16.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1118

Baskı Altında İnsan Karakteri

“Her kötülük zayıf karakterden doğar” Seneca 

(Dalkavuklar, teslimiyetçiler, putlaştırılmış şahıslar, isyan duygusunu kaybedenler,  Stockholm Sendromu, tarihte bazı sendrom örnekleri, sömürge hastalıkları, özgüvenini kaybedenler, baskıya karşı akıllı bir direniş, normal insan ölçüsü )

Baskı altında kalan insanlar, karakter yapılarına, fizik ve moral güçlerine, inançlarına göre değişik tepkiler gösterirler, zulüm ve baskıya açıkça, yapamazsa gizli olarak karşı koyarlar. Moral güçlerini kaybedenler ise bir takım psikolojik bozukluklara uğrarlar.

Hz. Peygamber : “Mümin kötülüğe karşı eli ile (fiilen), dili ile (söz ve yazı ile) savaşır, bu ikisini yapamıyorsa kalbi ile düşmanlık besler. O da yoksa iman yoktur” buyurmuştur. Bu sağlıklı, karakterli bir insanın ilkesel tavrıdır.

Baskı darbelerine dayanamayıp kendilerini dağıtanlar, hayatlarını ve çıkarlarını korumak için araziye uyanlar, riya ve dalkavukluk yolunu seçenler, işbirlikçiler, Stockholm Sendromu’na uğrayanlar (baskıcıya karşı duygusal bağlarla bağlananlar) sado- mazoşistler (eziyet yapmaktan ve eziyet görmekten mutluluk duyanlar) de görülür. Baskı uzun sürdüğü zaman bir çeşit karakter haline gelir.

Şu da bir gerçektir ki en kötü baskılar altında bile insan ruhu özgür düşünebilir, özgür bir geleceğe olan inancını kaybetmeden yaşayabilir. Stalin zamanında Moskova’da, imanını kalbinde gizleyerek yaşamak mümkündür. Bu bir insanlık sınavıdır. Felaketler güçlü ruhları daha da güçlendirirken, zayıfları ezip parçalar.

Dalkavuklar – Şahsa Tapanlar

Peygamberimiz buyurur ki :

“Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı gerçekleri söylemektir.”

“Tamah ebedi bir köleliktir.” Hz. Ali      

Güçlü insan bencil hırslarını kontrol edendir. Zayıf karakterler, zorba insanlara yaklaşarak çıkarlarını korumak isterler, baştakilere veya günün partisine “gelen paşam giden ağam” diyerek, efendileri yerlerinde kaldıkları sürece aynı tempoda devam ederler, çıkarları kalmayınca terk ederler. Politik mobilizasyon (akışkanlık), iş bitirici bürokratlarda ve parti adamlarında bir marifet sayılır.  

Yine de dalkavuk hiçbir efendi için güvenilir bir köle değildir. Efendisi her an ondan şüphe eder. Hem evliyaya hem de şeytana mum yakan münafıklar herkese şirin görünme gayreti içindedirler. Amaçları işlerini halletmektir.

“Ölü bir arslandan, yaşayan bir köpek olmak daha iyidir” diyerek kral ya da diktatörlere  zelilane itaat edenler bilmelidirler ki, firavunların vebali yanında, kölelerin de sorumluluğu vardır.

Tarih boyunca insanların, hükümdarlarına, kahramanlarına, atalarına duydukları abartılı saygı ve yüceltme duygusu, çok defa putperestliğe yol açmıştır.. İskandinav mitolojisinde Odin bir kahramandan bir ilaha dönüşmüştür. Nuh kavmi zamanındaki putlar aslında topluma hizmet etmiş değerli kişilerdi. Hatıralarını yaşatmak için heykelleri yapılmış, anma törenlerinin yerini zamanla putperest ayinleri almıştır.. (Yüce Kur’an’ın Tefsiri, Nuh suresi 71/23 Prof. Dr. Süleyman Ateş)

Büyük İskender Mısır’ı fethedince firavunlar geleneğini takip eden Amon rahiplerince tanrı Amon’un oğlu ilan edilmiş ve tapınılması istenmişti.

“Şeyh uçmaz müritleri uçurur ” derler. “Beşerin ne gariplikleri var, putunu kendi yapar kendi tapar” diyen Tevfik  Fikret insanın bu zaafına işaret ediyordu.

Hz. İsa’nın nasıl ilahlaştırıldığını, aslında zamanın hak dini olan Hıristiyanlığın pagan adetlerinin katılımı ile Hz. İsa ve Hz. Meryem’e tapınma törenlerine dönüştüğünü tarihi kayıtlar ve Kur’an-ı Kerim bize bildirmektedir:

“Hani Allah Meryem oğlu İsa’ya: Sen mi insanlara Allah’ı bırakarak beni ve annemi iki mabut edinin, demiştin. İsa “Haşa Seni tenzih ederim, hak olmayan bir sözü söylemek bana yaraşmaz, söyledimse malumundur elbet, içimde olanı Sen bilirsin. Onlara yalnız bana emrettiğini söyledim: Tanrım ve Tanrınız olan Allah’a tapın dedim” (Maide 119-120)

Hz. Peygamber en sade ve doğru bir şekilde şöyle ifade eder: “Hıristiyanların Meryemoğlu İsa’yı uçurdukları gibi siz de beni uçurmayınız. Ben ancak bir kulum, bana Allah’ın kulu ve elçisi deyiniz.”

Modern çağlarda, şefler ve diktatörlerde nasıl olağanüstü özellikler vehmedildiği görülmüştür. Hitler, Mussolini ve Stalin heykelleri adeta eski zaman Tanrılarının yerini almışlardır. Çarlık zamanında bayramlarda gezdirilen ikonaların yerini devrim kahramanlarının Lenin ve Stalin’in resimleri ve gösterişli heykelleri almıştı. Anlatıldığına göre Stalin törenlerde en az 10 dakika alkışlanıyor, yoldaşlar suçlanmamak için sonu gelmez alkışı devam ettiriyorlardı. Ta ki büyük şef alkışa doyup da elini kaldırana kadar… Kuzey Kore Diktatörü Kim İl Sung ölünce, (bir sene ölümü gizlenmiş ve dublörü ile idare edilmişti) stadyumlarda halk toplandı, cemaatle ağlama törenleri yaptırıldı. Herkes hıçkıra hıçkıra ağlıyor, ağlamayı ilk kesen olmamak için fark ettirmeden yanındakine bakıyor, devrimci cemaatin gereklerine titizlikle uyuyordu. Oğlu Kim İl Jong de tapınılma sırasının kendisine geldiğini biliyordu.

Allah’a kul olmayı reddeden, Tanrı tanımaz komünizmin nasıl imtiyazlı yeni bir sınıf yarattığı,  liderlere ve şeflere kulluğa dönüştüğü ibretle hatırlanmalıdır.

Asya, Afrika ve Güney Amerika’da darbelerle gelen diktatör taklitleri görülmektedir.. Toplumların az gelişmişliği ve buhranlar, vatan kurtarma heveslilerini teşvik etmiştir. Sağlıklı, kültürlü, ileri ülkelerde demokratik mekanizmalar iktidarların normal seçimlerle değişimini sağlayarak bu tür kişilere fırsat vermemiştir. Global ilişkiler de günümüzde diktatörleri yalnızlığa itmektedir.

Stockholm Sendromu

“Haksızlığa karşı çıkmayanlar hakları ile beraber şereflerini de kaybederler”

Hz. Ali

(Rehinenin rehin alan zorbaya karşı duygusal bağımlılığı, celladını seven kurbanlar)

(Uzun zaman baskı altında kalan bazı kişiler savunma mekanizmalarındaki zayıflık sebebiyle özel bir psikolojik bozukluğa (sendroma) uğrarlar, baskı yapan zorbaya öylesine bağlanırlar ki onun her yaptığını meşrulaştırmaya ve onu dünya’ya açılan tek kapı olarak görmeye başlarlar.)

Stockholm Sendromu’nun ortaya çıkış hikayesi de şöyledir;

23.8.1973 tarihinde Jan Eric Olson’un soyguncu çetesi Stockholm’de bir bankanın personelini 6 gün süre ile rehin almış ve polis zehirli gaz kullanmıştır. Bu sert tutuma karşı rehineler soyguncuların yanında yer almışlar. Bu olay üzerine psikolojide rehine ile rehine alan arasındaki yakınlaşmaya Stockholm Sendromu adı verilmiştir.

1974’de A.B.Devletleri’nde büyük gazete patronlarından birinin kızı olan Patricia Hearst nişanlısı Steven Weed ile birlikte S.L.A (Symbionese Liberation Army) Birleşik Özgürlük Ordusu adlı solcu örgüt üyeleri tarafından        kaçırıldı. Gazete Patronu olan babası fidye olarak istenen 6 milyon dolar yiyecek yardımını gönderdi. Örgütün fakirlere yardım sağlamak için rehin aldığı Patricia, yiyeceklerin son kullanma tarihinin geçmiş ve bozuk oluşu karşısında derin bir hayal kırıklığı ve aldatılma duygusu yaşadı. 3.4.1974 ‘de S.L.A. ‘ya katıldığını açıkladı ve serbest bırakılmayı reddetti. Örgütün tertiplediği banka soygunlarına katıldı. 1975 yılında polis baskını sırasında bir apartman dairesinde yakalandı. 15. 1.1975 tarihinde mahkemede avukatı, kızın kaçırıldıktan sonra gözlerinin bağlandığını ve beyninin yıkandığını iddia etti. Banka soymaktan 35 yıllık cezası 7 yıla düşürüldü. Bill Clinton tarafından affedildi. Hapisten çıktıktan sonra normal bir hayat yaşadı, evlendi 2 kızı oldu.

Bu tür olaylarda kurbanların kafa karışıklığına uğradıkları ve ciddi bir tedavi görmeleri gerektiği tıp otoritelerince kabul edilmektedir. Psikolojik travmalar nedeniyle düşüncelerin tam tersine dönmesi sıklıkla rastlanan bir durumdur.

İşbirlikçiler 

“Girme şu zalimin hizmetine / Konma sinek gibi pislik üstüne

İslam’ı kullanma bir koltuk için / Yazık kutsal dinin inceliğine” Ö. Hayyam

Muhalif liderleri ve insan hakları örgütleri mensuplarını suikastlarla öldürterek rejime olan sadakatını ispat eden işbirlikçilerin davranışları milletini koruma içgüdüsünün ötesinde marazi bir anlam taşıyor. Onlar artık dönüşsüz bir yolda olduklarının farkındadırlar, hayatta kalabilmelerini tuttukları rejime borçlu olduklarını bilirler. Rejim de onları maddiyatla doyurarak, lükse boğarak ve kesenin ağzını açarak milletin isyan duygularını yatıştırmaya çalışır. İşbirlikçiler din de dahil her şeyi kullanmaktan çekinmezler.  

Zalimlerin bu tür adamlara hep ihtiyacı olmuştur. Onlar sömürgecilerin taktiği ile” hep en kötüleri kullanarak en iyileri ezmişlerdir.”

Dış dünyadan soyutlanmış durumdaki gönüllü işbirlikçinin ölüm korkusu arttıkça hayatta kalma isteği de artar. Efendisinin karşısında gittikçe acizleşir. Onun en küçük bir lütfunu bile gözünde büyütür. Ve abartılı bir minnet duyar. Olayları onun gözünden görmeye başlar.

Rehinelerde, savaş esirlerinde, aile içi şiddet mağdurlarında görülen hayatta kalma içgüdüsü, baskıcılara karşı duyulan marazi hayranlık Stockholm Sendromu ile ilgilidir.

İnsan olarak kalabilmek bazen çok zordur.  

“Geçme namert köprüsünden ko su aparsın seni

Yatma tilki gölgesinde ko arslan yesin seni” (1. Murat Han Hüdavendigar ) Akıllı Bir Direniş

“Hayatta başarılı olmak iyi bir ele sahip olmak değil kötü bir eli akıllıca oynamaktır.” Denis Waitley

Zulme direnmek yürek ister. Ancak zafere giden yolda akıllı hamlelere ihtiyaç vardır. Milli varlığını ezdirmemek için cesaretle beraber tedbir de gerekir.   Silahlı mücadelenin mümkün olmadığı durumlarda dinine, milli kültürüne sımsıkı sarılarak geleceğe hazırlanmalıdır. Fırtınalar elbet bir gün geçip gidecektir. Bir nehrin önünü kapayabilirsiniz, ama o birikim gücü ile engelleri aşar ve yoluna devam eder.
“Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, tamamı terk edilemez.”
İdeal olan asıl hedefi göz önünde tutarak, mevcut şartlarda somut adımların atılmasıdır. İnsanoğlu daima reel politika ile ideal politika arasında gider gelir. İnsanların bir bölümü gerçekçi davrandığını öne sürüp reel politikaya bakarlar, içinde bulundukları şartlar, neyi emrediyorsa onu yerine getirirler. Bu çerçevedeki gerçeklik sorgulanmalıdır. İdealden kopmuş gerçeklikler insanı ve toplumu gayri iradi tercihlere, kör şartlara boyun eğmeye zorlar. Kimileri de saf idealizm içinde, içinden geçtiği maddi ve toplumsal gerçekleri kale almazlar, idealleri peşinde atacakları küçük adımları önemsemezler. Oysa en uzun yolculuklara bile küçük adımlarla başlanır.  

Kainatta herşey Allahın varlığına kıyasla hiç hükmündedir. Yerde ve gökte ne varsa (tav’an) isteyerek veya (kerhen) istemeyerek O’na itaat eder. Yaratıcı sorumlu tutabilmek, sınamak için insanı belirli sınırlar içinde özgür kılmıştır.

Tevhid, insanın özgür, onurlu ve gururlu yaşamasını sağlar. Yalnız Yaratıcıya itaat etmek Onun gösterdiği doğal ve temiz yolda ilerlemek, bütün iyiliklere ve güzelliklere evet demek ne güzeldir. İman yani (Kalp ile tasdik) ancak özgür bir düşünce ve seçimle olursa makbuldur.

Normal İnsan Ölçüsü

“Erdem sağlık, erdemsizlik hastalıktır.” F. Petracco

Normal insan:

1. Sağlıklı

2. Zekaca düzenli

3. İradeli, heyecanlarını kontrol eden

4. Hatalarını bilen, özeleştiri yapan

5. Çevresi ile uyumlu

6. Doğruluk ve güven duygusuna sahip

7. Kendine ve çevresine faydalı

8. Sevdiği bir işi olan (Çalışma fizik ve ruh sağlığı getirir.)

9. Hayattan ders alan

10. Olgunlaşan ve geleceğini planlayan bir kişiliğe sahiptir.

“Normal insan problemlerine normal çözümler bulan bir insandır.”

Bir takım yoksunlukları da olsa Yaradan’a inanç ve güveni tamdır. Belirli bir amacı ve yolu olan insan huzurlu ve mutludur.

Dindar bir insan bütün kalbi ile inanır ki:

“Kafir ve münafıklara de ki, elinizden geleni yapın ben de bildiğim gibi yapacağım, yakında rezil ve rüsvay edecek azabın kime geleceğini anlayacaksınız.” 39/4

“..Allah her şey için mukadder bir vakit tayin etmiştir” 65/3 .

“Allah’ı hiçbir şey aciz kılamaz, çünkü O gerçekten her şeyi bilir, her şeye gücü yeter.” 44/35

“Ve la galibe illallah: Allahtan başka galip yoktur.”

İstanbul’un İşgali ve Siyah Bayraklar…

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, Yok mu kurtaracak bahtı kara maderini”

                                                                                                                                                 Namık Kemal

Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde ve mahkeme tarafından verilen kararı da protesto etmek amacıyla, kırk bin civarında “ERMENİ”nin İstanbul’da yürüdüğüne şahit olduk.

Bu Ermeniler arasında; PKK’lı, marksist, liberal, İslamcı ve kapitalistler başta olmak üzere her görüşten insan vardı. Demek ki bu Ermeniler, bunca yıl çok çalışmışlar, eğitime önem vermişler ve bir görüş etrafında toplanmaktansa her tarafa dağılarak kim iktidar olursa olsun hep iktidar olmuşlar. Bu topluluğa bakınca bunu hemen anlıyorsunuz.

Merhum Hrant Dink’in öldürülmesinin arkasında gizli örgüt arayanlar, öyle pek uzağa bakmasınlar. Dink’in ölümünün ardından dakikalar sonra, onbinleri Taksim’den Harbiye’ye doğru yürüyüşe geçiren ve her görüşten kırk bin Ermeni’yi bir araya toplayan güç, ülkemizdeki en büyük gizli güç ve örgüttür diye düşünüyorum. Çünkü bu millet, vatanı için şehit olanların ardından bile 40 bin kişi ile toplanmayı başaramamıştır. Onun için bu kadar topluluğu bir araya toplamayı başaranların savcılarımız tarafından mutlaka tahkiki gerekir.

Bu kadar çok Ermeninin yürüyerek bir nümayişte bulunması, Erdoğan Aslıyüce’nin kulakları çınlasın, bana bu güne kadar ortalıkta nedense pek konuşulmayan, İstanbul’un işgalini hatırlattı. Oysa İstanbul, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra işgal edilmiş ve 6 Ekim 1922’de Türk Ordusu tarafından resmen yeniden geri alınana kadar işgal altında kalmıştır. Bu dört yıllık süre, İstanbul ve İstanbullular için çok önemlidir. Bu dönemin bütün olan bitenle ve tüm açıklığıyla, günümüzde bilimsel bir hipnozla derin uykuya sokulmuş olan Türk Milletince, iyi bilinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bunu hemen İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan, İ. Hakkı Sunata’nın “İstanbul’da İşgal Yılları” adı altında çıkan kitaptan temin ederek, yapabilirsiniz. Sunata; pek fazla görmeye alışık olmadığımız tarzda bir günlük tutarak, İstanbul’un işgalinde yaşananları gün gün yazmış. Kitapta bugün yaşananları da yorumlayabileceğiniz ilginç tespitler var.

Örneğin “Dünkü gazetelerin yazılarından sezdiğim idare kısırlığı, bütün kabinede tamı tamına mevcut. Ama böyle zamanlarda kabinenin idare kabiliyetsizliği çok esef verilecek bir şey ise, onun böyle zayıf idaresini isteyenler de o derece nefrete layık. Hakikaten bu memleket, iyi idarecilerden tamamen mahrum. Önümüzdeki zamanlar pek karanlık. Çalışılsa, milli istiklal elde edilse bile adamsızlık, yine bu memleketi felaketlere sürükleyecek” gibi… Geçtiğimiz günlerde yürüyen Ermenilere bakınca onların adamsızlık sıkıntısı yok. Sıkıntı her daim bizde…

Yazar, İstanbul’un işgalini protesto için yapılan Sultanahmet Mitingi’ni anlatırken ” Tayyare Şehitleri Anıtı’na bakan cephedeki balkona baştanbaşa siyah bir örtü örttüler ve arkadan kırmızı rengi siyaha çevrilmiş beyaz ay yıldızlı bayrakları çıkararak astılar. Daha konuşma başlamadan, pek çok kimse bu siyah bayrakları görünce, hele kadınlar “Ah …ah… bunu da mı görecektik böyle…” diye ağlaşmaya başladılar. Benim bile gözlerim yaşarmıştı. Bir teessür uğultusu geliyordu halktan. Hiçbir konuşma yapılmasa, yalnız bu gösteri, halkın acı duygusunu anlatmaya yeterliydi.” diye söylüyor. Peki bu siyah bayrakların asılmasında ekalliyetlerin İngiliz, Fransız, İtalyan işgal kuvvetleri ile olan yakın ilişkilerinin bir rolü var mıydı?

Yine Sunata’nın günlüğünden okumaya devam edelim “14 Temmuz, Fransızların milli bayramı. Rumlar ve Ermeniler bu neşeli bayram şerefine mağaza ve dükkanlarını kapatarak milli bayrama katılmışlar. Gece şenlikleri, hava fişekleri, ışıklandırılmış uçaklar İstanbul göklerini kapladı.” 19 Mayıs Bayramımızı halktan kaçıran ve 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim’i de sıraya sokan anlayışı ben anlıyorum da, bu satırlar size onu anlatabiliyor mu?

Her türlü melaneti Atatürk’te arayan ve Osmanlı – Türk İmparatorluğunu yücelten Gayri Türk unsurlara bir cevapta, bu hatıralarda Süleyman Nazif’ten geliyor “Süleyman Nazif… bilhassa İstanbul’u zapt eden Fatih’ten bahsederken, onun büyük bir yanlışlık yaptığını, Rum Patrikliğini ve İstanbul Rumlarını geniş imtiyazlarla yerinde bıraktığını ve bunun bugünkü neslin başına büyük dertler açtığını ve Fatih’in bu hatasının asla affedilmeyeceğini kendine mahsus taşkın heyecanla anlatırken, Veliaht Abdülmecit Efendi “bugünkü torunları bu hatayı düzeltecektir” manasına gelen bir cümle sarf etti ve şiddetle alkışlandı.” Kim demiş efendim? Veliaht Abdülmecit Efendi ve şiddetle alkışlanmış. Demek Fener Rum Kilisesi ve başpapaz Osmanlı içinde bir rahatsızlık sebebi imiş…

Fransız yönetici Clemenceau o zaman yaptığı bir Londra seyahatinde Lloyd George’la ile görüşür ve Türklerin İstanbul’dan tamamen çıkarılması fikrinde iştirak ederler. Sonra da milletlerarası bir kontrol altında bulunmak şartıyla İstanbul’da bırakılmalarına razı olurlar. İstanbul’la ilgili günümüzde yapılan tartışmalarla bu yazdıklarım size bir şeyler çağrıştırıyor mu?

“Hepimiz Ermeniyiz” diye tozu dumana katan Ermenilere de son cevabı; rahmetli Reha Oğuz Türkkan’ın 1977’de yani tam 35 yıl önce yazdıkları ile verdirelim “Fikir, ciddi ve masum bir ilim konusu kılığındadır. Halbuki altında yatan maksat siyasidir. Siyasinin de ötesinde milli ihanet niteliğindedir. Yaygınlaştırılmağa çalışılan fikir, Türkiyeli Türk’ün aslında Türklükle az bir ilişkisi olduğudur. Bu iddiaya göre, bugünkü Türkiyeliler; Selçuklu yani Orta Asya Türklerinden çok, Hititlerin, Friklerin, Helenlerin, Asurluların torunlarıdır! Yani “Anadolu Halkları”nın devamıdır. Sadece dilce ve biraz da kültürce Türkleşmişlerdir.” Görüyorsunuz değil mi? Bu oyun bugün Türkiye’yi yönetenlerce, Türk Milletinin 36 etnik parçadan olduğu yalanı ile sürdürülmektedir. Yıllar ve yüzyıllar geçiyor oyunun senaryosu hiç değişmiyor. Ne dersiniz sayın Ermeniler, haksız mıyız?

 

İki Dillilik!

Neşe Düzel’inTürkiye’nin en yetkin siyaset bilimcilerinden ve anayasa hukukçularından olan, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergün Özbudun’la yaptığı konuşmadan bazı alıntılar:

– Resmi dairelerde iki dillilik bu anayasada  yer alabilir mi peki?

– Yer alabilmesi için Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi lazım. Çünkü resmi dil nedir? Kamu dairelerinde ve devlet işlemlerinde kullanılan dildir. Her kamu dairesinde ve kamu işleminde Türkçenin yanında Kürtçenin de kullanılması, pratikte Kürtçenin ikinci resmi dil olması demektir. Türk toplumunun çoğunluğunu ikna ederlerse bu olabilir ama çoğunluğun böyle bir talebi kabul edeceğini sanmıyorum. Şahsen ben de buna taraftar değilim.

– Niye?

– İki resmi dili kabul eden ülkeler var. Mesela İsrail. Arapça ikinci resmi dil. İsrail parlamentosunda Arap milletvekilleri var ve Arapça konuşabilirler. Ama Amerika’da on milyonlarca HİSPANİK var ve İspanyolca ikinci resmi dil değil. Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerin yerel yönetimlerde, belediyelerin ve il idarelerinin işlemlerinde iki dillilik kabul edilebilir. Bu, üniter devlete  mani değildir. Mesela İtalya’da bir resmi dil var ama Avusturya sınırındaki Alto Adige bölgesinde çoğunluk Almanca konuşuyor ve orada yerel yönetimlerde İtalyanca’nın yanında Almanca da kullanılıyor. Ama İtalyan parlamentosunda Almanca konuşma yapamazsınız, mahkemelerde Almanca kullanamazsınız.

– Türkçe bilmeyen Kürt vatandaş kendisini nasıl savunacak? Vatandaşın kendisini anadilinde savunabilmesi temel bir hak değil midir?

– Orada mesele çarpıtılıyor. Bizim Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, eskisinde de yenisinde de, taraflardan birinin Türkçe bilmemesi halinde ona tercüman sağlanması gerekliliği var. Ama sizin benim kadar iyi Türkçe bilen birinin, ben Kürtçe savunma yapacağım diye ısrar etmesi, bir nevi Kürtçenin resmii dil olması anlamına gelir ki, o zaman Meclis’te de Kürtçe konuşma hakkı olsun. Sadece Kürtler değil, Arap kökenli vatandaşlar da Meclis’te ve mahkemelerde Arapça konuşsun. Türkiye’deki tek dil azınlığı da Kürtler değil! Çerkesler, Boşnaklar da kendi dillerini konuşsunlar. İşte bu, fiilen iki resmi dil anlamına gelir.

– İki resmi dile sahip Avrupa ülkeleri hangileri?

– Belçika. Ama Belçika yapay bir devlettir. 1815’te Almanya ile Fransa arasında tampon bir devlet oluşturmak için kuruldu. Belçika’da Fransızca konuşan Valonlar ve Hollandaca konuşan Flamanlar var. Belçika’nın dışında Avrupa’nın hemen hiçbir devletinde iki resmi dil yok. Sadece bazı devletlerin bölgelerinde iki dillilik var. Ama Türk toplumunun çoğunluğunu ikna edici bir argüman ileri sürebilirlerse iki dillilik düşünülebilir. Dayatmalarla gerçekleşmez bu.

(Neşe Düzel, Taraf, 21 Kasım 2011)

 

“Ana Dil’de Eğitim”

Neşe Düzel’in Türkiye’nin en yetkin siyaset bilimcilerinden ve anayasa hukukçularından olan, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergün Özbudun’la yaptığı konuşmadan bazı alıntılar:

– Kürt siyasetinin, “anadilde eğitim” gibi en temel insan hakkı talebi de var bu talepler arasında. Kürtlerin istediği anadilde eğitim hakkı ve özerklik bu anayasada yer alabilecek mi?

– Bunların makul olanları yer alabilir. Makul ve meşru talepler üzerinde geniş bir konsensüs oluşabilir. Ama anadilde eğitimi ikiye ayırmak lazım. Eğer anadilde eğitimden kasıt, Kürtçenin ve diğer anadillerin talep üzerine seçimlik olarak okutulmasıysa, bu meşru bir taleptir. Anayasa değişikliğine gerek kalmadan bugün dahi gerçekleştirilebilir bu. Çünkü Anayasa’nın 42. Maddesi, Kürtçenin ve gerekiyorsa diğer anadillerin devlet okullarında seçimlik okutulmasına engel değil. Arzu ederse siyasi irade bunu yarın dahi başlatabilir. AMA  BAZI KÜRT  ÇEVRELERİNİN  VE  ONLARIN  TALEPLERİNİ  SEMPATİYLE  KARŞILAYAN  BAZI  KÖŞE YAZARLARININ  ANADİLDE  EĞİTİMDEN  ANLADIKLARI  SANKİ  BUNDAN  FARKLI.

– Evet…benim anladığım da bundan farklı. Anadilde eğitim hakkına kavuşmak demek, okullarda Kürtçenin öğretilmesinin ötesinde, aynı yabancı kolejler gibi, mesela fizikten müziğe çoğu dersin İngilizce okutulduğu Amerikan liseleri gibi, eğitim dili Kürtçe olan okulların da açılabilmesi değil mi?

 – KİMSE  KUSURA  BAKMASIN  AMA  MATEMATİĞİN   VEYA  FİZİĞİN  KÜRTÇE  OKUTULMASI KÜRT  GENÇLERİNE  NE  FAYDA  SAĞLAYACAK?

 – Fayda sağlayıp sağlamayacağına anadili Kürtçe olanlar karar verebilmeli, öyle değil mi?

– GÖSTERMELİK  BİRKAÇ  SAAT  TÜRKÇE  TAKVİYELİ  BİR  EĞİTİM,  BİRBİRİYLE  İLETİŞİM KURAMAYACAK,  BİRBİRİNİ  ANLAMAYACAK   İKİ  TOPLUM  YARATIR  NETİCEDE  TÜRKİYE’DE. BUNUN  DOĞRU  OLDUĞUNA  KANİ  DEĞİLİM.

– Doğru olduğunu düşünmüyor olabilirsiniz ama bunun bir hak olduğuna kani değil misiniz?

– HAK  OLDUĞUNA  DA  KAANİ  DEĞİLİM. Yabancı kolejler istisnai bir durumdur. Çocuğun anadili Türkçedir. Çocuk ailesiyle, arkadaşlarıyla Türkçe konuşur. Türkçe gazete, dergi okur. Ama TÜRKİYE’DE  ON  BEŞ  MİLYON  İNSANIN  NEREDEYSE  ANAOKULUNDAN  BAŞLAYARAK  KENDİ  ANADİLİNDE  EĞİTİM  GÖRMESİNİ  KABUL  EDERSENİZ,  O  ZAMAN  HAKİKATEN  BU  ÜLKEDE  İKİ  TOPLUM  YARATMIŞ  OLURSUNUZ. Bu iki topluma mensup fertlerin…

– Evet…

– Birbirini anlaması çok zor olur o zaman. Meseleler şablonlar halinde ak ve kara terimleriyle ele alınmamalı. Devlet okullarında Kürtçe ve Arapça, Lazca, Çerkezce gibi diğer anadillerin okutulması meşru bir haktır. Üstelik bu Kürtçe dili eğitimiyle de sınırlı kalmamalı, Kürt edebiyatı ve tarihi de okullarda seçimlik bazda öğretilmeli ama TEPEDEN  TIRNAĞA TÜRKÇENİN  DIŞINDA  BİR  EĞİTİM  BİR  HAK  DEĞİLDİR.  TOPLUMU  BÖLECEK,  BİRBİRİYLE ANLAŞAMAYACAK  İNSANLAR  HALİNE  GETİRECEK  BİR  SİSTEM  BİR  HAK  DEĞİLDİR.

(Neşe Düzel, Taraf, 21 Kasım 2011)

X

Aklı evvellerden menkul bir sürü boş keramet
Aklı selim gösteriyor nedir asıl selamet

 

Zatında hak gibi görünen nice a’la şey
Gerçekleşince anlaşılır ki onlar la şey

3571

Birdir akıl için yol
Yeter ki sen dürüst ol

Yorumsuz bir yorum
İşte gerçek durum

Dünyada Genel Manzara

1980’li yıllardan önce Amerika’da Hakkın Tapınağı Tarikatı lideri ve üyeleri hazırladıkları zehirleri içmişler ve bu toplu intihardan 900 civarında insan hayatını kaybetmiştir.             1977 yılında bir gece New-York’ta meydana gelen ve bir saat kadar devam eden elektrik arızası neticesinde karanlıktan yararlanarak başlayan yağmada, şehrin alış veriş merkezlerinden eczanelerine kadar, eczanelerden otomobil galerilerine kadar bir baştan diğer bir başa her şey yağmalandı. Olağan üstü durum ilan edildi. Dünyada bu tür olaylar hep olagelmiştir.

Bunlar toplum bunalımına ait ilginç örneklerdir.

Dünyamızda cinsel devrim sonucu sapık ilişkiler, ırza geçme, fuhuş artmıştır.

Zührevi hastalıklar hızla yayılmaktadır. Tıbbın tedavide aciz kaldığı hastalıklar meydana gelmektedir.

AIDS tehlike yönünden gündemde ki yerini hala korumaktadır.

Çevre kirliliği olumsuz istikamette insan sağlığını tehdit etmektedir.

Alkolizm hızla yayılmakta, buna bağlı bunalım ve kazalar gün, gün artmakta bazı aileler tamamen yok olmaktadır.

Dünya barışını ve huzurunu tehdit eden tehlikeler içinde nükleer silahlanma ilk sırayı alırken bunun hemen arkasından uyuşturucu madde kaçakçılığı ve ticareti gelmekte ve bunu da bölücü terör örgütü yapmaktadır.

İnsanlar arasında dostluk ve sevgi yerini menfaate terk etmiştir.

Anarşi ve terör bütün dünyada yaygınlaşmaktadır.

Boşanmalar git gide büyük bir hızla artmaktadır.

Madde planında cemiyetin en küçük birimi, mana planında dünyanın en büyük imparatorluğu olan aile gün geçtikçe çökmektedir.

Bu gün dünyada, sistemler çökmekte, felsefeler sükût etmekte, mesaj kaynakları kurumaktadır.

Kumar hızla yaygınlaşmaktadır.

Çıplaklar kampına ruhsat veren, eşcinsellerin nikâhına izin veren ve alkışlayan dünyada zulmü tahrik ve teşvik eden ve dünyamızda haklının yanında değil, haksızın yanında yer alarak zulümde Nemrutları, Firavunları, Neronları geride bırakan, böylece hem kendi sonunu hem de insanlığın sonunu hazırlayan zalimler, kendilerinin takip edilmediklerini zannederler oysa bütün medeniyetler, ilimle, imanla, ahlakla, adaletle kurulmuşlar, ilimsizlik, imansızlık, ahlaksızlık ve zulümden çökmüşlerdir. Günümüz medeniyeti göz göre göre çökmektedir de farkında olmuyoruz.

Nefsin sana padişah sende onun kuluysan kurtulamazsın kölelikten, gerçek padişahta olsan.

Darbeyi Sermayeye Dönüştürme Mahareti

0

12 Eylül 1980 İhtilali, İran İslâm Devrimi ve SSCB’nin 1979 Aralık ayında Afganistan’a müdahalesiyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü bu iki gelişme Türkiye’nin stratejik önemini arttırmış ve Batı, Türkiye’de istikrarlı bir rejime ihtiyaç duymuştur. Siyasî iktidarlar, Batı’nın arzu ettiği istikrarı ve taleplerini yerine getirme konusunda yetersiz kalmışlardır. Bu nedenle Batı, farklı bir arayış içine girmiş ve bu meseleyi askerlerle çözme yolunu tercih etmiştir. Bu irtibat kurulduktan, yani 1979’dan itibaren askerler müdahalenin zamanlaması ve tabiatını konuşmaya başlamışlardır.

Askerler, ilk aşamada politikacıları uyarmışlardır. Ne var ki politikacılar istikrarı sağlayamamışlardır. Eğer amaç iç istikrarsızlığı ve ideolojik çatışmaları gidermek olsaydı, 12 Eylül 1980’den önce bunu yaparlardı. Fakat belirtmemiz gerekir ki bunu yapmamaları şahsî tercihleri değildi. Küresel güç denkleminde Türkiye’nin yeni bir rol üstlenmesi gerektiği için hazırlık geniş planda yapılmıştı. Bu noktada The Guardian gazetesinin Nisan 1979’da verdiği bilgi dikkat çekicidir: “Türkiye, artık sadece NATO’daki güney kanat için değil, tüm Batı için hayatî ve stratejik öneme sahip bir ülkedir.” İran İslâm Devrimi ve SSCB’nin Afganistan’ı işgaliyle bağlantılı olarak yapılan bu yorum, o dönemde Türkiye’ye biçilen rolün ne olduğunu ortaya koymaktadır.

Siyasî liderlerin yönettiği istikrarsız Türkiye, bu role müsait değildi. Türkiye’nin müsait hale getirilmesi yeni durum için şart görülüyordu. Fakat siyasîler hem istikrarı sağlamada yetersiz kaldılar hem de Batı’nın Türkiye’ye ayar verme hamlelerine karşı çıktılar. Nitekim Ocak 1980’de yeni ABD-Türkiye Savunma ve İşbirliği Antlaşması’nın şartları sonuçlandırılırken Başbakan Demirel iki şart ileri sürerek taleplere karşı çıkmıştır: (a) Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki hakları tanınmadan ileride Türk üsleri, Acil Müdahale Gücü tarafından kullanılamaz. (b) Yunanistan’ın NATO’nun politik kanadına dönüşü kabul edilemez. Bu iki tutum nedeniyle Washington, Demirel yönetimindeki Türkiye’nin kendine biçilen bölgesel rolü oynayamayacağına karar vermiştir.

Yeni stratejik konsepte bağlı olarak Türkiye’nin çok boyutlu dış politika fikri askıya alınıp, yeniden Batı’ya bağlanması gerekiyordu. Ekonomik destek ve uygulamalar, belirtilen planın ikinci ayağı olarak devreye sokulmuştur. Demirel’in kurduğu azınlık hükümetinde ekonomik danışman olarak yer alan Turgut Özal, bu rolü üstlenmiştir. Özal, “Siyasetin, 24 Ocak 1980’de uygulamaya soktuğu ekonomik önlemlere engel olduğunu düşünen bir teknokrattı.” Bu dönemde yurtiçi tüketim yerine, ihracata dayanan yeni bir ekonomi yaratmak ve Türkiye’yi küresel sisteme bağlamak hedeflenmişti. Batı için bu, belirtilen gelişmeler açısından hayatî bir mesele idi. Özal, “Reçetenin başarısı için askerlerden, partilere dayalı politikanın beş yıl süreyle askıya alınmasını istemiştir.” 12 Eylül 1980 askeri darbesi ona, bu imkânı sağlamıştır. (Bkz: F. Ahmed 2010: 181-182)

12 Eylül 1980’nin arka planı budur. O dönemde darbeden yana tavır koyan gazeteciler, şimdi darbecilerden hesap sorulmasını istiyor. Hergün “Darbecilerden hesap sorulsun!” diyen malum cemaatin bir kolunun temsilcisi, “12 Eylül ihtilali Niğbolu zaferi kadar kutsaldır.” açıklamasını yapmış; diğer bir kolunun temsilcisi ise çok satan bir dergide başyazı olarak “Son Karakol” adlı bir yazı döşenmiş ve bu yazıda darbeyi kutsamıştır. ANAP iktidarı ise ihtilalin siyasî hedeflerini gerçekleştirmiştir. Turgut Özal, başından beri bunun içinde yer almıştır. İhtilali kutsayan bütün yapılar da ANAP’ın içinde yer almıştır.

Eğer darbecilerden hesap sorulacaksa belirtilen yapının tümünün sorgulamaya dâhil edilmesi gerekir. Fakat bu yapılmıyor. Neden? Çünkü yeni stratejik konseptin aktörleri, o dönemdeki askerlerin rolünü oynuyorlar. Her iki rol de yeni duruma muhalif olanlardan hesap sormak üzerine kurulmuştur. Coğrafyanın tanzimi için yeni bir model, yeni iktidar tipi ve yeni baskı araçları üretilmiştir. Bunun en somut kanıtı, “sıfır sorunlu dış politikadan, herkesle herşeyle sorunlu dış politikaya geçmek”tir.

Her ne kadar aynı planın farklı aktörleri toplumun gözünü boyamak için darbeyi politik sermayeye dönüştürmek isteseler de hesap sormaya “evet” demeliyiz. Fakat o dönemde ihtilali meşru gösterip şimdi hesap sorma numarası çekenlerin tümünün sözlerini ve resimlerini kentlerden köylere kadar ulaştırmalıyız. Bürokratik resmî dilden uzak durarak meseleyi milletin vicdanına taşımak, uyuşmaz çelişkiler evreninde herşeyi sermayeye dönüştürmeye çalışanların gerçek yüzünü millete göstermek şarttır. Bu konuda o kadar malzeme var ki gereği gibi kullanılsa darbe oyunu oynayanların hiçbirisi evinden dışarı çıkamaz. Darbeyi siyasî sermayeye dönüştürmek isteyenlerin / darbe oyunu oynayanların kurdukları tuzağı bozmak, yeni bir sürecin önünü açacaktır.

Kıbrıs Denktaş’ın Vasiyeti, Girit Tarihin

Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün zamanına ve irtihaline kuşak olarak yetişemedik bari “Kıbrıs’ın Atatürk’üMücahid Gazi Rauf Denktaş‘ın cenazesine yetişelim istedik. Fakat adada O’nun ruhaniyetiyle buluşmaktan ötürü mutmain olmaktan mıdır nedir yazmaya enerjim kalmadı. Hele hele üstüne Yılmaz Özdil‘in “O Gövdenin Yükü Ağırdı” ve Mustafa Atalay‘ın “Kod Adı Toros” yazılarını okuyunca söz mecalimin iyice havası kaçtı.

Bana kala kala med – cezirlik birkaç duygu kaldı: İlkin; Anadolu‘nun karlı / dağlı engebelerini aştıktan sonra Kıbrıs‘ın o güzelim yeşil ovalarıyla karşılaştık. Dedim ki bizim Karadenizliler avuç kadar toprak için adam vururken sizin Karadenizli bunca engebesiz düz araziyi niye vermeye çalışır?

Sonrasında; niye en idealist liderler ve kendilerini bir güdümlü füze gibi davalarına adayanlar Anadolu topraklarının dış kenarlık çizgisinden çıkmaktalar? Rahmetli Atatürk, ömrünün 30’unda elimizden çıktığını gördüğü Selanik‘te doğdu. Rahmetli Denktaş ise İngiliz idaresindeki Baf‘ta doğdu. Merhum Türkeş de Denktaş‘tan 7 yıl önce ve Cihan Harbi ortasında Lefkoşa‘da doğmuştu.

Dahası Azerbaycan Türklüğünün yetiştirdiği bir büyük kahraman olan Ebulfez Elçibey de Azerbaycan toprağına dıştan bağlı özerk Nahcivan‘ın bir köyünde doğmuştu. Elçibey tıpkı Atatürk gibi babasını, Denktaş ise annesini kaybederek hayata başladı. Topraksızlığın, bayraksızlığın, devletsizliğin ve esaretin acısını en iyi onlar bildi. Ve o bilinç üzre inşa ettiler davalarını.

Son olarak; İzmit‘te şerefle misafir ettiğimiz rahmetli Cumhurbaşkanı‘na “Kıbrıs Girit Olmasın” kitabının hediyesine teşekkürle birlikte “Kıbrıs’ı korumak yerine Girit’i geri almakla alakalı bir çalışma var mı?” diye sorduğumuzda önce bir durdu, sonra her yaş ve meslek gurubundan herkese bıkmadan usanmadan anlattığı gibi Kıbrıs davasının serencamını anlattı. Doğrusu Girit‘le ilgili çalışma yapmak, hiç değilse şiirini – romanını yazmak bizim kesime düşüyor.

Gayri söz deneme ustası Atalay‘ın:

Kalbimin ortasındaki Toroslar çöktü. Karşı kıyılarda depremler oluyor, boranlar esiyor. Öksüz  kaldı başı dumanlı Altaylar. Yalnız kaldı Tanrı Dağları, yetim kaldı Kaçkarlar. Toros uçmağa vardı heeeyyy! Kalbini delerken kahpe kılıçlar Türkün, nefsi müdafaanın  ismini Toros koyduk bir zamanlar. Bir zamanlar isyanın bayrağı yüreğimizde büyürken bayrakları Toroslara astık.

Anadolu isyandı, Anadolu işgale karşı susmamaktı. Anadolu emperyalizmin gözüne çöp sokmaktı. Anadolu çelikle etin imtihanıydı. Anadolu mermilerin üstüne Kürşad  gibi yürümekti. Anadolu özgürlüğe ve egemenliğe sevdalı yiğitlerin beşiğiydi. Anadolu kartalların gezdiği dağlardı ve Anadolu, Torosların özgürlük şerbetini içtiği yerdi.

İnsanı insan yapan taşıdığı ruhun büyüklüğü ve ruhuna üflenen büyük hülyalardır. Lefkoşa Lisesi’nde Arif Nihat Asya tarafından bayraklar dolusu ruh üflendi. Bayrak Şairi Kıbrıs’ta bayrak şahsiyetler yetiştirdi. Koca acunun ortasına, yiğitliği bayrak gibi diken delikanlılara yön  verdi, can verdi.

Büyük ruhlu insanda
Büyük büyük dert olur.
Mert olan insanların
Talihi namert olur.”

Dış Politikada Angajmanların Rolü

Türkiye’nin AKP döneminde izlediği dış politika konularında defalarca yazı yazdım. Bunların çoğunun özünde yer alan fikir, bölge lideri olmaya soyunmuş bir devletin bağımsız dış politika uygulamaları olarak gördüklerimizin aslında gerçeği yansıtmış olmayabileceğini anlatmaktı.

Türkiye kendisine izin verilmiş bir alanda, emperyal gücün menfaatlerine hizmet ettiği kapsamda rolünü oynuyorsa, bizim oyunumuzun esas parsasını o güç (ABD) toplayacak demektir. Bu alanı bize bahşeden güç, bölge içinde gücümüzün büyümesini engelleyici tedbirleri alacaktır, nitekim bugünden almaktadır.

Kürt kartı, Ermeni tasarıları vb ile istediği zamanda oyun alanımızı daraltabilir. Hatta bölünmemizi sağlayarak gücümüzü sınırlandırmayı planlayabilir. Bu bakımdan gücümüzü, imkân ve kabiliyetlerimizi iyi hesap etmeden, sadece ABD ve AB’ye güvenerekYeni Osmanlıcılık” hayallerine kapılmamız, etki alanımızı tamamen kaybetmemize yol açabilir, demeye çalıştım.

Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç, “Dış Politikada Acı Gerçek” başlıklı yazısında bugüne kadar hükümetin politikalarına destek veren bir yazar olarak, adeta özeleştiri yaptı. Bulaç, öncelikle son on yılda yürütülen dış politikanın “ABD ve AB’nin göz yumduğu marja bağlı olduğunu” tespit ediyor:

Son on yılda takip edilen politika “taktikler seviyesi”nde doğruydu; heyecan vericiydi: “Komşularla sıfır ihtilaf, sakin güç; ticarî-ekonomik ilişkileri öncelemek vs.” Nitekim gözlendiği üzere İran’dan Mısır’a ve Afrika açılımına kadar her temas noktasında bu taktikler iyi sonuç verdi. (Esasen bu politikaların başlangıcı Özal dönemi ile İsmail Cem’in Dışişleri Bakanı olduğu dönemlerde atılmıştı.)

“Ancak her şey ABD ve AB’nin göz yumduğu “marja bağımlı” olduğundan, işin Türkiye’yi sahiden bölge halklarıyla buluşturacak noktalara gelmesine izin verilmeyecekti. Bu da Türkiye’nin Batı ile angajmanları dolayısıyla zaten sınırlı limitler içinde hareket etmek durumunda olmasından kaynaklanan acı gerçeğe işaret eder.” “Son 10 yılda Türkiye’ye tanınan serbesti ‘stratejik’ değil, ‘taktik ve operasyonel alan‘la sınırlıdır.”

Ali Bulaç, bu kadar sınırlı bir serbest alanı elde etmek için AKP döneminde verilenlerden bir kısmını da hatırlatmış:

•1-     Türkiye, Fransa’yı NATO’nun askerî kanadına kabul etti,

•2-     Rasmussen’in seçilmesine ses çıkarmadı,

•3-     İsrail’in OECD üyeliğini onayladı,

•4-     Radar sistemini Malatya’da yerleştirdi,

•5-     Libya’daki NATO operasyonlarına destek verdi,

•6-     Suriye’deki muhalefetin militarize olmasının önüne geçmedi;

•7-     Lübnan’da yanlış kart kullandı;

•8-     Irak’ta Şii çoğunluk ve yüzde 70’lik Türkmen nüfusa rağmen eski Baasçı sözde Sünni iktidar hülyasına kapılanlara arka çıktı. Böylelikle bölgedeki kapıları kendi yüzüne kapattı.

Ancak “Sanki Türkiye kendi adına bölgede iş yapıyor görüntüsünü vermeye başlayınca müttefikleri önüne ‘Stop!’ levhasını dikti.”

“Bize hatırlattıkları gerçek şuydu: Türkiye, Batı İttifakı’nın/NATO’nun üyesidir; AB üyelik sürecini takip etmektedir; ABD ile model ortaklığı vardır. Yani Türkiye, ABD ve AB’ye rağmen bölgede rol oynayamaz, ABD ve AB’nin çizdiği stratejik sınırlar dâhilinde hareket edebilir ancak.”

“Bu tecrübeden bir kere daha öğrendiğimiz şudur: Türkiye, bölgede bağımsız politika takip edemez. Biraz ileri gidecek olsa Batı, ona sınırlarını hatırlatır, çünkü biz vesayet ve tarassut altındayız.”

Batı’ya angajmanlarımız bizi ‘kuruş hesabında kâra geçiriyor, lira hesabında zarara’ uğratıyor.”

Aklın yolu bir. Bölgemizde etkinliğimiz üzerine yazılan abartılı yorumlara karşı (benim yazdıklarımın bir özeti durumunda olan) bu tespitlere tamamen yanlış demek için gözü kör edilmiş bir fanatik olmak lazım. Ali Bulaç’ın bunları yazarken bir muhalefet yapma düşüncesi içinde olmadığı ortada.

Ben, Ali Bulaç’tan farklı olarak, “vesayet ve tarassut” altında olmamızın ve Batı’nın çizdiği sınırların dışına çıkamayacağımızın peşinen kabulüne karşıyım. Atatürk dönemi dış politikası çok zor şartlarda bile bağımsız olunabileceğini gösteren örneklerle doludur.

Burada önemli olan “Batı’ya angajmanlarımız” ifadesini açmak.

AKP ve Başbakan Erdoğan zorlu süreçlerden çıkarak bu güce ulaştılar. Başlangıçta halkın oylarıyla seçilmiş olmalarına rağmen bir “meşruiyet” krizi yaratan “zinde güçlere” karşı dış desteklere ihtiyaç duydu. Erdoğan daha Başbakan olmadan Batı başkentlerini dolaşarak aradığı desteği fazlasıyla bulmuştu.

Zaman içinde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi‘ni (BOP) uygulayabilmek için, “ılımlı İslam modeli” olarak, Türkiye’yi bölgede yapılacak değişikliklerde aktif olarak devrede tutma planı sayesinde bu destek devam etti.

AKP bu dönemde Batı’dan gelen “stratejik kararlara” uyum sağlarken, “taktik anlamda” çıkışlarla Türkiye ve Ortadoğu halklarının gözünde itibarını yükseltti. Erdoğan “van minut” benzeri çıkışlarla bölge insanının gönlünü fethetti.

Yurtiçinde ise “yargının da kontrol altına alındığı” bir süreç yaşandı. Bu süreçte Batı’ya ve AKP’ye toplumsal muhalefet yapabilen basın mensupları, askerler ve kanaat önderleri ve diğer “zinde güçler” tutuklu yargılanmaktalar. ABD, bu sürece hem siyasi ve hem de çuvallar ve bavullar dolusu belgeleri sunarak, kozmik odalardaki, Genelkurmay karargâhlarındaki gizli bilgileri kimin tarafında olduğu belli gazetelerde yayımlatarak gerekli yardımı yaptı.

Bu süreçte AKP iktidarı çok düşmanlar edindi. Güç dengesinin tersine dönmesi halinde kendisi için çok riskli olacağı muhakkak. İşte bu konuları düşününce “Batı’ya angajmanlarımız” sözü beni ürkütüyor.

Batı ile ekonomik ilişkilerimizin yoğunluğu, Nato’ya bağlı oluşumuz, AB’ye girme hedefimiz, savunma sistemimizin ABD menşeli oluşu ve cari açığı (milli gelirine oranla) en yüksek ülke olarak dış finans kaynaklarına olan bağımlılığımız da “angajmanlarımız” arasında düşünülebilir. Bunlar “bağımsızlık ülküsünde” olan bir devletin “vesayet ve tarassut” altına girmesi için yeterli gerekçeler değildir.

Türkiye, coğrafyası ve tarihinin kendisine yüklediği “angajmanların” külfetini, dengeleri gözeten iyi bir dış politika ile minimize edebilir. Fakat Ali Bulaç’ın “Batıya angajmanlardan” kastı, ülkeyi yönetenlerin “özel angajmanları” ise bununla baş etmek mümkün olamayabilir.

İç Barışı Bozan İllet

Türkiye’de iç huzur istikrarsız ve düzensiz! Dalgalanıp durmakta. Sosyal barışı bozan bir illete, milletçe müptelayız! Bunun birçok sebebi var. Biri de konuşma tarzımızdan kaynaklanıyor.

Nitekim, tatlı tatlı konuşur, güzel güzel fikir alış verişinde bulunurken, hani bazen dara düşeriz ya; işte o zaman, karşımızdakini ithama yelteniriz. Kimi zaman köşeye sıkışır cevap veremez hale geliriz ya. Hemen muhatabımızı bir sloganla niteler, o sloganda çarmıha gerer ve onu slogana mahkum ederiz.

İşte o an, imdadımıza Hızır gibi yetişen, aslında yardıma koşturduğumuz şey; bir bakıma kahramanımız diyebileceğimiz ” Slogan”; yani zıt manada niteleyici bir kelime, vasfedici bir söz, itham edici bir cümlecik veya siyasi bir terimdir.

Fikren acze düştüğümüz durumlarda, bu sloganlara can simidine tutunduğumuz gibi sarılırız. Evet ne zaman ki, fikir suyunu çeker, acz şahlanır, sabır tökezlerse, yapacak tek şey kalır: Muhatabı slogan-vari söz topuna tutmak!

Bu beklenmeyen sloganlı vuruşlar; karşımızdakini şaşkına çevirip sersemletir. Ona itidalini kaybettirir. Düşünce melekesini sekteye uğratır. Rastgele aynı silahı ateşlemek suretiyle cevap vermek zorunda kalır.

Başka bir sloganla muhatabını itham eder. Yani iki taraf da köprüleri atmış olur. Böylece arada aşılmaz bir uçurum doğar. Çünkü fitne uyanmış, ateş bacayı sarmış, itidal kaybolmuş, asabiyet ve hırçınlık kendini göstermiştir. Artık konuşacak bir şey kalmadığını iki taraf da, ister istemez kabullenmiş olur.

Eğer kutuplaşmak, birbirimizden kopmak istemiyorsak; yekdiğerimizi ithamdan vazgeçmeli. Yani slogan-vari konuşmayı terk etmeliyiz. Çünkü slogan kullanmak; muhatabı, ayniyle mukabeleye yöneltir.

“Sağcı”, “Solcu”, “Irkçı”, “Gerici”, “Yobaz”, “Fundamentalist”, “Devrimci”, “Atatürkçü”, “Batıcı”, “Laik”, “Anti-laik”, “Ümmetçi” v.b. gibi sloganları sarf etmek yerine konuyu konuşmalı, mes’eleyi tartışmalı. Bunu yaparken de akla kapı açmalı. İstek ve tercihi muhataba bırakmalı. Karşılıklı yapılan açık seçik konuşmaların kabul görmesi veya reddedilmesini; iki taraf da normal karşılamalı.

Unutmayalım ki, medenileri ilzam / cevap veremez hale getirip, ilmen susturmak, ikna iledir. İcbar / zorla değildir. Oysa slogan-vari kelimelerle itham; manen zor kullanmaktır!

Halbuki insan mükerrem / muhterem ve saygıdeğer bir varlıktır. Hakikati arar. Bazen hakikat diye yanlışa sarılır. Bu yüzden onu itham etmemeli. Elimizden geldiğince gerçekle yüzyüze getirmeye çalışmalı. Bunu yaparken incitici, kırıcı ve itham edici olmaktan, yani onu bir slogana mahkum etmekten son derece kaçınmalıyız.

Şüphesiz muhatap da, hemen tepki göstermemeli. “Boynunda akrep var!” diyene ancak teşekkür etmelidir.

Bir şey daha var. Sadece muhatabımızı değil, onun mensup olduğu, bağlandığı ve üstad bildiği kişi ve kişilikleri ve hatta müessese ve kurumları da itham etmekten, sloganlara hedef  yapmaktan son derece sarfı nazar etmeliyiz.

“Muhataplarınızın rüesalarını tezyif etmeyiniz!” veciz sözünü düstur etmeli. Yani konuşurken, karşımızdakilerin sevip sayarak bağlandığı ve büyük bildiği liderlerine karşı, onları küçültücü ve küçük düşürücü sözleri söylemekten kesin surette uzak durmalıyız.

282

 

Derviş Yunus’un dediği gibi:

“Söz var kılar kaygıyı şad
Söz var eyler bilişi yad
Eğer horluk eğer izzet
Her kişiye sözden gelir”

Vesselam.

Polise Bakış

Hani hatırlarsak eğer, 31 Ocak 1995 günü saat 09.30 sıralarında, 40 kadar vatandaşımız, Boğaziçi Köprüsü’nü bir süre trafiğe kapatmışlardı. Böylece Rusya’nın Çeçenistan’a askerle müdahalesini ve buna Dünya’nın seyirci ve sessiz kalmasını protesto etmek istemişlerdi.     İzinsiz bir gösteri olması ve trafiğin can damarı olan bir yerde trafiği aksattıkları için, tabiatiyle polis tarafından engellenmişlerdi. Bu arada nahoş ve istenmeyen hadise ve olaylar da vuku bulmuş. Hatta bir polisimizin hepimizi üzen aşırı sert davranışına, milletçe şahit olmuştuk. Ve tabii çok da üzülmüştük. Neticede iki polisimiz hemen görevden alınmıştı.

Gönül isterdi ki, böyle müessif / esef verici ve üzücü bir olay; keşke hiç olmasaydı. Madem ki, olmuştur. Ve zaman zaman, istemesek de yine olması mümkündür. Bu durum karşısında polisimize bakışımız nasıl olmalı?

Dikkat ettiysek, televizyon ekranlarında gördüğümüz gibi, o taşkın polisi yine bir polis  arkadaşı engellemiş, ona mani olmuştu. Bu da gösteriyor ki, hatayı Polislik Mesleği’ne değil, nasılsa polis kisvesi giymiş olan kişiye vermeli. Varsa bir suç onda aramalı. Şahsın mensup ve bağlı olduğu vasfı itham edip töhmet altında bırakmamalıyız.

Hele Türkiye’mizin terörle kıyasıya mücadele ettiği bir ortamda, namluya açık hedef olacak şekilde, cansiperane görev yapan polisimize karşı tavrımız; çok hayatsal bir önem taşımaktadır. Çünkü, iç huzur ve barış polis ile, polis ise moral ve maneviyatla kaim ve ayaktadır.

Polis’in de kişi olarak hatası olabilir. Tahrik var mı yok mu diye araştırmadan polise fazla yüklenmemeli. Yerli yersiz tenkitte bulunmamalı. Şevkini kıracak söz ve davranışlardan kaçınmalı.Unutmamalı ki, haklı olmak başka, hak yolda olmak daha başka bir şey. Hem haklı  hem de hak yolda olmalı. Doğru ve dürüst hareket etmeliyiz.

Bu gibi üzücü olaylar, iç – dış düşmanlarımızın arayıp da bulamayacakları; aleyhimizde tekrar tekrar kullanabilecekleri menfi ve olumsuz örnekler olup, ağızlarında sakız yapacakları bir husustur.

Polislerimiz bunlara meydan vermemek için, ne kadar temkinli, vakur ve dikkatli davranmaları gerektiğini çok iyi idrak etmeli. Vatandaşlar olarak bizler de, istenmeyen durumlarda, lüzumundan fazla mes’eleyi dilimize dolayarak, polisimizin moral ve maneviyatına halel getirmemeye azami gayret göstermeliyiz.

Bunun acı örneklerini yakın geçmişte çok yaşadık. Polisimizi milletin gözünden düşürmek ve dış odaklara yaranmak için, bazı menfi basın organlarında adeta kampanyalar açıldığına yıllarca çok şahit olduk.

Polise saygı göstermeli. Sırasında selam vermeli. Hayırlı nöbetler dilemeli. İnanın içten söyleyeceğiniz bu basit sözler; onun bir kat daha şevke gelmesine sebep olacak; vatan, millet ve devlet yolunda ve bunlar uğrunda, görev yapmanın hazzına bir kat daha varacaktır.

Polisimizin; her an, nereden geleceği meçhul, namert bir kurşuna hedef olacaklarının tedirginliğiyle; yirmi dört saat, nasıl bir stres içinde vazife başında bulunduklarını unutmayalım.

Rahat ve sıcak yataklarımızda mışıl mışıl uyurken, bunu onların görev başında olmalarına borçlu olduğumuzu, bir an bile hatırdan çıkarmayalım.

Bizler polisimizin her şeye rağmen, hislerine hakim olacaklarına, aleyhlerine kullanılacak, milleti üzecek, devleti yaralayacak hareketlerden sakınacaklarına tüm kalbimizle inanıyoruz.