-0.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ocak 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Yeni Ortadoğu Tasarımı ve Türkiye

Ortadoğu’nun yeniden tasarımındaki önemli aktörler, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun son açıklamaları dikkat çekici.

ABD Büyükelçisi Tom Barrack Yunan gazetesi Kathimerini’ye verdiği röportajda şunları söylüyor:

“Eskiden Baharat ve İpek Yolları, Doğu’yu Batı’ya üç veya dört farklı güzergâhtan bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetler harmanlandı. Bu tekrar yaşanabilir ancak 1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her devletin farklı bir hükümet türü tarafından yönetilmesi fikri pek iyi işlemedi.”

Açıkça bu şahıs; Ulus devlet yapılanmalarını kaldırmaktan, sınırları ve siyasal engelleri kaldırıp, enerji ve ticaret hatları temelli, bölgede yeni bir yapı kurmaktan söz ediyor. “Her bir ulus devleti ikna etmek zor oluyor. ABD’nin kontrolünde üniter ve milli olmayan bir devlet kurmamız lazım” anlamında konuşuyor.

Sözün içindeki “1919’dan başlayan” ibaresi önemli. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter milli devlet yapısından hoşnutsuzluğunun ve “1916’da İngiliz ve Fransızların Sykes–Picot ile çizdiği düz çizgilerden ibaret devletleri” istemediğinin ifadesi.

Barrack daha önce “İsrail bölgede güçlü ulus devlet istemiyor” demişti. Şimdi ABD’nin de istemediğini açıklamış oldu.

ABD Büyükelçisi, Kıbrıs konusunda, “Sağlıklı bir vücudun ortasında apse olamaz. Vücudun her bir parçasının iyileştirilmesi gerekir” cümlesiyle KKTC için apse (irin) benzetmesi yaptı.

Barrack’ın birkaç ay önceki şu sözleriyle birlikte düşünelim: “Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar.”

Kanaatimce, ABD Planının bölgesel hedefi İran’a karşı Türkiye-İsrail cephesi inşa etmektir. Küresel boyutu ile de Çin’i karadan ve denizden Avrupa, Güney Asya ve Afrika’ya bağlayacak “Kuşak ve Yol projesini” işlevsiz bırakmaktır.

*********************************

Barrack- Netanyahu- Öcalan Aynı Senaryoyu Seslendiriyor

İsrail’in soykırımcı Başbakanı Netanyahu’nun “Ortadoğu’nun haritasını değiştiriyoruz, değiştireceğiz” ifadeleri ile ABD Büyükelçisinin sözleri nasıl da uyumlu değil mi?

Şimdi de İmralı’daki teröristbaşı Öcalan’ın kendisini ziyarete gelen MHP’li Feti Yıldız, AKP’li Hüseyin Yayman ve DEM’li Gülistan Koçyiğit’e söylediklerine bakalım. (Öcalan’ın söyledikleri gizleniyor ama DEM’li üye Koçyiğit’in Mezopotamya Haber Ajansı’na yaptığı açıklamalar sayesinde bilgi sahibi olduk.)

Öcalan’ın, “Ulus-devlet aşılmıştır, demokratik konfederal düzen kaçınılmazdır” mesajları, Barrack/ Netanyahu söylemleriyle aynı zeminde buluşuyor.

Aktörler farklı da olsa aynı senaryoyu okuyorlar.

Hepsinin ortak noktası şu: “Mevcut sınırlar, ulus devlet yapıları ve mevcut düzen sürdürülemez. Yerine daha esnek, ulus-devlet dışı bir Ortadoğu düzeni kurulmalıdır.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de “istenen değişimi” görmüş olmalıydı ki, Mayıs 2023’te yani “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatmadan önce, “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, inşallah Türkiye değişmez” demişti.

Şimdi Bahçeli TBMM heyetini ve Genel Başkan Yardımcısını -“PKK’nın kurucu önderi” diye anmaya başladığı- Öcalan’ın ayağına gönderdi. Teröristbaşının Lozan’ı tanımayan, üniter milli yapımızı yıkma taleplerini tartışmaya açtırarak sinir uçlarımızla oynuyor. Bu, Cumhur İttifakı seçmeni açısından da açıklanması zor bir dönüşüm.

*********************************

Proje Eski Ama Türkiye İçin Risk Şimdi Daha Büyük

Başbakan Süleyman Demirel, Özel Kalem Müdürü Necdet Topçuoğlu ve birkaç genç bürokrata, tarihi bir olayı şöyle anlatır: (Bu anısını Necdet Topçuoğlu nokta TV’de benim hazırlayıp sunduğum Geniş Açı programında anlattı.)

ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in davetiyle, 1970’lerde İstanbul’da, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le birlikte, Kissinger ile bir görüşme yaptık.

Görüşmede Kissinger Türkiye’ye “hiç savaşmadan toprak kazandırma” teklifinde bulundu: “Süleymaniye, Kerkük, Ermenistan, Gürcistan, Kıbrıs, Batı Trakya ve adaların birleşeceği büyük bir federatif yapı” önerdi. “Tüm bunların sorumluluğunu size veriyoruz. Büyütülmüş devletin yönetimini siz sağlayacaksınız. Bu ekonomik büyüklükteki yeni yapılanma bölgenin çok güçlü devleti olacaktır” dedi.

Demirel devam ediyor: “Sayın Dışişleri Bakanı, bu bizimle birleştirdiğiniz parçalar yarın bir gün ayrılıp giderken, bizden ne kadar toprak götürürler?” diye sordum, bunun üzerine Kissinger sinirlenerek görüşmeyi sonlandırdı.

Demirel genç bürokratlarına şu uyarıyı yapar: “Bir gün önünüze federasyon veya konfederasyon getirirlerse asla kabul etmeyin.”

“Ulus devletler çöktü”, “Ortadoğu ümmet esasına göre yönetilmeli” sözleri, aynı projenin 50 yıl sonra tekrar ısıtılıp önümüze konulduğunu gösteriyor.

*********************************

Risk Neden Şimdi Daha Büyük?

Süleyman Demirel Cumhuriyet değerlerini benimsemiş bir Türk devlet adamı idi. Kissinger’in teklifine “Atatürk’ün dış politika ilkeleri çerçevesinde” cevap vermekte tereddüt etmedi.

Turgut Özal ekonomik alanda liberal olsa da siyasal İslamcıların yetiştiği MSP/RP geleneğinden gelen biri idi. Körfez Savaşı’nda ABD yanında Saddam’a karşı birlikte savaşmaya ikna edilmişti.

Özal’ın Körfez Savaşı’na “bir koyup üç alırız” mantığıyla girme hevesinden vazgeçmesi, “Federasyonu bile tartışalım” deyip sonra geri adım atması o zamanki kurumların güçlü olması sayesinde mümkün oldu. Başta Genelkurmay Başkanı, TBMM Başkanı ve diğer kurumlar itiraz etti, Genelkurmay Başkanı bu sebeple istifa etti. Bugün aynı fren mekanizmaları çalışmıyor.

Erdoğan Özal’dan daha İslamcı bir yapıdadır. Partisi AKP içinde siyasal İslamcı geniş bir grup var. Bugünkü iktidar çevresinin önemli bir kısmında, Osmanlı nostaljisi ve ümmetçi zihniyet, Lozan’ı “pranga / dayatma” gören söylem, Ortadoğu’daki Sünni siyasi oluşumlarla (Müslüman Kardeşler, bazı cihatçı gruplar dahil) doğal ideolojik yakınlık, “Yeni Osmanlıcılık – bölgesel lider Türkiye” hayali zaten güçlüydü.

Bu zemin, dışarıdan gelen “Ulus-devlet kalıbını aşalım, Sykes-Picot sınırlarını çöpe atalım, Türkiye merkezli, ümmetçi/Sünnî eksenli yeni bir bölgesel yapı kuralım” türü tekliflere psikolojik olarak çok açıktır.

Bir de buna “Erdoğan’a tekrar Cumhurbaşkanı seçilme imkânı sağlanmasını” ekleyince, ikna edilmeleri kolay olabilir. Erdoğan ikna olunca karşı çıkabilecek devlet kurumları da kalmadı.

Bu da Türkiye’nin en büyük riskidir.

Bilimsiz Uçmak

Geçen Pazar Taha Akyol’un yazısının başlığı, “Türkiye Bilimin Neresinde?” idi. Rahmi Koç Bilim Madalyası alan Prof. Ufuk Akçiğit’in tespitlerini anlatıyordu. Türkiye’de bilim üretim istatistiklerini, üniversitelerin bilim verimini veya verimsizliğini… Yani işin aslını. Akçiğit’in yaptığı gibi sayılara, ölçümlere dayanarak.

Ben biraz daha yumuşak bir gözlükle bakmak istiyorum. Siyaset sahnemizde, partilerin demeçlerinde, basınımızın haber başlıklarında bilimden nasıl bahsediliyor? Bilime yaklaşım zaman içinde nasıl değişti? Mesela son elli yılda daha bir bilim meraklısı, bilim sevdalısı mı olduk yoksa sular ters yöne mi aktı?

Bir zamanlar Türkiye’de

Üzülerek hemen söyleyeyim. Mesela 1960’larda, 70’lerde siyaset ve fikir odaklarının tamamında konu olarak bilim, bugünkünden daha öndeydi. Merhum eşim Emine Işınsu’nun çıkardığı Töre dergisinin yazarlarına bakmak bir fikir verir. Mehmet Eröz, Erol Güngör, Necmettin Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı. Her biri kendi alanında Türkiye’nin en değerlilerinden hocalar. Aylık fikir ve sanat dergisi Töre, 14 000 tiraja ulaşmıştı ki bu sayıyı bu tarz bir yayında yakalamak bugün mümkün değil. Bugün Türkiye’nin nüfusu o günkünün iki katıyken.

Bir yayının etrafından çıkıp genel olarak Türk siyasi ortamını hatırlayayım… Siyasi partilerin mutlaka bir görüşünün ve mutlaka bir kalkınma programının, bir ekonomi tezinin olması beklenirdi. Türkiye’yi nasıl kalkındıracaklarını açıklamaları, bu kalkınmanın adım adım sebep-sonuç zincirlerini anlatmaları beklenirdi.  Gerçekçi ve bilime dayanır bir şekilde. Uçacağız, kaçacağız, Türkiye Yüzyılı falan gibi hayal edilen sonuçlardan, sloganlardan ve vaatlerden ibaret değildi o tezler. Emekli köşeyi dönecek, asgari ücretle ev alınacak falan diyenler bunları nasıl gerçekleştireceklerini de açıklamak zorunda hissederlerdi kendilerini Vaat varsa ancak teklif edilen programın sonucuydu o vaat, çıplak iddialar değil.

Birinci sınıf bilim adamı

Hatırlayayım dedim. Hatırlayınız diyemem, çünkü okuyucularımın önemli bir yüzdesi o günleri hatırlayacak yaşta değil. Fakat düşünün, bir Mümtaz Turhan, “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” diye bir kitap yazıyor ve şunu söylüyor: Türkiye’de 40 000 köy var. Bu dağınıklık içinde her köye eğitim götürmek mümkün olmayacağı gibi bu yapıda sanayi ve kalkınma da kolay değildir. Köylerin yakınlığına ve coğrafyanın şartlarına göre bunların birkaçının ortasında yeni bir yerleşim kurarak veya bir orta köy seçilerek hizmetin ve kalkınmanın oralara odaklanmasını sağlamalıyız. Mümtaz Hoca, bu merkez yerleşimlerinin kadrolarını bile düşünmüştü. Her birine kendi mesleğinden bir kişi de yerleştiriyordu; bir sosyal psikolog. Yalnız plan değil uygulama da bilime dayanacaktı.

Bu, bir sosyal psikoloğun teziydi. Ama tez olarak kalmadı. Birden çok parti bu düşünceleri, bu planı alıp işledi; kendi ilkelerine göre yeniden üretti. Biri Tarım Kentleri dedi, biri Köykent dedi ve bu tezlere dayanarak oy istediler.

Biz Turhan’ın tezine ve onu benimseyen siyasete yüz vermedik. Sonuçta o 40 000 köy, şehirlere aktı. Köykentler yerine köylü şehirler oluştu. Buna bilimde sanayisiz şehirleşme deniyor. Turhan Hoca, sanki bu sonucu görür gibi şöyle yazmıştı: Bir cahile okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen bir cahil elde edersiniz. Mümtaz Turhan’ın ana fikri, ülke kalkınmasının ancak birinci sınıf bilim adamlarıyla gerçekleştirilebileceği, bu insanların da birinci sınıf üniversiteler ve araştırma merkezlerinde çalışacağıydı. Burada da Akçiğit ve Akyol’a geliyoruz. Anahtar kelime: Birinci sınıf!

Nutuk atsak olmaz mı?

Töre’den bahsettim. Siyasete daha yakın yayınlar da vardı. Solda Yön, sağda Yol… Bunlarda da bilim insanları çoğunluktaydı. Yol’da Mümtaz Turhan Hoca bizzat yer alırken genç Erol Güngör de Kırşehirlioğlu müstearıyla yazıyordu. Yol deyince Tarık Buğra’yı da anmak gerekir. Yön’ün ve genel olarak solun kadrolarında da sosyologlar ve iktisatçılar yazardı. Niyazi Berkes, Sencer Divitçioğlu, Cahit Tanyol, Sadun Aren ve diğerleri…

Bugünkünden çok farklı bir düşünce ve siyaset dünyamız varmış değil mi? Heyhat. O zamanın fikir partileri bugünün küfür partileridir.

Şimdi birileri “Milleti umutsuzluğa sürükleme. Kalkınmadık mı? Eskiden evlerde çamaşır makinesi, televizyon mu vardı?” gibi şeyler söyleyecektir. Hani kapıcıların bile otomobili var ya… Çıkar bakayım cebinden telefonunu!

Bunlar doğru doğru olmasına da dünya cebimizdeki telefonla, evdeki bulaşık makinesiyle dönmüyor. Türkiye’yi bankaya yatırsanız yılda şu kadar büyür. Ancak sahra altı Afrika’sı gibi acı şartlardaki ülkelerde gerileme olabiliyor. O bile her zaman değil.

Bir ülkenin başarısı kendi kendisi ile mukayese edilerek ölçülmez. Diğer ülkelere göre konumuyla anlaşılır. Bu sütunda size İrlanda ile Türkiye’nin, Güney Kore ile Türkiye’nin ve OECD ülkeleri ortalaması ile Türkiye’nin on yıllar boyunca refahının grafiklerini vermiştim. Bu grafikler bir başarı hikâyesi anlatmıyor. Ne 20. yüzyılın son çeyreğinde ne de 21. yüzyılda.

Emekliler Acil ve Makul Zam Bekliyor

Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, TÜİK’in açıkladığı Kasım ayı enflasyon oranlarını hatırlattı. Kasım ayında enflasyonun aylık %0,87, yıllık %31,07 olarak gerçekleştiğini vurgulayan Yalçın, yılın ikinci yarısındaki 5 aylık enflasyon oranının %11,21, enflasyon farkının ise %5,91 olduğunu belirtti.

Enflasyon rakamlarının sokaktaki gerçeklerle yakından uzaktan ilgisi yoktur aslında. Gerçek enflasyon karşısında maaşları eriyen, hayat pahalılığı nedeniyle geçinemeyen emekli memurlar, insanca yaşayabilecek bir maaş artışı istemektedir. Emekli memurlar, yüksek yaşam maliyetleri ve düşük maaşlarla zor günler geçirmektedir.

Açlık sınırının iki emekli aylığına ve yoksulluk sınırının altı emekli aylığına denk geldiğine dikkati çeken, Türkiye Emekliler Derneği (TÜED) Uludağ Şubesi Başkanı Kenan Pars, maliyetlerin katbekat arttığı kış mevsimine dikkati çekerek ‘acil müdahale’ çağrısı yaptı.

“Geçim derdiyle boğuşan emeklinin alışverişten eve döndüğünde psikolojik olarak hırpalandığını da dile getiren Pars, “TÜRK-İŞ’ in açıkladığı son rakamlar, çok acı bir tabloyu işaret ediyor. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı, 29 bin 827 TL; yoksulluk sınırı, 97 bin158 TL’ye yükseldi.” Şekilde açıklamalarda ulunmuştur.

Emekli, pazarların son saatlerini, hatta dağılmasını bekler hale gelmiştir. Çoktandır marketleri terk etmek zorunda kalan emekliler, semt pazarlarına giderken de ellerindeki listenin bir kısmının üzerini çizmeye başlamıştır.

Gün geçtikçe alım güçlerini kaybeden emekliler, eşini, çocuklarını, arkadaşlarını ve dostlarını bir çay içmeye, hele hele bir lokantaya götüremez hale gelmiştir. Bu çaresizlik, aynı zamanda emekliyi asosyal ve edilgen etmekte,  toplumdan soyutlanmasına, içine kapanmasına ve hayata küsmesine de yol açmaktadır.

Alın teriyle, sadakatle ömrünü devletine harcayan bürokrat dediğimiz kişiler bile emekliliklerinde, büyük itibar kaybına uğramışlardır. Tatil yapmaları tamamen hayal olmuştur.

Büyük bir kısmı geçinemediği için, konumlarına uygun olmayan, onur kırıcı işlerde çalışmak zorunda kalmakta, hak etmedikleri kötü muamelelere tabi tutulmaktadırlar. Halk ekmeği kuyruklarında iki büklüm bekleyen tamamen emeklilerdir.

İktidara geldiğinde büyük başarılara imza atan hükümet, nedense emeklileri görmezlikten gelmektedir. Emeklinin artık seçimleri bekleyecek takati kalmamıştır. Konu vicdani ve insani bir sorumluluktur.

Ak Parti, iktidara geldiği günden itibaren, hastaya, dula, yetime, fakire, köylüye takdir edilecek seviyede iyileştirmeler ve yardımlar yapmıştır. Özellikle harp sanayinde ve diğer sanayi kollarında, tedavide, ulaşımda hayret edilecek iyileştirmeler yapılmıştır. Dini mağduriyetler telafi edilmiş, Ayasofya gibi çok önemli bir sorun maharetle ve takdirin de ötesinde büyük bir başarı ile çözülmüştür.

Yani, hükümet, “sadece emekli memurlar hariç” herkesin ve her kesimin elinden tutmuştur. Hatta başka hükümetlerin sorun haline getirerek çözemediği EYT’ yi çözmüş, bir çok kesime “hiç gereği olmadığı halde” bedavadan 3600 ek gösterge dağıtarak, bütçeye büyük bir yük getirmiştir. Buna benzer başka lüks harcamaları da örnek verebiliriz.

Böylesine devasa sorunları çözen bir hükümetin, “her nedense emeklileri hep pas geçmesi”, onları dilenen, avuç açan duruma getirmesi anlaşılır gibi değildir.

Adaletin, insan haklarının ve İslamiyet’in örnek argümanlarının temsilcisi olduğunu her fırsatta anlatan bir hükümetin, emekli memurlara gördüğü bu haksızlık, İslam Dini’nin hak ve adalet anlayışına da asla uymamaktadır. Akla, vicdana ve toplum katmanları arasındaki eşitlik ilkesine de aykırıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, üst düzey kamu görevlilerine yönelik maaş düzenlemesini içeren teklifi kabul edilmişti. Düzenleme, 30 bin kişiyi kapsıyordu. Teklife göre söz konusu kadrolarda görev yapan personele 30 bin TL’ye kadar seyyanen zam yapılması öngörülüyordu.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 30 bin TL’ye kadar seyyanen zam öngören teklifin, ücret adaleti ve çalışma barışını bozacağı gerekçesiyle geri çekilmesi talimatını vermiştir.

Bu yanlış ve haksız uygulamanın geri çekilmesi sevindiricidir ve  olumludur. Fakat böyle bir düzenlemenin yapılması fikri, vahim ve çok acıdır. Geçinemeyen emeklilerin feryatlarının her yerde çığ gibi büyüdüğü bir zamanda, böyle bir planlamanın yapılması, karar vericilerin ülke gerçeklerinden ne kadar kopuk ve bencil olduğunun da bir ifadesidir.

Bu planlama, kamuoyunda şu duyguyu uyandırmıştır: “Emekliyi anlayan yok. Derdini bilen yok. Umursayan, yüreği sızlayan yok.” Bu üst düzey kamu görevlilerine yönelik maaş düzenlemesini yapanlar, hükümetin ayaklarına kurşun sıkmaktadır adeta.

Sayın Cumhurbaşkanının, hükümetin yaptığı başarıları ve hizmetlerini saymasının şu sıralar hiçbir anlamı yoktur. Ülkenin emeklileri aç, susuz ve perişandır. Böylesi insanların “gerçekten de başarılı bu adımları dikkate alabilmesi ve alkışlaması için” karnının tok, sorunlarının yok olması gerekmektedir.

Şunu da ifade edeyim. Eğer hükümet, emekliye yapacağı iyileştirme zammını, şimdi yapmayıp da, seçim arifesine ertelerse, hem vebale girecek hem de büyük bir güven ve prestij kaybına uğrayacaktır.

Çünkü emeklinin seçimlere kadar bekleyecek tahammülü kalmadığı gibi, seçim arifesinde yapılacak zammı da “rüşvet” olarak algılayıp, Ak Partiye asla oy vermeyecektir.

Diğer yandan, Ak Parti, “seçimi kazanmayı garantiledim” duygusuyla hareket ederek, bu vahim sorunu çözmeyip de ötelerse, bu davranışıyla da büyük bir haksızlığın kurbanı ve vebali olacaktır.

 Emeklinin gururu, onuru günden güne rencide olmaktadır. Saygınlığı tükenen emekli, acınır duruma gelmiştir. Artık boş vaatlerle, ya da somut iyileştirme getirmeyen oyalama duyurularla, emekliler daha fazla hayal kırıklığına uğratılmamalıdır. Ne yapılacaksa, bir an önce bu iyileştirmeler hayata geçirilmelidir.

Emeklinin; zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilecek, kendisini iyi hissetmesini sağlayan, değerli olduğu duygusunu artıran bir maaş alması elzemdir. Bu imkân, ona aynı zamanda yaşama sevinci de olacaktır.

Sevgiyle kalın…

Düşün Damlaları  (19)

     Bir askerin takımda, bölükte, taburda birer bağı, birer görevi olduğu gibi, herkesin sosyal hayatta zincirleme bağları ve vazifeleri vardır. Karma şekilde belirsiz olsa idi. Tanışma ve yardımlaşma olmazdı.

     Unsuriyetin / milliyetçiliğin uyanması, ya müspet / olumludur ki, aynı millet mensuplarının birbirlerine karşı duydukları merhamet, sevgi ve saygıya dayanır. Birbirleriyle tanışmaya ve yardımlaşmaya sebep olur.

     Veya milliyetçiliğin uyanması menfi / olumsuz milliyetçilik / ırkçılık şeklinde kendini gösterir ki, ırkçılık ve ırkla ilgili hırs olarak kendini gösterir. Ferdi, kendinden başkalarına karşı, antipati ve zıt duygu ve hisler içinde bırakır! İşte bu bakış tarzını İslâmiyet reddediyor.

x

     Rızık, Kudret / İlahî güç ve kuvvet nazarında hayat kadar önemlidir. Çünkü Kudret / İlahî güç çıkarıyor. Allah’ın takdir ve tayini olan Kader giydiriyor. İnayet / İlahî yardım insanı besliyor.

     Başı sonu olmayan sonsuz İlahî Kudret ve Kuvvet, yani Ezelî Kudret, dehşetli bir faaliyetle; kesif âlemi / yoğun madde âlemini / dünyayı; lâtif âleme / ince, şeffaf, kesif olmayan âleme kalbediyor / çeviriyor. Bir hâlden başka bir hâle döndürüyor, değiştiriyor. Kâinatın zerre ve atomlarına; hayattan hisseleri olması için, basit bir sebeple, bir bahaneyle, son derece önemli olan hayatı veriyor. Aynı ehemmiyet ve önemle, doğru orantılı olarak rızıklarını da hazırlıyor.

     Hayat; kayıtlı neticeye bağlanmış bir değerdir. Görünür durumdadır. Rızık ise henüz elde edilmemiş olup, muallakta yani askıdadır. Yavaş yavaş ortaya çıkarılmış veya çıkarılmak üzere etrafa yayılmış vaziyettedir. Bu ise çok düşündürücü bir husustur.

     Bir bakış tarzı olarak, şu da akla gelmektedir ki, “Açlıktan ölmek yoktur!”

     Çünkü bedende iç yağı ve etler arasında bulunan yağlar ve diğer surette biriktirilip saklanan gıdalar bitmeden evvel gerçekleşen ölümler gösteriyor ki, ölümler gıdasızlık ve rızıksızlıktan değil. Alışkanlık hâline gelen âdetin terkinden ileri gelen, dert ve hastalıklardan ötürüdür.

     Yoksa vücud, belki bir ay; hiç yemeden hayatta kalınmasını sağlayacak kadar, yedek gıdaya sahip bulunmaktadır.

     Demek, rızıksızlık değil, yeme âdetini terk etmekten meydana gelen maraz / hastalık; öldürüyor!

x  

     Küremiz, hayvana benziyor. Hayatın belirti ve işaretlerini gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir çeşit hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop dünya kadar büyüse, ona benzemeyecek mi? Hayatı varsa, ruhu da vardır.

     Âlem en büyük insan gibidir. İçerdiği kâinatta mükemmel bir düzen vardır. Son derece hassasiyet / ihtimam ve dikkatlilik isteyen hayat izleri taşımaktadır. Vücud / bedendeki uzuv ve organlar, cüz, parça ve kısımlar ve atomların açığa vurdukları dayanışma, birbirini çekme ve yardımlaşmalar; çok muntazam / tertipli, düzenli ve çok mükemmeldir.

     Acaba âlem, insan kadar küçülse; yıdızları, zerre ve atomları, cevher ve özleri fert hükmüne geçse, o da şuur sahibi bir hayvan / canlı olmayacak mıdır?

     Unutulmasın ki, kesretin / çokluğun başlangıcı vahdet / teklik. Nihayeti / sonu da vahdet / birlik ve tekliktir. Bu bir yaratılış kuralıdır.

     Çünkü, bir şeyden her şey. Her şeyden bir şey yapılıyor ve yaratılıyor.

x

     Ezelî Kudret sahibi Allah’ın tecelli eden feyzi vardır. Kâinat; O’nun yoktan var ettiği eşsiz, benzersiz bir eserdir. Kâinattaki, bütün zerre ve atomları, birer çekici güç sahibi kılmış.

     Ondan da, kâinatın içindekilerin birbirleriyle olan münasebetlerini sağlayan birliği, bağımsız oluşlarını gerektiren, genel çekim kanununu inşa ve icat etmiştir.

     Nitekim, zerrelerde, çekim güçlerinin meydana getirdiği, umumî / genel bir cazibe / çekicilik kanunu vardır.

Türk Kadını ve Atatürk

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:
*
‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?
Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlɑrın üstüne çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım’’ diyecekti

Ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.
3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Çünkü kadın kurtuluş savaşlarında yararlılık gösteren Nene Hatunlardı; onurlanmalıydı;
Laik Cumhuriyetin getirdiği kazanımlarla Türk kadını günümüzde Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve askerdir

*

Biliyorum ki bir toplumda kadın yüceltilirse o toplum güçlenir; Biliyorum ki güçlü aydın Türk ailesinin omurgasını o aydın güçlü kadın ana oluşturur.
*
Biliyorum ki bir toplumun kalkınmasında çağdaşlığa giden yolunda çağdaş formül; ‘’ Ben babamdan/ anamdan ileriyim ancak çocuğumdan geriyim’’ilkesi zinde kalıyor ise o toplum çağdaşlaşır medenileşir.
*
Bu formülün çalışmasında da etken olan ana olduğunu bilelim. O halde güçlü toplumlarda en rantabl/ verimli yatırımlardan başlıcası ailenin omurgasını oluşturan kadını maneviyatıyla gelenekleriyle töreleriyle çağdaş ilmiyle donatmak olacaktır.
*
İslamiyet’in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahlûk diye kabul ediliyor; hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu. Eski Türk Toplumunda kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazak atasözü ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”….
*
Münevver ERİLMEZ hanımefendinin yazdığı ”Kadın Ana” adlı şiiri İslam öncesi ve sonrası Türk Milletinin kadınına verdiği değeri ve önemi ne de güzel dile getirmiş yaşayarak ve yaşatarak:
*
Kadın Ana
Daktilo başında,
Satır satır dertlerinizi yazan kadın
Sabah ezanıyla tütün çapalayan,
Yorulan kollarıyla, çocuklarını sallayıp,
Ninnilerle uyutan kadın.
Orduya asker yetiştiren ana kadın,
Sen ki Nene Hatunların torunusun,
Yüksünmezsin bile onca yaptığın işlerden,
Yalanlardan, riyalardan arınmış Kadın ERENLER,
Denizde gemilere yol gösteren, VASFİYE Nineler,
Hiç mi yorulmazsınız?
Sabaha kadar neşter tutan pamuk eller,
Podyumlarda boy gösteren güzeller,
Başarılı erkeklerimizin arkasındaki,
İsimsiz kahramanlar.
Mecliste bakan olsa da,
Evinin kadınıdır, mutfakta aşçı,
Çocukların anasıdır, kadın.
Gönül yoldaşıdır kadın,
Hayat arkadaşıdır
Yine de çocuklarının anasıdır.
Ana kadın, güzel kadın,
Hepinizi gururla selamlar.
Sevgili analarım, bacılarım benim,
Gününüz Mübarek,
Gönlünüz şen olsun.
*
Ve Edep Abidesi Türk Anası Yüksek Ahlakın şuuruyla beslensin, İlahi ahkâmın nuruyla aydınlansın.
Bütün Analar ve Bacılar hep esen kalsın, onurla kalsın, iffetle kalsın.

Düşün  Damlaları  (18)

     Zayıf ve güçsüz birinin, kuvvetli ve güçlü karşısında izzet-i nefsine sahip çıkması, yerinde bir davranış iken,

     Kuvvetli ve güçlü birinin zayıf ve güçsüz birine karşı izzet-i nefislik taslaması kibirdir.

     Ona karşı büyüklük taslamaktır.

     Nitekim, devleti idare edenlerin makamlarındaki ciddiyetleri vakar; haysiyet ve şereflerini koruma ve onurlu olma hâlleri iken;

     Bu mevkide alçak gönüllülük ve tevazu göstermeleri, onlar için zillet ve aşağılıktır.                                                                                                                                                               

     Bu durumda olan kişilerin; evlerinde hâne halkına karşı gösterecekleri ciddiyet de kibir sayılırken,

     Onlara karşı alçak gönüllü davranmaları ise, tevazudur.

x

     Başlangıçta yapılması gerekenleri yapmayıp; işlerini Allah’a bırakmak, her şeyi O’ndan beklemek tembelliktir.

     Kişinin kendine düşeni yapmak şartıyla, çıkan netîceyi tabii ve yerinde karşılayıp, şikâyette bulunmaması tevekküldür.

     Yani bir işin gerçekleşmesi için, gereken çalışma ve çabayı gösterip, sebeplere başvurduktan sonra; işi Allah’a bırakmak / Allah’a havale etmek, tevekkülün ta kendisidir.

     Çünkü, ancak çalışma sonucu elde edilen kâr’a, fayda’ya ve kısmetine razı olmak kanaattir.

     Zira, çalışma meyil ve isteğini kuvvetlendirir, artırır.

     Fakat elde edilen sonuçla yetinerek, tekrar çalışmaya devam etmemek; gayretsizlik ve himmetsizliktir.

x

     Fert bizzat kendi adına konuşan biri olsa, müsamahası / göz yumması, hoş görmesi, görmezlikten gelmesi, tolerans ve bu şekildeki fedakârlığı amel-i sâlih; yani Allah’ın rızasına uygun hayırlı bir iş ve hareket olurken;

     Başkalarının adına da konuşuyorsa, bu tavrı; hıyanet / hainlik, güven ve itimadı kötüye kullanmak olur. 

x

     Bir şahıs kendi adına tahammül eder, nefsini kırar, sabreder ve şahsına sindirse de, yaptıklarıyla övünemez, böbürlenemez. “Meğer ben neymişim be!” gibisinden lâflar edemez.

     Ancak millet namına övünebilir. Fakat onları kendine mal edemez.

x

     Akıbet / netîce ve sonuç, ikaba / cezaya delildir. Seziş onu gösteriyor.

     Masiyetin / günah, kötülük, âsilik ve itaatsizliklerin çoğunlukla dünyada olan akıbetleri; uzun bir delile ihtiyaç bırakmadan anlaşılır ki, er geç bir ceza ve azaba uğrayacakları muhakkaktır.

     Çünkü herkes, hususî bir tecrübe ve sezgi ile görüyor ki, zâhirde / görünüşte hiçbir münasebet / ilinti olmadığı hâlde, mâsiyet ve günahlar er geç insanı, kötü bir sonuçla karşı kaşıya getiriyor! 

     İşte bu örneklerin çokluğu tesadüf olamaz!

     Eğer tüm bu çeşitli, hususî tecrübeler nazara alınınca, görünür ki, cezalar; işlenen günahların gerekli ve kaçınılmaz bir sonucudur!

     Eğer şu umumî / genel ve çeşitli hususî tecrübeler nazara alınırsa görünür ki, iştirak ve ortak

 noktası yalnız günahların tabiatıdır ki, cezayı gerektiriyor! 

     Demek, ceza günahların varlıklarının bir gereksinmesidir.

     Madem ki, dünyada bütün bu lâzım olan şeyler, sırf masiyetin tabiatı gereği ortaya çıkıyor.

     Elbette bu yerde ortaya çıkmayan, başka yerde ortaya çıkacaktır.

     Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe / deney geçirmemiş ve dememiş olsun ki,

     “Filan adam fenalık etti! Belâsını buldu!” Çünkü dünya, etme bulma dünyasıdır!

     Rüzgâr eken, fırtına biçer!                                                                                                                                  

Onlar Kratus, Biz Demos

Nereye gidiyoruz? Hani adımlar atılacak da nedir bu adımlar? Komisyonda kimin ne dediği gizli. Kimin İmralı’ya gidip kimin gitmediği gizli… Gizliden de beter gidip de gitmedim diye yalan da söyleniyor.

Yok canım, koca koca adamlar hiç yalan söyler mi? Ama buyurun T24’ten aldığım ard arda şu iki paragrafı izah edin:

“Ancak İlke TV’ye konuşan AKP’nin komisyondaki heyet üyesi Hüseyin Yayman, iddialara karşı, ‘Bu bilgi yanlış. Ben adaya gitmedim, kimin gittiğini de bilmiyorum. Bilginin doğruluk payı yoktur. Önümüzdeki günlerde belli olacak’ diye konuştu.”

…..

“T24’ün edindiği bilgiye göre ise İmralı’ya giden komisyon heyetinde Feti Yıldız ve Gülistan Kılıç Koçyiğit’in yanı sıra Hüseyin Yayman da yer aldı.”

Demos ile Kratus bir gün…

Herhâlde yalan söylemiyorlar da başka bir şey söylüyorlar. Acaba ne söylüyorlar? Bir ara Yayman gitti mi gitmedi mi şaşkınlığına Şrödinger’in Kedisi benzetmesi de yapıldı. Hani deneyde kutuda gizli duran kedi yüzde elli ölü bir kediyle yüzde elli diri bir kedinin bileşimidir ya… Yayman Bey de İmralı’ya gitmiş bir vekille gitmemiş bir vekilin lineer kombinezonuydu. Hoş bir benzetme.

İmralı’da fotoğraf ve video çektirmek yasak. Orada ne konuşulduğu ancak sızdırılırsa sızdırılıyor, sızdırılmazsa yok. Kimden gizli değil? Tabiidir ki Öcalan’dan gizli değil. KCK’dan, PKK’dan gizli değil. Kimden gizli? Halktan, yani demostan gizli. Buna demokrasi deniyor. Bize, demokrasi “demos” halk kelimesi ile “kratus” yönetim kelimelerinden yapılmış bir isimdir ve “halk idaresi” demektir diye öğretmişlerdi. Bu giden arkadaşlar da milletvekili. Hani son zamanlarda “millet” antipatikleşmeye başladı, tıpkı “Türk” gibi, hadi gidenlere de halkın vekili diyelim. Demek ki halk asil, onlar vekil. Halk yönetecek, onlar da bu yönetim zincirinin ucunda icra ile yasama ile uğraşacaklar. Yöneten halk.

Bizim demoskratus’umuzda olay galiba tersinden anlaşılıyor. Yunanca kullanırsanız böyle olur işte. Bütün tavırlar, gizlilikler demokrasinin halk idaresi değil, tersinden, halkın idare edilmesi anlamına geldiğine işaret ediyor.

Bir takım büyük adamlar var. Bunlar her ağızlarını açtığında ortaya bomba gibi düşen ve kamuoyunda infilak etkisi yapan sözler söylüyorlar. Sık sık da bu sözler, “… yapmazsam şerefsizim, etmezsem en adiyim!” gibi kuvvetlendiricilerle bitiyor. İşte idare edenler, hükmedenler, karar verenler onlar. Kratus onlar. Biz de ezik demosuz. Demos’un öyle her şeyden haberdar olması, her şeyi bilmesi, her konuda fikir sahibi olması gerekmez. Hatta tehlikelidir. O kadar tehlikelidir ki bir bakmışsınız büyük adamların yaptıklarını beğenmeyiverirler. Hadlerini bilmezler. Onun için olan biteni onlara ancak zamanı geldiğinde söyleriz. Önce değil.

Demokrasi neydi?

Şu demokrasiye yakından bakayım dedim. Sık başvurduğum bir etimoloji sitesi var, etymonline.com. Siz de kullanın. İngilizce olmasına İngilizce de şu Yapay Zekâ çağında artık sitelerin hangi dilde olduğunun önemi kalmadı. Bakın ne diyor Etymonline: “Demos, ‘âdi halk’ (isterseniz reaya, karabudun)… + kratos “hüküm, güç”… Sonra da “cracy” ekine bakın demiş. İngilizceden Fransızcaya, oradan ortaçağ Latincesine, oradan Yunancaya gidiyor. Yunancada kalalım. “Kratia”, güç, iktidar, hüküm, üstünde hâkimiyet, otorite” diye devam edip gidiyor.

Şimdi bizdeki manzaraya bakarsanız siz halk, kendinizi böyle iktidar, güç hâkimiyet, otorite falan sahibi hissediyor musunuz? Hayır. Siz olsa olsa demossunuz, onlar da kratus. Onun için oturun oturduğunuz yerde. Zamanı gelince ne olup bittiğini, size bilmeniz gerektiği kadar anlatırlar. Belki de anlatmazlar.  Allah Allah, keyfi misiniz?

Zamanı gelince söylerler

Dağıttım. Başka tarafa doğru toplayayım. Besbelli ki şu gidenlerde, gidip de gitmedim diyenlerde, başkalarının da konuşmamasını isteyenlerde bir mahcubiyet var. Mahcubiyet doğru kelime mi? Onlar da siz de ben de biliyorsunuz ki doğru ifade “suçluluk duygusu”. Suçun boyu posu ne kadar büyük? Mesela hapislik suç mu? Daha büyük. Sayın Bahçeli şu ifadeyi kullandı, “Gerekirse dar ağacına giderim!” Demek ki söylenmeyenler bu çapta.

Sonra DEM’li vekil, bir zamanların yasaklı, şimdi açık haber ajansı ve sitesine, Mezopotamya Haber Ajansı’na toplantıyı anlattı. İmralı’ya gitmeyen Yayman’la giden Feti Yıldız Öcalan’a bol bol Suriye’deki SDG ne olacak diye sormuş. Bana ilgi çekici gelen, “Peki süreç sonuca varmazsa ne olur?” sorusuna “Kurucu Önder”in cevabı: “O zaman darbe mekaniği devreye girer.” Bir de ilavesi var, “İsrail İran’la Arap dünyası arasında bir Kürt gücüne dayanmak ister.” Bu iyi mi kötü mü anlamadım. Ama insaflı olun. Bu kadar yoğun sis içinde anlamamı beklemezsiniz değil mi?

Güç sahipleri, iktidar, yani kratus sahipleri zamanı gelince bize açıklarlar; biz de o zaman anlarız. Haddinizi bilin. Susun. Oturun!

Daha Nelere Şahit Olacağız?

            Tarihte bugüne kadar 22 Türk devleti kurulmuş olsa da en çok bilinen ve tanınan 16 Türk Devletimiz vardır. Türk ordusu, MÖ 209 yılında, Hun İmparatorluğunun Baş Komutanı Mete Han tarafından kuruldu. Yani dünya tarihinin en eski ordusudur.

            16 Türk Devletinin hemen hemen hepsinin yıkılış ve yeniden kuruluş sebebi Ordularının siyasallaşmasının neticesinde olmuştur.

            Türk Ordusu, Türk Milletinin bir parçasıdır. “Ordu – Millet el ele” sözü buradan gelmiştir. Ama zamanla siyasi iradenin zayıflaması ve kötü yönetimi, sonuç olarak orduya yansımış ve Türk Devletleri çöküşe uğramıştır.

            Son Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı sebebi; kuzeyden Rusya, batıdan batılı işgal kuvvetlerinin saldırıları ve Bulgarları, Yunanlıları isyana teşvik neticesi Selanik, Manastır, Üsküp ve Balkan topraklarının hemen hepsi tek kurşun atılmadan düşmana terk edilmiştir.

            Düşmanların devletimizi işgal etmelerinin sonucunda 30 Ekim Mondros Mütarekesi, 10 Ağustos 1920 Sevr anlaşması imzalandı.

            Sevr Anlaşması gereğince Madde 168: Askeri liseler, Harp Akademileri ve Harp Okulları kapatılıyordu.

            Hani son günlerde sürekli “Devlet Aklı, Devlet Aklı” deniliyor ya; işte bu Mondros mütarekesi ve Sevr anlaşmaları da, Osmanlı Devleti için bizzat devlet aklının ta kendisiydi!

            Kurtuluş Savaşının kazanılması ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra Türk Ordusu tarihteki şerefli yerini tekrar kazandı.

            Ta ki, 4 Temmuz 2003 Tarihinde Irak’ın Süleymaniye kentinde ABD askerleri ve peşmergeler tarafından 11 Türk Askerinin başına Çuval geçirilme hadisesine kadar. ABD bu hareketiyle güya 1 Mart teskeresinin TBMM’de reddedilmesinin intikamını alıyordu hem de 4 Temmuz ABD Bağımsızlık Günü’nde.

            Türk Ordusuna 2008 yılında ABD ve FETÖ tarafından Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla tekrar bir tuzak kuruluyordu. Çünkü Büyük Ortadoğu Projesinin önündeki en büyük engel Türk Ordusuydu.

            26 Kasım 2025 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı Bütçe görüşmelerinde DEM parti milletvekili Sümeyye Boz, Milli Savunma Bakanının gözlerinin içine baka baka Türk ordusuna: “Kanla beslenen, işgalci, tecavüzcü” gibi hakaretlerle saldırırken kendisi de eski bir asker, üstelik Genel Kurmay Başkanlığından emekli bakandan tek kelime söz çıkmıyordu.

İktidar milletvekilleri ve Sözde Atatürk’cülüğü kimseye bırakmayan CHP’li vekillerden de bir kişi olsun bu hakaret dolu sözleri söyleyen kişiye tek lâf eden olmadı.

             Türk Ordusuna hakaretlerle dolu konuşmaya tek karşı çıkan milletvekili ise; babası 1944 Türkçülük-Milliyetçilik olaylarında yargılanan, 27 Mayıs 1960 ihtilalinde sürgüne gönderilen, 12 Eylül 1980 askeri darbesi neticesinde sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanarak yıllarca hapislerde yatan Alparslan Türkeş’in kızı İYİ Parti milletvekili Sayın Ayyüce Türkeş Taş oldu.

            Türk askerinin başına bütün bunların geldiği yetmiyormuş gibi, Barzani’nin Türkiye ziyareti esnasında ellerinde ABD yapımı uzun namlulu ağır silahlarla donatılmış zombilerle(peşmerge) gelmesi bardağı taşıran son damla oldu. Bordo bereli Türk askerinin önünde elleri tetikte adeta onları küçümseyici gözlerle takip etmeleri, kimsenin gözünden kaçmadı. İşte bütün bu rezaletler, Türk devleti ve ordusuna kahrolası “Devlet Aklı” denilen saçmalıklarla reva görülüyordu.

İhanetin zamanaşımı yoktur. Diliyorum ki bütün bunların hesabı bir gün elbet sorulacaktır.