Gıda ve ilaç yardımı amacıyla Uluslararası Özgürlük Filosu’nda yer alan ve daha sonra Gazze’ye ulaşabilen bir gönüllünün anlattıklarını dinliyorum. Sözleri, insanın yüreğine bir hançer gibi saplanıyor. Asıl acı olan, bütün bunlara rağmen dünyanın büyük bölümünün hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilmesidir.
Gönüllü, Gazze sınırında nöbet tutan yirmi yaşlarındaki gençlerden söz ediyor. Sabah namazını cemaatle kılmayanlara nöbet yazılmadığını, gençlerden birinin, İsrail’in karadan girmesi hâlinde önce kendilerinin şehit olacağını, ardından düşmanın pusuya düşürüleceğini söylediğini anlatıyor.
Anlatıcı, bu sözlerden etkilenerek Gazze’de kalmak istediğini dile getirince bir genç ona “Şehadet, şehit gibi yaşayana nasip olur. Eğer sen böyle yaşamayı becerirsen yatağında da ölsen şehitsin. Burası senin cephen değil.”, ardından da: “Sadece İsrail’le mücadele ettiğimiz zannediliyor. Kötüler artık bir arada ve organize hareket ediyor.” demiş.
Üzerinde durmamız gereken mesele budur: Gazze’deki mücadele, yalnızca toprakları işgal edilen bir halkın mücadelesi değil; hakikatin yalanla, adaletin çıkarla, insanlığın örgütlü kötülükle mücadelesidir.
Çocuklar enkaz altında kalıyor. Anneler, evlatlarının parçalanmış bedenlerini elleriyle topluyor. Hastaneler işlevsizleşiyor; insanlar hastalıkla, açlıkla ve susuzlukla boğuşuyor. Bir zamanlar ev olan yerlerde beton yığınları, okulların bulunduğu yerlerde ölümün sessizliği var. İnsanlar güvenli bir yere ulaşmak için yollara düşüyor; fakat ölüm, onlardan önce davranıyor.
Bunlar yaşanırken dünyanın güçlü aktörleri, kınama açıklamaları yayımlıyor, endişelerini dile getiriyor, ateşkes çağrıları yapıyor; ardından siyasi ve ekonomik hesaplarına geri dönüyor.
İnsan haklarını dillerinden düşürmeyenler, konu Filistinliler olunca, hele ki öldürülenler Müslüman olunca, birdenbire kelimelerini dikkatle seçmeye başlıyor. Çocukların öldürülmesi karşısında bile siyasi dengeleri gözetenler, hangi insanın hayatının daha değerli olduğuna karar verme hakkını kendilerinde görüyor.
Bir çocuk öldürüldüğünde yalnızca failin kim olduğu değil, o çocuğu korumakla yükümlü olanların ne yaptığı da sorulmalıdır. Bir hastane saldırıya uğradığında yalnızca saldırının sonuçları değil, hastaneleri koruması gereken uluslararası düzenin neden işlemediği de sorgulanmalıdır.
Uluslararası hukuk, güçlü devletlerin, işlerine geldiğinde hatırladıkları, çıkarlarıyla çatıştığında görmezden geldikleri bir poker masası değildir. Hukukun gücü neden sık sık güçlünün hukukuna dönüşüyor?
Birleşmiş Milletlerin ve uluslararası mahkemelerin varlığı, insanlığa verilmiş bir söz değil miydi? Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail hakkında aldığı geçici tedbir kararlarına ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Kasım 2024’te İsrail’in katil yöneticileri hakkında çıkardığı tutuklama emirlerine rağmen adaletin sağlanması neden bu kadar güç? Hukuki kararların uygulanması siyasi hesaplara takılıyorsa ortada yalnızca bir uygulama sorunu değil, derin bir adalet krizi var demektir.
Holokost, insan hayatını değersizleştiren bir ideolojinin devlet aygıtıyla nasıl kitlesel imhaya dönüşebildiğini gösterdi. Ruanda’da 1994 yılında yüz binlerce insan öldürüldü. Srebrenitsa’da 1995 yılında sekiz binden fazla Boşnak erkek ve erkek çocuğu katledildi. Bu felaketlerin her biri farklı tarihsel şartlarda yaşandı; ancak hepsi insanlığın aynı soruyla yüzleşmesine neden oldu: İnsan, bir başka insanın yok edilmesine nasıl razı olabilir?
Daha da önemlisi, dünya bu felaketlerden yeterince ders çıkardı mı?
Soykırımları anmak için törenler düzenlemek, anıtlar dikmek, nutuklar atmak ve “Bir daha asla!” demek kolaydır. Zor olan, bu sözün gereğini yerine getirmek; suç işleyenin kimliğine, gücüne ve müttefiklerine bakmadan adaleti savunmaktır.
Geçmişin acılarını anıp bugünün acıları karşısında susan bir insanlığın hafızası olabilir; ancak vicdanını koruduğu söylenemez.
Gazze’yi unutmamak zorundayız. Unutulan soykırımlar, kurbanlarını ikinci kez yalnız bırakmakla kalmaz, geleceğin suçlularına da tehlikeli bir mesaj verir: Yeterince güçlüyseniz ve yeterince müttefikiniz varsa yaptıklarınızın hesabını vermeyebilirsiniz!
Asıl korkulması gereken budur: Kötülüğün sıradanlaşması, cezasızlığın kurumsallaşması ve vicdansızlığın devlet politikalarının arkasına saklanması.
Bir halkın güvenliği, başka bir halkın sürekli korku içinde yaşamasına dayandırılamaz. Filistinlilerin özgürlük ve güvenliği sağlanmadan, kendi geleceklerini belirleme hakları tanınmadan kalıcı barış kurulamaz. İşgal, zorla yerinden edilme, yerleşim politikaları ve sivillerin hayatını hiçe sayan uygulamalar devam ettikçe bölgedeki öfke ve güvensizlik de büyüyecektir.
İsrail’in mevcut politikaları değişmedikçe, ihlallerin hesabı sorulmadıkça bölgede kalıcı huzur beklemek gerçekçi değildir. Güç kullanarak kurulan sessizlik, barış değildir; adaletsizlik üzerine inşa edilen güvenlik ise yeni çatışmaların zeminini hazırlar.
Peki, bütün bunlar karşısında bizim cephemiz neresi?
Gazze’deki genç, sorunun cevabını veriyor: Herkesin cephesi aynı değildir. Birinin görevi sınırda nöbet tutmaksa diğerinin görevi kendi ülkesinde hakikatin nöbetini tutmaktır. Birinin elinde silah varsa diğerinin elinde kalem, bilgi, imkân ve sorumluluk vardır.
Bizim görevimiz, olup biteni unutturmamak; yalanı teşhir etmek, çifte standardı sorgulamak, mazlumun sesini duyurmak ve kendi toplumumuzdaki adaletsizliklere de aynı kararlılıkla karşı çıkmaktır. Yardım faaliyetlerini desteklemek, çocukların eğitimine katkıda bulunmak, güvenilir bilgiyi yaymak ve siyasi karar alıcılardan hesap sormak, bu sorumluluğun parçalarıdır.
Gazze’yi yalnızca gözyaşı dökerek anmak yetmez. Gazze adına konuşup kendi hayatımızda haksızlığa göz yummak da yetmez. Vicdan, başkalarının acısı karşısında duyulan üzüntüden ibaret değildir; insanı harekete geçiren, ahlaki ve Allah’a karşı sorumluluğumuzdur.
Bir insanlık suçu karşısında sessizlik, suçun kendisiyle aynı şey değildir; fakat o suçu durdurabileceklerin susması, kötülüğü azgınlaştırır.
Gazze’yi unutmayalım! Öldürülen çocukları, evlatlarını kaybeden anneleri, enkaz altındaki hayatları, açlığı ve çaresizliği unutmayalım. Tarih yalnızca katilleri değil, onların yaptıklarına engel olabilecek durumdayken üç maymunu oynayanları da yargılayacaktır.
Gazze, insanlığın önüne konulmuş bir vicdan sınavıdır. Bu sınavda sınıfta kalan yalnızca bombaları atanlar değildir; insan hayatını çıkar hesaplarına feda edenler, adaleti güçlüye göre eğip bükenler ve yaşananları unutturmak isteyenler de bu utancın bir parçasıdır.
Gazze’yi unutmak, insanlığın kendi suç mahallinden kaçmasıdır. Unutmayacağız. Çünkü unuttuğumuz her zulüm, yarının zalimlerine cesaret verebilir.


