28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 76

Anne Olmak Bir Sanattır

 “Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar size benzeyeceklerdir! Kendinizi terbiye edin.”

Annenin varlığı, eşi ve çocukları üzerindeki etkisi dikkate alındığında, ailede en önemli sorumluluğun annede olduğunu söyleyebiliriz.

 Anne, çocuğun ilk ve en önemli öğretmenidir. Hiçbir öğretmenin anne kadar bir çocukla ilgilenmesi mümkün değildir. Annelik duygusu, yaşanan tüm zorlukların yanı sıra, kadına en mutlu anları yaşatan, eşsiz bir duygudur.

 Annelik, dünyanın en yaşanılası, en muhteşem lütuflarından biridir. Aldığı tüm övgüleri, fazlasıyla hak eder. Annelik öylesine benzersiz, öylesine kıymetlidir ki insanın yüreğini hamur gibi yoğurup, kâinatın ritmiyle buluşturan eşsiz bir tecrübedir.

Leo Tolstoy, annenin bir gülümsemesinin ne kadar değerli olduğunu, ‘’Çocukluk’’ isimli romanında, ne güzel ifade etmektedir: ‘’…Dünya güzeli annemin yüzü gülümsediğinde çok daha güzelleşirdi. O gülümseyince çevresindeki her şey aydınlanıyor gibi hissederdim. Hayatımın kötü anlarında eğer annemin gülümseyişini bir an için görebilme şansım olsaydı, üzüntünün ne olduğunu bilmezdim sanırım…’’

Anne; geleceğin teminatı, milletlerin umut ışığıdır. Anne, aydınlık yarınların müjdecisi ve bir şefkat kahramanıdır! Duyguların incesi, sevgilerin engini, merhametlerin en samimisi onda toplanmıştır.

O kendisinden bir parça olan yavrusu için her türlü fedakârlığa katlanan, farklı acılara göğüs geren bir koruyucu kalkandır. Sevgi ve şefkat abidesidir. Annenin sevgisi karşılıksız ve pazarlıksızdır.

Dünyada insanlığın ulaşabileceği en yüksek duygu, annelere lütfedilmiştir. Kâinatın mutlak sahibinin, topyekûn insanlığa en güzel ikramıdır anneler. Anneler; başlara taç, gönüllere ilaçtır.

Anneler, ince fikirli, zarif ve hassas, bir o kadar da merhametlidirler. Kadının fıtratında mevcut olan en yüce duygudur annelik.  Annelik, kadının duygularının kemâle ermesidir. Annelik yürek işidir.

Kadınların en değerli ve saadetli dönemi annelik dönemidir. Anne olmak, zor görevler ve mesuliyetler yüklenmek demektir. Anne, ailede gerçek huzur ve saadeti sağlamada temel unsurdur.

Faziletlerle donanmış bir annede; maddî zorluklar, para ve mal endişesi, geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı gibi maddî kaygılar yoktur. Onlar, çocuklarının ve ailelerinin ebedî saadetini kazanmanın derdindedir.

Dünyayı şekillendiren, toplumların yiğitlerini yoğuran, şekillendiren, isimsiz, sessiz kahramandır anneler. Evlatlar, merhamet ve şefkati, dürüstlük ve cesareti, hak ve hakikat mücadelesini, mukaddesatını, şanlı ve ibret alınacak geçmişini, ahlâkın ilk örneklerini hep annelerden öğrenirler.

Çocuklar, annelerin kopyalarıdır. Anneler ne kadar şahsiyetli, faziletli, ahlâklı olursa çocuklar da o derece karakterli olurlar. Çocukların karakter mayasının kaynağı annelerdir. Ona ilk sevgiyi, ilk acıma duygusunu, ilk vicdani hisleri annesi verir.

Eskiler; “İyi evlatlar, iyi annelerin meyveleridir.”, “Bir annenin güzel huylu ve terbiyeli olması çocuğundan belli olur.”, “Bir milletin büyükleri, süt veren anneler ve öğretmenlerdir.” demişlerdir.

Batılıların da anneler ve çocukları ile ilgili güzel tespitleri vardır. Meselâ, Jean Jacques Rousseau; “Şefkatin en büyük amili analardır. Hayatımdaki bütün hatalarım anne terbiyesi görmeyişimden ileri gelir.” Diyor.

Napolyon, “Bana iyi analar veriniz, size iyi vatandaşlar vereyim.” Ve devamla; “Fransa’nın iyi askerlere değil iyi annelere ihtiyacı vardır. Bana öyle anneler getirin size dünyayı fethedeyim.” Der.

Andre Maurois de annenin, çocuğun iç dünyasında hayat boyunca nasıl bir tesir bıraktığını şöyle tasvir eder: “Başarısızlık ve felaketlere rağmen, hayata karşı güvenlerini sonuna kadar saklayabilen iyimser insanlar, daha çok iyi bir anne tarafından büyütülmüş olanlardır.”

Psikolog Watson’un; “Çocukluk hâli, işlenmemiş bir demire benzer, iyi bir sanatkârın elinde ona, istenen şekil verilebilir.” Sözü oldukça manidardır. Yine Watson, kendisine bir bebek grubu verilmesi hâlinde onlardan; dilenciler, doktorlar, avukatlar ve hırsızlar yetiştirebileceğini ifade eder.

 O yüzden anneler, aynı iddia ve ideallerden hareketle, bugünün küçüğü, yarının büyüğünü yetiştiren gizli bir el, fedakâr bir şahsiyettirler. Evinin mürebbiyesi, çocukların ilk eğitimcisi olan anneler ellerinde bulunan elmasları, iyi işleyip, ahlâkî yönden şekil verip, maneviyatla biçimlendirerek topluma sunarlarsa, o toplumun yükselmemesi için bir sebep yoktur.

Bir annenin en büyük mutluluğu, topluma şahsiyetli bir evlat hediye etmesidir. Annenin elinde işleyeceği öyle bir cevher vardır ki o; üzerine titrediği, gözünün nuru yavrusudur.

Bir çocuğun davranışlarındaki tutarlılık, ahlâkındaki güzellik, çevresindeki başarısı, annesinden belli olmaktadır. Anne, evlâdını bir kanaviçe gibi işleyen usta bir el, basiretli bir göz ve hassas bir kalptir.

“Kızların Eğitimi” isimli kitabın yazarı Fenelon diyor ki: “Toplumu eğitmek istiyorsanız aileyi eğitin. Aileyi eğitmek istiyorsanız anneyi eğitin. Anneyi eğitmek istiyorsanız kızları eğitin; çünkü onlar yarının anneleri olacaklar.

Anne doğuran, doyuran, yuvayı kuran, aile birliğini sağlayan, azı çok edendir. Annelik, erişilmesi, anlaşılması ve anlatılması çok zor fakat en zevkli, nadide bir sanattır.

Anne, yüreğinde biriktirdiği güzelim hasletlerle evladını yoğurabilmek için, yaşam yolundaki engelleri de aşmak zorundadır. Evi çekip çevirme, geçim sıkıntısı, eşiyle uyumlu ve sağlıklı bir yuva kurabilmenin mücadelesi, kaynana, görümce, çekişmeleri, komşuluk ilişkileri vb. sorunlar da annenin yüreğinde onulmaz yaralardır.

Çoğu zaman babaların yapması gereken işler de anneye havale edilir. Babadan yeterince yardım alamayan anneler yalnız, kırgın ve çaresizidir. Çocuğunun baba özlemini ve sevgisini telafi etmeye çalışır. Babaların hatalarına kırılan biricik evlatları, yine anneler teselli eder. Annelerin bu yapıcı birleştirici ve sevilen imajları olmasa çoğu evde baba evlat kavgalarının ve kırgınlıklarının sonu gelmez.

Yine de O, çocuğunu itinayla besler, üstünü başını giyeceklerini, yiyeceklerini eşyalarını özenle seçer yıkar ütüler. Ninniler söyler, masallar anlatır, kitap okur. Odasını toplar, temizler. Okula hazırlar, gezdirir, isteklerini karşılar.

Sorunlarını dinler, moral verir, teselli eder. Üzüntülerine, acılarına, can sıkıntılarına, tebessümle, tatlı söylemlerle, okşamalarla merhem olur, mutlu olmasını sağlar.

Çocuğunun arkadaşlarına kapısını, yüreğini açar, misafirperverlik yapar, değer verir. Kendisi ile arkadaşları ile çevresi ile barışık içinde yaşamasına katkıda bulunur.

Belli yaşlarda babaya açılmayan konular yine anneye iletilir. Gurbete düşen evlatların ilk aradığı annedir. Özlenen, aranan, yüreğe kederi, özlemi düşen annedir. Yemekleri, gülümsemesi, ilgi ve iltifatı, oh çektiren bal tatlısı söylemleri evladın can simididir. İster ki konuşmalar hiç bitmesin. Bilinen fakat duyulması mutlu eden anılar tekrar tekrar paylaşılır. Zihinlere depolanır, gözlerde sevinç taneciklerine, gönüllerde huzur çiçeklerine dönüşür.

Çocuklar her yaşta, annenin gözünde çocukturlar. Üstünün örtülmesi, üşütmemesi, ihmal etmemesi gerekenler bir çırpıda anne tarafından sıralanır. Kaç yaşında olması hiç önemli değildir evladın. Hala minicik, narin, bazen yaramaz, ihtimam isteyen korunması gereken bir çocuktur o.

Bu yüzden annelerin dudaklarından sessizce süzülen yumuşacık ve tatlı duaların huzuru özlenir. Kendi açtığı üstünün, annesi tarafından ihtimamla, şefkatle örtülmesini ister. Annenin gülümsemesi, okşaması, sarılması, ninnileri çocukların mutluluk kaynağıdır hep.

Kötü ve çirkin anne yoktur. Bütün anneler evlatların gözünde nadide çiçek, miskler kokan manolya, pırlantaların aciz kaldığı en değerli hazinedirler. Onlar biricik, vazgeçilemez, uzak kalınamaz, müstesna kahramanlar, her sıkıntı ve gamı bir tebessümle bertaraf eden en seçkin psikologlardır.

Biricik, vefakâr, merhamet timsali, sevgi okyanusu, yüreklerimizde açan nadide çiçeklerimiz. Hayatımızın anlamları, ömrümüzün huzuru, hanelerimizin direği, baş taçlarımız.

Ömrünüz huzurlu, sağlıklı ve mutlu geçsin… İyi ki varsınız… Bizler ne yapardık sizler olmasaydınız…

Sevgiyle kalın…

Türkçe Deyip Geçmeyin

     Dünyada çeşitli milletler var.

     Her birinin her millette olan müşterek kabiliyet ve istidatları var.

     Ayrıca her bir milletin, diğer milletlerden farklı keyfiyetleri var.

     İşte bu farklılıklar; her birinin medeniyetin ihtiyaç duyduklarının oluşmasında özel yeri var.

     Bu değişik nitelikleri; milletlerin birbirlerine olan üstünlükleri şeklinde algılamamalı.

     Bu farklı meziyetlere; oluşmuş medeniyetin yapılanmasında,

     Onların her birine düşmüş değerler gözüyle bakmalı.

     Her milletin farklı dillere sahip oluşlarını da bu açıdan değerlendirmeli.

     İslâmiyet güneşinin doğuşundan asırlar sonra,

     Hem Türk elinde hem de Türk dilinde, ulvî / yüce ve yüksek,

     İlahî ve Arşî / Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellî ettiği;

     Kimsenin hatır ve hayâlinden geçmeyen nice eserler kaleme alınmıştır ki,

     Bizler için bu ne büyük bir nimet, bu asır halkı için ne büyük bir bahtiyarlık. 

     Çünkü bu eserlerin bazıları Hakk’ın ilhamı, Hakk’ın dili hükmünde,

     Türkçe olarak te’lîf, tertîp ve tanzim edilmiş olup; mükemmel, fasih ve beliğdirler.

     Öyle ki, yüzlerindeki fesahat / açık ve güzel ifadeler,

     Özlerindeki belâgat / hakikatli sözler ve taşıdıkları halâvet / hoşluk, tatlılık ve zevkler

     -Kur’an hâriç- başka dillerde görünmüyor!

     Bu hâl Türkçemize büyük bir kıymet ve tükenmez bir meziyet bahşediyor.

     Türk dilini bütün diller içinde yükseltiyor.

     Kur’ân’dan başka hiçbir kitaba ve hiçbir milletin lisanına sığmayan;

     Bu kadar yüksek asâlet ve fesahati, bâzı Türkçe eserlerde görüyoruz.

     Türkçemiz şahsına mahsus, bu tip edebî eserlerle iftihar edip dolmakta,

     Kabarıp şişmekte -Kur’ân hâriç- her lisan üstüne bağdaş kurup oturmakta.

     Her biri Batı dillerine çevrilip durmakta.  

     Arapça Kur’ân’dan feyiz ve nûrlarını alarak, Türkçe’ye akan

     Ve bugün öz Türkçe’den fışkıran sayısız eserler;

     Kalplerde birer kudret nümuneleri ve rahmet nişaneleri bırakarak;

     Hiçbir şek, şüphe ve zanna yer vermiyor. Çünkü bu eserler;

     İdrâk ve anlayış aynasına cilâ, kalp âlemine safâ ve lâtif / güzel rûha gıda oluyor.

     Türk milleti, Türkçe yazılan bu eserlerle ne kadar iftihar etse, azdır.

     Bu temiz milletin, bu cennet gibi memleketin sapasağlam bir halde durması.

     Bütün İslâm diyarının her taarruz ve saldırıdan korunmuş olması;

     İlahî bir yardım ve Hz. Muhammed’in imdâdı ve Kur’ân’ın nûru ile olduğu şüphesiz.

     Çünkü Türk millet, İslâmla şereflendiğinden beri,

     Hem kılıcıyla hem de kalemiyle Müslümanların Hâmisi,

     İslâm ülkelerinin candan müdafii, koruyucusu ve savunucusu olmuş.

     İnsanlık Âlemi; İslâmiyet ve Haremeyn-i Şerifeyn’e asırlarca hizmet eden

     Bu kahraman Türk Milleti’ne medyûn-u şükran. Şükran borçlu.

     Evet, Türkçe deyip geçmeyin!

     Zulmette boğulan şu asrı ve gelecek son asrı;

     Kur’ân’dan çıkan Türkçe izah ve yorumlar;

     Türkçe olarak ilham edilen ve doğru yolu gösterici olarak kaleme aldırılan

     Ve herkesi gerçek, hakikî iman ve inanca çağıran İlahî davetler;

     Son bir kurtuluş ve esenliğe kavuşturacak inşaallah!

     Türkçesinden diğer dillere tercüme edilen / çevrilen;

     Çevirileriyle de, dünyaya yayılan bu nûr, bu ışık;

     Kıyameti yaklaşmış bu dünya insanına,

     Son bir kez daha dünya saâdetini yaşatacak;  

     Ebedî hayatın muştularını sunacak.

Neyimiz Eksik?

Ünlü yazar Bernard Shaw’a kibirli bir yazar şöyle der: “Ben senden üstünüm; çünkü onur için yazıyorum, sen ise para için.” Bernard Shaw anında cevap verir: “Doğru söylüyorsunuz, herkes eksik olanın peşindedir.”

Neyin peşindeyiz? Kendimizde eksik olan ne? Uğrunda ter döktüğümüz, gecemizi gündüzümüze kattığımız, pek çok değerlerimizi çiğneyerek tamamlamaya çalıştığımız eksiklik, gerçek anlamda bir eksiklik mi? Sonlandırdığımız hangi eksiğimiz bize “İşte uğrunda ölmeye değerdi.” dedirtti?

Eksik olan bizde adalet duygusuysa, vicdansa, bilgiyse, hoşgörüyse, yardımseverlikse, sabretme gücüyse tamamlamak için çalışmaya değer; ya paraysa, makamsa, şöhretse popülerlikse, evlat çokluğuysa, mülkse … değer mi?  Eksik gördüklerimiz, kıblemizdir. Bir de eksiği olup bunu görmeyenler de var ki bunlar kördür, sağırdır, dilsizdir. Fena olan bu değil mi? Hazırcevap Bernard Shaw, aslında kendini küçümseyen yazara cevap verirken zaafını da itiraf etmiş olmuyor mu?

Bir adam Nasreddin Hoca’ya şöyle der: “Seni sadece eşeğin sayesinde tanıdım!”
Nasrettin Hoca cevap verir: “Eşekler birbirini tanır!”

Nüktedanlığıyla meşhur Nasrettin Hoca’mız kendisini aşağılamak isteyen kişiye cevap verirken doğal bir ilişki türünü de vurgulamış: Eşekler de köpekler de kediler de… cinsi ve türü ne olursa olsun her canlı birbirini tanır, çeker, birbiriyle kolayca ilişki kurabilir. Bu bir fıtrat yasasıdır. Hacı hacıyı Mekke’de, derviş dervişi tekkede, deli deliyi dakkada bulur, atasözü oldukça vecizdir.

Hayat, bir yanılsama süreci. Doğru bildiklerimizin yanlış, yanlış bildiklerimizin daha sona doğru olması, bu hayat sürecinin yasası. Peşinde koştuğumuz hangi doğru, gerçek anlamda doğru? Rüzgârın saçına takılıp savrulmak, hiç de ihtimal dışı değil. “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete.” çaresizliğini veya iradesizliğini yıkma gücünden yoksunuz. “Değil” dediklerimiz “değil” olmaktan çıkıyor, “olmaz” dediklerimiz, oluyor.

Biri, Doğu’nun Shakespeare’i diye nitelenen Arap şair el-Mütenebbî’yi küçümsemek ister ve der ki: “Seni uzaktan kadın sandım!” El-Mütenebbî cevaplar: “Ben de seni uzaktan adam sandım!” İşin tariz (iğneleme) tarafını görmezden gelsek dahi kadınların erkekleştiği, erkeklerin kadınlaştığı; bildiğimiz gerçeklerin, inandığımız değerlerin tersyüz edildiği bir çağda yaşıyoruz.

Hayatın tekrarı yok. Eşyanın yasası belli. Varlık nedenimizin verdiği görevi yerine getirmek, eşyanın yasasına uyduğumuzda hiç de zor değil. Yılan yılanı bilecek, eşek eşeği bilecek; bunlar, fıtratlarının gereğini yapacak. Zalim, yine zalim, mazlum yine mazlum. Yahudi ahlaki bu çağda çıkmadı ki şikâyet edelim, yardım ediyor diye Amerika’ya niye kızalım? Amerikan politikası, Yahudi ahlakı her zaman vardı, bundan sonra da olacaktır. İyiler, kötüler olduğu için; gündüz, gece olduğu için kıymetlidir. Allah, Cennet’in yanında Cehennem’i de yaratmıştır. İnsanlar isterlerse Cennet’i de Cehennem’i de tercih edebilir.

Tekrarı olmayacak hayatımızda istikametimiz çok önemli. Tamamlanması gereken eksiklerimiz, tercihlerimiz olmalı. Fıtrat yakınlığı duyduğumuz dostlarımız, yol arkadaşlarımız olmalı. Birlik; kuvvettir, kolaylıktır, denetimdir.

Yıkılmamak için birlik, erimemek için birlik, düşmana karşı birlik.

Neyimiz eksik? Birlik.

Toplu Vurdukça Yürekler

    Cumhuriyet Türkiyesi’nde, hepimiz aynı ülkenin vatandaşlarıyız.

    Aynı devletin kanunları ile idare edilmekte ve yönetilmekteyiz.

    Ay yıldızlı aynı al bayrağın gölgesinde, hür ve müstakil olarak yaşamaktayız.

    Üstelik dünyanın gözde bir coğrafyasında, gözde bir millet olarak varlığımızı sürdürmekteyiz.

    Ne güzel bir vatanın sahipleri, ne güzel şanlı bir milletin mensuplarıyız.

    Milletin kıymetini, vatanın değerini bilelim.

   “Allah, vatanımıza ve milletimize zeval, düşmanlarımıza, aradıkları fırsatı vermesin.” diyelim.

    Fakat asla unutmayalım ki:

     “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez!

     Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

     Aynı milletin fert, birey ve vatandaşları olarak; kimimiz sağcı, kimimiz solcuyuz.

     Kimimiz şu, kimimiz bu  futbol takımını tutuyoruz.

     Kimimiz şu, kimimiz bu partiyi destekliyoruz.

     Kimimiz şu, kimimiz bu siyasî görüşe sâhibiz.

     Kimimiz dindar, kimimiz dine bigâne ve kayıtsızız.

     Kimimiz şu, kimimiz bu inancı benimsemişiz.

     Kimimiz şu, kimimiz bu tarikatın mensubuyuz.

     Kimimiz şu, kimimiz bu tasavvuf yolunu benimsemişiz.

     Bunların hepsi olabiliriz. Fakat bir şartla: Kimse kimseye:

     “Sadece benim yolum hak, başka yol tanımam! Yanız benim fikir ve görüşlerim doğrudur! Başka düşünceye yer yok!” Dememek şartiye. Kısaca, herkes farklı alanlarda, değişik uğraşlar içinde uğraşıp durmakta. Bütün bunlar hayâtın çok tabii tezahürleri, uygulanışları ve yerine getirilen hususiyetleri olarak karşımıza çıkmakta. Herkes toplum içinde, kendine göre bir yol tutmuş gitmekte. Herkes hayatdan kendine göre bir yaşama şekli seçmekte. Toplum içinde lâyık olduğu bir mevkide bulunmakta. Zaten toplum da, ancak bu şekilde ayakta durabilmekte. Fertler; seçtikleri bu tarzlardan biriyle geleceğe doğru yol almakta.

     Üzücü olan, bâzıların; kendi fikir ve görüşte olmayanları tabii görmemesi! Normal karşılamaması! O kadar ki, bu yüzden yani fikir ve görüş farklılıkları nedeniyle, o kadar ileri gidiliyor ki, birbirlerine selâmı sabahı kesiyor. Birbirlerini tanımaz ve görmezden geliyorlar!

     Güler misin, ağlar mısın? Halbuki, fiilî bir zarar veriş, maddî bir müdahale, dokunuş olmadıkça, bu üzücü durumlar karşısında; Kör, sağır ve dilsiz olmak gerekir. Çünkü: Hasmın sitemini sitemsiz bırakmak, yani anlamazlıktan gelmek; hasma karşı yapılan en büyük sitemdir. Yine hatırlamak gerekir ki: “Cevabü’l – ahmak es-sükût.” / Ahmak olana verilecek en güzel cevap sükûttur.

     Bu menfî durumlar karşısında, hiçbir şey olmamış gibi davranmalı. O kişiyle selâmı sabahı kesmemeli. Onunla irtibat ve bağı koparmamalı. Hatâlarından ötürü zâtına, asla cephe almamalı. Çünkü zâtı Allah değil ama Allah’tan. Hatâlarını, kırmadan incitmeden düzeltmeye çalışmalı. O kişiyle konuşmaktan kaçınmamalı. Hatâsını yüzüne vurmamalı. Çünkü kimse “Ayranım ekşidir!” demez! Sadece, dolaylı bir üslûpla, kendine gelmesine fırsat ve olanak tanımalı.

     Zira bu çeşit davranış; karşı tarafı düşünmeye sevkeder. Onu vicdanıyla başbaşa bırakır. Malûm

olduğu üzere -hisleri engel olmazsa- vicdan herkese doğruyu söyler, doğruyu gösterir. Doğruyu hissettirir. Çünkü vicdan, kul ile Yaratıcı arasında, sanki özel bir telefon hattıdır. Yüce Allah kulun vicdanına, hakikati ilham eder. Sarfettiği söz veya yaptığı hareketin; doğru veya yanlış olduğunu hissettirir.

     Böylece vicdan; insanın sarfettiği bir söz veya davranıştan memnuniyet duyup rahatlıyorsa; o söz ve davranış yerindedir.

     Rahatsızlık duyuyor, azap içinde kalıyorsa; insanın, o söz ve hareketi yanlıştır! Hemen düzeltmeye bakmalı! Demek ister ve bu doğrultuda gereken sinyali verir.       

Değerli Balkanlılar,

Ülkemiz elimizden alınmaya çalışılırken, Balkanlar adına kurulmuş dernek, vakıf, federasyon ve konfederasyon gibi sivil toplum örgütlerinin sessizliğini anlamakta zorlanıyorum…

Yoksa sesleri çıkıyor da ben mi, duymuyorum?

Yakın geçmişte Balkanlar elimizden bugün Türkiye’de oynanan oyunlara benzer bir şekilde alındı…

Bizler de, Türkiye’ye gelmek zorunda kaldık…

Acı, gözyaşı, zulüm, katliam ve soykırım kaderimiz oldu!

Makedonya, Kosova ve Bosna’da 90’lı yıllarda yaşadıklarımız henüz çok taze…

Türkiye’de elimizden giderse ne yapacağız?

İşte bu düşüncelerle bizim STK’larımız ne yapıyor diye soruyorum!

Paylaştığım haritaya iyi bakın!

Koskoca “Avrupa Türkiyesi” denilen Balkanlar elimizden birkaç ay içinde çıkıverdi!

Nedir bu sessizlik ve duyarsızlık!

Soruyorum ve muhataplardan cevap istiyorum…

Fesih Kararı Değil Savaş İlanı

PKK terör örgütünün kendini feshettiğine dair kararı -kraldan fazla kralcılar tarafından- “sevinçle” karşılandı. Ancak açıklama metnindeki ifadeleri okuyanlardan bir kesim “ihtiyatlı bir iyimserlik” içindeyken, diğer bir kesim ise aslında bu metnin “PKK’lı teröristlerin Türkiye Cumhuriyeti’ne bugüne kadar yaptığı en büyük saldırı” olduğunu ifade ediyor.

AKP, MHP ve DEM partinin bir kısım yöneticileri ve trolleri diğer kesimleri “barışa karşı olmakla” suçlamakta ve hatta “kandan beslenen vampirler” gibi sıfatlarla aşağılamaktalar.

Kiralık kalemler hariç, her görüşten vatandaşlarımızın iyi niyetli ve vatan sevgisiyle kendi açılarından yorum yaptığını kabul etmek durumundayız. Ancak “cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir” özdeyişinide unutmamalıyız.

****

Şimdi iyiniyetli olan kimseyi aşağılamadan yapacağımız yorumlara yardımcı olmak üzere bazı temel bilgileri tazeleyelim:

DIŞ KAYNAKLI TERÖR ÖRGÜTLERİ: Türkiye Cumhuriyeti uzun yıllardır dış kaynaklı terör örgütleri tarafından meşgul edilmiştir. Kıbrıs’ta 1974’te Rum EOKA’yı bitirdik, hemen sonra 1975’te Ermeni ASALA örgütü kuruldu. ASALA’yı 1983’te çökerttik, ertesi yıl yani 1984’te PKK kuruldu. PKK tamamen dış kaynaklardan ve uyuşturucu kaçakçılığından beslenen dünyanın en uzun süreli yaşayan, en büyük narko-terör örgütü olarak tarihe geçti.

Bu terör örgütleri Rum, Ermeni ve Kürt kimliği kullansalar da hepsi aynı güçlerin maşası oldular. Bu arada ülkemiz içinde FETÖ de dünya tarihinde emsali az görülen bir operasyon aparatı olarak ABD güdümü ve kontrolünde kurdurulmuş ve faaliyetlerini yürütmüştü.

PKK bitse dahi (aslında bitmesi değil dönüşmesi söz konusu) yeni örgütlerin kurdurulacağı ve Türkiye’nin enerjisinin ve kaynaklarının tüketilmesi çabalarının devam edeceğinden eminim.

****

AKP DÖNEMİNDE PKK NASIL GELİŞTİ? PKK 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde eylem yapamayan, sıfırlanmış bir örgüt iken 23 yılda içeride ve dışarıda (Irak ve Suriye’de) yürütülen yanlış politikalarla palazlandı. Irak’ta bir hakimiyet alanı elde etti. Suriye’deki kolu ABD’nin müttefiki olarak 85 bin kişilik ağır silahlarla donatılmış ve eğitilmiş ordusu olan bir devletçik haline geldi. Türkiye’deki kolu terörle mücadele eden TSK ve emniyet güçlerimizin başarılı çalışmaları ile zayıflatıldı. Buradaki militanları Irak ve Suriye’deki kollara katıldı.

****

GERÇEK PLAN BU: Terör örgütünü kullanan emperyal devletlerin bu aşamada ilk istedikleri şey PKK’nın Suriye’deki kolunu devletleştirmek. İkinci olarak, PKK’nın Türkiye’deki kolunu dağdan Meclis’e çekmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni milli devlet olmaktan çıkarıp, federasyona çevirmek. Oluşacak bir Kürt Federe Devleti içinde biraz daha uzun vadede bir halkoylaması (plebisit) yapıp ülkemizi bölmek. Olmadı ise sığınmacıları da içine alan bir iç savaş çıkartmak suretiyle bölmek.

***********************************

PKK Bildirisindeki Sorunlu İfadeler

Biz soğukkanlı bir şekilde PKK’nın bildirisinde yer alan ifadeleri yorumlamaya çalışalım:

  • PKK bildirisinde, PKK’nın bir terör örgütü değil, “Kürt halkına baskı, soykırım ve tehcir” uygulanması sebebiyle ortaya çıkmış “meşru ve haklı bir özgürlük hareketi” olduğu ifade edilmiştir. Bu şekilde “Türkiye’nin terör sorununu” ileride “uluslararası bir sorun” haline dönüştürmek için tohumlar ekilmiştir.
  • Bildiride Türkiye Cumhuriyeti devletinin tapusu olan Lozan Barış Antlaşmasına ve Cumhuriyetimizin 1924 kurucu anayasasına karşı çıkılmıştır. Sevr Antlaşmasının referans alındığı, “Türk ve Kürt halklarının kurucu unsur olarak kabul edildiği ortak vatan” gibi görüşlerin “çözüm çerçevesi” olarak benimsendiği görülmektedir.

Bu bir barış bildirisi değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yeni bir savaş açma ilanıdır. Sevr haritasının özlemi ve hayali içinde olanlarla “ortak bir vatan” yaratmanın imkansızlığı ortadadır.

  • PKK ve DEM kanadının “Demokratik Siyaset” adı altında hangi talepleri dile getirdikleri henüz açık değildir. Ancak DEM Eşbaşkanının “Irak ve Suriye’den sonra 3. Aşamaya geçildi” ve oradakiler gibi Türkiye’de de ‘statü’ kazanacağız, dağdaki yoldaşlarımız gelecekler siyaset yapacaklar” ifadesi maksadı açıklar niteliktedir.
  • Bildiride “PKK adıyla yürütülen çalışmalar sonlandırdı” denilmektedir.  Bu ifadede açıkça başta Suriye’deki YPG/PYD olmak üzere, Irak, İran ve Avrupa’daki kollarının feshedilmediği görülmektedir.

Bu konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan “bu açıklamayı Kuzey Irak, Suriye ve Avrupa başta olmak üzere örgütün tüm uzantılarını da kapsayan bir karar olarak değerlendiriyoruz” dedi. Yandaş kanallar da feshin bu uzantıları da kapsadığını anlatıyorlar ama metin çok açık. Böyle bir ifade yok. Zaten kongreye Suriye kolu başı Mazlum (Kobani) Abdi veya temsilcisi katılmadı.

Suriye kolunun lağvedilmediği hiçbir durumda PKK kendini feshetmiş sayılamaz.

  • “Söz konusu kararların uygulanması Önder APO’nun süreci yürütüp yönlendirmesini, demokratik siyaset hakkının tanınmasını ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvenceyi gerektirir. Bu aşamada Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarihi sorumlulukla rolünü oynaması önemli olmaktadır” denilmektedir.

Bunun için ilk aşamada teröristbaşının süreci yöneteceği şartlar yakında sağlanacağına ve hukuki düzenlemelere dair güvence aldıkları anlaşılıyor.

  • Daha düne kadar “hiçbir şart yok, kayıtsız şartsız silah bırakıp teslim olacaklar” diyen AKP ve MHP yetkililerinin düpedüz yalan söylediği açığa çıktı. Şimdi DEM’le birlikte hepsi de “demokratik düzenlemelerden” “anayasa ve yasalarda gerekli değişikliklerin yapılacağından” bahsediyorlar. Terör örgütünün yıllardır varmak istediği noktaya bu değişiklikler sayesinde varacağı anlaşılıyor. Sanki Türkiye yenildi ve Sevr şartlarını onaylayan Osmanlı Sarayı gibi kendiliğinden teslim olacak.

****

HAYIR! Türk milleti bu rezilliği kabul edemez. Şehit kanlarıyla sulanan vatanımızı bölmek ve cumhuriyetimizi yıkmak isteyenlerin masa başı oyunlarına kanmayacağız.

Uluslararası hukuk ve siyaset alanında başımızı ağrıtacak yeni alanlar açılmaması için, “Türkiye’nin PKK bildirisindeki ‘silah bırakma’ haricindeki tüm ifadeleri reddettiği” resmen ve derhal açıklanması gerekir.

Türk Milletine Manifestomdur!

Terör örgütü PKK 12 Mayıs 2025 tarihinde Türk Milletinin hiçbir ferdi tarafından kabul edilemeyecek bir açıklama yaptı.

Ben şahsen Türk Milletinin bir ferdi olarak bu açıklamaya katılmıyorum, kabul etmiyorum ve şiddetle red ediyorum.

Bu açıklamaya güzelleme yapanları da şiddetle kınıyorum…

Cumhuriyet tarihi boyunca hiç bu kadar üzüntü yaşamadık ve aşağılanmadık.

Buna rağmen milli onurumuz mutlaka korunacaktır.

PKK’nın açıklamasında yer alan hususlar hakkında hiçbir beyanda bulunma zorunluluğum yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları Türk Milletine aittir.

Türk Milleti, menfaatleri uğruna her türlü zilleti kabul edenlerle mutlaka hesaplaşacaktır.

Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti devleti hiçbir terör örgütü ve ihanet şebekesi ile pazarlık ve müzakere yapmaz.

Şehitlerimizin ve gazilerimizin varlığına ve anısına kimse halel getiremez.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek koruyacak ve anayasal varlığımıza sahip çıkacağız.

Bütün siyasetçileri ve devleti yönettiğini sananları akıllarını başlarına almaya davet ediyorum.

Benim adıma karar alamaz ve geleceğimi şekillendiremezsiniz!

Sevr’i kabul eden Damat Feritleri ve Vahdettinleri unutmadık!

Tarihimizde yer alan onursuzlukları Türk Milletine bir daha yaşatmaya asla yeltenmeyin.

Türk Milleti, ne PKK’ya neden onun destekçilerine boyun eğer. Bunu sakın unutmayın!

Kimse vatanımıza ortak aramasın!

Parasız pulsuz yaşayabilir, aç ve yoksul kalabiliriz. Ancak vatansız ve devletsiz kalamayız. Ve kalmama kararlılığındayız!

Bu bir tuzaktır ve Türk Milleti olarak bu tuzağı kuranların başına geçirmek başlıca görevimizdir.

Bu nedenle Türkiye’yi köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir gezerek bu tuzağı Türk Milletine anlatacak ve sorumlularını şikâyet ederek maskelerini düşüreceğiz.

Ne ülkenin ve nede devletin tapusu olan Lozan’ı deldirir ne de Anayasa’da yer alan hükümranlık hakkımızdan vazgeçeriz…

“Terörsüz Türkiye” aldatması ile devletimize ortak olarak kimseyi kabul etmeyiz ve eşit yurttaşlık yanılgısına düşmeyiz!

Türk Milleti için bir tek önder vardır o da “Büyük Atatürk”tür.

Bize illaki ya devlet başa ya kuzgun leşe dedirtmeyin! Sakın ola ki, Türk’e kefen biçmeye kalkmayın!

Buradan bütün Türk Milletine sesleniyorum; birleşin, birleşin, birleşin!

Birleşerek bu ihaneti önleyecek ve Türk Milletini huzurlu ve güvenli bir geleceğe taşıyacak ve de ihanetten de hesap soracağız.

Ne mutlu Türk’üm diyene…

Terörsüz Türkiye Üzerine

Hayallerin etkisinde fazlaca kalıp rüyada da görüp sabah akla ve mantığa aykırı yorum ve talepler ortaya sürenler, haddini çok fazla aşanlardır. Devletin yasalar içinde sürdürdüğü ve sürdüreceği terörle mücadele, terör kendini tekrar gösterdiği oranda devam edecektir.

PKK Kongre kararlarının Öcalan’ın açıklamaları ile farklı olduğu göz önüne alınınca, örgüt yanlısı militanların alışkanlıklarını sürdürme yanlışı içinde oldukları görülmektedir. Bu metni yazanların genç yaşta oldukları ve kendilerini koruyacaklarından emin bulundukları anlaşılmaktadır. Bunlar eski alışkanlıklarını sürdürecek ve teröre başvuracaklardır. Terörle sevdalı olanlar terörden medet umarak “sol-sosyalist güçlere, devrimci yapıya, işbirliği yapacaklarını ümit ettikleri Enternasyonel dayanışmaya” güveneceklerini ifade ediyorlar. Kardeşlik ve birlikte olunacak bu örnekler düşündürücüdür. Örgütün aldığı kararlarda terör aklanarak “terörlü demokrasi” mücadelesiyle Türkiye’ye karşı 100 senelik bir düşmanlık duygusu sahneye çıkarılacaktır. Pekiyi sahneye çıkanların acaba kaçı soyunma odasına geri dönecektir? Bildirinin hazırlanmasında acaba sözde dostumuz ABD’nin CİA’sı rol almış mıdır? Terör örgütü PKK çökünce artık ABD’nin kara güçleri başkaları olmuştur. Bu işler hep böyle işlemiştir. İşi biten limon gibi sıkılır ve atılır. Ekmek yine Türkiye’de, hayat da, huzurlu yaşamak da buradadır. Fedakârlık, koruma ve kollama da … Bu ülkenin değerini bilelim. Bildiride görüldüğü kadarıyla örgüt çöken sosyalist ideolojiyi de ayağa kaldırmaya çalışmaktadır. Ancak pratiği olmayan teorilerle uğraşmanın beyinde farklı hastalıklara ve davranış bozukluklarına sebep olduğu unutulmamalıdır. Açıklamada “Demokratik Toplum Sosyalizmi” ifadesiyle anlaşılan bu yoldaşlar Karl Marx’a rakip olacaklar. Böyle geniş bir mücadeleye hazır olduklarını var sayanların ayaklarıyla toprağımızı kirletmelerini kabul edemeyiz.

Unutulmamalı ki, yoğun aksi propagandaya rağmen, Kürt vatandaşlarımız örgütü yakından tanımıştır. Onları rahatsız edenler, çocuklarını kaçıranlar, onlardan para almak için baskı yapanlar, mallarına el koyanlar Kürt vatandaşlarımızla bir olamaz ve aynı gruba sokulamaz. Bu vatandaşlarımızın T.C. Devleti ile sorunları yoktur. Örgütü vatandaşlarımızla bir düşünmek gerçeklere uymamaktır. Vatandaşlarımız Türk milletinin ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye’ye karşı düşmanlık yapanlara, dıştan kumandalı işbirlikçilere karşı vatanlarını savunmak onların da hakkıdır. Bazıları gibi TV ekranlarında görünerek konunun yanlış anlaşılmasına yol açmayalım. Türkiye’nin devlet olarak ne egemenlik haklarından ve ne de ihanet edenlere ve dışarının uşaklığını yapanlara verebileceği bir taviz ve yapacağı bir pazarlık yoktur. “Terörsüz Türkiye” modeli başarılı olursa, içerden ve dışarıdan birtakım engellerle karşılaşmazsa ülkemizde yeni huzurlu bir dönemin ve iç bünyemizi güçlendirici ortamın başlangıcı olabilir. Trafik terörü zaten bize fazlasıyla yetiyor. Senelerdir çok yönlü zarar gördüğümüz teröre karşı “Terörsüz Türkiye” hedefine varmak için ülkemizde yoğun bir çalışma var. Sonuçta başarılı olmamızı dileriz.