24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1111

Cevap Bekleyen Sorular

Önce Türkiye’yi düşünmek ve ülke çıkarlarına sahip çıkmak bir vatandaşlık görevidir. Kısır siyasi rekabeti ve çıkar hesaplarını aşarak biz olabilmenin ortak paydalarını bulabilmeliyiz. İki kimlikli, onun bunun taşeronu olan bazılarının tuzağına düşmemeliyiz. Duygusallığı aşabilmeliyiz. Ayrıştırıcı, çatıştırıcı, farklılığı kutsallaştırıcı, Türk Milletini kalabalık ve sürü yapacak projeleri demokratikleşme olarak görme yanlışından uzaklaşmalıyız.

Marjinal ve küçük bazı grupların etnik yanı tahrik edilmiş olabilir. Ama ayrımcı ve etnik taassupla hareket ederek Anadolu ‘da hilale karşı haçın malzemesi olunmamalıdır. Bu satırlarımız Kafkas ve Laz diye ortaya çıkmış bazılarına da belki iyi bir düşünme imkânı verebilir. Dün sosyalizmin bayrağını açanlar, bugün Türkiye’ye karşı etnik ırkçılığa sarılmışlardır.

Kurumlar arasındaki çatışmanın hızlandığı,  önemli hayati konuların ve belgelerin birbirine karşı kullanıldığı, malzeme yapıldığı bir kargaşa dönemi yaşıyoruz. Askerin vesayetinden sık sık şikayet edenler, sivil yerli ve hatta yabancı vesayet altına girmemeye dikkat etmelidirler. Yabancıların bu dönemde olduğu kadar iç işlerimize burunlarını soktukları bir dönem olmuş mudur? Çeşitli kuruluşlarımızın birbirine düşürülmesi neyin hazırlığıdır? İhanete karşı direnç zayıflatılmaya çalışılmaktadır.

Devlet yetkilileri silah bırakmamış bir terör örgütü ile görüşüyorlarsa; bu başlı başına bir tavizdir. Hele internette dolaşan Oslo görüşmeleri çok üzücü ve düşündürücüdür. Oslo’da yapılan protokol anayasa değişikliklerinde esas alınmaktadır. Aslında Anayasa kullanılarak Türkiye etnik ırkçılıkla ve insanlar birbirine ötekileştirilerek tanınmayacak şekle dönüştürülüyor.

Deniz Feneri davasında ve son MİT olayında olmadık sebeplerle savcı değişikliğine gitmek hukuk devletinin bir gereği midir? Savcıları, hakimleri, kaymakam ve Vali gibi kamu görevlilerini rahat bırakalım. Onlar iktidar ve partilerin değil; devletin görevlileridir. Hukuk devletini parti devletine dönüştürmeyelim. Bugün Türkiye’de ne ölçüde kuvvetler ayrılığı prensibinin işlediği söylenebilir? KCK’da MİT izinin bulunup bulunmadığı tartışmaları üzüntü vericidir. NATO Genel Sekreteri ve Türkiye karşıtı tavrıyla tanınan Rasmussen’in Malatya’nın Kürecik ilçesinde NATO füze sistemi kurma teklifinin Ankara’dan geldiğini söylemesi, ortalığı biraz daha karıştırmıştır.

Son yıllarda iletişim teknolojisinde dev adımlar, Dünyayı küçülttüğü gibi, bilgi ve haber dolaşımını da son derece hızlandırmıştır. Bu olumlu gelişmelerin bir de arka planı vardır. Bu kanallar kullanılarak istihbari bilgi rahatlıkla ve maliyeti çok düşük olarak elde edilmektedir. Dünya çapında yapılan bazı faaliyetler farklı ülkelerde ortak bir kamuoyu yaratmakta; duygu, düşünce ve davranış birliği sağlamaktadır. Bu faaliyetlerin önemli bir bölümü müzik alanındadır. Eurovizyon yarışmaları Türk Cumhuriyetlerinde Batıcı yabancılaştırma yolunda mesafe alınmasına yardımcı olmaktadır. Avrasya coğrafyası bu yönden de kuşatılmaktadır. Ülkeleri ile kavgalı ve batı çıkarlarına hizmet edebilecek konumda olan sanatçı ve yazarlar öne çıkarılmakta ve ödüllendirilmektedir. Salman Rüşdi ve bizdeki örnekler unutulmamıştır.

Son dönemde yalnızlaşan, rehbersizleşen, moral tatminsizlik içinde kıvranan,  tek başlarına bırakılan, sosyal bağları zayıflayan aile çevresinden kopan, inancı zayıf ve arayış içinde olanlar gençler hedef alınmaktadır. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı artmaktadır. Hedef varlıklı aile çocuklarıdır. Her üç semavi dine de karşı protestocu hareketler görülmektedir. Gençlerin dinamizmi protesto ve başkaldırı eylemlerinde kullanılmaktadır. Mesela satanizm isimli grupta bu başkaldırı ve protesto şeytan adına yapılmakta ve şeytana tapılmaktadır. Daha ziyade Yahudi ve Hıristiyan geleneğine tepki olarak ortaya çıkan bu hareketlerin İslam’a tepki göstermesi de anlaşılır ve mantıki değildir.

TV ve internet bağımlılığı, değişik semboller vasıtasıyla kullanılmakta ve adeta cemaatleşmeye gidilmektedir. Büyük şehirlerimizde iyi eğitim görmüş çevrelerde bile muska, büyü ve fal gibi araçlara artan ilgi dikkat çekmektedir.

Yazılanı Oku, Söyleneni Dinle

0

Gezmeye, görmek için çıkmaz mıyız? Araca, yeni yerlere ayak basmak için binmez miyiz? Dinlemek, aynı zamanda yeni şeyler duymak için değil mi? Mevlana hazretleri: “Dün geçti gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek gerek.” Anlamında sözler söylemiyor mu?

Bazı şeyleri tekrar tekrar okumaktan maksat yeni havalar teneffüs etmek ve solumak için değil mi? Bunun için denmiştir: Konuşan, bildiğini söyler. Dinleyen bilmediğini öğrenir. Bir bakıma konuşan yerinde sayar. Dinleyen yeni adımlar atmış olur.

Şüphesiz dinlemek, ille de dinlenileni kabul etmek anlamına gelmez. Dinlediğimizi kabul eder veya etmeyiz. Ölçülerimize ters düşerse kalbe girmesine yol vermeyiz. Olur biter. Bu bizim elimizde olan bir şey. Fakat ortaya konulmasına karşı çıkıyorsak; o zaman kimse ağzını açmasın. Kimse bir şey söylemesin.

Bu durumda fikir alış verişi olmaz! Herkes kendi bildiğiyle yetinir. İşte durmak burada başlar. Oysa rahmet eserleri müslümanların farklı fikirleri ortaya koymasından ortaya çıkar, kendini gösterir. Tabii bu farklılıklar esasa ait olmayan fakat esasa götürecek olan metod ve usullere dairdir.

Buradaki farklılık ve yanılgı, insanı ne dinden eder, ne de İslamdan çıkarır. Belki esasa ulaşmakta tercih ettiği metoddan  ötürü, kimilerini isabetli kılar, kimilerini de isabetsiz. Bu ise olsa olsa dünyevi bir yanılgıdır.

Ahiret bakımından insanı sorumlu tutacak bir yönü yoktur. Çünkü isabetli olduysa ne a’la. İsabette yanıldıysa ne gam be dostlar? Şüphesiz isabetli olmak güzel bir şey. Çünkü dünyevi noktadan biraz daha rahat bir hale sokar insanı.

Bundan dolayı benimseyemeyeceği fikir ve sözlerin ortaya konmasından telaş etmemeli. Huzursuz olmamalı. Zaten insan – geçici olmak şartıyla –  biraz septik yani şüpheci olmalı. Sahip olduğu fikirleri sıkı bir elekten geçirmeli, onu tahkiki bir duruma getirmenin yollarını aramalı.

Böylece bildikleri öyle perçinlenmiş olur ki, artık onu bundan sonra hiçbir tenkit veya karşı fikir yerinden söküp atamaz. Nitekim Bediüzzaman hazretleri: “Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir.” Derken bir de bu hususa değinmiş olsa gerek.

Hem zaten müslümanların; inandıkları hususlar hakkında şek ve şüpheleri yok. Farklılık inandıkları esaslarda değil, inandıklarını hayata geçirmekte ileri sürdükleri metod ve usullerde kendini göstermektedir. Bundaki farklılık ise gayet tabii ve normaldir. Çünkü:
“Çıkar asar-ı rahmet ihtilaf-ı re’y-i ümmetten.”

Terakki ve ilerleme ise telahuk-u efkarla mümkün. Çünkü insan; fıtraten / yaratılıştan medenidir. Zaten insan sosyal bir varlık olup toplum hayatına muhtaçtır, derken de bu kastedilir. Çünkü kişi yalnız yaşayamaz. İhtiyaçlarını tek başına karşılayamaz.

Belki hayatını zar zor ancak idame ettirip sürdürebilir. Bu ise iptidai / ilkel, yarı vahşi bir hayat ve yaşayışdemektir. Böylece gelişme ve ilerlemeye kapalı kalır. Yani günlük hayatını sağlamak zaruretinden fırsat bulamaz ki yeni açılımlar yapabilsin. Yeni gelişmeler sağlayabilsin.

Halbuki insanlar; kubbeyi teşkil eden taşlar gibi birbirine omuz vermek zorunda. Birbirleriyle baş başa olmak mecburiyetindeler.

Öyleyse kişi ve kurumları hedef almadan, fikirlerini soyut olarak ortaya koyanlara karşı çıkmamalı. Yazılanı okuyup, söyleneni dinlemeli. Kabul edip etmemek ise sırf bize ait bir mes’ele. Alırız veya almayız. Bu bizim elimizde değil mi nasılsa? O halde yersiz endişelere lüzum yok be dostlar.

919 – 920

 

 

Arap Kültürü ve İslam

0

İslam’dan önceki Arap kültürünü tanımadan,

İslami bilmeden; doğru tespit yapıp doğru sonuca varılamaz.

Bazı insanlar İslam’a neden Arap kültürü der?

Arap kültürünü iyi bildikleri için mi?

Yoksa İslamı bilmedikleri için mi?

Arap kültürü ile İslamı karşılaştırmalı olarak birkaç örnekle kıyaslayalım.

Önce Arap kültürünün kadına bakış açısını ele alalım.

Arap kültüründe kadınların evlenme, boşanma ve mirastan hiçbir hakları yoktur.

Kız çocuklarının canlı canlı toprağa gömüldüğü görülürdü.

İslam cenneti anaların ayağının altına koyacak kadar kadını yüceltmiştir, ona özel değer vermiştir.

Erkekler için aynı durum söz konusu değildir.

1- Sahabe biri gelerek ‘Ya Resulallah iyilik yapmakta önceliği kime vereyim diye sorduğunda “Anana” cevabını almıştır. Soruyu 2. ve 3. kez tekrarladığında yine anana cevabını almıştır. Ancak aynı soruyu 4. kez sorduğunda peygamberimiz “Babana” cevabını vermiştir. Cahiliye devrinde aşağılanarak, hor görülen kadın İslam ile birlikte onore edilmiştir. Bazı yerlerde de erkeğin önüne geçirilerek adeta geçmişin rövanşını almıştır.

2- Hak hukuk anlayışına bir göz atalım. İslamdan önce güçlü her hakka sahip olandır.

Yağma kültürü hâkimdir. Hatta yağma o kadar ileriye gitmiştir ki, ticaret kervanları artık Mekke’ye gitmeye çekinir olmuşlardır.

İslam insan haklarından öte kul hakkı kavramını getirmiştir. Sadece güçlünün hakkı değil, zayıf ve aciz kişilerin hakları bile savunulmuştur.

Hz. Ömer: Kamu görevi yaparken kamunun mumunu kullanmıştır.

Şahsi işlerini yaparken kul hakkı yerim korkusuyla kamu mumu yakmamıştır.

Kul hakkı İslam’da büyük günahlardan sayılmıştır.

“Diyarı Fırat’ta bir kurt kapsa koyunu

Adli ilahi gelir de Ömer’den sorar onu”

anlayışı ile Arap kültürünü aynı tutmak insanın aklından birazdan öte çokça zoru olduğunu gösterir.

Biraz insaflı ve sağduyu sahibi olmak gereklidir.

İslam Kur’an kültürüdür.

Kur’an kültürü ırkla ilgili değil inanıp inanmamakla ilgilidir

Sadece Araplar için değil inanan herkes içindir.

Kur’an neden Arapça da Türkçe değil derseniz.

Müsaade ediniz de O’nun kararını Allah versin.

Eğitimin, bilimin, mektebin, medresenin olmadığı bir ortamda

İlk vahyin konusunu “Eğitim-bilim” olarak belirleyen bir anlayışı

Arap kültürüyle eşit görmek cehalet değilse kasıttır.

Nasıl Bir Anayasa

21. yüzyıla girdiğimiz şu günlerde gönül isterdi ki, böyle bir başlık altında tartışma olmasıydı.
Gelişmiş, anayasa ve hukuk meselelerini halletmiş bir devlet olmalıydık. Ne var ki 150 yıldır bu memleket hep anayasa ve hukuk tartışması ile meşgul edilmiş ve bu güne kadar da bir netice alınmamıştır.

1808 Senedi İttifak, 1839 Gülhane Hattı Hümayunu, 1876 Kanuni Esasisi, 1921 ve 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunları 1961 Anayasası ve nihayet 1982 Anayasası bu anayasalarda zaman zaman büyük değişiklikler yapılmıştır.

150 sene içerisinde ABD tek anayasa ile yönetilmiştir. Fransa 11 yazılı anayasa eskitmiştir. İngiltere’nin ise hiç yazılı anayasaları yoktur.

Batı demokrasileri şu ve ya bu şekilde anayasa problemlerini halletmiş durumdadırlar. Acaba bizim bu sorunu halledemeyişimizin sebebi nedir? Bize göre temelde bir yanlışlık vardır. Bu yanlışlığı hep birlikte bulmak zorundayız. Anayasalarımız halktan gelen bir hareketle değil yukarıdan gelen bir hareketle oluşturulmuştur.

1961 ve 1982 Anayasaları millet iradesi dışında yapılmış hatta millete rağmen yapılmış anayasadır. Gerçi her iki anayasanın başlangıç kısmında ” milletin çağrısıyla” ihtilal yapıldığı yazılı ise de böyle bir çağrı duymadık. Madem millet çağırmış neden gündüz ışığında değil de gecenin zifiri karanlığında gelmişler.

12 Mart 1971 öncesi Başbakan Demirel 1961 anayasası için “bu anayasa ile devlet yönetilmez” diyordu. 12 Mart ara rejimi Başbakanı Nihat Erim 1961 Anayasası için “LÜKS” deyimi kullanmıştı.

1982 anayasası için dönemin Yargıtay 1. başkanı ” bu anayasa imalat hatalarıyla doludur. Türkiye 21. yüzyıla bu anayasa ile girmemelidir” demiştir.

Anayasa Mahkemesinin eski ve yeni başkanları da 1982 Anayasasını hiç beğenmediler ve toplumda tartışma yaratacak beyanlarla 1982 Anayasasını tenkit ettiler.

Şu halde bu milletin boyuna, bedenine uygun bir elbiseyi yapacak onun ölçülerini iyi bilen bir terziye ihtiyaç vardır. Gerek 1961 anayasası gerekse 1982 anayasası ölçü alınmadan dikilmiş, sonra vatandaşa giydirilmiş iki elbiseye benzetilebilir. Elbisenin bünyeye uyup uymadığına bakılmamış ve bu elbise giydirilirken vatandaşa sorulmuş 1961 anayasası %60’lık 1982 anayasası % 92’si kabul etmiş ancak tartışmasız hatta aleyhte konuşmanın suç teşkil ettiği bir ortamda elbette ki sağlıklı sonuç alınamazdı.

Anayasanın lehinde konuşmak serbest, aleyhinde konuşmak yasak. 1961 anayasası için bol elbise içinde oynamaya başladık, yakıştırması yapılırken, 1982 anayasası için ” Dar elbise içinde kıpırdayamaz olduk” deniyordu.

Öyle ise yeni anayasa hazırlamak için kurulan komisyon ve yetkiler yeni anayasanın hazırlanma şartlarını, yeni anayasanın özelliklerini iyi tespit etmelidirler.

Mesela Cumhurbaşkanlığı, YÖK, RTÜK, özgürlükler, sendikalar, öğrencilerin siyasi partilere girmeleri, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, egemenlik gibi konularda neler düşünülüyor.

1982 anayasası bu güne kadar tam 13 kez değiştirilmiş ve kevgire dönmüştür. Nerede ise Anayasanın tamamına yakın maddeleri değiştirilmiştir.

Şimdi tarihi bir belge açıklıyorum.

Yıl 1973 Ferit Melen, Cumhurbaşkanı Sunay’ın görev süresinin uzatılmasını Demirel’e önerir.

Demirel cevabı kendi partisinin arşivinde aynen şöyledir.

Mesele kaide ve ilke meselesidir. Hepimiz bugün varız, yarın yokuz, ama devlet var. Var olmaya devam edecek biz değil devlettir.

Devlete kötü gelenekler kazandıramayız. Bir defa bu yol açıldı mı, oraya oturan kalkmaz.

Türkiye bir Cumhurbaşkanını seçemeyecek mi? İki sene sonra seçemeyecek mi üç sene sonra seçemeyecek mi?

O zamana kadar Cumhurbaşkanı anasından doğup büyüyecek mi? Devlete baş olmaya layık kimse, onu bu gün seçeriz.

Bu parlamentoyu mütemadiyen zorlarsak yıpratırız.

Hem sonra üç sene sen otur, sonra ben geleyim durumunu neyle izah edeceksiniz? Cumhurbaşkanı seçemeyen bir parlamento hayatiyetini tümüyle kaybetmiş değil de nedir? Filancanın zamanını uzattık neden denildiği zaman ne cevap vereceğiz? Hikmet Özdemir’in “Devlet Krizi” adlı kitabından

Tarihten şunu öğreniyoruz ki ekonomik ve siyasi gelişmesini hızlı, dengeli ve sağlıklı biçimde yapamayan toplumlarda siyasi rejim ve demokrasi sık sık kesintiye uğramaktadır.

Anayasayı ilişilmez, dokunulmaz, tartışılmaz bir metin olarak kabul etmek yerine, serbest tartışma sonucu oluşturulan, ölçüleri tam alınmış yeni bir elbise ne bol ne dar bünyeye uygun iyi bir terziye diktirmek gerekmektedir.

Bunun içinde; 

a-geniş bir tartışma ortamı oluşturmak,

b-toplumun hemen hemen tüm kesimlerinin görüş birliğine dayanması bu zor ihtimal ancak önemli ölçüde %60-70 konsensüs sağlanmalıdır.

Yeni Anayasanın muhteva bakımından şu özellikleri taşıması düşünülmelidir.  

-Ayrıntıya inmemeli

-Birinci sınıf bir demokrasinin çerçevesini kurmalı

-Temel hak ve özgürlükleri güvence altına almalı

-Herhangi bir ideolojik tercih içermemeli

-Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinden ve üniter yapısından kesinlikle taviz verilmemelidir.

Yeni bir anayasa mutlaka yapılmalıdır, ancak siyasi tavizlerle konuyu saptırmak ve böylesine önemli bir konunun pazarlık meselesi yapılması ileride yeni sorunlar doğurur.

Anayasada kesinlikle başlangıç bölümü olmamalı ve sadece başlangıç olarak ALLAHIN ADIYLA cümlesi yer almalıdır. 1982 Anayasasında olduğu gibi kenar başlıklar Anayasa metninden sayılır mı? Sayılmaz mı? Gibi komik tartışmalara yer verilmemelidir.

Anayasa metni içerisinde kenar başlıklar varsa ki mecburiyetten olmalıdır. Bunlarda Anayasa metnindendir. Bu konuda tartışmak anayasanın ruhuna aykırıdır.

Esasen bu konuyu anayasada, kanunda düzeltmekten fazla bir şey beklememek lazımdır.

Aslolan bir memlekette iyi niyetli ve kaliteli uygulayıcıların olmasıdır.

Çünkü kötü bir kanun iyi ellerde daha az zararlı uygulanabilirken, iyi bir kanun kötü niyetli ellerde büyük haksızlıklara alet edilebilir.

Bugün Türkiye bir hukuk, hak ve adalet devleti haline gelme gayreti içindedir. Zenginliğin, barışın ve sosyal adaletin hüküm sürdüğü bir Türkiye yaratma isteği yine her zaman ki kadar soylu ve her zaman ki kadar geniş biçimde paylaşılan bir istektir. Ama böyle bir Türkiye eski temeller üzerinde yükselemez.

Bu Film Şam Şekeri Stüdyolarında Çekilmiştir

Temel‘e işkenceli sorgu yapmışlar; gıkı çıkmamış. Hücresine kamera koymuşlar; bir de bakmışlar ki kafasını duvara vurup duruyor:

Hatırla oni! Hatırla oni!

Sahi Amerika Irak‘a niçin girmişti? Bayram değil, seyran değil enişte bizi 9 senedir öpüyor. Where is ‘Kıyamet Topu‘ ? Hanimiş ‘Kimyasal Silah‘ ? Nah!

Daha evvel “Tut ki umutlar kadar taze

Yüreğimde bir milyon cenaze” diye şiir notu düşmüştük.

İmdi durum değişti: “Müslüman kanı on çeşit meze

Koca coğrafya canlı cenaze

Bugünlerde ise yat Suriye, kalk Suriye. Yok Humus‘ta tanklar kendi insanlarını tanklamış, yok sınır köylerini köylülerle yakmışlar, yok Esad herkesi pataklamış.

  1. Esad’dan gulyabanî çıkmaz, tipi müsait değil.
  2. Ergenekon’un bir numarasının Beşşar olup olmadığı ancak Şam’da kurulacak Özel Yetkili Mahkeme ile anlaşılabilir.
  3. Suriye’nin iç barışına ve huzuruna muhtelif çap ve ebatta yaptığımız katkının bize yol-su-elektrik olarak döneceğini ummayın, ileride aleyhimize delil olarak kullanılacağını hesaplayın.
  4. Çok değil 2-3 yıl sonra Suriye de bugün olan olayları balık kavanozu dünya hatırlamayacak bile.
  5. Hüseyin diye biri vardı, isminin baş harfi S; her şeyi söylemek mümkün fakat çıkaramıyorum.

Tunus‘ta demokrasi tadından yenmiyor. Mısır‘ da sokaktan stada her yer turfanda demokrasi. Yemen‘de demokratik hava durumu; yeme de yanında yat. Libya‘da petrol petrol ört ki ölem. Kaddafi kulum, Abdülcelil kölem..

Gelgelelim Ahmet Necdet pardon Ahmedinecad‘ın Cumhuriyet başkanlığından İndira

Gandi‘sine;  

‘Malatya’nın karını
Radarla Kürecik’ler
Bekleyelim yarın
Ne görev verecekler’

Alo Adana, aradan çık. Elma dersem çıkma, armut dersem necefli maşrapa.

Zihinleri Esir Alan Bürokratik Kavga

0

Siyasî tarihimiz hakkında biraz bilgisi olan herkes, mevcut siyasî iktidarın “dinî-etnik” muhaliflerin ittifakından oluştuğunu bilir. İslâm’ı farklı yorumlayan ve yıllarca birbirini ağır ifadelerle tanımlayan iki kesimin mücadelesi yeni değildir. “patates çuvalı”, “dinde kavî akılda zayıf”, “ağlayan-ağlatan hoca”, “düzenin uşakları” gibi ifadeleri hatırlamak yeterlidir.

Farklı siyasî tercihleri olan iki kesimi din birleştirememiştir. Fakat “dindarlığı irtica ile özdeşleştirerek PKK terör örgütünden daha tehlikeli olduğunu söyleyen” bürokratik elit, farklı tercihleri ve İslâm anlayışı olan kesimleri birleştirmiştir. Bölge dışı emperyalist güçlerin çıkar ve nüfuz mücadelesinin gereği olarak “Türkiye’nin süper bir güç olduğu bölgede aktif bir rol alması gerektiği” telkinine uygun bir şekilde millî devleti tahrif etme politikası bu süreçte rol oynamıştır. İç ve dış gerekçelerle bir araya gelen “muhalif ittifak”ın çıkar çizgisini takip eden ve kendi çevrelerine imkân ve konum sağlamak için etkin eylemi zorunlu kılan siyaset, anılan ittifakın arasını germeye başlamıştır.

İki kesim arasında üstü örtük kavga, bürokratik mücadele zemininde açığa çıkmıştır. Emniyet, MİT, KCK ve Yargı arasındaki ağda zihinleri esir alan olayların arkasında, tarihî gerilimin iktidar düzlemindeki hesaplaşması yatmaktadır. İktidar olmanın sağladığı nimetleri keşfeden iki kesim, her ne kadar iç içe geçmiş bir görüntü verse de hem toplum hem de devlet konusunda farklı görüşleri benimsedikleri bilinmektedir.

İktidarı ele geçirerek toplumu değiştirmeyi amaçlayan kesimle toplumu değiştirerek devleti ele geçirmeyi amaçlayan kesimin olaylara yaklaşımı arasındaki fark, bürokratik kavgaya zemin oluşturmaktadır. Seçmenin yarısının oyunu almanın anlamı, “toplumsal algının önemli ölçüde değiştiği fikrinin” göstergesi sayılmaktadır. “Doğrudan dinî-siyasî bir modele geçmek için % 65 bir desteğin olması gerektiği fikri”, ikinci kesimde hâkim bir görüştür. Bu nedenle algı kalıbı oluşturma ve bunun araçlarını etkin biçimde kullanma, yöntem olarak benimsenir. Birinci kesim açısından “İktidar her türlü söylemi bozar, önemli olan uzun süreli olarak iktidarı elde tutmaktır. Bir iktidar değişimi devletin reflekslerini yeniden harekete geçirebilir. Böyle bir duruma muhatap olmamak için her halükârda iktidarı korumak şarttır.” Düşük şiddetli gerilimin ardından olayı küçültme ve konuyu gündeme taşıyanları ağır bir dille suçlama arka planda yaşanan gerilimi örtme çabasından başka bir şey değildir.

Siyasî davranışı ve izlenmesi gereken yöntemi belirleyen farklı bakış açıları “devlet içinde devlet” olma tutumunu farklılaştırmaktadır. Daha önceleri sivil alanda fikrî düzeyde yaşanan bu ayrışma, şimdi devlet içinde de yaşanmaktadır. Güç mücadelesinin bürokratik kavgaya dönüşen dili, akıl almaz olaylara ve “yer kapma-üstünlük sağlama girişimlerine” sahne olmaktadır. İnce ve diplomatik dille sürdürülen devleti paylaşma mücadelesinin bürokratik kavga ve gerilim niteliğinde açığa çıkması, siyasî iktidarın temsilcilerini bile hayrete düşürmüştür. Kısa bir soluklanmadan sonra önde gelen temsilcilerin MİT’ten yana tavır koymaları, sorgulamadan muaf tutmak için siyasî ve hukukî kalıpların tümünü bozmaları şimdilik iktidar üzerinden toplumu dönüştürmek isteyenlerin galip olduğuna işaret etmektedir. Fakat bu gelişmenin “bölgesel ve küresel ağlarda” nasıl algılanacağı ve önümüzdeki süreçte hangi politik ve bürokratik hamlelere eşlik edeceği belirsizdir. İktidar olmanın sağladığı çıkar ve nimet, bu gerilimin kapılarını daraltsa da ihtilaf rüzgârının açtığı kapıyı tamamen tamir etmek zor görünmektedir.

“Devlet olma”nın sağladığı güven, uluslararası mahfillerde rol üstlenmenin tahrik ettiği iştah, gücün dönüştürücü diline karşı duyulan hayranlık, kendi din anlayışını bölgesel ve küresel ölçekte tahkim etme tutkusu, geçmişte yaşanan gerilimlerin açtığı yaraların yeniden deşilmesi, zihinleri esir alan bu bürokratik kavgayı açık bir hesaplama evresine taşıyabilir. 

 

Mossad Senaryosunun Düşündürdükleri

MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve ikisi eski 4 MİT üst düzey yetkilisinin Savcılığa ifadeye çağrılmasıyla başlayan süreç ilginç senaryolara sebep olmaya başladı.

“Cemaat ve AKP çatışmasının” açığa çıkmasından bahseden yorumlar, bu çatışmanın aleniyete vurulmasını erken bulan taraflarca çürütülmeye çalışılıyor.

Radikal yazarı Akif Beki, Uçuk olmayan bir MOSSAD senaryosu başlıklı yazısında, Cemaatin yazarları ile ortak bir çıkış noktası bulmanın heyecanı içinde. Önce kendisinin dile getirdiği bir konunun Gülen Cemaatince de dile getirilmesinden hem mutlu, hem de “ben demedim sen önce dedin” kurnazlığı içinde. Akif Beki, hatırlanacağı gibi, Başbakan Erdoğan’a çok yakın, O’nun “canımız ciğerimiz” dediği bir isim ve eski Başbakanlık sözcüsü.

Beki, önce “MİT’e yabancı bir istihbarat servisinin saldırmış olma ihtimaline dikkat çekmişliğim var gerçi. Hakan Fidan’ın, ilk günden itibaren İsrail tarafından hedef tahtasına konulduğunu sıkça yazıp hatırlatmıştım. Bu son olayda da dış mihrakların dahlini gözden kaçırmamıştım” hatırlatmasını yapıyor.

Sonra da Mossad senaryosunun “tüm fikri mülkiyet haklarının, Zaman gazetesinin üç yazarı Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan ve Hüseyin Gülerce’ye ait” olduğunu söylüyor.

Akif Beki, Zaman Gazetesi yazarları ile mutabık olduğu müthiş senaryoyu şöyle sunmakta ve yazısını dehşetengiz bir soruyla bitirmekte:

“MOSSAD, CIA ya da başka bir gizli servis, her kimse, savcıyı manipüle edip yanlış yönlendirmiş olabilir mi?

Zaman yorumcularına göre, pekâlâ mümkün.

Diyorlar ki; ‘Savcı ajan olamayacağına göre, güvenlik sistemimize düşman ajanlarının sızmış olması lazım…’ Benim taslak senaryomdan daha ileri bir tasarım onlarınki.

Bir tek eksiği var, onu da izninizle tamamlıyorum: MİT, polis ve yargıda yabancı casus aramaya başlarsa ne olur?”

Süreci ve yukarıdaki yazıyı değerlendirdiğimizde şu sonuçları çıkarmak mümkün:

  • 1- TaraflarCemaat-AKP çatışması” senaryosunu rafa kaldırılma/ dikkatlerden kaçırma konusunda şimdilik mutabık kalmışlardır.
  • 2- Çatışmanın çıkış noktası olan “özel yetkili savcı” kurban seçilerek daha büyük zayiatın önüne geçilmek istenmektedir: “Savcı Mossad (veya belki de CIA veya başka bir gizli servis) tarafından manipüle edilip, yanlış yönlendirilmiştir.” “Savcı ajan olamayacağına göre, güvenlik sistemimize düşman ajanlarının sızmış olması lazım…”
  • 3- Başbakan Erdoğan MİT Kanununun değiştirilmesini sağladı ve bu suretle “MİT Müsteşarı üzerinden kendisine yönelen saldırıyı” önledi. Cemaat bir adım geri attı. Başbakan son konuşmasında Cemaatle çatışma istemediğini açıkladı. Ancak karşı taraf böyle bir çatışmaya tevessül ederse iktidarını paylaşmayacağını “seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz” cümlesiyle ortaya koydu. Adeta meydan okudu. Dengenin nerede oluşacağı belli değil. Durum şu anda AKP lehine.
  • 4- Güvenlik kuvvetleri ve yargı içinde düşman ajanları olarak tarif edilenleri “MİT aramaya başlarsa” sözü bir nevi tehdit kokmakta. Bazı Cemaat mensuplarının ajan olarak suçlanma ihtimalini çağrıştırmakta. Cümlenin anlamı galiba ‘polis ve yargı üstüne giderse MİT de karşılık verir’ demek. Bu üslup Başbakanın üslubuna çok benziyor.
  • 5- MİT, polis ve yargıda yabancı casus aramaya başlarsa ne olur?” sorusuna lüzum olmasa gerek. Güvenlik güçleri ve yargı içine sızmış casuslar varsa ve onlar savcıları manipüle edebiliyorsa, zaten Hem MİT ve hem de Emniyet kuvvetlerinin tabii görevi, bunları bulmak değil midir?
  • 6- MİT ve Emniyet kuvvetleri hazır bu aramaya başlamışken Ergenekon, Balyoz gibi davalarda çuvallar ve bavullar dolusu belgeyi gönderenleri de ararlar herhalde. Çünkü bu davaların sanıkları da gizli servislerin etkilerinden bahsetmekte idi. Hatta Milli Görüş’ün önemli ismi Oğuzhan Asiltürk bu davaları “Amerikancı olmayanların tasfiyesi” hareketi olarak nitelendirmişti.

Mademki Savcılar ve Mahkemeler “güvenlik ve yargı sistemimize girmiş ajanlar tarafından manipüle edilebiliyor”, bu davalar da en azından bir de bu yönüyle gözden geçiriliverirse iyi olmaz mı?

  • 7- MİT olayında MİT’in terör örgütü kurup yönettiği, müsteşarının da teröristbaşı olduğu suçlaması” aslında bana da mantıklı gelmiyor. “Bölgemizde sıcak gelişmeler yaşanmakta iken MİT’in iç hesaplarla uğraşmasının bir zafiyet oluşturduğuna da katılıyorum.

Ancak bazılarından farklı olarak, eski Genelkurmay Başkanı ve üst rütbeli komutanların terör örgütü üyesi olduklarına dair iddialar da bana mantıklı gelmiyordu. Bölgemizde ki sıcak gelişmeler ve içerideki terör belası varken, Ordumuzun üst komuta kademesinin neredeyse yarısının tutuklu olarak yargılanmasının da böyle bir zafiyet oluşturmadığı söylenebilir mi?

  • 8- İstihbarat işinde “görevin sınırlarını aşmak” konusunda “canları pahasına mücadele eden MİT mensuplarına” tanınması istenen toleransın, “terörle mücadelede görev yapan kahramanlara da” gösterilmemesini nasıl izah edeceksiniz?

 

Sürükleniyoruz (2)

0

 

Yeni kararımız şu:” Humus’un hesabını er geç sormak.” Peki, bunu tek başımıza mı yapacağız, birlikte mi yapacağız? Tek başımıza yapmamız fazla sorunlu görünüyor. Yanımızda mutlaka refiklerimiz olacak. Peki, kim bunlar? Başta ABD, sonra mesela Fransa’ya ne dersiniz ve tabi yanında bizi AB’nin kapısında bekletenler… Ne diyelim, kader utansın.

Dünyanın herhangi bir yerinde katledilen Müslümanların hesabını sormak gibi bir misyon edinen Türkiye, Telafer ve Kerkük katliamlarına niye sessiz kaldı?

Onların hesabını soramazdık, çünkü onu yapanlar, Türk Ordusunun başına çuval geçiren, aba altında gizlediği PKK destekli Kürt kartıyla Türkiye’ye;”ya kırk katır ya kırk satır” seçeneği sunan ABD ve yandaşı AB ve İsrail… Ve ABD stratejik ortağımız!..

ABD’nin, Türkiye ve bölge üstündeki planları hiç bitmedi; 1960 ihtilali, Menderes’in idamı, sağ-sol çatışmaları, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, PKK, Türkiye’nin ekonomik iflası vs. parmağının olmadığı yer yok.

Bölgemizde Afganistan ile başlayan, Irak ile köklenen, Tunus, Mısır, Libya, Yemen ile devam eden ve Suriye kapılarına dayanan ABD-İsrail planlarının asıl hedefinde İran var.

İran, ABD’ye biat etmedikçe bu plan işlemeye devam edecek ve Türkiye eninde sonunda Libya’da olduğu gibi İran işine bulaştırılacak.

Müslümanlar arasında mezhep savaşları başlatılacak ve İran’daki Azeri Türkleri ayaklandırılacak. Ayaklanan Azerileri bastırmaya kalkan İran’a Türkiye’nin de içinde olduğu dış güçler önceki örneklerinde olduğu gibi saldıracak.

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in; “Halklarımızı ebedi düşman yapmayalım, bu yükü gelecek nesillere taşıtmayalım” diyerek İran’a yaptığı dostluk çağrısı dahi İran’a yapılacak harekâtın alt yapısını oluşturmaya ve dünya kamuoyunu kedi taraflarına çekmeye yöneliktir.

ABD’nin dümen suyundaki BOP maceramızın sonu oldukça kanlı bitecek. Saflar netleşiyor.

ABD, AB, İsrail, Arap Birliği ve Türkiye karşısında; Suriye, İran, Rusya ve Çin bloğu oluşmuş durumda.

Rusya’nın Akdeniz’deki tek üssü Suriye’nin Lâskîye kentinde. ABD istedi diye Rusya bu üsten asla vazgeçemez.

MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç paşa’nın, ABD’nin dayatmaları karşısında; Türkiye, İran, Rusya ve Çin bloğunda yer almayı stratejileri arasına almalıdır önerisinin kopardığı fırtınayı ve Cumhurbaşkanı Nejdet Sezer’in Suriye ilgisini şimdi daha iyi anlıyorum.

Sayın Erdoğan’ın, Hatay’da Suriye ile ortak yapılacak ‘Dostluk Barajının’ temel atma töreninde;

“Buradan İstanbul’a, Suriye’ye ve Filistin’e uzanan kaleler var. Bu kaleler, insanları Haçlılardan korumak için yapıldı. Kardeşler arasında mayınlı arazi olmaz” demesini ve yüksek düzeyli stratejik konseyin ilkini Suriye’de düzenlediklerinden bahisle Esad’a sahip çıkmasını ve ortak bakanlar kurulu toplamasını ve Suriye ile karşılıklı vizelerin kaldırılmasını devlet politikamızın devamı olarak algılıyorum ama kardeşliğimizin Habil ve Kabil kardeşliğine dönüşmesini anlayamıyorum.

Libya’da Kaddafi ile olan ilişkimizin benzerini şimdi Suriye ve Esad’a karşı oluşturuyoruz.

Elini tutup sarıldığımızın canına kasteder olduk. Sanki içimize cin kaçtı, bir gün kendimiz oluyoruz ertesi gün başkası…

Böyle böyle bir girdaba, bir kan denizine sürükleniyoruz.

Türkiye, kırk katır ve kırk satırlı iki seçenekten birini seçmek zorunda bırakılıyor ve biz bir üçüncü yol bulamıyoruz. Aslında o yol var; başka devletlerin iç işlerine karışmamak ve maalesef mümkün olamıyor ve bu beni Türkiye’nin geleceği adına korkutuyor. İnşallah yanılırım. (son)

Balkan Türklerinin Mensubiyet(Sizlik) Şuuru

 

Balkan Türkleri; Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun idari olarak Rumeli adını verdiği coğrafyada yaşamış ve halen de yaşayan insanlarımıza verdiğimiz isimdir.

Türk tarihinde, Balkan coğrafyası ve üzerinde yaşayan insanlarımız çok talihsiz ve kadersiz günler yaşamıştır.

Zulüm, kan, gözyaşı, tecavüz, sürgün, göç, katliam ve soykırım; Balkan Türklerinin başına gelenlerden sadece bazılarıdır.

Tarihçi olarak değer verdiğim bir uzman arkadaşım, tarih boyunca Türklerin üzerinden en az otuz kere, milletimizi silindir gibi ezen dalgaların geçtiğini bundan dolayı halen “Türküm” diyen insanlar kaldıysa, buna şükretmemiz gerektiğini söyler durur. Ben bunu Balkan Türkleri için en az iki misli daha artırmak isterim.

Bu kadar çok, üzerinden silindir geçen insanların günümüzde “Türk’üm” veya “Balkan Türkü’yüm” diyerek kendilerini tanımlamalarını da çok anlamlı bulurum. Türk Milleti kavramı ve şuurunun günümüze yansımasının doğuşu da, Balkanlarda ve Balkan Türkleri arasında vücud bulduğu birçok tarihçinin ittifak ettikleri dikkat çekici bir noktadır.

Ancak bugün Balkan Türkleri olarak nitelendirebileceğimiz ve kendini Balkanlı, Rumelili ve Trakyalı addeden insanlarımızın, lafzı olarak bir mensubiyet içinde olduklarını ifade etselerde, aslında bunun şuurunda olarak hareket etmediklerini görüyoruz. Yani bilinen ve kabul edilenin aksine Balkanlı, Rumeli ve Trakyalı olarak kabul ettiğimiz ve adına kısaca Balkan Türkü dediğimiz insanlarda mensubiyet şuurunun çok zayıf olduğunu söylemek mümkündür.

Eğer bir toprağa, inanca, kültüre ve fikre şuurlu bir yöneliş yoksa, varlığı dayandırdığınız noktada yani konumuz olan Balkan Türklüğünde bir aşınma ve erime var demektir.

Bunun en büyük delili, Balkan Türklerinin varlıklarını Balkanlarda sürdürmek için ölüm dahil birçok şeyi göz önüne almayarak, yönlerini Türkiye’ye çevirip, Anadolu’ya kolayca göç etmeleridir.

Günümüzde aynı anlayışı, Türkiye’nin ve Türk Milletinin karşılaştığı sorunlara karşı duyarlık göstermeyerek devam ettirmeleri de söylediklerimize bir delil teşkil etmektedir. Ve bu konu bilim adamlarınca bir araştırma konusu yapılmalıdır.

Bu nedenle, Türkiye üzerindeki etkileri sıfırlanan Balkan Türklerinin, genel anlamda şuurlu ve duyarlı bir mensubiyet anlayışının olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durum; karşılaştığımız meseleler karşısında Türk Milletinin idrak ve şuur noksanlığı içinde bulunmasını da tetikleyen bir nedendir.

Balkan Türkleri üzerilerinde yapılan psikolojik, kültürel ve sosyolojik çalışmalardan çok yüksek dozda etkilenmiş ve bu kara propagandaların yoğun etkisine boyun eğmişlerdir.

Dün Balkanları Türklerden ve bugün de Türkiye’yi Türklerden arındırma projesi; Balkan Türklerinin mensubiyet şuursuzluğu sayesinde hem Balkanlarda hem de Türkiye’de şaha kalkmış bir hale gelmiştir.

Düne kadar sınırların olmadığı Balkanlar’da haritalar üzerinde çizilen hayali çizgiler; öncelikle Balkan Türkleri’nin kafasında etkili olmuş ve birbirlerine yabancılaşmaya ve birbirlerini ötekileştirmeye başlamışlardır. Batı Trakyalı, Makedonyalı, Kosovalı, Bulgaristanlı, Bosnalı gibi. Bu yetmemiş Kırcaalili, Deliormanlı, İskeçeli, Gümülcineli, Üsküplü, Gostivarlı, Priştineli, Prizrenli vs. gibi sınırlar; akıllara ve ruhlara yerleşmiştir. Ve böylece fiziken, ruhen, inanç, kültürel ve sosyolojik olarak birbirine yakın olanlar, kapı komşu olsalar bile birbirlerine yabancılaşmışlardır.

Bu nedenle birbirinden süratle uzaklaşan Balkan Türkleri bu sayede gün geçtikçe insani, toplumsal ve milli değerlerden de kopmaktadır.

Bu değerlendirmelerimi, ne kadar ağır olursa olsun “tabak sevdiği deriyi yerden yere vururmuş”  misali değerlendirin. Böyle benzer tespitlerimi daha önce Ankara Belediye Başkanlığı görevinde de bulunmuş Razgradlı eski milletvekili ve bakan Ali Dinçer’in cenazesinden sonrada yapmıştım. Kimseden bir ses çıkmamıştı.

Şimdide tabutu ay yıldızlı bayrağı sarılı 1989 göçmeni Deliormanlı Gültekin Karaman’ın ardından yazıyorum.

Rahmetli Karaman; üç ay nezarethanede kaldığı Razgrad’da ömür boyu sürecek bir rahatsızlıkla böbreklerinden hastalanmış ve ardından yıllarca yattığı Belene’den onu 53 yaşında ölüme götüren nedeni meçhul(!) bir meret ile çıkmıştı. Ancak bunlar onu yıldırmadı ve ben şahidim ki; son nefesine kadar Balkan Türklüğü için mücadele etti. Peki cenazesine gösterilen vefasızlık neyin nesiydi? Neredeydi hemşerileri? Sadece kendi başkanlığını yürüttüğü derneğin 6000 üyesi vardı. Dernek önünde yapılan törende, çoğunluğu ailesi olmak üzere ancak 100 kişi bulunuyordu. Gerçi biz dört milyon Balkanlı, Rumelili, Trakyalının yaşadığı İstanbul’da 1989 Zorunlu Göçü’nü tel’in yürüyüşünde 1000 kişiyi zor toplamıştık. Hem de üstelik İstanbul’da en az yüzbin 1989 göçmeni Bulgaristan Türkü yaşamasına rağmen. Ya Atatürk’ün Selanik’teki evinin yakınına dikilen Pontus Soykırım Anıtı’nı protesto ederken ve de bildiriyi ben okurken topu topuna beş kişi olmamıza ne demeli? Hangi birini yazayım?

Hadi ölümün peşinden bir vefa göstermiyorsunuz! Bir sanatçımızı destekleyerek kültürümüzü de mi yaşatamıyorsunuz? İşiniz düştümü STK’ların kapısını aşındırıyorsunuz da peki niye örgütlü mücadeleden kaçıyorsunuz? Şimdi örneğin Kosova’nın 4. kuruluş yıldönümünü;  çalgılı, sazlı, tepinmeli kutlamaya hazırlanıyorsunuz da, Balkan Savaşlarının 100.yılında kaybettiğimiz bu toprakları ve 1.5 milyon insanımızı hatırlamak ve üstü örtülen bu konuyu Türk ve dünya kamuoyunun önüne getirmek için ne yapıyorsunuz? Bu nasıl bir idrak ve şuur anlamakta çok zorlanıyorum.

Mücahidinin arkasından vefa göstermeyen, sanatçısını destekleyerek kültürünü yaşatmayan, milli ve manevi değerlerinden uzaklaşan ve daima nefsini öne çıkartan bir anlayışın mensubiyet şuurundan (!) bahsediyorum. Bu mesele üzerinde çok şey söylenir ama ben kendi kendime “Utan be Özcan, utan” diye sesleneyim. Bu bana yeter de artar…

Ama, Hafız ve Şair

 

1940’tan sonra yirmi yıl içinde en önemli hastalıkların başında trahom, sıtma ve verem(tüberküloz) gelirdi. Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın İstanbul’u almak üzere başlattığı sefere yol üzerindeki Şam, Halep, Kilis, Gaziantep’i işgali sırasında trahom hastalığının askerleri tarafından yayıldığı bilinir. Kanser gibi ürküten hastalıklardı bunlar. Sözkonusu hastalıklarla mücadele için kamu ve sivil alanda çok sayıda örgütlenme olmuştu. Özellikle verem hastalığıyla alakalı Yeşilçam çok sayıda prodüksiyon üretmiş, romanlar yazılmış, besteler yapılmıştır.

Kentlerde bu amaçla kurulmuş dispanserler mevcuttu. İlk tedavi orada yapılırdı. Trahom için gözlere ilaç damlatılırdı. Ancak trahom hızla ilerledi ve çok sayıda insanın görme özelliğini kaybettirdi. Fakat görmeyen o genç insanlar toplumdan ve hayattan hiç bir zaman kopmadılar. Mesela “Körler Çarşısı”nda bütün esnaf “ama” idi, yani görme özürlüydü bunlar. Hafız Ahmet kamıştan hasır ve kendir örerdi, Hafız Mustafa sakalık yapar, eşeğiyle kaynak sular taşırdı evlere, Hafız Ali eski otomobil lastiğinden kova üretirdi. Tümü hafızlık eğitimi almış ve bir Osmanlı geleneği olan Ahiliği yerine getiriyorlardı. Mutluydular, aileleri vardı, çoluk çocuklarını okutarak eğitimlerine yardımcı oluyorlardı.

Yurtdışına Kaçış ve Ötesi

Sesi ve hafızası daha güçlü olan bir kısım amalar ise dini eğitim alarak bu konuda uzmanlaşıyorlardı. O yıllarda dini eğitim örtülü olarak yapıldığından ya kaçak, ya da yurtdışında böyle bir hizmete kucak açıyorlardı. En çok da eski cihan devleti Osmanlı’nın örnek şehirleri olan İstanbul ve Bursa gibi Bağdat, Şam, Kahire, Trablus ve Tunus medreseleri bu kaçak hafızlara eğitim veriyordu. Ama talebeler Arapça, Farsça, fıkıh, tefsir hadis, kelam, kıraat, edebiyat öğreniyorlardı. Kaçak olarak yurtdışına giden bu ama gençler, yine kaçak olarak Türkiye’ye dönüyordu. Ülkelerine dönen hafızlar eğitimlerini memleketlerinde de sürdürüyorlardı.

Hafız Kamil’in de en önemli hocası nakşibendi tekkesi şeyhi Şeyh Mehmet Vakıf Efendiydi. Sonra Kasapzade Sabit Hoca ve Kara Durmuş Efendi’den de nahif ve lügat ilimlerini öğrenmiş. Başta Suphe-i Sübyan ve Tuhfe gibi lügatlerin ezberinde olduğunu bilirdik. Cevahir’in de 1300 beytinin tümü belleğindeydi. Bir müddet işsiz kalsa da, halkın dine olan duyarlılığından bazı evlerde ve açık camilerde hatim indiriyor, mevlit okuyor, Kur’an-ı Kerim öğretiyordu. Geçimlerini önceleri bu şekilde karşıladı, sonra yönetimlerin dine olan tavrında biraz gevşeme olunca hafızlar cami ve mescidlere imam, müezzin ve kayyum atandılar, Kur’an kurslarına öğretmen oldular. Tümüne yakınının hiç bir sosyal güvencesi yoktu. Öyleki Ramazan ayında önemli bir bölümü başkent Ankara’ya giderek bir ay boyunca hatim indirirlerdi bazı kişi ve kuruluşların talebiyle.

Gündemi Yorumlayan Bir Aydın

İşte bu kahramanlardan biri de Kilisli Hafız Kamil Kıdeyş’di. Kendisini yakından tanıma fırsatım oldu. Oğlu İsmail İlmi Kıdeyş sınıf arkadaşımdı. Evlerimize sık sık gider, birlikte ders çalışırdık. Hafız Kamil Sebilürreşad ve Serdengeçti dergilerine ve Tercüman gazetesine aboneydi. Bir Kadircan Kaflı tiryakisiydi ayrıca. Son Havadis’ten Mümtaz Faik ve Adviye Fenik ile Orhan Seyfi Orhon, Milliyet’ten ise Peyami Safa ve Burhan Felek’in iyi birer okuyucusu yani okutucusuydu. Bu mecmua ve gazetelerin haber ve köşe yazılarını ya çocuklarına veya evine gittiğimizde bizlere okuturdu. Yorum yapardı yazılardan. Etkilenirdik.

Bir Ses ve Bir Nefes Sonrasında

Çoğu zaman radyosu açık olurdu,  her rastladığımda Türk Sanat Musikisi dinlediğine şahit olmuşumdur. Bizi de bilgilendirirdi solistler okurken “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey.. güzel bir şarkı.. Sadi Hoşses’in..” Belki de bir orta mektep talebesinin duyduğu ilk bestekar ismiydi bizler için. “İstanbul şen gönüller yatağı” diye bir solist şarkıya başladığında “Bu şarkı komşumuzun, Dr. Alaattin Yavaşca’nın. Kendisi hekim ama aynı zamanda bestekardır da.” derken gözlerinin içi güler, kendine de adeta pay ayırırdı. Komşu olmanın ayrıcalığını yaşardı. Radyonun ajans haberlerini de hiç kaçırmazdı.

Bir Mehmet Akif Ersoy hayranıydı. Tüm Safahat lügatler gibi ezberindeydi. Her gelişme karşısında muhataplarına Akif’ten bir dize ile cevap verirdi. Hele Mehmet Akif’in şiirinden bestelenmiş “Ezelden aşinanım ben..”i kendisi de bizzat söylerdi. Kullandığı Türkçe okumamızı, şiiri ve şarkıyı sevmemize yeter de artardı bile. Bazen okuduğu şiirlerin şairini sorardı bize. Lisede edebiyat okuyoruz ya, kibar kibar imtihan ederdi Fuzuli’nin Su Kasidesi’nde olduğu gibi. Bilmediğimiz kelimelerin manasını sormaz, bizzat açıklar ve izahı sözkonusu şiiri daha fazla sevmemize neden olurdu.

Sessiz Gemi’deki Gibi Fikr et o günü

Günün birinde “Fikr et o günü kendini omuz üstü tutarlar/ Pay aldı hayattan diye emvate(ölüler) katarlar/ Fikr et o günü derdini bilmez de tabipler/ Verdikleri macuna ya tedbire çatarlar/Fikr et o günü bol ecir almak tamaıyla(sevap)/ Eş dost birikip üstüne taş toprak atarlar/ Fikr et o günü sevdiğin en nazlı evinle/ Hep malını haraç mezat ağyara(düşman) satarlar” diyerek bir şiir okudu. Sonra bunun kalıbını sordu. Aruz ile yazılmış bir şiirdi hemen anlamıştı bütün arkadaşlarımız. Kalıbını da bulduk. Ancak merakımız bu şiirin yazarını  öğrenmekti. Hepimiz Mehmet Akif Ersoy diye hatırlatsak da, birkaç arkadaşımız “Sessiz Gemi”den esinlenerek “Yahya Kemal “dedi. Ölümü anlatıyordu dizeler.

Hiç birimiz bilememiştik. Bu şiirin şairi Hafız Kamil Kıdeyş’ti. Çok hoşumuza gitmişti, bir şair ile tanışmıştık, demek şairler böyle oluyor diye de aklımızdan geçmedi değil. Daha sonra her gittiğimizde bize Hafız Kamil şiirlerini okumaya başladı Safahat ile birlikte. Zaten çoğu da hafız olan bütün talebeleri, bu şiirleri biliyordu.

Bir Edebiyat Geleneği

Kendisine özellikle nefsine ders veren şiirlerinin yanında o yıllarda katliam yapan Suriye diktatörü Hafız Esad’a da seslenmişti “Bırak sapıklığı bırak/Edersin ateşi durak/ Mezalimden ol ırak/Macarlara ne etti bak/ Eli çekiç, dili orak”

Bir alim Hocası Baytazzade Mehmet Vakıf Efendi’nin ölümüne tarih düşmüştü şiiriyle. Bir usta esnaf Kelleci Mecit Usta’yı hatırlattı yeni nesillere, Rum mezaliminden etkilenerek Kıbrıs Gazeli yazmıştı. Mehmet Akif’e Hasret’inde “Gönüller o şiir imamına uyar/Uyar saba(altüst olmak), Muhammed Akif’i uyar/ Şiirleri bütün cemaati uyardı/ Uyar saba, Muhammed Akif’i uyar” diyordu.

Sadece tahmisleri değil, kente borularla evlere Narlıca suyunun gelişini, il olma arzusunu halkın,  Fatma Atik Camii’ne, kesik minare’ye hitabetini edebiyat geleneğimizden yola çıkarak dizelere dökmüştü.

Hafız Kamil Kıdeyş bir sorun karşısında kendisine gelenlere “Bir kitaba bakalım, ne diyecek”i çok iyi bilen fazıl, alim bir insandı şairliğinin yanında. Günlük gelişmeleri yakından takip eden, yorumlayan bir entelektüeldi, bir aydınlık insandı. Hep Kur’an’dan almış dersini, gönül gözüyle resmetmiş, arif biri olarak sağduyusunu yansıtmıştır. Hem sohbetlerinde, hem manzumelerinde hikmet aramak yanlış olmaz. Fakat hep derslerini kendi nefsine vermiş bir bilge kişidir Hafız Kamil. Öyle ki taşrada bir kentin, bir dönemin bilgi ve belgesini de manzumeleriyle kayıt altına almıştır.

Bazı manzumelerinde divan edebiyatının özgün ifadesini de bulmak mümkündür. Bir örnek vermek gerekirse “İlmü irfanım evet din ile imanım hep/Mezhebim ile zehab-ı zehebim de nurdur” Zehab bir fikre uyma, zeheb altın anlamındadır.

Oğlu Okuduğu Eserden Tutuklanıyor

Hafız Kamil Kıdeyş’in bütün kültürü duyduklarına dayanır. Sesi güzeldi, hafızası ise kuvvetliydi. Şiirlerinin tümü ezberindeydi. Öğrencileri de ezberlemişti. İşte bundan dolayı bu manzumeler günümüze kadar gelmiştir.

Son yıllarını felçli olarak geçirdi. Ancak iç aydınlığından hiç bir şey kaybetmedi, şükrünü eda etmekten geri kalmadı. “Bir sakat deyip horlama Kamil’i/ Gün gelir felç kaçar, yürük at sürçer” diyerek acılarını hiç dert edinmemiştir, sabretmiştir. Hep nura talip olmuştur. Şöyle diyor dizelerinde “Rabbim Allah-ü veli, müntesebim de nurdur/Hakk’a binlerce şükür, müktesebim de nurdur”

27 Mayıs Askeri darbesinde 18 yaşındaki lise talebesi oğlu İsmail İlmi ve talebesi Şair Nihat Ferah okuduğu dini kitaplardan dolayı tutuklandığında üzülmüştü, yine teselliyi manzumesinde bulmuştu “Ne yazık şerefimi suç sayar ehl-i zülumat/ Tavsiyem onlar için ruz-ü şebim de nurdur”

Hafız Kamil şöyle diyordu tutuklamaya “Oğlum İlmi’ye bu derslerde büyük pay olacak/İki ay ile onsekizin tam olacak/İftira salgını var yavrum uzaklaş burdan/Dememiş miydi baban göz kamaşırken nurdan”

Divan-I Kamil Safalar Getirdin

Hafız Kamil Hocaefendi’nin talabeleri biraraya gelerek öğretmenlerinin şiirlerini okuyarak yazıya dökmüşler. Bir de bakmışlar ki bir divan olacak kadar hacimli bir çalışma ortaya çıkmış. Bir başka hafız, damadı Abdurrahman Sinanoğlu sponsor olmuş “Divan-ı Kamil” Adım Kitaptan yayınlanmış. Pek sevindim doğrusu. Şairler Nihat Ferah, Hasan Şahmaranoğlu, Prof. Dr. Nurullah Çetin, sesiyle bütün makamların ve dizelerin üstesinden gelen Durmuş Çarpın Hocaefendi,  bir başka hafız muallim Muzaffer Patlakoğlu, Yazarlar Mehmet Çetin, Mahmut Kaçarlar ve torunu İsmail Rıfkı Kıdeyş katkı vermiş eser neşredilerek kütüphanelerimize girmiş, raflarda yerini almış internete inat. Divan-ı Kamil hoş geldin!.