20.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 63

LOZAN Antlaşması 24 Temmuz 1923

İttihat ve Terakki, Almanya ile ittifak hâlinde girdiği savaşta İtilaf bloğuna yenilmiştir. Savaşı bitiren Mondros Mütarekesi ise imparatorluğa aradığı barışı getirmekten çok İtilaf Devletleri’nin yeni işgallerine zemin hazırlamış ve durum aynı zamanda Anadolu’da bir direnişin başlamasına sebep olmuştur. Bu direniş İtilaf Devletleri’nin savaş devam ederken gizli anlaşmalarla Osmanlı topraklarını paylaşmalarına ve dolayısıyla  “Doğu Sorunu”nu kendi emperyal çıkarları doğrultusunda bir çözüme kavuşturmalarına karşı verilen tepkinin ürünüdür.

26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başlamış, Mustafa Kemal’in “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emri ile Türk ordusu Batı’ya doğru ilerlemiş ve sırayla Eskişehir, Balıkesir, Aydın, Manisa, Bursa ve nihayet 9 Eylül’de İzmir işgalden kurtarılmıştır. Devamında Yunan ordusu Trakya’yı boşaltmaya başlamış, 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ile Boğazlar ve Trakya’daki birkaç yer hariç Türkiye, Misakımillî sınırlarına kavuşmuştur. Nihai barış ise daha sonra yapılacak olan bir konferansa bırakılmıştır. İtilaf devletleri, konferansın Avrupa’da toplanmasını isterlerken Ankara hükûmeti İzmir’de toplanmasını istemiş, sonuç olarak konferansın Lozan’da toplanmasına karar verilmiştir.

Bu karar; Türk Heyeti açısından hem psikolojik üstünlüğün kaybedilmesi hem de ulaşım, haberleşme vb. sorunların yaşanacağı anlamına gelmektedir. Nitekim mevcut koşullarda Lozan’dan Ankara’ya iki kanaldan telgraf çekilebilmektedir:

Bununla beraber 13 Kasım’da Lozan’da toplanacak olan konferansa TBMM hükûmeti ve İstanbul hükûmeti birlikte davet edilmiş, ortaya doğal olarak bir “hükûmetler krizi” meselesi çıkmıştır. TBMM hükûmeti, bu krize 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatı kaldırarak son vermiş, böylece Osmanoğulları hanedanlığının bittiğini açık olarak göstermiş ve Türk milleti adına karar verebilecek tek iradenin Ankara’daki meclis olduğunu ilan etmiştir. Bu karar ile Lozan’da iki hükûmet arasındaki anlaşmazlıklardan istifade etmek için hazır bekleyen İtilaf güçlerine de gerekli mesaj verilmiştir.

Fakat bu defa da Lozan’da Türkiye’yi kimin temsil edeceği meselesi gündemi meşgul etmiştir. Bu hususta Rauf Bey’in, Kazım Paşa’nın, Yusuf Kemal Bey’in, İsmet Paşa’nın isimleri gündeme gelmiştir. Kılıç Ali anılarında Mondros yükünden kurtulabilmek adına Rauf Bey’in başbakan olarak Lozan’a gönderilecek delegeleri kendisinin seçmek istediğini, heyete bizzat kendisinin başkanlık etmek istediğini ve İsmet Paşa’yı yanında müşavir olarak götürmek istediğini yazmaktadır. Fakat Mustafa Kemal’in ricası ile Yusuf Kemal Bey’in dışişlerinden istifa etmesi ve yerine İsmet Paşa’nın seçilmesi Rauf Bey’in planları bozmuştur.

Sonuç olarak 3 Kasım’da Bakanlar Kurulu Lozan’a gidecek olan heyeti TBMM’nin onayına sunmuştur. Buna göre Dışişleri Bakanı İsmet Paşa baş delege, Sağlık Bakanı Rıza Nur ikinci delege, İktisat Eski Bakanı Hasan Saka ise delege seçilmişlerdir. Ayrıca pek çok milletvekilinin ve uzmanın yer aldığı kalabalık bir danışmanlar grubu oluşturulmuştur[10]. Türk Delegasyonundan beklenen hükûmetin kendilerine verdiği 14 maddelik talimatın dışına çıkmadan nihai barışı sağlayacak bir antlaşmaya imza atmalarıdır.

I. Lozan Konferansı

13 Kasım Pazartesi günü başlayacak olan konferans, Türkiye’ye bilgi verilmeden İngiltere’nin diğer devletlere dayatmasıyla 20 Kasım’a ertelenmiştir. Dolayısıyla Lozan’a giden ilk heyet Türk heyeti olmuş fakat karşısında bir muhatap bulamamıştır. İsmet Paşa bu durumdan duyduğu rahatsızlığı İsviçreli gazetecilerle yaptığı toplantında kamuoyuyla paylaşmış ve şunları söylemiştir:

“…Türkiye epey zaman sulh yapılmasını bekledi. Fakat sulh yerine, bilakis, her hududundan aynı zamanda hücuma uğradı… Yeni tahripleri önlemek ve sulha kavuşmak için Türk milleti hiçbir fırsatı kaçırmadan ve hiçbir zaman sulh çarelerinin hepsini kullanmadan silaha sarılmadı. Büyük Taarruzdan evvel Londra’ya mümessillerimizi gönderdik, fakat kabul edilmediler. Taarruzun nihayetinde Fransa’nın müslihane [muslihane] tavassutuna müsait cevap verdik. Bu hareketimiz hüsnüniyetimizi ispata yeter delildir. Lozan Konferansı’nın içtimaı alakalı devletler tarafından kabul edildi. Devletlerin davetine ilk cevap veren memleket sulh arzusunu ispat etmiş değil midir? Türk murahhaslarının konferans muhitine herkesten evvel gelmiş olması da Türklerin nasıl sözlerinde durduklarını bir kere daha ispat etmiş oluyor…

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon konferans öncesi bir muhtıra hazırlayarak Fransa ve İtalya ile Türkiye’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaya çalışmıştır. İtilaf Devletleri’nin Lozan Konferansı’ndaki talepleri bu muhtıraya göre şekillenmiş, özellikle adli ve mali konularda anlaşma sağlanamamış, İsmet Paşa kendilerine verilen hükûmet talimatnamesini yerine getiremeyeceğinden antlaşmayı imzalamak istememiştir. Bir sonuca varılamayan konferans 4 Şubat 1923 tarihinde dağılmıştır. Bu noktada Lord Curzon ve İsmet Paşa arasında dikkat çekici bir diyalog yaşanmıştır.

Dünya barışının ertelenmesinin sorumluluğunu üzerine almak istemeyen Curzon, İsmet Paşa’ya şu soruyu sormuştur: “Barışın çıkmaza girmiş olmasını İngiliz ve dünya kamuoyuna nasıl anlatacaksın?” İsmet Paşa ise Curzon’a şu cevabı vermiştir: “Benim vaziyetim kolay. Ben Türkiye’ye gittiğim zaman soranlara bir cümle ile cevap vereceğim: Lord Curzon sulh istemediği için konferans kesilmiştir.” Bu cevap üzerine Lord Curzon kendisini “katiyen” demekten alıkoyamamıştır. Nitekim Türk heyeti Lozan’dan en son ayrılan heyet olmayı tercih ederek sulhu önemsediğini göstermiş ve İsmet Paşa bu hususa dikkat çekmek adına şöyle bir açıklama yapmıştır:

Efendiler, barış imzalamak için 11 İkinciteşrin’de Lozan’a herkesten evvel geldik… Bugün görüyorum ki bütün delegeler payitahtlarına gitmişlerdir. Konferansın kesintiye uğramasına dair hiçbir taraftan tebligat almadım… Bu vaziyet karşısında ben de konferansı kesintiye uğramış saymıyorum. Yalnız fırsattan istifade ederek diğer delegelerin yaptığı gibi bütün delegelerden sonra Ankara’ya gidiyorum.”

Sonuç olarak 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye için hem Birinci Dünya Savaşı bitmiş hem de bağımsızlık mücadelesi kazanılmıştır. Lozan Barış Antlaşması bağımsız Türkiye’yi tüm dünyaya ilan eden bir antlaşma olmuştur. Nitekim birkaç ay sonra TBMM hükûmeti yönetim biçimini Cumhuriyet olarak belirlemiş, böylece imparatorluğun küllerinden doğan yeni bir devlet uluslararası sahnede yerini almıştır. Emperyalizme karşı verilen mücadele beraberinde barışı, bağımsızlığı yeni bir rejimi getirmiştir.

Bundan ötürüdür ki 24 Temmuz, hiçbir zaman resmî bir bayram günü olmasa da ülke içindeki etkinlikler ile bir bayram gibi kutlanmıştır. Dönemin gazetelerine bakıldığında “Lozan Sulh Bayramı” ifadesinin yaygın olarak kullanıldığı görülebilmektedir.

Lozan Sulh Bayramı uzun yıllar 10 (23) Temmuz Hürriyet Bayramı ile birlikte kutlanmıştır. Art arda gelen günlerde şehir bayraklarla donatılıp ışıklandırılmış ve belli bir program doğrultusunda bu coşku halkla paylaşılmıştır. Öyle ki zamanla bu coşkuyu daha da artırmak adına Montrö Mukavelesi, Hatay’ın anavatana katılması ya da Gazeteciler Günü de bu kutlamalara eklenmiştir.

Atatürk Dönemi’nde başlayan bu kutlamalar, genellikle CHP ile iç içe geçmiş olan Halkevlerinde yapılmıştır. İnönü Dönemi’nde bu kutlamalara verilen önem daha da artmış, merkezden Halkevlerine çekilen telgraflarda kutlama programlarının içeriği belirlenmeye başlanmıştır. Muhtemelen bu durum dönemin şartları ile de ilgilidir. 1939-1944 arasında ikinci bir dünya savaşı yaşanmış, doğal olarak barış

da her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Bununla birlikte 1946 yılı itibariyle Türkiye’de çok partili yaşama geçilmiş, DP güçlü bir muhalefet partisi olarak iktidarı alışkın olmadığı bir siyasi mücadele içine sürüklemeye başlamıştır. Muhalefetin olduğu bir siyasi düzende Lozan Barış Antlaşması kutlamaları da bu durumdan etkilenmiştir. Artık kutlamalar da bir bakıma DP’ye karşı pozisyon almada bir işlev kazanmıştır.

1950 yılında iktidarı alan DP, Lozan kutlamalarına mesafeli olmuş, Lozan Sulh Günü’nü kutlamayı Türkiye’nin siyasi, askerî tarihinden bağımsız olarak CHP’nin ve özellikle de İnönü’nün mazisine ait kişisel bir başarıyı kutlamakla, siyasi bir taraf tutmakla eşdeğer görmüştür. Dolayısıyla mesele âdeta İnönü’yü sevmek ya da sevmemek hâlini almış ve bu dönemde kutlamalara son verilmiştir. 1955 yılından sonra ise kutlamalara yasak getirilmiştir. Bu sürecin bir sonucu olarak Lozan Sulh Günü/Bayramı zamanla hafızalardan silinmiş ve dar bir alana sıkışarak sadece akademi ile sınırlı kalmıştır. Bununla birlikte Lozan, her yıl düzenli olarak Heybeliada’da İnönü Vakfı tarafından kutlanmaktadır. Bu durum İsmet İnönü’ye duyulan vefa ve minnet borcu ile ilgili olduğu kadar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarihine duyulan saygı ve barışa verilen önem ile de ilgilidir. Bu anmalar toplumsal hafızaya ve sürekliliğe yapılan bir katkı olarak da görülmelidir.

Lozan Barış Antlaşması; bağımsız ve çağdaş bir Türkiye’nin doğmasını sağlamış, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’i ilan edebilmenin ön koşulunu oluşturmuş kurucu bir belgedir. Üstelik dünya siyasi haritasının (günümüz de dâhil) pek çok coğrafyada değişikliğe uğradığı düşünülürse Lozan ile sağlanan istikrar ve barışın ne denli önemli olduğu da anlaşılır.

Alıntı. https://atamdergi.gov.tr/tam-metin/1088/tur

Hatay Devleti ve Hatay’ın Türk Topraklarına Katılması

Eylül 1938’de bağımsızlığını ilan etmesi ile kurulmuş olan Türk devleti. 29 Haziran 1939 günü devletin yasama organı olan 22 üyesi Türk olan 40 üyeli Hatay Devleti Millet Meclisinin aldığı karar gereği Türkiye’ye katılmış ve Hatay ili olmuştur.

1937’de Milletler Cemiyeti kararıyla Hatay sorununun çözümü için kurulmuştur. Devletin kuruluşu Hatay Millet Meclisinin 2 Eylül 1938 tarihli kararıyla ilan edilmiştir. Devlet Başkanlığına Tayfur Sökmen, Meclis Başkanlığına Abdülgani Türkmen, Başbakanlığa ise Abdurrahman Melek seçilmiştir. Devletin resmî dili Türkçe, ikinci dili ise Fransızca olmuştu ancak Arapça eğitim veren okullar Arapça eğitime devam edeceklerdi. Kuruluş taslağında iç işlerinde bağımsız olarak düşünülmüş; dış ilişkiler, mali ilişkiler, gümrüklerin ve toprak bütünlüğünün Fransa ve Türkiye tarafından denetim ve güvence altına alınmasına karar verilmişti.

Bütün karar ve yürütme organları Türk nüfusunun yönetiminde olan devletin statü gereği Fransız Suriye mandasına olan bağımlılığı sorun yaratıyordu. Bu nedenle, aşama aşama gerçekleştirilen değişikliklerle Türkiye’ye bağlanmaya doğru giden Hatay, II. Dünya Savaşı’nın yaklaşması nedeniyle Fransa’nın da ısrarcı olamamasından ve Türkiye ile savaşmayı göze alamaması sonucunda, Fransa ile Türkiye arasında 23 Haziran 1939 tarihinde Ankara’da, “Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma”nın imzalanması[3] ile Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etmesiyle, 29 Haziran 1939’da Hatay Devleti Millet Meclisi’nin aldığı karar doğrultusunda Türkiye’ye katıldı. Türkiye ise, 7 Temmuz 1939 günü çıkarılan bir yasa ile “Hatay” ilini kurarak katılma işlemini sonuçlandırdı. 23 Temmuz 1939 tarihinde de Fransız birlikleri Hatay’ı terk ettiler.

1936 öncesindeki isim

1921’den itibaren Fransızlar tarafından “Otonom İskenderun Sancağı / Autonome Sandjak d’Alexandrette” (bugünkü tabirle yaklaşık olarak “İskenderun Özerk Bölgesi”) olarak adlandırılan bölge hızla sadece “Sancak” (Sanjak/Sandjak) olarak anılmaya başlanmıştır. Özetle Osmanlı devletinde pek çok yerde idari bölgeleri tanımlayan “Sancak” kelimesi özel ada dönüşmüştür

İsmail Müştak Mayakon 10 Ekim 1936’da Cumhuriyet gazetesinde “Tarihten Bir Yaprak” başlıklı yazısında bölgenin tarihsel olarak ezelden beri Türk olduğunu vurgular. Yazıya göre Orta Asya’dan gelen Türkler (Hıtay/Kıtay/Katay kavmi), tarihsel olarak kendi isimleri olan Hata ve Ata kelimelerinden yola çıkarak o bölgeye Hatay demişlerdir. Konu Hititler (Etiler) hatta onlardan önce Anadolu’da yaşayan Hattiler ile ilişkilendirilir. Konuya dair ikinci makale aynı yazar tarafından 22 Ekim günü “Hata-Hatay” başlığıyla yayınlanır.

Demografik yapı

Fransız nüfus tahminine gore Hatay’ın 1936’daki nüfus yapısı

Etnik grup           Sayı        %

Arap Alevîleri    61.600   28%

Sünni Araplar    22.000   10%

Yunanlar ve diğer Hıristiyanlar    17.600   8%

Türkler 85.800   39%

Ermeniler            24.200   11%

Çerkesler, Yahudiler, Kürtler       8.800     4%

Toplam 220,000                100%

Popüler kültürde

Indiana Jones: Son Macera filminde Hatay Devleti, başında sultanın bulunduğu bir monarşi olarak yansıtılmakta olup filmde Kutsal Kâse’nin Hatay’ın sınırlarında olduğu iddia edilmektedir.

Alıntı: https://turkipedia.com/Hatay_Devleti

Erzurum Kongresi Kararları

Son zamanlarda ulusal egemenliğimizin kıymetini anlayabilmek adına birçok zorlu sınavı Türk ulusu olarak peş peşe vermek zorunda kaldığımızı fark ettiğimizi düşünüyorum.

Bir süredir Batı dünyasının yeniden Türklüğe karşı giriştiği mücadele yine haddini aşarak Kıbrıs’ta bizi “işgalci” ilanına getirmiştir. Bizlere hep gerçek yüzlerini gösterdiler ama birçoğumuz umursamadı. Bizi yönetenler sorunların hep dış güçler kaynaklı olduğunu yineliyordu. Lakin Türk ulusu artık sorunun büyüğünün içeride olduğunu görmeye başladı.

Çok uzun yıllardır Anayasamıza karşı açılmış bir savaş var. Durmaksızın değiştirilmek istenen ve uygulanmasını uzun süre önce rafa kaldırdıkları bir Anayasadan bahsediyoruz. Bu ne demektir? Kurucu metnin yok sayılmasıyla aslında kurucu değerlerin yavaşça tasfiye edilmek istenmesidir.

Bu bir anda, bir günde, bir haftada yapılabilecek bir şey değildi. Bu, onların kurduğu en uzun oyundu aslında. 1940’ların sonundan itibaren ilmek ilmek işlediler bu oyunu. Tarımımız, eğitimimiz, sanayimiz, siyasetimiz, yargımız… Hepsi teker teker kontrollerine girmeye başladı. Tamamıyla kontrol edemeseler dahi etki alanlarını hep açık tutmaya gayret gösteriyorlardı. Giremedikleri tek bir yer kalmıştı. Oraya da kumpas kurmayı başardılar en sonunda. Ülkemizin namusunu koruyan yerlere dahi sızdılar. Yıllar sonrasında da darbeyi sokaklara taşıdılar. O güne demokrasi günü dendi. Hâlbuki darbe kumpasların kabulüyle çoktan başlamıştı…

Kemalist paranoya deyip geçti kimi yetmez ama evetçiler ve Türkleri utanmadan sanık sandalyesine oturttular. Daha çok adalet, daha çok hukuk, daha çok özgürlük gelmeli dediler. Hâlbuki istekleri daha çok fon ve enkazını görmek istedikleri Türkiye Cumhuriyeti idi.

Tam 105 yıl önce bugün Millî Mücadele’nin çerçevesi belirlendi. Kahramanlar, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ni, herkese ve her şeye rağmen topladılar. Korkmadılar, geri adım atmadılar, “Vatan bir bütündür!” dediler. İşgal edilen vatanımızın kurtuluş ilkeleri belirlenirken aynı zamanda da verilecek mücadelenin ne denli onurlu olacağı da gösterilmiş oldu.

Millî Mücadele sürecini hepimiz az çok biliriz. Çekilen çileyi biliriz. Kağnı arabalarında nem kapmasın diye sarılan mermiler için Türk kadınının çocuğundan feragat ettiğini biliriz. Köylerde süngülenmiş yaşlıları, hamile kadınları ve çocukları biliriz. Bütün bunlar Anadolu topraklarında yapılmıştı. Sonra unuttuk… Kıbrıs’ta yaptılar.

20 Temmuz 1974’te, Kıbrıs Barış Harekatı, uzun yıllardır katledilen Türk’ü âdeta bir soykırımdan kurtarmışken bugün ülkemizle iş birliği içinde olan bazı devletler bizi işgal ile suçlamakta.

Batı tarafından hep desteklenen, Megali idea ve Enosis hayallerini gerçekleştirmeye çalışan İstanbul Patrikhanesi (Fener Rum Kilisesi) 1821 Mora İsyanı’ndan beri neden hiç bu oyunlardan vazgeçmedi? Türkiye Cumhuriyeti’ni işgal ile karalamaya çalışan Batı ve onun desteklediği Fener Rum Kilisesi, nasıl hâlâ bu topraklarda destek görebilmektedir?

Bugün yine Türk ulusu olarak bölünmeye direniyor, kimliğimizi korumaya çalışıyor, dahili ve harici düşmanların saldırılarını bertaraf etmeye çabalıyoruz.

Türklüğün tanımını değiştirmek istiyorlar. Bölünmez bütünlüğü parçalamak; devletçikler kurmak istiyorlar. Laiklikten ve tüm ilkelerden vazgeçelim istiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türk ve Cumhuriyet yapan her şeyi yok etmek istiyorlar. Hepsini hep biliriz de neden her seferinde unuturuz?

Bütün bunlar ve daha değinmediğimiz birçok mesele yüzünden, işte bugün yine Erzurum’da 105 yıl önce alınan kararları hatırlamak zorundayız. Çünkü ne içimizdeki hainlerle, ne de ulusal egemenliğimize düşmanlıklarını gizlemeyen harici bedhahlarla verdiğimiz mücadele bitiyor.

23 Temmuz 1919’a geri dönelim ve bazı maddelere bakalım. Günümüz için aradığımız her şey aslında çoktan yazıldı. Sadece doğru bakmasını bilmiyoruz.

– Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz.

– Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti’nin dağılması hâlinde, millet topyekûn kendisini savunacak ve direnecektir.

– İstanbul Hükümeti vatanı koruma ve istiklâli elde etme gücünü gösteremediği takdirde, bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükûmet üyeleri millî kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır.

– Kuva-yı Milliye’yi tek kuvvet olarak tanımak ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.

– Hristiyan azınlıklara siyasî hâkimiyet ve sosyal dengemizi bozacak imtiyazlar verilemez.

– Manda ve Himaye kabul olunamaz.

– Millî Meclis’in derhâl toplanmasını ve hükûmetin yaptığı işlerin meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.

(Bu maddeler, Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu sitesinden direkt alınmış; üstünde değişiklik yapılmamıştır.)

Her şey ne kadar da açık değil mi? Tarih hep mi tekerrür eder yoksa ders almayı bilmeyenler için bir Araf mıdır tarih gerçekten?

Ders almadığımız için mi 1939 yılında, yine bugün, anavatanımıza katılan Hatay kaderine terk edilmiş bir durumda? Depremin acısı daha dinmemişken, Hatay’ımızın sokaklarında gezinen çetelerin haberleri ve topraklarından sökülen on binlerce zeytin ağacı yeniden bütün ülkemize acı yaşatmamakta mıdır?

Atatürk, bize uygar bir Türkiye Cumhuriyeti için tüm yol haritasını bırakmış; çeliştiğim yerde de bilimi seçin demiştir.

Ne içeride ne de dışarıda eksik olmayan hainler ve iş birlikçileri, Atatürk’ü ve bıraktıklarını çok iyi okudu. Bütün oyunu da öyle kurdu. Lakin bu mücadele daha zaferimizle sonuçlanmadı.

Bizler, vatan savunmamızı bölünmez bütünlüğümüzün ilelebet payidar kalması için yaptık ve gerektiği yere kadar da mücadeleye devam edeceğiz!

“Ey Türk istikbalinin evladı!” dedi Atatürk, “İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

1919’da yakılan İstiklal meşalemiz, 1939’da Hatay’ın anavatana katılması ve 1974 Kıbrıs Barış harekâtı kutlu olsun!

Güneş Gibi Bürhan

     Hz. Muhammed kendi kendine güneş gibi bir bürhan / delildir. O Zât’ın dört yaşından, kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hîlesi, bir hıyaneti / hâinliği görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zât’ın yaratılışında / fıtratında bir fenâlık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsa idi, er-geç gençlik sevkiyle dışarıya aksedecekti. Halbuki bütün ömrünü dosdoğru, metanet ve sağlam bir şekilde, iffetle sürdürmüş ve intizam üzere geçirmiş; düşmanları bile hîleye işaret eden bir hâlini görmemişlerdir.

     İnsanın yaşı kırka ulaştığında iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk sâhibi olursa olsun; onda iyice yerleşir. Artık meleke hâline gelir, terki mümkün olmaz. İşte bu yüce Zât’ın; tam kırk yaşına girdiği zaman icrâsına başladığı o büyük inkılâbı, âleme kabul ve tasdik ettirişi, o azîm inkılâba; âlemi celp ve cezp ettirişi / çekip sevdirişi; ancak o Zât’ın evvel ve âhir, herkesçe mâlum olan sıdk ve emaneti / doğruluk ve güvenilirliği sayesinde gerçekleşmiştir.

     Demek o Zât’ın sıdk ve emaneti, peygamberlik da’vâsına en büyük bir bürhan / delil olmuştur.

Fâni  Bâkiye  Sebep  Olamaz

     Bu dünya menzili dâima değişikliklere ve zevâle / ayrılığa ma’rûzdur / uğrar. Sanki bu dünya menzili, misafirler için yapılmış bir handır ki, daima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sâbit bir şekli,  ne de içinde duranların bir kararı var. Yani yoktur. Kâinat / evren; âlemin san’atkârı olan Yüce Allah’ın; garîp ve acîp / acayip san’atlarının nümune ve örneklerini teşhîr ve i’lân / göstermek ve duyurmak için değişimden boş kalmayan bir meşheri / sergisidir. Bu bakımdan o handa ve o meşherde toplanan insanlar sâbit kalacak değildir. Çünkü meskenleri sâbit / durağan değildir.

     İşte bu hâl, şu vaziyet ve bu durum; bu fâni menzilden sonra, o ebedî saltanata karargâh olmak üzere, sâbit ve bâkî / ölümsüz, sermedî / ebedî Cennetlerin, sarayların, saâdetlerin olacağına kesin bir delille şehadet eder. Çünkü fânî, bâkîye medar / sebep ve makam olamaz.

Hakk,  Hukuku  Zâyi’  Etmez

     Âyet (Yûnus: 31) başta der: “Sema ve zemini rızkınıza iki hazine gibi hazırlayıp, oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah’dan başka koca sema ve zemini iki itaatkâr hazinedar hükmüne kim getirebilir? Öyle ise, şükür O’na münhasır olup, sadece O’na edilmelidir.”

     İkinci fıkrada der ki: “Sizin a’zâlarınız içinde en kıymetli göz ve kulaklarınızın mâliki / sâhibi kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymetli göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi yaratıp terbiye eden O’dur. Bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız ‘Rab’ O’dur. Ma’bûd / ibadete lâyık olan da O olabilir.”

     Üçüncü fıkrada der: “Ölmüş yeri ihya edip / diriltip yüz binler ölmüş taifeleri ihya eden kimdir? Hakk’tan başka ve bütün kâinatın Hâlikından / Yaratıcısından başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar. O ihya eder. Madem Hakk’tır. Hukuku zâyi’ etmeyecektir. Sizi büyük bir mahkemeye gönderecektir. Yeri ihya ettiği gibi, sizi de ihya edecektir.”

     Dördüncü fıkrada der: “Bu azîm / büyük kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi, mükemmel bir nizamla idare edip tedbîrini gören, Allah’dan başka kim olabilir?”

İnsan  Başıboş  Bırakılmayacaktır

     İnsan, Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine / bütün kâinatı terbiye edişine ait işlerine, ahvâl ve hâllerine şahittir. Mahlûkatın / Yaratılmışların içinde, Allah’ın birliğine dellâl olup, O’nu ilân edicidir. Mevcudatın / varlıkların tesbîhâtına / Allah’ı lâyık olduğu tarzda anmalarına; müşâhid / seyirci kılınmış. Hilâfet-i kübrâ / yeryüzünün halîfesi olmakla ikram edilip yüceltilmiştir. Öyle ise insan; asla başıboş bırakılmayacak; mutlaka hesaba çekilecektir.

Eleştiri ve Özeleştiri Üzerine

Yanlışlarımız bizim en iyi öğretmenimizdir ve bize doğruyu dolaysız olarak gösterir.

Eleştiri, “bir konunun, bir düşüncenin ya da kimsenin eylemlerinin çözümlenerek, benzerleriyle ya da ideal olanla karşılaştırılmasıdır.”

Eleştiri, yalnızca yanlışları ve olumsuzlukları ortaya çıkarmak için yapılmaz. Eleştiri olumsuz olabileceği gibi olumlu da olabilir.

Öz eleştiri; “kişinin kendi hakkında yaptığı olumlu ve olumsuz değerlendirmelerdir.” Bir kişinin kendi davranışları üzerine yönelttiği yargılardır.  Bir bakıma insanın kendini tahlil etmesidir. Hatalarını, doğrularını, eksikliklerini, yahut fazlalıklarını ölçüp tartmasıdır.

Eleştiri, eylem veya düşünce sahibine, başkası veya başkaları tarafından yapılır. Özeleştiri ise, kişinin kendi eylem ve düşüncelerini kendisinin eleştirmesidir. Kabaca “ben ne yaptım da bu sonuçla karşılaştım” veya “karşılaştık” sorularına karşılık bulmaktır.

İnsanı diğer varlıklardan ayırt eden niteliği, bio-kültürel olmasıdır. İnsan, her edimini kültürleştirmiştir. Eleştiri-özeleştiri, insanın en önemli itekleyici kültürel niteliğidir.

Eleştiri ve özeleştirideki amaç;  iyi, doğru ve güzel olanı arayıp bulmak ve en iyi, en doğru ve en güzel şekilde inşa etmektir. İnsanın “insanlaşması” da bu sayede gerçekleşmektedir.

İnsandaki öz gücü açığa çıkaran eğitici ve dönüştürücü niteliktir. Eğitimin terbiye gücü olmadan insanın dönüşümü, bilinç, ölçü ve ilke kazanması, değer oluşturması da imkânsızdır.

Tarih boyunca insanın “en temel sorunu”, doğal oluşum ve gelişim mecrasından saptırılmasıdır. İnsanın diyalektik gelişiminin saptırılması, insanlık için tehlike çanlarının çaldığı anlamını taşır.

Eleştiri ile övgü ve yergi kavramlarını karıştırmamalıdır. Övgü ve yergi bir eleştiri değildir. Eleştiri nesnellik gerektirdiği halde, övgü ve yergide daha çok duygular öne çıkmaktadır.

Eleştiri, pirinci ayıklarken taşı bulup atmak gibi bir şey değildir. Eleştiri, geride kalmış bir olay ya da düşünceye karşı daha ileri bir sonuç almak için yapılır. Bu amaç gözden kaçırılırsa veya bu amaca bilerek aykırı eleştiri yapılırsa bu karalama veya övme olur.

Eleştiri, insanın göremediği yanlışlarını, başkasının görüp kendisine söylemesidir. Eleştiri bu anlamda o kişiye verilmiş en güzel armağandır. Kişi bu eleştiri sonrasında aynı yanlışı bir kez daha yapmama şansını kazanmış olur.

Yanlışlarımız bizim en iyi öğretmenimizdir ve bize doğruyu dolaysız olarak gösterir. Bize düşen, o doğruyu görmektir. “Tarih tekerrürdür” deseler de, tekerrür eden şey aslında tarih değil, yapılan yanlışlarımızdır.

 Karl Marks Lui Bonaparte’ın 18 Brumaire’ i adlı eserinde; yanlışın ilkinde bir “trajedi”, tekrarı halinde “komedi” olacağını söylerken yanlıştan dersler çıkartılmasının altını çizmektedir.

Özeleştiri kişinin aynaya bakması, kendisini ve eylemlerini bir aynada, ekranda seyretmesi, dinlemesidir. İnsan aynaya bakıp, yani özeleştiri yapıp yanlışlarını görebilmeli ve hatta kendi düşünce ve eylemleri ile alay edebilmelidir. Kendi yaptıklarına gülebilmelidir. İnsan kendi karikatürüne bakarak gülümseyebilmeli, gülebilmelidir.

Toplumlarda, özeleştiri yapan bir kimsenin, kendi zayıflığını, zafiyetini kabul ederek, karizmasının, toplum içindeki yerinin, itibarının, statükosunun sarsılacağı yolunda yanlış bir ön yargı vardır.

Bu yanlış anlayışın değişmesi, değiştirilmesi zamanı çoktan gelmiştir. Özeleştiri, insanın toplumda gördüğü ve göreceği saygıyı azaltmaz, tam aksine artırır.

 “Ben bu noktada yanlış yaptım” demek diyebilmek, gerektiğinde özür dilemek ne bir kimseye, ne de bir kurum ve kuruluşa bir şey kaybettirmez. Aksine çok şey kazandırır.

Oysa özeleştiri, insanın geçmişini olabildiği kadar resetlemesi, fabrika ayarlarına döndürebilmesidir. İnsan böyle bir olanak varken kendisini bundan yoksun bırakmamalıdır.

Çoğu zaman insanın yanlışlarıyla, hatalarıyla yüzleşmesi ve bu hatalarını kabullenmesi çok zor gelse de, öz eleştiri insana birçok fayda sağlar ve bireyin kendisi üzerinde büyük bir farkındalık oluşturmasına vesile olur.

Hayatın çok hızlı geliştiği ve değiştiği bu çağda, insanın sık sık kendine dönerek bir iç muhasebede bulunması, hâl ve hareketlerini tahlil etmesi, kusurlarının farkına varması oldukça önemlidir.

İnsan, dürüst ve acımasız bir öz eleştiri ile güzel yönlerini geliştirip kötü huylarından arınabilir. Öz eleştirinin insana kazandırdığı en güzel meziyetlerden biri de “haddini bilmektir”.

İnsan acizdir. Fakat acizliğini ve kusurlu olduğunu da unutur. Kendine yönelttiği eleştiriler ile kusurlarının farkına varan insan, haddini bilir. İnsanlarla olan iletişimini olumlu anlamda şekillendirir.

 Had, “sınır” demektir. Sınır, insan ilişkileri başta olmak üzere sağlıklı ve huzurlu bir yaşamın olmazsa olmazıdır.

İnsan, kendisinin hiçbir zaman dört dörtlük olamayacağını ve başkalarının da hatasız olmayacağını bilmelidir. Hem kendisinin, hem de karşısındaki insanın zaafları ve eksik yönleri olabileceğini kabul etmelidir. Böyle düşünürse iletişim kazaları yaşanmaz.

Kendisini öz eleştiriye tabii tutan insan, özgüvenini artırır. Kişiliğine olumlu yatırım yapar. Kendisinin ve diğer insanların sınırlarını bilir. Dünyaya geniş perspektiften bakar. İnsan olma vasfını daha kaliteli hale getirmiş olur.

Sevgiyle kalınız…

Ne Yaptıklarını Bilmiyorlar

Hazreti İsa çarmıha gerilirken şöyle der: “Baba, onları affet. Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.” “Barış, demokrasi, hukuk vesair, iyi olan ne varsa” sürecini yürüten bizimkiler de aslında ne yaptıklarını bilmiyor. Yok bir şey yaptıklarını sanıyorlar, mesela ümmetçilik falan yaptıklarını sanıyorlar ama olan ümmetçilik değil. Kesin olarak yaptıkları bir şey var: Anadolu’daki bin yıllık Türk egemenliğine son vermek.

Ne yapıldığını, ne yaptıklarını, bizimkilerden daha iyi bilenler var. Kurucu önder ve onun uzantıları kendi açılarından çok doğru olan şu stratejinin peşindeler: Ayrıntıya takılmayalım. Türk egemenliğini yıktığımız; hatta yıkmaya da gerek yok, paylaştığımızda, işler çok kolaylaşacak, yürüyüşümüz hızlanacak. Ondan sonra tepeden kopan kartopu yuvarlanırken özerklik- konfederasyon- federasyon- bağımsızlık diye çığ olacak ve biz hedefe varacağız.

Anadolu Türk işgali altında

Batı emperyalizmi ise ne yaptığını ta 1920’de biliyordu. Anadolu Ermenistan, Kürdistan, Yunanistan vesaire diye bölünecekti. Gidin Sevr haritasına bakın. Fakat müttefiklerin de sıkıntıları vardı. Çünkü aynı toprakları hem Kürdistan hem Ermenistan yapmak mümkün değildi. Fakat olsundu. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun deyimiyle Türkiye onlar için “Doğudaki Endülüs” idi. Tıpkı İber Yarımadası gibi istirdat edilmeliydi (geri alınmalıydı). Bu stratejinin en yeni ifadesi, Yarbay Ralph Peters’in, ABD’de yayımlanan “Armed Forces Journal ~ Silahlı Kuvvetler Dergisi”ndeki makalesidir. Türk kamuoyu Peters’in makalesini okumadı ama çizdiği haritayı BOP haritası diye meşhur etti. Peters, “Türkiye’nin doğusu, ülkenin beşte biri, işgal altındadır.” diyordu. Türklerin işgali altında!

Şimdi o işgali kaldırma yolunda ilk adımı atıyoruz. Önce işgalci ulusun egemenlik hakkını kaldıracağız. Sonraki adımları salak işgalcinin gücünü kullanarak atacağız. Hani Irak’ı işgal edip üçe böldük ya. O işi de Türkiye’nin yardımıyla yapacaktık, fakat Türkiye direndi. Şimdi direnmiyor. Türkiye’ye, “Bak dört Kürdistan kurulacak. Siz de bunların hamisi, kurucu ve koruyucusu olacaksınız. Birlikte büyüyeceksiniz.” deniyor. Bu vaat ve talep de eski. Ben ilk kez 1980’de işitmiştim. O tarihte henüz Irak ulus devletti ama bize vaat yapılıyordu. Karşılığında konfederal genişleme değil, Körfez’e inmemiz ve petrol teklif ediliyordu. Üleşerek tabii. Türkiye ona da direnmişti. Şimdi o direnen noktaların hiçbiri yok.

Yeni kimliğe yeni ülke

Peki sıra nede? Önce ana dilde eğitim. Ana dilde eğitim ilkokuldan başlar ama öğrenci tabiatıyla ortaokulda da lisede de üniversitede de aynı dilde okumak zorundadır. Apo bu talebi ilk dile getirdiğinde eklemişti: Fakir Kürt halkı bunu gerçekleştirecek parayı nerden bulsun? Bu eğitimi Türkiye ödeyecek. Sonra üniversite. Sonra Kürtçe konuşulan bir ülke… Eh o ülke neden bağımsız olmayacak?

Herkes ne yaptığını biliyor. Bizden birileri hariç. Belki onlar da biliyor. Kim bilir!

Bu şartlarda, bu yapıda, Kurucu Önder’in birden barışları, demokrasileri tuttu… Buna mı inanıyorsunuz? Belki o samimi. Bizim barış ve demokrasi dediğimiz ile onun barış ve demokrasi dediği şeyler farklı olabilir. Biliyorsunuz reel sosyalizm, yani Rus emperyal yapısı henüz çökmeden Kurucu Önder “Stalinist” diye tanınıyordu. Stalin demokrat ve barışçı mıydı? Elbette. İnanmazsanız Stalin’e sorun. Ama bu konuda tereddüdünüz var diye sizi Beria’ya öldürtebilirdi. Sizin riskiniz.

Geçen yazımda dedim ya. Barış deyince akla PKK ve DEM, demokrasi deyince de MHP gelir. Hukuk deyince de Ak Parti iktidarı!

Türk diyen ırkçıdır

Dikkatli gözler için ilk ışıklar yanıyor. Meclis kürsüsünden. Talat Paşa katil oldu. Türkler soykırımcı oldu. Sonra “Bizim sularımıza baraj kurup oradan elde ettiğiniz elektriği bize pahalı pahalı satıyorsunuz.” oldu. Bu da bir DEM milletvekilindendi. Bir DEM milletvekili kürsüdeki konuşmasını Kurmançça “Allah belanızı versin!” diye bitirdi. DEM’li başkan vekili “Ben anladım, çünkü bu benim ana dilim. Bela okudu.” diye tercüme de etti. Sağ olsun. Evet bu şartlarda ve bu yapıda. Bu hisler ve düşüncelerle. Barışa gidiyoruz demek ki… İç cepheyi kuvvetlendirmeye.

Yahu aranızda hiç mi siyaset bilimci yok? Hiç mi tarihçi yok? Hiç mi sosyolog, hatta bıraktık sosyoloğu, antropolog yok? Görmüyor musunuz düştüğümüz uçurumu? Yuvarlanıyor Türkiye. Bir tek Kuvayı Millîyeciler direniyor ama karşıda ne orak çekiçli bayrak ne de Yunan bayrağı var. Onun için olan biteni hemen görmüyor insanımız. Oyun bozanlık etmeye kalkan birkaç kişiye de “faşist”, “ırkçı” derler olur biter. Formül basit: “Türk” diyen ırkçıdır vesselam.

Evet. Ne yaptığınızı bilmiyorsunuz. Ama ben İsa değilim. Sizin için ne Tanrı’dan af dilerim ne de öbür yanağımı çeviririm.

Tek Millet Tek Devletten Çok Ortaklı Devlete

CB ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin son dönemdeki ifadeleri Türkiye’nin içindeki etnik ve mezhebi kimlikleri öne çıkaran “yeni bir devlet modeli” fikrini benimsediklerini gösteriyor.

Erdoğan “Türk, Kürt, Arap birliği” vurgusu, “Gönül sınırları, yapay sınırlardan daha önemlidir” söylemi, “Suriye, Irak, Filistin’deki Kürtlerin sorunları da bizim meselemizdir”, “Ümmetin birliği, mezhepleri ve etnik kökenleri aşar” teması ile sistematik bir propaganda sürecini yürütüyor.

Bunlar, etnik ve mezhebi kimlikleri öne çıkaran, onları ümmet kavramı ile sistem içinde tutan “yeni bir devlet modeli” fikrine kapı aralayacak söylemlerdir.

Bu söylemi benimsetmek için tarihi gerçeklere aykırı olarak “İstanbul’un fethini Türkler, Kürtler, Araplar birlikte gerçekleştirdi, Malazgirt Savaşını birlikte kazandı” gibi örnekler verdi. Türkiye Cumhuriyeti’ni Türkler- Kürtler- Arapların kurduğu bir devlet olarak göstermeye çalıştı.

Bunlar “Tek millet- Tek devlet” paradigmasının esnetildiğini hatta terk edildiğini gösteriyor.

Bu söylemleri çok kimlikli bir ortak devlet modeli için toplumu psikolojik olarak hazırlama çabası olarak değerlendiriyorum.

Siyasal İslamcı literatürde “millet” kavramı “ümmet” kavramı ile eş anlamlı kullanılır. Bazı Türk Milliyetçileri Erdoğan ve AKP içindeki İslamcı grubun “tek millet” kavramıyla anayasada ifadesini bulan “Türk Milleti”nin kastedildiğini düşünerek destek veriyorlar. Fakat Erdoğan’ın son açıklamaları “Tek Millet” derken, ülkemizde vatandaşlık aidiyeti üzerinden değil, ümmet temelli tek bir topluluk istediğini gösteriyor.

Bu yeni paradigma ile Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki Kürt bölgelerinin kültürel, ekonomik, idari düzeyde bağlantı kurabileceği düşünülmektedir.

Bu da ABD/İsrail/AB destekli “Dört Parçalı Kürdistan” projesine uyumlu bir çerçeve oluşturacaktır.

******************************************

Dış Güçlerin Projeleri ile Uyum

ABD/AB/İsrail Projelerinin temel hedefleri:

  • Orta Doğu’da etnik ve mezhebi temelli mikro devletçikler oluşturmak (BOP).
  • İsrail’in güvenliğini sağlamak için çevresindeki ülkeleri zayıf ve parçalı hale getirmek.
  • Enerji yollarını kontrol altına almak (Barzani, PYD gibi “uyumlu yapılar” eliyle).
  • Türkiye gibi büyük, bağımsız ve İslam dünyasında öncü olabilecek ülkeleri etkisizleştirmek şeklinde özetlenebilir.

İktidar kanadının söylemleriyle bu projeler arasında örtüşen kısımlar olduğunun herhalde farkındasınızdır.

“Ümmet kardeşliği” sloganı “sınırlar ötesi kimlik birliği” fikrini öne çıkarır ve ulusal egemenliği zayıflatır.

“Kürt sorununa demokratik çözüm” söylemi, PKK/PYD/Barzani yapılarını meşrulaştırma zemini olarak etkisini gösterecektir.

“Arap, Kürt, Alevi temsiliyeti” milli üniter devlet değil, etnik/mezhebi temelli siyasal yapılanma talebinin örtülü ifadesidir. Türkiye’yi Irak, Lübnan ve Suriye gibi yapmaya çalışmaktır. “Lozan yerine Sevr antlaşması geçerli olsun” ifadesidir.

Hatırlatalım. Sevr’in 145/3 maddesi Osmanlı Hükûmetine azınlıkların nüfuslarıyla orantılı temsilini sağlamayı zorunlu kılıyordu.

Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanının bir yardımcısı Alevi, bir yardımcısı Kürt olabilir” sözü size Sevr’in bu maddesini veya en azından Lübnan, Irak modellerini hatırlatmıyor mu?

Lübnan’da, Cumhurbaşkanı Hıristiyan, Başbakan Sünni, Meclis Başkanı Şii olacak şekilde idari düzenleme yapmışlardı. Irak’ta ise Cumhurbaşkanı Kürt, Başbakan Şii- Arap, Meclis Başkanı Sünni- Arap olabiliyor.

Oysaki Türkiye’de etnik kökeni, dini inancı ve mezhebine bakılmaksızın bütün vatandaşlar (Türk de Kürt de Alevi de) Cumhurbaşkanı dahil devletin bütün makamlarına gelebiliyor. Böylesine akla uygun, modern ve çağdaş bir sistemden Lübnan- Irak gibi milletleşememiş topluluklara uygulanan ilkel modellere geçmek iyi niyetle açıklanamaz.

Böyle bir modeli ancak ABD/AB/İsrail’in “böl ve yönet” politikalarına hizmet edenler savunabilir.

******************************************

Etnik Ve Mezhebe Dayalı Siyasi Yapının Riskleri

Anayasamızın 10. maddesine göre “Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”

Etnik/ mezhebe dayalı grup talepleri ayrışma ve çatışma sebebi olur.

“Türk- Kürt- Arap- Alevi” kavramlarını öne çıkaran Anayasa değişikliği talepleri Türkiye’yi ciddi tehlikelere sürükler.

A) Iraklaşma / Suriyelileşme Riski: Etnik/mezhebi temelli yönetimlerin artması, her grubun kendi bölgesini istemesiyle sonuçlanabilir.

B) İç Savaş Riski: Ulusalcı/ milliyetçi ve laik kesimler sert tepki verebilir. PKK/PYD destekli unsurlar, dış desteklerin de kışkırtması ve desteğiyle, “federasyon” ya da “bağımsızlık” için silaha tekrar başvurabilir.

C) Askerî kontrol ve güvenlik zaafı: “Yerel kolluk, öz yönetim güçleri” gibi yapılanmaların önü açılırsa, TSK’nın yurt içi güvenlik hakimiyeti zayıflar. Silah bıraktığı söylenen PKK meşru öz yönetim gücü olarak bölgede hakimiyet kurar.

ÖZETLE, PKK ile 2. Müzakere Süreci ve arkasından “Yeni Anayasa” ile getirilmek istenen çok ortaklı devlet modeli BOP/Büyük İsrail/Büyük Kürdistan projeleriyle örtüşmektedir. Bu model Türkiye’yi Irak, Suriye gibi etnik çatışmalara açık ve merkezi otoritesi zayıf bir ülkeye dönüştürebilecektir.

******************************************

Niye Uyarıyoruz?

Etnik ve mezhebi bir yapılaşmaya Türkiye toplumunun geniş kesimlerinin ve devlet içindeki belli birimlerin direneceğini öngörüyorum.

Ancak bu projeye destek verenlerin dış baskısı, ekonomik kriz, medya manipülasyonu ve profesyonelce hazırlanmış duygusal kampanyalarla bu direncin kırılmaya çalışılacağı göz ardı edilmemelidir.

Bu yazı ve benzeri uyarılar, dış güçler ve içerideki taşeronların projelerine karşı toplumsal farkındalığın artırılması içindir.

Çünkü PKK ile yürütülen 1. Süreçte, devletin milli refleks gösterebilen belli kurumları vardı. Şimdi bu kurumların çoğu etkisiz ve edilgen yapılara dönüştü.

Meclis içinde İYİ Parti yanında, MHP ve CHP içindeki ulusalcı kesimlerin, Meclis dışında Zafer Partisi ve diğer milliyetçi partilerin direnç göstermesi çok önemli. AKP ve Milli Görüş kökenli partilerden “devletçi”, “milliyetçi”, “milli görüşçü” gruplar direnbilirlerse çok şey değişir. “Yerli ve milli” medya, STK’lar ve sivil toplum ayrışma ve bölünmeye direnç üretebilir.

Şimdi tek umudumuz Türk Milletinin -her tehlikede biraz geç uyanan ama uyandığında önünde kimsenin duramadığı- milli refleksinin harekete geçmesidir.

Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 51. Yıldönümüne Dair Anma Mesajı

Milletimizin tarihî yürüyüşünde, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı; zulme karşı direnişin, haklı bir mücadelenin ve bağımsızlık sevdasının şanlı bir sembolü olarak yerini almıştır. Rum çetelerinin yıllarca sürdürdüğü baskı, zulüm ve insanlık dışı katliamlara karşı başlatılan bu harekât; Kıbrıs Türk halkının can güvenliğini teminat altına almış, Ada’ya barış ve huzur getirmiştir.

Bugün; Kıbrıs Türkü’nün varoluşunu, onurunu ve özgürlüğünü yeniden kazandığı gündür. Bu büyük mücadeleyi gerçekleştiren kahraman askerlerimizin fedakârlıkları; milletimizin ortak hafızasında ebediyen yaşayacaktır.

🔹 Şehitlerimizi bir kez daha rahmet, minnet ve dualarla anıyoruz.

🔹 Gazilerimize saygı, şükran ve hürmetlerimizi sunuyoruz.

🔹 Türk milletinin birlik, beraberlik ve onur mücadelesinde emeği geçen herkesi gönülden selamlıyoruz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak; vatanın bekası için canını feda eden aziz şehitlerimizi unutmayacak, milletimizin tarihî değerlerini yaşatmaya devam edeceğiz.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 51. Yıldönümü kutlu olsun.

Düşün Damlaları  (6)

     “İnsan, âlemin özü, özeti, meyvesidir. Tanrı mazharlarının en üstünüdür.

       Âlemin yaratılış amacıdır, yeryüzünde Allah’ın halifesidir.

       Âlemde her varlık, Allah’ın bir adının, bir sıfatının mazharıyken,

       Varlıkların sonu olan insan, Allah’ın tüm sıfatlarının tecellisine mazhardır.

       Âlem ceset, insan ise onun ruhudur.

       Melami Hamzavi büyüklerinden Gaybî Sun’ullah, şu dörtlüğünde

       Bu anlayışı çok güzel özetler:

      ‘Bir ağaçtır bu âlem

       Meyvesi olmuş Âdem

       Maksut olan meyvedir

       Sanma ki ağaç ola’ ”

       (Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi)

x                              

     “Şu fena mülküne (yok olacak mülke) ibretle nazar kıl ey can

       Gafleti eyle heba (bırak), halî (boş) değildir meydan

       Hani Sultan Süleyman, hani iskender Han?

       Sad hezar (yüz bin yıllık) ömrü sürur ile (rahatça) geçirsen bir an

       Ne güle, ne bülbüle baki a gözüm bağ-ı cihan

       Kime yar oldu muradınca felek-i devr-i zaman

       Tama’ ve hırsa uyup nefs ile makhur (kahr) olma

       Rahatın zail olur (gider) nam-ı meşhur olma

       Sohbet-i ârif-i billaha (Allah’ı bilenin sohbetine) eriş dûr (uzak) olma

       Saltanat-ı mesned-i dünya (dünya saltanatı) ile mağrur olma

       Zevk-i dünyaya firîb olmadılar (aldanmadılar) ehl-i kemal

       Bildiler hasılı hep zıll u huve’l-lu’b u hayal (gölge, oyun ve hayalden ibaret)

       Zevke teşbihi (benzetilmesi) cihanın hele rüyaya misal

       Damen-i aşkı (aşk eteğini) tutup buldu kamu kurb-u visal (kavuşma yakınlığını)

      Yürü ey seyyah-ı avare yürü durma yürü

      Koymasın rah-ı visalden (vuslat yolundan) seni ezvak-ı misal (dünya zevkleri)

      Bu bedayi (güzellikler), bu letaif (zerafet), heme rüya vü hayal

      Yürü ey zair-i biçare (çaresiz misafir) yürü durma yürü

      Yürü ki nüzhet-i vuslatta (vuslat bağında) teali göresin (yükselesin)

      Yürü aslında fena bul (yok ol), budur etvar-ı kemal (kemale eriş)

      Yürü alayişi (gösterişi) terk et, içesin ke’s-i visal (vuslat kadehinden)

      Yürü ki saha-i hîçîde (hiçlik meydanında) tecelli göresin.”

      (A’MÂK – I  HAYÂL -Hayâl  Derinlikleri- nden.