21.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1113

Sürükleniyoruz (1)

0

Başbakan, Mevlit Kandili akşamı Beşar Esad’ın silahlı güçlerinin Humus kentine yaptığı saldırıyı ve halkın katledilmesini kastederek;” Humus’un hesabı er geç sorulacak” diye haykırıyor.

Batı basınıyla paralel hareket eden yerli basın, hep aynı haberleri veriyor ve biz, Esad’ın Humus halkını katlettiğine inan(dırıl)ıyoruz. Bu haberler doğru da olabilir ama neden kandil akşamı?

Mübarek gecede Humus’a ‘saldırmak’ Esad’ın planı mıydı, ‘saldırtmak’ muhaliflerin planı mıydı?

Esad ailesinin geçmişinde kara bir leke olan ‘Hama’ katliamını hatırlayınca, bu saldırı Esad’a yakışıyor.

Saldırının sonuçlarının kime daha çok yaradığına bakınca; ABD, AB, Arap Birliği, İsrail ve Türkiye destekli muhaliflerin özellikle o geceyi seçtikleri anlaşılıyor.

Bu durumda ilk saldıran Esad olamaz, olsa olsa Esad’ın güçlerine saldıran muhalifler, Esad’ı karşı saldırıya mecbur bıraktılar ve Esad bu oyuna geldi veya O, tam bir ahmak!

ABD ve yandaşları bunu hep yapıyorlar. Irak’ın işgal sebebi de Saddam’ın kimyasal silahlarıydı!

Açıkça görülüyor ki, Esad, kendiliğinden gitmeyecek. Kaddafi gibi vuruşacak.

Esad’ın Kaddafi’den farkı; tamamen izole edilememiş olmasıdır. İran’dan ve Rusya’dan açık destek alıyor. Destekçiler arasına BM’de veto hakkını kullanan Çin de katıldı.

Bu durumda Suriye’ye gerçekleştirilecek sıcak harekâtın sadece batılı güçlerin katılmasıyla başarılması çok zor görünüyor.

Başta Türkiye olmak üzere bazı Arap devletlerinin de sıcak destek vermesi gerekecek.

Bunun için Türk halkının ve bölge Müslümanlarının desteğine ihtiyaç var.

Halkın desteği olmadan ne Türkiye böyle bir harekâta katılabilir ne de diğer Müslüman devletler.

Harekâta katılmak demek; yeni vergiler ve tabutlarda yeni şehitler demek ve bunu ancak halk kendi kararıyla göğüsleyebilir. Neticesinde; ‘kendim ettim kendim buldum’ deyip kaderine razı olur, kimseyi suçlayamaz.

O nedenle Türk halkının ve bölge Müslümanlarının iyi bir mühendislik çalışmasıyla isteklendirilmesi gerekiyor.

Humus saldırısının Sevgili Peygamberimizin doğum gününde gerçekleşmesinin ve tek taraflı yayın bombardımanının esbabı mucibesi budur.

ABD, abasının altından gösterdiği PKK destekli Kürt kartıyla Türkiye’yi kendi dümen suyunda bir kan denizine doğru sürüklüyor.

BOP maceramız bize pahalıya mal olacak. Bu macerada Türk Devletinin üstüne daha önce Kaddafi’nin kanı sıçramıştı, şimdi ellerine Esad’ın kanı bulaştırılacak.

Kimse Mübarek, Zeynel Abidin Bin Ali, Kaddafi ve Esad’ı bahane ederek ezilen masum halklar edebiyatı yapmasın. Herkes Saddam’ı götürenlerin Irak’a getirdiği demokrasiyi hatırlasın…

Kaddafi Libya’da çıkarılan bir iç savaş sonunda kendi halkına katlettirildi. Şimdi Libya halkı bir lokma ekmeğe muhtaç ve Kaddafi’yi mumla arıyor.

Libya halkının içine düşt(şürüld)üğü bu acıklı durum, NATO devletlerinin ve tabi Türkiye’nin umurunda mı?

Libya halkı; elektrik, su, doğalgaz, eğitim ve sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanıyordu. Vergi ödemiyor, benzinin litresini 20 kuruştan satın alıyordu. Evlenen çiftlere daire veriliyor ve her aileye ayda 300 Euro yardım yapılıyordu.

Irak’a demokrasi getiriyoruz diye işgal edip milyonlarca Müslüman’ı katledip yüz binlerce Müslüman kadına tecavüz eden işgalciler masum, Kaddafi, Tiran!.. (devam edecek)

 

 

Demokrasi ve İslam – 2

0

Hıristiyanlarca Hz İsa (as) tarafından kutsanmış

Melekler tarafından korunduğuna inanılan İstanbul

II. Mehmet tarafından fethettiği zaman

Hıristiyan din adamları bu Türkler bizim inancımıza ve ibadetlerimize yasak koyar,

Bizi zorla Müslüman yapmaya çalışırlar

Müslüman olmayanları da öldürürler düşüncesiyle

Ayasofya’da toplanıp ağlaşırlarken Fatih (cennet mekân) onlara inanç ve ibadetlerine yasak getirilmeyeceğini ibadet yerlerine dokunulmayacağına dair teminat verir.

Ve de öyle yapar.

İşte bu İslam’ım başka inanç ve düşüncedeki insanlara yaklaşım tarzıdır

Bu anlayışı dini bir davranış olarak görmeyelim

Demokrasi ve demokratlık gereği yönetimde olan, gücü elinde bulunduran insanların kendilerinden farklı değerlere sahip olan herkesime aynı yaklaşım tarzını göstermesi gerekmez mi?

Bizim tarihimiz medeniyet tarihidir

Bu ve benzeri örneklerle doludur.

Günümüzdeki insanların zihin yapısı ne İslam’a nede demokrasiye uyar.

Zaten birine uysa diğerine de uymuş olur

Nasıl mı?

Üniversitede okumaya hak kazanmış bir genç kızın giyimine kuşamına karışmak yasak koymak hangi zihin yapısıyla bağdaşır.

Ülkemizde ve dünyada despotizme karşı bir başkaldırı var

Öyleyse napalım

Hiç bir şey yapmamak olmaz.

Bir cinlik yapalım

Hizmet alan hizmet veren ayrımını getirelim

Okurken serbest olsa bile görev yaparken yasak olsun

Tamamen serbest olursa başörtülü öğretmen, avukat, doktor, hakim, savcı, milletvekili, bakan, başbakan hatta ve hatta cumhurbaşkanı olursa demokrasi memokrasi kalmaz.

Bizim yaşam tarzımıza müdahale edilir.

Bazı kesimler korkularıyla yaşayarak etrafa korku salmayı seviyorlar

Dikkat ederseniz birinin varlığı diğerinin yokluğu üzerine kuruluyor..

Bu zihniyetin üst tarafında koyu bir kasıt alt tarafında da koyu bir cehalet hâkimdir.

Bu anlayış İstanbul un fethi sırasında kiliselere toplanarak ağlaşan

Hıristiyanların durumuna benzer.

Daha fazla hür daha fazla mutlu olacaklarından haberleri yok.

Dinde demokraside diğerini yok saymaz.

Farklılıkların bir arada beraberce ve dostça yaşamasını ister.

Dinde bir kişi dahi olsa bütün insanların inanç, ibadet, giyim kuşam ve değerleri

Garanti altında olduğu gibi demokrasilerde de aynı olmalıdır.

Aksi düşünülemez ve de savunulamaz

Efendim bizim ülkemizin nevi şahsına münhasır hassasiyetleri var.

Geç bu ayak oyunlarını

Koktu bunlar.

Bizim insanımız her şeyin en iyisine layıktır.

İslam’daki istişare; ehil olan her insanın düşüncesinin dile getirilmesi ve yönetime yansıması olayıdır.

Uhud savaşında meydan muharebesi yapılması fikri Bedir Savaşına katılamamış kahramanlıklarını göstermek isteyen genç sahabelerin görüşü idi ve öyle yapıldı.

Hendek savaşı sırasında hendek kazılması fikri İran asıllı olan Selman’ı Farisi’ye aitti.

Ve öyle yapıldı

İslam’daki istişare parmak kaldır indir ya da parmak sayısına dayalı bir karar alma mekanizması değildir.

Günümüzde olduğu gibi lider sultasına dayalı; isabet buyurdunuz siz en iyisini bilirsiniz mantığıyla da hareket etmez.

İslam’ın insanlara tanıdığı hak ve özgürlükler günümüz ileri demokrasilerin tanıdığı hak ve özgürlülerden çok daha ileridir.

Neden?

İnsan en kıymetli varlıktır, her şeyin en iyisine layıktır.

Farklılıklar zenginliklerimizdir.

Farklılıkların yanında benzerlikleri de görmek lazım.

Allah (cc) zati sıfatları olduğu gibi subuti sıfatları da vardır.

Bu yazıyla batıla hak elbisesi giydirmeye çalıştığım düşüncesine kapılanlar olursa

Lütfen sakın bir kafayla yazıyı baştan sona bir daha okusunlar

Ben katıksız bir Müslüman’ım

Bi iznillah öylede kalmaya niyetliyim.

Biz Müslümanlar olarak dinimizi ve tarihimizi doğru bilirsek

Olayları daha sağlıklı değerlendirir

Yarınları daha iyi şekillendiririz.

Geleceğiniz aydınlık

Kalbiniz iman

Eviniz huzur dolsun

Yinede sürçü lisan etti isek affola

Aydınlık yarınlarda buluşmak temennisiyle

Gençlik ve Manevi Medeniyet

Evim Üsküdar da olduğu için her sabah, akşam vapur seyahati yapıyorum. Çünkü yazıhanem Sultanahmet’tedir.

Bir gün Üsküdar’dan  Eminönü’ne geçerken vapurun arka kısmında oturuyordum. Aynı salonda yaşlı bir bayan ve genç ve güzel kızı ve üniversite öğrencilerinden birkaç kişide aynı salondaydı. Öğrenciler neşeli neşeli konuşuyor, karşılarındaki kıza kendilerini göstermek için habire nükteler savuruyorlar. Eski hatıralarını, lisede derslerden nasıl kopya çektiklerini birbirlerine anlatıp gülüyorlardı. Bir ara sıra okudukları lisenin tenkidine geldi. Bütün hocalar takma adlarıyla anılarak tenkit edildi.

Doğrusu konuşmalarını pek mühimsemedim ama bu arada söze başlayan bir öğrenci “her şeyden evvel manevi medeniyet yüksek olmalı” diyen hocalarını aklı sıra alaya başladı. “Efendim manevi medeniyet de ne demekmiş medeniyetin manevisi de mi olurmuş” diye tutturdu. Bir sürü sözler söyledi. Konuştu da konuştu. Derken Eminönü’ne geldik bu çocukların tavırlarından kurtulduk ama “manevi medeniyette ne demekmiş” sözüne kafayı taktım. Ama çocuklarda vapurdan çıkıp gitmişlerdi. Onlara da bir şey anlatamadım. 

Genç arkadaşların hakkı vardı manevi medeniyet ne demekti son asırlarda bilhassa içinde bulunduğumuz 21. asırda manevi medeniyetten mi bahsedilirdi? Medeniyetin maddesi tıpkı bir kanser urunun üzerinde yaşadığı organizmayı sömürüp yok edişi gibi, medeniyetin manasını çoktan silip süpürmüş alıp götürmüştü.

Eskiden medeniyetin maddesi manası için bir vasıta idi şimdi vasıtalar gaye oldu.

Hanlar, hamamlar, kervan saraylar, şifahaneler aşevleri kuruluş gayesi bakımından medrese ve tekkeler hasta, sakat hayvanların barındığı barınaklar, ibadethaneler, vakıflar daha bir sürü hayırlı tesisler medeniyetin manasıdır dedim. İçimden bir ses itiraz etti. Hayır, hayır bütün bunlar medeniyetlerin manası değil, belki bunları yaptıran zihniyet ve ruh hali medeniyetin manasıdır dedi. Fikir meydanları, hükümet şekilleri üzerinde asırlarca işlenmiş edebiyat milletlerin her türlü zenginliğe imkân hazırlayan lisan zenginliği nihayet din medeniyetin manasıdır dedim.

İçimdeki ses sükût etti. Merhamet şefkat, ince kalplilik, bağışlayıcılık medeniyetin manasının ham maddesi ve çıkış noktalarıdır dedim. İçimdeki ses “belki olabilir” dedi. Medeniyetin maddesi olmadan medeni olunabilir dedim. Aklıma Romen Diyojeni affeden Alpaslan geldi. Medeniyetin manası olmadan sadece maddesiyle vahşi olunur dedim. Aklıma tanklar, tüfekler, atom bombaları, uzun menzilli silahlar geldi.

Medeniyetin manası tababeti, adalet mefhumunu maddesi hidrojen ve atom bombalarını, tankları, zehirli gazları doğurur dedim. İçimdeki ses “evet” dedi. Düşündüm, düşündüm medeniyetin manasını ayıran daha bariz vasıflar bulur gibi oldum. Varlığına inandığım varlığının insanlığa saadet getireceğine iman ettiğim manevi medeniyeti istediğim gibi vapurdaki gençlere anlatamadığım için çok ama çok üzüldüm.

Öğretilmiş Lümpenlik ve Halkı Adam Etme Senaryoları – II

Kerizlerin parası yenir, buna diş kirası denir.

Evi Hanoi‘de kalmış Slovakyalı salyangozlarımız bizim.[1] Boğaz tokluğumuzun askıntıları, dışkılarımıza zahmet bağırsak parazitlerimiz ha bunlar.

Seni şuursuz mukallit, ruhsuz ve asılsız insan sureti. Ve seni lümpen oğlu lümpen!

Levanten topuklu, yaban dudaklı, sülâle boyu kabuklu.. Çekiçle, çiviyle konuşuyorsunuz bu bizim içli milletin kelebek kalbiyle.

 Kelimeler, kavramlar ve anlamlar sizde. Çizin ve sıraya dizin. Alın ulan izin.

 ‘Abi bu halk adam olmaz, lümpen bunların hepsi yav. Daha sınıf şuuruna bilem erememişler, fakirler ve ağızlarıayakları kokuyor.’

Çamurdan ürkmüyor ve şehri terletmiy­orlar. Düzenli bir iş sahibi değiller ama işporta mafyası el­lerinde.

Bilinç ve davranış olarak ne yaptıklarının farkında değil gibiler.

Popüler kültür –bazen arabesk bazen parabesk– tek gıdaları.

Kimin eseri lan o öğretilmiş lümpenlik ve yozluk? Bu ne zırtapozluk!  

Hiç anlamaya çalıştığınız bir an oldu mu onları? Varsa yoksa siz ve sizin o lânet mühendisliğiniz.[2] De gidin!

Her gün Çiçek Pasajı‘nda meze yapıp yediğiniz kalbi­mizin kıvrımlarıdır.

Gazozuna hap attığınız, BMW‘lerle çiğnediğiniz, hapse düşürdüğünüz, yoldan döndürdüğünüz, onuruna çamur sıçrattığınız ve anasından doğduğuna pişman ettireceğiniz / ettirdiğiniz hep bizdik, bizimkilerdik.[3]

Komprador komitacılar sizi!

Kadınlarınızın, dünyanın en eski mesleği dediğiniz haltı günlük hayatın her anına taşıyan histerik rahatlık ve her daim hazırlık yetmedi, bizim kadınlarımızı emsal kurban istiyorsunuz.

Bir ayının armuda karşı hisleri, sizin soymayı başardığınız körpelere karşı duyduklarınızın tıpkısı.

Sizi medenî domuzlar ve pezevenklik kutsayıcısı tezekler!

Siz bir akrepsiniz bayım; gelin bunları Ahmet Arif‘ten tanıyalım:

“Bunlar engerek, bunlar çıyandır,
Bunlar ekmeğimize el koyanlardır;
Tanı oğlum bunları,
Tanı da büyü.”
[4]

 


[1] İsmet Özel

[2] Toplum mühendisliği

[3] Lânetli Sınıf’tan mülhem (İdris Özyol)

[4] Hasretinden Prangalar Eskittim

Hürriyet ve Nizam

0

Son zamanlarda  “Hürriyet”  ve  “Nizam”  mefhum ve kavramları, Türkiye’de yanlış anlaşılmaya ve yorumlanmaya başlanan ıstılah ve terimlerdendir. Ne hikmetse bizde ser-azadlık / başıbozukluk / serserilik ve sınırsız serbestlik; Hürriyet sanılsın istenmektedir. Yine Nizam, İntizam ve Düzen içinde olmak da Esaret havasına sokulma yolundadır. Oysa hayat, ancak nizamla kaimdir.

Lokomotif kırk vagonu arkasına takar ve çeker. Ama rayda gitmek şartıyla. Raydan alıp, herhangi bir yola koyarsanız, apışıp kalır. Artık yol alamaz. Üstelik tepetaklak olur.    Lokomotifin rayda gitmesi, onun nizamıdır. Bu nizam onun hürriyet çerçevesidir. Hayatta kalmasının da, yegane şartıdır. Tren, raydan usanıp da, şayet kırk yılın başı, bir kerecik olsun, ray dışında yol katetmek istese. Ne olacağı malum. Yani hürriyetini rayın dışında araması serserilik. Raya uymaması ise hürriyet değil esarettir.

Demek, biraz kendi başıma buyruk olayım diye raydan çıkar ve bunu hürriyet sanırsa, aslında hürriyet sınırlarını tesbit eden kendi nizam ve düzenini çiğnemiş olur. Ki bu onun kendi varlığına bir hatime çekmekten başka bir şey değildir.

Halbuki kainatta nizam dışı bir şey yok. Hakikaten hürriyetler nizamdadır. Yani çizilen çerçeve içindeki serbestlik helal / meşru daire olup, ancak bu muayyen ve belli mekanlarda namütenahi / sınırsız serbestlik sözkonusudur. İşte ancak bu manada helal dairesi geniş olup, her türlü keyfe kafidir.

Hürriyet sanılan keyfilik ve nizamsızlık ise;  aslında esaret ve düzensizlikten başka bir şey değildir. Oysa düzensizlik  adem ve yokluktur. Sadece felaket getirir. Hürriyet nizam ve vücud yani var olma halidir. Çünkü vücud, nizamı; nizam ise vahdeti / birliği / bir elden çıktığını gösterir. Klasik ifadeyle:

“El-vahidü la yasduru illa ani’l-vahid.” / “Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vahidden, bir elden suduur edebilir.” (Bediüzzaman Said Nursi, Tabiat Risalesi, Envar Neşriyat, İstanbul – 1991, s.11)

Zira bir elden suduur etmeyen, çıkmayan, birinin tasarrufunda bulunmayan bir şeyde birlik olmaz, nizam bulunmaz. Nizam olmayınca faaliyet gösteremez. Bu ise hayatiyet gösteremiyor demek olup, ademe / yokluğa eş bir durumdur. Oysa nizamda Bir’in tasarrufu ortaya çıkar. Ki bu da varlık alametidir.

Yukarıdan beri bütün bu sayıp dökdüklerimiz; hürriyeti sınırsızlık, nizama tebaiyyeti / bağlılığı / uymayı esaret sanmak gibi yanlış bir anlayış ve yorum tarzına açıklık getirmek içindir.     Mesela Yüce Allah bile, Zat’ını düşünmemizi men’ ediyor / yasaklıyor. Çünkü mahluk, Haalıkı ihata edemez. Yaratılmış olan Yaratan’ı, yapılan Yapan’ı kavrayamaz. Bu hududu aşmak istediğimiz takdirde, akli dengemizi kaybedeceğimiz muhakkaktır. Çünkü Ziya Paşa’nın dediği gibi:

“İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez
Zira terazi bu kadar sıkleti çekmez.”

Velhasıl, kainatta herşey kayıt kuyut altında. Yani nizam içinde. Hürriyet ise, bu nizam dahilindeki hareket ve faaliyetimizden ibaret.

292

İşte bu mübarek vatanda nizama başkaldırmak hürriyet; nizam içinde bulunmak esaret sanılsın diye, suret – i haktan görünerek, sinsi bir şekilde haince çalışanlar var!

Hiç adam öldürmenin, yangın çıkarmanın, zarar vermenin, yakıp yıkmanın, kısaca Vatan’a,

Millet’e ve Devlet’e ihanetin hürriyeti olur mu?

Veya insanı kendisine, başkalarına, Vatan, Millet ve Devlet’e zarar vermekten men’ edecek zecri tedbirler almayı, bunun için kısıtlamalara gitmeyi, yasaklar getirmeyi esaret mi telakki etmeli?

Yoksa bütün bunları, varlık ve birliği hep birlikte ve hep beraber; bizleri yarınlara  ulaştıracak hürriyet çerçevesi, uyulması gereken nizam olarak mı değerlendirmeli?

Toparlarsak, Türkiye’de bir kaos / bir karışıklık peşinde koşanlar; hürriyet ve nizam mefhumlarını, asli mecrasından saptırmak isteyenler var.

Vatanın birliği, dirliği ve istikbali / geleceği ise bunlara fırsat vermemekten geçer.

 

 

 

Eşitlik Üzerine

0

Türkiye’mizde kavramlar kargaşası yaşanıyor. Bazı konuları, sanki konuşamaz olduk! Mesela tarihimizden bahsetmek ırkçılık sanılıyor! Bir milleti övmek, başkasını kötülemek manasında algılanıyor! Nizam esaret. Serserilik, hürriyet kabul ediliyor! Adalet, zulüm. Zulüm, adalet addediliyor / sanılıyor, sayılıyor! Eşitlik mefhum ve kavramı da bu yanlış anlaşılanlardan sadece biri. Nitekim:

Vapur’da Yolcu da var, Kaptan da. Uçak’ta Yolcu da var, Pilot da. Ordu’da Er de var, Subay da. Herkes Müslüman, Hz. Ali de. Dere de su akıtır, Nil de. Vagon da Tren, Lokomotif de. Meşrubat da İçecek, Su da. Birçok şey de Yiyecek, Ekmek de. Hz. İbrahim de Peygamber, Hz. Muhammed de. Papatya da Çiçek, Gül de. Sinek de Böcek, Arı da. Eşek de binek hayvanı, At da. Velhasıl, bu misal ve örnekler uzayıp gider.

Şimdi düşünelim: Yolcu’yla Kaptan. Yolcu’yla Pilot. Er ile Subay. Bir Müslüman’la Hz. Ali keyfiyet ve içerikçe birbiriyle eşit midirler? Dere ile Nil’in çevresine verdikleri feyiz ve bereket aynı mı? Lokomotif tek, vagonlar onlarca. Biri önder, lider ve kılavuz. Ötekiler peşi sıra ona bağlı. Bu durumda Lokomotif Vagonlarla eş değerde mi?

Her İçecek; daimi olarak içildiği takdirde bıkkınlık verirken, Su vermez. Üstelik çeşitli İçeceklere zaman zaman, fakat Suya her zaman muhtacız. Her Yiyecek; sürekli yendiğinde usanç verirken, Ekmek veriyor mu? Çünkü “İhtiyaç tekerrür (ve tekrar) ettikçe, lezzet ziyadeleşir.” Kaldı ki, çeşitli Yiyeceklere vakit vakit, fakat Ekmeğe olan ihtiyacımız her an. Suyu ara sıra içerken, Havayı her saniye alıp veriyoruz.

Hz. Yakub’un on iki oğlu arasında, Hz. Yusuf’un yeri bambaşkaydı. Nitekim: “Kardeşleri (Yusuf’a): ‘Allaha yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün kıldı…’ dediler.” (Yusuf: 91)

Resulullah: “Ali, Arab’ın efendisidir.” Diye buyurunca Hz. Aişe: “Arab’ın efendisi Sen değil misin?” der. Bunun üzerine Hz. Muhammed: “Ben Türk, Tatar, Hind, Arab ve Acem milletlerinin ve bütün İslam Ümmeti’nin efendisiyim. O, Arab’ın efendisidir.” (Şeyh Şemseddin Es-Sivasi, Menakıb-ı Çehar-ı Yar-ı Güzin, Sadeleştiren: Mehmet Hocaoğlu, İstanbul – 1983, s. 256) cevabıyla üstün keyfiyet farkını belirtir.

Hz. İbrahim dininden biri: “Ya Muhammed! Bütün Peygamberlerin en üstünü Benim diyorsunuz. Halbuki Allah, İbrahim’e ‘Halilim’ demiştir” deyince, Resulullah: “Allah, İbrahim’e ‘Halilim’ dedi ise, Bana da ‘Habibim’ demiştir. Kişinin dostu mu ona yakındır, yoksa sevgilisi mi?” (a.g.e. s. 275) diyerek, o kimseyi ilzam etmesi / mantıken susturması, yine yüksek keyfiyet farkına güzel bir delildir.

Görüldüğü üzere, kainatta eşitlik yok. Adalet var. Hayat Eşitlik’le değil, Adalet’le mümkün. Gerçi bazı eşitlikler var. Fakat bunlar da “Adalet” mefhum ve çerçevesinde düşünülmeli. Nitekim: Bahar’da sadece Papatya mı, yoksa bütün Çiçekler mi açsa? Yeryüzünde tek bir maden mi, yoksa birçokları mı bulunsa? Dünya’da sadece Kadınlar veya Erkekler mi, yahut her ikisi de mi olsa? Şehir’de herkes Fırıncı mı, yoksa kimi Fırıncı, kimi Terzi, kimi de Ayakkabıcı mı olsa, tabiat daha güzel ve hayat yaşanır olur?

Öyle ya, Ordu’da herkes Er veya Subay. Fabrika’da herkes İşçi veya Ustabaşı. Okulda herkes Öğretmen veya Öğrenci veyahut Hademe olsa işler yürümez. Dünya’da hep Gece veya Gündüz, sırf Kış veya Yaz, sadece Ova veya Dağ olsaydı, hayat çekilmez ne kelime; mümkün bile olmazdı.

Gerçek şu ki: Kainat Eşitlik üzere değil, Adalet üzere kaim / ayakta. Eşitlik monotonluk. Adalet ise hareket, canlılık ve hayat emaresi taşıyor. Çünkü Adalet; herkesi ve herşeyi layık olduğu yere koymak; onlara ancak ihtiyacı olan şeyi vermektir.

Fakat ne hazindir ki: Türkiye’mizi yıllardır huzursuz eden çalkantıların baş sebeplerinden biri de, işte bu yanlış Eşitlik ve Adalet anlayışı ve bundan doğan sosyal ve hukuki çıkmazlardır.

Demek ki: Hükümet ve Devlet’ten -Yargı dışında- Eşitlik değil, Adalet istenmeli. Çünkü: “El-Adlü esasü’l-mülk.” Yani Mülk’ün temeli Adalet’tir.

 

 

294- 295

Hiç Olmazsa Hukuktan Bahsetmeyin

MİT Müsteşarı ile ikisi eski dört MİT mensubunun, KCK soruşturması kapsamında “şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırılması” derin sarsıntılara yol açtı. Dahası sarsıntının nerelere, hangi şiddette uzanacağını bugünden tahmin etmek çok zor. Mahkeme ifadeye gelmeyen dört kişi hakkında yakalama emri çıkardı. Hükümet acele bir kanun değişikliği ile soruşturmayı Başbakan’ın iznine tabi kılarak, Savcılığın yetkisini kısmak için harekete geçti.

Bu arada soruşturmayı yürüten Özel Yetkili Savcı bu görevden alındı. Birkaç gün önce de KCK soruşturmasını yürüten Terörle Mücadele ve İstihbarat Müdürleri görevden alınmıştı.

Bugün MİT Müsteşarı ve diğer görevliler hakkında şüpheli sıfatıyla ifade vermeye çağrılmasını eleştirenlerin söyledikleri, Genelkurmay Başkanı, komutanlar, bilim adamları, gazeteciler vd sanıkların yargılama usulü hakkında yazıp söylediklerinin tam zıddı. Oysaki bu soruşturmanın ve önceki davaların savcılığı, mahkemesi ve uyguladığı usul aynı.

Emniyetin KCK operasyonları esnasında elde ettiği delillere göre, MİT görevlileri bazı MİT görevlileri Öcalan’ın “terör yapın” talimatlarını PKK yetkililerine ulaştırmış. KCK yapılanması MİT’in gözetiminde tamamlanmış. PKK saldırı talimatlarını önceden öğrenen MİT bu saldırıları önlemek için harekete geçmemiş. Örgüte verdiği taahhütler gereği olarak güvenlik güçlerinin PKK’ya karşı operasyonlarını önlemek için çalışmış ve bu konuda örgüte rapor vermiş.

Oslo’da yürütülen görüşmeler Savcılık makamı tarafından “devletin bütünlüğü ve anayasal düzenin değiştirilmesi konusunda siyasi mahiyette görüşme yaparak anlaşmaya çalıştığı” şeklinde yorumlanmış.

Olay neresinden bakılırsa bakılsın vahim. İddialar da, ülkenin istihbarat teşkilatının tepe yönetiminin böyle ağır iddialarla şüpheli konumunda olması da vahim. Emniyet, Yargı ve İstihbarat teşkilatları arasındaki çatışma da vahim. Bazı kişileri yargının elinden almak için özel kanun değişikliği yapılması da vahim.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da “terör örgütü kurmak” gibi vahim iddialarla tutuklanmıştı. Bu tutuklamaya itiraz edenler “emrinde 600 bin kişilik ordu bulunan bir komutan neden bir terör örgütü kursun?” sorusunu sormuştu.

Ceza Muhakemesi usulü açısından durum şöyle idi: Anayasa’nın 148. Maddesinde, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlardenilmektedir.

Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK) 250/3. Maddesi şöyle: ” … belirtilen suçları işleyenler sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun bu Kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hâli dâhil askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır. Özel yetkili mahkeme ise ilk cümlenin geçerli olduğu görüşüyle İlker Başbuğ‘u tutuklamıştı.

Anayasa’nın açık hükmüne rağmen, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un özel yetkili mahkemede tutuklu yargılanmasını bir kesim büyük memnuniyetle karşılayarak destek verdi. “Sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun” ibaresinin sırf bu yüzden konulmuş bulunduğunu, “demokrasilerde kimsenin dokunulamaz olamayacağını”, eski Genelkurmay Başkanının yargılanmasının demokrasimizin ve hukuk devleti uygulamasının geldiği üst seviyeyi gösterdiğini söylediler, yazdılar.

30 Ocak’taki “Ulusa Sesleniş” konuşmasında Başbakan şöyle demişti: “Yargıya millet eli değdi. Yargı, bir hizbin, dar bir anlayışın, bir grubun arka bahçesi olmaktan çıktı, milletin yargısı haline geldi…”

Şimdi aynı kişiler “büyük resme bakılmasını” tavsiye ederek savaş işaretlerinin görüldüğü bölgemizde MİT Müsteşarının bu gibi meselelerle uğraştırılmasının mahzurunu hatırlatmakta. Müsteşarın “görevi ile ilgili ve görevi esnasında” yaptıklarıyla ilgili suçlanırken dikkatli olunması gerektiğini ifade etmekte. “Canları pahasına görev yapan kamu görevlilerinin terör örgütü mensubu olmak gibi suçlamalarla yargılamanın doğru olmadığına” dair makaleler döşenmekte. “Bağımsız yargı” laflarının yerine, “jüristokrasi” (yargıçlar yönetimi) ve “yargının sivil darbesi” kavramları kullanılmakta.

Bazı komutanların, yine bölgede karışıklık varken, terörün en azgın zamanında, tatbikat veya operasyon yönetmekte iken tutuklanmalarını zil takıp oynayarak kutlayan ve sevinçlerini “hukukun üstünlüğü” kavramı ile açıklayanların çifte standardı iyice açığa çıktı.

Komutanlar hakkında “görevleri esnasında” işlendiği iddia edilen suçlar için, “görevleri ile ilgili olmayan” eylemler olması sebebiyle özel yetkili mahkemeler yetkilidir deniliyordu. “Darbe görevle ilgili olabilir mi?” diye soranlar, savcılıkça şüpheli MİT mensuplarına isnat edilen suçların da (Apo’nun “saldırın” talimatını örgüte iletmenin de) görevle ilgili olmadığını dile getirmesi gerekmez mi?

Ergenekon, Balyoz, Oda TV tutuklamaları hakkında “bu işlerin yürütmenin değil, bağımsız yargının kararıyla” olduğunu ve herkesin saygı göstermesi gerektiğini söyleyenlerle, bugün yargının kendi yetki alanını aştığını söyleyen, “şüpheli” MİT mensuplarının ifade vermeye gitmemesi gerektiğini savunan ve de “yargının elinden adam kurtarma yasası” çıkarılacak olmasıyla rahatlayanlar aynı kişiler.

Demek ki taraf olunca ileri sürülen bütün değerler tersine yorumlanabilmekte imiş.

Bizim gibi “eğer suç ve suçlu varsa hukukun temel değerleri ve ülkenin güvenliği gözetilerek tarafsız ve bağımsız bir yargılama ile ortaya çıkarılsın. Burada ana ölçü hukukun üstünlüğü ilkesi olsun” diye düşünen saf vatandaşları aldatmayı bırakın.

“Özel yetkili yargınınmahzurlarını anladıysanız, hiç olmazsa “bu mahkemelerin genel yetkili hale getirilmesini” isteyin ve sistem bütünüyle rahatlasın. Çünkü esas problem budur.

Sadece MİT Kanunu 26. Maddesini değiştirmekle, Müsteşar Hakan Fidan için başlatılmış işlemlerin geri alınması ve soruşturulması için Başbakanlık izni gerekenler kapsamına alınması mümkün olmayabilir. Ayrıca “zaten bu bilindiği için olsa gerek, savcı bu soruşturma görevinden alındı” ithamından hükümet kurtulamaz.

“Biz geçmişin mazlumları olarak rövanş duygularımızı tatmin ederken, hukuk ayağımıza dolanmasın. Bize yakın olanlara dokunan yargıya da haddini ve gücün kimde olduğunu göstermeyi biliriz” derseniz, sizin yaptıklarınıza değil ama dürüstlüğünüze saygı duyarız. Yeter ki hukuki kılıf aramayın.

Ancak kamu vicdanı “adalet” duygusuyla programlanmıştır. “Güçlünün yanında değil, haklının yanında olmak” ister. Ey eli kalem tutan, ağzı laf yapanlar, ey muktedirler “Adalet devletin temeli” ise ve “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” sözlerine iman ediyorsanız gereğini yapın, bize güç değil dürüstlük gösterin.

Çifte standart uygulayacaksanız bari hukuktan bahsetmeyin.

 

 

Hangi Atatürk, Hangi Demokrasi?

 

Birileri, ölümünden 74 yıl sonra Mustafa Kemal Atatürk ve kurduğu düzenle hesaplaşıyor!

“Mustafa Kemal bir diktatördü!

Zorla Laikliği dayattı!

Zorla şapka giydirdi!” diyorlar!

Kimileri daha da ileri gidiyor;

“İşgal altında olsaydık, onlar da Mustafa Kemal’in yaptıklarını yapardı!” diyebiliyor!

Akılları tutsak edilmiş, kimi çobanların uysal köleleri haline gelmiş, kimi gencecik insanlar; “Humeyni’yi seviyorum, Atatürk’ü sevmiyorum” diyor. Öylesine akılları alınmış ki, “93 Harbi kahramanı Nene Hatun’u alıp, Kurtuluş Mücadelesi’nin kahramanlarından Sütçü İmam’ın yanına getiriyorlar!

Gençliğe Hitabe, Onuncu Yıl Marşı, 19 Mayıs, hatta en büyük ulusal bayramımız Cumhuriyet Bayramı batıyor birilerine!

–   ABD stratejik ortağımız olamaz;

–   Emperyalizmin silahlı gücü haline gelen NATO’dan çıkmalıyız;

–   Müslüman komşularımıza saldıran ABD’nin yanında olamayız; diyenler bir bir tutsak ediliyor!

Hizbullah’ın eli kanlı katilleri salınıyor, kaçırılıyor; terör örgütü militanları dağdan inip aramıza karışıyor ama Türk Ordusu’nun kimi subayları “terör örgütü kurma” iddiaları ile demir parmaklıklar arasına konuyor!

“12 Eylül’den hesap soracağız” diye, Referandum yoluyla Yargı erki ele geçiriliyor ama 12 Eylül düzeninde bakanlık yapmış olanlar yok sayılıyor!

Bu ülkede -sözde- “İLERİ DEMOKRASİ” vaat ediliyor ama küresel düzenin dünya ölçeğinde oynadığı demokrasi “trajikomedisi” sahneleniyor!

“Yeni Kölelik Düzeni” dünya insanlığını tutsak ediyor!

Kaç insan farkında?

– Uzayda yüzbinlerce uydunun gözetimi altındayız!

– Yaşadığımız her alanda Mobese Kameraları ile izleniyoruz!

– Cep telefonları, ev telefonları dinleniyor!

– Bilgisayarlarımızdaki yazışmalarımız takip altında! Kimi zaman usta eller giriyor ve diledikleri düzeni kurup, “delil” sayıyorlar!

– Vatandaşlık numaraları ile takip altındayız!

– Kimlerin ne zaman, evimize, işyerimize, kaldığımız otele kamera yerleştireceğini, sonra da ustalıkla kayıtları gelip alacağını ve bu kayıtların nerede ne zaman yayınlanacağını bilemiyoruz!

Ne özel yaşamımızda, ne ticari yaşamımızda, ne sosyal ne de siyasal yaşamımızda ÖZGÜR değiliz!

Toplumu “Cemaat Düzeni” ile bölüp parçalamışlar, böylelikle “sürü-çoban ilişkisi” kurmuşlar! Çobanlarla anlaşıp sürüye demokrasi oyunu oynatıyorlar!

Aslında, ulusal ve uluslar arası sömürünün efendilerinin zincirsiz köleleri haline gelmişiz!

Kimileri farkında ama sürüye katılanlar “demokrasi masalları” ile uyutuluyor!

21. yüzyılda, küresel köle pazarının tutsaklarıyız.

Öylesine yıkanmış ki -kimi- beyinler; bu tutsaklığı görmeden 1920’lerin Mustafa Kemal’i ile hesaplaşma cüretini gösteriyorlar!

Tarih sahnesine çok sonra çıkan Hitler’i, Mussoloni’yi, Salazar’ı, Franco’yu, Pinochet’i, El Beşir’i, Arabistan Kralını, Arap Şeyhlerini, her biri diktatörüne göre değişen “sözde şeriat düzenlerini”, küresel sermayenin Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Tunus ve Mısır’da “Demokrasi Getiriyoruz” diye yaptıklarını görmüyorlar!..

Şimdi Türk ordusunu komşumuz Suriye’ye müdahaleye zorluyor emperyalizm!

21. yüzyılda “demokrasi” diye küresel sömürüyü azgınlaştıranlar, Mustafa Kemal’i bu toplumun gözünde aşağılamaya çalışıyorlar!

Buna tek kelimeyle yanıt verilebilir; insaf!..

 

 

 

 

 

Sırtıma Sokulu Hançer

 

Bilmem biliyor musunuz?  2012 yılı 1.5 milyon insan ve 168.000 kilometrekare toprak kaybettiğimiz Balkan Savaşları’nın 100. yılı.  Dile kolay  1.5 milyon insan…

Amerikalı akademisyen Justin Mc. Carthy,  Balkan Savaşları’nda 632.408 Müslüman Türk’ün öldüğünü söylüyor.  Hadi onun dediklerini kabul edelim.  Bu kadar çok insan katli bile bir soykırım değil midir?

Ya toprak kaybımıza ne demeli?  Tamı tamına 168.000 kilometrekare.  Mukayese edersiniz diye yazıyorum;  bu günkü sahip olduğumuz toprak parçasının %20’sinden fazla.

Eğer Türk Ordusu toparlanıp,  karşı bir taarruza geçmeseydi,  bugün Edirne, Tekirdağ, Kırklareli toprakları;  Yunanistan ile Bulgaristan arasında pay edilmiş olacaktı.

1912 – 2012 arasında 100 yıllık bir süre geçmiştir.  Bu süreçte facianın üstü birileri tarafından örtülmüş ve Türk Milletinden gizlenmiştir.  Balkanların “Türk Yurdu” olduğu bilerek unutturulmuştur.

Kara Tahsin Paşa ve onu Selanik’i tek kurşun atmadan teslime zorlayan hainler perde arkasına atılmış, Edirne’yi aç bilaç emrindeki kahramanlarla müdafaa eden, Şükrü Paşa gibiler ise hatırlatılmamıştır.

Rumeli’nin kaybını kaleme alan Mahmut Muhtar Paşa, bu felaketin tek bir sorumlusunun bulunduğunu ve onun da başına gelecekleri önceden sezip tedbir almayan Türk Milletinin, kendisi olduğunu yazmaktadır.  Mahmut Muhtar Paşa ne yazık ki; haklıdır. Bu günde, Türk Milleti aynı haldedir.

Balkan Savaşları öncesinde,  Osmanlı Türk İmparatorluğunun içinde bulunduğu;  sosyal,  siyasal, ekonomik,  kültürel ve askeri sorunların;  sebep – sonuç ilişkisi bakımından iyi incelenmesi ve ortaya konulması gerekir. Böyle yapıldığında görülecektir ki;  o gün içinde bulunduğumuz sıkıntıların ve karşı karşıya olduğumuz tuzakların,  benzerlerini bu günde yaşamaktayız.

O nedenle, Balkan Savaşları’nın 100. yılını, özellikle Balkan Muhacirleri başta olmak üzere milletçe çok iyi bir şekilde anmalı, başımıza gelen felaketin boyutlarını öğrenmeliyiz.

Böyle yapmazsak, tarih tekerrürden ibaret olduğu için Balkan Savaşları gibi yeni facialar yaşar ve Allah göstermesin toprak kaybederiz.

Günümüzde nasıl gafiller, işbirlikçiler, hainler var ise Balkan Savaşları zamanında da aynı tip insanlar aramızdaydı. Gaflet ve ihanet o boyuttadır ki;  kapitülasyonlarla yabancıların kontrolüne girmiş olan Osmanlı Demiryolları aracılığı ile,  karşımızda savaşan Balkan Devletlerinin ordularına,  Osmanlı toprağından silah taşınır!

Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun yıkıldığı Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar kendi bünyesinden gördüğü inanılmaz boyutta,  bir ihanet vardır.

Merak   ediyorsanız,  Selanik’i tek kurşun atmadan teslim edenleri,  Çanakkale’de yevmiye ile İngilizlere siper kazanları,  Simav’da Yunan Ordusunu davul – zurna ve çiçekle karşılayanları bir araştırında, öğrenin…

Anadolu’nun işgali ve Yunan Ordusunun İzmir’e çıkışı, Balkan Savaşlarının devamı mahiyetindedir. Aslında Yunanlıların, Polatlı önlerine kadar giden ve üç yıldan fazla süren Batı Anadolu’yu işgal günlerinde gerçekleştirdikleri Türk Soykırımları da, ayrı bir araştırma konusudur.

Bugün Türk Milleti açısından, Balkan Savaşlarının hakkıyla anlaşılması, geleceğimiz bakımından çok önemlidir. Türk Milleti, Mustafa Kemal’in önderliğinde kötü gidişe “dur” demiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile Türk Milleti asli sahibi olduğu haklarına yeniden kavuşabilmiştir.

Onun için, Türk Milletinin düşmanlarınca;  andımız,  gençliğe hitabe ve Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında Türk Milletinin varlığı tartışmaya açılmaktadır. Atatürk’ün bizi hangi uçurumun kenarından çekip aldığı, Türk Milletince iyi anlaşılırsa bazılarının tükürük yağmuru altında kalacağından zerrece kuşku yoktur. Ancak bu, türlü oyunlarla engellenmeye çalışılmaktadır.

Bizlerde Balkan Savaşları’nın 100. yılını Türk toplumunun önüne getirmeye çalışıyoruz. Ancak görüyoruz ki; bundan rahatsız olanlar var. Şu ana kadar Türk Milleti ve devleti açısından pek ehemmiyet arz eden bu konu, gündeme taşınabilmiş değildir.  Ben bu hususta her bir Türk evladından katkı bekliyorum.

Bu süreçte biz “Türk Milleti, Türk Milleti” dedikçe sıkıntılanan ve birbirine kaş göz oynatanlar var. Bunların medyadaki temsilcileri ardı ardına köşelerinden Balkan Muhacırlarına saldırıp, onları ürkütmeye ve korkutmaya çalışıyor.  Bu saldırıların cemaat ve tarikatlardaki boyutu ise “cehennem korkusu” ile insanları Türk milliyetseverliğinden ısrarla uzak tutmak oluyor.

Bu sebeplerle; Türk Milletini “sırtına sokulan hançer”le yaşamak zorunda kalan bir insana benzetiyorum. Evet!  Sırtımıza sokulu bir hançer vardır. Ve ben bu hançerle yaşamak istemiyorum.

Balkan Savaşlarını ve devamı niteliğinde olan İstiklal Mücadelemizi iyi incelersek; andımıza, gençliğe hitabeye ve Atatürk’e sahip çıkmanın bayrağımıza sahip çıkmak demek olduğunu göreceğiz. Her bir Türk evladı, elbette bayrağı yere düşürmeyecektir.

 

 

Evlilikte Çiftler Arası İletişim “Tencere Yuvarlanır, Kapağını Bulur”

0

 

Her insanın yaşamındaki hedeflerinden biridir doğru insanla doğru zamanda bir birliktelik kurup mutlu olmak.. Ancak bu her zaman da böyle olmaz. Evliliğe adım atan çiftler aynı çatı altında bir araya gelmenin, bir evi ve bir hayatı paylaşmanın ne denli zor olduğunu fazla zaman geçmeden fark ederler.

Zorlukların üstesinden gelmenin ve mutlu bir beraberliği sürdürmenin belkide en önemli yolu açık ve doğru iletişimdir. Eşinizle yaptığınız tartışma ve konuşmalarda dikkat edilecek birkaç noktanın adeta evliliğinize dokunan bir “sihirli değnek” etkisi yarattığını göreceksiniz.Çok önemli birkaç nokta şu şekilde özetlenebilir:

Her şeyden önce eşinizle arkadaş olun. Aşkın ateşi zaman içinde küllense de arkadaşlık bakidir.

İyi bir dinleyici olun

Konuşurken sen dili yerine ben dili kullanın

Kendinizi eşinizin yerine koyun

Olumsuz eleştiride bulunmayın

Nasihat veya talimat vermeyin

Tam olarak neyi kastettiğinizi açık ifade edin

Ön fikirli olmayın

Bir seferinde sadece bir konuyu tartışın

Tepki değil cevap verin

Anlayışlı olun!!

Her tartışmanın altında pozitif bir isteğin gizli olduğunu unutmayın

Falcılık yapmayın,lafı dolandırmayın,ara sıra işi şakaya vurun

Evlilikte Çatışma

Evliliğinizde yaşanabilecek anlaşmazlıkların üstesinden gelmenin önemli bir yolu da  en başından bazı alanlarda anlaşmaya varmanızdır.Bu alanlar şöyle sıralanabilir:

Kim hangi işi ne ölçüde yapacak?

Bütçeyi kim düzenleyecek?

Taraflardan biri çok sinirlendiğinde kim kimi avutacak?

Evliliğin yükünü kim omuzlayacak?

Yakın çevrede kimlerle görüşülecek?

Kuralları kim koyacak?

Çocuk eğitiminde hangi konularda nasıl uzlaşmaya varılacak?

Bu konularda açıklık sağlanamaz ve eşler uzlaşmaya varamazsa çatışmalar başlar. Evlilik bir güç ve kontrol yarışına dönüşebilir. Ayrıca tarafların birbirine karşı ilgisizliği, reddedilme korkusu yaşama ,sadakat, eş tarafından kabul görme ve fark edilme isteği gibi faktörler çatışma nedeni haline gelebilir.

“Mutlu çiftler; çatışmayı çözmek yerine doğru ve açık iletişim kurmakta başarılıdırlar.”

Evlilikte Yaşanan İletişim Sorunları

-Yıkıcı eleştiriler yapmak:

“Zaten bana ayıracak hiç vaktin olmadı ki. Hep  işin vardı”
 -Genellemelerin davranıştan öte kişiliğe yönelik olması:

“Sen hep böyle bencilsin”

 -Akıl okuma

“Aklından ne geçtiğini biliyorum”
-Geçmişi, tartışma anına taşımak

“Evliliğimizin ilk yıllarında annenin yaptıklarını asla unutmadım”

 – İşi yokuşa sürme

“Şimdi çaba gösteriyorsun ama çok geç bunu 10 yıl önce yapmalıydın

 – Kendini haklı eşini tamamen haksız gösterme

“Evliliğimiz boyunca bütün problemlerin nedeni sen oldun”

 Anlamak yerine çözüm bulmaya yönelik girişimler

“Sana zamanında söylemiştim dediğim gibi davransaydın bunlar başına gelmezdi”

 Mantığı silah olarak kullanmak
“Şu isteğin için mantıklı bir neden göster”

 Sergilenen davranışla ilgili sorumluluk almama
“Beni öfkelendirdiğin için saldırgan oluyorum”

 – Eşlerden birisinin öğretmen ya da terapist rolüne soyunması
“Sizin bize söylediklerinizin aynısını ben yıllardır karıma söylüyorum”

Mahşerin Dört Atlısı:

Dünyada ve Avrupa’da  verdikleri eğitimlerle ve eşler üzerinde yaptıkları araştırmalarla bilinen John ve Julie Gottman evliliği bitiren dört etkeni şöyle sıralamışlardır.

  • 1- Eleştiri
  • 2- Aşağılama
  • 3- Savunmada kalma
  • 4- Görmezden gelme (içine kapanıp iletişimi kesme)

Eğer çiftler arasındaki iletişimde  bu dört faktör varsa ve çok yoğun olarak yaşanıyorsa bu evliliğin yürümesi mümkün değildir görüşünü belirtmişlerdir.

Evlilikte  Yaşanan İlk Problemler!!

Mutlu başlayan evliliklerde 2. yıl ilk dönüm noktasıdır.  Artık balayı etkisi bitmiş, evlilikte duyguların yoğunluğu azalmış ve yaşam bir rutine girmiştir. Bu süreçte eşler birbirlerini daha yakından tanımışlar ve adeta farklılıklarını fark etmişlerdir. Bu yıllarda bebek sahibi olarak ebeveynliğe geçiş yapan eşlerin hayatlarında çok farklı bir dönemin başlaması, fazla sorumluluk, uykusuzluk ve yorgunluğu da beraberinde getirmiştir. Artık hayatlarına bebek bezleri, pudralar, uykusuz geceler ve eşlerin ailelerinin bebekle ilgili yoğun duygu ve ilgileri girmiştir. Sonuç olarak eşler bu yoğunluğun içinde bedensel ve duygusal olarak uzaklaşma yaşarlar. Doğru ve açık iletişim eşlerin bu zor dönemi hasarsız atlatmalarına yardımcı olacaktır.

Peki Ne Yapmalı ?

Her çiftin aynı sorunları yaşadığını bilin

Bebeğinizle birlikte zaman geçirmenin keyfine varın

Tartışmalarınızın sakin geçmesini sağlayın

Aranızdaki paylaşımın ve arkadaşlığın eksilmemesini sağlayın

Cinsel yaşamınıza özen gösterin

Baba-bebek ilişkisinin yakın ve sıcak olmasını sağlayın

İlişkiyi zenginleştirecek yenilikler geliştirin

UNUTMAYIN BEBEĞİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN BÜYÜK HEDİYE ;

İKİNİZ ARASINDA YAKIN VE MUTLU BİR İLİŞKİ SAĞLAMAK OLACAKTIR!