9.4 C
Kocaeli
Pazar, Ocak 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Ölüm Allah’ın Emri, Ayrılık Olmasaydı…

Öğrenmenin yaşı yokmuş gerçekten. Mesela; “burnunun direğinin sızlaması”, “gırtlağın dokuz boğum olması”, “yüreğine ateş düşmesi” sözlerinin mecazî terimler değil bilakis maddi dünyada fiziki karşılığı olan ifadeler olduğunu ben 42 yaşında bizzat tecrübe ederek öğrendim.

13 Ekim Pazartesi akşamı, yoğun geçen bir günün ardından ofiste işlerimi bitirmiş dinleniyordum. Saat 21:10’da annem aradı, babamın rahatsız olduğunu söyledi ve hastaneye götürmemi istedi. Hemen toparlanıp çıktım. Şirintepe’de oturdukları eve gittiğimde babamın nefes almakta ve yürümekte zorlandığını gördüm, hastaneye benim götürebileceğim bir durumda olmadığını anlayıp hemen ambulans çağırdım. 5 dakika geçmeden ambulans geldi ve babamın bir koluna ben bir koluna da sağlık görevlisi girdiği halde ambulansa bindirdik. Ambulans Sopalı Hastanesi’ne doğru yola çıktı ben de annemle beraber peşinden takip ettim.

Ambulans, Çenesuyu’ndan D-100’e bağlandı, Derince Liman ışıklarına yaklaştığında birden sirenlerini çalmaya başladı ve hızlandı. Ben ambulansın önünü açmak için sirenlerini çaldığını düşündüm ama yine de ambulans hızlanınca ben de hızlandım ve tampon tampona sayılacak bir vaziyette takip ederek ambulansla birlikte Derince Eğitim Araştırma Hastanesi’nin Acil Servisi’ne girdik.

Acil Servis’in kapısına geldiğimizde güvenlik görevlisine az önce ambulansla gelen hastanın yakınları olduğumuzu söyledik. Güvenlik görevlisi son derece nazik bir şekilde biraz beklememizi ve görevlilerin açıklama yapacağını söyledi.  Ancak yüz ifadesinden ve konuşma tarzından bir problem olduğunu hissettim, yine de anneme belli etmemeye çalıştım. Az sonra acil servis doktoru geldi, babamın ambulansta kalbinin durduğunu, geri getirdiklerini söyledi ve “ancak” diye devam etti. Ben doktorun “ancak” dediği kısma kadar önce endişelenip sonra rahatlar gibi oldum. Çünkü izlediğimiz bütün filmlerde hastanın kalbi durduktan sonra elektro şok cihazıyla tekrar çalıştırıldığında hasta normal yaşamına devam ediyordu.

Ama gerçek hayatta işler filmlerdeki gibi yürümüyormuş. Kardiyak arrest denen bu durumda, yani hastanın kalbinin durduğu süreçte hayati organlar özellikle beyin oksijensiz kaldığı için ciddi hasar oluşuyormuş. Babamda da aynı durum olmuş. O güzel kalbinin durduğu süre boyunca kan ve oksijen gitmediği için beyin ciddi hasar görmüş. İşte doktorun “ancak” diye devam ederek anlattığı kısım tam olarak buydu.

Babam ambulanstan indirildiği andan itibaren bilinci kapalı olarak bir hafta daha yoğun bakımda kaldı. Yoğun bakımda kaldığı süre boyunca her akşam gidip gördük, şifa bulması için başında dua ettik. Doktorları bize “Allah’tan umut kesilmez “ diyorlardı ama hem yüz ifadeleri hem de beden dilleri babamın hastaneden çıkmayacağını söylüyordu.

Ben o bir hafta boyunca her gün babamın e-devlet hesabından e-nabıza girip tahlil sonuçlarına baktım. Tahlil sonuçlarını ChatGPT’ye yükleyerek yorumlamasını istedim. ChatGPT her defasında babamın kurtulmasının mucizelere bağlı olduğunu söylüyordu. Biz ise her gün o mucizenin gerçekleşmesi için dua ettik. Ama ne kadar dua edersek edelim sonuçta hayatın tek değişmez gerçeği var ve bu gerçek hem babam hem de bizler için tahakkuk etti. Kur’an-ı Kerîm’in ferman ettiği gibi; “Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i)(s) śümme ileynâ turce’ûn(e)”

21 Ekim sabahı babamın vefat haberi geldi. Şehir dışından gelecekler yetişebilsinler diye cenazeyi bir gün bekletmek durumunda kaldık.

22 Ekim sabahı, babamın yıkanmasına ben de iştirak ettim. Tıpkı uyuyan masum bir bebek gibiydi. O güzel yüzünü ve ayaklarını kendi ellerimle ben meshettim.

Babam, hayattayken hiçbir konuda hiç kimseye eyvallah etmeyen biriydi. Bir yere gideceği veya bir şey yapacağı zaman ben yardım teklif ettiğimde dahi çoğunlukla kabul etmezdi. Ben metazori kabul ettirirdim. Babamın bu eyvallah etmemesi hayatına öyle sirayet etmiş ki, vefat ettiğinde cenazesini dahi hiç kimseye taşıtmadı. Babamın meslektaşları olan emniyet tören ekibinde görevli polis memurları taşıdılar babamın cenazesini.

Babamı kabre kendi ellerimle yerleştirdim. Kabrin tahtalarını yerlerine ben sabitledim. İlk toprağı üzerine ben attım. Cenaze sonrası cemaat dağıldıktan sonra telkin duasını (bazıları talkın der) kendim okudum. Ardından bir tanesi bir grup arkadaşımla birlikte bir tanesi de tek başıma olmak üzere hatimleri kendim okudum. Hala okuyorum.

Bizler Allah’a, ahiret gününe ve kadere inanan insanlarız. Ölüm hep hayatımızın bir parçası oldu. Babamın vefatının üzerinden de 40 gün geçti. Her ne kadar iman da etsek, kadere boyun da eğsek bütün bunlar hasrete mani olmuyor. Ara sıra gündelik hayatın sıradanlığında kaybolsam da, bugün hala babamla alakalı bir olayı hatırladığımda, bir eşyasını gördüğümde, bir kâğıt parçasına kendi o güzel el yazısıyla yazdığı sıradan bir notu elime aldığımda hala gırtlağım dokuz boğum oluyor. Hala evde otururken sanki her an yan odadan içeri girecek gibi hissediyorum, onun o güzel adımlarını attığı sokaklarda gezerken sanki her an denk gelecek de onu arabaya alıp gideceği yere bırakacakmışım gibi hissediyorum.

Babam torunlarına, torunları da babama çok düşkündü. Çocukların kursta veya evde yaptığı herhangi bir şeyi videoya aldığımda veya fotoğraflarını çektiğimde hala içimden “Şunu babama atayım O da görsün” diyorum. Sonra acı gerçeği hatırlıyorum.

Kader hak, ölüm hak ama kader ve ölüm kadar özlem de hak. Hele ki özlenen melek meşrep bir insan ve mükemmel bir babaysa… Öyle inanıyor ve umut ediyorum ki ahirette, o ölümün olmadığı ebedi hayatta babamla tekrar kavuşup ebediyen yine birlikte olacağız. Zaten merhum babamın adı Benki. Bu adı kim duysa tuhaf karşılardı.

Rahmetli dedem askerden döndükten sonra doğmuş babam ve adını da komutanının adı olan Bengi koymuş. Nüfus memuru da kaydederken Benki diye kaydetmiş ve öylece de kalmış. Bengi Öz Türkçe bir kelime ve anlamı “ebedi” demek.

Cenab-ı Allah, Benki babamı o ebedi âlemde ebediyen Cennet ve Cemalullah ile şerefyab etsin. Kabri pür nur olsun, Cennet bahçelerinden bir bahçe olsun.

Aziz ruhuna El-Fatiha…

Gürkan UYSAL |  L.LM & Avukat  & Arabulucu / L.LM & Lawyer & Mediator

Tel : +90 262 325 60 41 Cep : +90 532 622 66 86

Karabaş Mah. Şehit Musa Sk. Koçal Apt. No:35 K:3 D:8 İzmit / Kocaeli / TÜRKİYE

“Sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Beethoven’ın beste yaptığı gibi süpürün; Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün; Michalengelo’nun resim yaptığı gibi süpürün. Öyle bir süpürün ki, yürüyen ve uçan her şey ve herkes dursun ve ‘Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin. ”  (Martin Luther King)

Akçakoca Sağlıklı Hayat Merkezimiz ve SHM’ler


Sağlıkta Dönüşüm Sonrasına Bir Bakış (3)

Sağlıkta dönüşümün başladığı 2006 yılından sonraki yeni sağlık sistemimizin olumlu ve olumsuz yönlerine dair değerlendirmelerimin üçüncü yazısında, Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) ile ilgili genel bir değerlendirme yapacağım. Önceki yazılarımda birinci basamağın aile hekimliği olduğunu ve sevk zincirinin yeterince çalışmaması sebebiyle hastanelerde yığılmalar meydana geldiğini, buna bağlı olarak muayene ve tetkiklerde randevu sorunları yaşandığını belirtmiştim. Aile hekimlerimizin kendilerine başvuranlara daha yeterli ve güvenilir hizmet verebilme imkânının artmasının, bu yığılmaları azaltarak sağlık hizmetlerinin daha verimli yürütülmesini sağlayacağına işaret etmiştim.

Bu süreçte laboratuvar imkânlarının birinci basamağa eklenmesi ve gerekli durumlarda sevk yoluyla ilgili uzmanlara randevu alınabilmesinin sağlanması son derece yerinde adımlardır. Bunlara ek olarak, Sağlıklı Hayat Merkezleri üzerinden sunulan yeni imkânlar da hekimlerimizin hizmet gücünü artırmakta; vatandaşlarımıza ise ihtiyaç duyulan önemli sağlık hizmetlerine erişim fırsatı sunmaktadır.

Kocaeli Devlet Hastanemizin eski Onkoloji Ek Binası’nın girişindeki Akçakoca Sağlıklı Hayat Merkezi tabelası dikkatimi çekmişti. Çeşitli sağlık sorunlarına hizmet veren bu merkeze aile hekimimden sevk alarak gitmeyi daha doğru bulduğum için, sevk ve randevu alıp verilen gün ve saatte giderek merkezin işleyişini görmek istedim. Randevulu sistem olduğu için koridorlarda herhangi bir kalabalık ya da karmaşa yoktu. Her birimin önündeki bekleme koltuklarında yalnızca 1–2 kişi bulunuyordu. Tam zamanında, verilen saatte çağrılarak içeri alındım. İlgili uzmana hasta olmadığımı, kurumu tanımak amacıyla randevu alıp geldiğimi belirttim. Ardından merkezin yetkilisi Dr. Serap Gültekin’i ziyaret ederek genel bir değerlendirme yapma imkânı buldum.

“Hastalığa değil, sağlığa yatırım” düşüncesiyle koruyucu sağlık anlayışını güçlendirmeyi amaçlayan bu merkezler, 2014 yılından itibaren hizmet vermeye başlamıştır. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne bağlı olduklarından, Halk Sağlığı Şube Müdürümüz Dr. İrfan Turan’ı da ziyaret ederek çalışmalar hakkında bilgi aldım ve takdirlerimi kendisine ilettim. Bu tür bir tanıtımın merkezlerin bilinirliğine katkı sağlayacağını düşündüğüm için bu yazıyı kaleme aldım.

Akçakoca Sağlıklı Hayat Merkezi, Kocaeli’deki 9 merkezden biridir ve İzmit merkezdeki aile hekimlerine destek sağlamaktadır. Gebze ilçemizde 3 adet SHM bulunmaktadır. Kandıra ve Kartepe’de yeni merkezler açılması planlanmakta olup diğer ilçelerimizde de birer SHM hizmet vermektedir. Türkiye genelinde hâlen 320 SHM bulunmaktadır.

            Akçakoca Sağlıklı Hayat Merkezi’nde sunulan hizmetler

  • Beslenme danışmanlığı (diyetisyenler tarafından)
  • Fiziksel aktivite danışmanlığı (fizyoterapistler tarafından)
  • Ruh sağlığı danışmanlığı (psikologlar tarafından)
  • Çocuk ve ergen danışmanlığı (çocuk gelişimi uzmanları tarafından)
  • KETEM: Kanser erken teşhis ve tarama hizmetleri (hekim, ebe ve hemşireler tarafından, görüntüleme ve tarama imkânları ile)
  • Kadın ve üreme sağlığı danışmanlığı, gebe okulu (ebe ve hemşireler tarafından)
  • Sigara ve madde bağımlılığı danışmanlığı (eğitimli hekim ve sağlık çalışanları tarafından)
  • Koruyucu ağız ve diş sağlığı danışmanlığı (diş hekimleri tarafından; okullarda eğitim ve tarama şeklinde, tedavi değil yönlendirme amaçlı)

Kocaeli’deki Sağlıklı Hayat Merkezlerinin 2025 yılı için planlanan çalışmalarının istatistiksel verileri tahminen şu şekildedir: KETEM’in meme, kolon ve serviks kanseri taramalarıyla iki yüz bin vatandaşımıza ulaşması hedeflenmektedir. Obezite ve beslenme alanında kırk bine yakın kişiye danışmanlık verilmesi, yaklaşık otuz bin vatandaşımızın ise psikolojik danışmanlık, çocuk gelişimi ve sosyal hizmet danışmanlığından faydalanması beklenmektedir.

Bu hizmetlerin büyük bölümünün aile hekimlerinin uygun gördüğü sevklerle yürütüldüğü dikkate alındığında, birinci basamak sağlık hizmetlerinde önemli çalışmalar yapıldığı anlaşılmaktadır. SHM’ler ayrıca bireysel başvuru ile randevu alınabilen merkezlerdir. Tarama ve eğitim hizmetleriyle “Hastalığa değil, sağlığa yatırım” ilkesini başarıyla uygulayan önemli bir yapıdır.

Tüm bu imkânlar, aile hekimlerimizin mesleki yetkinliklerinden daha fazla yararlanılmasını sağlayacak ve gereksiz başvuruların hastanelere yönelmesini azaltacaktır.Ayrıca aile hekimlerinin çalışma ortamlarına standart kazandırılarak daha konforlu ve güven verici mekânlar oluşturulması ve aile hekimliğinin önemine vurgu yapan tanıtım çalışmalarının yapılması yerinde olacaktır. Böylece hekimlerimiz daha verimli olacak; vatandaşlarımız ise sağlık sorunlarının büyük ölçüde birinci basamakta çözülebildiğini görecektir.Sağlıkla kalınız.

Pinokyo

Siyasiler bir gün şöyle, ertesi gün böyle söyler. Sık sık bir önceki söylediklerinin aksini söylerler. Ya ahlak? Ne ahlakı. Hepimiz biliriz ki bir ticarette bir de siyasette ahlak olmaz. Ahlaklı olmaya çalışırsanız ne ticaret yapabilirsiniz ne de siyaset.

Böyle mi gerçekten? Bütün dünyada da böyle mi? İşin doğrusu bunun tam tersidir. Dünyada yanar döner siyasetçinin siyasette kalması mümkün değildir. Döndüğü anda kendisinden hesap sorulur ve siyasetteki hayatı biter.
Ticarette de öyledir. İş dünyasında yaşayabilmek için hem müşterilerinizin hem de birlikte iş yaptığınız başka iş insanlarının size güvenmesi gerekir. Yoksa o dünyada da yaşayamazsınız.

Siyasetçi ve iş insanı çıplaktır. Bu mesleklerin dışındaki kişilere göre daha bir göz önündedir. O yüzden kendini ortalama insandan daha sıkı kontrol eder. Dürüstlükten sapma, döneklik, sözünde durmama toplum içinde yaşayan herkesin başına iş açar ama siyasi ile iş insanı için ölümcüldür.

Biz farklı mıyız?

Evet dünyada bizdeki gibi değil. Bizde dünyadan farklı. Bu fark bizim siyasetimizin ve iş dünyamızın düzeyini aşağı çekiyor. Siyaset ve iş ahlakımızın düzeyini de. Peki bizim farkımız ne? Niçin aksıyoruz. Bizim insanımıza döneklik ve yalan söyleme cesaretini veren ne? Bizim toplumumuz yabancılarınkinden farklı mı?

İlk akla gelen sebep onlarda ve bizde hesap sorma ve hesap verme düzeneklerinin farkı. Siyasi döneklik ettiğinde, saçmaladığında, yalan söylediğinde birileri ona “Ne oluyor?” diye sorar. Kulağına fısıltıyla değil, ülke kanunları çerçevesinde hesap sorar. Bu hesap soruş basında bangır bangır yazılır, söylenir. İş adamının başına da gelmedik kalmaz. Kanun peşine düşer. Daha etkili ve önemlisi, piyasadaki itibarı tahrip olur ve biter.

Siyaset için demokrasilerde ilk kontrol mekanizması siyasi partilerdir. Parti lideri veya parti yönetimi, fikir tutarsızlığı veya yalan gibi büyük günahlara saptığı anda yakasına ilk yapışan kendi parti teşkilatıdır. Buna parti içi demokrasi deyiniz isterseniz.

Şimdi geri çekilip soralım: Bunun dışında bir dünya mümkün mü? Mümkünse nasıl?

Niçin farklıyız?

Şöyle: Eğer lider/yönetim partiden güçlüyse parti onu denetleyemez. Parti üyeleri, partinin milletvekilleri o mevkilere kendi çaba ve itibarlarıyla değil de liderlerinin onları seçmesi, liderin lütfu sayesinde gelmişlerse seslerini çıkaramazlar. Verebilecekleri tek tepki alkıştır. Hem de ayağa kalkarak alkış. Eğer “lider” yalnız partisinin içinde değil, iktidar mevkiinde de denetimden ve denge unsurlarından varesteyse, o “Ne oluyor?” diye soracak sesleri de kısar, yasaklar. Cesaret edip soran Gulag’a sürülür. SSCB ile birlikte Gulag da bitti mi diyorsunuz? Otoriter rejimler sürdükçe Gulaglar bitmez. Suret değiştirir.

İşte böyle ortamlarda bir gün önce söylediğinin bir gün sonra tersini söyleyebilirsin. Kim tutar seni? Sonra siz çark ettikçe rakibiniz de çark eder. Onu kontrol eden de yoktur. Böylece siyaset ciddi tartışmaların değerlendirmelerin yapıldığı bir alan olmaktan çıkar, seyircilerin “Acaba bugün ne olmuş?” diye heyecanla izledikleri bir pembe dizi hâline gelir. “Bugün ne demiş? Ne demiş?”, “Peki öteki ne demiş?”, “Vay vay vay!”

Bu ortamda sözün değeri düşer. Laf enflasyonu vardır. Her şey söylenir, yarın tersi de söylenir. Konuşanlar laf enflasyonunun farkındadır. Sözlerinin artık dinlenmediğini hissederler. Çare diye seslerini yükseltirler. Biri sesini yükseltince öteki de yükseltir. Enflasyon böyle bir şey… Hani maçta ön sıra ayağa kalkınca onun arkasındaki sıraların da kalkmak zorunda kalması gibi. Bir bağırınca öbürü de bağırır. Biri hakaret ederse öbürü de eder. Bu keşmekeş karakolda değil de mahkemede biter. Yine de bağırış çağırış devam edecektir.

Peki, çare ne? Çare sebeplerde gizli. Parti içi demokrasi. Partilerin parti hâline gelmesi. Herkese açıktan hesap sorulan ve sorumlunun açıkça hesap verdiği ortam. Buna genel olarak demokrasi diyorlar ama biz bu kelimeyi başka anlamlarda kullanmaya başladık. Bu da yaşadığımız başka bir kopma.

Ah Pinokyo ah

Sıkıldınız mı? Ben sıkıldım. Çok tatlı şeyler değil yazdıklarım. Hadi biraz daha latif bir son yazayım. Pinokyo’yu tanır mısınız? Benim gençliğimde tanımayan yoktu ama son zamanlarda ne kitabından ne filminden bahsediliyor. Kısaca özetleyeyim.

Pinokyo, İtalyan yazar Carlo Collodi’nin 1883 tarihli romanında yarattığı bir edebiyat karakteri. Kitapta, marangoz Geppetto’nun yaptığı ahşap kukla. Romandan sonra Walt Disney’in filmi olmuş ve asıl ondan sonra şöhrete ermiş.

Pinokyo’nun konumuzla ne ilgisi var? Çok ilgisi var. Şöyle ki Pinokyo’nun yalan söylemesi çok zor. Hatta yalan söylemesi aptalca aslında. Çünkü her yalanda burnu biraz uzuyor. Yalancılığı sürdürürse upuzun burunlu bir kuklaya dönüşüyor.

Şimdi hayal edin. İnsanlar da böyle olsa. Her yalanda burunları biraz uzasa. Haydi bir ilave: Daha önce söyledikleriyle çelişen bir laf ettiklerinde da kulakları az uzasa. Düşünün televizyonun akşam haberlerine nasıl koşardık! “Ne dedi, ne dedi?” diye mi? Hayır. “Bugün neye benzemiş?” diye koşardık.

Sanayisizleşme Devam Ediyor

Bundan tam 9 yıl önce Merkez Bankası E. Başkanı, ekonomist ve siyasetçi Durmuş Yılmaz’ı Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak düzenlediğimiz toplantıda dinlemiştik. Burada aldığım notlardan yazdığım köşe yazısı sosyal medyada karşıma çıktı. Ben de 2016 Kasım’ından bu yana neler değişti, iyileşme oldu mu diye bir çalışma yaptım.

Konferansta Durmuş Yılmaz, “Türkiye’de 1988 yılında toplam üretim içinde imalat sanayinin payı yüzde 24 iken bugün aşağı seviyelere düştü. Yani Türkiye’de bir sanayileşme değil, sanayileşmeme süreci var. Ne yapıp yapıp, alt yapı yatırımları dışındaki, inşaat işlerine giden kaynakları imalat sanayine, yüksek teknolojiye, üretime aktarmamız lazım” demişti.

Şu iki cümlesi mıh gibi kafama kazınmıştır:

“İSTANBUL’DAKİ GÖKDELENLER BİZİ BÜYÜK DEVLET YAPAMAZ.”

“Türk çeliğinden yapılmış, Türk Deniz Kuvvetleri Gemileri uluslararası arenaya çıkmadığı sürece büyük devlet olamayız.”

****

Aradan dokuz yıl geçti, ekonomi üç büyük şok yaşadı:

2018 kur krizi, 2021–2022 “faiz sebep, enflasyon sonuç” deneyi, 2023 sonrası “rasyonel politikalara dönüş” iddiası…

Bugün geriye dönüp bakınca görüyorum ki, Durmuş Yılmaz’ın o gün altını çizdiği “sanayisizleşme”, “cari açık” gibi sorunlar güncelliğini koruyor. Hatta her biri bugün çok daha ağır bir ekonomik bedelin sebebi olarak karşımızda duruyor.

Erdoğan’ın müdahalelerini anlatan “mikrofon riski” azaldı, hukukun siyasallaşmasından kaynaklı riskler arttı.

********************************

Değişmeyen Yapısal Sorunlar

Ekonomide 2025 yılı güncel durum ne?

TÜİK ve Dünya Bankası verilerine göre, imalat sanayinin GSYH içindeki payı hâlâ %18’in altında.

Uzun vadeli “sanayisizleşme eğilimi” devam etmektedir.

2023–2024 yıllarında büyümenin itici gücü yine inşaat, kamu yatırımları ve tüketimdir, sanayi değil.

Türkiye’nin yüksek teknolojili üretim payı hâlâ %3’ün altındadır. (AB ortalaması %15–20).

Türkiye hâlâ inşaat ağırlıklı bir büyüme modeline sahip, sanayi payı düşük, teknolojik bağımlılığı yüksek.

“Gökdelenlerle büyük devlet olunmaz” argümanı bugün daha da güçlü bir şekilde geçerlidir.

****

2016’da Durmuş Yılmaz’ın anlattığı kritik noktalardan biri şuydu:

2010 yılı raporlarına göre, Türkiye 1 dolar ihracat yapabilmek için 0,80 dolar ithal girdi kullanıyordu.

2025 güncel (OECD, Ticaret Bakanlığı ve TEPAV) verilerine göre; Türkiye’nin ithalat bağımlılığı hâlâ %70’in üzerinde.

Bazı sektörlerde (otomotiv, elektronik, kimya) bu oran %85–90‘a kadar çıkıyor. Yerli ara mal üretimi yıllardır artmadığı için kur artışları ihracatı pek teşvik etmiyor. Kur arttıkça pahalanan enerji ve ara malları sebebiyle maliyetler artıyor. Maliyet enflasyonu ihracatçıların rekabetçi fiyat vermesine mâni oluyor.

Özetle, İthal girdi oranı hâlâ çok yüksek. Enerji fiyatları, lojistik maliyetler ve finansman faizi TL maliyetini şişiriyor.

Enflasyon durdurulamayınca 9 sene önce 3,4 TL olan dolar kuru 42,5 TL seviyesine çıktı. Ama Türkiye cari açığını düşüremiyor.

“Kur şoklarına karşı kırılganlığımız, üretim yapımızın zayıflığından kaynaklanıyor.” Kur artışının bizi zenginleştirmediği, fakirleştirdiği görüldüğünden ve maliyet enflasyonunu frenlemek için ekonomi yönetimi kurları baskı altında tutuyor.

********************************

Yatırım Eğilimi Düşüyor, Kamu Tasarruf Yapmıyor

Prof. Dr. Esfender Korkmaz iki veriye dikkat çekiyor: “2024 baharında yüzde 40,7 olan imalat sanayi yatırım eğilimi, 2025 baharında yüzde 23,2’ye düştü.” “Yatırım harcaması beklentisi ise Ocak 2024’te yüzde 17,1 iken Kasım 2025’te yüzde 6,5’e düştü.”

Yatırım eğiliminin çöküşü ekonomimizin sadece bugün değil, yarın için de üretim kapasitesini kaybettiği anlamına geliyor.

****

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran “Para politikasıyla yapılabilecek şeylerin sınırına yaklaştığımızı hepimiz hissediyoruz. Sadece faizle, para politikasıyla, ekonomide içinde bulunduğumuz bu enflasyonla mücadelede ilerleyemeyiz” dedi.

Ekonomi yönetilemiyor. Çünkü yapısal sorunlarımız devam ediyor.

Türkiye için en gerekli politika, üretimi dışa bağımlı olmaktan kurtarmaktır. Bunu herkes biliyor fakat uygulamada hayata geçirebilmek için istikrarlı bir program uygulanması gerekiyor.

Bunlar yapılmadığı gibi bir de çok konuşan siyasetçi, sık sık değişen programlar dönemini yaşadık. Bedelini de hem enflasyonla hem de güven kaybıyla ödüyoruz.

Mahfi Eğilmez, 13 Aralık 2024 tarihli yazısında, Enflasyonla mücadele edeceksek, Kamunun harcamalarını kısmak, Vergi yapısını, Borçlanma kompozisyonunu enflasyon hedefiyle uyumlu hale getirmek gerek, diyordu. Fakat “itibardan tasarruf olmaz” gerekçesiyle kamu harcamalarına sınır getirmek akla bile gelmiyor.

Daha iki gün önce kamuya 9.200 yeni araç alımı yapıldı. Aynı nüfusa sahip olduğumuz Almanya’da toplam kamu aracı 9 bin. Biz 120 bin kamu aracına, 9.200 adet daha ilave ettik ve bunun için tören yaptık.

********************************

Siyasetten Kaynaklı Oynaklık

Son dönemde Cumhurbaşkanı faiz, enflasyon, kurlar gibi konularda konuşmayı azalttı. Ekonomi hakkında sadece Bakan Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası yetkilileri konuşuyor. Bu “mikrofon riski”nden kaynaklı şokları azalttı.

Ama İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran başka bir riske dikkat çekti: “2025 yılına başlarken çok daha iyi bir 2025 yılı öngörmüştük. Yüzde 29’un altında bir enflasyonla yılı kapatacağımıza inanıyorduk. Ama ekonomiden değil siyasetten kaynaklı olan oynaklık nedeniyle bu yıl arzu ettiğimiz noktanın çok gerisinde kaldık.”

Bu vurgu önemlidir; çünkü finans piyasalarındaki oynaklık, sadece ekonomik verilerle değil, siyasi söylem ve kararların öngörülemezliğiyle tetikleniyor.

“Siyasetten kaynaklı oynaklık” derken kastedilenler şunlar olmalı: Yargı eliyle muhalefeti susturmaya yönelik hamleler, parti genel başkanı, seçilmiş belediye başkanları, tanınmış gazetecilerin tutuklanması. Bazı büyükşehirlerde belediyelere kayyım atanması, TÜSİAD yöneticilerinin ekonomiye dair görüşlerini açıkladığı için yargılanması, yurtdışı yasağına muhatap olmaları, şirketlere kayyım görevlendirilmesi gibi olaylarla yaratılan siyasi baskı iklimi.

Ekonomide en kritik unsur olan “öngörülebilirlik” tam da bu nedenle zedelendi. Bakan Mehmet Şimşek de bu konuya vurgu yapmakta.

Bugün yaşadığımız ekonomik sorunların çoğu teknik değil, siyasidir.

Sanayisizleşmeyi tersine çevirmeden, hukuku bağımsızlaştırmadan, öngörülebilirliği sağlamadan ekonomide düzelme ümidi olabilir mi?

Atatürk ve Muasır Medeniyet

Atatürk’ün, 10. Yıl Nutku’nda ki muasır medeniyet sözünden kastı;
Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak- İlim ve fende gelişmiş dünya ülkelerini yakalamakla kalmayıp onları geçmektir.
Atatürk, Tanzimatların “Alafranga Batı taklitçiliğini değil, milli kültürün güçlendirilmesini hedef göstermektedir. İşin gerçeği bu olmasına rağmen, özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra bu esas saptırılmış ve Atatürk’ün hedefi, Türkiye’yi Batı’ya benzetmek ve Batı soytarılığı şekline sokulması gayretlerini gördük.
*
İslâm adınaymış süsü verilerek (asla İslâm adına değil ama kesinlikle Türk’ten birilerinin intikamını alabilme adına) Türk’ün binlerce yıllık ötelerden süzülüp gelen tarihine, tarihi kahramanlarına, ahlâki değerlerine, GERÇEK İSLÂM’A, töresine, Atatürk ve cumhuriyete, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısına düşman bir nesil yetiştirilmeye çaba gösterilmekte ve de insanlarımız bilerek ve kasten önce fakirleştirilmekte, sonra da fakirlik ve yoksulluk noktalarından çok ucuz rüşvetlere satın alınmaktalar.
*
Bu maksatlı ahval karşında çağdaş bilge bir hanımefendinin durumdan rahatsızlığını paylaşıyorum;
Gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. Neden bazı “İslamcı” çevreler, Atatürk’e duyduğumuz sevgiyi, saygıyı sürekli “tapınma” olarak nitelendirme ihtiyacı hissediyorlar? Biz hiçbir zaman, “Atatürk’e dokunmak peygambere dokunmak gibidir.” demedik. Anıtkabir’e gidip çul çaput bağlayıp, “Ey Ulu Gazi, bana iş ver, aşk ver, ev ver.” diyerek Atatürk’ü dua nesnesi hâline getirmedik; sadece tarihî bir önderi, bir kurucu aklı, bir uygarlık idealini temsil ettiği için saygıyla andık.
*
Ancak görünen o ki, bazı kesimler için “saygı” kavramı ya “itaat”tir ya da “tapınma”. Çünkü kendi liderlik algıları bu iki uçtan birine sıkışmış durumda. Liderlerini eleştirilemez, hatasız ve adeta metafizik bir otorite olarak gördüklerinden, akılcı bir saygı biçimini kavramakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla, Atatürk’e duyulan “bilinçli” saygıyı ancak kendi kategorileriyle, yani “kutsallık” üzerinden yorumlayabiliyorlar. Onlar için birine saygı duymak, o kişiyi kutsallaştırmak anlamına geliyor. Çünkü kendi liderlik algıları, akılcı sevgi ile sorgusuz bağlılık arasındaki farkı ayırt edemiyor.
Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki, “Biz yalnızca Allah’a iman ederiz, tek liderimiz Hz. Muhammed’dir.” diyorlar; ama ilginçtir, bu cümleleri kurarken bile Atatürk’le bir karşılaştırma yapma ihtiyacı hissediyorlar. Yani kendi bilinçaltçılarında Atatürk’ü, Peygamberle kıyaslanabilecek bir figür olarak konumlandırıyorlar. Oysa biz hiçbir zaman böyle bir kıyasın tarafı olmadık.
Çünkü birinin alanı imandır; diğerinin alanı ise akıl.
Çünkü biri dinin, diğeri ise ulusal bilincinin temsilcisidir.
Çünkü biri kalbe seslenir, diğeri akla.
Çünkü biri inancı biçimlendirir, diğeri millet olma iradesini.
*
Atatürk’e yönelen sevgi, bir tür “putperestlik” değil; akla, bilime, özgürlüğe ve çağdaşlaşmaya duyulan minnettarlığın sembolik bir ifadesidir. Kaldı ki, eğer bu değerlere yönelmek bir “tapınma” sayılıyorsa, keşke bu toplum biraz daha o “puta” eğilebilseydi. Çünkü o putun adı, aydınlanmadır.
*
Sonuçta mesele şudur:
Bizim saygımız bilinçten, onların bağlılığı koşullanmışlıktan doğuyor. Mesele Atatürk’ü kutsallaştırmak değil, onun temsil ettiği akıl ve ilerleme mirasına sahip çıkmaktır. Bizim için Atatürk, bir inancın değil, bir bilincin sembolüdür. Onu korumak, bir putu savunmak değil; aklın, özgürlüğün ve çağdaş bir yaşam idealinin hâlâ bu topraklarda karşılık bulabilmesini sağlamaktır. Çünkü mesele kişi değil, fikirdir ve fikirler bilinçle yaşar.
Atatürk’e duyulan sevgi, geçmişe değil, geleceğe yöneliktir. Biz sadece onu değil, onun açtığı yolu savunuyoruz. Çünkü Atatürk, bir heykel değil; bir yön, bir ufuktur… Tapınmaya değil, düşünmeye çağırır.
Ve belki de aramızdaki en büyük fark, tam olarak buradadır:
Biz, onun gösterdiği yolda yürürken diz çökmeyi değil, başımızı dik tutmayı öğrendik.
*
Ve Türk İslam şuuruyla kavramamız gereken bir gerçeği anatomisi;
Batılı, aklı merkeze koyma yanılgısına düşerken, biz Müslüman Türkler, insan denince GÖNLÜ merkeze koyarız ki doğru olanı da budur.
Akıl, biz insanoğlu için çok büyük bir nimettir lâkin Vahyin ve gönlün terbiyesinden geçmeyen akıl; hileyi, aldatmayı sever, avanta peşinde koşturur insanı, gaddar ve acımasızdır duruma sokar.
Biz Türkler, vahyin ve gönlün terbiyesinden geçmiş bir akılın sahibi olduğumuz içindir ki sadakat, feragat, merhamet, vicdan ve adalet ehli asil ve soylu insanlarız.
Tarihte Türk milletini, ihlâs, tevekkül, adâlet, azâmet, merhamet ve cengâverlik temelinde zaferden zafere koşturan büyüklerimizden;
Tuğrul ve Çağrı Beylerin, Sultan Alparslan, Kılıçarslan ve Hazreti Fâtihlerin, Gazi paşamız Atatürk ve Kuvayı Milliye mensuplarının gönülleri, Allah sevgisinin tecelligâhı olan birer iman kalesiydi
*
Batılılaşmayla alakalı durumu izleyen Atilla İlhan’dan gerçekçi bir yaklaşım;
Birincisi;
Bir kere bizim yaptığımız hiç bir yenilik Batılılaşmak değildi, kötü bir taklitti ve hatta ihanetti.
İkincisi;
Batı bizim sandığımız gibi mükemmel falan değildi.
Üçüncüsü ise; Batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.
Evet, yüz yıllık maceranın özeti budur. Bu özetten ders çıkarmayan Politikacılar yalancıdır, sadece günü kurtarmaya çalışan makam sevdalılarıdır bana göre….

İmralı Sürecine Toplumun Rızası Yok

“Yeni açılım süreci ‘devlet aklının’ bir eseridir” deniyor. “Devlet aklı” olarak, AKP+MHP liderleri ile AKP’nin bürokratlarının ortak aklı kastediliyor sanıyorum.

“Devlet aklı” diyerek toplumumuzun kodlarında bulunan devlete itaat duygusu ve “hikmet-i hükümetten sual olunmaz” anlayışına yaslanıyorlar. Böylece bilinçaltımıza “bu öyle bir akıl ki ülkenin beka sorunu yaşadığı durumlarda keskin kararlar alır ve ülkenin varoluş tehlikesine girmesini önler” mesajı veriyorlar.

Oysaki bu devlet aklı ülkeyi 5 senedir çok yüksek enflasyondan kurtaramıyor.

Bu devlet aklı nüfusun çok büyük kesimini açlık veya yoksulluk sınırının altında bir gelire mahkûm etti.

Bu devlet aklı, içinde casusundan, teröristine, mafyasından, uyuşturucu kaçakçısına kadar her türlü riskli grupları barındıran, 10 milyon yabancının ülkeye yerleşmesini sağladı.

Bu devlet aklı her 3 gencimizden birini ne okula ne işe gidemeyen ev genci haline getirdi. Bu devlet aklı nüfus artış hızımızı eksiye düşürdü, çünkü gençlerimizi evlenemez veya evlenenleri de çocuk yapmaya cesaret edemez hale getirdi. Biraz nitelikli olan gençlerimiz ya yurtdışına gitti veya gitme özlemi içinde.

Bu devlet aklı hukuka ve yargı sistemine güveni yüzde 20’lere düşürdü, vatandaşlarını düşünme ve ifade hürriyetini kullanmaktan korkar hale getirdi.

Bu devlet aklı, Türkiye^yi yabancı sermayenin girmek istemediği, yerli sermayenin dışa kaçtığı bir ülke haline getirdi.

Bunların her biri ülkemiz için beka sorunudur.

Gerçek “devlet aklı” milletin bekasını, hukuku, kurumları korur. Bugün “devlet aklı” diye sunulan şey aslında iktidar koalisyonunun politik tercihleridir.

Şimdi bu “devlet aklının” yönettiği “yeni açılım sürecine” destek vermemiz isteniyor.

Ama görünen o ki 2025 İmralı süreci, Türkiye siyasetinde “devlet aklı” ile “toplumsal rıza” arasındaki makasın en çok açıldığı dönemdir.

**********************************

Asıl Anket Sonucu Tribünlerde

Toplumsal rızayı sağlamak maksadıyla yapılan tek taraflı yoğun propagandaya, yönlendirilmiş anketlere rağmen PKK elebaşı üzerinden yürütülen sürece toplumun “kahir ekseriyeti” karşıdır.

Süreci “hele bir bakalım ne çıkacak” diye sabırla izleyenler bile teröristbaşına “örgütün kurucu önderi” diyenlere ve İmralı’ya TBMM’ni temsilen komisyon üyesi 3 milletvekilinin gönderilmiş olmasına öfke içindeler.

En iyi anket sonucu futbol maçları sırasında tribünlerde görülmektedir. Tribünler, Türkiye’nin en heterojen toplumsal alanlarından biridir; sağcısı da vardır, solcusu da, muhafazakârı da seküleri de.

Bu hafta Bursaspor, Kocaelispor ve Göztepe taraftarları öne çıktı, “Apo … asılsın” sloganlarıyla mesajlarını verdiler.

Vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu teröristbaşının siyasi figür ve TBMM’nin muhatabı haline getirilmesini utanç sebebi olarak görüyor.

Terörle mücadelede başarılı olmuş bir devleti, sanki yenilmiş gibi, teröristlerden “devletini yeniden yapılandır, Anayasadan Türk ibaresini kaldır” talimatına muhatap yapmak utanç verici değil midir?

Yaptıklarına toplumsal rızanın olmadığını İmralı sürecinin aktörleri iyi biliyor. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman terör örgütü elebaşını ziyarete gittiğini saklamaya kalkıştı. Yapılan ziyaretten ve 3 saate yakın süren görüşmeden bir kare resim vermeye bile korktular. Utanıyorlar, korkuyorlar, çünkü iyi bir şey yapmadıklarını biliyorlar.

Ayrıca kurulan komisyonun yasal bir dayanağı yok.   Bu heyetin yetkisi ne? Kime karşı sorumlular? Ne konuşuldu? Tutanak var mı? Belirsiz.

Ve yaptıkları için “yasal güvence” de olmadığından endişe içindeler.

**********************************

CHP de Endişe İçinde

CHP kendi tabanının İmralı sürecine tepkilerini ölçmüş ve ürkmüştür. DEM oylarını almak isterken, kendi tabanını ve yerel seçimlerde milliyetçi partilerden gelen seçmenleri kaybedebileceğini görmüştür.

Ayrıca CHP İmralı’ya gönderilecek heyetin ileride “terör örgütüne yardım ve yataklık” veya “propaganda” suçlamasıyla yargılanma riskini ciddiye almaktadır. CHP lideri Özgür Özel “İlk süreçte Sırrı Süreyya Önder’in, devletin bilgisi dahilinde yürüttüğü faaliyetler ve yaptığı konuşmalar nedeniyle yargılanıp, hapis cezası almış olduğunu” boşa hatırlatmadı.

CHP, kendi milletvekilini, AKP ve MHP’nin kontrolündeki, ne konuşulduğu belirsiz bir görüşmeye göndererek, muhtemel bir başarısızlıkta “suç ortağı” ilan edilmekten kaçınmaktadır.

AKP ve MHP, kendi medya güçleriyle bu görüşmeyi tabanlarına “devlet görevi” diye anlatıp bir ölçüde ikna etmeyi başarabilir. CHP’nin böyle bir propaganda gücü yoktur ve “CHP PKK ile pazarlıkta” manşetlerine karşı savunmasız kalacaktır.

**********************************

MHP Tabanında Deprem

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ve Yardımcısı Feti Yıldız’ın, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “umut hakkı”ndan yararlanabileceği yönündeki çıkışı, Bahçeli’nin Öcalan’ı tanımlarken kullandığı “Kurucu Önder” ifadesi Türk milliyetçiliği tarihinde bir milat olarak kayda geçmiştir.

Bahçeli’nin “kurucu önder Öcalan’ı” öven sözleri, siyasal iletişim açısından bir tabu yıkımıdır. Bahçeli, bu ifadeyi “teknik bir gerçeklik” ve “iki nokta arasındaki en kısa çizgi” olarak gerekçelendirdi. Ancak bu retorik, MHP’nin on yıllardır ifade ettiği “bebek katili” söylemiyle taban tabana zıttır ve bir zihinsel şok yaratmıştır.

MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir’in “Kabul edelim ya da etmeyelim, bu teknik bir gerçeklik” savunması, parti yöneticilerinin bu yeni konsepti tabana kabul ettirmekte zorlandığının göstergesidir.

**********************************

Sürecin Başarı ile Sonuçlanması Ne Demek?

MHP tabanında yaşanan sismik oy kayıplarının telafisinin tek bir yolu var: “Sürecin başarı ile sonuçlanması.” Bu AKP için de geçerli.

Fakat sürecin başarılı olması ne demek?

PKK ve uzantıları kayıtsız şartsız silah bırakır ve kendilerini feshederse süreç başarılı olmuş sayılır.

Bu mümkün mü?

PKK’nın Türkiye’de terör faaliyetlerini sona erdirme kararını uygulamak için ŞARTLARI belli:

TC devletini üniter milli yapı olmaktan çıkaracak anayasal değişiklikler. PKK elebaşılarına af, siyaset yapma imkânı verilmesi, yerel yönetimlerde özerklik ve Kürtçenin eğitim dili olması vd.

PKK uzantılarının Irak ve Suriye’deki yapılanmaların silah bırakma niyetleri yok. Suriye kolu ülkenin bir bölümünü kendi yönetecek, kalanının yönetiminde de söz sahibi olacak bir yapılanma istiyor. ABD bu örgütün arkasında.

Peki, bu durumda, bu süreç nasıl başarılı olacak?

Öcalan da Bir Gün Kravat Takar mı?

Şu “Terörsüz Türkiye Süreci” kesinlikle anlaşıldı ki, ABD ve İsrail’in öteden beri arzulayıp, bugün hayata geçirdiği bir projedir ve bu Proje, “Büyük Ortadoğu Projesi”nin devamı niteliğindedir.

            ABD Suriye özel temsilcisi Tom Barrak, Ortadoğu’da İsrail’in kuvvetli devlet istemediğini, Türkiye’nin Osmanlı tipi İslami bir yapıya dönüşmesini istiyor. Yani açık açık üniter devletten vaz geçmemizi, federe devletlere bölünmüş bir federasyona dönüşmemiz isteniyor.

            Bölgede ve Türkiye’de ne yapılıyorsa zaten İsrail’in güvenliğini sağlamak için yapılıyor. Malatya’da 2012 yılında kurulan Kürecik Radar Üssü, güya Türkiye’nin hava savunma sistemini güçlendirmek ve bölgedeki tehditleri izlemek amacıyla kurulmuştu. Ama 13 yıldır şahit oluyoruz ki, Kürecik Radar Üssü Türkiye’den daha fazla İsrail çıkarlarına hizmet ediyor. Bunu İsrail’in Gazze bombardımanında İran ve İsrail’in karşılıklı füze atışlarında gördük ve yaşadık.

            Türkiye gündeminde Komisyon üyelerinin İmralı’ya gidilsin mi, gidilmesin mi tartışmaları sürerken Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Masrur Barzani tarafından düzenlenen 6. Ortadoğu Barış ve Güvenlik Konferansı’na, Türkiye tarafından yakalandığında başına ödül konulmuş, PKK/YPG’nin uzantısı (SDG)’nin sözde komutanı terörist Mazlum Abdi, kamuflaj elbisesini çıkarmış, takım elbise ve kravatlı olarak o toplantıya gelir ve orada hazır bulunanlar tarafından ayakta alkışlanır. Çok ilginçtir ki, o toplantıda eski dışişleri bakanı ve üstelik başbakanlarımızdan Gelecek Partisi genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’da bulunmaktadır.

            Bugünkü Suriye Devlet Başkanı Ahmed Hüseyin eş-Şara, 2003 yılında Irak’a giderek El Kaide’ye katıldı ve Irak’ta bulunan Amerikan hapishanesinde yattı. Orada CİA’nin terör uzmanlarınca eğitildi. Eğitilen eş-Şara, 2011 Suriye iç savaşı patlak verince Suriye’ye geçerek El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesini kurdu. Enteresan olan şudur ki; ABD haber alma teşkilatı CİA tarafından hem eğitilen hem de başına ödül konularak aranan kamuflaj elbiseli eş-Şara, Suriye Devlet Başkanı Esed devrildikten sonra birde baktık ki, takım elbise ve kravatlı olarak Suriye’nin başına devlet başkanı olmuş.

Irak ayağı tamamlandı, Suriye ayağı tamamlandı şimdi sıra Türkiye ayağında ‘mı?

            Türkiye’de gündemi oluşturan en önemli mevzuu, ne milletin ekonomik sıkıntısı, ne eğitim ve ne de her gün işlenen kadına şiddet olayları. Varsa, yoksa İmralı’daki Öcalan. Önce parlamentoya gelsin konuşsun denildi, o olmayınca meclisten 3 temsilciyi o caninin ayağına gönderdiler.

            Hani biz itibara çok düşkündük ya, hani itibardan tasarruf edilmezdi ya? Kurtuluş savaşını yönetmiş, savaş kazanmış, yeni bir devlet kurmuş gazi meclisin temsilcilerini bugün 50 000 kişinin öldürülmesine sebep olan kişinin!  ayağına gönderiyorsunuz yazıklar olsun, bu ayıp ta sizlere yeter.

            İmralı’daki cani ile MİT görüşüyor, DEM ulakları görüşüyor onlara söylenmeyen ne vardı da meclis temsilcileri onun ayağına gönderildi? Çünkü 2013 İmralı tutanaklarına göre bebek katili öyle istiyordu. Komisyon kurulsun, komisyonun başına Numan Kurtulmuş geçirilsin istiyordu ve dediklerine harfiyen uyuldu.

            Olmaz, olmaz denilmesin bu gidişle, terörist Mazlum Abdi gibi, Hüseyin eş-Şara gibi bir gün Öcalan’ın da boynuna da kravat takılıp Türk Milletinin karşısına çıkarılırsa hiç şaşırmayacağım. Ama unutulmasın ki tarih, her şeyi kayıt ediyor. Bir gün elbet bütün bunların hesabı sorulur.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak’a Prestijli Bir Ödül

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanımız Prof. Dr. Tahir Serkan Irmak, Kocaeli Üniversitesi’nin 2025 yılı ‘En Yüksek Etki Değerine Sahip Dergide Yayın Ödülü’ne layık görüldü.

Bir derginin etki değeri (Impact Factor-IF), yayımlanan makalelerin ne kadar çok atıf aldığını ve bilim dünyasında ne kadar yankı uyandırdığını gösteren önemli bir kriterdir. Yüksek etki değerli dergiler, güçlü hakemlik süreçleri ve seçici editör kurullarıyla yalnızca en nitelikli çalışmaları kabul etmektedir.

Bu prestijli ödül, Sayın Irmak’ın (Science, IF: 45.8) dergisinde yayımlanan çalışmasının bilimsel etkisini ve kalitesini göstermektedir. Bu başarı, sadece bireysel bir başarı değil, ilimizin ve üniversitemizin bilimsel düzeyini de ortaya koymaktadır.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak kendisini yürekten kutluyor, ilimize ve üniversitemize yaşattığı bu gururu paylaşıyoruz.,

            Düşün Damlaları (17)

Kâinat; kevnî, müşahhas / somut bir kitap. Kur’an; kelâmî ve sözel bir kitap. Kâinat zerre ve atomlardan. Kur’an harflerden meydana getirilmiş. Bir şeyden her şey. Her şey’den bir şey. Kâinat, Kur’an’ın tecessüm / cisimleşmiş, tebellür / belirlenmiş ve teşekkül / şekillenmiş hâlidir. Kur’an, plân ve program. Kâinat; bunların tatbik edilmiş, hayata geçirilmiş durumu. Nasıl ki, insan ruhun ete kemiğe bürünerek zuhuru ise, Kur’an da, mânâ ve anlamın harf ve kelimeler olarak zuhurudur. Her ikisi de, mânânın Yüce Yaratıcı tarafından madde olarak ortaya konmasından ibaret. Bu âlemde her ne var ise, Allah’ın Esmaü’l-Hüsna’sı / Güzel İsimleri’nin taşa toprağa büründürülerek gösterilmesinden başka bir şey değil.

x

“Allahü ekber! Allahü ekber!

Ey sırr-ı vücud-ı bî-vücut,

(Ey vücutsuz vücudun sırrı)

Marufsun ama bilinmezsin

Zâhirsin ama görünmezsin.” (Ş. F. Ahmed Hilmi)

x

“Saadet; çalışmak, kazanmak ve kazancını hemcinsiyle paylaşmaktadır.” (Cenab-ı Halil)

“Saadet, nefsini firavun-ı ihtirasattan (ihtirasların firavunundan) kurtarmaktadır.” (Cenab-ı Kelim)

“Saadet, şeytana uymamak ve hevaya aldanmamaktadır.” (Cenab-ı Âdem)

“(Saadet) daima ulviyatı (yücelikleri) tefekkürdedir.” (Eflâtun)

“Mantık! İşte saadet!” (Aristo)

“Saadet, karanlıkta kalmamaktır.” (Zerdüşt)

x

“Güneş yanar, âlem döner

Bir gün gelir hepsi söner

Ey sâhib-i ilm ü hüner

Bilir misin sebebi kim?

Ne gelen var ne giden var,

Ne soran var ne bilen var,

Ne gülü var ne diken var,

Bilir misin sebebi kim?

Her zerre fert yoktur eşi,

Acep bunlar kimin işi?

Ey kendini bilmez kişi,

Bilir misin sebebi kim?

Hak’tır desen mânâsı ne?

Sebep midir bir kelime:

Soruyorum sana yine

Bilir misin sebebi kim?”

(Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi)

x

“Ve körün unvanını ârif koyarak

Görenin, ismine divane denildi!

Nice efsaneler saydırmış âlem

İlim ve irfanına efsane denildi!” (Ş. F. Ahmed Hilmi)