İnsanlık âleminde bir ma’buda tapma duygusu -yanlış ve hatalı tabir ve tariflerle de olsa- İnsan’ın fıtrat ve yaratılışında hükmünü hep icra eylemiş / yürütmüş ve yürütmektedir. Beşeriyet ve insanlıkta mevcut olan ayrı ayrı dinler, inançlar ve Ubudiyet / Kulluk tarzları bu hakikat ve gerçeği açıkça göstermektedir.
x
Bu asrın da kendine hâs bir üslub ve mücahede / cihad etme, gayret gösterme ve çalışma sistemi ve tarzı olacağı şüphesizdir. Mesela eskide koskoca bir âlimin kullandığı silâhları yani yazdıklarını düşünelim. Bu asrın din düşmanlarının şüphe ve vesveselerine karşı yetersiz kalıyorsa, noksanlık
-haşa- o Âlim’de değil, zamandadır. Çünkü bu zamanın insanı “Ben gördüğüme inanırım diyor.” Öyle ise, zamanımızdaki insanın aklına ve gözüne hitap edip, dâvâmızı müşahhaslaştırmak / kabul edilir hâle getirmekle mükellef ve yükümlüyüz. Sonra da fikir ve görüşümüzü âyet ve hadislere raptedebiliriz. Çünkü, o Âlim gibi her bir mütefekkir; aynı zamanda kendi zamanının Âlimidir.
x
Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız / isimlendirilmemiş bir isim mümkün olmadığı gibi, mevsufsuz / vasıflanmamış bir sıfat, sanatkârsız bir sanat dahi mümkün değildir.
x
Kâinatın en mühim / en önemli neticesi ve meyvesi ve yaratılış hikmeti / gaye ve amacı hayattır.
Elbette, o yüksek hakikat, bu fâni, kısacık, noksan, elemli dünya hayatından ibaret değildir.
Belki hayat ağacının gayesi, sonucu ve o hayatın azametine lâyık bir meyvesi ebedî hayattır.
Öteki âlem olan uhrevî ahiret hayatıdır.
Taşıyla, ağacıyla ve toprağıyla hayattar olan saadet yerindeki hayattır.
Yoksa, bu hadsiz mühim cihazlar ile techiz edilen hayat şeceresi / hayat ağacı; özellikle
Şuurlu insan hakkında meyvesiz, faydasız, hikmetsiz, hakikatsiz olmak lâzım gelecek.
Sermayece ve cihazatça serçe kuşundan meselâ yirmi derece ziyadesi olan
Ve bu kâinatın ve hayat sahiplerinin en önemli, yüksek ve ehemmiyetli yaratılmışı olan insan,
Serçe kuşundan saadet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp, en bedbaht bir biçare olacak.
Hem en kıymetli bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini,
Gelecek zamanın korkularını düşünmekle, insan kalbini mütemadiyen incitip
Bir lezzete dokuz elemleri karıştıracağından, en musibetli bir belâ olur.
Bu ise yüz derece bâtıl olup, akla uygun olmıyan bir sonuçtur.
Demek bu dünya hayatı, ahirete iman rüknünü / esasını kat’î bir şekilde ispat ediyor.
Nitekim, her baharda haşrin üç yüz binden fazla örneklerini gözümüze gösteriyor.
x
Herbir eser, hususan canlı olsa, kâinatın küçük bir misalidir. Âlemin bir çekirdeğidir.
Arz küresinin bir meyvesidir. Öyle ise, o küçük misali / örneği, o çekirdeği, o meyveyi icad eden,
Herhalde bütün kâinatı icad eden yine odur.
Çünkü, meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olamaz.
Öyleyse her bir eser, bütün eserleri Müessirine verdiği gibi,
Her bir fiil dahi, bütün fiilleri Fâiline isnad eder.
Çünkü, görüyoruz ki, herbir icad edici fiil, ekser mevcudatı kuşatacak şekilde geniş
Ve zerreden güneşlere kadar uzun birer yaratılış kanununun ucu olarak görünüyor.
Demek, icad eden fiil sahibi kim ise, mevcudatı içine alan
Ve zerreden güneşlere kadar uzanan küllî / kapsamlı kanun ile bağlanan
Bütün fiillerin Fâili, o olsa gerektir.
Evet, bir sineğe hayat veren, bütün böcekleri, küçük hayvanları icad eden
Ve arzı dirilten Zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise,
Zincirleme bir şekilde mevcudatı harekete geçirip,
Tâ güneşi seyyaratiyle gezdiren yine aynı Zât olmak gerekir.
Çünkü kanun bir silsiledir; fiiller onunla bağlıdır.


