Bir sağlık ocağındayım. Gözler ekranlarda… Herkes doktorun kendisini çağırmasını bekliyor.
Önümde bir aile var: Anne, baba ve iki yaşlarında bir çocuk. Anne sandalyede, baba ayakta. Çocuk ise dizlerine kadar uzanan lastik çizmeleriyle bir sağa bir sola koşuyor. Bazen babasının bacaklarına sarılıyor, bazen annesinin dizlerine dokunuyor. Daracık bekleme salonunda kendince bir oyun kurmuş. Mutlu, hareketli ve hayat dolu.
Anne çocuğun oturmasını istiyor. Çocuksa yerinde duramıyor. Bir annesine, bir babasına koşuyor. Anne çantasından telefonunu çıkarıp çocuğa uzatıyor. Çocuk ekranda parmağını gezdiriyor ama ilgisini çekmiyor. Kendi oyununa devam ediyor.
Anne bu defa başka bir uygulama açıyor. Çocuğun dikkatini çekmeyi yeniden deniyor. Çocuk tercihini ekrandan değil, kendi oyunundan yana kullanıyor. Babasının bacaklarına sarılıp zıplıyor.
Bu küçük mücadeleyi izliyorum. Çocuğun annesine karşı kazandığı galibiyete tebessüm ediyorum.
Neden mi?
Çünkü henüz iki yaşındaki bir çocuk, dijital dünyanın kendisine sunduğu uyuşturucuya teslim olmuyor. Hayatı ekrandan değil; dokunarak, koşarak, oynayarak tanımak istiyor.
Oysa anne babalar, çocuklarını susturmak ve oyalamak için en kolay araca başvuruyor: Telefon!
Çocuğu susturmakla yetiştirmek arasındaki farkı ne zaman anlayacağız?
Çocuk dünyayı önce annesinin ve babasının yüzünden tanır. Düşer, kalkar; ağlar, güler; sorar, merak eder. Annesinin sesinden sevgiyi, dokunuşundan şefkati, davranışlarından güveni öğrenir. Konuşmayı, düşünmeyi ve soru sormayı öğrenmeden dijital dünyanın esiri olması, gelişiminden neler götürmez ki?
Çocuk, hayatı ekrandan seyrederek değil, yaşayarak öğrenir. Ona verdiğimiz en güçlü eğitim, söylediklerimiz değil, yaptıklarımızdır.
Kur’an-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm, 66/6) buyurulur.
Peygamber Efendimiz de “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Müslim) buyurur.
Anne babalık, yalnızca çocuğun karnını doyurmak, üstünü giydirmek ve okul ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Onun ne izlediğini, kimlerle iletişim kurduğunu, hangi düşüncelere maruz kaldığını bilmek de ebeveynliğin gereğidir.
Yasaklar, ailelerin sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?
Türkiye’de 15 yaşını doldurmamış çocukların sosyal medya kullanımına ilişkin düzenleme 1 Kasım 2026 itibarıyla yürürlüğe girdi. Çocukları dijital dünyanın istismarından, şiddetinden, zorbalığından ve bağımlılık risklerinden korumak önemli bir adım. Ancak bu sorun, yalnızca yasal düzenlemelerle çözülebilecek kadar basit değil.
Anne babaların yerine kanunlar mı çocuk yetiştirecek?
Çocuğuna kitap okumasını söyleyen anne baba kendisi ne kadar okuyor? Ekran bağımlılığından şikâyet eden ebeveyn, akşam yemeğinde telefonunu bırakabiliyor mu? Kendi iradesini kullanamayan insan, çocuğuna irade dersi verebilir mi?
Karşımızda artık sıradan bir teknoloji meselesi yok. Dijital platformlar üzerinden yayılan, ekonomik çıkarlarla beslenen ve giderek kurumsallaşan bir kötülükle karşı karşıyayız.
Şiddet, nefret, müstehcenlik, yalan ve manipülasyon; eğlence, özgürlük ve kişisel tercih ambalajına sarılarak çocukların dünyasına sokuluyor. Kötülük pazarlanıyor, bağımlılık üretiliyor, çocukların geleceği üzerinden para kazanılıyor.
Böyle bir dünyada bilinçli ailelere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Aile, insanın ilk eğitim kurumudur. Vicdanın, ahlakın, merhametin ve sorumluluğun temeli orada atılır. Dijital dünyanın tehlikelerini bilmeyen, kendi alışkanlıklarını sorgulamayan aileler çocuklarını nasıl koruyacak?
Bir başka mesele: Yapay zekâ!
Yapay zekâyı da tehlikeli hâle getiren insanın kullanım biçimi ve niyetidir.
İnsanlar yapay zekâya hikâyeler yazdırıyor, düşüncelerini biçimlendiriyor, kendi kanaatlerini destekleyecek ısmarlama metinler ürettiriyor. Peki, düşünmek yerine düşündürtmeye, üretmek yerine ürettirmeye alışan insanın akıbeti ne olacak?
Yapay zekâ bilsin, düşünsün, yazsın, üretsin… Peki, insana ne kalacak?
Daha vahimi, yapay zekânın yanlış bilgileri mantıklı, tutarlı ve inandırıcı bir dille sunabilmesidir. Bir zamanlar tanıdığım, oldukça zeki ve ikna kabiliyeti yüksek bir insan vardı. Olayları öyle bir mantık örgüsü içinde anlatırdı ki kendi kurgularına önce kendisi inanır, sonra karşısındakini de inandırırdı.
Bugün yapay zekâ da olmayan olayları olmuş gibi anlatabiliyor, yanlış bilgileri gerçekmiş gibi sunabiliyor.
Yapay zekâyı gerçeği öğrenmek için mi kullanıyoruz, yoksa kendi yalanlarımıza teknolojik bir kılıf bulmak için mi?
Telefon da yapay zekâ da birer araçtır. Sorun, onu kullanan insanın niyetindedir. Teknolojinin gelişmesi, insanın ahlaki gelişimini kendiliğinden sağlamıyor. Bilgi artarken hikmet, imkânlar çoğalırken irade zayıflayabiliyor.
Asıl tehlike, insanın kendi aklını ve iradesini terk etmesidir.
Bütün bunlar küresel, ahlaki ve kültürel kirlenmenin farklı yüzleridir. Dünyanın bir ucunda üretilen kötülük, saniyeler içinde başka bir toplumun çocuklarının karşısına çıkabiliyor. Bu kirlenme karşısında yalnızca şikâyet etmek yeterli mi?
Kur’an-ı Kerim’de, “Bir toplum kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11) buyurulur.
Yanlışları normalleştiren, kötülük karşısında susan, değerlerini ihmal eden bir toplum geleceğini kendi elleriyle karartır.
Gelecek, çocuklarımıza bıraktığımız imkânlardan önce, onlara kazandırdığımız değerlerle şekillenecektir.
Sağlık ocağında gördüğüm iki yaşındaki çocuğun elindeki telefon hâlâ gözümün önünde. Belki annesi birkaç dakika rahat etmek istemişti. Belki de bunun çocuk üzerindeki etkisini hiç düşünmemişti.
Ama o küçük sahne zihnimde büyük bir soruya dönüştü:
Çocuklarımızı hayata mı hazırlıyoruz, yoksa hayatı ekranlardan ibaret bir dünyaya mı mahkûm ediyoruz?
Teknoloji şirketleri teknoloji üretsin. Ancak çocuklarımızın geleceğini bu şirketlerin ticari çıkarlarına teslim edemeyiz. Geleceği aileler, eğitimciler ve toplumun ortak değerleri şekillendirecek.
İşe çocukların elinden telefonu almakla değil, önce kendi elimizden telefonu bırakmakla başlamalıyız. Çocuklarımıza düşünmeyi, sorgulamayı, irade göstermeyi ve kötülüğe direnebilmeyi öğretmeliyiz.
Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras; vicdan, ahlak, düşünce, merhamet ve kötülük karşısında direnme iradesidir.
Teknoloji geleceği kolaylaştırabilir. Ancak o geleceği yaşanmaya değer kılacak olan insandır.


