21.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1112

Karadeniz’in Kurtuluşu ve Şehitlere Vefa

Başta Karadeniz bölgesindeki il ve ilçelerimiz Olmak üzere Doğu Anadolu Bölgemizdeki bir çok il ve ilçe kurtuluş günleri organize ediyor. Giresun’un Görele ilçesi 13 Şubat’ta düşman işgalinden kurtulmuştu. 24 Şubat 1918’de Trabzon düşman işgalinden kurtuldu. Sırasıyla Doğu Karadeniz Bölgesindeki il ve ilçelerimizin düşman işgalinden kurtuluş günleri için anma toplantıları düzenleniyor.
Bazı derneklerimiz kurtuluş günlerini eğlencelerle , şarkılarla kutlarken, bazı derneklerimizde kurtuluş günlerinde şehitleri anma toplantıları organize ediyor. Gerçektende kurtuluş günlerinde kurtuluş coşkuları yapılırken şehitler ve gaziler unutulmamalı.
Gerek Karadeniz Bölgesi ve gerekse Doğu Anadolu’da organize edilen kurtuluş günlerine siyasilerimiz de ilgi gösteriyor. Bazı kurtuluş günleri adeta siyasi arenaya dönüyor. Kurtuluş coşkusu siyasetin gölgesi altında kalıyor.
Kurtuluş günleri gençlerimizin milli ve manevi tarih bilincine sahip olmaları için önemli bir fırsat. Bu fırsatlar iyi değerlendirilerek gençlerimize kültür, medeniyet ve zaferler tarihimizin önemi anlatılmalıdır. Bu konuda yaptığımız bir araştırma ve çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Karadeniz  İlleri  Kaç Şehit Verdi ?

Kurtuluş günlerinde şehitlerimizin unutulması üzerine harekete geçtik. Trabzon, Bayburt; Rize, Gümüşhane, Artvin, Giresun ve ordu illerinin düşman işgalinden kurtuluşu ilgili tarihi bir hizmete daha imza atarak Doğu  Karadeniz’in kurtuluş  belgeselini hazırlayarak şehitlerimize vefa borcumuzu ödedi.
Resmi belgelerdeki  bilgilere göre Doğu Karadeniz bölgesindeki  illerimizin kaç şehit verdiğini tespit  ettik.  İşte İllerimizin birinci cihan harbinde verdiği  şehit sayıları ; Artvin:211, Bayburt:249, Giresun:1076, Gümüşhane :329,  Ordu : 1233, Rize : 383, Trabzon :1230
Evet Karadeniz’in düşman işgalinden kurtuluşu zaferler tarihimizin dönüm noktasıdır.

*KOP DAĞINDAN HARŞİT VADİSİNE  KARADENİZ  DESTANI
Türk zaferler tarihine altın harflerle  geçen 1916-17 yıllarında   “Kop  Dağın’dan Harşit vadisine  kadar olan  bölge’de yaşanan destansı mücadele  henüz araştırılmadı. Bu bölgede  yer alan , Trabzon’dan Giresun’a, Bayburt’tan   Gümüşhane’ye  kadar olan yerler tarihin şanlı sayfalarında yerini aldı. Kop Dağı ve Karadeniz dağlarında yok olan siperler, mevziler ve  şehitliklerimizi  araştırmaya devam ediyoruz.

Geçen hafta  Trabzon’un  Akçaabat, Düzköy, Vakfıkebir’in yüksek dağlarında, Kayabaşı, Hıdırnebi, Karadağ,  Haçkalı Oba yaylaları  ile, Giresun’un  Harşit Vadisi  ve Gümüşhane’nin  Kürtün  bölgesini  adım adım gezerek araştırma yapıp, tarihe not düştük.

1. Cihan Harbinde  destansı mücadele verilen şehitlerimizin bu bölgedeki mezarları yok olmuş, siperler topraklarla örtülmüş. Vefasızlık ve  ilgisizlikten  kültür tarihimizde önemli bir yeri olan bu tarihi bölgedeki  değerler yok olmakla karşı karşıya.

Trabzonlu  gönül  dostum  Ali Öksüz rehberliğinde bölgeyi karış karış gezdik. Özellikle Karadağ Yaylası ve Işıklar Yaylasında 1. Cihan Harbi’nde yapılan siperleri ortaya çıkarmak için araştırma yaptık. Bulabildiğimiz  yaşlı insanlarla konuşarak, tarihe tanıklık eden  canlı  şahitleri gün yüzüne çıkardık.

*TRABZON’DAKİ YOK OLAN   ŞEHİTLİKLER
1. Dünya Savaşı’nda  Trabzon ve  Karadeniz dağlarında  şehit olanların  mezarlarında gördüğü  kerameti  bizzat yaşayan Hasan Öksüz adlı 87 yaşındaki  bir amcamızla Karadağ yaylasında konuşuyoruz. Hasan amca bizlere kendisinin bizzat yaşadığı olayı şöyle anlatıyor: “Bu dağlara nur iniyor.  Karadağ yaylası mezrasındaki evimizin  önünde 1. Cihan Harbi’nde kullanılan siperlere doğru bakıyordum. İkindiye doğru siperlerden 2 kişi çıktı, yaklaşık 50 metre yürüdükten sonra şehitlikte kayboldular. Bizzat bunu ben yaşadım.” Diyor ve “Buralara kimse sahip çıkmıyor. Ben bu yaşımda buralara sahip çıkmaya çalışıyorum. Ama Valilik, devlet yetkilileri buralara önem vermiyor, sahip çıkmıyor” diye de sitemde bulunuyor. Hasan Amca’nın anlattıkları karşısında heyecanlanıyoruz, tüylerimiz diken diken oluyor.

* MUHACİRLİK YILLARIN’DA  TRABZON
Karadeniz’in en acı yılları 1915-1916-1917 yılları arasında yaşanmıştır. MUHACİRLİK YILLARINDA , Artvin, Rize,  Trabzon ve Giresun’un  Harşit Vadisi’ne kadar olan bölgeyi   Ruslar işgal ediyor. 10 binlerce insan Karadeniz’den batıya ve güneye doğru göç ediyorlar. Bu göç esnasında çok acı çekiliyor. İşte bu dönemlere MUHACİRLİK YILLARI deniliyor. Bu yıllarda bölgedeki düşman güçleri kin duygularıyla vahşice davranıp yerli halka her türlü zulmü reva gördüler. Düşman istilasından kaçan halk paramparça olup, dağıldı. Halkın hayatı işkenceye döndü. Halk zorunlu olarak göç etmeye başladı. Zorlu muhacirlik yılları hasret ve acıyı beraberinde getirdi. Yaşlı, kadın ve çocukların canlarını ve ırzlarını kurtarmak için zorunlu muhacirlikten başka yapacakları bir şeyleri de yoktu.

İşte o yılları ikinci ağızdan dinledik. Babalarının, annelerin, dedelerinin kendilerine anlattıklarını bizlere aktaran ve bilgi veren yöre halkından o günleri araştırdık.
O yıllarda bu acı günleri yaşayanlardan birinin oğlu olan Ahmet Canım bey ile görüşüp bilgi aldık. Ahmet Bey ile uçakta tanıştık. Babasından dinlediği muhacirlik yıllarını anlattı. Rus Çetelerinin elinden nasıl kaçtıklarını, Bolu’ya kadar nasıl göç ettiklerini, yolda çektikleri çileli ve meşakkatli günleri anlatarak tarihin tozlu sayfalarında kalan ve gündeme gelmeyen o yılları anlatırken duygulanıyor ve gözleri nemleniyordu.
Muhacirlik yıllarında Ruslar Harşit Vadisi’ni aşamayınca bütün hırslarını Tirebolu ve Tirebolululardan çıkartmıştı. Ruslar büyük toplarıyla Tirebolu’yu yakıp yıkmıştı.
Burada yaşananları dinleyerek büyüyen Tirebolu Avcılar Köyünden Veysel Telli bizlere çok önemli bilgiler verdi. Veysel Telli 90 yaşında. Telli, Muhacirlik yılları ile ilgili babasından dinlediği tüyler ürpertici olayları anlatarak, o günleri bizlerle paylaştı.
Acı dolu o günlerde özellikle Rum ve Ermeni çeteleri yerli halka baskı ve işkence yaparak canından bezdirmiş. Binlerce kişi başta sıtma olmak üzere hastalıkla, açlık ve sefaletle mücadele etmek zorunda kalmış, cepheye yakınlığı nedeniyle de zorunlu göçe tabi tutulmuşlar.
Rum ve Ermeni çeteleri kadın, çocuk yaşlı demeden işkence ediyor, hamile kadınlarını karınlarını yararak bebekleri süngülerine takarak vahşice katlediyorlardı.
Harşit Vadisi Karadeniz’in Çanakkale’si olarak nitelendiriliyor tarihçiler tarafından.
Harşit Vadisi ve Harşitliler teslim olmamışlar Ruslara. Cansiperane mücadele etmişler on beş buçuk ay. Ruslara karşı büyük bir direniş göstermişler. Çok büyük sıkıntılar çekmişler ama Harşit’ten öteye koymamışlar Rusları. Bu konularda  en kapsamlı araştırmayı değerli  dostum , yazar ve araştırmacı   İsmai Hacıfettahoğlu yapmıştır. Araştırmalardan yararlanarak aşağıdaki yazıyı sizlerle paylaşıyorum.

*KARADENİZ’İN KURTULUŞ DESTANINDAN HABERİMİZ VAR MI ?

Rusların, Trabzon’un 90 kilometre batısındaki ‘ellerini kollarını sallaya sallaya’ Harşit’e
gidememiş, 22 Nisan’da işgal ettikleri Akçaabat’ın hemen üstündeki Hıdırnebi Tepesi’ne dahi büyük kayıplar vererek ancak 3 ay sonra çıkabildiler.  Hortokop’ta kahramanca direnen Türk  savunmasını  kırmak için  Ruslar  büyük kayıplar verir.
Dünyanın kan gölüne döndüğü Birinci Dünya Harbi dönemi, yani 1914-1918 yılları arası Trabzon tarihinin hicranlı dönemidir. Bu dönemde Trabzon ve Trabzonlu akıl almaz mezalimlere, ihanetlere, işgallere, muhaceretlere uğramıştır. Hastalık, açlık, sefalet ve çaresizliğin dayanılmaz acılarını çekmiştir. Muallim İbrahim Cudi Efendi, “Der Mesâib-i Harbi Umumî”, yani Harb-i Umumî Musibetleri başlıklı şiirinde harp esnasında Trabzon’da yaşananları kıyametin kopuşuna benzetir ve “Ya seyyid-el verâ kum!… kad kâmed-il kıyâma” diyerek Peygamberimizi yardıma çağırır.

Ruslarla – Türk birlikleri arasında  Trabzon’un  Baltacı Deresi, Madur Dağı, Sultan Murat, Kalafka, Hortokop, Hocamezarı, Hıdırnebi, Şinik, Haçka, Beypınarı, Karaabdal, Karadağ, Çataltepe, Sis, Görele ve  Harşit  Vadisi’nin birçok yerinde  çetin çarpışmalar oldu.

Bu çarpışmalarla ilgili Genel Kurmay’ın ilgili yayınları, Fevzi Çakmak’ın eserleri, Hasan Umur’un, Muzaffer Lermioğlu’nun, Mehmet Bilgin’in, Altay Yiğit’in, Sadi Selçuk’un kitaplarında çok önemli bilgi ve araştırmalar yer almakta.

*KARADENİZ’DE MUHACİRLİK YILLARI
Rus kuvvetleri Trabzon’u karadan ve denizden abluka altına aldığında ve bilahare işgal ettiğinde Trabzonluların tavrını üç grupta inceleyebiliriz. Trabzonluların düşmana direnecek gücü olmayanlardan bir kısmı; canlarını, namuslarını düşman ayağı altına düşmekten kurtarmak, esir olmamak için evlerini yurtlarını terk etmişlerdi.

Rus donanmasının denizden, Rus birliklerinin karadan, uçaklarının havadan ateş yağdırdığı, çoluk çocuk demeden katliamların yapıldığı bir sırada imkânları onlarla baş etmeye yetmeyen insanlar namus ve canlarını kurtarmak için  Trabzon’dan hicret etmişlerdir. Kaçabilecek yani  muhacir olacak  güce malik olmadıkları için içleri kan ağlayarak esarete boyun eğenlerdir.

*TRABZON’DA  RUM ve ERMENİ MEZALİMİ

Trabzon’daki Rus  işgalinde müslüman  Türk  halkı  kan ağlarken, yaşlı dedeler , kadın ve çocuklardan oluşan  muhacirler yolda ölürken, yerli Rum ve Ermeniler   Rus işgalini çılgınca eğlenerek Rus askerlerine tezahüratlar yaparak, sevinç çığlıkları atarak karşılamışlardı. Yüzyıllarca bir arada iç içe yaşadığımız, her türlü hukuklarını koruduğumuz, yerli rum ve ermeniler  en zor zamanında Trabzon halkına  ihanet etmişlerdi.
Sahilden kaçan Trabzonlular  İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun şiirinde belirttiği gibi Rusları dağlara davet ettiler.
İsmet Zeki Eyüpoğlu “Kara zıpkalılar” adlı şiirinde Trabzon’da yaşanan mezalimi ve vatan müdafaası için dağlarda sürdürülen o mücadeleyi şöyle anlatır:

Hendek boyu süngülenmiş iki canlılar,
Yediden yetmişe, eşikten beşiğe cana kıydılar.
Böyle olur gâvurun da kahpesi,
Kara zıpkalılar “Allah!.. Allah!… dağlar bizimdir” dedi.
Kanıma kan diye sesler yükseldi.
En büyük efkârıydı altmışlık Emine’nin..
“Bubam afkursun” demiş, “Gayri unutmam bunu.”
Hey Allahım Honefterin günü müdür?
Karaptalda dernek mi var?
At bindiler, kılınç kuşandılar kara zıpkalılar
Kıyasıya vuruştular günlerce,
Bire on veren başak misali kırıldı Urus, Urum, Ermeni.
* İsmail Hacı Fettahoğlu anlatıyor
Değerli dostum  İsmail Hacıfettahoğlu açıklamasında şu görüşlere yer veriyor.
….. ”  İsmail Hacıfettahoğlu  olarak  sahilden kaçıp dağlarda direnen böyle bir ailenin mensubuyum. Dedelerim Halim Ağa ve İlyas Ağa çete reisleri olarak, azıcık kuvvetlerine rağmen, Tonyalı, Akçaabatlı, Vakfıkebirli diğer çetelerle birlikte, Şinik’ten Hıdırnebi’ye, Karadağ’dan Erikbeli’ne bir çok mevkide Ruslara kan kusturmuşlar, büyük zayiatlar verdirmişlerdi. Sonra Karadağ da düşer. Nokta bozuldu ve Rus birlikleri Harşit’e kadar dayanır. Benim dedelerim de işte o zaman ailelerini alarak, götüremedikleri hayvanlarının bağlarını çözüp  Trabzon’dan hicret ederler.. Hem de ne  hicret…Kürtün’den Şebinkarahisar’a, Merzifon, Osmancık üzerinden taa Adapazarı’ına. Oradan da Hendek İlçesinin Beynevit köyüne kadar giderler. 24 Şubat 1918 sonrasında ise deniz yolu ile hasretiyle kavruldukları vatanlarına geri dönerler…
Ben, diğer akranlarım gibi, dedemin, ninemin göz yaşları dökerek anlattıkları bu muharebeleri ve muhacirlik günlerini, göz yaşları içinde dinleyerek büyüdüm. “Trabzon’dan çıktım başım selâmet” türküsünü göz yaşlarımı zaptederek sonuna kadar dinleyemem. “Çavuşluya geldim koptu kıyamet” mısrası beni o günlere götürür, hıçkırıklara boğulurum. Rus donanmasının muhacir çıkan halkın üzerine ateş yağdırmasını ve çoluk çocuk demeden, genç ihtiyar demeden yüzlerce masumu katledişini hatırlarım. Bu benim ve  Trabzonumun acı tarihi..
Bir  çok Trabzonlu Rus donanmasından, Rus ve onun yanında yer alan Ermeni ve Rum azınlıkların zulmünden kaçtı. Trabzon merkezinden de birçok ailenin deniz yoluyla, kara yoluyla Trabzon’dan hicret ederek Giresun’a, Ordu’ya, Samsun’a gittiler.

*TRABZON UŞAKLARI  KURTULUŞ SAVAŞI’NDA

Trabzon’un  kurtuluşundan  sonrası Trabzon  uşakları  derhal vatanlarına döndükleri gibi, kendi dertlerini unutarak ülkenin kurtarılması için ilk teşkilâtı yaparak Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’ni kurmuş, Erzurum Kongresi’ni toplamış insanlardır. Onların ön safında  gazeteci  Faik Ahmet Beyler, Ömer Fevzi Beyler, Meşveretçi Naci Beyler vardı. 

İsmail Hacıfettahoğlu;  “Pontus’un Yitik Kızı Tama” kitabı’nın yazarı  ile ilgili tespitleri ise çok   önemli .  Birlikte okuyalım.
 …. ”  Bazı  kurumlar tarafından geçtiğimiz yıllarda  Trabzon’da  Barış (!) ve dostluk (!) ödülü  adı altında   Yorgo Andriadis’e ödül verilmesi üzücü’ Yorgo ödül aldığı Tamama adlı kitabında kendince Trabzon’un Ruslar tarafından işgali esnasında yaşananları anlatır ve şöyle der:
“Özellikle Trabzon’da Hıristiyanlar, kendinden geçip bir ulusal gururu yaşıyorlardı. Uzun kölelik yıllarından sonra, sonunda, “her şey yine bize aitti”. Yüzyıllarca beklenen bir düş gerçekleşmişti.
Hıristiyan Trabzon ayaktaydı. Uluslarının yüzyıllarca köle olarak çektiği bütün acıların intikamını Müslüman halktan almak isteyen bir sürü ateşli Rum vardı. Ama Başpiskoposun gölgesi her yerde hazır ve nazırdı. Müslüman erkekler korkudan muhacir olup, kaçıp gitmişti. Aileleri ve küçük çocukları ise savunmasız kalmıştı.”
Görüldüğü gibi Yorgo; Cihan Harbinde Galiçya’dan Hicaz’a, Kafkasya’dan Çanakkale’ye kadar, her cephede eli silâh tutan Trabzonluların, vatanları için savaştıklarını görmezden ve bilmezden geliyor. Kahraman ecdadımızı utanmadan ve sıkılmadan, karılarını ve çocuklarını esaret altında bırakarak korkup kaçmakla itham etmek alçaklığını gösteriyor. Bu alçaklık da bizden sayılan birileri tarafından ödüllendiriliyor. Yorgo, bize duyduğu kin ve düşmanlık dolayısıyla bunu yapabilir. ” Diyor  sayın Fettahoğlu.
*PONTUS’UN YİTİK KIZI TAMAMA KİTABI ÜZERİNE

Bende sayın   İsmail HacIfetahoğlu’nun yukarıdaki  tesPitlerine şunu ekliyorum. PontUs’un Yitik Kızı Tamama kitabı bir çok dile çevrilmiş  bir zamanlar Karadeniz  bölgesinde yok  satması gerçekten  üzücüdür. Ben  Karadeniz’de Pontus hayalini  hortlatmak isteyen bu kitabı okuduktan sonra  Karadeniz’de şehitlerimizi araştırmaya çalıştım ve Karadeniz’le ilgili bir çok tv programı çekerek  zaferler tarihimize ışık tutarak  ecdadımıza karşı  vefa borcumu ödemek istedim…
Ezcümle; Birinci Dünya Harbinin öncesinde, içinde ve sonrasında Trabzon’da akla, havsalaya sığmayacak derecede büyük kahramanlıklarla dolu olaylar yaşanmış…. Kurtuluşun şenliklerle kutlanması 1948 yılında başlamış. Trabzon Halkevi’nin önayak olmasıyla Trabzon’un işgalden kurtuluşunun 30’ncu yılında kurtuluş şenlikleri Trabzon merkezde olduğu gibi, Trabzonluların yoğun olarak bulunduğu İstanbul’da da yapılmıştı.
Kurtuluşun nedeni; İkinci Dünya Harbi sona ermek üzereyken Gürcü profesörlerin bildirisiyle 1945 yılı sonlarında başlayan, Giresun’da dahil olmak üzere Doğu Karadeniz’den Rusların toprak talepleri, Trabzon başta olmak üzere ülke genelinde tepkilere sebep olmuş, gazetelerde haberler, makaleler yazılmış, nümayişler tertip edilmişti. Boğazlar, elviye-i selâse dediğimiz iller Moskova Konferansı’nda gündem olmuş ve Rusya bize nota vermişti. Konuyla ilgili Fuat Köprülü’, Osman Turan ve Fahrettin Kırzıoğlu önemli  yazıları vardır.
Trabzonlu’nun askeriyle birlikte vatanını bütün gücüyle savunduğu, işgale karşı sonuna kadar kahramanca direndiği  tarihi  bir gerçektir.. Ruslar  Trabzon şehir merkezi hariç, işgal boyunca hiçbir zaman yüksek  bölgelerde  tam bir hâkimiyet kuramamıştır.
Kop’dan  Harşit’e  Karadeniz bölgesinde yaşanmış  mücadeleler hiç bir zaman unutulmamalı. Şehitler minnet ve şükranla  yad edilip ruhlarına fatihalar okunmalı.
*ŞEHİTLERİMİZİN  İSİM İSİM  LİSTESİ
Gazetemiz Arşivi ve  Devr-i Alem  Belgesel  tv programı  Kütüphane ve araştırma merkezindeki bilgi ve  belgelerde yer alan  bilgilere göre  Türkiye’nin 81  ilinden birinci cihan harbi ve kurtuluş savaşında  şehit olanların isim isim listesini tespit ederek  şehit torunları ve araştırmacıların bilgisine  sunuyoruz.
• İŞTE 81 İLİMİZİN  ŞEHİT SAYILARI

İşte illerimizin şehit sayısı ; Adana :1781, Adıyaman : 193, Afyon : 3273, Ağrı : 35  Aksaray : 604, Amasya : 751, Ankara : 4219, Antalya : 2132, Ardahan : 31, Artvin : 211, Aydın : 2638, Balıkesir : 4043, Bartın : 798 , Batman : 8, Bilecik : 1585 , Bayburt : 249, Bingöl : 106 , Bitlis : 282, Bolu : 3206, Burdur : 1023, Bursa : 6121, Çanakkale : 2210, Çankırı : 1930, Çorum : 3238, Denizli : 3625 , Diyarbakır : 497, Edirne : 1822, Elazığ : 718, Erzincan : 702, Erzurum : 910, Eskişehir : 1615, Gaziantep : 1626 , Giresun : 1076, Gümüşhane :329, Hakkari : 21, Hatay : 585, Isparta : 1516, İçel : 2272, İstanbul : 3177, İzmir : 2805, Kahramanmaraş : 784, Karaman : 895, Kars : 41, Kastamonu : 5160, Kayseri : 2127, Kırıkkale : 505, Kırklareli : 693, Kırşehir : 1074, Kocaeli : 1377, Konya : 4787, Kütahya : 2488, Malatya : 643, Manisa : 2200, Mardin: 182, Muğla : 1363, Muş : 105, Nevşehir : 1069, Niğde : 1072, Ordu : 1233, Rize : 383, Sakarya : 1465, Samsun : 1243, Siirt : 153, Sinop : 2438, Sivas : 1575, Şanlıurfa : 710, Şırnak : 8, Tekirdağ : 980, Tokat : 1224, Trabzon : 1230, Tunceli : 77, Uşak : 1093, Van : 343,Yozgat : 2053, Zonguldak : 2091.
 Not: Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki illerimiz  birinci cihan harbinde  işgal altında olduğu için illerdeki şehit sayıları tam olarak yer almakta.   Savaşlara  gönüllü gidenler, hasta, esir kamplarında şehit olanlar ve  firariler bu rakamlara dahil değil.  

*İLİNİZ  NE ZAMAN  İŞGALDEN  KURTULDU ?
Türkiye Cumhuriyeti’nin  il, ilçe  ve beldelerinin    düşman  işgalinden  kurtuluş günlerinin tarih, ay ve günlerini  açıklıyoruz. Bu günlerde resmi ve özel   düzenlenen   kurtuluş şenliklerinde şehitler unutulmakta ve kurtuluş  günleri şenliklerle  kutlanmakta. Kurtuluş şenliklerinde  şehitler  unutulmamalı,  şehitler için hatimler okutulup  anma toplantıları da  düzenlenmeli.
*OCAK  AYINDA  KURTULAN İL  VE İLÇELERİMİZ
İçel                           3 Ocak
Adana                      5 Ocak
Adana/Ceyhan         5 Ocak
İçel/Tarsus               5 Ocak
Osmaniye                 7 Ocak
Hatay/Erzin              8 Ocak
Hatay/Dörtyol          9 Ocak
Bingöl/Kığı             10 Ocak
*ŞUBAT  AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
Kahramanmaraş/Merkez 12 Şubat
Erzincan/Merkez             13 Şubat
Giresun/Görele               13 Şubat
Trabzon/Vakfıkebir         14 Şubat
Gümüşhane/Torul         14 Şubat
Gümüşhane/Merkez     15 Şubat
Trabzon/Tonya             15 Şubat
Gümüşhane/Kelkit        17 Şubat
Trabzon/Akçaabat        17 Şubat
Erzincan/Çayırlı            20 Şubat
Bayburt                         21 Şubat
Erzincan/Tercan           22 Şubat
Ardahan/Merkez           23 Şubat
Ardahan/Çıldır              23 Şubat
Ardahan/Hanak            23 Şubat
Ardahan/Posof             23 Şubat
Trabzon/Merkez           24 Şubat
Trabzon/Arsin               24 Şubat
Trabzon/Yomra            24 Şubat
Trabzon/Maçka            25 Şubat
Erzurum/İspir               25 Şubat
Trabzon/Araklı             25 Şubat
Trabzon/Sürmene       26 Şubat
Trabzon/Çaykara        27 Şubat
Trabzon/Of                  28 Şubat
*MART AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
Rize                                2 Mart
Erzurum/Aşkale              3 Mart
Adana/Kadirli                  7 Mart
Artvin                              7 Mart
Artvin/Ardanuç                7 Mart
Artvin/Borçka                  7 Mart
Erzurum/Çat                   9 Mart
Rize/Çayeli                     9 Mart
Rize/Pazar                    10 Mart
Erzurum/Ilıca                 11 Mart
Rize/Fındıklı                  11 Mart
Artvin/Arhavi                  12 Mart
Rize/Ardeşen                 12 Mart
Erzurum                         12 Mart
Erzurum/Pasinler           13 Mart
Artvin/Hopa                    14 Mart
Erzurum/Hınıs                14 Mart
Erzurum/Tekman           15 Mart
Erzurum/Horasan           16 Mart
Erzurum/Karayazı           16 Mart
Erzurum/Narman             18 Mart
Erzurum/Tortum              21 Mart
Adana/Feke                     22 Mart
Erzurum/Oltu                   25 Mart
Artvin/Şavşat                   27 Mart
Erzurum/Olur                  28 Mart
Adana/Düziçi                  28 Mart
Muş/Varto                       31 Mart
*NİSAN AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
Van/Erciş 1 Nisan
Van/Gürpınar 1 Nisan
Van 2 Nisan
Van/Muradiye 2 Nisan
Van/Özalp 3 Nisan
Erzurum/Şenkaya 7 Nisan
Şanlıurfa 11 Nisan
Hakkari 12 Nisan
Ağrı/Diyadin 14 Nisan
Ağrı/Doğubeyazıt 14 Nisan
Ağrı/Hamur 14 Nisan
Ağrı/Patnos 14 Nisan
Ağrı/Taşlıçay 14 Nisan
Ağrı/Tutak 14 Nisan
Ağrı 15 Nisan
Ağrı/Eleşkirt 16 Nisan
Van/Başkale 22 Nisan
Muş 30 Nisan
MAYIS ( YOK)

*HAZİRAN AYINDA  KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
Adana/Kozan                 2 Haziran
Zonguldak/Ereğli          18 Haziran
Kocaeli/Kandıra            21 Haziran
Sakarya                        21 Haziran
Zonguldak                    21 Haziran
Sakarya/Sapanca        22 Haziran
*TEMMUZ AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
Kocaeli/Karamürsel 4 Temmuz
Hatay/İskendurun 5 Temmuz
Hatay/Kırıkhan 5 Temmuz
Hatay/Reyhanlı 8 Temmuz
*AĞUSTOS AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
Bitlis/Merkez 8 Ağustos
Afyon 27 Ağustos
Manisa/Demirci 30 Ağustos
Uşak/Sivaslı 31 Ağustos
*EYLÜL AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
Eskişehir/Seyitgazi 1 Eylül
İzmir/Kiraz 1 Eylül
Uşak 1 Eylül
Eskişehir 2 Eylül
Uşak/Karahallı 2 Eylül
Uşak/Ulubey 2 Eylül
Balıkesir/Dursunbey 3 Eylül
Denizli/Güney 3 Eylül
İzmir/Ödemiş 3 Eylül
Kütahya/Emet 3 Eylül
Kütahya/Tavşanlı 3 Eylül
Manisa/Selendi 3 Eylül
Uşak/Eşme 3 Eylül
Balıkesir/Bigadiç 4 Eylül
Bilecik 4 Eylül
Bilecik/Bozüyük 4 Eylül
Denizli/Buldan 4 Eylül
İzmir/Bayındır 4 Eylül
İzmir/Tire 4 Eylül
Kütahya/Simav 4 Eylül
Manisa/Kula 4 Eylül
Manisa/Sarıgöl 4 Eylül
Aydın/Kuyucak 5 Eylül
Aydın/Nazilli 5 Eylül
Aydın/Sultanhisar 5 Eylül
Balıkesir/Sındırgı 5 Eylül
Balıkesir/Susurluk 5 Eylül
Bilecik/Pazaryeri 5 Eylül
Kütahya/Domaniç 5 Eylül
Manisa/Alaşehir 5 Eylül
Manisa/Gördes 5 Eylül
Manisa/Salihli 5 Eylül
Aydın/Söke 6 Eylül
Balıkesir 6 Eylül
Balıkesir/Balya 6 Eylül
Balıkesir/Gönen 6 Eylül
Balıkesir/Savaştepe 6 Eylül
Bursa/İnegöl 6 Eylül
Bursa/Yenişehir 6 Eylül
Manisa/Akhisar 6 Eylül
Manisa/Turgutlu 6 Eylül
Aydın 7 Eylül
Aydın/Germencik 7 Eylül
Aydın/Kuşadası 7 Eylül
Balıkesir/İvrindi 7 Eylül
İzmir/Torbalı 7 Eylül
Manisa/Saruhanlı 7 Eylül
Manisa/Turgutlu 7 Eylül
Balıkesir/Burhaniye 8 Eylül
Balıkesir/Havran 8 Eylül
İzmir/Kemalpaşa 8 Eylül
İzmir/Selçuk 8 Eylül
Manisa 8 Eylül
Balıkesir/Edremit 9 Eylül
İzmir 9 Eylül
İzmir/Bornova 9 Eylül
İzmir/Menemen 9 Eylül
Bursa/Orhangazi 10 Eylül
Bursa 11 Eylül
Bursa/Gemlik 11 Eylül
İzmir/Foça 11 Eylül
İzmir/Seferihisar 11 Eylül
Ankara/Haymana 12 Eylül
Bursa/Mudanya 12 Eylül
İzmir/Urla 12 Eylül
Manisa/Kırkağaç 12 Eylül
Manisa/Soma 13 Eylül
Balıkesir/Manyas 14 Eylül
Bursa/Karacabey 14 Eylül
Bursa/Mustafakemalpaşa 14 Eylül
İzmir/Bergama 14 Eylül
İzmir/Dikili 14 Eylül
Balıkesir/Ayvalık 15 Eylül
İzmir/Çeşme 16 Eylül
Balıkesir/Bandırma 17 Eylül
Balıkesir/Erdek 18 Eylül
Çanakkale/Biga 18 Eylül
Çanakkale/Çan 18 Eylül
İzmir/Karaburun 18 Eylül
Çanakkale/Bozcaada 20 Eylül
Eskişehir/Mihalıççık 20 Eylül
Eskişehir/Sivrihisar 20 Eylül
Çanakkale/Ayvacık 21 Eylül
Afyon/Emirdağ 22 Eylül
Çanakkale/Ezine 22 Eylül
Afyon/Bolvadin 24 Eylül
Çanakkale/Lapseki 25 Eylül
Kars/Sarıkamış 29 Eylül
Kars/Selim 30 Eylül
Ardahan/Göle 30 Eylül
*EKİM AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
İstanbul/Üsküdar 5 Ekim
İstanbul 6 Ekim
İstanbul/Şile 7 Ekim
İstanbul/Çatalca 8 Ekim
Kocaeli/ Gebze 12 Ekim
Çanakkale/Gökçeada 17 Ekim
Adana/Saimbeyli 18 Ekim
Kars 30 Ekim
*KASIM AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
İstanbul/Silivri 1 Kasım
Tekirdağ/Çorlu 1 Kasım
Tekirdağ/Saray 1 Kasım
Kırklareli/Vize 1 Kasım
Tekirdağ/Muratlı 2 Kasım
Kars/Arpaçay 3 Kasım
Kars/Susuz 3 Kasım
Bursa/İznik 8-9 Kasım
Kırklareli/Lüleburgaz 8 Kasım
Kırklareli/Pınarhisar 9 Kasım
Kırklareli/Babaeski 9 Kasım
Kırklareli/Pehlivanköy 9 Kasım
Kırklareli 10 Kasım
Kırklareli/Kofçaz 11 Kasım
Kırklareli/Demirköy 11 Kasım
Tekirdağ 13 Kasım
Iğdır/Aralık 14 Kasım
Iğdır 14 Kasım
Tekirdağ/Hayrabolu 14 Kasım
Tekirdağ/Malkara 14 Kasım
Gaziantep/Islahiye 15 Kasım
Hatay/Hassa 15 Kasım
Tekirdağ/Şarköy 17 Kasım
Edirne/Uzunköprü 18 Kasım
Edirne/Keşan 19 Kasım
Edirne/Meriç 19 Kasım
Edirne/İpsala 20 Kasım
Bingöl/Kiğı 20 Kasım
Mardin 21 Kasım
Edirne/Enez 23 Kasım
Edirne/Havsa 23 Kasım
Edirne 25 Kasım
Çanakkale/Eceabat 26 Kasım
Çanakkale/Gelibolu 26 Kasım
Edirne/Lalapaşa 27 Kasım
*ARALIK AYINDA KURTULAN İL ve İLÇELERİMİZ
Kilis 7 Aralık
Tunceli/Pülümür 17 Aralık
Gaziantep 25 Aralık
* ÖNEMLİ DUYURU
Bu listede  yer almadığı halde, resmi ve özel   törenlerle  kutlama  günleri düzenlenen  il ve  ilçelerden  bilgi  ve belge   gelmesi halinde   bu listede  yayınlayabiliriz. Resmi, özel kurumlar, vakıf ve  derneklerimize  önemle duyurulur.

 

 

 

Casus Belli

0

Türkiye, bir türlü kendi başına bırakılmıyor! İçten dıştan daima kafası meşgul ediliyor! Dikkati dağıtılıyor! Kendisi, kendisinden uzak tutulmaya çalışılıyor!

Kıbrıs 1974’de sulh ve sükuna kavuştuğu halde, hala mes’ele edilmesi.

Ege’de Türkiye, denize açılamayacak bir duruma sokulmak istenmesi.

Kurulmak istenen Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK)’nin karar safhasından NATO mensubu olduğumuz halde – dışlanmamız. Yani (AGSK)’nin ihtiyaç anında NATO’dan faydalanması mes’elesinde, adeta davul Türkiye’nin omuzlarında, tokmak AB elinde olacak şekilde düzenlemekte ısrar ve baskı yapılması.

En tabii haklarını savunmakta ciddi ve şahsiyetli bir kararlılık politikası güden Türkiye’yi -akıllarınca –  dolaylı yoldan yola getirmek için bir anda ekonomik gidişatını alt üst etmeleri.     Sonra da suret-i haktan görünerek, zor duruma soktukları Türkiye’ye  – taahhüt edilen THY ve Telekom’un özelleştirme suretini başlatmak gibi, hayati tavizler sonunda –  güya el uzatmış olmaları.

Bu kadarı yetmezmiş gibi, vatanseverliğinden zerrece şüphe etmediğimiz, kahraman polislerimizi en yaralı bir anından istifade ederek sokaklara dökmeleri çok düşündürücü.

Bütün bunlar beni yıllarca önce, Ahmet Sağırlı’nın Türkiye gazetesinde “Hayatın İçinden” başlıklı sütununda “Öz vatanında ‘garip’ kalanlar!” serlevhası / başlığı altında yazdığı bir makaleyi tekrar hatırlamama vesile oldu.

Evet, olayların bir dış, bir de görünmeyen iç sebepleri var. Menfaat ve çıkarlarının devamı uğrunda, Batı’nın Ortadoğu ve Batı Asya’da  – daha doğrusu dünyanın her yerinde –  nasıl tezgahlar kurduğunu ve bugün de kurmayı sürdürdüğünü ibretle okuyalım:

“1920 yılında Topal Molla lakabıyla tanınan bir zat, Afganistan’da bir tekke kurmuş.

“Topal Molla’nın müridleri 3 yıl içinde 200 bine ulaşmış. Müridlerinin sayısı 1925 yılında 300 bini aşan Topal Molla, devlete karşı ayaklanma hareketini başlatmış. Bir yıl boyunca Afganistan’da kan gövdeyi götürmüş.

“O yıllarda Afgan Emiri olan Emanullah Han, memleketini terk etmek zorunda kalmış. Ülkesinden ayrılan Emanullah Han, Afgan sınırına geldiğinde yanına bir ‘adam’ sokulmuş ve çok güzel konuştuğu Urduca’sıyla sormuş: ‘Beni tanıdın mı, demiş Emir’e. Ben meşhur Topal Molla’yım…Afganistan’daki görevim bitti, İngiltere’ye dönüyorum.’

” ‘Seni tanıdım, demiş Emir. Ben senin bir İngiliz casusu olduğunu biliyordum. Fakat halkıma o kadar çok tesir etmiştin ki, senin casus olduğuna onları inandırmanın çok zor olacağını düşündüm.’

“Sarıklı, sakallı Topal Molla, sakalını kesmiş, sarığını atmış, İngiliz kıyafetini giymiş, başına silindir şapkasını oturtmuş ve İngiltere yoluna koyulmuş.

……

“Mes’ele budur, gerisi bahane.”

 

 

 

517 – 519

Prof. Dr. Orhan Kavuncu ile Türk Dünyası’nın Çevre Problemleri üzerine sohbet

Prof. Dr. ORHAN KAVUNCU ile  Türk Dünyası’nın Çevre Problemleri üzerine sohbet.
GİRİŞ:
İnsanoğlu’nun ve bilumum canlı varlıkların, üretime katkı sağladıkları için canlı varlık sayılan hava, su ve toprağın bulunduğu her yer, çevre olarak kabul ediliyor. Çevremiz giderek kirleniyor. Çevrenin kirlenmesi sebebiyle; insan hayatı ve hayatın devamı için gerekli maddelerin üretimi zorlaşıyor.
Çevre kirliliği, toprağın verimini azaltıyor. Su ve havadan yararlanma imkânlarını kısıtlıyor. İnsan sağlığını tehdit eden olumsuzluklar çoğalıyor.
Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için,  kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi.  Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için  bütün dünyada Çevre ile ilgili günler, haftalar ihdas edildi.
Çevre ile ilgili çalışmaların ilmî metotlarla yürütülmesi için üniversitelerde Çevre Mühendisliği bölümleri açıldı. Çevre mühendisleri bir taraftan insanlarda çevre bilincini oluşturmaya çalışırlarken, diğer taraftan çevrenin kirlenmemesi için araştırmalar yapıyorlar, kirlenen çevrenin temizliği için projeler geliştiriyorlar.
Türk dünyasındaki çevre tahribatı, geliştirilen projelerle de onarılabilecek durumda değil. Oralarda çevre faciası il insanlık faciası iç-içedir. İçler acısı bu durumu, bölgeyi ve konuyu çok iyi bilen Ziraat Yüksek Mühendisi Orhan Kavuncu ile konuştuk.
OĞUZ ÇETİNOĞLU
Oğuz Çetinoğlu: Türk Dünyası, çevre problemlerinin çok olduğu bölgelerin başında yer alıyor. Özellikle Aral Gölü, Doğu Türkistan, Kazakistan ve Türkiye…
Uygun görürseniz, Aral Gölü’nden başlayalım… Aral Gölü’nü, çevre faciasının yatağı hâline getiren sebepler ve bu günkü durumu hakkında bilgi verir misiniz?
 Prof. Dr. Orhan Kavuncu: Söylediğiniz çok doğrudur. Çevre problemleri, ‘Yeryüzünde nimetlerle külfetlerin dağılımında dengesizlik’ diye ifâde ede geldiğimiz duruma tipik bir örnek teşkil ediyor. Sadece Türk Dünyası değil, dünyanın başka yerlerindeki çevre problemlerine de bakarsanız bu kolayca görülür. Meselâ nükleer denemeler: Fransa niye Avrupa’da kendi topraklarında değil de Güney Doğu Asya’nın okyanus uzantısı olan yerlerinde yaptı? Rusya niçin Moskova’ya yakın bir yerlerde değil de, Kazakistan’ın Semipalatinski vilâyetinde yaptı? Amerika Birleşik Devletleri niçin Kaliforniya’da veya Florida’da değil Kızılderililerin yaşadığı Nevada çöllerinde, Çin niçin Lop Nor havzasında yaptı?
Aral faciası da bunlardan biridir. Sovyetler Birliği döneminde Moskova’dan yapılan merkezî planlamaya göre 15 cumhuriyetin her birinin ne yapacağı, ne üreteceği belirlenmiş, oldukça detaylı bir ekonomik bütünleşme ile cumhuriyetler birbirine ve hepsi Moskova’ya bağlı hâle getirilmişti. Buna göre sulak ve verimli topraklarında yüzlerce senedir pamuk yetiştiriciliği yapılan Özbekistan’a pamuk üretimi düşmüştü. Aslında pamuk trajedisi Türkistan’da komünizmden önce 19. asır sonlarında başladı. Komünist rejim, tarım tekniklerini, toprağı erozyona ve çoraklığa karşı koruma tedbirlerini bir tarafa bırakarak ülke tarımını, bir pamuk mono kültürüne dönüştürdü. Aral’ı besleyen Sırderya üzerinde 750 kilometre uzunluğunda Fergana sulama kanalı ve Amuderya nehri üzerinde 1100 km. uzunluğunda Karakum (eski adı Lenin) kanalı açıldı. Barajlar ve hidroelektrik santral ünitelerindeki kaskadlar da, suyu kanal veya baraj yatağında tutabilme teknikleri dikkate alınmadığı için, devamlı su kaybetti. Sonunda Aral beslenemez hâle geldi ve kurudu.
1960’larda 68.000 kilometre kare olan Aral, dünyanın dördüncü büyük iç deniziydi. Bugün Aral ¾ oranında küçülmüştür. Yani, Aral’ın kuruyan kısmı 41.000 kilometrekareden daha fazladır. Tuzluluk oranı çok yükselmiştir. Tatlı su balıkçılığı yapılan gölde bugün ancak bazı tuzlu su türleri yetiştirilmeye çalışılmaktadır. 1960’ta Seyhun ve Ceyhun’dan yılda 110 kilometre küp su alan Aral, 1990’larda neredeyse beslenemez duruma düşmüştür. Göl bugün ikiye ayrılmış durumdadır. Başta Biyolojik mücadele silâhlarının üretildiği yer olarak şüphelenilen Vozdrejdenya adası ve diğer birçok ada ana karayla birleşmiş ve Aral’ı ikiye bölmüş durumdadır:  Kuzeyde küçük bir bölüm, Göçük (Küçük) Göl, güneyde ise Büyük Göl. Aral ölü bir denizdir. Aral Gölü yerine şimdi Aralkum denilen bir çöl oluşmuştur.  
Çetinoğlu: Gölün, bu günkü durumu ile çevre insanına verdiği zararlardan söz eder misiniz?
Kavuncu: Çeşitli milletlerarası gözlem raporlarına göre, bugün balıkçılık ölme noktasına gelmiştir. Dolayısıyla nüfus da azalmıştır. Aral’da suyun azalması, üzerinde yükselen buhar duvarını kaldırmıştır. Bu düzensiz bir iklimin oluşmasına sebep olmuştur. Düzensiz rüzgârlar, Aral’ın su çekilen çorak tabanından tuzlu kumlar kaldırmakta, bunların Japonya’nın çeltik tarlalarına kadar savrulduğu söylenmektedir. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) 2009 yılı ‘Değişen Dünyayla Yüzleşme: Kadınlar, Nüfus ve İklim’ başlıklı raporunda, Aral Denizi’nin küçülmesi, mahallî bir sağlık krizine yol açacak dramatik boyutlardaki çevre bozulmasına örnek gösterildi.
Bu rapora göre, Aral Denizi bölgesindeki tüberküloz, hepatit ve solunum yolları ve ishale bağlı hastalıklar gibi vakaların görülme oranı ve tekrarlama sıklığı eski Sovyetler Birliği ülkelerinin tamamı arasında en yükseklerde yer alıyor ve millî ortalamaların oldukça üstünde bulunuyor. Kalp rahatsızlıkları, farklı kanser türleri, böbrek rahatsızlıkları, hipertansiyon ve solunumla ilgili hastalıklar gibi kronik sağlık problemlerinin yükselen oranları da bölgedeki çevre yıkımıyla ilişkilendiriliyor. Anemi oranları son 20 yıldır sürekli artıyor. Bölgede, benzer biçimde, 20 yılı aşkın bir süredir üreme sistemi hastalıklarında yüksek oranlar gözleniyor.
Çetinoğlu: Aral Gölü, çevreye, ekonomiye ve insanlığa nasıl kazandırılabilir, bu yönde neler yapılıyor?
Kavuncu: Aral, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) gibi bir Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT) çerçeve sözleşmesine konu olmalıdır, Aral’ı kurtarma bir BMT faaliyeti haline gelmelidir. Bu durumda bile, Aral eski durumuna dönmez. Kazakistan tarafındaki daha küçük kuzey parçada ıslah çalışmaları bir miktar sonuç vermiş gibidir. Ancak büyük parça olan Güney Aral’da hem sudaki kimyevî kirlilik çok yüksek düzeydedir; hem de su kaybı telâfisi çok zorlaşmış boyutlardadır. Yine de milletlerarası ilgi Güney Aral’da da olumlu sonuçlar doğuracaktır. Şunu unutmamak lazımdır: Aral’ı bu hale getiren irâde, bölge sakinlerinin irâdesi değildir. Aral’ın katili, Sovyet dönemi yönetim anlayışıdır. BMT Aral’ı ıslah çalışmalarını finanse ederken bu gerçeği dikkate alarak malî destekleyici aramalıdır. Bölge ülkelerinin gücü buna yetmez.
Aral ile Hazar’ı birleştirecek bir kanal projesinden bahsediliyor. Baykal Gölünden su taşımaktan bahsediliyor. Bunlar, gerçekçi olmayan çözüm önerileridir. Tabiatın kendi mecrasında çözümler aramak durumundayız. Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin pamuk sulama suyu atıklarından arındırılması, kanallarla bu nehirlerin suyunun çöle akıtılması önlenmelidir. Aral’ı besleyen bu nehirlerin oluşturduğu delta tekrar eski haline kavuşturulmalıdır.
Bütün bunlar için 1993 yılında beş bölge cumhuriyeti tarafından oluşturulmuş Milletlerarası Aral’ı Kurtarma Fonu (IFAS), BMT ve diğer milletlerarası kuruluşlardan ciddî destek almalıdır. Kuzey ile Güney Aral’ı birleştirmek yerine araya bir set (Gök Aral) koyarak iyice bölmeye çalışma projesi iyi düşünülmelidir. Nitekim oluşturulan set, Sır Derya’nın bol suyu ile 1999’da yıkılmıştır. Şimdi onu daha sağlam malzemeyle yeniden yaptılar. Güney’deki Büyük Aral da Amu Derya’nın suyu ile besleniyor. Tabii haline kavuşturmaktır asıl çözüm.
Türkistan cumhuriyetleri arasında halen de anlaşmazlık sebebi olan yeni barajlar, hidroelektrik santraller oluşturma çalışmaları Aral’ı kurtaracak yönde bir sisteme kavuşmalıdır. Aral öldükten sonra elektrik ne işe yarayacak ki?  
Çetinoğlu: Aral Gölü’nün bir kısmını toprakları içerisinde bulunduran Kazakistan’da, çevre adına olumlu gelişmeler var. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev; ülkesini bölge lideri konumuna yükseltecek nükleer çalışmalardan vazgeçti. Büyük bir fedakârlıkla, çevreyi ve insanı korumaya yönelik projeleri uygulamaya koydu.  Bu teşebbüsüyle Nobel Barış Armağanı’na aday gösterilmesi teklif ediliyor. Konu ile ilgili görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?  Kavuncu: Niçin olmasın? Batılıların gözüne soksanız yine de görmez bazı gerçekleri. Kazakistan lideri Nursultan Nazarbayev, ülkesinde huzur ve barışı bütün etnik çeşitliliğe rağmen koruyabilmiştir. Kırgızistan’daki son etnik çatışma bunu bir kere daha hatırlatıyor, Nazarbayev’in kıymetini anlıyoruz. Türkler günümüz dünyasında gerçekten görülmesi gereken işler yapıyor. Nazarbayev’den sonra, 2011 yılı Nobel Barış ödülüne aday olması söz konusu olan diğer bir isim de Kırım Türklerinin efsanevî lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu’dur. 1944’te Stalin zamanında yurdundan sürülen Kırım Tatarlarının bugün 300.000 kadarı yurduna dönmüştür. Kırım Türklerinin hakkını arayan, yurtlarına dönme mücadelelerine önderlik eden ve bunu silahsız, barışçı ama ısrarlı bir yöntemle başarıya götürmekte olan Mustafa Cemil Kırımoğlu bütün hürriyet mücadelelerine örnek olabilecek bir yol izlemektedir. Batılılar bilmese de, Nobel Barış ödülü alamasalar da her iki lider ülkelerini ve toplumlarını barış ve huzur içinde başarıya taşımaktadırlar. Kendi ülkelerinde ve çevrelerinde, dolaysısıyla küresel barışa katkıda bulunmaktadırlar.
Çetinoğlu: Nazarbayev’in gayretlerine rağmen Kazakistan, çevre problemlerinden tamamen arındırılabilmiş değil. Ahmet Yesevî Milletlerarası Üniversitesi’nin bulunduğu Çimkent Eyâleti’nin Türkistan Bölgesi’nde mâden üretimi yapılan 11 adet ocak, bölgenin ekolojik dengesini tehdit ediyor. Durum hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Kavuncu: Türkistan’a 30-40 kilometre mesafedeki Kentav şehrindedir bu ocaklar. Kentav, yanlış hatırlamıyorsam Kazakça ‘maden dağı veya maden ocağı dağı’ gibi bir anlama gelmektedir. Bölgede maden arama çalışmalarından daha ziyade Aral’ın kurumasının yol açtığı bir iklim değişmesi ve düzensizliği söz konusudur. Kimyevî zehirlenme bakımından da pamuk sulamasının atıklarının yol açtığı kirlilik maden ocaklarındakini kat be kat geçmektedir. Bununla beraber, maden ocaklarında da insan sağlığını doğrudan tehdit eden eski usullerden vazgeçilmesi gerekir. Hatırladığım kadarıyla bu ocaklar,  1995’lere kadar çalışmıyordu. Ondan sonra faaliyete geçtiyse, elbette teknikleri yenilemek gerekir.
Çetinoğlu: Sovyetler Birliği döneminde Kazakistan’da yapılan nükleer çalışmalar, bağımsızlıktan sonra durdurulmuş olmakla birlikte olumsuzluklar devam ediyor. Gelişmeler hakkında bilgi verir misiniz?
Kavuncu: Semipalatinski, şimdiki adıyla Semey eyaleti Kazakistan’ın doğusunda bir vilayettir. 1945’ten sonra Semey şehrinin 150 kilometre yakınında Beria tarafından, ‘insan yaşamıyor’ denilerek bir nükleer test alanı belirlendi. Oysa burada insan yaşıyordu; birkaç ayrı yerde kurulan poligonların çok yakınlarında köyler vardı. 1949’daki ilk denemeden 1989’daki son denemeye kadar tam 456 deneme yapıldı.
1987 yılında meşhur Kazak şair ve yazarı Olcas Süleyman, Nevada Semey Anti Nükleer Halk Hareketi’ni kurdu. Bazı Rus aydınlarının, bilim adamlarının da desteğini alarak ciddî çalışmaklar yaptı. Test bölgesi 1991 yılı Ağustos ayında resmen kapatıldı. Şu anda Kazakistan’daki dört nükleer reaktörden üçü bu vilayette bulunuyor. Bu reaktörlerin faaliyeti hâlen devam ediyor. Bu santrallerin teknolojileri hakkında şahsen bir bilgim yok. Çernobil faciasını hatırlayınca insan korkuyor. Ama Kazak kardeşlerimizin böyle bir faciaya imkân vermeyecek dikkatte olduklarını sanıyorum.
2006 yılında beş Türkistan cumhuriyeti bir anlaşmayla Semipalatinski’yi (şimdi adı Semey) Nükleer silahtan arınmış bölge ilan etti. Dolayısıyla artık burada nükleer denemeler yapılmayacak. Önceki denemelerin etkisi hakkında ise ciddî bir çalışma yapılmadığı için bir şey söylemek zor. Ancak o 456 denemenin insan ve diğer canlılara yaptığı olumsuz kalıcı etkilerinin çok uzun süre devam edeceğini bilmek ve bir şey yapamamak insanı üzüyor.
Çetinoğlu: Aynı bölgede, içme ve kullanma suyunun da sağlığa zararlı olduğu söyleniyor…
Kavuncu: Baykal Gölü Türkistan’ın en önemli su kaynaklarından birisidir. Aral faciasını dengeleyebilmek için bir ara Baykal’ın temiz suyunu taşımaktan bahsedildi. Bu yanlıştır. Kaldı ki Baykal’ın da radyoaktif zehirlenmeden etkilenmesi söz konusudur. Aral, Aral’ı besleyen ırmaklar pamuk ziraatında kullanılan gübre ve ilaçların artıklarıyla olarak kirlendi. Bölgede artık bu sular içilemiyor. Aral’da balıklar öldü, şimdi yeni türler yaşatılmaya çakışılıyor. İkinci sorunuzu cevaplarken bahsettiğim BMT Nüfus Fonu’nun raporu, suyun kimyevî kirlenmesinden kaynaklanan çok önemli hastalıklara işaret ediyor.
Kırgızistan’daki Issık Göl de, kimyevî ve radyoaktif zehirlenmeye mâruzdur. Orası da bir sayfiye yeri olmaktan çıkmaktadır.
Çetinoğlu: Çin Halk Cumhuriyeti’nin Lop Nor Çölü’nde yaptığı atom bombası denemelerinin çevreye ve çevrede yaşamakta olan Doğu Türkistan Türklerine verdiği zararlardan söz eder misiniz?
Kavuncu: Doğu Türkistan’ın güneydoğusundaki Taklamakan Çölü’yle Kurugtag çölleri arasında tarım havzasında yer alan göl yatağı üzerinde mevsimle ilgili olarak su tutan yerler vardır. Aslında Lop Nor eski çağlardaki 10.000 kilometrekarelik Tarım Gölü’nün küçülmesinden arta kalan bir göl olup 3.000 kilometrekare büyüklüğündeydi. 20. yüz yılın başlarında bu kalan göl de kurumaya başladı ve bugün mevsimlere bağlı olarak su tutan bölgeleri olan bir kum çölü durumundadır. Burada Çin ilk nükleer denemesini 1964 yılında yaptı. İlk Hidrojen bombasını da yine burada 1967’de attı. 1995’e kadar 45 nükleer bomba denemesi yapıldığı belirtilmektedir.
Bunun verdiği zararlar da tam olarak ölçülebilmiş değildir. Zararın görünen boyutu, radyoaktif zehirlenmeden dolayı ortaya çıkan hastalıklar, somatik anormalliklerdir. Fakat daha da ürkütücü olan boyutu, genetik yapıdaki kalıtımla ilgili değişmeler, yani mutasyonlardır. Bunları gelecek nesillerde nelere yol açacağı, anomalilerin kaç generasyon devam edeceği tam olarak söylenemese de yapılacak tahminler bizi gerçekten endişeye sevk edecektir.
Çetinoğlu: Türk dünyasının; içilebilir ve kullanılabilir su miktarı ve kalitesi konusunda bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Kavuncu: Su kaynaklarında azalma ve bunların da kirli olması bir vakıadır. Bunun sebebi nedir? Kimi idarecilere sorarsanız Türkistan’da nüfus artışını sebep olarak gösteriyor. Bu tamamen yanlıştır. Türkistan cumhuriyetlerinde nüfus 1920’den bugüne en fazla üç misli artmıştır. Bunun da önemli bir bölümü Rus, Koreli ve sürgünlerle gelen diğer göçmenlerdir. Doğum ortanı çoktur ama ölüm ortanı da çoktur. Türkiye’nin nüfusu aynı dönemde beş misli artmıştır. Bizdeki su problemi bu nüfus artışına bağlanabilir belki ama birincisi bizde su problemi Türkistan’dakine kıyasla çok önemsizdir. İkincisi asıl sebep olarak itiraf edilmesi gereken yanlış sulama politikalarından kaynaklanan çoraklaşma ve su kirliği Çumra havzasında meselâ tipiktir. Dolayısıyla Türkistan’daki sıkıntıların da asıl sebebi, Moskova merkezli yanlış planlamaların doğurduğu pamuk mono kültürüne dayalı tarımdır. Dolayısıyla hem suyu artırma hem de kalitesini düzeltme yolunda yapılacak ıslah çalışmalarında Rusya’nın ciddî para ödemesi gerekir.
Çetinoğlu: Kyoto Protokolü’nün Türkistan Türk Cumhuriyetlerindeki uygulamalarının sonuçlarından ümitli misiniz?
Kavuncu: Kyoto protokolü, 1992’de Rio’da imzalanan BMT İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin bir uygulama protokolü olarak 1997 yılında Japonya’nın Kyoto şehrinde imzalandı. Protokolün amacı, sera gazları olarak bilinen gazların atmosfere salımını azaltmaktır. Protokolün doğrudan Türkistan Cumhuriyetlerinin ekoloji problemlerinin çözümüne katkı sağlayacak bir maddesi yoktur. Ancak ormanların geliştirilmesi gibi konularda bir yardım söz konusu olabilir. Bu konuda, Milletlerarası Aral’ı Kurtarma Fonu’na (IFAS) yardım eden BMT’nın diğer kuruluşları ve başka milletlerarası kuruluşlar ve Sivil Toplum Kuruluşları vardır. Bunların yardımının gereken seviyede olmadığını düşünüyorum. Rusya Federasyonu’nun elini taşın altına koyması gerekir. Oysa Rusya bir kenara çekilmiş olayları dışarıdan bir aktör gibi seyrediyor, hatta 1980’li yıllardan kalan baraj ve Hidro Elektrik Santralleri (HES) projelerini hayata geçirmeleri yönünde Tacikistan’ı ve Kırgızistan’ı teşvik ederek Türkistan’ın su problemini bir anlamda kaşımaya devam ediyor.
Çetinoğlu: Türkiye, çölleşme tehdidine karşı yeterli derecede korunaklı mı? Gelişmeler, hâli hazırdaki durum ve muhtemel sonuçları ve alınması gerekli tedbirler hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?
Kavuncu: Sürdürülebilir kalkınma modelleri geliştirmemiz lâzım. Çumra ovasında yanlış sulama projelerinin yol açtığı erozyon ve buna bağlı çoraklaşma ve çölleşme hâlâ hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Bir taraftan sulanabilir tarım arazisine ihtiyacımız var. Diğer taraftan da yanlış sulamanın yol açacağı yeni çoraklaşmalar söz konusu. Sulama yapmadan olmaz ama doğru sulama yapmak gerekiyor.
Öte yandan yeni ve küçük HES projeleri çok iyi yapılmış etütlerle hayata geçirilmelidir. Karadeniz Sinop’ta kurulması düşünülen nükleer reaktöre karşı çevreci endişelerle karşı çıkanlar, bir nükleer santralin kaç tane HES’in veya termik santralin sağlayacağı enerjiyi üretebileceğini dikkate alırlarsa sanırım daha gerçekçi olurlar. Enerji ihtiyacını karşılayacak yollar aramaktan vazgeçemeyiz. Burada Türkiye çok radikal projelere cesâret etmelidir. Yeni enerji kaynakları ve alternatif enerji teknolojileri geliştirmek için Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu TÜBİTAK ve ilgili bölümler çok çalışmalıdır. TÜBİTAK bünyesinde bazı projelerin çalışıldığını biliyorum. Bunlar için ayrılan tahsisat çoğaltılmalı, yeni projeler teşvik edilmelidir. Hidrojen enerjisi üzerinde daha yoğun çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Güneş enerjisini daha küçük kolektörlerle toplayacak araştırmalar yapmak lazım. Bir zamanlar bir oda büyüklüğündeki bilgisayarların yerini alan mini bilgisayarlar onların birkaç milyon fazlası hafızlara sahipler ve onlardan yüzlerce daha hızlı çalışıyorlar. Bunun gibi, güneş ve rüzgâr enerjisi için de benzer şekilde daha küçük alanlarda daha çok enerji toplayabilecek teknolojiler düşünülmelidir.
Çetinoğlu:  Marmara Denizi’nde, çevre kirliliği açısından, yakın bir gelecekte olumsuz gelişmeler yaşanacağından endişe ediliyor. Görüşlerinizi alabilir miyim?
Kavuncu: Sanayi ve kanalizasyon atıklarının denize dökülmemesi lazımdır. Karadeniz’de bir zamanlar ortaya çıkan meçhul varillerin içinde neler vardı kim bilir? Petrol, madenî yağ ve benzeri kimya maddeleri atıklarının deniz ekolojilerini mahvettiğini, ekosistemlerin bozulduğunu dehşetle izliyoruz. Endişelere katılmamak mümkün değil.
Ancak endüstriyel çalışmalardan da vazgeçemeyiz. O halde yapılması gereken şey insanî gerçekliğimize uygun bir anlayışla üretim yapmaktır. ‘Ne yaparsam daha çok kazanırım?’ sorusunu soran insan bunun yanında ‘Ne yaparsam tabiata daha az zarar veririm?’ sorusunu da eklemelidir. Ekonomik bilinç yanında ekolojik bilinç… Bütün dünyada ilköğretim müfredatında çevrebilim derslerinin konması gerektiğini düşünüyorum. Sadece insanın değil, bütün canlıların çevresini koruma bilincine sahip nesiller yetiştirebilmeliyiz. Tabii ülkeleri yönetenler çok eğitimli olmalı.
Bir Türk Milliyetçisi olarak şöyle düşünüyorum: ‘Avustralya bizden çok uzakta bir coğrafya. Orada meydana gelen bir ekolojik dengesizlik benim ülkeme kadar uzanan bir -zincirleme etkiler- meydana getirebilir. Orası yok olursa ben de yaşayamam. O halde benim milletimin var olması için dünyanın, hatta evrenin bir bütün olarak var olması lazım. Onun için hiç bir ülke, ötekinin ekolojik problemini umursamazlık edemez. Gemi bir yerden su alırsa tümüyle batar. Onun için bir Türk Milliyetçisi olarak Türk Milletinin refahını ve Türk Ülkesinin yaşanabilirliğini dünyanın geri kalanından bağımsız düşünemiyorum.”  
Oysa bugün BMİDÇS ve Kyoto Protokolüne taraf ülkelerin yıllık toplantılarında (16’ncısı 13-15 Aralık 2010 tarihinde Meksika’nın Cancun şehrinde yapıldı) ülkelerin bencil ve câhilane bir milliyetçilik sergilediklerini, batan gemide herkesin kendi kamarasını kurtarmak gibi bir imkânsızla uğraştığını görüyoruz.
Dünyayı bu hale getiren materyalist telâkkilerin kurtarma çalışmalarında böyle davranması sürpriz değildir. Bu bir zihniyet meselesidir. Bizim kültürümüzün kodlarında diğerlerini ötekileştirmek değil, Allah’ın bir emâneti olarak algılamak vardır. Dolayısıyla ihtiyacımız olan ‘küresel adalet’, biz güçlü olursak sağlanabilir. Türk genci bu özelliğini idrak ederek, kendi büyüklüğünün farkında olarak yetiştirilmelidir.  
Tabii bazı ülkelerin böyle bir yüksek bilince erişmesi, diğerleri ilkel ve câhil bencilliğe devam ettiği sürece bir işe yaramayacak. Yüksek bilinçli ülkeler affedersiniz ‘keriz’ durumuna düşecekler. O bakımdan BMİDÇS ve Kyoto Protokolü’nün yükümlülükleri yerine getirmeyi, ülkeleri serbest bırakarak sağlamak yerine mecburiyetler ve müeyyidelerle sağlamaya çalışmak, insan gerçekliğine ne yazık ki daha uygun bir yaklaşım olacaktır.
Prof. Dr. ORHAN KAVUNCU
Aslen Özbekistan Türklerindendir. 1949 yılında Adana’nın Bahçe İlçesi’nde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Kahramanmaraş’ta tamamladı. Üniversite tahsilini, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde yaptı.
Akademik hayata, aynı üniversitede devam etti. 1977’de Zirai Genetik ve İstatistik bilim dalında doktorasını tamamladı. 1981-1982 yıllarında Kanada Alberta Üniversitesinde doktora üstü çalışmalar yaptı. 1984’te Doçent, 1991’de Profesör oldu.
1985-993 seneleri arasında Türk Ocakları’nda çeşitli görevlerde bulundu. 1993-1995 senelerinde Kazakistan Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde Kurucu Rektör Vekilliği ve Mütevelli Heyet Üyeliği görevlerinde bulundu.
1995-1999 yılları arasında Büyük Birlik Partisi Adana Milletvekili olarak görev yaptı.
Mayıs 2000-Haziran 2002 arasında Avrupa Nizam-ı Alem Ocakları (Avrupa Türk Kültür Dernekleri Birliği) Genel Başkanlığını üstlendi.
Hâlen Türk Ocakları Genel Merkezi’nde Genel Sekreter ve Ankara Ticaret Odasında Danışman olarak hizmet görmektedir.  
Prof. Kavuncu; evli ve üç çocuk babası ve üç torun dedesidir. İngilizce ve Türk lehçelerinden Kazakça ve Özbekçe bilmektedir.

İki Muamma: İktidar ve Devlet !

Yaşadıklarımıza bakıp, hem bireysel hem de toplumsal açıdan karamsarlığa düşmemek imkansız. Çünkü nasıl olduğunu pek anlayamadığım uzun süreli bir istikrar (!) da var. Daha ne olacak? Yüzde elli oy  almış bir parti, ezici çoğunlukla tek başına iktidar. Her şeyin kontrol altında ve düzenli olması gerekirken bu olayların cereyan etmesi, insana ister istemez “Hangi iktidar? Hangi devlet?” ve “Nerede bunlar?” diye sordurtuyor.  

Bana göre; Türkiye’nin kurumlarını sarsan, bölücülüğü azdıran, topraklarımızı yabancılara pervasızca satan, madenleri peşkeş çeken, enflasyonu artıran, işsizliğe rekorlar kırdırtan, dar ve sabit gelirliyi ezen, köylüyü ve çiftçiyi perişan eden, hukukta güçlüyü haklı çıkartan ve nihayetinde “Türkiye’de kaç devlet var?” dedirten bir istikrar var.

Böyle bir istikrardan nemalanan fakir, zengin birçok insanın da, bu duruma garip bir rızası ve bundan kaynaklanan suskunluğu bulunuyor.

Son günlerin merakla izlediğimiz gelişmeleri, devletin en önemli kurumu olan Milli İstihbarat Teşkilatı üzerinden yürüyor. Bu kurum; Türk Milleti ve Devleti ile ilgili oyunları bozmak ve geleceği iyi olacak şekilde lehimize kurgulamakla görevlidir. Bu sebeple bireysel ve toplumsal varlığımız açısından çok önemlidir.

Bu istikrar abidesi iktidar zamanında, Türkiye’mizin zayıflatılmayan, itibarsızlaştırılmayan ve güçsüzleştirilmeyen kurum ve kuruluşu kalmamıştır. Şimdi sıranın MİT’e geldiği anlaşılıyor. Ve bütün bunlar, bu kurumları yönetenler üzerinden yapılıyor.

Yargı kurumları, silahlı kuvvetler, muhalefet partileri, medya üzerindeki tasarruflar, yerel yönetimler üzerindeki baskılar ve nihayet MİT Müsteşarının ve bazı MİT görevlilerinin yargı önüne getirilmek istenmesi… Acaba birileri bu kurumlara, bu kurumların çalışanlarına ve Türk Milletine birbirinden değişik mesajlar mı vermeye çalışıyor? Eğer böyleyse herkesin payına düşen mesajı iyi okuması gerekiyor.

Kanaatimce Türk Milletine verilmek istenen mesaj şudur : “Biz öyle bir gücüz ki; sizin her şeyinizle oynarız. Bize makam ve mevki sökmez. Ha bir emekli Genel Kurmay Başkanı ha bir MİT Müsteşarı… Ya dizinizi kırıp oturacaksınız ve sesinizi çıkartmayacaksınız ya da emdiğiniz sütü burnunuzdan getireceğiz.”.

Şimdi size bazı sorular soruyorum:  Yüzde elli oy alarak iktidar olmuş AKP muktedir midir?  Eğer muktedirse bu yaşananlar nasıl izah edilmelidir? Ülkenin kurum ve kuruluşlarının bu kadar yıpratılması bir istikrar göstergesi midir? Bana göre sıradan her vatandaşın, bu ve benzeri soruları cevaplandırması gerekir.

Türkiye’de “Müslümanlar iktidar olsun” diye en küçük yerleşim birimi olan mezra, köy ve mahallelerden başlayarak halkın dini duygularını istismar eden imam, müezzin, şeyh, mürit, öğretmen, muhtar, esnaf vs. şimdi içine düştüğümüz bu vahim durum karşısında, eğer biraz vicdan sahibi iseler Türk halkını uyandırmalıdır.

Odalar ve Borsalar Birliği başta olmak üzere iş dünyasının TÜSİAD, MÜSİAD gibi temsilcileri ile kendini liberal, komünist, muhafazakar, demokrat olarak tanımlayan herkes içinde bulunduğumuz bu durum hakkında bildiklerini ve öngörülerini Türk Milleti ile samimi olarak paylaşmalıdır.

Aysel Tuğluk “iç savaş” a vurgu yaparken, bu iktidarı desteklemiş olan bütün yerel güçlerin ve samimi vatandaşlarımızın, içine düştüğümüz bu durum karşısında vicdanları hiç mi sızlamıyor?

Bu nedenle yaşadıklarımız, bize, MİT Müsteşarının hangi nedenle olursa olsun, aleniyet içinde bir savcı tarafından şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılması bu ülkede “hangi devlet” veya “kaç tane devlet” sorularını sormamıza sebep oluyor. Bu soruları sorma aşamasına gelmemiz ise tüylerimizi diken diken ediyor.

Bu durum karşısında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan R.T Erdoğan’ın düştüğü pozisyon onlar açısından talihsiz olduğu gibi her şeyini devletin varlığına bağlamış benim gibi sıradan vatandaşlar için çok vahimdir. Hele TBMM’ye bu konu ile ilgili yasal bir zırh oluşturmak üzere kanun tasarısı sevki ve ardından soruşturmayı yürüten savcının görevden el çektirilmesi gelecek bakımından korkularımızı daha da artıran hususlar olmuştur. Böyle uygulamalar, anayasadaki eşitliğin kağıt üzerinde kaldığını ve güçlülerin hukukunun egemen olduğunu gösteriyor.

Bütün bu gelişmeler; AKP iktidarının gerek iktidara gelmek gerekse iktidarda kalmak için, kendisini iktidar yapan iç ve dış güçlere verdiği tavizler nedeniyle, Türkiye’nin kurum ve kuruluşlarında oluşan zararlar, bizlere gelecekte Türk Milletinin ödeyeceği faturanın bir hayli kabarık olacağını göstermektedir.

Türk Milletinden oy alarak başta ABD olmak üzere küresel güçlerin desteğiyle iktidarını sürdüren AKP iktidarı hem kendisi gelişmeler karşısında şok yaşamakta hem de bizleri şoka sokmaktadır. Artık iktidar da 10 yılını tamamlamış olan AKP’nin mağdur edebiyatına sığınma olanağı da kalmamıştır. Vatandaşlarımız acil değerlendirmeler yapıp, geleceğimiz hakkında doğru kararlar almalıdır. Yoksa sahip olduğumuz topraklar üzerinde birbirinden müstakil ve birbirleri ile çatışan ve bize “kim devlet” diye sordurtan gelişmeler oluyor.

Bizim bilmek isteğimiz şey ise “tek devlet”in olduğu ve adına da “TÜRK” denildiğidir.

 

 

Gaydırı Gubbak Suriye’m

Biz bize yaşarken geldik oyuna. Ortadoğu’da yakan top oynardık; ne Suriye vardı ne Irak ne de bir başkası. Amerika süper lige daha yeni çıkmış, iç transferde büyük ataklar yapmış ve birçok siyahî topçusunu hayat dışı bırakmıştı. Bizim kümede Almanya seri başı, İngiltere çıbanbaşı, Fransa ve Rusya’da ise şike iddiaları almış başını yürümüştü. Ha bir de turnuvaya İtalya yerine giden Yunanistan…
Trablusgarp’a fitne çoktan girmiş, Balkanlar intihar etmişti. Osman babamızı hiç sormayın. Yataklarda perperişan, enkaz-ı viran, cümle yalan dolan… Hanemiz fakir, halimiz garip, ocağımız soğuk, huzursuz ve umutsuz. En uzun güneş tutulmasının şaşkınlığı ve endişesi içerisindeki ehli iman ve ehli vatan bir rüzgar beklemekte; tarihin en büyük ihanet şebekesi Batı Sevenler Derneği ise çifte tellide.
Atatürk’ün sağlam temeller üzerine inşa ettiği ve ömrü boyunca da neşvü nema bulması için büyük gayret gösterdiği Türkiye ile beraber Batı’nın sezaryen doğumlu çocukları Suriye, Irak, Arabistan ve diğerleri… Küvezlerde yaşatılan Kuveyt, ara sıra kalp masajı yapılmak zorunda kalan Pakistan ve yıllar önce elinden tutarak yürümesini öğrettiğimiz Libya… Büyük bir konağın apartmana dönüştürülmüş birer dairesi bile olamadık biz.
İçimizdeki direniş sensörlerini, cihada susamış gönüllerimizi ve zalime olan nefretimizi hep Sovyetler’e nişanladık, tetik düşürdük. Şartlı reflekslerimizi harekete geçiren zillerdi Afganistan işgali, Çeçen direnişi ve Kafkaslar’da her kımıldayan yaprak.
İkiz Kuleler aşkına önce viraneye, sonra da uyuşturucu tadında divaneye dönen Afganistan; El Kaide ile körebe oynarken patlayan bombalar, sıkılan kurşunlar ve akıtılan oluk oluk kan tarihin bir onur savaşıydı(!) sadece. Sovyetler Birliği karşısında efsaneler dozunda mücahit, ABD kurşunlarına hedef olduğunuzda ise hain damgası yeme talihsizliği de taraf olma noktasında önemli bir dersti payımıza düşen.
Halepçe’de beş bin kişinin katili olma ve nükleer tehdit oluşturma suçuyla aranılan Saddam’ı yakalayabilmenin faturasını, bir buçuk milyon insan ve binlerce ırzına geçilmiş kadına ödetmek, adaletin tecelli etmesi adına önemsenmeyecek bir bedeldi diye düşündüğümüzden olacak ki yüreğimizde iman, duvarımızda Kur’an, dilimizde zikir ve elimizde tespih üşümedi, titremedi ve acımadı, acıtmadı; ekmek nimet çarpmadı bizi.
Demokrasi adına yedi ceddi katledilen ve kendisi de taciz edilerek, sürüklenerek, +13 filimleri heyecanında yavaş yavaş öldürülen Kaddafi de gittikten sonra şunun şurasında demokrasiye varmaya ne kaldı? Kim kaldı?
Tabii ki Suriye…
Her gün Suriye’de muhaliflerin verdiği bilgiler üzerinden ölü sayılarının dökümünü yapanların, demokrasi adına verdikleri bu mücadeleyi Irak’tan bir tutam namus, bir testi kan; Libya’dan bir varil petrol ve Afganistan’dan bir sarım otla kutsuyorum.
Heyy gidi dünya!
Yiğit düştüğü yerden kalkar uykularında yeni Osmanlı rüyaları görenlerin, sabah uyandıklarında elbette bir baş ağrısı; elbette Kadim dünyanın “Esatirul evvelin” algılamasıyla dış politika üretmenin hesabını soracak, ümüğünü sıkacak bir Muhammedî direniş, bir Bedir ve Uhud yakındır.  
“Gökyüzünün başka rengi de varmış. Geç fark ettim taşın sert olduğunu” bilgeliğine henüz otuz beşinde ulaşan şair Cahit Sıtkı’yı minnetle anarken suyun insanı boğduğunu ve ateşin yaktığını hâlâ anlayamamış olanlara selam olsun
Her kuşun eti yenmez cinsinden bir lakırdı ve eski aşkların yeni versiyonlarından bir mırıltıyla sözü bitirelim:
Gaydırı gubbak Suriye’m
Nasıl nasıl edelim biz bu işi.
Nikâhımızı kıysın
ABD-İsrail lobisi

Sosyal Yapıya Dikkat!

Futbol sahalarından spor salonlarına, trafiğe ve kadınlara karşı işlenen cinayetlere kadar, toplum terör ve şiddet kıskacına alınmıştır. TV ekranlarında bilhassa dizilerin çoğunda argo, şiddet, vurdu-kırdı görüntüler, yaralamalar, akan kan ve insanların birbirine nasıl kazık atacağı öğretisi ve talimi vardır. Çocuklarımıza kitap değil; altın, tabanca ve tüfek hediye ediyoruz. TV görüntülerinde gayri meşru ve sapmalar, meşru olarak takdim ediliyor. Sonra da millet olarak şiddetten ve terörden şikâyetçi oluyoruz.
Ortadoğu kan ve barut kokuyor. Ülkenin birçok sorunu var, ama ülkeyi yönetenler “Andımız”, “Gençliğe Hitabe”, 19 Mayıs ve milli bayramlara anlam kaybettirmekle uğraşıyorlar. Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerin çoğuna savaş açılıyor, altı oyulmaya çalışılıyor. Bütün bunlara yapanlara bir de muhafazakâr etiketi takılıyor.    
Bir ara AB yetkilileri duvarlarda asılı duran Atatürk resimlerinden rahatsız olmuşlardı. Lozan’ı reddeden sözde dost ve müttefiklerimiz artık Kemalizm’in modasının geçtiğini, yeni Türkiye’nin kurulmasını, ülkenin onların isteklerine göre dönüştürülmesini bize tavsiye etmişlerdi. Bunun kitabını bile yazdılar.
Ortadoğu’da olup bitenleri gördükçe, farklılıklar üstü kalmak, onların üstünde birliktelik arama geleneğimizle öğünüyoruz. Bizim, acı sonuçlar doğuran ve doğurmaya da aday mezhepçi ve etnikçi ayrıştırma ve çatıştırma özelliğimiz olmadı. Bütüncü yaklaşım “tevhid” anlayışı, sadece dini değil; milli bir özelliğimizdir. Prof. Dr. A. Tabakoğlu güzel bir tespitte bulunuyor ve tevhid inancının siyasete akseden yanının “üniter devlet” olduğunu söylüyor.
Türkiye’nin sosyal yapısı üzerine çalışırken intihar ve boşanmalar dikkatimi çekti. Her iki alanda da önemli artışlar var. Türkiye’de intihar sebepleri öncelik sırasına göre şöyledir: 1.Hastalık, 2.Aile geçimsizliği, 3.Geçim zorluğu, 4.Ticari başarısızlık, 5.Hissi ilişki ve istediği ile evlenememe, 6.Öğrenim başarısızlığı. Bu sebeplere rehbersizleşme, maddeci, fertçi ve faydacı ilişkiler, gayesizlik, yalnızlaşma, işsizlik, manevi zayıflama, geleceğe olan beklenti ve güvenin sarsılması da ilâve edilebilir.
En yüksek intihar oranı yüz binde 3.7 ile Ege Bölgemizdedir. Onu, 1.8 ile Karadeniz Bölgesi izlemektedir. En yüksek intihar ilkokul mezunları arasında, cinsiyet bakımından erkeklerde ve evlilerde görülmektedir.
İntiharlar, 1982’den sonra artış göstermiştir (yüz binde 2.4). 2001 sonrası ise, büyük oranda yükselmiştir (yüz binde 3.8). Halen artış yükselerek devam etmektedir.
Aynı yükseliş boşanma oranlarında da vardır. Boşanma oranları 1994-2002 yılları arası %82 artarken, 2000-2008 artışı %186 olmuştur. Gerek intihar, gerek boşanma bütünleşme ile değil; çözülme ile ilgilidir. Türkiye çözülmeye uğraşılıyor. Etnik ırkçılık ve her konuda ayrıştırma marifet sayılmakta ve demokrasinin bir gereği gibi zannedilmektedir.
Asıl sorunlarla ilgilenmek yerine, yeni sorunlar üretmek, insanları birbirine ötekileştirmek, milli kimlikle ve Cumhuriyetle kavgalı olmak herhalde doğru bir çözüm değildir. Öyle görünüyor ki, sandık genelde çözüm getirirken, bu defa sorunlar yumağı ortaya çıkarmıştır.
NOT: 11. Ölüm yıldönümünde Ahmet Kabaklı Hocamızı ve Hocalı katliamı şehitlerini rahmetle ve saygıyla anıyoruz.

Türkiye Yarın Suriye Olur Mu?

Türk hükümetinin başbakanı R.T.Erdoğan, Suriye’deki gelişmeleri, görevi icabı yakından izliyor ama sınırları zorlayarak fazla müdahil oluyor.
Son “men dakka dukka” konuşması da bunun bir göstergesi.
Bir ülkenin güvenlik ve sosyal refahının yüksek seviyelerde olmasında, dış politikanın büyük rolü vardır. Ancak dış politika, karşılıklılık esasında dengeler korunarak yürütülmelidir. Bunu yapamazsanız izlediğiniz dış politika bir “bumerang”a dönüşerek kendinize zarar verebilir.
Türkiye ne yazık ki dış politika da, çok fazla ABD ve küresel güçlerden yana güdümlü bir yol izlemektedir. Bazen de kısa zamanda keskin manevralar ve gerçekliğe aykırı davranışlar yaptığı için, uluslararası kamuoyu nezdinde gülünç duruma düşmektedir.
İş sadece komiklikle izah edilebilecek olsa gülüp geçersiniz. Ama devletlerarası ilişkilerde geçerli olan kural ve teamüller hiçte öyle gülüp geçilecek şeyler değildir.
Kanaatime göre, AKP’nin izlediği dış politika Türkiye’yi sadece ABD’ye değil birçok küresel güce, gelecekte Türk Milleti ve devleti aleyhine zararlı sonuçlar doğuracak bir şekilde, bağımlı hale getirmiştir.
İktidarlar gelip geçicidir ancak milletler ve onun oluşturduğu siyasal yapı olan devletler kalıcıdır. Bu sebeple bu iktidarın faturasını “gidin onlardan tahsil edin” diyemezsiniz. Bugün izlenen tüm politikaların, müspet ya da menfi sonuçları; Türk Milletinin ve devletinin üzerine kalacaktır. Tıpkı Osmanlı – Türk Devletinin borçlarının, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine kaldığı ve 1970 yılların ortalarına kadar ödendiği gibi.
Bu nedenle dış politikada atılacak nutukların ve adımların, kılı kırk yararak belirlenmesi icap eder.
Türk hükümetinin, Suriye konusunda izlediği politika yarın ters tepebilir. Unutulmamalıdır ki; haçlı hıristiyan dünyası, Türk devletine uzun yıllardır masa başında bir zırnık bile koklatmamıştır. Onun için “ben masaya koyduğumdan fazlasını alırım” anlayışı Türk dış politikası için doğru bir hedef değildir. Hele bu tavrı; tarihi, dini, kültürel geçmişinizin köklü olduğu toplumların yaşadığı devletlere karşı yaparsanız, büyük bir imaj ve güven kaybına uğrarsınız. Türk bayrağının halen, bazı coğrafyalarda büyük prestijinin olmasının ana sebebi, ecdadımızın haktan, hukuktan, mazlumdan ve mağdurdan yana tavır sergilemelerinden dolayıdır. Onun için maşa olmak bize bir şey de kazandırmaz ve yakışmazda…
Bizler iman ve inanç noktasında kendimizi güçlü olarak nitelendiririz. Bu sebeple, etme bulursun anlayışında inançlarımızdan gelen bir kanıya sahibizdir. Bu nedenle bugün bana yarın sana, tahta tabak hikayesi ve men dakka dukka günlük konuşmalarımızın içinde çokça geçer.
İşin ikinci noktası ise realite yani gerçekliktir. Bu nedenle Beşar Esad’a bunları söylerken kendimizinde hem yaşam felsefemiz hem de gerçeklik açısından “men dakka dukka”dan uzak durmamız gerekir.
Türkiye’de, PKK’nın şehirlerde birçok insanı silahlandırdığı, PKK ile MİT arasında yapılan görüşmelerde de teyid edildi.   Bu silahlandırılan kişiler, yarın Türk Ordusuna ve polisine, Türk bürokrasisine saldırmaya kalksa, buna mukabele edilmeyecek midir? Türkiye’ye böyle bir silahlı kalkışma tuzağı kurulamaz mı? Bunlar birilerinin eline, bizi Suriye konumuna düşürme fırsatı vermez mi?  Ya da yeryüzünde kurulu hangi devlet, kendisini yıkmaya ve rejimi değiştirmeye yeltenenlere karşı kaba kuvvet uygulamaz? Bunun geçerli bir meşruiyeti yok mudur? Sorularına doğru cevaplar verilmelidir.
Yarınlarda Türkiye Cumhuriyeti böyle bir durumla karşı karşıya kalsa, bir sınır komşumuzun başbakanı kalksa “Ya dostum, men dakka dukka” dese, konu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde görüşülse (ki; biz Rusya ve Çin gibi yanımızda olacak daimi üye ülke bulamayız, çünkü bu ülkelerin komünizm sürecinde Suriye ile ilgili kuvvetli ilişkileri var ve bu açıdan bu iki ülkeyi tutarlı davrandıkları için kutluyorum) ve Türkiye’ye karşı Libya örneğinde olduğu bir müdahale kararı alınsa, ne yaparsınız?
Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin yarınlarda bir Suriye pozisyonuna düşürülmeyeceğini kim söyleyebilir ve garanti edebilir. Çünkü Türkiye’nin de Büyük Ortadoğu Projesi’ne dahil olduğu ve sınırlarının Büyük Ermenistan ve Kürdistan projeleri kapsamında değiştirilmek istendiği sağır sultanın bile bilgisinde olan bir husus.
Onun için Büyük Ortadoğu Projesinin amacı bilinirken ve bu ABD eski Dışişleri Bakanı Condolezza Rice tarafından bölgede sınırların değişeceği açıklaması ile ikrar edilmişken; adı ve makamı kim olursa olsun, kimsenin Türk Milletinin ve devletinin; güvenliği ve geleceği ile oynamaya hakkı yoktur.

İslam’da Hoşgörü

 

İnsanların hem dünyada hem de ahirette mutluluğunu hedefleyen yüce dinimiz İslam, toplumun düzen ve huzurunu sağlamak için insanlar arasındaki münasebetleri sevgi, saygı, kardeşlik ve hoşgörü temeline dayalı olarak düzenlemiştir.

İslam’da hoşgörünün çok büyük önemi vardır. Çünkü hoşgörü; birçok kötülüğün önlenmesine, insanlarla samimi ilişkiler kurulmasına ve güzel dostlukların oluşmasına sebep olur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan bir dost olur.”(Fussilet, 41/34)

Hoşgörü (müsamaha);farklı görüş ve davranışları tahammülle karşılama, önemli olmayan hata ve kusurları bağışlama anlamına gelen bir terimdir. Bizden olmayan veya bizim gibi olmayan başkalarına karşı güçlük çıkarmama,onlara müdahale ve baskıda bulunmama ve onların ufak farklılık ve kusurlarını görmezden gelme demektir. (Şamil İslam Ans. Müsamaha Md.Sh. 80)

Hoşgörü genelde hatalara, kusurlara göz yummak ve aldırmamak demektir. İslam, prensip olarak affı, sevgiyi, hoşgörüyü ve uzlaşmayı tercih etmiştir. Müslümanın kendisi, ailesi ve çevresiyle uyumlu olması esastır. (…) İslam’ın hoşgörü anlayışında aşırılık, haksızlık, zulüm olmadığı gibi, tabiî hakkından vazgeçmek ya da gerçek değerlerinden ödün vermek de söz konusu değildir. (DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, Sh. 262-263)

Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadis-i şerifinde “Müsamahakâr (hoşgörülü) ol ki sana da hoşgörülü davranılsın” (Ahmed b. Hanbel, I. 248)  buyurarak hoşgörülü olmayı tavsiye etmiş ve böyle bir davranışın aynı şekilde karşılık göreceği de açıklamıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), dünyada Allah’ın kullarına hoşgörüdavrananlara Allah’ın kıyamette görevli meleklerine hoşgörülü davranmalarını emredeceğini(Ahmed b.Hanbel, I, 5) haber vermiş, başka bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmuşlardır: “Allah katında din, hoşgörüye dayalı İslam dinidir.”(Buharî, İman, 29) Yani İslam, inanç konusunda insanlara kesin, tam bir hürriyet tanımış; hiçbir zaman zor kullanarak kendi düşünce ve prensiplerini kabul ettirmemiştir. Nitekim Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de; “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır” (Bakara, 2/256)buyurmuştur.

Hoşgörü, insanî ilişkilerde her türlü iyilik kapılarını açan, kin, nefret, düşmanlık ve kötülük kapılarını kapayan bir anahtardır.İnsan kalbinden kin, nefret gibi kötü duyguları atar da yerine sevgi, saygı, merhamet ve hoşgörüyü yerleştirirse her şeyi güzel görmeye, herkes hakkında iyimser düşünmeye başlar. Neticede hem kendisi huzurlu ve mutlu bir insan olur, hem de çevresine huzur ve mutluluk saçar.

Müslüman, Allah’ın yarattıklarına Yunus’un,“Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü”dediği gibi Allah için sever. İnsanlara karşı hoşgörülü davranır, şahsına karşı işlenen kusurları affeder, asla kin gütmez. Bir insanın, diğer insanlara karşı gösterebileceği en büyük fedakârlık, hoşgörüdür.

İnsan hoşgörüyü evvela yakın çevresine, iş arkadaşlarına, dost, akraba ve diğer bütün kardeşlerine göstermeli özellikle aile içinde son derece hoşgörülü olmalıdır. Anne-baba çocuklarına müsamaha göstermeli ve bu konuda örnek olmalı, çocuklar da anne-babalarına yumuşak ve hoşgörülü davranmalıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olabilecekler vardır. Onlardan sakının. Ama hoş görür, kusurlarını affeder ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Teğâbûn, 64/14)

Peygamber (s.a.s.) Efendimiz son derece hoşgörülü bir insandı. İslam dinini tebliğde, aile fertlerine karşı davranışlarında,  inanan-inanmayan bütün insanlarla olan münasebetlerinde daima hoşgörülü olmuştur. İnsanların kusurlarını affetmesi, onlara yumuşak davranması ve en azılı düşmanlarına karşı bile müsamaha göstermesi nedeniyle birçok kişinin iman etmelerini sağlamıştır.

Allah Resûlü hiçbir zaman nefsi için öfkeye kapılmamış, intikam almamıştır. Ancak Allah’ın yasaklarının çiğnenmesine ve adaletin bozulmasına da müsaade etmemiştir. (DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, Sh. 262-263)O’nun bu anlayışı ve hoşgörüsü Kur’an-ı Kerim’de şöyle övülmüştür: “O vakit sen Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet: bağışlanmaları için dua et.” (Âl-i İmrân, 3/59)

Hoşgörü, Müslümanların en önemli özelliklerindendir. Bizim inancımızın temelinde, kendi tarih ve kültürümüzde hoşgörünün en güzel örnekleri vardır. Sevgi ve hoşgörü abideleri Mevlana ve Yunusları yetiştiren işte bu kültürdür. Asırlarca Osmanlı diyarında Müslümanlarla gayr-i Müslimler bir arada barış içinde yaşamışlardır. Bugün de aynı hoşgörüyle yaşamaktayız. Bundan sonra da yine Peygamber Efendimizi ve Müslüman ecdadımızı örnek almalı, aramızda sevgi, saygı ve hoşgörüyü hâkim kılarak, birlik ve beraberliğimizi korumalıyız.

Yunus’tan Mülhem Kardeşlik Üstüne

0

“Hakkı gerçek sevenlere
Cümle alem kardeş gelir.”

Diyen Yunus Emre, demek istiyor ki, Mü’minler yani inananlar kardeştir. Doğuş değil, oluş asıldır. Kabil ve Habil, aynı ana-babanın evlatları. Doğuşları aynı ama oluşları yüzünden biri Cehennem’de, diğeri Cennet’te. Nuh’un (a. s.) oğlu Kenan, doğuşu yüzünden değil, oluşu yüzünden dalgalar arasında gark edilip, ebediyyen Cehennemlik oldu. Bilal-i Habeşi/ Köle olan Habeşli Bilal; oluşu yüzünden ebediyyen Cennetlik olduğu gibi. Halen de anılıyor. Kıyamet’e kadar da yad edilecek. Selman-ı Farisi / Farslı Selman, Süheyb-i Rumi / Rum’lu, o zaman ki Bizanslı Süheyb, Ma’ruf-u Kerhi / bir Hristiyan çocuğu ve bu gibi sayısız zevat; oluşlarıyla değil doğuşlarıyla kazandılar.

İslam da aynı doğuşta ve aynı yerde olanların değil; aynı oluşta olanların kardeş olduğunu söylüyor. Bunun içindir ki hitaplar: “Eyyühennas! / Ey nas! / Ey insanlar!” şeklindedir. Bundan dolayıdır ki, asrın büyük alimi: “Din, Dil bir ise, Millet birdir. (Dikkat!) Din bir ise Millet yine birdir.” diyor. Çünkü bütün insanlar Allah’ın kulu, ama Allah’ın rızası, kendisini tanıyanlaradır.

Kaldı ki ancak aynı Birlerin etrafında kenetlenenler gerçek birliği teşkil ederler. Yalçın bir kaya gibi sağlam ve dayanıklı olurlar. Aynı Birlerden mahrum olanlar ise, kum yığını gibidirler. En ufak rüzgarda tarümar olup dağılırlar. Öyleyse nelerdir bizi oluşta birliğe götüren Birler? Denirse, derim ki: Bizim Allahımız bir. Peygamberimiz bir. Kitabımız bir. Mihrabımız bir. Minberimiz bir. Kıblemiz bir. İsimlerimiz bir. Bayrağımız bir. Bayrağımızdaki Hilal bir. Devletimiz bir. Bir bir bir. Sayısız Birler; birliğimizin nişaneleri ve tapuları hükmünde.

İhtilaflarımız arızi, muvakkat ve geçici olup çakıl taşları hükmündedir. Uhud dağı mesabesindeki; bizleri kardeş yapan sayısız Birler; çakıl taşları hükmünde olan şeylere feda edilmez ve edilmemeli. Yoksa  -Allah etmesin-  imamesinden kopmuş tesbih taneleri gibi, dağılır ve indallah mes’ul oluruz.

Unutmayalım ki, toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez. Aramıza tefrika girdiği taktirde ise, işte felaket asıl o zamandır. Bu öyle vebali büyük bir tehlikedir ki, büyük islam mücahidi ve ittihad-ı islam’ın en gayur hadimi / en gayretli hizmet edeni Yavuz  Sultan Selim Han; milletin ihtilafa  düşmesinden öyle endişe etmiştir ki, bu acıyı daha ölmeden önce kerametvari bir şekilde-  hissetmiş. Milletin dikkatini birlik ve beraberliğe çeken şu mısraları söylemekten kendini alamamıştır:

“İhtilaf u tefrika endişesi
Kuşe-i kabrimde, hatta bikarar eyler beni
İttihatken savlet-i a’dayı def’a çaremiz
İttihat etmezse millet, dağdar eyler beni.”

Evet Aziz Milletim! Birlik ve beraberliğin kıymetini bilmeliyiz. Çünkü Osmanlı, küffar karşısında muvaffak olmanın ilk ve baş şartı olarak evvel emirde Anadolu’da birlik ve beraberliğin sağlanması gerektiğini görmüş ve bunu ancak iki buçuk asırlık bir zaman zarfında

gerçekleştirebilmiştir. Osman Bey’le başlayan bu gayret ve faaliyet, Mehmet Çelebi’yle devam etmiş, Yavuz’la noktalanmıştır. Nitekim, bugünkü milli hudutlarımız Yavuz’un 1514 Çaldıran ve 1517 Ridaniye zaferleriyle gerçekleşmiştir.

Aziz Millet! Bilirsiniz yapmak zor, yıkmak kolay. İki yüz yılı aşkın bir sürede gerçekleşen

322

ve halen devam eden birlik ve beraberliğimizin kıymetini bilelim. İrtibatsız ittihat olmaz deyip,birbirimizle daha çok kaynaşalım. Koca Yunus’un dediği gibi: “Sevelim sevilelim.” Oluştaki kardeşliğimizi bozarak, düşmanı sevindirmeyelim. Allah’ı da karşımıza almayalım. Çünkü bizzat Allah: “Mü’minler kardeştir.” diyor.

Birbirimize karşı eksiklerimiz, noksanlarımız olabilir. Bunlar arızidir, giderilir. Ama hiçbir şey, hiçbir sebep kardeşliğimizi, oluştaki bütünlüğümüzü bozmak için sebep olamaz, ileri sürülemez.

Aziz Millet! Bizler doğusuyla, batısıyla, güneyiyle, kuzeyiyle yek vücutuz. Şu karışık hadisat dalgaları içinde aynı gemideyiz. Ya hep beraber yaşarız, ya hep beraber batarız. Ortası yok bunun. Fakat ümitsizliğe mahal yok. İnşallah on asır birlikte yol aldığımız, hadisat dalgalarını arşınladığımız bu vatan gemisinde; yine Kıyamete kadar yol alıp, kader birliği edeceğiz.

Benim buna inancım tam. Çünkü bu Devlet ve bu Milletsiz bir dünya düşünemiyorum. İşte dünyanın Kıyameti asıl o zaman kopar diyor ve bu inancımı; Mithat Cemal Kuntay ‘ın şu meşhur beytiyle destekliyorum:

“Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hatta
Çekmez kürenin sırtı bu tabut-u cesimi.”                    

Fakat Aziz Millet! İş bu kadar basit ve kolay değil. Şarta bağlı. Nedir bu şart? Derseniz; hepimiz biliriz ki: Hz. Ömer, Aşere-i Mübeşşere’den. Yani Cennetle müjdelenmiş on kişiden biri. Buna rağmen taat ve ibadetine devam eder! Derler ki: “Ya Ömer! Sen ki, Cennetliksin. Kendini niçin bu kadar harab ediyor; ibadet üstüne ibadet ediyorsun?”  Hz. Ömer: “Ömer namaz kılmazsa, yine Cennetlik mi?” Susarlar. Evet Hz. Ömer Cennetlik ama şarta yani, Cennetlik halini devam ettirmesine bağlı.

Aynen onun gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ber-devam oluş /devam ediş keyfiyeti de şarta bağlı. Yani, bizlerin birlik ve dirliğine. İrtibat ve ittihadına. Nitekim, birlik ve beraberliğimizin kıymetini bildiğimizi; on asırlık beraberliğimizle te’yit etmiş ve doğrulamışız. Bundan dolayı aynı birlik şuuru içinde olduğumuzdan asla şüphe etmiyoruz. Fakat her zaman olduğu gibi, yine birlik ve beraberliğimizin düşmanları var ve pusudalar! Aman fırsat vermeyelim.

Unutmayalım ki, bizim aklımız Kur’an, milliyetimiz İslamiyet. Bizler Yavuzların ve İdris-i Bitlisilerin torunlarıyız. Elbette onların birlik ve dirlik şuurlarının varisleri ve yürütücüleriyiz.

Değerli okur! Beni bu tarz yazmaya iten husus, Yunus’un şahs-ı manevisi. Çünkü Yunus Emre, birlik ve beraberlik için cuş u huruşa gelmiş bir İslam şairi. Ömrünü milletin dünyevi ve uhrevi saadetini kazanması uğrunda harcamış:

“Kasdım budur, şehre varam
Feryad u figan koparam!”

Diyerek, vatanın her tarafını gezmiş, birlik ve dirlik tohumlarını, sevgi tomurcuklarını:

“Gelin tanışık idelim, işin kolayın tutalım.
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz!”

Altın sözleriyle her tarafa saçmıştır. Akif’in Mehmetçik için:

“Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhidi.
Bedr’in Arslanları ancak bu kadar şanlı idi.”

Dediği gibi, biz de Yunus Emre için şöyle bir nazire yapabiliriz:

Ne büyüksün ki, sözün kurtarıyor Tevhidi.
Şairlerin şairi ancak bu kadar diyebilirdi.

 

323

 

Hakikaten Mehmetçik, nasıl ki, vatanın maddesini koruyorsa, Yunusçuk da, vatanın manasını koruyor. Kaldı ki, “Tevhid” mefhumunda; hem madde hem de mana içiçe. Çünkü  “La ilahe illallah” demekle Tevhid’e inandığımızı, birlik ve dirlik içinde olmakla da “Tevhid” içinde yaşadığımızı göstermiş. Kısacası, her iki halde de Tevhid’i kıble edinmiş oluyoruz.

Madde ile mana el ele verdikçe, bizi bu yerlerden kim koparabilir?

Yunuslarımız oldukça, manamıza kim dokunabilir?

Fakat bunların olmaması için, Yunus Emre’yi sadece bilmek değil, anlamak da lazım.

KCK – PKK

Hükümet’in son uygulamalarına bakacak olursak PKK konusunda 9 yılda yaptığı başarılı işlerden birisinin, KCK operasyonlarının olduğunu göreceğiz.
Hepimiz hatırlarız Türkçemizde meşhur bir tekerleme vardır, yumurtamı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan çıktı? Bunlar tabiî ki bizleri pek ilgilendirmiyor hangisinin, hangisinden çıktığı. Ama şu bir gerçek ki herkes KCK’yı, PKK nın şehir yapılanması olarak görüyor. Lâkin ben bu görüşlere katılmıyorum, nedenini sizlerinde aşikârane gördüğünüz gibi KCK operasyonları neticesinde gerek kırsal alanda ve gerekse büyük şehirlerdeki terörist faaliyetlerde hissedilir derecede büyük bir azalma ve çözülmeler var buda gösteriyor ki KCK besleyip büyütmez ise PKK nın yaşama şansı yok.
Bunun ana nedenlerinden birisinin, operasyonlar neticesinde tutuklanan KCK’lı lar dan sonra örgütün başsız ve beyinsiz kalmasına bağlayabiliriz. Hatta ileriki günlerde de göreceğimiz gibi bu tutuklananlardan bir kısmı itirafçı bile çıkacaktır. Büyük şehirlerimizde gömülü bulunan silahların çıkarılması bizleri bu konuda maalesef haklı çıkarıyor. Aynı zamanda yapılan baskın ve operasyonlar neticesinde finans kaynaklarına büyük ölçüde darbe indirildiğini hep birlikte şahit olacağız. Bombalar, sigara ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi…
Bundan yirmi sene kadar önce rahmetli Alpaslan Türkeş’te buna benzer ama çok daha detaylı şekilde operasyonlarla PKK nın bitirilebilineceğini söylemişti, fakat o günkü iktidar yetkilileri bunun tam tersini yaptılar. Bu durumda şunu gösteriyor ki hem Türkiye’nin yirmi senesi ziyan, hem de binlerce insanımıza gerçekten çok yazık oldu. Ekonomik olarak kayıplarımızda bu işin cabası.
Yalnız şunu da belirtmemiz gerekir ki eğer bundan sonraki süreç çok iyi ve akıllıca kullanılmazsa inanın ki Türkiye de şartlar çok daha çetin ve vahim olarak gelişme kaydedecek. Hükümetin bu zamana kadar uyguladığı bazı saçma sapan akıl dışı teşebbüs ve yaptırımlar, ülkemizi nerdeyse dönüşü olmayan bir yola sürüklüyordu. Daha birinci kürt açılımı ( Milli birlik, Demokratik açılım!!!) hafızalardan silinmeden Başbakan Yardımcısı sayın Beşir Atalay tekrar açılımlardan bahsetmeye başladı. Halbuki en azından geçmiş süreçten ve gelişen olaylardan bir ders çıkarılmalıydı. Hatada ısrar etmek, belki kişilerin egosunu tatmin eder ama, mevzu bahis memleket meselesi olunca affedilmez ve kaçınılmaz hatalara sebebiyet verebilir…
Şu da bir gerçek ki yapılan her yanlış bir söz, konuşulan her hatalı kelime karşı tarafı aşırı bir şekilde cesaretlendirip, küstahlaştırıyor. Onun için gerek siyasi konuşmacılar, gerekse bürokratlar ağızlarından çıkan söze çok dikkat etmeleri gerekiyor.
Hele, hele suyun ve petrol’ün bulunduğu bir coğrafyada yaşıyorsanız sadece bulunduğunuz bölgeyle değil; iştigal alanınız bütün dünya olmalı…