16.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1117

Aç Canavara Muhabbet

“Her insan, kendi vücudunun mahvolması ile müteellim (elemli) olduğu gibi, hanesinin harab olması ile de elem çekiyor. Ve vatanının bozulması ile gayet müteessir (üzüntülü) oluyor. (Hele) tamamen mahvolmasını düşünmesi, manevi bir Cehennem gibi ruhunu ve vicdanını yandırıyor.

“İşte, aklı başında her bir adam ruhsuz, kalbsiz, akılsız olmamak şartiyle bilecek ki:” (Said Nursi, Emirdağ Lahikası  I-II,  Envar Neşriyat, İstanbul- 1992, Emirdağ II, s.120)

Vatan hükmünde olan ev, herkesindir. Aile fertlerinden birinin bir odayı, sırf kendine mal ederek, diğerleriyle irtibat ve ilişkiye son vermesi, öbürünün başka bir köşeyi gözüne kestirmesi, aile reisinin harekete geçmesine yol açar ve bu duruma dur diyerek, olaya el koyar.

Güneş’e sahiplenmek gibi, evin tümüne malik olmak  varken, böyle bir hareketle tamamından mahrum kalacağını düşünmemek neyse, vatanı da bu şekilde parsellemeye kalkışmak aynı şeydir.     Oysa Güneş hepimizin olduğu, hepimize yettiği, hepimizin istediği şekilde tasarrufa imkan verdiği halde, bu hür ve keyfi faydalanış, her ferd için mümkün iken, yersiz ve faidesiz davranış biçimleri sergilemek akıl karı mıdır?

(Üstelik) PKK’nın katliamları halkı bezdirmiş. İnanın artık halk kendisi eline silahı alıp örgütçü avına çıkar olmuş. PKK psikolojikman düşmüşken. Askerlerin bilinçli bir şekilde, PKK üzerine gitmesiyle onu çökertmiş, halkı da kazanmış. – Çünkü halk PKK’nın korkusundan ne yapacağını şaşırmıştı. Desteklemese öldürülüyordu! –  Örgüt -sayı önemli değil- psikolojik olarak kaybetmişken. Halkın yanında orduya laf etmek, PKK’yı övmeye kalkmak büyük tepki doğururken. Devlete büyük bir bağlılık görülürken. Örgütte belli bir yeri olan en eski örgüt elemanları bile, bu savaşın niçin yapıldığını hala anlamış değilken, teorik olarak var olan ideolojinin pratiğine bakıldığında teoriyle hiçbir ilgisi bulunmadığı ortaya çıkmış, ölen ve öldürenler ve kaybedenler aynı millet olduğu anlaşılmışken. Öcalan’la konuşmak istenilmesi, bölge halkının moralini bozarken. (Ürperten İtiraflar, – PKK komutanı Sami Demirkıran’la yapılan – Röportaj: Arslan Tekin, Türkiye, 15 Eylül 1996)

“Kan üzerine politika PKK’nın sonunu getirmişken, halk hem PKK’nın kan dökücülüğü, hem de ordunun kararlı tutumu sebebiyle devletin yanında yer alıyorken.” (a. g. röportaj, Türkiye, 16 Eylül 1996)

PKK’nın dinsiz, marksist bir örgüt olduğu anlaşılmışken, bölgede  -son dönemlerde-  PKK’ya katılma oranı Batı’ya göre çok düşmüşken. PKK bölge halkının temsilcisi değilken, PKK ile dolaylı da olsa bir masaya oturma, iç savaş çıkmasıyla eş anlamlıyken. (Kısaca vaziyet bu merkezdeyken) siyasilerin PKK ile mücadelenin metodunu açık bir şekilde belirleyememeleri! Kiminin de diyalog kurmaya kalkışması! Siz PKK’yı çökertmişken devlet yetkililerinden (bazıları) çıkıp da örgütle anlaşma yolu araması! Öcalan’ı dinleyenlerin hepsi siyasi çözümcü olurken! Öcalan propaganda amaçlı konuştuğu halde, bizim  ‘Siyasi çözümcü’  gazetecilerimizin de hayran hayran onu dinlemeleri! (a. g. röportaj, Türkiye, 15 – 16 Eylül 1996)
“CHP Bahçelievler, Bağcılar, Bakırköy ve Güngören ilçe teşkilatlarının düzenlediği  ‘Kürt Sorununa Barışçıl Çözüm’  panelinde, Türkiye’nin  Apo’yu muhatap kabul etmesi(nin istenmesi)!     “Terörle Mücadele Yasası’nın 8. Maddesinin değiştirilmesi konusunda CHP(nin)…’Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’nü tartışmaya açmak (istemesi)!

“Son CHP kurultayında,  ‘Kürt Mes’elesi’nin bütün parti örgütlerinde tartışılmasının, Olağanüstü Hal’in,  Bölge Valiliği’nin, Koruculuk Sistemi’nin kaldırılmasının, Özel Tim’in yerleşim birimlerinden uzaklaştırılmasının istenmesi, …Kurultayda kabul edilerek, Genel Başkan Yardımcısı tarafından okunan Kürt Bildirgesi’ndeki  ‘Türkiye, yıllardır uyguladığı(!) inkarcı, baskıcı politikayı bıraksın ve Kürt varlığına eşit haklar ve şartlar tanısın’ ifadesinin yer alması!” (Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Türkiye, 18 Eylül 1995.)

 (Nitekim) CHP kurultayında konuşan Sayın Karayalçın: “Çok yanlış işler yaptık!” demiştir.-a.g. makale-

261

Medya ve sol derneklerin  ‘gerilla’  kavramına romantizm katarak gençlerin kendilerini  ‘Che Guavera’  gibi görmelerini sağlayarak, PKK’ya Batı’dan katılmalarda büyük rol oynamaları! (Ürperten  İtiraflar, Röportaj: Arslan Tekin, Türkiye 16 Eylül 1996.)

-Bu hissiyatla dağa çıkanların, dağda otel arar(!) hale gelmeleri…(a. g. röportaj)

Sık sık   “Demokratik çözüm ve barışçı çözüm gibi safsataların” (Altemur Kılıç, Türkiye, 21 Eylül 1996) ileri sürülmesi!

PKK halk desteğini yitirmişken, devlet yetkililerinin sorumsuz hareketleri, örgütle anlaşma zemini aramaları, bazı basın – yayın organlarının PKK’nın çıkarına hizmet eden yayınları. Aşiret reislerini ve halkı dinlemek gerekirken PKK’nın muhatap alınması! Ki bunun halkın karşı çıkarak iç savaş çıkmasına sebebiyet vereceği muhtemelken, PKK ile masaya oturmak gibi şeyler konuşulması, onları cesaretlendirerek, yeniden saldırıya geçmelerine imkan tanımakta  ve maalesef onlara güven vermekte (ve bu da tabiatiyle) halkın moralini bozmaktadır. (Ürperten İtiraflar, Röportaj: Arslan Tekin, Türkiye, 15 – 16 Eylül 1996)

Velhasıl, bu tarz sözler sarfetmek, pişmiş aşa su dökmekten farksız olup, insan onlara karşı, ister istemez  “Gölge etmeyin başka ihsan istemez!”  demekten kendini alamıyor.

Halbuki mes’elenin hakikatini  ve Doğu Sorunu’nun gerçek yüzünü eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez, Van’ın Bostaniçi beldesinde göçmen vatandaşlar için tespit edilen 258 adet konutun temel atma töreninde yaptığı konuşmada şöyle dile getirir:

(Evet) “Güneydoğu’da bir sorun vardır. Ama bu sorun, bir Kürt sorunu, PKK sorunu değildir. Bu bölgede görülen sorunlar, Karadeniz’de, Orta Anadolu’da, Ege’de ve Akdeniz’de de vardır. Bu bölgenin ihtiyacı Kürtçe televizyon ya da eğitim değildir. Bu bölgenin en önemli ihtiyacı aş, iş ve tapudur.” (İkinisan, 24 Eylül 1996)

Güngörmüş, arif halkımızdan birinin terörü teşhisi ise harikulade: “Erzurum’a doğru yol alıyoruz…Başında beyaz poşusu, nur yüzlü bir dedeyi köyüne kadar götürüyoruz. Sohbet yöreden, terörden ve PKK’dan açılıyor. Kürt vatandaşımız, PKK terörü için şu ifadeyi kullanıyor: ‘Ermeniler intikam alıyor! Bu topraklarda yaşıyorlardı. Yine bu topraklarda gözleri var!’ İrkiliyoruz.” (İdris Gürsoy, Zaman, 27 Kasım 1996)

“Vehham (çok vehimli) olmamalıyız. Korkmakla (vatan) rüşvet verilmez.” (Bediüzzaman Said Nursi, Sünuhat – Tuluat – İşarat, Gaye Matbaası, Ankara – 1976 s.35)

“Bilirsiniz ki, ebedi düşmanlarınız ve hasımlarınız (Vatanın birliğini) tahrip ediyorlar. Öyle ise, zaruri vazifeniz (birlik ve dirliği) ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. (Bunda gevşeklik ve çekingenlik) zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez (durdurmaz), teşci’ eder (cesaretlendirir).” (Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Envar Neşriyat, İstanbul – 1994 s.102)

“Canavar bir hayvana karşı kendini zaif göstermek, onu hücuma teşci’ ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecavüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız (uyanık) davranmalı, ta dostların lakaytlıklarından ve gafletlerinden, (bölücülük) taraftarları istifade etmesinler.” (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul – 1993, s. 361)

Hasıl-ı kelam: “Aç canavara karşı tahabbüb (muhabbet) merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.” (Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sinan Matbaası İstanbul-1960, s. 106)

Öyleyse: “Havf (korkman) ve za’fın beyhude, hem senin aleyhinde, te’sirat-ı harici teşci’ eder, celbeder.

“Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat (zaruret) mazarrat-ı mevhume (vehmi bir zarar) için feda edilmez. Sana lazım hareket, netice Allah’ındır.” (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Envar Neşriyat, İstanbul-1996, s. 718)  

 

262-264

 

 

 

 

 

Biat Kültürü mü, Eleştirel Bağımsız Düşünce mi İyi?

GERÇEK BİR BİLİM ADAMI: Kürsüde konferans veren hoca Prof. Dr. Mehmet Kaplan‘dı. 1975 civarıydı, Kubbealtı Cemiyeti‘nin her hafta düzenlediği konferanslardan biriydi. Milliyetçi ve muhafazakâr görüşe sahip öğrencilerin sıkça gittiği bu konferanslar çok önemli bilim, sanat ve siyaset adamlarını dinlediğimiz, ciltlerce kitaptan edinemeyeceğimiz kadar bilgiyi edindiğimiz faaliyetlerden idi.

Türk edebiyatı ve fikir hayatı için çok önemli hizmetleri geçmiş büyük hoca Prof. Dr. Mehmet Kaplan (1915-1986), konuşması esnasında Ziya Gökalp’i bir hususta tenkit eden sözler söylemişti. Konuşmanın sonunda milliyetçi gençlerden biri, “Siz nasıl Ziya Gökalp’i eleştirirsiniz, O’nun yazdıklarını hangi hakla ve hangi cüretle tenkit edebiliyorsunuz, haddinizi aşmayın” tarzı ağır sözlerle itham ettikten sonra Hoca’nın, Ziya Gökalp’in eleştirdiği sözlerine başka bir açıdan yaklaşarak, aslında Hoca’nın Ziya Gökalp’in bu sözlerini yanlış değerlendirdiğini savunan açıklamalar yaptı.

Rahmetli Prof. Dr. Kaplan‘ın, bu sert çıkışa karşılık, oldukça sakin bir ses tonuyla söyledikleri benim hayat boyunca unutamayacağım bir ders niteliğinde idi.

“Evladım, öncelikle bilmeni isterim ki Ziya Gökalp benim için Türk fikir hayatına çok ciddi katkıları olmuş, Cumhuriyeti kuranların fikri altyapısına tesirli olmuş çok önemli ve saygıdeğer bir ilim adamıdır. Ancak ben de bir ilim adamıyım. Ayrıca Ziya Gökalp öldüğünde benim şu andaki yaşımdan daha gençti. Bir ilim adamı olarak benim Ziya Gökalp’in her söylediğini kabul etme mecburiyetim olamayacağı gibi, O’na olan bütün saygıma rağmen tenkit etme hakkım vardır.”

“İlim adamları her konuda yüzde yüz doğruyu bulamayabilir. Hepimiz çalışmalarımızın ışığında, elimizdeki verilere dayanarak bazı sonuçlara ulaşırız. Bu sonuçların bazen başka araştırmalarla yanlış olduğu çıkartılabilir. Zaten bilim de böyle gelişir. Bilim dogmalara ve kalıplaşmış ideolojilere karşıdır.”

“Mesela Ziya Gökalp elindeki imkânlarla ve o günün ulaşılabildiği kaynaklara dayanarak Türk Müziği’nin kökeninin Bizans’a dayandığını söylemişti. Ancak daha sonraki araştırmalar ve erişilen kaynaklar Türk Müziğinin kökeninin Orta Asya’da yaşayan atalarımıza dayandığını gösterdi. Ziya Gökalp’in bir konudaki kanaatinin yanlış çıkması O’nun büyük bir bilim adamı olduğu gerçeğini gölgelemez.”

Rahmetli Prof. Dr. Mehmet Kaplan, aklımda kaldığı kadarıyla mealen naklettiğim bu sözlerinden sonra konuyu şu şekilde bağlamıştı: (Kendisini tenkit eden gence dönerek) “Ben bahsettiğiniz konuda sizin baktığınız açıdan hiç düşünmemiştim. Bu konuyu birkaç gün düşüneceğim. Sizi önümüzdeki hafta fakültedeki odama bekliyorum. Konuyu birlikte müzakere edelim.”

TÜRK MİLLİYETÇİLERİ İÇİNDE BİAT KÜLTÜRÜ GELİŞMEDİ: Türk milliyetçiliği fikriyatını savunan birçok hocadan benzeri sözler duyarak, okuyarak yetişen milliyetçi kesimde bu yüzden bir biat kültürü gelişmedi. Bu kesim herkese ve her olaya eleştirel bir tarzda bakmayı bir davranış şekli olarak benimsedi. Hatta en çok da kendi içinden çıkan, aynı fikriyatı benimsemiş insanların detaydaki farklılıklarına karşı eleştirilerden hiç sakınmadı.

Türk Milliyetçiliği fikriyatını benimseyenlerin yoğunlaştığı siyasi partide de partililer, lider dâhil yöneticilerine ve seçimle işbaşına getirdikleri il başkanı, belediye başkanı, milletvekili gibi kişilere de en ağır eleştirileri yapmaktan geri kalmadılar. Bunlardan bir kısmı o partinin kemikleşmiş oyunu teşkil etse de, bir kısmı yüzergezer oy kitlesi oldular.

BİAT KÜLTÜRÜ İKTİDAR YAPAR, DEMOKRAT YAPMAZ: Oysaki biat kültüründen gelen kesim, kendilerini temsil eden partiyi iktidara taşıyan bir birliktelik içinde kalmış olup, liderlerine ve daha alt kademede seçtiklerine, hatta kendilerine yakın bürokratlara karşı bir eleştirel duruş sergilememekte devam ediyor.

Biat kültürü birlik içinde davranma sonucunu getirdiği için siyaseten avantajlar yaşatmakta. Fakat “hikmeti hükümetten sual olmaz” mantığı içinde olmak ve hiçbir konuda kendilerinden saydıklarını eleştiremez oluş, bazı konularda doğru politikaların bulunmasında bir engel oluşturmaktadır.

“Mademki bizdendir, bir bildikleri vardır” veya “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı, bazen de “belirli menfaatleri riske atmama endişesi” içinde eleştiri yapamıyorlar ve gittikçe kavileşen bir biat anlayışı içindeler.

Bu durum geniş tabanın, tepeden küçük bir grup tarafından (temel değerlerine aykırı hususlarda bile) istenildiği gibi yönlendirilmesini sağlıyor. Bu kesim temel değerlerine aykırı olmasına rağmen, zinanın suç olmaktan çıkarılmasına da, Annan Planı’na da, Ermeni ve Kürt Açılımlarına da karşı çıkamadı.

İlginç olan şu ki bu partideki hem milliyetçi kesimden gelen ve hem de birbirlerini kıyasıya eleştirmeleri ile tanınan sol, sosyalist ve liberal ekolden gelenlerin hepsinin aynı biat kültürü içinde eritilmiş olmasıdır.

KOCAELİ AYDINLAR OCAĞI’NDA BİR BİLİM ADAMI: Bu düşünceleri aklıma düşüren olay, geçen hafta Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak gerçekleştirdiğimiz konferansta yaşadığımız bir fikri tartışma oldu. Rusya ve Türk Dünyası uzmanı olan Yard. Doç. Dr. Ali Asker sunduğu “Rusya Dış Politikasındaki Son Gelişmeler ve Türk Dünyasına Muhtemel Etkileri” konulu konferans sonrası bir arkadaşımız Hoca’ya şöyle bir soru sordu: “Siz 21. Yüzyıl Enstitüsü‘nün Bilim Danışmanısınız. Bu düşünce kuruluşunun başında bulunan Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın ve bu kuruluşun yayımladığı dergide yer alan bilim adamlarının görüşlerinden farklı görüşler savundunuz. Sizi farklı görüş savunmaya iten faktör ABD kaynakları olabilir mi?”

Yard. Doç. Dr. Ali Asker’ in cevabı Türk Milliyetçisi fikir adamlarının, Prof. Kaplan’dan bu yana izlediğim tavrının benzeri idi: “Benim 21. Yüzyıl Enstitüsünde bilim danışmanı olmam ve Prof. Dr. Ümit Özdağ’a olan saygı ve sevgim, bağımsız düşünmeme ve kendi görüşlerimi ifadeye engel olmaz. Ben kurumsal bir yapının görüşlerini tekrarlayan bir kişi değil, bağımsız düşünen bir bilim adamıyım. Farklı düşündüğümüz konular olduğunu Prof. Dr. Ümit Özdağ da biliyor. Bana ‘bu görüşlerini bir toparla arkadaşlarla birlikte tartışalım’ dedi. Ben ABD hayranı olmadığım gibi, dilini bildiğim, yakından tanıdığım Rusya’nın da peşinen ne düşmanı ne de dostuyum. Beni alakalandıran esas husus Türk Milleti’nin menfaatidir.”

Ben “biat kültürüyerine bilimin objektif kriterlerine göre bağımsız ve eleştirel düşünen, ülke ve dünya meselelerini “Türk Milleti’nin değerlerinin korunması ve yüceltilmesiidealiyle değerlendiren insanlarımızın varlığını bu milletin istikbalinin ve demokrasimizin teminatı olarak görüyorum.

Plansız, vahşi kentleşmenin bedelini ödüyoruz!..

Bir yıl öncesine kadar, bütün yaşamım İzmit’te geçti.

Son bir yıldır Büyükderbent’te yaşıyorum.

İzmit’in gürültüsünden, trafik kaosundan kaçtım!

Ne var ki, B.Derbent’te de trafik ve gürültü sorunu hızla büyüyor.

Derbent’in cadde ve sokaklarında TIR araçları eksik olmuyor!

Nusretiye, Balaban, Suadiye, Arslanbey ve Rahmiye’de de öyle.

Çünkü, birinci sınıf tarım alanlarına “sanayi hançerini” saplamışlar!

Bu çevrede meyve bahçeleri var.

Ama; meyve ağaçlarının kuruduğundan yakınıyor insanlar!

Yakın çevreye giren sanayi kuruluşları doğayı katlediyor.

Doğayı ve insan sağlığını korumakla ödevli yöneticiler duymuyor, görmüyorlar!

Yerel gazetelere bakıyorum, hemen her gün şaşılası olaylar yaşıyoruz.

İşte son iki olay;

–  “Karamürsel’de taş yüklü kamyon felaket saçtı, bir ölü bir yaralı” ( 18.1.2012)

–  “TIR sıkıştı, yol kapandı” ( 27.1.2012)

Yollarda denetim yok.

–   Hafriyat kamyonları yollarda tehlike saçıyor.

–   TIR araçları mahalle aralarına kadar giriyor, yan yollarda fink atıyorlar!

–  Geceleri bir farı yanmayan araçlar özgürce yol alıyor!

Bahçecik’te vatandaş gece yarısından sonra salınan sınai atıkları yüzünden meyve bahçelerinin yok olduğunu söylüyor.

En bereketli topraklara sahip Uzunbey ve Bayraktar’da, yakın çevredeki sanayi kuruluşları yüzünden, topraktan ekmeğini kazanan insanların ekmeğiyle oynuyorlar!

Dünden bugüne bu kenti yönetenlerin günahını masum insanlar çekiyor!

Akla gelen her yerde sanayi tesisi kuruluşuna onay veren zihniyet, doğayı da insanı da tüketiyor!

Giderek bilinçlenen insanlar tepki gösteriyorlar; “Yeter artık” diyorlar.

Sanayi Odası yöneticileri ve aklı başında sanayiciler bile; “Kocaeli sanayiye doydu” diyor, halk istemiyor ama en kirletici ve ağır sanayi tesisleri “halka ve akla rağmen” kuruyor!

Gerekçe hep aynı; “Şu kadar insana istihdam yaratılacak!”

Kocaeli’de çarpık sanayileşmenin ve bunun sonucu ortaya çıkan hızlı göç ve nüfus artışının getirdiği çarpık kentleşme sürüyor…

Güya, Büyükşehir Belediyesi deniz dolgusuna izin vermiyor! Ama, kimi özel limanlar hızla büyüyor, deniz dolgusu insafsızca sürüyor!

Benim çocukluğumda faytonların dolaştığı ana caddelerde en küçük değişiklik yok ama şimdi büyük otobüsler seyrediyor!

Aynı caddelerde yıllarca “akılsızca” araç parkına izin verenler nihayet insafa geldiler de şimdi park yasağı uyguluyorlar!

“Parkometreler sorunu çözecek” diyorlardı! ( 15 Haziran 2005 yerel gazeteler.)

Mühendisler ve meslek odaları uyardılar; ” Bu kadar dik yol yapılamaz” dediler ama inatla “Gazanfer Bilge Bulvarı’nı” yaptılar, kaza üstüne kazalar yaşandı!

Battı çıktılarda her yağmur sonrası araçlar sel suları altında kaldı!

Kaldırımlar çökmeye başladı! ( 13.10.2011)

Ezcümle; plansız, vahşi kentleşmenin bedelini bize ödetiyorlar!

Kanser vakaları hızla artıyor, hastaneler ana baba günü ve hemen hiçbir yaşam alanında huzur yok.

Bize hizmet etmek için yanıp tutuştuklarını söyleyenler, bu kentin insanlarına “örtülü işkence” yapıyorlar!

Üstelik, bir de maaş alıyorlar!

Adalet mi bu?

 

İdam Edilen Maymunlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun on ikinci padişahı ve İslâm âleminin yetmiş yedinci halifesi Sultan III. Murat Han, 4 Temmuz 1546 yılında Manisa’da dünyaya geldi. Babası Sultan II. Selim Han, annesi Nurbanu Hanım Sultan’dır.

Sultan III. Murat Han, şehzadelik döneminde dedesi Sultan Süleyman Han (Kanunî Sultan Süleyman) ve babası Sultan II. Selim Han’ın dikkatli ve ihtimamlı nezâretlerinde çok güçlü bir eğitim görmüştür.

Müzik, hat, resim, şiir ve edebiyat konularında seçkin bir yere ve şöhrete sahipti. Şehzadeliğinden itibaren Arapça ve Farsça dillerinde de ileri noktalarda bilgi sahibiydi. Ayrıca çok iyi bir silahşor, savaş stratejisti ve başarılı bir komutan olarak yetişmişti.

Hocaları devrin alimleri olan Sâdettin Efendi ve İbrahim Efendilerdi.

Sultan III. Murat Han’ın dinî konularda tesiri altında kaldığı imamı ise Molla Abdülkerim Efendiydi. Bu zat çok bağnaz, celâlli ve sert mizaçlıydı.

III. Murat padişah olunca Abdülkerim Efendi’nin de gücü  ve nüfusu arttı. Rumeli Kazaskerliği’ne kadar yükseldi.

XVI. yy.’ın en güçlü donanması, Akdeniz’i iç deniz haline getirmiş olan Osmanlı Donanmasıydı. Kalyonlarda  gözcü direklerinde, eğitilmiş maymunlar kullanılırdı.

Bu hayvanlar, görme yeteneklerinin çok güçlü olması  nedeniyle, eğitilerek böyle değerlendiriliyorlardı. Maymunlar, çok uzak mesafelerden kalyonları fark ederler ve belli ses ve hareketlerle aşağıdakilere haber verirlerdi.

Eğitilmiş maymunlar Azapkapı çarşısında satışa sunulurlardı. Maymun dükkânları bugünkü Unkapanı Köprüsü’nün Şişhane tarafının, Haliç kıyısında bulunan Sokullu Mehmet Paşa Camii kenarındaydı.

Abdülkerim Efendi, bir gün maymunlar sapık ilişkilere alet edilir düşüncesiyle, peşine taktığı yüzlerce kişiyle bu pazarı basmış, dükkânları harâp etmiş ve bütün maymunları yakalatıp, toplatıp civardaki ağaçlara astırarak idâm ettirmiştir.

Bu olay sonrasında Abdülkerim Efendinin lâkabı “maymunkeş” olarak kalmıştır.

Halk tarafından hiç sevilmeyen bu fevkalâde asabî, merhâmetsiz ve sert adamın ölümü, İstanbul’da şenliklere vesile olmuştur.

 

 

 

Belgrad’dan Viyana’ya

Tuna’dan Bir Tarih Akar
Belgrad 400 yıl Osmanlı hakimiyeti altında kaldı. Belgrad Kanuni’nin yadigarıdır. Kanuni birtakım oyunlarla saraya tıkalı kalan, farklı bir Padişah gibi gösterilmeye çalışılsa da “Güneş Balçıkla kapatılamaz” bizler bu oyunlara gelmeyeceğiz. Bizzat Avrupalılar tarafından adlandırılan Muhteşem Süleyman’ın fethettiği topraklarda Osmanlı medeniyetinin izlerini araştıracağız.
Osmanlı topraklarından gitmediğim Belgrad kalmıştı.Şimdi de buraya giderek özel bilgilerle dönmeyi umuyorum.Kanuni’nin Osmanlı coğrafyasına kattığı Belgrad’a gidiyoruz. Belgrad’da araştırma yapıp, belgesel çekerken sizleri daha önce gittiğimiz, Macaristan, Bratislava ve Avusturya’nın başkenti Viyana bölgeleri ile ilgili hazırladığımız belgesel metninin senaryo metni ile baş başa bırakıyoruz
Macaristan’ın başkenti Budapeşte eski adıyla Buda ve Peşte… Tuna’nın ikiye ayırdığı iki nazlı şehir… 160 yıl boyunca Osmanlı hâkimiyetinde huzur ve barış içinde yaşamış bir başkent. Kanuni’nin hayallerini süsleyen Budin kalesi… Estergon, Kanije ve Zigetvar kaleleri… Süzüle süzüle akan Tuna Nehri, Galiçya Türk Şehitliği, Kızılelma Kulesi, Gül Baba Türbesi ve nice Osmanlı Eserleriyle Macar toprakları… Türk Şehitlikleri, kalesi ve Viyana kuşatmasında kilit görevi görmüş, Slovakya’nın başkenti Bratislava… Ve iki kez kuşatıp, on binlerce şehit verdiğimiz, dillere destan savaşların arenası, Viyana… Budapeşte’den Viyana’ya Tuna boyları…
Uçağımız İstanbul’dan Budapeşte’ye doğru havalanıyor. Gökyüzünün mavi derinliğine bakarken içimizdeki heyecanın yerini hüzün alıyor. Biz Gökkube’de rahat koltuklarda yolculuk yaparken, o Gökkube’nin altında fetihten fetihe koşan at sırtındaki ecdat geliyor aklımıza. 2.5 saatlik yolculuğun ardından Budapeşte havalimanına iniş yapıyoruz. Ve işte Budapeşte’deyiz.
Kültür ve medeniyetimizin önemli bir kenti Budapeşte’deyiz. Budapeşte’de tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz.
BUDAPEŞTE
Burası Macaristan, burası Macaristan’ın başkenti Budapeşte. Macaristan, Orta Avrupa’da, Tuna nehri havzası üzerinde yer alan önemli bir ülke. Macar kavimlerinden ilk söz eden yazılı tarihi kaynak, 9. yüzyılda Arapça kaleme alınmış. İbn Rüşd ve Gerdizi, Buharalı bir alimden naklederek Macarları, orta Volga boylarında yasayan bir “Türk kabilesi” olarak tanımlıyor. Orta Avrupa’nın ve dolayısıyla Macaristan’ın Islâmiyet’le teması, İslâm’ın batıda Endülüs ve Sicilya’daki varlığının devam ettiği dönemde gerçeklesmeye baslamıstır. 10. ve 12. yüzyıllarda kuzeyden gelen son Türk kavimleri göçü sonucu Tuna nehri boylarında bazı müslüman topluluklar oluştu. Bunlar genelde Türk göçebelerdi. İslâmiyet’i Arap tüccar, alim ve seyyahlardan öğrenmis bu kavimler, Eflak, Boğdan, Sırbistan, Bosna ve Macaristan’a yerleştiler.
10. ve 11. yüzyıllarda müslümanların özellikle askeri alandaki becerileri Macar krallarının dikkatini çekmiş ve onlara Macar ordusunda görev verilmesini sağlamıştır.
Endülüs’ten Macaristan’a göç etmiş ve yüksek düzeyde görev yapmış olan Ebu Hamid el-Girnatî (öl.1170), Tuhfetü’l-Elbab ve Nuhbetü’l-A’cab adli eserinde Macar krallığı sınırları içerisindeki müslümanlardan söz ederken, onları Magribîler ve Harizmîler diye ikiye ayırmıştır. Ona göre, devrin Macar kralı “müslümanları seven hükümdardi.”  
Kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Gırnatî, müslümanca bir merakla bu kimselerin İslâm’ı ve Arapça’yı ne kadar bildiklerini tespit etmeye çalısmıştır. Tespitlerini, kıvançla “Bugün itibariyle böyle bir ülkede 10 binden fazla yerde Cuma namazı kılınıyor olması muazzam bir olaydır.” diye tescil eder.
Osmanlılar Rumeli’ye geçtikleri dönemde hep bu Türk Kabilesi ile mücadele etti. 1364 yılında başlayan Osmanlı-Macar savaşları, 150 yıllık büyük mücadelenin sonunda Mohaç Meydanında Macarların ağır yenilgisiyle noktalandı. Bundan sonra Osmanlı bölgede 150 yıl sürecek bir hakimiyet kuracaktır.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında İmparatorluk dağılmış ve gerek bu esnada gerek savaş boyunca Macaristan, topraklarının üçte ikisini kaybetmiş ve sonuçta denizden yalıtılmış, 93,000 km2 genişliğinde bir yüzölçümüyle sınırlanmıştır.
Macar topraklarında gezimize başlarken 150 yıllık Osmanlı hakimiyetini hatırlıyor ve kendimizi Budapeşte caddelerine bırakıyoruz. Budapeşte’de nereye giderseniz gidin bir Osmanlı eseri sizi karşılar. Gürz İlyas tepesinden göz alabildiğine uzanan şehri izlerken bir taraftan tarihi yapıları görüyor diğer taraftan  yüzyıllardan beri durmadan nazlı nazlı akan Tuna’yı temaşa ediyoruz. Buda’yı Peşte’den ayıran Tuna bambaşka güzel. Ardından şehri dolaşmaya başlıyoruz. Tarihi yapılar görkemli binaların arasından geçiyoruz.
Avrupa’nın kalbinde 1100 yıllık geçmişin izlerini görüyoruz Macararistan’da. Bozulmamış mimari yapı bize tarihte yolculuk yaptırıyor adeta. Macaristan Etrafı tamamen karalarla çevrili bir ülke. En büyük gölü Balaton. Tarihi bir bina olan Macaristan Parlamentosu Budapeşte’de ilk göze çarpan mimari yapılardan. Avrupa’nın en büyük parlamentolarından birisi. Sovyetlerin yıkılmasından sonra 1990 yılında Macarlar seçim yaparlar. Ve çok partili sisteme geçerler. Aynı zamanda serbest piyasa ekonomisini benimserler. Bu parlamento binası ise Macaristan’ın en çok turist çeken yapılarından birisi.
1 yılda tam 35 milyon turist geliyor bu 10 milyon’luk ülkeye.
Bu hareketli ve canlı şehir bizi ilk başta farklı bir yöne çekiyor. Şehir içinde bir şehir çıkıyor karşımıza. Bu şehir ölülerin şehridir. Burası bir mezarlıktır. Alışageldiğimiz mezarlıkların dışında bir mezarlık. Macaristan’da insanlar isteğe bağlı olarak yakılıp külleri bu şekilde mezarlara konuluyor. Bu raf mezarlarda yakılan ölülerin külleri 30 yıl saklanıyor. 30 yıl sonra ölünün varisleri belli bir ücret verip bu süreyi arttırabiliyor. İlginç raf mezarların arasından geçerek yolumuza devam ederken birden sıcak huşu dolu bir atmosfere giriyoruz. Bir şehitlik burası. Galiçya şehitliği önünde bulurken kendimizi kefensiz yatan binlerce şehidimizi hatırlıyor ve Mehmet Akif’in mısralarını duyar gibi oluyoruz.
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı.
Düşün altında yatan binlerce kefensiz yatanı!”
Akif’in dizeleri dile gelirken duygulanıyoruz. Galiçya’da, Dimetoka’da Şipka’da ve dünya coğrafyasının her bölgesinde din için vatan çarpışan şehitlerimiz.. Yıl 1914 Birinci Cihan Harbi… Savaş virüs gibi tüm dünyaya yayılırken, milletler birbirine asırların getirdiği kin ve nefretle vurmaya başlıyor. Osmanlının son dönemleri. Yurdun her köşesini düşman sarmış. Savaşın çığlıkları gökkubede yankılanıyor. Sanki mahşeri günleri yaşanıyor. Filistin, Kafkasya, Galiçya, Çanakkale. Cephelerde yiğitler var gücüyle çarpışıyor. Her bir cephede Ecdad destanlar yazıyor. Bir yanda destanlar yazılırken diğer yanda ağıtlar yakılıyor. Çanakkale’de 250 bin şehit rabbine kavuşuyor. Galiçya direniyor. Düşmanın sınırlarımızdan ilk gireceği kapılardan biri olan Galiçya göğsünü düşmana siper ediyor. Ve Mehmetçik Galiçya’da ay yıldızlı bayrağa rengini veriyor. İşte Galiçya şehitliğinde şehit Mehmetçiğin Allah Allah nidalarını duyar gibi oluyoruz.
Bosna, Arnavutluk, Makedonya ve Anadolu’nun her köşesinden Mehmetçikler var bu şehitlikte. 1914’te savaş başlayınca Ruslar Galiçya’yı işgal ettiler. Birinci dünya savaşında Galiçya cephesinde 1916-1917 yılları arasında Alman güney ordusuna bağlı olarak görev yapan 15. Türk kolordusu 15 binin üzerinde şehit ve gazi verir. Bu savaşta Türk kolordusu Alman Macar ve Avusturya kuvvetleriyle birlikte Ruslara karşı savaşmıştı. Galiçya ve Macaristan’ın muhtelif yerlerinde şehit düşen kolordu mensuplarından 480 şehidimiz 1926 yılında kurulan Budapeşte Türk şehitliğine nakledildi. Yusuf oğlu Ahmet, Halil oğlu İbrahim ve isimsiz meçhul askerler bugün Galiçya’da. Vatan için çarpışmanın savaşmanın gereğini hakkıyla yerine getirdiler ve şahadet şerbetini içtiler…
Sen ne güzelsin Galiçya. Ecdadın kanıyla sulanmış toprakların, şereflenmiş bağrı yanık çehren Galiçya! Fatihalarla Galiçya’ya veda ederken gözlerimiz buğulanıyor. Yollara koyuluyoruz tekrar. Tuna’ya anlatıyoruz derdimizi Tuna anlatıyor bize derdini. Çünkü Tuna kadim ve vefalı bir dost bir sevgili… Osmanlı coğrafyasının sınır çizgilerinden ve kilometre taşlarından birisi Tuna…
TUNA
Yahya Kemal’in sesine kulak veriyoruz. “Türk’ün gönlünde dağ varsa Balkan’dır, nehir varsa Tuna’dır” diyor. Acaba gerçekten öyle mi? Şimdi her şeyi bir kenara bırakarak, sadece şöyle bir Tuna’ya göz atıyoruz. Bizim gönlümüzde neyi var, neyi yok hele bir ağırlığını tartalım, sonra yola revan olup aheste aheste kültür coğrafyamızda bir dolaşalım, Tuna’yı arayalım.
Tuna kimindir, nedendir ona beslenen bu sevgi! Osman paşa’yla anılsa da Tuna bizimdir ve bizim gönlümüzde hep öyle kalacak… Almanya’dan doğan ve denize dökülene kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere toplam 10 ülkeden geçen bu nehir aynı zamanda 4 başkente de hayat verir can verir. Tuna kıyıları misali cennettir. Tazelenip akan suları abı hayattır adeta. Tuna akarken bir tarih akıp gider önümüzden. Tarihi bilmeyen Tuna’yı ne bilsin. Tuna denince Viyana, Mohaç, Estergon, Kanije, Budin gelir aklımıza. Kanuni Sultan Süleyman gelir.. Tuna demek Eflak ve Boğdan demek.. Kanuni demektir. Tuna’yı seyrederken Kanuni Sultan Süleyman’ın adaletiyle dünyayı yönettiği dönem akla gelir. Ebedi âleme göç ettiği Zigetvar hatırlanır ve hüzünlenilir. Koca Balkan Dağları’nın Deliorman, oradan da Eflak diyarlarına doğru uzandığı cenahlarında Tuna, Osmanlı’nın kimi zaman destansı kimi zaman hüzünlü hikâyelerini anlatır durur. Tuna üzerine yazılmış binlerce maznun şiir var. Şair ne güzel söyler:
Tuna boylarında sıra selviler,
Tan yeri estikçe sessiz ağlarmış
Gül bahçelerinde baykuşlar öter,
Şu viranelikler eski bağlarmış…
Bir başka şair Âşık Çelebi de Tuna’ya ruh katarak şöyle yazar onun için:
“kişver-i kafirden iman ehline akup gelür
kıbleye yüz tutmuş yüzünü, bir müselmandır Tuna.”
Evet, Tuna Müslümandır. Tuna bizim Tuna’dır. Tuna demek Osman Paşa demek, tarihe şahitlik eden kalem kaşlı nazlı yar demek…  Yeri geldiğinde akmayan, etrafını yıkmayan Tuna; bir nehirden çok ama çok ötesi bizim için. Kenarında dinlenirken tefekkür etmeyi bize bahşeden Tuna Osmanlı’nın bağrından akar, bu tarihi neresinden dinlerseniz onun çağıltısını duyarsınız. Bir nehir üzerinde kurulan bir medeniyetin ihtişamını görürsünüz.
Tuna’yı görür görmez nedense bir hüzün kaplar yüreğimizi. Adına yanık türküler, Marşlar bestelendiğinden midir, yoksa nice kalem oynatıldığından mıdır diyeceksiniz. Hepsi var lakin en çok da yitirdiğimiz coğrafyaya karşı duyduğumuz hüzünden… Bir yabancılaşma derdinden. Sadece Tuna denince mi hüzün duyarız? Elbette ki hayır! Nil’den Tuna’ya kadar uzanan tüm coğrafya yaramızı yeniden kanatır.
Yüreğimizin bir kısmı buralarda kaldı. Buradaki kardeşlerimizde zira… Bir bedenin azalarıyız her birimiz. Başka nasıl olabilir ki? Duyarlı hangi yürek kayıtsız kalabilir ki bu duruma. Nil’den Tuna’ya Osmanlı coğrafyasını gezdiğimizde bir başka atmosferde buluruz kendimizi. Kara bahtlı kıta Afrika’dan doğan Nil bizim medeniyetimizin kilometre çizgisidir. Ve onun kardeşi Tuna ise Avrupa’da bir yetim çocuk. Tuna’nın menbaından abdest alıp su içmek Nil kenarında dolaşmak insana ayrı bir duygu verir.
Nil’den Tuna’ya hangi kaybımıza yansak bilmem ki… Bilenlerin yüreği sızlıyor bu hudutlardan… Bilmeyen yeni nesillerse yabancı ülke addediyor oraları… Önce kendimize yabancılaştık sonra da coğrafyamıza… Zira sevmek tanımakla başlar o coğrafyayı. Beden coğrafyamızda, beden ülkemizde bir sızı olsa tüm vücudumuz aynı sızıyı duymaz mı? Evet, duymaz diyorsak o halde o uzuv yitiktir. Buda ve Peşte’yi birbirinden ayıran Tuna Nehri’nin üzerinde bir köprü görüyoruz. Bu köprüye Macarlar Arslanlı köprü diyorlar. Köprünün giriş ve çıkışında bulunan aslanlardan ismini almış. Aslanlı Köprü Tuna’ya yukardan mağrur bir edayla bakar. Tuna ezilir. Güneş batarken Aslanlı Köprü üzerine bir hüzün çöker. Hele hele akşam karanlığı yeni bastırmışsa ve gökte bir mavilik ortaya çıkmışsa insan bambaşka dünyalara yelken açar Tuna Nehri üzerinde..
Macaristan’da dolaşırken bize yabancı gelmeyen bir Tuna’dır bir de ayakta durmayı başaran Osmanlı yapıları. Bir yabancı turist gibi dolaşıyoruz Macaristan’ı.. Macaristan belki de Avrupa’nın en çok kilisesi olan ülkelerinden birisi. Son bir yılda ülkenin değişik yerlerinde tam 4000 kilise inşa edilmiş. Eskiden cami, medrese külliyeleriyle donatılmış olan bu ülkede bugün kiliseler yükseliyor şehrin dört bir yanında. Tuna bu mağrur şehrin arasından akıp giderken kim bilir eski günlerini özlüyor.
SUNUŞ
GÜLBABA TÜRBESİ
Tuna nazlı nazlı akıyor. O anlatıyor biz dinliyoruz. Biz anlatıyoruz o dinliyor. Yollar uzayıp giderken bir hak dostu ortak oluyor sohbetimize.. Gül babadır bu.. Güller kokan atmosferinde Efendimizi hatırlatan Gül Baba türbesidir bu. Buraya manevi atmosferini veren büyük bir şahsiyet Gül Baba.. Gül Baba Türbesi Budapeşte’de Osmanlı izlerinin en belirgin olanı. Kimilerine göre o dervişliğinin yanında bir akıncı. 15. Yy sonlarıyla 16 yy başlarında yaşamış şair bir Bektaşi dervişi. Asıl adı Cafer olan derviş, sarığında daima bir gül taşıdığından Gül Baba lakabıyla tanınmış bu topraklarda. Peygamber efendimize duyduğu derin saygı ve sevgiden ötürüdür ki gül baba sarığından gülü hiçbir zaman eksik etmezmiş. Ve baş tacı edermiş kendisine.. 1531 yılında Kanuni’nin daveti üzerine Budin’e gönderilmiş ve örnek hayatıyla kısa sürede Budin yani Budapeşte halkının çok sevdiği bir insan haline gelmiş.1541 yılının Eylül ayında Budin’in fethi sırasında şehit düşen Gül Baba, bu mekâna defnedilmiş. Türk İslam kültür ve medeniyetimizin manevi mimarlarından birisi. Buraya manevi atmosferini veren ruhi derinlik kazandıran hak dostlarından. Türbeye girdiğimiz zaman içimiz huzurla doluyor. Bu gönül insanının huzuruna çıkmak bambaşka bir duygu veriyor insana. Gül Baba’nın bulunduğu bu tepeye Macarlar gül tepesi diyor. Osmanlı döneminde ordu sefere çıktığında askerin moralini güçlendirmek için dervişler gönül erleri ve şairler de sefere katılırmış. Mola zamanlarında dualar okunup, destanlar söylenirmiş. Gül Baba da savaşlara katılan ve ordunun maneviyatını arttıran ruh mimarlarından. Kanunî Sultan Süleyman’ın, değer verdiği ve “Gül Baba, Budin gözcüsü olup himmetleri hazır ve nazır ola” ferman buyurduğu rivayet ediliyor. Gül Baba türbesinde bir Fatiha okuyarak yola koyulurken Deliorman ve Tuna sahillerindeki akıncı Türklerinin Gülbaba’ya ithaf ettikleri şu mısralar dile gelir: “Pir Abdal tutar senin yasını, Tuna’ya akseder garip sesini, Resul-ü Erhana sun hak nefesini, Gül nurum, imanım benim Gülbaba” Gül babaya Fatihalar okuyarak buradan ayrılırken onun gibi yüzlerce gönül sultanını rahmet ve minnetle yad ediyor ve Budin kalesine çıkıyoruz.
BUDİN KALESİ
Abdurahman Abdi paşanın mezarını ziyaret ediyoruz. “Kahraman düşmandı rahat uyusun” Macarlar son Budin Valisi Abdurrahman Abdi paşayı böyle tanımlıyor. Ve mezar taşına bunu yazmışlar. 1686 yılında 70 yaşında vefat eden bir kahraman… Sadece bizim için değil, düşmanı içinde bir kahraman. Budin Kalesi eteklerinde sadece Abdurahman Abdi Paşa değil, bir işaret fişeği gibi duran akıncı beylerinin mezar taşlarını görüyoruz. Fatihalar okuyoruz. Osmanlı Medeniyetinin güzelliklerini, nakışlarını temaşayla izliyoruz. Ecdat öyle bir Ecdad ki tarihe silinmez mührünü vurarak adeta nakş-ü bend eylemiş. Budin Kalesi bize çok şeyler söylüyor. Tarihe kulak verdiğimizde yüreğimiz ağlıyor. Tarih kitaplarında der ki; böyle bir kaleyi gözler görmüş değildi. Çarsı pazarı zengin ve ferahtı, evleri saray gibiydi, sokakları ise genişti ve mermer döşeliydi. Padişah yürüdü, kral sarayına girdi. Saatlerce seyrettikten sonra dedi ki: “Ah n’olaydı, bu saray İstanbulumuzda, Sarayburnu’nda olaydı! Ve ardından ekledi: “Allah ile ahdim olsun, bu gaza malı ile Kudüs’e ve Medine’ye birer kale yaptırayım ve İstanbul’a kemerlerle su getireyim.” Padişah gezintisine devam ederken şehir halkından biri yanına yaklaştı ve saray dışında bir kısım askerin halka zulmetmekte olduğunu bildirip yardım istedi. Bunun üzerine koca sultan sarayın duvarına kendi el yazısı ile bir beyit yazdı. Beyit, şehir 150 yıl sonra elden çıkana kadar o duvarda durdu. Şu dizeler yazıyordu. “Gâziler meskenidir, bunda bey’im gayrulmaz / Bunda zulmedenin âkibeti hayrolmaz.” Zira adalet karşısında bey de, pasa da birdi, hiç kimse kayrılmazdı ve zalimin sonu kendisi için asla hayırlı olmazdı. Aradan yıllar geçti. Ünlü seyyah Evliya Çelebi bu sarayı ziyaret etti. Hâlâ orada durmakta olan sultan gönlünden ve kaleminden çıkma o beytin altına “Bir saat adalet etmek, yetmiş sene (nafile) ibadetten efdaldir.” hadis-i şerifini yazdı. Kale kültür tarihimizin simgelerinden birisi olan Kızıl Elma Kulesiyle Budin Kalesi idi, padisah da Batılıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanuni Sultan Süleyman idi.
Temeşvarlı Aşık Hasan’ın dizelerinden Budin Türküsüyle veda ediyoruz Nazlı Budin’e…

Geldi düşman bağladı hep cümle rahım, der Budin
Gelmeyen imdadıma çeksin günahım, der Budin
Kalmışım küffar elinde yalnız zarü zebun
Ser çekp burc u bedenden çıktı ahım, der Budin

Olmuş idim bir zaman ben sedd-i İslam’a kilid
Nice canlar din yolunda uğruma oldu şehid
Ta kıyamet haşrolunca kesmezsem Hakk’tan ümid
Bir gün ola açıla baht-ı siyahım, der Budin…

Budin kalesinden ayrılırken gözlerimiz yaşlı Zigetvar’a doğru yol alıyoruz.

ZİGETVAR
Yol uzuyor… Her şehir kendi hikâyesini anlatıyor. Bizde bu hikâyelere kulak verirken birden ihtişamlı bir kale çıkıyor karşımıza. Bu kale dillere destan Zigetvar Kalesi’dir. Kanuni Sultan Süleyman’ın şahadet mertebesine yükselmeden önce son kuşatmasını yaptığı, boynu bükük, mahzun bir kale. Bir Cihan imparatorunun Sultanının şahadet mertebesine ulaştığı yer. Zigetvar aynı zamanda Macaristan’ın Baranya bölgesinde bulunan bir şehir. 39.51 km_’lik bir alana sahip olan Zigetvar, bir dönem Macar ve Sırpların beraber yaşadığı Baranya bölgesinde yer alıyor. Zigetvar, Trabzon’la kardeş şehir. Onları kardeş yapansa Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Trabzon’da doğması ve Zigetvar’da vefat etmesi. Zigetvar Türklerin Balkanlardaki en uğrak yeri. Şanı yüce padişah Sultan Süleyman Han’ın naaşı burada omuzlara alınıyor. Sultan Süleyman, Budin’i fethedip Estergon’u muhasara edip, Viyana üzerine yürüyen muhteşem Süleyman’dır. Sadece cesaretliyle değil bir askeri deha ve stratejist olması itibariyle de bugün dünyanın hayran olduğu bir lider. Tarihin koridorlarında dolaşıyoruz. Zigetvar seferini hatırlıyoruz. Avusturya arşidükü Maksimilyan’ın İstanbul Antlaşması’nı bozması, vergisini ödememesi ve Erdel’e girmesi üzerine, Kanuni Sultan Süleyman’ın hasta olmasına rağmen son seferini yaptığı Zigetvar seferi. Asıl hedef Viyana olmasına rağmen, Zigetvar Kalesi zorlukla alınmıştır. Bu seferde Kanuni Sultan Süleyman vefat etmiş, dönemin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa orduyu yetersiz görüp, kaleyi aldıktan sonra İstanbul’a dönmüştür. Zigetvar, uzun süre Osmanlı hâkimiyetinde kaldıktan sonra 1788 yılında Osmanlı hâkimiyetinden çıktı. Sonraki dönemde, şehirde mimari ve toplumsal açıdan önemli dönüşümler yaşandı. Osmanlıyla birlikte burası bir kültür merkezi haline geldi. Büyük padişah Kanunî Sultan Süleyman’ın Hakkın rahmetine kavuştuğu bu mekân bugün turistik amaçlı kullanılıyor. Burası bugün Macar Türk dostluk parkı. Kanuni Sultan Süleyman’ın doğumunun 500. Yıl anısına bir anıt yapılmış.
Kanuni Sultan Süleyman Han’ın 13’üncü ve son seferiydi Zigetvar. Buralara kadar geldi ve geldiğinde tam 73 yaşındaydı. O muhteşem padişah Kanuni 13 kez gelmişti buralara ve her gelişinde ayrı bir muhteşemdi. Son gelişinde sadece ihtiyarlıkla değil aynı zamanda hastalıklarla da uğraşıyordu. Tanıdık topraklardı defalarca gelmişti buralara. Yeri geldi kendisini öldürmek için yemin etmiş üç şövalyeyi anında yere sermişti. Ordunun en önünde gidiyor beyaz atının üzerinde kefeni andıran beyaz elbisesiyle ölüme meydan okuyordu. Kimi zaman zırhına çarpan oklarla kıl payı ölümden kurtuluyordu.  Ama bu sefer farklıydı. O hastaydı. Vücudu onu taşımıyordu. Ve Zigetvar’ın fethini göremedi. Trabzon’da doğan o ünlü padişahı ölüm 6 Eylül 1576’da yakaladı. Pek çoğumuz onun iç organlarının bu bölgede defnedildiğini bilmeyiz. Büyük sultanın temsili mezarının çevresi çok güzel düzenlenmiş. Bu park ise Türkiye Cumhuriyetinin girişimi ve maddi desteği ile Sultan Süleyman’ın 500. Ölüm yıldönümünde kurulmuş. Aslında Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği yere Osmanlılar döneminde bir Türbe inşa edilmiş. Bu türbe daha sonraları yıkılarak yerine kilise yapılmış. Bugün büyük sultanın iç organlarının defnedildiği yer biraz uzakta. Bu dostluk parkı ve Kanuni için yapılan temsili mezar ise büyük sultana yapılan vefasızlığı telafi etmek için yapılsa da insanın yüreği kan ağlıyor.
Zigetvar Kalesi’nin içerisinde minaresinin yarısı yıkılmış, boynu bükük, mahzun bir akıncı beyi gibi duran tarihi kale cami karşımıza çıkıyor. Her ne kadar Kanuni Sultan Süleyman buranın fethini göremese de onun adına kalenin göbeğine fetih sonrası 3 hafta içinde bir cami yapılmış. Bugün cami müze olarak kullanılıyor. Caminin 110 basamaklı minaresi yıkılmış üzerine teneke bir koruma konulmuş. Camiyi görünce hüzünleniyoruz. Caminin içine giriyoruz. Kanuni’nin Zigetvar fethi için kurduğu otağ temsili olarak caminin içine konulmuş. Burada otağı izlerken Kanuni’nin Zigetvar seferinde buluyoruz kendimizi. Ve hızımızı alamıyoruz. Vakit ikindi vakti. Bir ezanı Muhammedi okutuyoruz. Kim bilir belki Zigetvar kalesi elden çıktıktan sonra böyle bir ezan görmedi. Allah bize bir daha o günleri gösterir mi bilmeyiz ama biz yine de ümitle güzel günleri bekliyoruz. Ardından namazımızı kıldıktan sonra yola devam ediyoruz. Bir sonraki durağımız ise bir sınır kenti olan Peç şehri.
PEÇ
Zigetvar’dan sonraki durağımız Macaristan sınırları içinde yer alan Sırpça adıyla Peç şehri. Peç şehrinin Osmanlı’daki adı İpekti. Peç şehri yalnızca Osmanlı’dan kalma eserleriyle değil aynı zamanda 1219 yılında Kilisesi’nin patrikhanesinin kurulduğu yer olması bakımından da Sırp tarihinde özel bir önem taşır. Bu nedenle ki Peç, Almanya’nın Essen şehri ve İstanbul ile birlikte 2010 Avrupa Kültür başkenti olarak seçilen üç şehirden biri olma özelliğini taşıyor. Şehrin kalbine doğru girdiğinizde tarihî binalar ve parke döşeli dar sokaklarla karşılaşıyorsunuz. Şehrin hemen merkezinde bulunan bir cami ise, kiliseye çevrilmiş, Gazi Kasım Paşa Camisidir bu. Yeşil kubbeli bu cami bizi derinden etkiliyor. Daha da acısı Kubbenin tepesindeki hilâl üzerine bir haç oturtulmuş. İçeride yalnızca kutsal kitabımızdan bazı âyetler ve Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’den hadisler duruyor. Şehrin en görkemli yapısı olarak yükselen camimiz şu anda kilise olarak hizmeti veriyor. Boynu bükük mihrapsa olup bitenleri sadece seyrediyor.
Şehirde bulunan diğer cami ise, Yakovalı Hasan Paşa Camii. Macaristan’ın en iyi camilerinden birisi. 23 metrelik minaresiyle Camii ibadete açık. Ancak bir zamanlar gökkubbeyi yankılandıran ezanları susmuş. Bakımsızlığı duvarlardaki aşınmalardan belli. Bir zamanlar onu tıklım tıklım dolduran cemaatinden ayrı kalması hüzünlendiriyor onu. Yad ellerde binalar arasına sıkışmış yaşama mücadelesi veriyor.
En zor bulduğumuz camii ise Ali Paşa Camii. Karşıdan bakılınca hiç camiden eser yok gibi görünüyor. Ama elimizdeki adres doğru adres. Acaba burası bir cami değil mi diye caminin çevresini dolaşınca ele veriyor kendini Ali Paşa Camii. Pencerelerinin minaresi kemer yapısı ben camiyim ben Osmanlıyım diyordu. Bu cami de diğer camiler gibi aynı kaderi paylaşıyor. Ama bu camide daha da aşırıya gidilmiş, binadaki tahribat fazla olmuş ve tam bir kilise görünümü verilmiş. 1589 yılında ecdadın yaptığı cami bugün bu halde..
Macaristan’da Türk hakimiyetine son veren Avusturya’nın Habsburg hanedanı idaresindeki Hıristiyan askerleri cami, mescit ve türbelerin çoğunu yıkıp yok etmişler. Sadece Budapeşte’de 29 cami, 52 mescit, 7 medrese, 16 okul vardı. Bugünse bunların yerlerinde yeller esiyor. Bütün Macaristan genelinde ise 300 camimiz vardı. Ayakta kalanlarsa ne acıdır bir elin parmak sayısını bile geçmiyor.
160 yıl Osmanlı hakimiyetinde huzur ve barış içinde yaşayan Macaristan’ın başkenti Budapeşte’yi, nazlı Tuna’yı, Kanuninin hayallerini süsleyen Budin Kalesini, Zigetvar’ı, muhteşem Süleyman’ı, muhteşem Galiçya şehitlerini ve nice Osmanlı eserlerini arkamızda bırakırken bir başka Osmanlı kültür ve medeniyet şehirlerinde buluşmak üzere yollara koyuluyoruz.

 

Okumak Mı? (1)

Yüce Yaratanın ilk emri nedir?
Bilgi edin…
Bilgilen…
Bilim al…
Bilgili ol…
Bunun için de verilen ilk emir “İKRA”= “OKU” ise Yaratanın ilk emrini yerine getiriyor muyuz, sorusu gündeme gelir…
Okuyanlar Kur’an’ı ne kadar anlayarak okuyor? İşte işin püf noktası burada…
Anlaşılmadan okunana Kur’an… Çünkü Türkçe mealle okunmuyor, okutulmuyor…

Neden okutulmuyor? “Araplaşmak”…

İncili her Alman Almanca, her Amerikalı da İngilizce okuyup anladığı için dindardırlar ve dinlerini yürekten ve bilerek uyguluyor ve savunuyorlar; yada tersini hakkıyla yapıyorlar…

Peki, Türkiye’de neden Kur’an Türkçe mealle öğretilmiyor ya da okunmuyor?
Din adamı görevini üstlenenleri kast etmiyorum, normal vatandaşlardan bahis ediyorum… Bu sorunun cevabını herkes kendi hesabına verebilir…
**
İlk inen kutsal ayettir “OKU” emri…
Emrin devamında “Yaradan Rabbinin adıyla oku” ifadesi vardır…
Kutsal kitabımızın ilk ayeti, yani Allahın ilk emri…
Resule verilen ilk emir, dolayısıyla tüm insanlığa da verilen emirdir…
Aynı zamanda Resule gelen ilk vahiy…
Neden ilk emir “oku” ile başladı dersiniz?
Çünkü Yaratan önce bilgiyle işe başlanmasını istiyor…
Bilgisiz ve bilimsiz insanların oluşturduğu toplum her zaman bataklıkta çırpınan olur…
Nitekim Âdemi “ilk insan” olarak yarattığı zaman da ona meleklerin secde etmelerini istemesindeki gerekçe, Âdem’in bilgiyle yüklü ya da yüklendirilmiş olmasındandır.
Bu ince noktayı iyi anlamak ve fark etmek gerekiyor…
Diğer bir husus ise; insanın algılama merkezi olarak beyin gücünün kullanımı ve bilginin algılanmasını sağlamak…
Ve en önemli mesajı Yaratanın; insanları aklını kullanma uyarısını vermek istemesidir. Çünkü bilgiyi algılayan beyindir, o bilgiyi kullanan akıldır, saklayıp gerektiğinde hatırlayan ve hatırlatan zihindir, pratiğe uygulamayı sağlayan zekâdır…
Tüm bunlar iç içe olan ve birinin diğerinden ayrılamadığı, ayırt edilemediği, belli anatomik ve fizyolojik sınırları tam anlamıyla çizilemeyen değerler bütünüdür.
Yaradan onun için bu algılamaya hitap edecek bir kaynağı gösteriyor, okumak ve anlamak…
**
Okumak yetmez, anlamak ve kıyaslamak gerek…
Sentez gerek, analiz gerek…
Papağan gibi ezberletilerek okunan her metin sadece beyni uyuşturur…
Bilgi değil, çünkü bilmek önce anlamak sonra da kavramak demek, kavranmadığına göre, anlaşılmadığına göre kavranması beklenemez…
Oku-oku döner aynı şeyi oku yani “okuma hamallığı” yapmış olur…
Okuyan beyin, gören gözdür…
Göz beynin uzantısıdır…
Gözlerin aklin devamı olduğunu söyleyen varsayımları kabul etmem…
Göz her şeyi görür, fakat ona anlam veren, anlamlandıran beyindir…
Evrene yönelik pek çok bilgi şifresini içinde barındıran ve Kutsal kitapta insanlara okumaları için Resul aracılığıyla yollayan Yaratan insanın gözle okumasını, beyniyle anlayıp değerlendirmesini, gönlüyle tasdik etmesini ister…
Böyle hassas beyin ve kalbe sahip olan, aklını kullanan kulun görevi önem kazanıyor…
Birey olarak bu görevi, yani ‘Yaratanın verdiği ilk emri ne kadar yerine getiriyoruz’ sorusuna çok olumlu cevapların verilecek olduğunu sanmıyorum…
Birey olarak herkes bu soruyu önce kendisine sormalıdır…
Ne zaman ki bu sorunun yanıtını olumlu yanıtlarsak; o zaman Kur’an’ın yazdığını da yüreğimizde hisseder, beynimizde değerlendirir, beyazlara dökülmüş harflerin dansıyla yüreklere ses veren cümleler halinde ürüne dönüştürürüz; yetmez bu bilgiyle beynimizde insanlık için nasıl yararlı işler yapacağımızı düşünmüş oluruz…
**
“OKU” emri Yaratanın Resulüne verdiği ilk emir olduğuna göre; bizler fert olarak bu ilk emre, dolayısıyla Allahın emrine ve Resulün sünnetine ne kadar uyuyoruz?
Birazcık öz eleştiri yapalım; bakınız etrafınıza kaç kişi ne kadar ve neyi okuyor?
Allahın verdiği ilk emir unutuluyor, uyulmuyor ona, ama kişilerin sakalının şekline, sarığının rengine, cüppenin tipine bakılarak kişinin Müslümanlık derecesi tayin ediliyor. İslam bu şekilcilikle temsil ediliyor…
Okumayan beyin, hurafeye inanacağı için de zihnini, aklını, dimağını sınırlıyor.
Beyin gücü ya dedikodu ya renkli medya ya da sınırlı gazete sayfalarla kısıtlanıyor, okumayan beyin dimağına ihanet ediyor demektir!
Okuyan beyin bir merkez görevini üstlenir, vücudun tüm organlarını bu esasa göre yönlendirir… Dolayısıyla bedenin tüm organları, okuyucu olur beyinle birlikte!

Bu, müthiş bir varsayımdır…
**
Beden bir bütündür; ayrı görevler yüklenmiş farklı elemanlardan oluşmuş olsa da her bir parça bir bütünün öğeleridir… Her organ kendi başına bir bütünün temsilcisi olarak algılama yapar, diğer bir ifade ile tek organ bütün beden için, bütün beden tek organ içindir.
Tüm organlar bir anlamda kendi başına sadece kendi bütünlüğünü oluşturur.
Nasıl ki el ya da kol eksik kullanıldığı zaman gelişmiyorsa, beyin de bilgi için yükleme yapmazsa körelir zaman içinde…
Yetersiz olan beyin, aslında yeterince kullanıma açık olmadığı için yetersizdir, bu devam ederse zamanla körelir! Yüklendiği görev dolayısıyla ürettiği enerji ve onu üretmek için ihtiyacı olan gıdayla beslenmesi beyni farklı kılar…

O nedenle beyin, en hızlı körelen organdır, sonuçta kullanılmayan beyin düşünmeyen beyindir, düşünmeyen beyin ise ölü demektir!  (DEVAMI VAR)

KCK Nedir?

Neşe Düzel’in Türkiye’nin en yetkin siyaset bilimcilerinden ve anayasa hukukçularından olan, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergün Özbudun’la yaptığı konuşmadan bazı alıntılar:

– KCK operasyonları hakkında ne düşünüyorsunuz?

– Operasyonların yapılması esas itibariyle doğru. Eğer KCK illegal bir örgüt ise ve şiddeti tahrik ve organize ediyorsa, bu operasyonlar yapılmalı. Nitekim operasyonları eleştirenler de dahil, hemen herkes KCK’nın legal bir örgüt olmadığını kabul  ediyor. Gerçekten bazı eylemler var ki, bunları ancak PKK’nın şehir örgütü düzenleyebilir. Mesela esnafın kepenk kapatmaya zorlanması, kapatmayanların tehdit edilmesi, bölgede kendileri gibi düşünmeyenleri ikna kamplarına alıp, orada bunların  “ikna edilmeye”  çalışılması, mahkemelerin kurulması, infazların yapılması, bölgede esnaf ve tüccardan haraç alınması… Bunlar legal faaliyetler değil ve bunları Merih’ten gelen insanlar yapmıyor. KCK’yı masum siyasi faaliyette bulunan bir örgüt olarak telakki etmek mümkün değil.

(Neşe Düzel, Taraf, 21 Kasım 2011)

X

“KCK, PKK’nın Kandil’de Mayıs 2007’de yapılan, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den 213 PKK’lının katıldığı 5. Kongresinde kurulmuş, Birleşik Kürdistan Devleti’nin altyapı örgütüdür… KCK aynı zamanda A. Öcalan’ın Türkiye ile yapılacak müzakereler sonrasında Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde kurulmasını planladığı, PKK tarafından denetlenen özerk adı verilmiş bölgedeki devletsel yapının bürokratik teşkilatıdır…

“Oslo Müzakerelerinde PKK, KCK’nın örgütsel yapısının yaşama geçmesini sağlayacak şekilde Türkiye’den taleplerde bulunmuştur. Ancak KCK, bunun ötesinde uzun vadede Suriye, Irak ve İran’daki Kürtleri kapsayacak pankürdist bir devlet projesinin temelini oluşturmaktadır. KCK çatısı altında örgütlenen Kürdistan Barolar Birliği, Kürdistan Doktorlar Birliği gibi yapılar bu pankürdist hedefin sonuçlarıdır…

“KCK, PKK’nın devletidir demek en doğru tanımlamadır…

“Güneydoğu Anadolu’da kentlerde başlayacak…bir ayaklanma sonrasında KCK – PKK, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu’da Cenevre Sözleşmesi’ni çiğnediğini, sivil halka karşı TSK’nın ve Emniyet güçlerinin aşırı şiddet kullandığı iddiasını Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve AB üyesi ülkelerin gündemine getirerek, Türkiye’ye yönelik müdahale talebini savunacaktır. Bu konuda KCK ile Belçika arasında bazı görüşmelerin yapıldığı tespit edilmiştir.” (Ümit Özdağ, Yeniçağ, 18 Ocak 2012)

 

Sarkozy Açılımı ve “Aşırı Uçlar”

Hayali ve ispatlanamayan sözde Ermeni soykırımı iddiaları yine başımızı ağrıtıyor.  Ermeni militanları, 2015 yılında 100. yıl dolayısıyla saldırılarını arttıracaklardır.  Herhangi bir mahkemeden çıkmış kanıtlayıcı bir karar olmamasına rağmen, Fransa Senatosundan böyle bir kararın çıkmış olması, her şeyden evvel hukuk dışıdır.  Konu Fransa Senatosunun işi de değildir.  Bu karar insan haklarını düşünce ve fikir hürriyetini katletmiştir.  Hayali sözde soykırımı inkar edersen hapis ve para cezası var.

Ancak Fransa’ yı ve konuyu tamamen çirkin bir iç politika ve seçim malzemesi yapan Sarkozy’ i de suçlamak ne ölçüde doğrudur? Türkiye, bilhassa son on senedir uyguladığı daha doğrusu bize uygulatılan Ermeni politikası ve Ermenistan ile mutlaka ilişki kurulması dayatmaları yanlışlarla doludur.  Bugüne kadar çözüm diye ele alınan açılımlar, fiyasko ile neticelenmiştir. Ermeni açılımı diğer açılımlar gibi gereksiz tavizlerle ve kendi kendini inkârla doludur.  Ermeni açılımından rahatsız olmayanlar, Sarkozy’ nin açılımından niye rahatsız oluyorlar?  Bu yolu biz açtık ve onlara fırsat verdik.  Bir AKP İstanbul milletvekilinin iddiaları kabul edici ve özür dileyici beyanına ne demeli? Yerli Sarkozy’ler o kadar fazla ki…

* * *

Siyasi tarihimizde aşırı uçlar olarak düşünülebilecek güç mücadeleleri, sosyal yapımız üzerinde devamlı etkili olmuştur.  Aşırı uçlar deyince bunu sadece sağ-sol kutuplaşması olarak düşünemeyiz.  Siyasi tarihimizde asker-sivil mücadelesi, tayin edilmişlerle seçilmişler arasındaki sürtüşmeler, laik-antilaik ikililiği, 1960’lı yılların gerici-ilerici ayırımı son dönemde yapay etnik ayrıştırmalar ve tuzaklar, ülkemizdeki ikilemlerin ana örnekleridir.  Bu kısır güç çatışmaları, ülkeye çok pahalıya mal olmuştur. 

Ülkemizde iki güç kaynağı arasındaki tarihi iktidar mücadeleleri hep dikkat çekmiştir.  Bu mücadelelerde iki taraf vardır:

  • 1- Aşırı laikçi, pozitivist, Batıcı yabancılaşmanın mimarı, seçkinci ve teslimiyetçi, halktan uzak olumsuzluklarına rağmen; milli devlet, milli kimlik ve Cumhuriyet konularında doğruları olanlar ve olumlu tavır alanlar. Cumhuriyetin akılsız dostları…
  • 2- Halkın değerleri ile bütünleşmiş veya öyle görünmeyi siyaseten doğru bulan, halkla muhafazakârlık yarışına giren, yerine göre liberalliğe özenen; milli devlet, milli kimlik, milliyetçilik ve Cumhuriyet konularında yeterli hassasiyetleri oluşmamış, Batıya temelde karşı ama küreselleşmeye açık olanlar. İç politika mücadelelerinde dış desteği tehlikeli bir şekilde kullananlar.

Bilhassa yaşadığımız dönem aşırı uçlardan ikincisinin siyaset sahnesinde at oynattığı bir dönemdir.  Hukuk devletinin parti devletine dönüştürüldüğü, milli bayramlarla anlaşılmaz bir şekilde oynandığı, garip gerekçelerle karşı çıkıldığı bir talihsiz dönem yaşanmaktadır.  Bu yanlışlarla geleceği kurtarmak ve bir yere varmaya çalışmak mümkün değildir.  Siyasetçilerin başlarını kaldırarak bu gerçeği görmeleri ve dünden rövanş alma mücadelelerinden uzak durmalarını beklemek hakkımızdır.  Milli Mücadele ile Anadolu’dan kovduğumuz istilacı güçleri mutlu ve ümitli kılmak devlet adamlığı ile bağdaşmaz.

 

Gençlerin Politika İle İlişkisi

Türkiye nüfusunun çok önemli miktarını gençler oluşturuyor. Siyasi partiler ve siyaset yapmayı düşünenler bu nedenle projektörlerini gençlere çevirmek zorundalar.

Çocuklarımız dünyaya gözlerini açtıktan sonra hangi ortamda yetişiyor, kişilikleri nasıl şekilleniyor ve gelecekten beklentileri neler… Bütün bunları ve burada zikredilmeyenleri, siyasetçilerimiz; eğer başarılı olmak istiyorlarsa iyi bilmelidir. Artık siyasetçilerin, kendilerini gençlerin yerine koyarak empati yapmaları bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Gençlerimizi anlamayan, onlara hitap etmeyen ve gençlerin gelecekteki beklentilerini karşılayacağına dair ümit vermeyen, siyasetçilerin ve siyasi partilerin başarılı olması mümkün değildir.

Türkiye ve dünya artık eskisi gibi değildir. Gelişen bilişim ve iletişim teknolojisi dünyayı ufaltırken insanın düşünce yapısına da değişik etkiler yapmıştır. Bu nedenle dünyayı ve Türkiye’yi eskisinden çok daha iyi bir şekilde mercek altına alarak tanımaya çalışmalı ve gençleri iyi anlamalıyız. Bunu yapamayan siyasi partilerin ve siyasetçilerin başarılı olması bir rüyadan ibarettir.

Gençleri; eskimiş fikirlerle, edebi sözlerle ve sloganlarla kolayca kazanmanın yolları artık tükenmiştir. Bu yolla ve duyguların sömürülmesi ile elde edilecek gençler, hiçbir zaman siyasi partilere iktidar olmak için yeterli olmayacaktır.

İçine interneti de alan yazılı ve görsel medya, toplum üzerindeki psikolojik oyunları icra eden çok önemli bir araç haline gelmiştir. Gençler nüfusumuzun medya ile ilgilenen en önemli kesimini oluşturmaktadır. En azından internet iletişimi gençler arasında azımsanmayacak ölçüde çok yaygındır. Artık gençlerin eli her türlü bilgiye kolayca ulaşabilmektedir. Onları yönlendirmek, aldatmak ve fikir empoze etmek eskisinden çok daha zorlaşmıştır. Ancak eğitimsiz, işsiz, güçsüz ve siyaset üzerinden geçinmek isteyenleri kolayca elde edebilirsiniz.

Yönetim azınlığın çoğunluğu idare etmesi şeklinde belirir ama günümüzde bu azınlık sayısal olarak artmaktadır. Bu sebeple gençlerle, eskisinden çok daha güçlü bir şekilde el ele tutuşmak ve buna anaokullarına giden çocukların siyasetçi, babası, amcası, dayısı, dedesi gibi idolü olmaya kadar indirmeyi başarmak zorundasınız. Gençleri çocuk yaştan itibaren yönetici azınlığa dahil etmediğiniz sürece artık başarı mümkün olmayacaktır.

Günümüzdeki iktidar, ülke genelinde yerel yönetimlerdeki başarısını 18. yıla taşımıştır. AKP zihniyetince İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerinin kazanıldığı yıl doğan çocuklar, bugün seçmen olma yaşına erişmişlerdir. O günden bu yana, bu çocuklar siyasette iktidar olarak hep R.T.Erdoğan, A.Gül, B.Arınç, C.Çiçek gibi figürleri görmüşlerdir. Bu siyasetçiler, onların bugüne kadar geçen ömürleri süresince önlerinde bulunan etkili siyasetçilerdir. İktidar okullara ve üniversitelere hakim olmuş, ders kitaplarına girmiş, devlet bütçesini ve iktidar imkanlarını gerektiğinde oportünist kararlarla kullanmış ve ne kadar kendisine yandaş olunursa o kadar imkana kavuşabileceği imajını gençlere vermiştir.

Böyle uzun süreli ve güçlü bir halk desteğine sahip iktidara karşı başarılı olunmak isteniliyorsa, mutlaka gençleri anlamalı, onlara dönük politikalar oluşturulmalı ve gençlerle birlikte siyaset yapılmalıdır. Böyle bir siyaset anlayışı; ülkemizin, milletimizin ve devletimizin geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü aktif siyasete kazandırılacak veya desteği alınacak gençler yarınlarda ülkemizin siyasi kadrolarını veya seçmenlerin çoğunluğunu oluşturacaktır.

Kabul edelim ki; bir insan için yaşamsal sorunların çözümü ve daha iyi bir hayat beklentisi öncelik taşır. Çoğunluktan idealizm beklemek, insanın ve hayatın gerçeklerine ters düşer. Onun için gençlerin aş, iş, okul, konut, sosyal yaşamla ilgili taleplerini karşılamak gerekir. Bu hususlardaki karamsarlık ve ümitsizlik onları siyaseten başka mecralara sürükleyebilir. Günümüzde yaşananlar bunun en iyi örneğidir.

Siyasi partilerimiz ve siyasetçilerimiz ortalama vatandaşın ve yarının ortalama vatandaşlarının tercihi olma mücadelesini vermelidir. Eğer siyasette başarı ve siyaset sahnesinde uzun süre etkili aktör olunmak isteniyorsa gençlerle olan bağ kuvvetlendirilmelidir. Günümüz iktidarı bunu yapabilmek için her yöntemi kullanmaktadır. Bunu yapmaz ya da yapamazsanız kendi çöplüğünde öten horoz olmaktan öteye gidemezsiniz.

Siyasetçiler gençleri kazanmak için onlara karşı samimi olmak zorundadır. Çünkü gençler artık doğru ile yanlışı kolayca anlayabilecek düzeydedir. Eğer kendilerini kullanmak için yaklaştığınızı ve doğrulara yönlendirmediğinizi hissederlerse, sizden hemen uzaklaşmaktadırlar. Birde gençlerle paylaşmak gerekir. Daima onları kullanmak veya onlara kullanıldıkları duygusunu vermek, gençlerle siyasetçiler arasındaki bağı koparmaktadır. Bu nedenle siyasetçiler ve siyasi partiler gençleri asla bir hamal gibi görmemelidir.

Uzun lafın kısası, ülkemizdeki genç nüfusu anlamayan ve onlara hitap etmeyen ve de onların desteğini kazanmayan siyaset anlayışları başarısız olacaktır. Gençleri siyasete; siyasetçi veya seçmen olarak doğru bir şekilde adapte etmeyen siyasi partiler ve siyasetçiler ülkemizin, milletimizin ve devletimizin geleceğini tehlikeye atıyor demektir. Siyaseti dizayn edenler benim bunları niçin yazdığımı çok iyi biliyor. Birde halkım bilse, zincirleri nasıl kıracağımızı işte o zaman herkes görecek.

 

 

İslam’da Sorumluluk

Sorumluluk; bir insanın görevlerini yerine getirip getirmediği, iman, amel, fiil, söz ve davranışlarının doğru olup olmadığı konusunda hesaba çekilmesi demektir. Yani, kişinin kendi istek ve iradesi ile yaptığı ve yüklendiği işlerin hesabını vermesi, bundan dolayı hesaba çekilmesidir. Yüce dinimiz İslam, her insanın bir iradesi ve seçme hürriyeti bulunduğunu ve bu iradesini kullanmak suretiyle yapacağı işlerin tamamından sorumlu olduğunu bildirmiştir. Bundan dolayı insanlar ve özellikle Müslümanlar, yapacakları her işte, söyleyecekleri her sözde dikkatli olmak durumundadırlar.  (Şamil İslam Ansiklopedisi)

Kur’an-ı Kerim varlıklar içinde sadece insanın, Allah’ın sorumluluk teklifini kabul ettiğini bildirmiştir: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72) Ayet-i kerimede sorumluluk ve yerine getirilmesi gereken yükümlülükler “emanet” tabiri ile ifade edilmiş, Allah’ın insanlardan yapmasını istediği tüm fiiller bu emanet kapsamında değerlendirilmiştir.

Yüce Rabbimiz, insanın yüklendiği bu emanet/kulluk vazifesinin ne kadar çetin, ne kadar ağır bir görev olduğunu şöyle bildirmektedir: “Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr, 59/21)

Allahu Teâlâ, kullarına yüklediği sorumluluklarla beraber onlara bir takım haklar ve yetkiler vermiş, bütün kâinatı onların emrine amade kılmıştır. İradelerinde ve davranışlarında serbest bıraktığı insanlara, kitaplar ve peygamberler göndererek emir ve yasaklarını bildirmiştir.

Bütün bunlara karşılık Kur’an-ı Kerim, insanın sorumlu bir varlık olduğunu, başıboş bırakılmayacağını (Kıyâme, 75/36); dünya hayatında kendisine verilen nimetlerden ve yaptıklarından dolayı hesaba çekileceğini haber vermektedir: “Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz” (Tekâsür, 102/8),   “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir” (Enbiya, 21/23), “Rabbine and olsun ki, onların hepsine yapmakta olduklarını mutlaka soracağız.” (Hicr, 15/92-93)

Cenâb-ı Hak, sorumluluklarını yerine getiren, iyi ve güzel davranışlar içinde olan kullarını mükâfatlandıracak, yükümlülüklerini unutarak yanlış davranan, O’nun nimetlerine karşı nankörlük ederek ömrünü günahlarla heba edeleri de cezalandıracaktır. “O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (Zilzal, 99/6-8)

Peygamberler, Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara hakkıyla tebliğ edip etmediklerinden, insanlar da peygamberlerin tebliğ ettiği emir ve yasaklara, helal ve haramlara, öğüt ve tavsiyelere uyup uymadıklarından sorgulanacaktır. Kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız ve peygamberlere de soracağız” (A’râf, 7/6), “De ki; Allah’a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz. Eğer itaat ederseniz doğruyu bulursunuz.” (Nûr, 24/54)

Hz. Peygamber (s.a.s.) insanın sorumluluklarını şöyle ifade buyurmuşlardır: Kıyamet günü insan, beş şeyden sorulmadıkça bırakılmayacaktır: Ömrünü nerede tükettiğinden; ilmi ile amel edip etmediğinden; malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve bedenini nerede yıprattığından.” (Tirmizi, Kıyame, 1)

Bir başka hadis-i şeriflerinde ise; “Hepiniz yöneticisiniz ve hepiniz yönettiklerinizden sorumlusunuz. Devlet başkanı yöneticidir ve yönettiklerinden sorumludur. Erkek, eşi ve çocuklarının yöneticisidir ve onlardan sorumludur. Kadın, eşinin evinde yöneticidir ve yönettiğinden sorumludur. Hizmetçi/çalışan sorumluluğundaki malın ve işinin yöneticisidir ve yönettiğinden sorumludur” (Buhari, Ahkam, 1; Tirmizi, Cihad, 27) buyurmuşlardır.

Hülasa; her insan Yüce Yaratıcısına karşı ve üstlendiği görevlerden dolayı diğer insanlara ve topluma karşı sorumludur. Bu görevlerini hakkıyla yapıp yapmadığından ahiret hayatında hesaba çekilecektir.