Eğitim ve Sağlık Neferi Dr. Saylan’ın Ardından

32

Türkiye’nin gündemi o kadar hızlı değişiyor ki, hangisini yazacağımızı şaşırdık, neredeyse… Genel anlamda, önce kendi kendimize “sorun” yaratıyoruz, sonra da kalkıp bu sorunların çözümünü başkalarına havale ediyoruz. Kendi milli sınırlarımızda, iç politika aktörleri tarafından çözülmesi gerekenleri “Kapıkule” ötesine veya okyanus ötesi merkezlere havale ediyoruz. Onun içindir ki sürekli yeni sorunlarla iç içe oluyoruz, yaşıyoruz.

Kendi ayağımıza sıkılan kurşun örneği gibi yaratılan “Kürt” meselesi!!!

Savsaklanan “Ermeni” meselesi!!!

Şimdi de “Faşizanlık” meselesi!!!

Cumhuriyet mi, demokrasi mi, laiklik mi, şeriat mı????!!!!

Buyurun seçin seçebilirseniz…

Neyse ki ülkemin ana sorunlarından biri olan “eğitim” konusunun, insanlarımız tarafından çözülmesi gerektiği fikri yaygınlaştı da, küçümsenmeyecek mesafeler alındı. Alındı da, “milli duruş” sergileyen her eğitim hareketi, yine birileri tarafından sorgulanıp “kulplar” takılarak engellendi. İşte Köy Enstitüleri, işte Yüksek Öğretmen Okulları örnekleri… Önce budandı, sonra tamamen kökünden kesildi, yok edildiler… Bu iki eğitim olayı, Türk milleti için “milli duruşlu”, eğitimde devrim nitelikli hamlelerdi. Bunlar, Türk eğitim tarihinde, dünyaca tanınmış ve kayıtlara yegâne “Türk Eğitim Modeli” olarak geçmiş birer olaydır.

Üçüncü bir devrim ise, Dr. Saylan tarafından, devletinin gücü dışında, tamamen özverili vatandaşların katkısıyla yürütülen “Kız Çocuklarını Okutma” hareketidir. Bunlar birer devrim niteliğindeki hareketlerdir (Not: Bunlardan çok farklı olarak başlatılan Fetullah Gülen Eğitim Hareketi ayrı bir yazı konusudur.).

Bunu destekleyen kim olursa olsun, adı ne olursa olsun, öncü derneğin yapısı ne olursa olsun, esas olan ana fikirdir; fikrin amacı olan “hedef kitle” dir.

Dr. Saylan’ın hedef kitlesi, Türk toplumunda “ikinci sınıf vatandaş” konumundan bir türlü kurtulmayan, onu öyle görmek isteyen “o biçim kafa yapısı” ile verilen mücadeledir. Katı ve acımasız gelenekliğin yıkılmadığı Anadolu’da, gencecik kız çocuklarına sahip çıkma hareketidir, Dr. Saylan eğitim hareketi. Okula gönderilmesi gereken kız çocuklarının “kocaya verilme” geleneğine karşı çıkış hareketidir! Cahil bırakarak “sömürme” düşüncesine karşı mücadele hareketidir…

Toplumun sosyolojik olarak şekillendirilmesini sağlayan “toplum mühendisliği”, temelde bir ana başlıkla ifade edilse de, bu işi başaranlar aslında eğitimcilerdir. (Eğitimci denildiği zaman, ilk akla gelen husus, Gazi Paşa, Harf İnkılâbını yaptığında, 13 milyonluk ülkemizin okur-yazar oran tablosu şöyleydi; erkeklerde okur-yazar oranı%0.7, kadınlarda %0.1)

Yeni alfabe ile erkeklerde (binde yedi), kadınlarda (binde bir) olan okuryazarlık oranı, altı ay içinde normal sayılacak bir orana yükseltilme hedefi seçildi. Bu işte rol alanların başında ise, o günün ifadesiyle, “eğitmenler” vardı. Tekrar ediyorum; “öğretmen” değil, “eğitmen!” Çünkü ülkede öğretmen çok azdı. Her yere öğretmen bulup göndermek mümkün değildi. Okur-yazar olan insanlar, önce kısa bir kurstan geçirildikten sonra “eğitmen” olarak tayin ediliyordu. Mahalle mekteplerinde, halk evlerinde, gece kurslarında toplumu okur-yazar kılmak için, eğitmek için tüm gücüyle çalıştılar ve Gazi Paşa’nın gösterdiği hedefe isabetle ulaşıldı.

Eğitime gönül vermek bir idealizmdir. Yapılan her şey, bu idealizmin sonucudur. Eğer bu ideal ruhunuzun en derin noktasında yalazlanmıyorsa, başarılı olmanız pek mümkün değildir.

Dikkatinizi çekmek isterim; Gazi Paşa da işe eğitimle başladı, O’nun kurduğu cumhuriyeti ele geçirmeye ve gerektiğinde yıkmaya yeminli kadrolar yetiştirmek için de, işe, eğitimle başladılar. Milli kimlik yoksunu “bazı” merkezlerin amaçları için eğitimden başlamaları tesadüfî değildir.

Buna karşın devletin başaramadığını vatandaşın başarma şansı çok zayıf da olsa, toplumsal dokuyu uyandırmak pahasına bir kıvılcım yakıldı; bu önderlik eğitim neferi Dr. Saylan tarafından yapıldı. Bunu hazmedemeyenler Dr. Saylan’a saldırdılar, hakaret ettiler, çirkin iftiralar attılar.

Bunu yapanlar da, güya “din” adına, “Müslümanlık” adına yaptılar. Bu nasıl anlayış, bu nasıl bitmez-tükenmez kin ve nefret ki, iyilik yapan birine iftira atılıyor, hakaret ediliyor!?

O dinin Peygamberi ki, Yahudi olan insanlardan, cahil Araplara, bedevilere okuma ve yazmayı öğretmek şartıyla köleliğini affetmiş! Bu dinin Peygamberinin temsil ettiği Müslümanlık, nasıl olur da kara yobazlar, din tüccarları tarafından “kalkan” yapılarak, eğitim neferi gibi çalışıp milletine hizmet veren, iyilik yapan insanı aşağılıyorlar?

Desteksiz kız çocuklarına sahip çıkıp, tahsil yapmalarını sağlamak için, lepra (cüzam) hastalığını Ülkemizde yok etmek için ömrünü eğitim ve sağlık neferi olarak harcayan insana yapılan hakaretleri, acaba bu dinin Peygamberi duysa, “lanet” okumaz mı?

Harpte aman dileyene nasıl ki kılıç kalkmaz ise, hasta yatağında can çekişen, ona rağmen eğitilmemiş çocukları düşünen, herkese insanlık dersi veren bir münevvere sözle, basınla saldırmak hangi dindarlıkta, muhafazakârlıkta vardır? Bu kara yobazların kin kusan manşetlerine Peygamber acaba ne derdi? Bir eğitim neferine “kin”, “nefret” dolu yazılarla saldıranlar, acaba utanacaklar mı?

Her dinin temelinde; iyilik yapmak, doğru işler yapmak, insana yararlı olmak, vicdanlı olmak vardır. Gerçek anlamda dindar olan, inanan, Müslüman olan bir insan, Tanrının yarattığı en değerli varlık olan insana hizmet etmeyi tek gaye edinmiş bir insana, din adına, Müslümanlık adına saldırmak, hakaret etmek, iftiralar etmek hangi kutsal inancın, kitabın kapak arasına sığabilir?

Bunu yapanlar utanmazlarsa, pişmanlık duymazlarsa, inandığım din adına, onlardan şahsen utanıyorum; insanlığımdan dolayı onlarla aynı sıfatları taşımaktan utanıyorum.

Dr. Saylan’ın Müslüman olmuş bir anneden doğup büyümesi, çok değerli fikirlerle ülkesini temsil etmesi ne zamandan beri kusur sayılıyor? Toplumu cehaletten kurtarmak için eğitim neferi gibi çalışması acaba neden bu kara yobazların işine gelmez?  Dr. Saylan’ın yaptıklarının binde birini yapabilselerdi keşke…

Eğer “din” bağlamında değerlendirilirse, Müslümanlığı kabul etmiş bir annenin yetiştirdiği bu denli yararlı insanı herkesten önce el üstünde tutmaları gerekmez mi; tabii ki samimi dindarlar ise!?

Eğer vicdanları kararmamış ise, birazcık samimi inançları varsa, kalp gözleri kör değilse, ruhlarını şeytana kiralamamışlarsa, yaptıkları yanlıştan geri dönerler, özür dilerler; hiç olmazsa bundan böyle bu iyilik meleğinin ruhuna karşı “küfürbaz” olmazlar! Ama hiç sanmıyorum!

Türkan Saylan’ı, yaptıklarını anlamak gerek. Bundan sonra Dr. Saylan’a ne kadar iltifatlar yapılsa, hakaretlerde bulunulsa ne faydası ne de zararı olabilir. Şunu her inanan ve okuyan insan bilir ki ölülerin arkasından kötü konuşulmaz. Şayet kötü konuşuluyorsa, zarar konuşulana değil, konuşana dokunur. Yaşamın kuralı olarak her canlı gibi her insanın da ölümü tadacağı gerçeğini kimse inkâr edebilir mi? O saat geldiğinde, kimsenin kimseye faydası olmayacağını, ölülerin ardından “küfür” yapanlar bilmiyorlar mı? Dinimiz her zaman ve yerde güzelliği telkin eder. Ölen bir insanın yanlış ve “kötü” taraflarını değil, iyi tarafıyla anmak esastır. Kişinin hatalarının ve sevaplarının karşılığını bulacağı yer, kulların kurduğu riyakârlık kokan “magazin sofraları” değildir. Dr. Saylan’ın birileri tarafından “melek” ilan edilmesi de onu “melek” yapmaz, yobazlar tarafından “şeytan” ilan edilmesi de onu “şeytan” yapmaz. Bilinen söz vardır; “kötü söz sahibinindir”, bunu unutmayalım…

Cenaze töreni ve “o biçim” zihniyet…

Dr. Saylan, topluma mal olmuş bir eğitim ve sağlık neferi olarak gönülleri fethetmenin haklılığı ile kendisine yakışır şekilde, onurlu bir hüzünle öbür tarafa uğurlandı. Kendisini M.E. Şurasında, yakından tanıyarak Türkiye’mizin geleceği hakkında eğitim seferberliğinin ne ölçüde gerekli olduğunu paylaşmıştım. Cenazesine gelenler herhangi bir yönlendirme, baskı, tavsiye almadan kendiliğinden (spontane) oluşan, içten ve samimi yığınlar duygularını bir şekilde bu cenaze töreninde ifade ettiler. “Güle güle Türkan Hoca… Güle güle vefakâr ve de cefakâr eğitim ve sağlık neferi…” dediler.

Törende her kesimden, her meslekten vatandaş vardı, fakat “bay protokol” yoktu! Sadece dikkat çeken T.S.Kuvvetlerini temsilen 1. Ordu Komutanı Org. Ergin Saygun’un bulunması idi. Ayrıca TSK adına gönderilen çelenk de dikkat çekiyordu.

Düşünüyorum da, Dr. Saylan yerine vefat eden, “din tüccarı” bir (X) tarikatının, ya da cemaatin (XX) “şeyh efendisi” olsaydı, o cenazede yine “bay protokol” olmaz mıydı? Kararı okuyucunun ferasetine ve algı kabiliyetine bırakıyorum!

Dr. Saylan’ın vasiyetine bağlı kalarak, merhumenin cenaze namazını kıldıran ilahiyatçının “aydınlık” saçan konuşması ise, pek çok “kara yobaz” için “ders” niteliğindeydi. Cenaze törenine katılsın ya da katılmasın, Dr. Saylan’ın samimi bir Müslüman, samimi bir hayırsever, vatansever, fedakâr kültürle yoğrulmuş bir insan olduğuna inanan Ülkemin milyonlarca insanı, Dr. Saylan’ın ardından dualar ettiler, yitirilen bu eğitim neferinin acısını yüreklerinden hissettiler.

Gelelim bazı sorulara!

Soru 1- Dr. Saylan, genç bir hekim iken Anadolu’da, daha sonra üniversitede, cüzam hastalarını tespit ve tedavi etmek için tüm zorlukları aşarak hizmet verdi. Cüzamla Savaş Derneğini kurarak, bir sağlık neferi gibi çalışarak, bu hastalığı Ülkemizde sorun olmaktan çıkardı. Dr. Saylan Türk Tıbbına, bilim ve hizmetle sınırsız katkı yaptı.

Peki, tüm bunlara karşın Dr. Saylan’ın meslektaşı olan, T.C. Sağlık Bakanı Dr Recep Akdağ neredeydi? Neden cenaze töreninde yoktu, bakanlığın çelengi dahi!

Soru-2 Bir eğitim neferi olarak Anadolu’daki okutulmayan kız çocuklarını okutmak için seferber olan Dr. Saylan bir bakıma Milli Eğitim Bakanlığı’nın görevini kısmen de olsa üstlendi. Ülkemin sahipsiz, yana itilmiş gençlerini eğitmek için Anadolu’nun en ücra köylerine dahi giderek, binlerce çocuğun eğitim almasını sağladı. Okullar, yurtların kurulmasına önderlik etti, en değerli varlık olan insanın eğitimine katkıda bulundu.

Peki, Dr. Saylan’ın hemcinsi olan yeni Milli Eğitim Bakanı Çubukçu neredeydi? Neden cenaze törenine katılmadı?

Soru-3 Hadi bunları da geçelim. Politikacıdan vefa beklenmez derler. Fakat ülkenin, rejimin, devletin, milletin temsilcisi olan, hani o meşhur ifade ile “cumhur” u temsil eden, “tarafsız” olduğu söylenen bir temsil makamını işgal eden Cumhurbaşkanı neredeydi?

Bulunduğu makam, görevi ve sorumluluklarının gereği olarak siyaset kurumunun üzerinde olması gereken bu makamın temsilcisi neredeydi? O makamda oturan zatın, kim olursa olsun, oy hesabı olamaz! Ülkemin birlik ve bütünlüğünü korumakla görevlidir, bu ince ayarı temsil eder. Halkının arasında renk, cins, ırk, din bağlamında hiçbir ayırım yapmadan, her vatandaşa eşit mesafede durması gereken bir makam! Cumhuriyetin başı, Devletin başı, üstelik yasal “başkomutan”.

Peki, Cumhurbaşkanı hem eğitim hem de sağlık alanında ülkesine, insanlarına hizmet vermiş olan Dr. Saylan’ın cenaze törenine katılma gereğini neden görmedi? Haydi diyelim ki çok meşguldür, temsilci neden göndermedi? Onu da geçelim neden temsil makamının forsunu taşıyan bir çelenk gönderilmedi?

Bir kişiyi sevmek ayrı şeydir, yaptığı hizmetleri ve başarılarını takdir etmek ayrı şeydir. Bunu sıradan vatandaş ayırım yapabilir, fakat bu makam, Cumhurbaşkanlığı, asla yapmamalıdır. Yoksa “Cumhurun” başı, bu ülkenin sadece bir kısım vatandaşı mı temsil ediyor?

Ülkemi idare eden siyasi irade ve diğer sorumluları, ülkesine sağlık ve eğitim alanında örnek hizmetler yapmış bir bilim insanı ve sivil toplum önderinin ölümünü görmezden gelerek, belli bir “kör” zihniyete ne kadar bağlanmış olduğunu göstermiştir. Dr. Saylan’ın bize hatırlattığı önemli bir gerçek var; Türkiye’deki kamplaşmanın, ötekileştirmenin, siyasi irade ve üst yönetimlerce nasıl derinleştirildiğidir. Kamplaştırma, ayırımcılık, ötekileştirme o derece ileri götürülmüştür ki, ölüler bile “laik” ve “muhafazakâr” diye ayırıma tabi tutulmaktadır. Bir ülkenin birlik ve bütünlüğü için bundan daha korkunç bir durum olabilir mi?

Soru-4 (Tüm idarecilere yöneliktir) Dr. Saylan’ın ölümünden dolayı çok üzülenler olduğu kadar, O’nun ölümünden dolayı “ooohhh” çekenler de olmuştur. Sanki “oh” çekiciler hiç ölmeyeceklermiş gibi!

Dr. Saylan, geride eğitilmek üzere 30.000 (otuz bin) genç öğrenciyi miras olarak bıraktı; çağdaşlaşmak için, aydınlanmak için, cehaletle savaşmak için, idealler bıraktı…

Peki, bugün, devleti idare ettiklerini sananlar, sağlık ve eğitim neferi olarak hayatını harcayan Dr Saylan’ın cenazesine bir taziye, çelenk göndermekten dahi imtina edenler, evet sizler, “poly-tik” karakterlileriyle dikkat çekenler, geride miras olarak ne bırakacaksınız?