Türkiye’de son yıllarda en çok konuşulan ama en az anlaşılan şey “gerçekler”. Herkes kendi gerçeğinden bahsediyor; kimse diğerinin rakamına bakmıyor. Oysa bu ülkenin gerçeği artık o kadar çıplak ki, üzerini örtmek için ne slogan yetiyor ne de günlük siyasi polemik. Rakamlar konuşuyor, ama siyaset duymuyor.
Mutfakta başlayan gerçek
Eylül 2026 itibarıyla TÜRK-İŞ’e göre açlık sınırı 38 bin lira, yoksulluk sınırı ise 124 bin lira civarında. Yani dört kişilik bir ailenin “insan onuruna yakışır” bir hayat sürmesi için gereken aylık gelir, asgari ücretin kat be kat üzerinde. Peki ne oluyor? Milyonlarca insan bu sınırın altında yaşamaya devam ediyor. Enflasyon resmi rakamlarda yüzde 30’un altına gerilemiş görünse de, mutfakta hissedilen enflasyon bunun çok üzerinde. TÜİK ile ENAG arasındaki uçurum, zaten güvenilirliği tartışmalı olan bir tabloyu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Vatandaş için tek bir gerçek var: Ay sonunu getirememek.
Eğitim: Fırsat eşitliği masalı
Türkiye’nin en büyük yalanlarından biri, “eğitim herkes için eşit bir kamu hizmetidir” cümlesi. Gerçek öyle değil. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, eğitime doğrudan yansıyor; üst gelir grubundaki aileler çocuklarının eğitimine alt gelir grubuna göre 292 kat daha fazla harcama yapabiliyor. Bir yanda özel okullar, yurt dışı eğitimleri, kurslar; diğer yanda kalabalık sınıflar, kaynak yoksunluğu ve erken yaşta iş gücüne itilen çocuklar. Üniversite mezunlarının yoksulluk sınırının altında yaşama oranı son 20 yılda 14 kattan fazla arttı. Diploma, artık bir kurtuluş bileti değil; giderek sadece bir kâğıt parçası.
Gençlik: Eriyen bir nesil
Genç işsizliği resmi rakamlarda yüzde 14-15 civarında görünse de, geniş tanımlı genç işsizliği yüzde 38’i, genç kadınlarda ise yüzde 49’u aşmış durumda. Her dört gençten biri ne eğitimde ne istihdamda. Üniversite mezunu olup iş bulamayan, bulsa da aldığı maaşla geçinemeyen milyonlarca genç var. Ve tablo daha da vahim: Gençlerin yüzde 28’i başka bir ülkede yaşama hayali kuruyor. Nitelikli beyin göçü, artık bir “beka sorunu” olarak tanımlanıyor. İmkânı olan gidiyor; kalanlar ise üç harfli marketlerde kasiyerlik, kuryelik yaparak hayatta kalmaya çalışıyor.
Deprem: Unutulan gerçek
Türkiye’nin en acı gerçeklerinden biri, deprem. 6 milyon bağımsız birim risk altında ve bunların 2 milyonu acil dönüşüm bekliyor. Kentsel dönüşüm projeleri bir yandan devam etse de, maliyetler ve sosyal konut hedeflerinin sürdürülebilirliği ciddi bir soru işareti. Deprem gerçeği, sadece binaların değil, bir toplumun hafızasının da ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Ama siyasetin gündemi, depremi ancak bir sonraki felakete kadar hatırlıyor.
Ve görünmeyen gerçek: Kaygı
Bütün bu rakamların ötesinde, Türkiye’de toplumun ruh hali de değişmiş durumda. Bekir Ağırdır’ın tespitiyle, toplum artık üç duygusal kümeye ayrılmış: “Güven arayanlar, çıkış arayanlar ve yorgunlar”. Anksiyete yaşamayan insanların oranı sadece yüzde 17. İnsanlar yoksullaşmanın yanı sıra, devletin tarafsızlığına, hukukun eşit işleyeceğine ve çalışarak hayatlarını iyileştirebileceklerine olan inançlarını da kaybediyor. Bu, en az ekonomik kriz kadar tehlikeli bir kırılma.
Peki ne yapmalı?
Bu yazının amacı karamsarlık değil; aynaya bakmak. Türkiye’nin gerçekleri, artık “ama”larla, “ama şu da var” larla geçiştirilemeyecek kadar ağır. Açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insan, geleceğini yurt dışında arayan gençler, eğitimde fırsat eşitliğini yitirmiş bir nesil ve tepesinde sallanan bir deprem gerçeği… Bunların hiçbiri siyasi bir tercih meselesi değil; hayatta kalma meselesi.
Rakamlar konuşuyor. Asıl soru şu: Siyaset ne zaman duymaya başlayacak?


