Hiç derdimiz bitmiyor, dert üretmek, hayat tarzımız olmuş.
Düne kadar, Fetö derdiyle uğraşırken bir de Süleymancılık diye bir şey çıkardık dert olarak kendimize.
Biz mi çıkardık, birleri mi çıkardı; o ayrı bir tartışma konusu. Gündemimizde şimdilik Süleymancılık var. Hayırlı, uğurlu olsun(!)
“Din, afyondur.” teziyle Karl Marks, toplumlar için dinsizliği savunuyordu. İslam’ın bu denli istismar aracı olarak kullanıldığını gördükçe “Marks haklı mıydı acaba?” demek geçiyor içimden. İslami öğretilerin, şahsiyetlerin, ayet ve hadislerin, kişileri ve toplumları ayrıştırmada, uyuşturmada, düşmanlaştırmada tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar kullanıldığına kitaplarda rastlamadım. Düşmanlarımız görevlerini bilinçle, Müslümanlar ise büründükleri cehalet zırhıyla, birbirlerine karşı “ihanet savaşı” yapıyor. Adları da, şucu, bucu…
Aldatılmış olmak acı, aldatma aracı olarak dinin, milliyetin kullanılması, daha da acı ve ahlaksızlık. Bu acıyı bu toplum hep yaşadı. Artık akıllı olma zamanı. Kim ki, “Bana gel.” diyor, ondan uzak duruyorum. “Kendine gel.” diyene kulak veriyorum. Kim ki ticaretinde, siyasetinde dini kavramları fazlaca kullanıyor, ona sırtımı dönüyorum; davranışlarındaki tutarlılığa bakıyorum. “Senin ibadetin sana lazım; bana senin adaletin, hakkaniyetin lazım.” diyorum. Hiçbir dini tartışmaya girmiyor, siyasi kişilerin savunucusu olmuyorum. Düne kadar savunduğum fikirlerin bir ihanetin mızrağı, siyasi kişilerin de iç ve dış mihrakların uşağı birer hain olduklarını görmenin hayal kırıklığını yaşamak istemiyorum.
Ülkemiz, tarih boyunca yalnızca kendi iç meseleleriyle değil, aynı zamanda dışarıdan gelen tehditlerle de mücadele etti, ediyor. İmparatorluklar dağıldı, devletler kuruldu, savaşlar ve siyasi hesaplaşmalar yaşandı tarihimizde. Güçlü bir devlet olmanın bedeli hep ağır oldu. Ancak bugün üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken bir mesele var: Bizi tehdit eden yalnızca dışarıdaki düşmanlıklar mıdır yoksa farklılıklarımızı çatışmaya dönüştüren iç gerilimler midir?
Dinî, mezhebî, etnik, siyasi ve ekonomik farklılıklar normal şartlarda bir toplumun zenginliğidir. Farklılıklar birer ayrıştırma aracına dönüştürüldüğünde toplumun bağışıklık sistemi zayıflar. Güçlendirmemiz gereken uzuvlarımızı zayıf bırakmakta pek ısrarlıyız. Buna “özgüven körlüğü” dense yeridir.
Her toplum, insan bünyesine benzer. Vücudunun bir yerindeki baskı, başka bir yerde cerahat olarak ortaya çıkabilir. Biriken adaletsizlik, ekonomik sıkıntı, kimlik tartışması veya siyasal gerilim zamanla başka bir alanda patlak verebilir. Sorunun kaynağını görmeden yalnızca ortaya çıkan belirtiyle mücadele etmek ise hastalığı iyileştirmez. Düşmanlarımızın ve hainlerin istismar konusu yaptıkları yaraların en az bir asır önce açıldığını, zamanla bu yaraların tedavi edilmek yerine derinleştirildiğini itiraf etmek durumundayız. Necip Fazıl’ın, “Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap / Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap” dayatmaları ile bu topluma zulmedilmeseydi belki de bugün tekrar tekrar kanırtılan bu yaralar açılamayacaktı.
Sağ-sol ayrışması, Alevi-Sünni gerilimi, Türk-Kürt meselesi, laiklik-dindarlık tartışmaları ve ekonomik sınıf farklılıkları üzerinden yapılan siyaset, toplumun ortak paydasını zayıflattı. Elbette, bu meselelerin her birinin tarihî ve sosyolojik sebepleri var. Fakat asıl tehlike, bu farklılıkların birbirini anlamanın değil, birbirini dışlamanın aracı hâline getirilmesidir.
Bir ülkenin dinî, etnik veya siyasi fay hatlarını keşfetmek ve bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak, uluslararası siyasetin bilinen yöntemlerinden biridir. Ancak burada dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var: Her toplumsal problemi dış düşmanlara bağlamak da doğru değil. İçeride çözülmesi gereken sorunları yalnızca dış güçlerin eseri olarak görmek, kendi sorumluluğumuzu ortadan kaldırır.
“Bizi birbirimize düşüren hangi mesele var ve bunları nasıl ortak bir değere dönüştürebiliriz?” sorusu üzerine akademik çalışmalar yapılmalı, politikalar geliştirilmelidir.
Farklı düşünmek düşmanlık değildir. Farklı inanmak ihanet değildir. Farklı bir siyasi tercihte bulunmak vatan sevgisinin eksikliği değildir. Ekonomik veya sosyal farklılıklar da insanları birbirinin düşmanı yapmak zorunda değildir. En büyük düşmanımız, cehaletimizdir, aklımızın yerine uydurulmuş öğretileri kendimize kılavuz yapmamızdır. Kitap belli, rol model belli.
Asıl ihtiyacımız, farklılıklarımızın üzerinde yükselen ortak vatandaşlık, aidiyet, doğru bilgi, yüksek hoşgörüdür. Aynı ülkenin insanları olduğumuzu, aynı bayrağın altında yaşadığımızı, aynı geleceği paylaşacağımızı unutmamak zorundayız.
Gerçek güç, farklı düşünen insanların aynı geleceği savunabilmesidir.
Bugün bize düşen, her farklılığı bir çatışma sebebi olmaktan çıkarıp bir arada yaşamanın imkânına dönüştürmektir. Dışarıdan gelen hiçbir tehdit, içeride birbirine güvenen ve birbirine saygı duyan bir toplumu kolay kolay yıkamaz. “Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” der Mehmet Akif.
Bu millet ve toplum, içindeki safralar sebebiyle yeterince sancı çekti. Pislikte, kargaşada bereket olmaz. Birlik için temizlik şart.
Ülkemizin düşmanlarını, onlar dost görünseler de, niyetlerini biliyoruz.
En güçlü savunmamız; ortak akıl, adalet, kardeşlik ve birlikte yaşama iradesidir.
Düşman uyumaz, sü (asker) uyumasın.


