varan sıcak ilişkiler kurulmuştur. Fakat Türkiye’nin Arap Baharı ile başlayan isyanlardan sonra çark ederek “ABD-İsrail-AB ve Arap Birliği ile aynı cephede yer alması, sert açıklamalarla Suriye’nin üstüne gitmesi, Suriye’den kaçan rejim muhaliflerini çadır kentlerde barındırması, Suriye’de illegal sayılan Müslüman Kardeşler Örgütü’nün basın açıklamasına göz yumması, Suriye’de kurulan sözde hür orduya silah ve cephane temin ettiği iddiaları nedeniyle” ilişkiler yine gerilmiştir. Beşşar Esad, Ahmet DAVUTOĞLU’na “Suriye’ye nasihat ve tavsiye verebilirisiniz, ama başkalarının buyruklarını tebliğ edemezseniz” demiştir. Bölgede yalnız kalan Suriye; Rusya, Çin ve İran’a yakınlaşmış, Hizbullah ile Hamas’ın desteğini almış ve çıkan isyanları kanlı bir şekilde bastırma yoluna gitmiştir. Bu süreçte önce ABD, sonra Rusya Akdeniz’e uçak gemisi göndermiş ve sular ısınmıştır. ABD’nin BM nezdinde Suriye’ye karşı girişimleri de, Rusya ve Çin’in vetosuna takılmış ve gerilim iyice artmıştır.

Suriye’de rejim değişikliği için yapılan gösteriler, Ortadoğu’da demokrasi isteyen halk ile otoriter yönetimler arasındaki mücadeleyi tetikleyerek; bölgenin güç dengelerini bozacak noktaya gelmiştir. Durumun ciddiyetini anlayan Arap Birliği Suriye’ye baskı yapmış ve hükümet tarihin en büyük siyasi-hukuki-sosyal reformlarını yaparak demokratikleşme süreci başlatmıştır. Ancak uluslararası kamuoyu tüm bunları “rejimin varlığını korumak için yapılan ve inandırıcı olmayan yetersiz hamleler olarak algılayıp” görmezden gelmiştir. Suriye’nin 2012’de çok partili siyasi yaşam için seçimlere gitmesi bu algıyı yıkabilir ve Ortadoğu’nun otoriter yapıdan, demokratik sisteme geçişinde önemli bir köşe taşı olabilir. Devlet-toplum ilişkisinde; din, mezhep, ırk, aşiret, aile vb. bağların yoğun olduğu ve bireysel özgürlükler ile modern vatandaşlığın gelişmediği ülkelerde; bu tür dönüşüm süreçlerinin sancılı olacağı ve rejim yıkılsa bile yeni kurulacak sistemde “Irak’ın işgalinden sonra oluşan parlâmenter düzen gibi” bu bağların etkinliğini devam ettireceği aşikârdır. Bu yüzden Küresel Güçler demokrasi ve reformun “şiddet ve savaşla değil” diyalog ve işbirliğiyle sağlanabileceğini görmeli ve acele ederek Suriye’yi Irak’ın durumuna düşürmemelidir. Batılıların “Suriye’ye harekât düzenleme ve askeri tampon bölge oluşturma” niyetleri tehlikelidir. Suriye’ye “Batılı Devletler veya destekledikleri Türkiye gibi bölgesel bir güçle” yapılacak bir dış müdahale; iç harbe, parçalanmaya ve Ortadoğu’yu karıştırarak 3. Dünya Harbine neden olabilir.

Zaten Batılıların Ortadoğu Halklarını düşündüğü ve demokrasi, insan hakları ve özgürlükler için uğraştığı, tarihi bir yalandır. Bölgenin kalkınmasını hiçbir zaman istememişler ve emperyal planları için çıkardıkları isyan ve savaşlarla, masum insanların katledilmesine yol açmışlardır. Bazı Devlet Adamları, Aşiret Reisleri ve Siyasiler “güç ve itibar elde etmek için Batılılarla işbirliği yaparak” kendi ülkelerini kana bulamışlardır. Emperyal Güçler “kurak bir coğrafyası olan, feodal yapı ve tarım toplumu nedeniyle gelişmeyen, fakir-eğitimsiz ve cahil insanlardan oluşan ve bilgi çağının gerisinde kalan” bu bölgede, toplum mühendisliği uygulamaları ile kaos yaratmışlar ve önümüzdeki süreçte küresel hedefler için yine birçok masumun öldürüleceğini belli etmişlerdir. Dünyanın hiçbir döneminde etnik-dini-mezhepsel ayrılıklar bu kadar gündeme gelmemiş ve insanlar kimlikler ön plana çıkartılarak bu kadar rahatsız edilmemiştir. Bu hayâsız saldırıya karşı uluslararası işbirliği yapmak ve Ortadoğu’nun barış ve istikrarı için; bölge dışı müdahaleleri önlemek ve bir refah alanı oluşturmak elzemdir.

Türkiye; Suriye ile ilişkilerde ihtiyatlı olmalı, mütekabiliyet esasına göre hareket etmeli, bölgesel işbirliği çerçevesinde yakınlaşmaya çalışmalı, fakat Batılılar istiyor diye savaş ilan ederek; Ortadoğu’da kin ve nefret tohumları atılmasına vesile olmamalıdır. Elbette körü körüne Beşşar Esat’tan yana olmak, Suriye’de ki insan hakları ihlallerini yok saymak ve yönetimi ele geçiren Şii-Nusayri grubun, nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünnilere yaptığı zulmü görmezden gelmek; doğru değildir. Yanlış olan “komşularla sıfır sorun diye yola çıkan Türkiye’nin” işbirliği ve dayanışmayı arttırarak bölgesinde istikrar ve barış alanı yaratma yerine, Batı ve NATO eksenine iyice kaymasıdır. Türk dış politikasındaki bu hızlı değişim; Türkiye’nin güvenirliğine ve bağımsız bir güç olduğu imajına büyük zarar vermiştir. Türkiye’nin sert açıklama ve müeyyidelerle Suriye’nin üstüne gitmesi ve Malatya’ya Füze Kalkanı için radar kurması; hem bu ülkeyle olan ilişkileri germiş, hem de Rusya-Çin-İran ve Hindistan’ı kapsayan Şanghay İşbirliği Örgütü ile bizi karşı karşıya getirmiştir. Batı ile Doğu arasında sıkışıp kalan Türkiye “tarih bir tekerrürden ibarettir, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi” sözlerinden ders almamış, muhtemel bir 3. Dünya Harbinde safını çok erken belli ederek husumeti üzerine çekmiş ve iki gemi yüzünden 1. Dünya Harbine giren Osmanlı gibi, iki radar yüzünden savaşın eşiğine gelmiştir.

‘Türk Birliği için Ortak alfabe ve ortak iletişim dili şarttır’

 

‘Türk Birliği için Ortak alfabe ve ortak iletişim dili şarttır.’ Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Prof. Dr. METİN KARAÖRS; ‘Bu Mümkündür.’ Diyor.
Oğuz Çetinoğlu: Atatürk; ‘Türk Birliği’ne inanıyorum, onu görüyorum.’ Diyordu. Türk Birliği için önce ‘Dil Birliği’, hiç değilse ‘ortak alfabe, ortak iletişim dili’ gerekiyor. Bu konuda hangi noktadayız? Genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Prof. Dr. Metin Karaörs: Bugün, yıllarca birbirlerinden habersiz olarak yaşamış olan Türk dünyasında ‘derin bir uykudan uyanma’ ve ‘birbirlerinin farkına varma’ gözlenmektedir. Tarihin karanlıklarına gömülmüş veya Kaf Dağı’nın ardına atılmış zannettiğimiz milyonlarca Türk, ışıklı gözleriyle gülümsemeye, tatlı dilleriyle bizlere mahnılar söylemeye başlamıştır. Her gece, her gece yuhularında, ağzı ateş gibi, gözü gökten daha mavi gurdlarla Türk yurtlarını, ana yurt topraklarını dolaşan şairlerimizin rüyaları hakikat haline gelmektedir.
Dünyadaki siyasî, sosyal ve ekonomik gelişmeler, Türk cumhuriyetlerini güçlendirmiştir. Güçlenen devletlerin halkında millî şuur uyandı ve gelişiyor.
Türk toplulukları, dünya üzerinde 20-90 doğu boylamları ile 33-65 kuzey enlemleri arasında, kuş uçuşu olarak doğudan batıya 6-7 bin, kuzeyden güneye 3 bin kilometrelik geniş bir alanda yaşamaktadırlar. Bu kadar geniş sahada yaşayan iki yüz milyona yakın Türk’ü birbirinden farklı gibi gösteren, suni olarak ayıran faktörlerin başında yazı dilleri ve alfabe farklılığı gelmektedir. Bugün, Türk dünyasında üç ayrı kökene dayalı 27 farklı alfabe ve iki büyük yazı diline dayalı 20 yazı dili kullanılmaktadır.
Çetinoğlu: Türkler tarih boyunca hangi alfabeleri kullandılar?
Karaörs: Türkler tarih boyunca birçok alfabe değiştirmişlerdir. Bunların içinde beş büyük alfabe Türk toplulukları arasında tarihte ve bugün en çok kullanılanlarıdır. Orhun ve Uygur alfabeleri, tarihî alfabelerimiz, Arap Rus-Kiril ve Latin alfabelerine dayalı alfabeler, bugünkü Türk dünyasının kullandığı alfabelerdir.
Çetinoğlu: İlk alfabemiz hangisiydi?
Karaörs: Tarihte bilinen ilk alfabemiz 7. asırdan itibaren Göktürk âbidelerinde, Bilge Kağan, Kültigin ve Tonyukuk bengü taşlarında mükemmel örneklerini gördüğümüz, taşların üzerine kazımaya elverişli, bugün Türklerin kullandıkları damga ve savaş aletlerinden gelişerek şekillendiği üzerinde Türkologların ekseriyetle üzerinde anlaşmaya vardıkları, kendi icadımız ve ilk millî alfabemiz olan Göktürk alfabesidir. 10. asra kadar bütün Türk dünyasında kullanılan bu alfabe ile yazılmış mezar taşı, eşya ve kitabelerin sayısı son keşiflerle 300’e yaklaşmıştır.
Çetinoğlu: Bu alfabenin özellikleri nelerdi?
Karaörs: 38 harfli bu Göktürk alfabesinde bitişme yoktur. Her harf ayrı ayrı yazılır. Yazı sağdan sola doğru yazılıp satırlar, yukarıdan aşağıya doğru yan yana tasnif edilirdi. Kelime ve kelime grupları arasında üst üste iki noktanın konduğu Orhun alfabesi ünsüz esasına dayanır. 4 ünlü, 8 yarım ünlü, 26 civarında ünsüzün bulunduğunu Göktürk alfabesinde ünlülerden a-e için bir, ı-i için bir, o-u için bir, ö-ü için bir harf kullanılır, bu harflerin ayırımı ünsüzler sayesinde belli olurdu.
Çetinoğlu: Göktürklerden sonra kurulan Uygur Devleti farklı bir alfabe mi kullanıyordu?
Karaörs: Evet! Sogdak menşeli olan Uygur alfabesi, Hoça, Turfan, Beşbalık gibi Doğu Türkistan şehirlerinde ve Uygur Türkleri arasında kullanıldığı gibi, Karahanlı sahasında da kullanılıp, Hakâniye Türkçesi’nin muazzam eserleri olan Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakâyık gibi eserlerin bazı nüshaları bu alfabe ile yazılmıştır. Bugün dünyanın çeşitli merkez ve kütüphanelerinde yüzlerce sandık dolusu Uygur yazmalarının ancak % 20’si incelenmiş, % 80’i ise gün ışığına çıkmayı beklemektedir.
Çetinoğlu: Uygur alfabesinin de özelliklerinden söz eder misiniz?
Karaörs: Uygur alfabesi, 4’ü ünlü, 14’ü ünsüz 18 harften ibarettir. Sağdan sola doğru yazılan işlek ve bitişik bir yazı olup, yazılması kolay okunması ise oldukça zor olan bu alfabede o ile u’yu, ö ile ü’yü, ayırt etmek zordur. z, s, ş, kalın k, kalın g, h ünsüzleri de bu alfabede birbirine karışmaktadır.
Çetinoğlu: Başka alfabeler de olmalı…
Karaörs: İslamiyet’ten evvelki bazı Türk boylarının, Mani alfabesiyle Mani yazısını, Nastûri-Süryâni alfabesini, Çin ve Tibet alfabe ve yazılarını, Brahmi, Peçenek ve İbrani alfabe ve yazılarını kullandıkları bilinmektedir.
Çetinoğlu: Türkler Arap alfabesini de kullandılar…
Karaörs: Türkler Arap menşeli Türk alfabesini 11. yüz yıldan itibaren kullanmaya başladılar. Batı Türklerinin yaşadığı sahalarda 900 yıla yakın kullanılmış bu alfabeyi bugün Doğu Türkistan, Uygur ve Kazak Türkleri resmî alfabe olarak kullanmaya devam etmektedirler. Ayrıca İran, Irak ve Afganistan’daki Türk boyları da bu alfabeyi kullanmaktadırlar. Sağdan sola bitişik olarak yazılan Arap menşeli Türk yazısında her harfin başta ortada, sonda birbirinden az çok ayrılan farklı şekilleri vardır. 6 harf dışında bütün harfler kendilerinden sonraki harflerle bitişirler. p, ç, ince /g ve j’nin eklenmesiyle Türklerin 28 harften 32 harf çıkardıkları bu alfabede p, ç’yi, b, c’den ayırmak için eklenen noktalar ile, k’yı g’den ayırmak için ilave edilen üç nokta veya keşide çok defa kullanılmıyor, karışıklık meydana getiriyordu. Türkler, ekseriyetle Farsça ve Arapçadan gelen kelimelerin imlasına dokunmadıklarından bu dillerden Türkçeye geçen kelimeler kendi dillerindeki gibi yazıldıklarından uzun zaman çok geniş coğrafyada birlik sağlandı. Türkçe asıllı kelimelerde ise tarih içinde ve coğrafi alanlarda aynı birlik sağlanamadı. Noktalama işaretleri ancak 19. yüz yıl içinde kullanılmaya başlandı. Enver Paşa tarafından 20. yüz yıl başındaki harfleri bitişmeden yazma teşebbüsü (huruf-ı mumfasıla) başarıya ulaşmadı. Kazak Türklerinden Ahmet Baytursunoğlu tarafından geliştirilen ünlü kullanma ve fonetik yazı sistemi kısa bir süre kullanılabildi.
Çetinoğlu: Yazı dilinde durum nasıldı?
Karaörs: Yazı dili, yazıda kullanılan dildir. İlim ve kültür eserlerinde, edebiyatta, yayın hayatında kullanılan dil yazı dilidir. Bir ülkenin aydınları, belirli bir tahsil görmüş okumuşları, konuşurken ve yazarken ortak olan yazı dilini kullanırlar. 7, 8 ve 9. yüz yıllarda merkezi Ötüken olan, ‘Eski Türkçe’ adını verdiğimiz yazı dili, 10 ve 11. yüz yıllarda Kaşgar ve Balasagun gibi şehirlerde de ikinci bir merkez olarak devam etti. Eski Türkçenin Göktürk, Uygur ve Karahanlı devirleri arasındaki dil farkları dinî kelime ve ufak tefek küçük gramer farklılıklarından öteye geçmez. Kaşgarlı bu yazı diline “Hakaniye Türkçesi” adını vermektedir.
Çetinoğlu: Tarihî göçler yazı dilini etkiledi mi?
Karaörs: 13. yüzyıl Türk yazı dili tarihinde ikinci bir yazı dilinin doğduğu asırdır. Orta Asya’daki Türk kütlelerinin Kuzeye ve Hazar Denizi’nin Kuzey ve Güneyinden batıya akması, yeni kültür ve medeniyetlerle temas sonucu, yeni kültür merkezlerinin doğması, Türkçenin içinde uzun zamandan beri kendisini hissettiren gelişme ve tabii değişiklikler, Türk yazı dili birliğini ‘Batı Türkçesi’ ve ‘Kuzey-Doğu Türkçesi’ olmak üzere iki yazı diline ayırdı. 15. asırdan itibaren Kuzey-Doğu Türkçesi, ‘Kuzey Türkçesi’ ve ‘Doğu Türkçesi’ olarak iki önemli kola ayrıldı.
Kuzey Türkçesi, Kuzey Türk bölgelerinde Kıpçak şivesinin ana kaynaklık ettiği yazı dillerini meydana getirdi. ‘Doğu Türkçesi’ ise ‘Çağatay Türkçesi’ halinde 20. asra kadar devam etti ve yerini bugünkü Özbek yazı diline bıraktı. Türk yazı dillerinin en verimlisi olan ‘Batı Türkçesi’ ise ‘Eski Anadolu Türkçesi’, ‘Osmanlı Türkçesi’, ‘Türkiye Türkçesi’ halinde günümüze kadar devam etti. Batı Türkçesi içinde ‘Azerî’ sahası çok az farklı bir daire halinde günümüze kadar geldi.
Çetinoğlu: Bugünkü durum nedir?
Karaörs: Bugün Türk dünyasında Latin, Rus-Kiril, ve Arap olarak üç ayrı kökene dayalı, 27 farklı alfabe kullanılmaktadır.     
Çetinoğlu: Herhalde Rus-Kiril alfabesinin alt grupları ile 27’ye ulaşılıyor…?
Karaörs: Kiril menşeli alfabeler birbirinden farklı 20 çeşittir. Bugün Gagavuzeli, Azerbaycan, Kırım, Başkurt, Nogay, Malkar, Karaçay, Kazak, Kumruk, Karakalpak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Uygur, Tuva, Hakas, Altay, Çuvaş, Yakut Türkleri bu alfabeyi kullanmaktadırlar. Müslümanlık dışındaki Sarı
Uygur, Altay, Tuva, Gagavuz ve Karayim Türkleri (bütün Türkler’in % 1.7’si) hariç bütün Türkler 10. asırdan 1920 yıllarına kadar Arap Harfli Türk Alfabesi’ni kullanıyorlardı.
Çetinoğlu: Türkler neden bu kadar ayrı alfabe kullanıyorlar?
Karaörs: Stalin devrinde Kiril adlı bir papazın Türkleri bölüp parçalayarak ‘ayır ve yut’ siyaseti gereğince icat edip ortaya attığı Kiril alfabelerine Türkler zorla geçirildiler. Bu alfabe parçalama siyasetine Baskakov gibi taraftar olan ve bu sayede Rus kültürünün yükselip cihan-şümûl olacağına inanan Rus aydınları olduğu gibi, Samoylaviç gibi bu siyasete karşı olan Türkleri ve Türkçeyi gerçekten seven bu uğurda sürgün olan Türkologlar da vardır.
Rusya’daki Çuvaş Türkleri 1871’de, Altay Türkleri 1937’de, Kazan, Kırım, Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk Türkleri 1928’de, Abakan ve Yakut Türkleri 1939’da, Kırgız, Kazak, Karakalpak, Başkurt, Özbek ve Azerbaycan Türkleri 1940’ta, Tuvalar 1941’de, Uygur Türkleri 1947’de Kiril kökenli değişik alfabeleri kullanmaya başladılar. Aynı seslerin, her birinde farklı farklı harflerle gösterildiği bu alfabede birlik yoktur.
Çetinoğlu: Arap alfabesi de kullanılıyor demiştiniz…
Karaörs: Bugün Arap menşeli Türk alfabesini İran, Irak, Afganistan ve Çin sınırları içindeki Doğu Türkistan Özerk Bölgesi’nde yaşayan Türkler kullanmaya devam etmektedirler.
Çetinoğlu: Türkiye’de kullanılan alfabe nerelerde geçerli?  
Karaörs: 29 harften oluşan Latin kökenli Türk alfabesi, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin resmî alfabesidir. Batı Trakya, Yugoslavya, Romanya, Finlandiya, Türkleri de bu alfabeyi kullanıyorlar. 1980-1984 yıllarına kadar Bulgaristan Türkleri de bu alfabeyi kullanıyordu. Irak Türkleri ‘Kardaşlık Dergisi’nin bir bölümünü 1964-1971 arasında Latin harfleriyle çıkardılar. Diğer Türk boylarından çok kısa sürelere Latin alfabesini kullananlar oldu.
Çetinoğlu: Farklılıklar, aynı ırka mensup olmalarına rağmen birbiriyle anlaşamayan grupların oluşmasına yol açmıştır…  
Karaörs: Bütün bu uygulamalar sonunda Türk dünyasında 20 yazı dili meydana geldi: Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Kazan (Tataristan) Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Kırım Türkçesi, Nogay Türkçesi, Karaçay Türkçesi, Balkar Türkçesi, Kumruk Türkçesi, Karakalpak Türkçesi, Kazak Türkçesi, Özbek Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Uygur Türkçesi, Altay Türkçesi, Hakas (Abakan) Türkçesi, Çuvaş Türkçesi, Yakut Türkçesi.
Ruslar da bunu istiyorlardı. Aynı ırkın mensupları Türkler, farklılıklar sebebiyle Türkçe konuşamasınlar, Rusça konuşsunlar ve böylece Rus kültürüne bağlansınlar…
Çuvaşça ve Yakutça Türkçenin en uzak lehçeleri, Türkiye, Azerbaycan, Türkmen ve Gagavuz Türkleri Batı Türkçesi’nin kollarıdır. Diğer 14 yazı dili ise Kuzey-Doğu Türkçesi yazı dilinden doğmuşlardır.
Çetinoğlu: Bu karmaşadan kurtuluş için çalışmalar var mı?
Karaörs: Bütün Türk Dünyası müşterek bir alfabe ve yazı dili kullanmayı arzu etmektedir.
Azerbaycanlı şâir Bahtiyar Vahapzȃde, “Bir halkın alfabesi kaç defa değiştirilebilir? Bir halkın tarihini kaç defa değiştirmek olabilir? Gah Medya’lı olduk, gah da Fars’ın döküntüsü… Gelin kat’i bir şekilde bildirelim ve diyelim ki: ‘Bu halk Azerbaycan Türkleridir.” diyerek alfabe birliği istediğini belirtmektedir.
Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu ‘Azerbaycan’da Latin alfabesiyle çıkan bazı gazeteleri gördük. Lakin bunlarda bazı farklılıklar var. Bu farklılıkları yok etmek istiyoruz. Türk alfabesinde kullanılmayan bazı harfler var. Kırımlılar, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar hepsi başka harfler koyarlarsa yine olmaz. Dağıstanlılarla bu konuda konuştuk. Millȋ hareket üyeleri razılar. Biz istiyoruz ki Türk Dünyası’nda kullanılan alfabe de hiçbir fark olmasın.’ Sözleriyle alfabe birliğine inandığını belirtirken Romanya Bükreş Üniversitesi’nde Türkolog Enver Mahmut, aynı arzuyu şu sözleriyle dile getirmektedir: ‘Her şeyden önce ortak bir alfabe ve ortak terimler sözlüğü oluşturmamız gerekmektedir. Çünkü Türk lehçeleri arasındaki farkları derinleştiren, zemini oyan, bu iki yapay parazittir.’
Çetinoğlu: Genel bir Türk alfabesi mümkün mü?
Karaörs: Mümkündür. Umumî bir Türk alfabesi ortaya koymanın dört yolu vardır:
1- Eski Türk-Runik alfabesini tekmilleştirmek,
2- Arap alfabesi esasında umumî alfabe oluşturmak,
3- Tamamen yeni, orijinal alfabe koymak,
4- Denenmiş Latin harfleri esasında vahit alfabe kabul etmek
Bütün Türk boyları bu dört yoldan birini müşterek olarak tercih edecek ve alfabe birliğinde anlaşacaktır.
Ortak bir alfabe ve yazı dili bütün Türk boylarının kendi hür irade ve istekleriyle verecekleri kararlar sonunda mümkün olacaktır.
Çetinoğlu: Sizce bunlardan hangisinin uygulanabilirlik şansı yüksek?
Karaörs: Alfabe birliği için teklif edilen yollardan en uygununun ‘denenmiş Latin harfleri esnasında vahit bir alfabe kabul etmek’ yolu olduğu bütün Türk dünyasında gittikçe ağırlık kazanmaktadır.
Latin alfabesi artık dünya milletlerinin gayrı resmî umumî yazı sistemine dönüşmektedir. Bu alfabeden Araplar, hatta Çinliler bile yararlanmaktadırlar. Bu yazı sistemi bütün kıtalarda büyük devletlerin resmî alfabeleri olduğundan dünyanın her yerine yayılmıştır. Türk toplulukları ve Azerbaycan Türkleri umum dünya kültür anahtarlarını yitirmemek için yeni alfabeden istifade etmek durumundadırlar. Bütün müspet ve menfi cihetleri tartışarak Latin alfabesine geçmeyi en doğru yol olarak buluyoruz. Yeni Azerbaycan alfabesi öyle tertip olunmalıdır ki ortak bir Türk alfabesinin yolunu açabilsin.
Çetinoğlu: Bu yönde müjdeli gelişmeler var mı?
Karaörs: İlk safhada Azerbaycan Türklerinin Türkiye Türkçesi alfabesini aynen veya çok küçük farklılıklarla kabul edecekleri anlaşılmaktadır: Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Dr. Anar Rızayef ‘Kiril alfabesinin bırakılacağını bu hususta kararlarının kesin olduğunu’ belirttikten sonra şunları söylemektedir: ‘Ancak bunda aceleci değiliz. Latin alfabesini öğretmeden mevcudu bırakırsak doğacak boşluk edebiyat ve kültürümüzde bunalıma sebep olabilir.
Çetinoğlu: Türk dünyasında kullanılacak ortak alfabe için kurallar belirlendi mi?
Karaörs: Azerbaycanlı âlim Feridun Celiloğlu bütün Türk dünyasında uygulanacak müşterek bir alfabenin bağlı olması gereken kuralları makalesinde açıklamaktadır. 29 harfli Türkiye Türkçesi alfabesi Türkiye’nin fonetiğine en uygun alfabedir. k ve g seslerinin kalın ve ince olarak ayrılmaması Türkiye Türkçesi için problem değildir. Türkçenin ses uyumlarından biri olan “ünlü-ünsüz uyumu” zaten bu meseleyi çözmektedir. Bu uyuma Türkçe kelimelerde ön damak ünlüleri olan e, i, ö, ü ünlüleriyle, ön damak ünsüzleri olan k, g, ğ (yumuşak g), ince l, bir arada, arka damak ünlüleri olan a, ı, o, u ile arka damak ünsüzleri olan k, g, ğ (ğı), h, kalın l bir arada bulunabilirler.
Türkçe kelimelerde kalın k, ince k ile karışmaz. h sesi k’dan türemiştir. Azerbaycan şivesinde çok kullanılmaktadır. Türkçede bulunan normal h’den başka bu hırıltılı h sesini ayrıca alfabede göstermeye lüzum yoktur. Türkiye Türkçesinde mahallî ağızlardadır. Nazal n sesi de mahallî ağızlarda olup normal ağız n’sine dönüşmektedir. Alfabede nazal n için ayrı bir harf koymak bu sesin devam etmesini istemek demektir.
Türkiye Türkçesinin bu hususiyetlerine rağmen, diğer Türk boyları Latin alfabesini geçerken kendi şivelerinin özelliği olarak k, g için kalın ve ince olmak üzere ikişer harf, açık e (a), hırıltılı h (x), nazal n (n), çift dudak v’si (W) gibi sesleri alfabelerine alırlarsa fonetik detaylara girilmiş ve diyalektik özellikler ön plana çıkmış olacaktır. Bu da şimdi uygulanan Kiril alfabesi gibi yine birliği bozup parçalanmalara yol açacaktır.
Çetinoğlu: Sonuç olarak neler söyleyebilirsiniz?
Karaörs: Azerbaycan Türklerinin 29 harfli Türkiye Türkçesi alfabesini kabul etmeleri safhasından sonra muhtemelen Türkiye Türkçesi iki ülke arasında bir ‘üst dil’ olarak benimsenecektir. Daha sonraki kademede bu ‘üst dil’ diğer Türk yazı dillerinden unsurlar alarak zenginleşecek ve daha çok ortak hale gelecektir. Büyük Türk gruplarına ait yazı dilleri, uzun zaman kendileri arasında bir ‘alt dil’ olarak devam ettikten sonra ‘ortak üst dil’in içerisinde eriyeceklerdir. Bu ‘üst dil’de Türkiye Türkçesi’nin diğer Türk lehçe ve şiveleriyle de beslenerek zenginleşmiş ve gelişmiş bir devamı olacaktır. 21. yüz yıl, Türk dünyasında millî şuurun uyandığı, birlik ve beraberlik fikrinin gelişip pekiştiği, şive ve lehçe farklılıklarının ‘aynı dedenin torunları olarak mirası paylaşmaktan ibaret olduğu’, dedenin malı üzerinde birlik ve beraberlik sağlanması gerektiği üzerinde anlaşılan bir asır olacaktır.
Prof. Dr. MEHMET METİN KARAÖRS
1944 yılında Isparta’nın  Uluborlu İlçesi’nde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Uluborlu’da okuduktan sonra 1962 yılında Kuleli Askerî Lisesinden mezun oldu. 1963 yılında Kara Harp Okulunda öğrenci iken 20-21 Mayıs olayları sebebiyle ayrıldı. Yabancı dil olarak Rusça okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Umumi Türk Dili Sertifikasından Ebu’l-gazi Bahadır Han’ın ‘Şecere-i Türkî’ isimli eserinin bir bölümünü  (metin, edisyon kritik, indeks, sözlük) mezuniyet tezi olarak hazırlayıp 1968 yılında mezun oldu.
1968-1976 yılları arasında orta öğretimde edebiyat öğretmenliği ve idarecilik görevlerinde bulundu. (Burdur Lisesi, Aydın Cumhuriyet Kız Lisesi Müdürlüğü ve Edebiyat Öğretmeni, Aydın Ortaklar Öğretmen Lisesi Edebiyat Öğretmeni ve Müdürü.) 1976 – 1986 yılları arası Bursa Eğitim Enstitüsü daha sonra Bursa Yüksek Öğretmen Okulu Edebiyat Öğretmenliği ve Türkçe Bölümü Başkanlığı görevlerinde bulundu.
1981 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Muharrem Ergin’in danışmanlığında başladığı doktora çalışmasını 1985 yılında tamamladı. Doktora tezi Ali Şir Nevâyî’nin İkinci Divanı Nevadirü’ş-Şebab’ (giriş, dil hususiyetleri, metin) tır. 1986 yılında Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalına Yard. Doç. Dr. olarak tâyin edildi. 1988 yılında aynı üniversitenin Rektörlüğe bağlı Türk Dili Bölümü Başkanlığına da tâyin edilerek bu görevi 6 yıl süre ile yaptı.
1991 yılında önce ilmî bir kongre için daha sonra kendi isteğiyle Kırım’a gidip Kırım Tatar Türklerinin dil ve edebiyatları üzerinde incelemeler yaptı.
1- Eylül 1994’ten itibaren iki öğretim yılı süresince Kazakistan’ın Türkistan şehrinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslar Arası Türk Kazak Üniversitesinde Türkiye Türkçesi ve Edebiyatı Öğretim Üyesi ve Bölümün Kurucu Başkanı olarak çalıştı. Ayrıca bu üniversitede görevli olarak bulunduğu sırada 12 Mart 1995 tarihinde girdiği Doçentlik yabancı dil sınavını (Rusça) ve 24 Ekim 1995 tarihinde girdiği Doçentlik Bilim Sınavını kazanarak Doçent unvanı aldı. Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Türkiye Türkçesi Kursları Koordinatörlüğü görevi de yaptı.
2- Kasım 1998’de Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığına tâyin edildi.  Kendi bölümünde Türkiye Türkçesi 1-2, Yaşayan Türk Lehçeleri (Kazak Türkçesi), Türkçe- Rusça Mukayesesi, Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı, Türkçenin Yabancı Dillere Etkisi gibi lisans derslerini, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Türkçenin Morfolojisi, Eski Göktürk-Uygur Türkçesi Kazak Türkçesi gibi Yüksek lisans ve doktora derslerini ve Yozgat Fen Edebiyat Fakültesinde Türkiye Türkçesi, Eski Türkçe ve Yaşayan Türk Lehçeleri ve Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı  derslerini okuttu.
23 Mart 2001 tarihinde Profesörlüğe yükseltildi.
2002-2003 ve 2003-2004 Eğitim-Öğretim yıllarında Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyeliği ve Bölüm Başkanlığı, adı geçen üniversitenin Yönetim Kurulu ve Senato üyeliği görevlerinde bulundu.
Eylül 2004 tarihinde Erciyes Üniversitesindeki görevine döndü.
16.07.2006 tarihinde 38 yılı aşkın devlet memurluğu görevinden kendi isteği ile emekliye ayrıldı.
01.09.2008 tarihinde İstanbul Beykent Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi ve TDE Bölümü Başkanı olarak çalışmaya başlamıştır. Halen bu görevdedir.
Prof. Dr. Metin Karaörs, akademik çalışma hayatı boyunca; 12 adet yüksek lisans, 2 adet doktora tezi yönetmiş, 142 adet ilmî makale ve bildiri kaleme almış, gazete ve dergilerde 100’den fazla makalesi yayınlanmış, milletlerarası sempozyumlarda oturum başkanlıkları yapmıştır.
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:
1- TÜRKÇENİN SÖZ DİZİMİ VE CÜMLE TAHLİLLERİ: Erciyes Üniversitesi.  Kayseri,1993  
2- TÜRK LEHÇELERİNDE KARŞILAŞTIRMALI ŞEKİL VE CÜMLE BİLGİSİ: Akçağ Yayınevi. Ankara, 2005  
3- NEVÂDİRÜ’Ş-ŞEBÂB / Ali Şîr Nevâyî: Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 2006
4- TÜRK DİLİNİN SARF VE NAHVİ / Köprülüzâde Mehmet Fuat- Süleyman Sâip: Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara 2006.    
5- KIRIM TATAR TÜRKLERİNİN MASAL VE EFSANELERİ:  Rusça’dan tercüme.  (Basılmaya hazırdır)
6- YAŞAYAN TÜRK LEHÇELERİ:  (KAZAK TÜRKÇESİ)  (2 Cilt hâlinde Ders notu)

 

 

Halk Doğruyu Bilir ve Bulur

Bir akşam bir TV programının sonuna yetişebildim. Emekli Büyükelçi Sayın Gündüz Aktan ile dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel konuşuyorlardı.

Sayın Gündüz Aktan’ı Japonya Büyükelçiliği görevlerinden tanırım. Tokyo’da birkaç kez görüşmüştüm. Sayın Aktan uzunca bir süredir, TV programlarına, yapımcı, konuşmacı vb çeşitli şe­kilde çıkıyor. Kendilerini gerçekten sever ve sayarım. Görüşlerine de saygı duyarım.

Bu akşamki röportajın son bölümü gerçekten son derece ilginç oldu. Sayın Aktan, Sayın Demirel’e, çok kapsamlı, çok iyi hazırlanmış, çok da ustaca bir soru yönelttiler. Çok özet olarak alırsak, Sayın Aktan diyordu ki;

“Halk mütecanis bir kitledir. Belli bir eğitim düzeyindedir. Acaba her zaman doğruları, en doğruları görebilir mi? En iyileri, en ehilleri seçebilir mi?”

Sayın Demirel’den bomba gibi bir cevap geldi.

“1924’de bu halk 12 milyon kişiydi ve bunun sadece 2 milyonu okuma yazma biliyordu. Bu gün 70 milyonuz, bunun 65 milyonu okuma yazma biliyor. Üniversite mezunumuz 1-2 kişiydi. Bu gün her yıl 300.000 kişi üniversiteden mezun oluyor. Bu halk her şeyi en iyi görecektir. 100 yıl önceki, 200 yıl önceki İngiltere’ye, Fransa’ya bakınız. Kuruluş yıllarındaki Amerika’ya bakınız. Bugün biz on­ların durumundan daha mı gerideyiz? Demokrasi oralarda nasıl gelişti ise, bizde de bundan daha uygun bir ortam bulacaktır. Ben, halka gittiğim hiçbir meselede yanılmadım!..”

Sayın Demirel ile de Türk Japon Dostluk Derneği Başkanlığı­mız süresince birçok kez doğrudan konuşma fırsatımız olmuştur. Olayları anında teşhis eden ve üstün zeka sergileyen teşhis ve tespitlerini yakından bilirim. Ama bu akşamki cevap o kadar güzel oturdu ki, Türkiye’yi o kadar güzel anlattı ki, bu satırları kaleme alma gereğini duydum.

Bu bir tecrübe ve vizyon işidir. Sayın Demirel bu ülkeyi ve bu milleti çok iyi tanıyor. İşte olay budur. İşte Türkiye budur.

Allah imkân verdi, sağlık verdi, ömür verdi ve Türkiye’min son 40 küsur yılda geçirdiği evreleri, demokrasi hamlelerini, yönetim bunalımlarını, seçim çarelerini, çözümlerini görme, yaşama fırsatı buldum. Şimdi birkaçını sizlere de hatırlatmak istiyorum.

Evvela, 1950’lerdeki Demokrat Parti hareketi, demokrasiye geçişin çığır açan bir göstergesi değil midir..?

Sonra, 1960’larda inkıtaa uğratılan bu hareket için, önce ihti­lale bile destek veren, sonra sessiz bir süreç olan, Sayın Demirel’e, “Gel bakalım göreve,” diyebilen bu millet, bu halk değil midir? Aynı Demirel’i 7 defa gönderen, 7 defa geri getiren yine bu millet değil midir?

1980’lerde, otorite eksikliğinden bıkıp usanmışken, yine bir askeri müdahaleye kahır ekseriyetle destek veren ama hemen sonrasında, Turgut Özal ve hareketi kisvesinde yine de Demirel anlayışına prim veren, Sevgili Paşalara, “Durun bakalım,” diyen yine bu millet, bu halk değil midir?

Yedi defa geri gelen Sayın Demirel, neden yedi defa gitmiştir?

 

96 96 | Doğan Sofracıoğlu 97 ZOR ASLINDA ZOR DEĞİL! | 97

İşte bu akşam kendileri söylüyorlar:

Ben ne zaman halka gittiysem, hangi meselede halka gitmişsem hiç yanılmadım!..” diyorlar. Demek ki, bu halk, bu millet aynı insanı da gitmesi gerektiğinde göndermiş, sonra yeniden görev vermiştir.

Hatırladığınız bütün genel seçimlere bakınız;

“Her defasında bu halk en doğru, en uygun kararı vermiş ve hiç de yanılmamıştır.”

Bir şey tartışılabilir. Gelenler hata yapabilirler. Eee, işte bunun içinde adamı yedi defa gönderir yedi defa geri getirirler…

Belki, belki şu nokta tartışılabilir: Her zaman yönetime geti­rilenler, kendilerine yönetim erki verilenler, bu erki kullanmaya muktedir olamayabilirler. Veya -daha doğru bir ifade ile- bir diğer grup tarafından böyle görülebilirler. Bu bile halkın yanlış tercihini göstermez. Halk mevcutlar içinde en iyileri bulup çıkarmaktadır. İşte bu en iyiler, kendilerine verilen değerin farkına varmazlar ve halka beklediği en mükemmeli vermezlerse, halk onları geri de gönderebilmektedir.

Bu olguyu kesin çizgileri ile görmek ve kesinlikle saygı duy­mak gerekir.

Ülkesini ve milletini seven insanların, bu ülkeye ve bu millete güvenmeleri gerekiyor. Bu milletin kararlarına da güvenmeleri gerekiyor.

Bu millet bu halk -varsa- kendi yanlışlarını düzeltir. Getirir ve gönderir de. Yedi defa getirir, yedi defa gönderir.

Şimdi çok çoook büyük bir lafımız olacak:

“Herkes bu milletin tercihlerine lütfen kesin saygı duysun. Ve asla merak ve endişe etmesin ki; milletin, halkın kararı her zaman, her zaman en doğrusudur.

Her konuda ama her konuda en doğrusudur.”

Kimse halkı hor görmesin. Kimse halkın doğru değerlendirme yapamayacağını filan, asla düşünmesin.

Önceki yazımızdan iki satırı tekrarlamak istiyorum.

Anadolu damlarında bulunan “Loo taşı” hareket etmiştir. Artık durduramazsınız. Büyük Türkiye oluşumu, derin bir birlik ve beraberlik özlemi ile, kardeşlik ve kenetlenme arzusu ile hareket etmiştir. Artık durduramazsınız.

“Bir tane Türkiye vardır ve bir Türk Milleti vardır.”

Ve başkalarından bize fayda olamayacağını herhalde artık iyice anlamış olmalıyız. Biz, biz kendimiz, bu ülkeyi ve birbirimizi seveceğiz ve başaracağız, mutlak başaracağız.

Herkese, selam sevgi ve saygılar sunuyorum

Fransa’da İmzalar Tamam

Türk Milleti, bir süredir Fransa ile Türkiye arasındaki gelişmeleri izliyor. Bunun sonucunda bazen gaza da gelerek isyan ediyor. Hatta Tayyib Bey, bir adım daha ileri giderek, tartışmayı, Fransa’da yasalaştırılan soykırım yasasının arkasında, İslam düşmanlığının olduğunu söylemeye kadar götürdü. Ancak Başbakanımızda bilir ki; Avrupa’nın İslam düşmanlığı Ermenilerden ziyade İslam’ın doğuşuna kadar gider. O kadarda abartmaya gerek yok. Ama ikinci bir “one minute” yaratılacaksa işte ona dur derim…

Halbuki Türkiye ile Fransa arasında yüzyıllardır sürdürülen köklü ilişkiler sebebiyle, aramızda bizi hayrete düşürecek pek fazla bir şey yok. Bütün gelişmeler, dış politikanın doğasında mevcut olan şeyler.

Dünyanın belli başlı ülkeleri ki; buna Fransa’da dahil, uluslararası hedeflere sahiptir. Bu hedeflerin tahakkuku için bazen mütekabiliyeti kendi lehine çevirmek gayesiyle, karşısında yer alan ülkenin yumuşak karnına saldırmak mübah olur. Bu seferde böyle olmuştur ve Fransa yüzlerce yıllık kadim dostu Türkiye’ye yumuşak karnından saldırma cihetine gitmiştir. Bu nedenle karşımızda koskoca Fransa devleti ve onun bizim üzerimizdeki yüce menfaatleri varken, meydana gelen olayların faturasını, tek başına Sarkozy’e kesmek, ona haksızlık olur diye düşünüyorum.

Türkiye ile Fransa’nın ilişkileri ve bunun sonucunda oluşan menfaat birliktelikleri, çok eskiye dayanmaktadır. Böyle olmasına rağmen, bir seçim öncesi; Fransa Anayasası ile Fransa’da kabul gören düşünce özgürlüğüne aykırı bir yasayı meclise getirmekte neyin nesi oluyor? Esas aydınlatılması gereken husus budur. Bunu sadece Sarkozy’nin, Ermeni seçmenleri kazanmak için yaptığı bir atak olarak yorumlamak mümkün değildir. Üstelik AFP ajansının haberine göre, soykırımı inkar yasası iptal edilirse, Sarkozy yeni bir yasa tasarısı sunabilirmiş. Bu ısrarın arkasında sadece bir seçim kazanmak olamaz.

Stratejik müttefik veya ortak olup olmadığı konusunda bir türlü karar veremediğimiz ABD’de de, tıpkı Fransa gibi her Nisan ayında buna benzer bir kâbusu yaşarız. Türkler Fransa sokaklarını arşınladıkları gibi protesto için Washington’da Beyaz Saray’ın önünde bağırıp dururlar. Nisan ayında gerilen ABD – Türkiye ilişkileri, Mayıs ayı ile yaz havasına girer ve tüm buzlarda anında erir(!) gibi olur…

Bir de bunlara Arap Baharı ile birlikte hükümetimizin başı R.T. Erdoğan’ın, rahmetli Kaddafi ile Esad’a yüklenmesi ve İsrail’e “one minute” kükremeside eklendi.

Siz istediğiniz kadar İsrail’e “one minute” diye seslenin. Bu hitap, İsrail ve Yahudilerle iç içe geçtiğiniz girift ilişkilerin varlığının gerçekliğini değiştirmez.

Türkiye’nin varlığı, dünyanın hakim güçleri olarak nitelendirebileceğimiz ülkelerin hukuki kabulü(Lozan Anlaşması) ile onların bizden beklediği menfaatlerin bir şekilde tatminine bağlıdır. Onun için Fransa’nın da dahil olduğu ABD, İngiltere, Almanya, Rusya, İsrail gibi ülkeler için Türkiye; hem bir kazanç kapısı hem de dünyanın geniş bir coğrafyasında büyük bir denge unsurudur. Bu denge onların menfaatleri için korunması gereken bir husustur. Bunu bozmak, dağıtmak veya zayıflatmak şimdilik işlerine gelmeyebilir. Buna karşılık bir kıl koparmanın kar olacağı düşüncesiyle, Türkiye’yi sıkıştırıyor olabilirler.

Onun için ne soykırımı inkar yasasının ne de “one minute” in, bu gibi ülkelerle ekonomik ilişkiler aynen hatta artarak devam ettiği müddetçe pek bir önemi yoktur. Demek ki dün olduğu gibi bu günde, Türkiye’ye “hem seni sömürmeye hem de tokatlamaya devam ederiz” demeye getiriyorlar. Fransa’da soykırım yasasını Anayasa Mahkemesi’nde iptal ettirmek için yeterli imza toplanmışsa, Fransa’nın derinlerinde bir şeyler olmuş demektir. Aksini düşünmek bizi Fransa’nın muz cumhuriyeti olduğu sonucuna götürür ki; her halde öyle değildir.

Bütün bunlara karşılık bizim ortalama vatandaşımız; dış politikada ki flaş gelişmeleri bir kahramanlık destanı olarak algılamakta ya da bunlar üzerinden destan yazmaya kalkmaktadır. “Son Paris Zaferi” gibi… Halbuki bu işlere kafa yoranların hepsi bunun böyle olmadığını bilir. Elbette Paris Büyükelçimiz Tahsin Burcuoğlu ile Avrupa Konseyi Parlamenter Meclis Başkanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun gayretlerini yadsımıyorum. Ancak Fransa istemezse değil bir imza almak bir virgül bile koyduramazsanız.

Türkiye’yi yönetenler ise daima dış politikadaki gelişmelerin, Türkiye’deki iç politikada prim yapması için destansı bir havaya bürünmesinden büyük memnuniyet duymuştur. Nihayetinde Türkiye’deki iktidarları politize olmuş vatandaştan ziyade, kararsızlığını son ana kadar koruyan sıradan vatandaşlar belirlediğine göre, dış politikadaki gelişmelerin iç yüzünü tüm çıplaklığı ile kamuoyunun önüne dökmek gerekir diye düşünüyorum.

Gelin isterseniz başta Fransa ve İsrail olmak üzere ABD, İngiltere, Almanya, Rusya gibi ülkelerin Türkiye’deki yatırımlarına, maden işletmelerine ve ülkemiz üzerinden elde ettikleri kazançlara ve bunları korumak ile artırmak için gösterdikleri çabaya bir bakalım. O zaman Fransa tarafından yapılmak istenilenleri ve de yapılan tornistanı daha iyi anlayabiliriz.

Onun için siz siz olun aman sakin olun. Kimsenin dolmuşuna gelmeyin. Hep Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti için düşünmeye çalışın. Yoksa ülkemizin zenginliklerini kullanamayan ve bunları hep yabancılara kaptıran insanlar olarak kaybeden yine siz olursunuz.

Son söz; destanlara değil gerçeklere bakın…

 

Halkımız

0

1975 – 1977 yılları. Güneydoğu’da D.Ö.Lisesi’nde öğretmenim. Okulda sık sık hadiseler oluyor. Sebepleri beş on yıl evveline kadar inebilen olaylar birbirini kovalıyor. Bilerek bilmeyerek yapılan çeşitli telkinatlara maruz kalan talebeler kamplara ayrılmış ve adeta birbirlerine düşman kesilmişler. En küçük bir fırsat ve bahanede talebeler hemen, anında iki büyük kitleye ayrılıyor, bir anda kurşun gibi taşları birbirlerine yağdırıyorlardı. Neye uğradığını şaşıran nöbetçi öğretmen, hemen telefona koşar, toplum polisini çağırırdı. Vilayet merkezi 45-50 Km’lik bir yol. Polisin gelmesi bir saati bulurdu. Bu zaman zarfında çok kritik anlar yaşanır. Talebenin birbirine girmesinden korkulurdu. Nöbetçi öğretmen her an linç edilme endişesini taşırdı. Çünkü bir müddet evvel bir öğretmen linç edilmekten güç bela kurtulmuş, aylarca hastanede yattıktan sonra, ancak hayata dönebilmişti.

Bütün bu olaylar, velilerde tedirginlik doğuruyor, onları huzursuz ediyordu. Herkes çocuğunun başına bir şey gelmesinden endişe içindeydi. Bu halet-i ruhiye içindeki veliler; idarecilerle konuştuklarında, halkımızın hayati bir keyfiyeti gözler önüne serilmiş oluyor ve bu husus bizleri çok düşündürmüş, pek çok da memnun etmiş bulunuyordu. Çünkü olayların çıkmasında rol sahibi olan, talebeyi eyleme sevk edip, öğrencilere taşkınlık ve boykot yaptıran elebaşılar; velilerine, kendilerinin masum olduklarını, olay çıkarmadıklarını, aksine saldırıya kendilerinin maruz kaldıkları yalanını söylüyor, karşı tarafı suçluyorlardı. Yaptıklarının ise, nefis müdafaası olduğunu onların yani ana-babalarının inanç, örf ve an’anelerine bağlı oldukları için, kendilerine saldırıldığını ve bu yüzden bu olayların çıkarıldığını belirterek, ana-babalarına suret-haktan yani şirin ve masum bir görüntü veriyorlardı!

Hemen belirteyim ki, bazı öğrencilerin, görünüşte, ailelerine yani içinde bulunduğu topluma ters düşmek istemeyişleri ve bundan mümkün mertebe kaçınmaları, halkımızın her türlü kargaşadan nasıl beri ve uzak olduğunu gözler önüne sermesi bakımından dikkate şayan bir husustur.

Halkımız ise; saf, temiz ve inançlı olduklarından, çocuklarının olaylar karşısındaki durumlarına ve disiplin kurulunca verilen cezalar karşısında şaşırıyorlar ve suçsuz sandıkları çocuklarına verilen disiplin cezalarına karşı haklı bir infial gösteriyorlardı. Tabi onlara gerçeğin, sandıklarının tam aksi olduğu söylenince de, hayretten hayrete düşmekten kendilerini alamıyorlardı.

Netice olarak, halkın bütün bu hadiselerin ne kadar dışında ve uzağında, kendi iş ve güçleriyle meşgul oldukları. Öğrenciler; yaptıklarının, ailelerince doğru bulunmayacaklarını ve onlarca adeta aforoz edileceklerini bildikleri için, ana-babalarını ters yönde bilgilendirdikleri, böylece ortaya çıkmış oluyordu.

Zaten devletimizin en büyük avantajı; halkımızın her şeye rağmen ağır başlı, vakarlı ve sabırlı oluşu, sokaktan asla bir medet beklememesidir. Bunun da temelinde, devlete karşı gelmemek gibi bir inanç unsuru yatıyor. Nitekim halkımızın her fırsatta “Allah devlete, millete zeval vermesin.” demesi, bunun bilincinde olduğunun göstergesidir.

Böylece, halkımız Şair’in:

“Anlar ki verir laf ile dünyaya nizamat
Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde”

Diye vasfettiği kimselerden, ne kadar uzak olduğu, bir kere daha anlaşılmış oluyor.

X

Bugün de halkımız; kendisine rağmen, güya kendisi için yapıldığı söylenen ve bu uğurda estirilen her türlü terör eylemini asla tasvip etmiyor ve kat’a onaylamıyor. Nitekim bunun emareleri basına aksetmiş olup, bir müddet aksetmeye de devam edeceğe benziyor.

 

 

 

208 – 209

İslam’da Adalet

Yüce dinimiz İslam, adalete çok büyük önem vermiştir. Çünkü adalet, bütün toplumların huzur ve güven içinde varlıklarını devam ettirmelerini sağlayan değerlerin en başta gelenlerinden biridir. Her Cuma günü hatiplerimiz hutbenin son bölümünde “Muhakkak Allah adaleti emreder” (Nahl, 16 /90) ayetini bize emir olarak bildirmektedirler.

“Adalet” kavramı sözlükte; insaflı ve doğru olmak, doğru davranmak, zulmetmemek, eşit olmak, eşit tutmak, her şeye hakkını vermek, düzeltmek, mutedil olmak, her şeyi yerli yerinde yapmak, istikamet ve hakkaniyet anlamlarına gelir.

“Adl” ve “adalet” kavramı dinî birer terim olarak; ifrat ve tefrit arasında orta yolu takip etmek, hak yol üzere dosdoğru olmak, dinen haram kılınan şeyleri terk etmek, farzları yapmak, içi ve dışı, özü, sözü, fiil ve davranışları eşit olmak, haklıya hakkını, haksıza cezasını vermek, suç ve cezada eşit davranmak, şirk, küfür, nifak ve zulmü terk etmek anlamlarına gelir. Adalet genellikle verilen ile hak edilen arasındaki dengeyi ifade eder. (DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, Sh. 5-6) Adalet kavramının zıddı ise, zulüm, hıyanet ve insafsızlıktır. Adalet vasfını taşıyan kimseye, yani adaletli ve insaflı olan, hakla hükmeden, haklıya hakkını, haksıza cezasını veren, bu prensibi ayrım yapmadan herkese uygulayan insana “âdil” veya “adl” denir.

“Adl” Allah’ın sıfatıdır. O, adaletlidir, hakla hükmeder, herkese hakkını verir. Allah’ın her emir ve yasağı, her yaptığı hak ve doğrudur, kullarına asla haksızlık ve zulüm yapmaz. Yüce Rabbimiz, biz kullarından da sözlerimizde, işlerimizde, diğer insanlarla olan münasebetlerimizde daima adaletli olmamızı istemektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “De ki: Rabbim adaleti emretti.” (A’raf, 7/29),  “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16 /90), “Allah size, emanetleri mutlaka (görev ve vazifeleri) ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisâ, 4/58), “Ey iman edenler! Kendiniz, ana ve babanız ve en yakınlarınızın aleyhine bile olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun…” (Nisâ, 4/135), “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun…” (Mâide, 5/8) 

Allahu Teâlâ, “…Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever.” (Mâide, 5/42)  buyurarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’den insanlar arasında adaletle hükmetmesini istemiştir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de hayatı boyunca adaletten ayrılmamış, kimseye haksızlık yapmamıştır. Haklının hakkını alması için gereken hassasiyeti göstermiş, suç işleyenleri de kimliklerine, mevki ve servetlerine bakmadan cezalandırmaktan çekinmemiştir.

Kureyş’ten itibarlı bir aileye mensup bir kadın hırsızlık yapmıştı. Ailesi, kadının cezalandırılmaması için Hz. Usame (r.a.)’yi Peygamber Efendimize aracı olarak gönderdi. Bu duruma üzülen Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Sizden öncekilerin helak olmalarının sebebi haksızlık yapmalarıdır. Onlar içlerinden asil, ileri gelen birisi hırsızlık yapınca, onu serbest bırakıyor, zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca, onu cezalandırıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezasını verirdim.” (Buharî, Hudûd,11; Ebu Dâvûd, Hudûd, 4)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şu hadis-i şerifleriyle de ümmetine adaletle muamele etmeleri konusunda tavsiyelerde bulunmuştur: “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davrananlar, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın yanında nurdan yüksek minberler üzerinde otururlar.” (Müslim, İmâre, 18)

Adalet, hukukî, ictimaî ve ahlakî alanların hepsini kapsar. En geniş anlamıyla adalet, kişinin kendine, ailesine ve çevresinde yer alan insan, çevre ve hayvanlara karşı görevlerini ve haklarını yerine getirmesidir. Bundan dolayıdır ki kişi, hem kendine karşı, hem de aile efradına karşı, ayrıca yöneticiler emri altında olan memur, işçi ve halklara karşı görevlerini adil bir şekilde yerine getirmek zorundadır.

İslam, adaleti mülkün temeli saymıştır. Çünkü adaletin olmadığı toplumlarda zulüm, anarşi ve terör hâkim olur; fertlerin birbirlerine olan güveni kaybolur. Öyleyse adaleti zengin-fakir, kuvvetli ve zayıf ayırımı yapmadan toplumun her kesiminde tam anlamıyla uygulamalı, her türlü işimizi iyi, güzel ve dosdoğru yapmalı, kendi kendimize adil olmalı, başkalarına karşı da adaletli olmalıyız.

Vareste

Gönlünden vareste tutma yetişir
Gözlerde o bakış hala müddei
Sükutu iftira sabrım tutuşur
… Günahım müebbet ruhum münzevi..

Ne hazin fezleke hitabım yorgun
Ne mümkün beraat tahliyem sürgün
Kırılsa kalemim olmasa dargın
Hıncı da hüznü de aşkın menşei..

Biz Anadoluyuz Bey!

0

Asker olurum, vergi veririm, kemer sıkarım, ben emir kuluyum bey! Yükseklerimden yel, alçaklarımdan sel, başımdan el eksik olmaz hey! Evim kerpiç hanem susuz, köyüm yolsuz! Devlete isyan hâşâ! Biz buyuz bey! Acı otağ kurmuş avlumda aç mıyım tok muyum kimin umurunda!

Mahkemeleri siyah beyaz televizyonların Yeşilçam klasiklerinden tanıdım. Yaz kızım diye buyruk veren pos bıyıklı sevimli yüzlü hâkim amcaların hep mazlumdan yana karar kıldığını sandım. Yıllar yılı biriken dosyaların içinde adaletin tecelli ettiğine kandım da yandım. Önce asıldım sonra yargılandım bey!

Bir zamanlar ülkemde İstiklal Marşı’yla açılıp İstiklal Marşı’yla kapanan televizyonum vardı. Şimdilerde gün yirmi dört saat futbol yasası ekranları sardı. Zindanlarda unutulanlar Yusuf’a bile ardı, ozanda sazını eline aldı tey tey tey!

Kızıyla kızanıyla topyekûn verilen kurtuluşun orta yerinde söndüm. Dumlupınar’da Afyon’da dirildim dirildim öldüm bey! Ceylan derisi koltuklardan Kurtuluş mücadelem sorgulandı. Destursuz milletin kalbine hedef alındı. Ne kadar salya varsa dışarı salındı hey!

Güneşli günün ardından bastıran fırtına da şemsiye, sıcak temmuz gününde palmiye oldum bey! İhanet odakları senaryo çizerken ülkem üzere, titreyip kendime döndüm, beş bin gül goncasını toprağa gömdüm. Yaşamadım yaşatmak için, bizde sual olmaz neden niçin? Mirasıma çullananlar gün sizindir yen için!

Ben Anadolu’yum, Trakya’yım. Kuzeyim- güneyim, batıyım- doğuyum. Dedemin kemikleri bu topraklarda, kanı bayrakta oldukça, ay gökte, güneş doğudan doğdukça Türk’ün ocağının tüten bacasıyım hey!

Asker olurum, vergi veririm, kemer sıkarım, ben emir kuluyum bey! Yükseklerimden yel, alçaklarımdan sel, başımdan el eksik olmaz hey! Evim kerpiç hanem susuz, köyüm yolsuz! Devlete isyan hâşâ! Biz buyuz bey! Acı otağ kurmuş avlumda aç mıyım tok muyum kimin umurunda!

 

 

 

İnsan İçinde Yaşamak

Memleketimizin karşı karşıya olduğu sorunlardan, insanlarımızın ne derece etkilendiğini anlamak için onlarla beraber yaşamak ve onları hissetmek gerekiyor.

Siz ne kadar ahkam keserseniz kesin, etkiniz karşısındakinin sizi anladığı veya anlamak istediği kadar oluyor.

Onun için sosyo – ekonomik ve kültürel ya da inanç düzeyi farklı her insanla, bir araya gelebilmeli ve ona bir şey anlatmadan önce onu anlayabilmeyi başarmalıyız.

Çünkü her biri, karşı karşıya olduğumuz sorunlara ve bunları doğuran meselelere, farklı açılardan bakıyor.

Biz bas bas bağırıyoruz; işler iyi gitmiyor, ekonomi bozuk, sanayi üretimi yetersiz, köylü perişan, ülke peşkeş çekiliyor, işsizlik almış başını gitmiş, emekli ölmüş vs. falan gibi hatta Türk Milleti ve devleti tehlikede diyoruz, pek aldıran olmuyor.

Herhalde şahsi dertleri bizim söylemeye çalıştığımız konulardan çok daha öncelikli… Onun için kendimizi onların yerine koyarak düşünmeli ve hareket etmeliyiz.

On küsur yıl önce, TÜSİAD’çılar, ileriyi çok net gördüklerini ve her şeyin yolunda gittiğini ve de hiçbir kriz beklemediklerini söylemişlerdi. Oysa kısa sürede başta TÜSİAD’çılar olmak üzere herkes çuvalladı.

O zaman, bu zaman hep kendi kendime sorarım, bu TÜSİAD’çılar gerçekten yakın geleceği görmüyorlar mıydı? diye. Bana göre, gelen krizi görüyorlardı ama kendi açılarından mutluydular ve bu mutluluk onları böyle konuşmaya zorluyordu. Şimdi yaptıkları gibi…

Bugün TOKİ’den ev almayı ve ucuz taksitlerini düzenli ödemeyi başarabilmiş vatandaşın, TOKİ üzerinden yapılan yolsuzluklar, umurunda bile değildir. O, “ahirette iman, dünyada mekan” prensibini hayata geçirmeyi başarmış şanslı bir vatandaştır. Gerisi onun için doğru bile olsa pek mühim olmayan bir teferruattan ibarettir. Çünkü yakın bir süreçte; kerpiçten, ağıldan, tezekten kurtularak içinde sıcak suyu, asansörü, kaloriferi ve kapıcısı olan bir dünya sarayına (!) kapağı atmayı başarmıştır. Unutmayalım ki; her gönülün saray hayali, birbirinden farklıdır. Kimi bir bardak su ister, kimi de Ağrı Dağı’nı!..

Bu sebeple; vergisi afla hafifletilmiş esnafın, maaşı intibakla artırılmış emeklinin, hiçbir sosyal güvencesi olmayan yaşlıya bağlanan maaşın, ataması yapılan öğretmenin, çocuğuna yurt bulmayı başaran babanın, çöpü düzenli toplanan kadının, çarkı istikrarlı dönen müteşebbisin önceliğini, doğru bir şekilde anlamamız gerekiyor.

Onların çoğunluğu için, memleketimizin karşılaştığı yaşamsal sorunların hiçbir önceliği yoktur. Önce can, sonra canan prensibi, varlığını toplumumuz üzerinde her geçen gün daha fazla hissettirmektedir. Ancak bu dünde böyleydi, bugün de böyledir…

Bu nedenle; insan fıtratından kaynaklanan ve Türk Milletinin ruhsal yapısı nedeniyle her geçen gün daha da etkisini ağırlaştıran basit meseleler ve bunlardan zuhur eden sorunlar, gün geçtikçe içinden çıkılmaz hale gelmektedir.

Halbuki gerektiği kadar halkımızın içinde yaşayabilsek, onu dinlesek ve anlasak ve de bunların sonucunda onların öncelikli taleplerini, sürekli olarak karşılayabileceğimiz ümidini verebilsek, her şeyi çözüm noktasına taşıma imkanını yakalayacağız.

Bizim içinde yaşamadığımız, öncelikli taleplerini gerçekleştireceğimiz ümidi veremediğimiz ve de bu sebeple anlayamadığımız insanlar, biz doğruları söylesek bile söylediğimiz doğrulara değer vermemektedir. Çünkü herkesin kendine göre bir doğrusu vardır. Onun için artık; günümüz, herkesin doğrusunu anlamayı ve bunun sonucu olarak da tatminini gerektirmektedir.

Başarmak için; toplumun her kesiminin arasında yaşamak ve onları anlamak ve de onun ümidi olmayı başarmak lazım.