Bir yürek sızısıdır ayrılık. Ney’in yürek yakan inlemesinin sebebinin, kamışlıktan ayrılması olduğu rivayet edilir. Her buluşmanın, her birlikteliğin mutlak sonudur ayrılık. Ölüm kadar gerçek, ama ölümden acı. “Ölüm, Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı, denir anonim halk ezgisinde.
Bizi bütünleyen parçalarımız, bizim sevdiklerimiz, bizi biz yapan evlatlarımız; kızımız, oğlumuz, torunlarımız, gelinimiz hep birlikteydik hafta sonu. Yendi, içildi, anlamlı veya anlamsız konuşuldu, gerekli ya da gereksiz gülündü. Ben daha çok onları seyrettim, birlikteliğin en pasif, ancak en mutlu kişisi olarak. Sonra… sonra ne mi oldu? Ayrılık.
Kasırga telaşıyla eşyalar toplandı, arabalar çalıştırıldı, kucaklaşıldı, “Allah’a emanet olunuz.” dendi, eller sallandı. Arkada kalan, bir demet hüzün, adı ayrılık.
Eve döndüğümüzde ev aynı evdi, ama boştu; yürek aynı yürekti, ama buruktu. Sevgi yelkovanı, yerini gram gram birikecek hasrete bırakmak için dönmeye başlamıştı. İnsan, sevdikleri gittikten sonra onların bıraktığı boşluğu değil, aslında gönlünde açılan yeri fark ediyor. Demek ki sevgi, yoklukta daha çok hissediliyormuş.
Yahya Kemal, “Ölmek, kaderde var, bize ürküntü vermiyor; lakin vatandan ayrılmanın ıstırabı zor.” der. Ölmek, bir kabulleniştir, ayrılık zorunlu tercih. Zordur, vatandan, anadan, babadan, yardan, evlattan ayrılmak; her biri bizi biz yapan birer parçadır, etle deri gibi. Vatan hürriyettir, ana baba gıdadır, yar şifadır, evlat devamlılığımızı sağlayan hayattır.
Yunus Emre de hasreti ve ayrılığı çok derinden hisseden şairlerimizdendir. Onun “Ayrılık ateşten bir ok” anlamına gelen dizeleri, yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ gönüllerde aynı sızıyı uyandırır. Karacaoğlan, Pir Sultan, Âşık Veysel… Hepsi ayrılığı farklı kelimelerle anlatmış ama aynı acıyı dile getirmişlerdir. Çünkü ayrılık, çağ değiştirse de değişmeyen tek duygudur.
Evimizi yakın bir semte taşırken hüzünlendiğini fark ettiğim anneme, “Ben sık sık gelirim.” dediğimde “Kapı arkası, gurbet oğlum.” dediğini hatırlıyorum. Ayrılık, hüznün tecelli ettiği sosyal bir hakikat, belki de hayatın dinamiği. “Ano Yemen’dir, gülü çemendir / Giden gelmiyor acep nedendir / Burası Muş’tur yolu yokuştur / Giden gelmiyor acep ne iştir?” dörtlüğünü askerden yıllarca dönmeyen oğlu için söyleyen analar, “Gördün güzelleri beni unuttun.” deyişini sitemli şekilde dillendiren sevgililer bu gerçeği en acı şekilde yaşamışlar. Ayrılık, adı hüzün, hissedildiği yer gönül olan en acı insani hakikattir.
Gidenden çok, geride kalan hisseder bu acıyı. Gidenin kafasında ve yüreğinde onu meşgul eden bir hedef vardır. Ümittir, hevestir, hırstır bu. Gidip de gelen yok; ama sanırım ölüm de böyle bir şey. Ölenin ağladığına kimse şahit olmadı bugüne kadar; ama geride kalan samimiyet sahibi insanlar ağladı hep. Hüzün, geride kalanların; endişe ve ümit, gidenlerin sermayesi.
Yaş ilerledikçe ayrılığın rengi değişiyor. Gençlikte ayrılık, kavuşmanın kısa bir molası gibidir. İnsan işine gücüne dalar, günler hızla geçer. Fakat ömrün akşamına yaklaşıldığında her vedanın içinde biraz hasret, biraz da fanilik düşüncesi gizlidir. Ayrılık, sosyal, hüzün insani bir gerçeklik. Akıl ve mantık aranmaz bu eylem ve duyguların gerçekleşmesinde. Babası, gelin ettiği kızını ata bindirmiş, bir taraftan da kızı için hüzünle hayır dua ediyormuş. Kız ise sürekli ağlıyormuş. Buna dayanamayan babası kızına, “İstemiyorsan seni vermeyeyim, kızım.” demiş. Kız da babasına, “Ben hem ağlarım hem giderim, bu benim vazifem.” diye cevap vermiş.
Yaşlılıkta ayrılığın daha ağır hissedilmesinin bir sebebi de zamanın değerinin daha iyi anlaşılmasıdır. Genç insan, önünde uzun yıllar olduğunu düşünür. “Yine geliriz, yine görüşürüz.” der. Oysa yaş alan insan, her vedanın son veda olabileceğini bilir. Bu yüzden sarılmalar daha uzun sürer, el sallamalar biraz daha yavaş olur, gözler arabanın arkasından biraz daha uzun bakar.
Belki de yaşlılığın en büyük zenginliği budur. İnsan artık eşyaya değil, insana değer verir. Sessiz bir çay sohbetinin, birlikte edilen bir kahvaltının, torunun küçük bir gülümsemesinin paha biçilemeyecek kadar kıymetli olduğunu öğrenmiştir. “Mal sahibi, mülk sahibi, / Hani bunun ilk sahibi? / Mal da yalan, mülk de yalan, / Var biraz da sen oyalan.” dizeleri daha anlamlı gelir.
Ayrılık, bir terbiyedir anlayana; öğretmensiz eğitmen, kitapsız mekteptir. İşte vardın, birden yok oldun, diye haykıran bir uyarıcıdır ayrılık. Dünya hayatı gibi. En sevdiklerinden ayrılacaksın, neyin kavgasını yapıyorsun, diye sormak lazım, dünyaya direk kalacağını sananlara.
Öğretmenim, ayrılık; senden çok şey öğrendim bu hafta.


