23.8 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 63

Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan Kurban Bayramı Mesajı

Aziz Türk Milleti, Değerli Gönül Dostlarımız,

Bayramlar, gönüllerin birbirine dokunduğu, sevginin ve kardeşliğin en güzel şekilde yaşandığı mübarek zamanlardır. Kurban Bayramı ise fedakârlığın, paylaşmanın ve insanlığın en saf haliyle tezahür ettiği kıymetli bir fırsattır.

Bu mübarek günlerde, geçmişin hatıralarına saygı duyarak, geleceği umutla inşa etmek için bir araya geliyoruz. Büyüklerimizin ellerini öpüp dualarını almanın, küçüklerimizi sevindirmenin ve muhtaçların yüzünü güldürmenin değerini bilmemiz gerekir. Çünkü bayram, sadece güzel sofralar kurmak değil, kalpleri birbirine yakınlaştırmak, sevgiyi çoğaltmak, birlik ve beraberliği pekiştirmektir.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak, bu kutlu bayramın ülkemize, milletimize ve tüm insanlığa huzur, bereket ve sağlık getirmesini temenni ediyoruz.

Kurban Bayramı’nız mübarek, sevdiklerinizle birlikte geçireceğiniz her an bereketli olsun!

Kocaeli Aydınlar Ocağı

İnsanın Fiil ve İradesi

    İnsan, hayır veya şer olarak işlediği amellerini kendi iradesi ile yapar. İyilikleri insanlar için kolaylaştıran, insanı böyle temiz bir fıtratla yaratan ve hayırlarla emreden Allah’tır. Ancak Yüce Allah kötülükleri, mâhiyetleri itibariyle çirkin ve insan fıtratına zıt olarak yarattığı ve bir imtihana medâr / sebep olmak üzere onlardan sakınmasını emrettiği hâlde, haram kılınmış bu şeyleri isteyen, insanın kendi iradesidir. Bu yüzden pek çok âyetlerde insanın fiillerinden sorumlu olduğu ve amellerinin / yaptıklarının karşılığında ceza veya mükâfât göreceği zikredilmiştir.

    İnsanın fiilleri iradesi dışında gerçekleşirse, mükâfât ve cezanın, hatta imtihanın bir mânâsı kalmaz. Bu ise, zerrelerden yıldızlara kadar herşeyde gâyet ince gaye ve amaçlar gözeten Yüce Allah’ın hikmetine zıttır. Evet, insan bir ağaç gibi bütün bütün mecburiyet altında değildir. Amellerinden mes’ûl tutulmasını gerektirecek bir iradeye sahiptir. Herkes bunu vicdanen bilir ve hayatı boyunca defalarca tecrübe eder. Hiç kimse bir eşyayı satın alırken “Kaderim buymuş!” diyerek satıcının verdiği çürük malı almaz.

    Bununla beraber insan, kendi fiillerinin yaratıcısı da değildir. Çünkü yaratma Allah’a mahsustur. Ancak insan başlangıçta bir şeyi istemedikçe, Yüce Allah o şeyi insana zorla yaptırmaz. Yani Cenab-ı Hakk’ın iradesi, kulun iradesine bakar. İnsan neyi isterse, Allah onu yaratır. Hidayete veya dalâlete doğru yürümek insanın elindedir. Fakat sabit birer sıfat olan hidayet ve dalâleti yaratan Yüce Allah’tır. İslâm âlimlerinin büyüklerinden Sadeddin Taftazânî’nin dediği gibi: “İman, kulun kendi iradesini kullanmasından sonra, Allah’ın o kulun kalbine yerleştirdiği bir nûrdur. Cüz’-i ihtiyarî denilen isteme kabiliyetini veren Allah’dır. İsteyen insandır. Fakat hayır veya şer, iyi veya kötü, istenileni yaratan yine Yüce Allah’dır. İnsan kendi isteği ile fiilin yaratılmasına sebep olduğu için mes’ûliyet ve sorumluluk da kendisine aittir.”

Mâdem  Ecel  Gizlidir…

    Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde, öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında çaresiz insan; o ebedî yokluk, o dipsiz ve  nihayetsiz / sonsuz; üstelik yalnız başına içinde kalacağı hapisten kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir beka ve daimîlik âlemine, ebedî bir saâdete ve nur âlemine açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hadisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.

Büyük  Bir  Zulüm

    Küfür, mevcudâtın / varlıkların kıymet ve değerini düşürüyor! Mânâsızlıkla itham edip suçluyor! Tüm kâinat ve evrene karşı hakaret etmiş oluyor! Allah’ın güzel isimlerine ayna olan varlıkların, onları aksettirme ve yansıtmalarını inkâr ediyor! Mevcûdatın, Allah’ın birliğine şahit oluşlarını reddedip yalanlıyor! İşte bunlar gibi, daha nice kabullenmeyişler; insanın istidat ve kabiliyetlerini bozuyor! Böylece insanın, iyilik ve hayrı kabule liyakat ve ehliyeti kalmıyor! İşte bu öyle büyük bir zulümdür ki, bütün yaratılmışların ve Allah’ın tüm güzel isimlerinin hukukuna haksız bir tecavüz ve saldırı sayılıyor!                                        

    Nitekim, bu hukukun muhafaza ve korunması için, kâfir olan kimsenin; hayra kabiliyetsizliği yüzünden, artık onun bu durumu; affedilmemesinin gerekçesi oluyor.

Yaratılış  Vazîfesi

     İnsanın yaratılış vazifesi / görevi, öğrenerek mükemmelleşmektir. Dua ile ubûdiyet ve kulluktur. Yani: “Kimin merhametiyle böyle hikmetle idare olunuyorum? Kimin lûtfuyla böyle şefkatlice terbiye olunuyorum? Nasıl bir lütufla böyle nazlı bir şekilde besleniyorum ve idare ediliyorum?” Bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetiştiği ihtiyaçlarına dair, ihtiyaçları gideren Allah’a acz ve fakr lisanıyla yalvarmaktır. İstemek ve dua etmektir. Yani aczin fakrın kanatlarıyla, kulluğun en yüce mertebelerine uçmaktır.

     Demek insan bu âleme, ilim ve dua vâsıtasıyla tekemmül etmek / kemâle ermek için gelmiştir.

Bayramı İdrak Ederken

Can bula cananını, bayram o bayram ola,

Kul bula sultanını bayram o bayram ola.

“Bаyrаmlаr, milli ve dini duyguların, örf ve adetlerin derinden hissedildiği, bir toplumda millet olabilme şuurunun yeşerdiği, kuvvetlendiği günlerdir.”

Teknolojinin akla durgunluk veren yenilikleri, insanlığı şaşırtmaya devam ederken, aynı zamanda büyük kolaylıklar da sunmaktadır.

Yapay zekâ, cep telefonu, internet, televizyon, yazılı basın araçları, uzaydaki gelişmeler, yiyecek ve içeceklerde, üretimdeki bulgular vb. hayatımıza anlamlı ve pozitif değişiklikler getirmiştir.

Ancak, sessiz ve derinden, bir o kadar da vahim götürüleri olmuştur: Silah üretiminde artış, çevre kirliliği, gürültü, radyasyon, gıdalardaki hormonsal ve ilaç tehlikeleri, atıklar, katkılar, vb. gibi.

Özellikle TV, cep telefonu ve internet bağımlılığı, insanları yalnızlığa itmiş, aile içi başta olmak üzere, çevreyle olan iletişimi de büyük ölçüde azaltmıştır. Bunlar, insani değerleri, dostlukları, aile içi iletişimi bir yandan da, zamanımızı gizli veya açık şekilde çalmaya başlamıştır.

 Neticede dünya hızla kalabalıklaştıkça kendisini ve insanlığı büyük tehlikelere, yalnızlığa ve bencilliğe de itmektedir.

Teknolojinin bu yönü, “insani değerler” dediğimiz ortak paydaları yok ederek; “aile bağlarının, samimiyetin, dayanışmanın, paylaşmanın, ahde vefanın, sevginin” azalmasına da sebep olmaktadır.

 “Bencillik, hoşgörüsüzlük, aç gözlülük ve sevgisizlik yüreklerde yeşermeye başlamıştır. Kin, öfke, düşmanlık ve nefret gibi çok tehlikeli duygular artmıştır. Bu günkü savaşların, akan kanın, bir hiç yerine öldürülen çocuk ve kadınların, aç bırakılan insanların, mağdur ve yetim bırakılan çocukların çektiği ıstırabın sebebi budur.

Teknolojik gelişmeler insanı; refaha, huzura, saadete götürmesi gerekirken, sömürme, zengin ve hâkim olma, yönetme uğruna, her türlü çirkinlikler, ahlaksızlıklar ve merhametsizlikler için kullanılmıştır.

Şu anda bile, zulüm, katliam, kan, barut kokusu, açlık, sefalet, acı ve gözyaşı durmamaktadır. Yaşam biçimimiz yozlaşarak, gelenekler, görenekler, ahlaki değerler vb. hızla ve üzücü şekilde yıpranmaktadır.

Bayramlar da bu gelişim ve hızlı değişimden payını almaktadır elbette. Bayram günlerinde aile büyüklerinin ağzından hüzünle dökülen “nerede o eski bayramlar” sözü gençlerce  anlam ifade etmese de, gerçekten de eski bayramların tadı bir başkaydı.

Eski günlerde yaşanan bayramlar, günümüz bayramlarından çok daha coşkulu ve huzurla yaşanırdı. Kutlama öncesinde büyük alışverişler yapılır, herkesi tatlı bir telaş kaplardı. Aileler, çoluk çocuk çarşılara akın eder, önce çocuklara, sonra da yetişkinlere baştan ayağa, yepyeni, pırıl pırıl bayramlıklar alınırdı. Evin her bir bireyine bayramlık kıyafetler diktirilir, terzilerin önünde uzun kuyruklar oluşurdu.

Durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarına da bayramlıklar diktirilirdi. Kilolarla şeker, çikolata, kolonya, tatlı malzemeleri, misafirlere ikramlıklar alınırdı. Evler ve bahçeler misafirlere hazırlanır, dip köşe titizlikle bir güzel temizlenirdi. 

 İnce düşünceli insanlar, çocukları utandırmamak için harçlık ve şekerleri bembeyaz bir mendil içinde verirdi. Evlerde hamurlar yoğurulur, yufkalar açılır ve baklavalar, börekler yapılır, sarmalar sarılırdı. Misafirler önemsenir, ikramda kusur etmemek, misafiri iyi karşılamak için herkes en iyi hazırlığı yapmaya çalışırdı.

Bayram panayırları, halkın sevincini doyasıya yaşadığı ve eğlenebildiği yerlerdi. Özellikle çocukların çok sevdiği bu yerlerde, çocuklar için lunapark oyunları bulunurdu. Baloncular, simitçiler, çerezciler gibi seyyar satıcıların da olduğu panayırlarda eğlence geç saatlere kadar sürerdi.

Tüm akraba ve eş dost birbirleriyle bayramlaşmaya giderdi. Gidilecek kişiyi öncesinden arayıp haber vermeye gerek duyulmaz, çat kapı gidilebilirdi. Yaşça büyük kişiler mutlaka ziyaret edilir, hal hatır sorulur, gündelik konularda bayram sohbetleri edilirdi. Her gelen iyi karşılanır, küsler bu günlerde barışırdı.

Bir öncesi gün bütün kombinler hazırlanır. Giyilecek elbiseler, bluzlar, gömlekler çoraplar yatağa dizilirdi. O gece çocuklar için zaman bir türlü geçmek bilmezdi.

Heyecanla giyilmeyi bekleyen bayramlık giysiler, bayram sabahları kalabalık aile kahvaltıları, sonrasında bayramlaşma merasimi, büyüklerin ellerini öpmek,  mendil arasındaki harçlıklar, şekerlemeler, mutluluk, telaş, heyecan ve neşe demekti.

Evlerde yöresine göre misafirlere ikram edilmek üzere fazlaca özel bayram yemekleri pişirilirdi. Herkes kendi kültür ve geleneğine göre ikramlarını yapardı. Keşkek, karışık kızartma, zeytinyağlılar, eğer kurban bayramıysa ve kurban kesilmişse büyük tencerelerde kavurma, pilavlar, kömbe ve börekler, yüksük çorbası ve yaprak sarması gibi yemekler bayramlarda pek çok evde bulunurdu.

İçecek olarak ise, eğer yaz aylarıysa limonata, ayran gibi serinleten içecekler bol bol yapılırdı. Ramazan bayramlarından sonra ise reyhan şerbeti yapılır ve Türk kahvesinin yanında soğuk soğuk ikram edilirdi.

Oysa şimdilerde içinde bulundurduğu kendine has; “yaşama sevinci veren, kaynaşmamızı sağlayan, beden ve ruh sağlığımızın sigortası olan ve toplum katmanlarını mutlu eden motifler” hızla kaybolmaya yüz tutmuştur.

 Zaman, ziyaret ve yan yana olma kültürünü  öldürdü. Bireylerin artan iş yükü ve stresli hayat, onları turistik gezi ve tatil yapmaya yönlendirdi. İnsanlar, en yakınları hariç, çok fazla kişiye de değer vermez oldu. Bu da kalabalık ve görünüşte neşeli olan bayram buluşmalarını en aza indirdi.

Hediyeleşmenin, selamlaşmanın, hal hatır sormanın, gönül almanın, yüreklere dokunmanın, yeni elbiseler giyinmenin mutluluğu, el öperek harçlık almanın hazzı, komşularla paylaşmanın toleransı, çocukların kahkahaları, sevinçleri, cıvıl cıvıl yarışları sokaklarda yok artık.

Çocukluğumdaki bayramlarda ev ev gezerdik. On iki yaşını doldurmayanlara çerez dağıtırlardı. En samimi kafadar arkadaşlar ve akraba olanlar bir gurup olurduk.
Topladıklarımızın içinde neler yoktu ki; kuru üzüm, hurma, ceviz, fındık, fıstık, lokum, iğde, kuru dut, keçiboynuzu, akide şekeri vb.

Kapıda güler yüzlü bir teyze karşılar, bizi adam yerine koyar, hal hatırımızı sorar, cana yakın, cicili bicili giyinenlerimizin yanağını okşar ve bolca çerez ikram ederdi. Ne tadına doyulmaz huzur kırıntılarıydı bunlar.

İçimizde; kin, kırgınlık, stres, hüzün asla yoktu. Engin bir hoşgörünün yüreklerimize enjekte ettiği sevgi ışıltıları vardı göz bebeklerimizde.

Topladığımız harçlıklarla bayramlık servetimizi hesaplar, kendimize bahşedilen güven ve sevinçle sokağa fırlardık. Ne bitmez tükenmez lezzet paylaşımlarıydı bilemezsiniz.
Büyükler de ev ev bayramlaşırdı. Tepsi içinde; kâğıtlı şeker, lokum, kolonya ve sigara ikram edilirdi.

Anlattıklarımda olağan üstü durum yok elbette. Fakat hafızamda o kadar değerli izleri var ki bu yaşantıların. Hatırladıkça, duygularımı tozpembe bulutlar sarmakta. Yeniden yaşayabilmek için neler vermezdim ki.

Bunları bize anlamlı kılan; madden sahip olduklarımızın çokluğu değildi elbette. Zira çok da fazla bir şeylerimiz yoktu. Fakat gönül zenginliğimizi sağlayan; içtenlikler, sadelikler yalınlıklar, samimiyet, sevgi ve hoşgörü oldukça çoktu.
Yüreğimizde duruluk ve huzur, ahde vefa, kadir kıymet bilme, şükretme, sevme ve sayma vardı.

Kanaatkârlık, yaşama sevincimiz haddinden fazlaydı.
Bir takımdık adeta, komşularla, arkadaşlarla, akrabalarla. Birimizin derdi, hepimizindi. Hayattan çok şey beklemezdik. Uzak ve elde edilemeyecek hedeflerimiz yoktu. Sade, samimi ve basit yaşardık. O yüzden endişeli değildik belki de.

Evlerimizde çok eşya yoktu. Yaşamımız gibi evlerimiz de sadeydi. Fakat sevgimiz sayesinde, hoş görülü ve huzurluyduk. Kafamız her şeyle meşgul değildi. Esas olan kalp kırmamak, üzmemekti, yardımlaşma ve dayanışmaydı.

Şimdiki bayramlarda maddi her imkân var elbette. Hiç bir şeyin özlemi çekilmemekte. Ancak, en pahalı malzemelerle pişirilen, fakat lezzet vermeyen yemek gibi san ki. Kaybolan bir tat var. Katılan malzemeyle bulunamayacak bir tat. İşte bayramlara lezzet veren de manevi paylaşımlardı.

Engin sevgi, saygı, değer verme, hoşgörü, biz duygusu, yardımlaşma, komşuluk ilişkileri, aile bağları, merhamet, kanaatkarlık, tevekkül, kendisi ve başkaları ile barışık olabilme, empati, pozitif düşünme vb. değerler. Bunlar, bayramlara ruhunu veren, kişiyi, aileyi ve dolayısı ile toplumu mutlu kılan en nadide argümanlardı.

Hiç bir masrafı olmayan, paylaştıkça çoğalan böylesi hasletler, sadece, haset, kıskanç, bencil, öfkeli, nefret duyan kalplerde yeşermez. İnsanı insan yapan değerleri yaşayamazsak, her gün bayram ilan edilse de bir anlamı olmayacaktır.

Bayramlar önce yüreklerde olmalı. Bunu yine de başarabiliriz elbette. Geçmişin özlemleri ile yetineceğimize, gelin gönülleri önce bayram kılalım. O tat yeniden gelecektir eminim.

Eski bayramlar geri gelmeyebilir ama, eski bayramların ruhunu eminim yeniden yaşatabiliriz. Birbirimize saygı ve sevgi ile yaklaşarak daha güzel bir dünya kurabiliriz. Unutmayalım umut her zaman vardır.

Bu güzellikleri yeniden yaşamak ve gelecek nesillere aktarmak için, tatil planlarımızı başka zamana erteleyip, büyüklerimizle bayram keyfini bu bayram doyasıya çıkaralım.

 Gönüller sevinç dolsun, umutlar gerçek olsun, acılar unutulsun, üzerimize mutluluklar yağsın” dileklerimle… Bayramınız kutlu olsun…

Sevgiyle kalın…

T.B.M. Meclisi Başkanlık Seçim Sonuçlarına Yaptığım KRİMİNAL ve BALİSTİK Analizlerim İle Ön Görülerim Hk’ da

08 Ekim 2008 yılında Saadet Partisi saflarında yer alırken bir gazetecinin sorduğu ” AKP’ ye geçeceğiniz söyleniyor, doğru mu ” sorusuna ” AKP’ ye geçeceğime Saadet’ te çaycı olurum ” şeklinde cevap veren Numan Kurtulmuş Yeniden T.B.M.Meclisine başkan seçilmiş. Hayırlı olsun.

Özellikle Ankara kulislerinden ve daha birçok kanallardan tarafıma intikal eden bazı duyum ve istihbari bilgilere göre uzun süreden beri bazı lobilerin ve de yine bazı perde arkası güçlerin çok kurnazca planladıkları Sayın Numan Kurtulmuş’ u R. T. Erdoğan sonrası; yerine hazırladıkları konusundaki uygulamalarının ilk basamakları böylece atlatılmış ve geçilmiş olduğunu çok kuvvetle ön görenlerdenim.

Anılan bu kapsamda; AKP’ ye geçeceğime; Saadet’ te çaycı olurum ” diyen bir siyasi figürün tekrar T. B. M. Meclisi başkanlığına seçilmesi çerçevesinde önümüzdeki siyasi saha kapsamında AKP’ de çok ciddi kırılmaların, hoşnutsuzluğun ve bölünmelerin koşarak geleceğini şimdiden dikkatinize sunuyorum.

Maalesef ve ne hazindir ki ülkemizin genel siyasi sahasındaki bazı hastalıkların kesinlikle ilaçla tedavilerinin mümkün olamayacağının acı örneklerinden sadece bir tanesi bu…

Ya CHP’ deki Ekrem İmamoğlu’nun kontrol ve güdümündeki kiralık Özgür Özel Genel başkanlığına ne söylemeli?

Sonuç olarak; ülkemizdeki siyasi sahada mevcut ve kronik halini almış hastalıkların ilaçla tedavilerinin mümkün olmadığını, olamayacağını ve kesinlikle ameliyata ve organ nakline ihtiyaç duyulduğunun kesinlikle olmazsa olmaz olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz.

Mevcut bu siyasi atmosferde ülkemizin dünya ölçeğinde arzu edilen öncelikli ekonomik ve iktisadi alan olmak üzere; her saha ve alandaki gerçek yerli ve milli üretim ekonomisine hâkim kılınmasının çooooook… ama çoooook zorluklarla karşılaşacağını Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunuyorum.

(Numan Kurtulmuş’ un tekrar T. B. M. Meclisi başkanlığına seçilmesi biz ülke severleri, devlet yanlılarını çok ama çok üzmüştür. Dilerim ve arzu ederim ki Sayın Kurtulmuş ülke yararına çok güzel çalışmalara imza atarak bizleri yanıltır. Anılan bu operasyonun perde arkasını; bazı lobilerin, baronların desteği ile R.T. Erdoğan sonrası yerine getirilmesi çok yüksek ihtimalle Numan Kurtulmuş olarak okuyorum)

ÇARE; çakma değil; gerçek anlamda tarafsız, yansız bir yargının mevcudiyetinde dünya normlarını içeren gerçek HUKUK DEVLETİ’nin ülkemizin her saha ve alanına hâkim kılınması ile yine her saha ve alanda üreten bir TÜRKİYE’nin varlığıdır.

NOT: Bilimsel veriler gerçeğinden hareketle; bir ülkenin Ekonomisini 100 (Yüz) olarak kabul edersek bunun % 45′ nin Siyasi istikrar ile İç’ te ve Dış’ ta piyasalara güveni teşkil eder.

YA ÜLKEMİZDE?

Yanlış Ata Binmek

Cuma namazını kılıp camiden çıkmıştık. Kapı önünde birkaç arkadaşla sohbet ederken elinde broşür olduğu halde dokuz yaşlarında bir çocuk yanımıza geldi. Broşürde can çekişen siyasi partilerden birinin olağan il kongresi dolayasıyla genel başkanlarının şehrimize gelip kongrede konuşma yapacağı bilgisi yer alıyordu. Broşürü almak istemedim, çocuk ısrarla vermek istedi. Broşüre bakarak “Bir sen eksiktin, siyasi partinin başı olup onu yönetmen için önce kardeşlerin arasındaki miras meselesini hakkaniyetle çözmelisin, erkek sıfatıyla gasp etmemelisin.” dedim. Bu sözlerimi duyan az uzağımdaki birileri, baktım, bana taktir anlamında baş parmağı işareti yapıyor. Kendince “bravo” diyor.

Sohbet arkadaşlarımdan onu tanıyanlar varmış. Niye böyle işaret yaptın, diye sordum ona. Doğru söylüyorsun, dedi. “Ülkemizde bir hizmet aracı olması gereken siyaset, rant amacıyla yapılıyor.” dedim. Sözlerimi beğenen beyefendi bu defa, “Baksana memleketi ne hale getirdiler, kendileri milyonları götürdüler, fakir fukarayı düşünen yok.” diye söze girdi. “Sen kendi gözlüğünle baktığın için öyle görüyorsun, bir de karşı taraftan bakarsan memleket güllük gülistanlık.” deyince kendisini desteklemediğim sonucuna vardı, bana hemen “sen iktidarın adamısın” yaftasını yapıştırdı.

Konunun, iktidar tarafında ya da karşısında olmakla ilgili olmadığını, taktığımız siyasi at gözlüklerinin bizi ne kadar ön yargılı yaptığını, ayrıştırdığını, bu tarafgirliğin aklımızı ve beynimizi fazlasıyla iğdiş ettiğini, bundan kurtulmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Ancak pek başarılı olamadım. Kendisi konuşmaya başladı. “Bak, ben bu adamlar yüzünden müteahhitliği bıraktım, falan partinin il yönetimindeyim ve ildeki kurucusuyum.” dedi. Bana göre konu anlaşılmıştı, bu beyefendiyle sohbete devam etmenin bir faydası olmayacaktı.

Sohbeti nezaketle sonlandırıp beyefendinin bulunduğu gruptan arkadaşımla ayrıldık.

Pek hoş olmayan bu olay üzerine emekli eğitimci ve güngörmüş insan, değerli dostumla hem bir süre yürüyüş hem de durum değerlendirmesi yaptık. “Türkiye’de, maalesef, siyaset asli kulvarından uzak; hizmet aracı değil rant aracı, dolayasıyla partiler birer menfaat şebekesine veya ideoloji bataklığına, proje çetesine dönüşmüş durumda.  Camiler bir araya gelme, ayni yürek ve inançta buluşma yeridir; bir ayrışmaya yol açma ihtimali yüksek olduğu için siyasetin hiçbir malzemesi ve söylemi caminin dış kapısından içeriye girememelidir, sokulmamalıdır, bu yola tevessül edenler kınanmalı, dışlanmalıdır. Yıllar önce diyanet işleri başkanı, birtakım dini şebekelerinin baskısı üzerine istifa etmek zorunda kalınca “Başkanlıktaki nöbet süremizi tamamladık.” diyerek kırıp dökmeden, kendine yakışan bilim ve din adamlığı olgunluğuyla, izzet ü ikbal ile görevinden ayrılmıştı. Bu örnek davranışı hiç unutmam, her uygun ortamda anlatırım. Devletteki her türlü makam, bir nöbettir, hizmet sürecidir. Henüz kültür ve ahlak olarak bunu içselleştirmiş değiliz. Başkanlığa seçilen bir daha inmiyor, koltuğa oturan bir daha kalkmıyor. Ya döneceği yeri beğenmiyor ya da kendisine efendi yaptığı nefsi buna izin vermiyor.” dedim.

Değerli dostum Ahmet Bey’in, “Biz, dinamik toplumuz, devleti dolayısıyla politikayı önemsiyoruz, seviyoruz, yönetimin yaptıklarına ilgisiz kalamıyoruz, bu bizim iyi tarafımız. Ancak bunda çok zaman ileriye gidiyoruz, iyi bilmediğimiz konularda ahkam kesiyoruz, yapılan hizmetlerin kıymetini bilmiyor, dedikodusunu yapıyoruz. Bir türlü bastıramadığımız kıskançlık duygusuna bir de at gözlüğü taktığımızda kendi yanlışlarımızı doğru, başkalarının yaptığı güzellikleri kötü veya yanlış diye anlatıyoruz, savunuyoruz. Bu bir ahlak eksikliğidir” değerlendirmesine ben de temsil görevi üstlenenlerle ve onlara bu görevi verenlerle ilgili eklemeler yaptım:

“At, sahibine göre kişner; her toplum layık olduğu şekilde yönetilir, sözleri toplumsal hafızanın cümleye dökülmüş ifadeleridir. Biz, neysek başımızdaki de odur. Dün beraber yürüdüğümüz arkadaşlarımızın bir süre sonra bir nedenle muhalifi oluyoruz. Ya onlarda ya bizde bir kusur var. Onlarda eleştirdiğimiz her şey bizde var, onu görmüyoruz. Bir gün aynı makama gelsek biz da aynı davranışta bulanabileceğimizin eleştirisini yapamıyoruz. Bu bir samimiyetsizliktir. Herkesin, özellikle bir partinin lideri, bir toplumun öncüsü, bir cemaatin kanaat önderi olacak kişilerin, iyi ahlak testinden geçmesi gerekiyor. Kendisiyle, ailesiyle, çevresiyle barışık olmayanlar, liderliğe, öncü ve kanaat önderi olmaya talip olmamalılar. Toplum; ailesini yönetmeyi, miras meselesinde adil olmayı becerememiş insanlara pirim vermemelidir. Küçük şey diye bir şey yoktur, küçük sorunları halledemeyenler, büyük sorunlar altında ezilmeye mahkumdurlar. Öncü durumdaki insanların ezilmesi; ona gönül verenlerin, hayal kırıklığına yol açar, mağduriyeti sonucunu doğurur.”

Konu; memleket, millet olunca, duygu ve düşünceler de samimiyetle yoğrulunca sohbet bereketleniyor, acı veren meseleler lezzet verici kıvama ulaşıyor.

            Her şeyin bir sonu var; sohbete veda etsek de henüz ayaktayız.

            İyi Bayramlar…

Eylemsiz Söylem Neye Yarar?

“Üstüne alınan varsın alınsın! Bizim için memleket önemli…”

Günümüzde Türkiye ve Türk Milleti tarihin görüp göreceği ender bir sınavdan geçiyor!

İç ve dış gelişmelerden bunu anlıyoruz…

Batı’nın “Türksüz Türkiye” projesi hayata geçirilmek üzere gün sayıyor.

Etnikçilik almış başını gitmiş!

Sadece bölücü Kürtler mi? Hayır diğer etnik mikro ırkçılarda kendi hesaplarını bölücü Kürtler üzerinden görmeye çalışıyor.

Ortak hedefleri, milli üniter yapıyı yıkmak ve ülke üzerindeki birleştirici kimlik olan Türklüğü yok etmek. Bunun için Batı ile işbirliği yapıyorlar.

Halbuki bu ülkenin halkı onca yapılan psikolojik saldırıya rağmen halen kendini %85 oranında Türk olarak görüyor. Bunu nereden mi, biliyorum? Geçen gün bir kamuoyu araştırmacısının paralı müşterileri için yaptığı özel sunumu izledim de oradan biliyorum!

Türk Milleti öyle veya böyle açıkça ifade etmese de, tehlikenin farkına varmıştır. Ancak suskundur! Küçük bir bölümü ise yazarak çizerek, arkadaş ortamında konuşarak ya da sosyal medyada bunu ifade etmektedir.

Türk Milleti suskun kaldıkça ve bazılarımız sınırlı çerçevede konuştukça ya da yazdıkça başımıza gelecek olanları önlemek mümkün, olmayacaktır!

Yapılacak iş bir strateji ortaya koymaktır. Bu strateji kapsamında:

Bir, Türk Milleti olabildiğince sesini yükseltmeli ve ülkenin tek sahibi olduğunu ifâde etmelidir.

İki, yazan çizen ve fikir beyan, eden arkadaşlar netice almak için toplumu somut bir hedefe yönlendirmelidir.

Üçüncüsü ise Türk Milleti başına örülen çorabın müsebbiblerinin siyasetçiler olduğunu görmeli ve kendisi, uygun göreceği bir yerde toplanarak siyaseten bir çözüm üretmelidir.

Bunun dışında davrananlar ne yazık ki, ihanetin ortağı durumuna düşeceklerdir.

Kimden ki, “ben (biz) siyaset üstüyüm “ diye bir çözümsüzlük önerisi duyarsınız o da bizi uçurumun kenarına götürenlerin ortağıdır. Buna mazeret ve bahane üretenlerde dahildir. Artık yersiz bahanelere tahammül kalmamıştır.

Bunlarla beraber vatansever ya da milliyetçi görünümlü kriptolar sizi aldatmasın yanıltmasın! Kazım Karabekir Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı sonlarında herkesin giydiğinden bahsettiği “mintan” bugün yine bazı insanların üzerindedir!

Biliniz ki, sorun siyasidir ve çözüm de siyasetten geçmektedir.

Ancak konuşup konuşup bir şey yapmayanlar, hedef göstermeyenler, söylemlerini eyleme dönüştürmeyenler tarih önünde en az hainler kadar sorumlu gösterileceklerdir. Çünkü tarih çok acımasızdır!

Vakit çok daralmıştır! Zaman geçirmeksizin söylemlerimizi eyleme dönüştürme yani siyasallaşma sürecine girmek zorundayız.

İyi düşünün ama hızlı hareket edin!

Unutmayın “korkunun ecele hiçbir faydası yok”… Sakın ola ki, bir şey olmaz demeyin tedbirinizi alın… Tarih bize ders olma niteliğinde yüzlerce olay ile dolu, dönüp onlara bir bakın!

Son sözüm de “Siz, hiç düşünmez misiniz?” olsun.

Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletine KURBAN Bayramı (2025) Mesajım!

Tüm dostlarımın (Asker + Sivil dâhil) beni seven / sevmeyen her kesin, her kesimin… KURBAN BAYRAMLARINI en içten dilek ve temennilerimle kutlarken;

İçte ve dışta ülkemizin yaşamış olduğu fiili durumları, iler ki zaman süreçlerinde yaşanması muhtemel olay ve gelişmelerin çok iyi KRİMİNAL ve BALİSTİK çözüm ile analizlerini yaparak, ülke çıkarlarımız ile ülkeler arası mütekabiliyet esaslarının göz ardı edilmediği,

Küresel güçlerin ve küresel sermayenin güdümünde / kontrolünde değil;

Vatanımızın coğrafi konumu, stratejik, jeopolitik, jeostratejik durumu ile dünyadaki en hassas bölgede bulunması çerçevesinde; başta komşu ülkeler ile ilişkiler olmak üzere; TÜRK Cumhuriyetleri ile ilişkiler, İslam coğrafyası, Orta doğudaki hassasiyetler, İsrail’ in hedef olarak benimsediği Fırat ve Dicle’ yi de kapsayan büyük İsrail devleti projesinin her daim yürürlükte olduğunun bilinciyle çok dikkatli diplomatik temaslara ve uygulamalara karşı donanımlı bir Türkiye.

İktidarı ile muhalefeti ile; siyasi ranta yönelik her mikrofonu ele geçirenlerin bol keseden, içi boş altı çizilmemiş hamaset içerikli (sadece tribün ve seçmene yönelik) nutuklar atmak yerine; devlet ciddiyetinin hâkim olduğu, kendisine yapılan haksız söz, söylem ve eylemelere konuşmadan, karşı ülkeleri uyandırmadan anında misli ile karşılık verecek iradesi sağlam devlet yöneticilerin hakim olduğu bir Türkiye özlemimin gerçekleştiği,

Ülkemizdeki ekonomik verilerin sosyal adalet kavramı içerisinde uygulama alanı bulduğu; Ülke katmanlarına oran itibarıyla hakça paylaşımın sağlandığı, yasama, yürütme ve yargı erklerinin tam bağımsız hareket alanı bulabildiği;

Siyasi iradelerin her kese, her kesime eşit ve adil davranıldığı; Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin bir birlerinin alanlarına tecavüz etmediği gerçek HUKUK DEVLETİ’nin kayıtsız ve şartsız ülke geneline hâkim kılındığı bir TÜRKİYE özlem ve arzumuzun gerçekleştiği.

Rahmetli ATATÜRK’ ün  ” Efendiler bir ülke yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz”  söz, söylem ve açılımını pozitif yaklaşımlarla çok iyi analiz yapabilen, İlimi, bilimi, aklı ve mantığı öncelik kabul eden;

Uluslararası camiada sözü dinlenir, dikkate alınır bir ülke konumuna süratle kavuşmamız dileği ile…

Hak, hukuk ve adaletin tüm kurum ve kuralları ile işlediği / uygulandığı, devlet otoritesinin vatanın her karışında tam sağlandığı / kabul ettirildiği (lafla değil) demokrasinin, sosyal adaletin ve çakma değil; gerçek milliyetçiliğin  (her üç mevhumun ilmi açıklamaları, sayfamda bulunan çalışmalarımda mevcuttur) ilmi manada, bilimsel anlamda insan odaklı olarak uygulandığı, feodal yapıların (ağalık, şıhlık, şehlik düzeni) tek adamlık, despotik, faşist yönetimleri çağrıştıran kapalı rejim benzeri diktatöryal yönetimlerin acilen yok edildiği bir TÜRKİYEM özlemi ile.

Anılan bu bayram nedeniyle; başta ülkemizdeki tüm insanlarımız ile Müslüman TÜRK âleminin ve de Emevi, İngiliz müslümanlarının asla değil;

Yüce Kitabımız KURAN’ ı baz alan gerçek anlamda tüm dünya Müslümanlığının sağlıklı, huzur dolu, savaşlardan uzak, küresel ve emperyal güçlere yem olmadığı daha bir çok bayramları neşe içerisinde karşılamaları, yaşamaları ümidimi muhafaza ederek, sömürünün, vahşi kapitalizmin kökünün kazındığı, bölücü, yıkıcı, kışkırtıcı olmadığı sürece; insan hak ve hürriyetlerinin asla kısıtlanmadığı / ihlal edilmediği bir yeni dünyanın hayata geçirilmesi için her ülke yöneticisinin aklını başına alarak bu fani dünyada insanlığa hizmet etmelerini öncelikle bir insan olarak,

Yüce Türk Milletinin bir ferdi olarak;

Yukarıda açıklamaya çalıştığım tüm bu pozitif özlemlerimin gerçekleşmesi kapsamında.

Ailelerinizle birlikte; önümüzdeki yaşam süreçlerinizde sağlıklı, mutlu ve huzur dolu daha nice KURBAN Bayramlarını kutlamanız, karşılamanız ve yaşamanız dileğimle…

MAKRO MİLLİYETÇİLİK gömleğini üzerinde taşımayan; bölgecilik, hemşericilik, bölücülük, yıkıcılık, kışkırtıcılık yapmayan, vatanına, milletine, T.C. Devletine ihanet etmeyen… her kese, her kesime en içten Selam ve Saygılarımı Sunarım.

Sonuç olarak; daha birçok bayramlara… El – Ele…Gönül – Gönüle…ekonomik, sosyal, siyasal anlamda; tam bağımsız bir büyük TÜRKİYE Özlemi ile.

Aydınlar Ocağı Bir Rüzgârdı, Esti Geçti

Kocaeli Aydınlar Ocağı, İyi Parti’de siyasete başladığım dönemde varlığından haberdar olduğum bir organizasyondu. 2018 seçimlerinde milletvekili aday adaylığı sürecimizde, Tugay Uluçevik’in konuşmacı olarak katıldığı yemekli bir organizasyona Av. Ruhittin Sönmez tarafından davet edilmiştik. Programın kalitesi üst düzeydeydi. O gün birisi bana Aydınlar Ocağı’nın başkanı olacağımı söyleseydi “Hadi canım sen de” der ve güler geçerdim. Ancak kader yolumuza öyle bir su serpti ki aklımıza bile gelmeyen güzellikler başımıza geldi.

Milletvekili aday adaylığı sürecinde o zamanlar Modern Kocaeli adlı internet gazetesinin sahibi olan sevgili Ferhat’la tanıştık. Daha doğrusu o beni buldu. Bir gün telefon etti ve görüşmek istediğini söyledi, yemeğe davet ettim ve bu vesileyle tanışmış olduk. Sonraki süreçte irtibatımız devam etti. Bir gün yine arayıp “Abi benim gazetemde köşe yazısı yazar mısın?” diye sordu. Ben de “yazarım” dedim. Bizim yazarlık macerası böylelikle başlamış oldu.

Bahar Abla’nın seçildiği 2018 Baro seçimleri için Adliye’ye gittiğimde Av. Ruhittin Sönmez ve Av. Naci Kara ile denk geldik. Ruhittin Bey beni göstererek Naci Ağabey’e “Gürkan Bey’in yazılarını mutlaka oku, çok farklı yazıyor” dedi. Sonra bana dönerek “Gel senin yazıları bizim Aydınlar Ocağı’nın sitesinde paylaşalım” teklifinde bulundu. Benim zaten canıma minnet. Yazıları Aydınlar Ocağı’na da göndermeye başladık.

Benim yazıların Aydınlar Ocağı sitesinde yayınlanmasından birkaç ay sonra (2019’un ilk aylarında) tanımadığım bir numaradan arandım. Telefonun diğer ucundaki isim Aydınlar Ocağı Başkanı Süleyman Pekin’di. “Siz çok aykırı yazıyorsunuz. Müsaitseniz sizinle tanışalım” dedi. Buluştuk, tanıştık, sohbet ettik. Süleyman Pekin Ağabey o ilk buluşmada hemen çantasından üye kayıt formunu çıkardı ve Aydınlar Ocağı üyeliğimiz bu şekilde başlamış oldu.

Aydınlar Ocağı serüvenimde Süleyman Pekin Ağabey’in yeri çok başkadır. Yazdığım çok yazıdan sonra tebrik eden, yazı hakkında yorumlarını ileten ve desteğini açıktan ifade eden kişi Süleyman Pekin olmuştur. Bununla da kalmayıp üyeliğimin üzerinden daha bir mevsim bile geçmeden birkaç ay sonra 2019 Mayıs’ındaki Kongre’de beni yönetim kuruluna almış ve görev dağılımında “Başkan Vekili” görevini vermiştir. 2019 güzünde Amasya’da düzenlenen Aydınlar Ocağı Şurası’na benim de katılmamı ve şurada bir sunum yapmamı sağlayan kişi Süleyman Pekin Ağabey’dir.

2023’de kongre zamanı yaklaştığı zaman, Süleyman Pekin Ağabey artık görevi bırakacağını ifade etti. Kendisine devam etmesi konusunda çok ısrar etsek de kabul etmedi. Türkiye’de herhangi bir kurumun başında yer alan insanların koltuklarını kaybetmemek için türlü türlü yollara başvurdukları hepinizin malumudur. Böyle bir ülkede Süleyman Pekin ağabeyin koltuğu adeta tekmelercesine bırakması hem takdir edilmesi gereken hem de diğer bütün organizasyonlar tarafından örnek alınması gereken bir davranıştır.

Süleyman Pekin ağabey başkanlığı bırakacağını ilan edince, bu defa başkanlık görevini bana teklif etti. O’ndan gelen bu teklifi reddedemezdim. Nitekim teklifi kabul ettik ve 2023 yılının Mayıs ayının 7’sinde Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanlığı görevini devraldık.

İki yıl süren vazifemiz boyunca seleflerimize layık olmaya çalıştık. Yönetim kurulumuzdaki her biri birbirinden değerli arkadaşlarımızla son derece iyi niyetli ve çalışkan bir şekilde aktif olarak faaliyetlerimizi sürdürdük. Gerek şehrimiz gerekse ülkemiz için ateşe gagasıyla su taşıyan serçe misali bir şeyler yapmaya gayret gösterdik.

Başkanlığım süresince başta Dr. İbrahim Kahraman olmak üzere, gerek adı Aydınlar Ocağı ile özdeşleşmiş bulunan Ahsen Okyar Ağabey’in, gerek Av. Ruhittin Sönmez’in gerekse Süleyman Pekin Ağabey’in hep desteklerini gördüm. Herhangi bir mevzuda ne zaman müracaat etsek onlar her zaman müracaat mahallinde bize yardım etmek için orada hazırlardı.

Yine iki yıllık başkanlık sürecinde yönetim kurulu üyesi arkadaşlarımızın hep desteğini gördüm. Gerek verdikleri fikirlerle gerekse vazifelerini bihakkın yerine getirmeleriyle daima omzumdaki yükü sırtımdan alan kişiler oldular. Her birinden Allah razı olsun. Cenab-ı Allah bahtlarını güzel, yollarını açık etsin.

Biz saltanatı 1922’de kaldırdık ancak aradan 100 yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen maalesef zihinlerdeki saltanat algısını bir türlü yıkamadık. Bu ülkede koltuğa oturanın, oturan yerlerinin koltuğa yapışıp kalması olağan bir durum maalesef. Kocaeli Aydınlar Ocağı bu koltuk sevdasını yıkan en önemli kurumlardan biri. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda “azami iki dönem” kuralı yazılı olmayan ama titizlikle uygulanan kurallardan biridir. Bu nedenle 40’ıncı yılında 9’uncu başkanını seçmek gibi her organizasyona nasip olmayan bir başarıyı gerçekleştirmiştir. Bunu basit bir mevzu sanmayın, 40 yılda tek başkan gören çok yapı var bu ülkede. Biz de makamın, koltuğun ve unvanın terk edilebilir olduğunu gösterebilmek için ikinci dönemde aday olmamayı tercih ettik. En azından ikinci defa aday olmam konusunda çok ısrar olmasına rağmen bu ısrarları geri çevirmek durumunda kaldım.

Dün (31 Mayıs Cumartesi) gerçekleştirilen olağan kongrede aday olmadım ve görevi yönetim kurulumuzdan Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak’a devrettim. Serkan Hoca jeofizik mühendisliği alanında akademik camiada dünya çapında tanınan bir isim. Mevcut yönetimi akademiden isimlerle güçlendirdi. Şampiyonlar Ligi kadrosu gibi bir yönetim oluşturdu. İnşallah harika işler yapacaklar.

Aydınlar Ocağı Başkanlığı hayatım boyunca gururla hatırlayacağım bir hatıra olacak. Bundan sonra bir üye olarak elimden geldiğince katkı sunmaya devam edeceğim inşallah. Bu 2 yıllık başkanlığım döneminde maddi ve manevi desteklerini gördüğüm herkese çok teşekkür ediyorum.

Haklarınızı helal ediniz…

Özel Körfez Marmara Hastanesi

“Hekimi kendine yakın ve iyi tut” Kutadgu-Bilig 1070

Körfez ilçemiz, İzmit’in batısında Derince ile Dilovası arasındadır. Halısı ile meşhur Hereke, kirazı ile meşhur Yarımca ve tütün tarımının çokluğundan adı Tütünçiftlik olmuş beldelerimizin olduğu bölgedir.

1960’lardan itibaren Petkim-Tüpraş-İgsaş- Yarımca Seramik gibi sanayi kuruluşlarımızın bu bölgeye gelmesi ile yoğun göç alarak hızla büyümüştür. 1963de Yarımca köyü belediye olmuş, 1970de Tütünçiftlik buraya bağlanmış, 1988de ise Körfez adını almıştır. 2008de Hereke ve Kirazlıyalı beldeleride buraya bağlanmıştır. Bu ilçemiz 100bini aşan nüfusu ile önemli bir sanayı-liman ve lojistik merkezidir.

Özel Körfez Marmara Hastanesi bu ilçenin ilk açılan özel hastanesi olup 1995de poliklinik şeklinde çalışan bir tıp merkezi olarak hizmete başlamıştır. .Poliklinik binası 99 depreminde tamamen yıkılmıştır. Fakat hemen aynı bölgeye yapılan 2 katlı bir prefabrik yapıda cerrahi tıp merkezi ruhsatı alınarak sağlık hizmeti vermeye devam etmiştir. 2006 yılında ise şu anki adresi olan Körfez Güney Mah. Albay Sokak No:7 deki binasında hastane olarak açılmıştır. Bu hastanenin 80 yatağı, 3 ameliyathane ve 1 doğum salonu mevcut olup acil ve poliklinikleri ile 7/24 çalışan bir sağlık kurumudur.

Bu hastane gurubu 2016 yılında Özel Derince Tıp Merkezini Denizciler Cad.No.13 de hizmete sokmuştur. Burası, İzmit merkezde Alemdar cad.No:49 daki Dr. Saim Toker ve Dr.Atilla Yüksel tarafından 2007 de açılan, KBB Tıp Merkezinin taşınması ile olmuştur (Daha fazla bilgiyi Tıp

Merkezlerimiz yazısında okuyacaksınız.) Dr Saim Toker 2021 de vefat edinceye kadar burada çalışmış olup Dr. Atilla Yüksel halen buranın KBB uzmanıdır. Ayrıca 2015 de kapanan Derincedeki Dr. Tahsin Özbek Hastanesinin hekimlerinden Gürbüz Pektaş(iç hast.), Harun Ceylan(genel cerrah), Erdoğan Kasnaklı (göz) gibi hekimliklerimiz burada çalışmaktadır. Yeni hekimler ile de kadrosunu güçlendiren bu kurum günde 300-400 hastaya bakan bir merkez olarak hizmet vermektedir. Kocaeli Tıp Fakültesi’nden 2005 de çocuk uzmanı olmuş olan Erdinç GÖZCÜ önce Konak hastanesinde çalışmış ve 2016 dan beri buranın ortağı ve hekimidir.

Buranın kuruluş ve yaşatılmasındaki etkin isimlere gelince:

Esener MAÇİL: 1964 Hereke doğumludur.Hereke’nin sevilen iş adamlarından olup 2004-2009 da Hereke belediye Başkanlığını da yapmıştır.1995 de kurulan tıp merkezinin ortağı olarak sağlık alanına girmiştir.99 depremi sonrası kurulan tıp merkezi ve 2006 da ki hastaneye dönüşümün öncü ismidir. Halen bu şirketin yönetim kurulu başkanıdır.

Dr.M.Kemal KAYA: Mecburi hizmetten Hereke SSK dispanserine 1982de gelmiş ve 2011 de emekli oluncaya kadar bu bölgede hekimlik yapmıştır. İlk kurulan polikliniğin kurucu ortağıdır. Deprem sonrası ortaklıktan ayrılmış ama 2022 ye kadar önce yarı zamanlı sonra tam gün burada hekimliğini

sürdürmüştür.40 yılı aşan bu sürede gariban babası bilinen vasfı ile de bölgede elinin değmediği aile yok

gibidir.

Dr. Fuat AYAR: Tıp merkezinin kurucu ortağı ve çalışan hekimlerinden olup 1989da Hereke sağlık ocağına gelmiştir. 2010 da ortaklıktan ayrılmış olup farklı alanlarda çalışmaları vardır.

İlk tıp merkezinin kurucu ortaklarından eczacı Özcan Akman ve iş insanı Refik Işık deprem sonrası ortaklıktan ayrılmışlardır. Deprem sonrası 2 yeni ortaktan Dr. Nejdet ALGAN 2010’da ortaklıktan ayrılmış; 95’te buraya gazete ilanı bilgisi ile gelip çalışmaya başlamış olan kadın doğum uzmanı Erkan AKTAŞ ise ortaklar arasına katılıp 2020ye kadar hekimliğini sürdürmüştür.

Diğer bir hekimi İsmail YILMAZ 2011 de buraya gelmiş ve sonra ortağı da olmuştur. Kendisi 1999da Kandıra devlet hastanesine mecburi hizmetten gelmiş olup sonra Kocaeli devlet Hastanesinde çalışmış ve İzmit’te muayenehane de açmıştır. 2011den beri burada çalışmaktadır.

Dr.Kazım ÇİMEN Kocaeli Tıp Fakültesi’nin ilk üroloji asistanlarından olup 2000de izmit SSK hastanesinde uzman olarak göreve başlamıştır. Ayrıca muayenehanesinde de hekimlik yapan, branşında başarılı ve aranan bir hekim olmuştur.2011de hastaneden emekli olup tam zamanlı olarak burada

çalışmaya başlamış ve ortak olmuştur. Halen buranın genel müdürlüğünü de yürütmektedir.

Hastanenin başhekimliğini Zeki EREN yapmaktadır. O ise 2003de Derince Hastanemize genel cerrah olarak gelmiş, 2006da körfez devlet hastanesinde başhekim vekilliğide yapmıştır.2011 den beri bu hastanenin kadrosunda olup aynı zamanda ortaklarındandır. Burası şehrimizin bilinen bu hekimleri yanında Ali Altıntaş (KBB),Süreyya Gündüz (ortopedi),Suat Çeşmeci (damar cerrahisi), Suzan Tanıdır (göz) gibi devlet hastanelerimizin sevilen hekimlerini de kadrosuna katmış ve bunlara yeni genç hekimleride ekleyerek güvenilir bir sağlık hizmeti verme imkanını sürdürmüştür.

Çoğu hekim olan ortakları ile Körfez ilçemize sağlık hizmeti veren bu kurumumuzun 60 a yakın hekimi, 400e yakın çalışanı vardır. Günde 1500 ü aşan ayaktan tedavi hizmeti ve ayda 500-600 müdahele,250-300 doğum işlemi yanında COVİD salgının da verdiği hizmetlerle de bölge insanının güvenerek gidip hizmet aldığı adreslerdendir.

Körfez Devlet Hastanesi(devam edecek)