23.8 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 62

Hayat

     Varlığın mükemmelliği ve tam bir varlık olması, hayat iledir. Belki vücudun hakîkî vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nûru, ışığı ve ona yol gösterenidir.  Şuur / bilinç ise, hayatın ziyası / ışığıdır. Hayat, herşey’in başı, esası ve aslıdır. Hayat, herşey’i herbir hayat sahibi / canlı olan şey’e mâl eder. Bir şey’i, bütün şeylere ve varlıklara mâlik hükmüne geçirir. Hayât ile canlı bir varlık, diyebilir ki: “Şu bütün varlıklar, malımdır. Dünya hânemdir. Kâinat; mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ışık, cisimlerin görülmesine sebeptir. Renklerin -bir kavle göre- varlık sebebidir. Hayât dahi, varlıkların keşfedicisidir. Onları meydana çıkartarak varlıklarının bilinmesini sağlar. Hem küçük bir parçayı, bütün yani kapsamlı bir oluş hâline getirir. Kapsamlı varlıkları bir parçaya sığıştırmayı gerçekleştirir. Sayısız varlıkları birbirine ortak edip, onları birlik hâline sokar. Vahdete / birliklerine sebep olur. Bir rûha mazhar yapmak gibi, varlıkların mükemmel oluşlarına sebeptir. Hattâ hayât, çokluk tabakalarında bir çeşit vahdet ve birliği tecellî ettirir. Cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Küllî şeyleri de, bir cüz’e sığıştırmaya sebeptir. Sayısız varlıkları, iştirak ve ittihat ettirip bir vahdete dayanak, bir rûha mazhar / zuhur edeceği yer yapmak gibi. Hattâ hayât; kesret / çokluk tabakalarının her bireyinde, Yüce Allah’ın bir çeşit vahdetini tecellî ettirir. Her şeyin; Allah’ın Ehadiyetine / Allah’ın herşeyde kendisini göstermesine bir ayna olduğunun belirtir.

     Bak, hayâtsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Çünkü çevresiyle münasebeti / ilişkisi, yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinatta ne varsa, o dağa nisbeten yok sayılır. Çünkü ne hayâtı var ki, hayât ile alâkadar olsun, ilgilensin. Ne şuuru / bilinci var ki, çevresiyle alâkalansın.
     Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ bal arısına. Hayât ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle bir  münasebet / ilgi kurar ki, bütün kâinatla, özellikle yerin çiçekleri ve bitkileri ile, sanki öyle bir ticaret anlaşması yapar ki, şu arz benim bahçemdir, ticarethanemdir. İşte rûh sâhipleri yani canlılardaki bilinen, görünen ve görünmeyen his ve duygulardan başka, bilincine varılmayan sâika / sevk edici ve şâika / şevke getirici hislerle beraber o arı; dünyanın birçok türlerinde tasarrufa sahip olur. İşte, en küçük canlıda hayat; böyle etkisini gösterirse, elbette hayat; insan tabakalarının en yüksek mertebesine çıkdıkça, öyle bir genişlik ve keşif sahibi olur ve nurlanır ki, hayatın ışığı olan şuur / bilinç ve akıl ile, bir insan kendi evindeki odalarda gezdiği gibi, o canlı da, kendi aklı ile yüksek ruhî âlemlerde ve hattâ cismanî mekânlarda gezer.

     Yani o şuurlu ve hayât sahibi olanlar, mânen o âlemlere misafir olarak gittikleri gibi, o âlemler de o şuur sâhibinin rûh aynasına misafir olup, benzeri olarak gelirler. İşte hayat, Yüce Allah’ın en parlak bir vahdet / birlik delili, en büyük bir nimet madeni, en latîf / hoş bir merhamet tecellîsi ve  en gizli ve bilinmez İlahî san’atının en güzel bir nakşıdır. Evet, hayat  o derece hafî / gizli ve dakîk / ince bir san’attır.

     Çünkü hayat türlerinin en aşağı derecesinde olan bitkilerin hayâtı ve bitki hayâtlarının en birinci derecesi olan çekirdeklerdeki hayât ukdesinin uyanıp açılarak gelişmesi; o derece açık ve çokça göz önündedir ki; alışkanlıktan ötürü Hz. Âdem zamanından beri, insanın hikmet nazarından gizli kalmış! Hakikati, hakikî olarak insanın aklı ile keşfedilmemiş!

     Hem hayât, o kadar temizdir ki, iki vechi de, yani mülk / hariçdeki ve melekutiyet / iç vecihleri / yönleri temiz ve şeffaftır. Kudret eli sebepler perdesini koymıyarak, doğrudan doğruya temas ediyor. Fakat, diğer şeylerdeki hasis işlere, kudretin izzetine uygun düşmeyen, görünüşteki durumlara menşe ve kaynak olması için, zâhirî sebepleri perde etmiştir.

     Hayat olmazsa varlık, varlık değildir. Yokluktan farkı kalmaz. Çünkü hayat rûhun ışığıdır. Şuur, hayatın nûrudur. Küremiz sayısız canlı, rûhlu ve idrâk sahipleri ile doludur. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde bile, nuranî varlıklar bulunmakta. En âdi maddeler, en kesîf / yoğun unsurlardan, sayısız canlı ve rûh sahipleri yaratılıyor. Gayet ehemmiyetle yoğun maddeler, hayât vâsıtasıyla lâtif maddelere çevriliyor. Ve hayat nûru, herşeye kesretle serpiliyor ve çoğunlukla herşey şuur ziyasiyle yaldızlanıyor.

      Nûr maddesinden, hattâ karanlıktan, esîr maddesi, mânâ, hava ve kelimelerden; canlılar ve şuurlu mahlûkat çoklukla halkediliyor. Nitekim, pek çok çeşitli rûhanî mahlûklar, o lâtîf seyyal / akışkan maddelerden yaratılıyor. Onların bir kısmı melâike / melekler, bir kısmı da ruhanî ve cin denen cinslerdendir. Çünkü “Görünmemek, olmamağa delil olamaz.”

     Şu sonsuz feza, şu muhteşem gökler; burçlar, yıldızlar, şuurlu hayat ve rûhlu varlıklar ile doludur. Nitekim ateş, nûr, ışık, karanlık, hava, ses, güzel koku, kelime ve esîr / atmosferi dolduran bir çeşit dolgu maddesinden, hattâ elektrik ve diğer lâtîf seyyalelerden yaratılan o hayatlar hakkında; rûh ve şuur sahipleri için, Hz. Muhammed ve Kur’an: “Melaike, cân ve ruhanîlerdir.” der.

     Evet, madde asıl değil ki, vücud onun emrinde olsun ve ona bağlı bulunsun. Belki madde, bir mânâ ile varlığını ayakta tutmakta. İşte o mânâ hayattır, rûhdur. Hem görüyoruz ki, madde hizmet edilen değil ki, herşey ona döndürülsün! Aksine hizmet edendir. Bir hakikatin lâyıkıyla oluşmasına hizmet eder. İşte o hakikat, hayâttır. O hakîkatin esası da rûhdur.

     Öyle ise, madde hâkim değil ki, ona başvurulsun! Mükemmellik ondan istenilsin! Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayat, rûh ve şuurdur. Hem madde öz ve esas değil. İstikrar sahibi, durağan değil ki, işler ve mükemmellikler ona takılsın. Ona bina edilsin. Belki yarılmaya, erimeye ve yırtılmaya hazır bir kabuk, köpük ve sûrettir.

     Görülmüyor mu ki: Gözle görülmeyen mikroskobik bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki; arkadaşının sesini işitir, rızkını görür; gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde, hayât eserleri ziyadeleşip artıyor. Rûhun ışığı şiddetleniyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur / bilinç âlemine yaklaşıyor gibi, rûhun harareti, hayât nûru daha şiddetli olarak tecellî edip kendini gösteriyor.

     İşte hiç mümkün müdür ki: Bu madde perdesinde bu kadar hayât, şuur ve rûhun sızıntıları bulunsun da; o perde altında olan görünmez iç âlem; rûh, şuur ve bilinç sahipleriyle dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki: Şu maddî âlem ve görünür âlemdeki mânâ ve anlamın; rûh, hayat ve hakikatin şu sayısız sızıntı, parıltı ve semerat ve neticelerinin menba ve kaynakları yalnız maddeye ve maddenin hareketine döndürülüp açıklansın.

     Bu sayısız sızıntı ve parıltılar gösteriyor ki: Görünür maddeden oluşan âlem; melekût ve rûhlar âleminin üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir. Hayat, varlıkların keşfedicisidir. Belki neticesi ve özüdür. Evet hayât, hâriçte bir hakîkattir. Var sanılan fakat olmayan vehmî bir emir; hâriçteki  gerçeği yüklenemez!

     Mevcudât, şu görülen âlemden ibaret değil. Mâdem görülen âlem; cansız ve rûhların teşekkülüne uygun olmadığı hâlde, bu kadar rûhlu varlıklarla doldurularak donatılmıştır. Bundan anlaşılıyor ki, elbette vücud, varlık ve oluş; ona dayandırılamaz.

“Seyahat Edin, Sıhhat Bulun”      

Rivayet ne kadar doğru, bilmiyorum. Bir gün Evliya Çelebi rüyasında Peygamberimizi görür, heyecandan dili sürçer “Şefaat ya Resulallah” yerine “Seyahat ya Resulallah” der ve seyyah olur, tarihe ismini yazdırır.

Ben işin hikâye tarafında değilim. Seyahat, nedir; bir turistik etkinlik midir? Seyahatin hangi türü makbuldür? Seyahatin amacı ne, tarzı nasıl olmalıdır?

Seyahat, gezi; seyyah da gezgin diye açıklanıyor sözlüklerde. Gezme eylemi olan seyahatin gereği ve yararı hakkında yazar ve düşünürler pek çok düşünce ileri sürmüş, dini metinlerde seyahat, ibadet öneminde tavsiye edilmiş.

“Hiçbir şey zekâyı seyahat etmek kadar geliştirmez.” der Emile Zola. “Uzaklara gittikten sonra tamamen değişmiş biri olarak dönmek gerçek bir mucize.” der yine bir Batılı yazar. Geothe, “Gezgin, bir yere varmak için değil, keşfetmek için seyahat eder.” diyerek insandaki keşfetme dürtüsünün önemini ve gezmenin bundaki gücünü vurgular. Bu keşif, belki de kendini keşfetmek. En uzun seyahatin içe doğru, en zor keşfin kişinin kendisi olduğunu söyler, mutasavvıflar. Geothe de aynı fikirde olabilir.

 Hayatı bir kitaba benzetir ve gezip görmeyenlerin hep aynı sayfayı okuduğunu söyler St. Agustine. Okullarımızda da “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” münazaraları yapılır hep. Gezmek, yenilenmektir; gezmek, diri kalmaktır; gezmek, keşiftir; gezmek, ders ve ibret almak, tefekkür ve akletmek amacıyla yapılırsa ibadettir.

Bir Bosna atasözünde “Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir.” denir. Önemli olan, yola çıkmaktır. Epiktetos’a göre “Mutluluk, gidilen yolun üzerindedir, yolun sonunda değil.”  “Zaferle değil, seferle görevliyiz.” sloganı, her görev ve şartta tekrarladığımız cümledir. Zafer, kaderi yazan kudret sahibinin tasarrufundadır. Su akar, zaman akar, ömür akar; her akış bir seyahattir. Seyahate direnenler, akıntıya kürek çekenlerdir.

Seyahat, maceradır, dolayısıyla tehlikelidir, düşüncesine sahip olanlar, rutinin öldürücü olduğunu bilmeyenlerdir. Aynı yerde dönmek, dolap beygiri olmak; israf edilmiş bir ömürdür. Hayat kaynağı su bile, durduğu yerde kokar. Gustave Flaubert, seyahatin insanı alçak gönüllü yaptığı, bize dünyada ne kadar küçük bir yer işgal ettiğimizi görmemizi sağladığı iddiasındadır.  

Peygamberimiz (sav) “Seyahat edin, sıhhat bulursunuz.” buyurmuştur. İnsan ruhu, kâinatta geçerli olan hareket kanununa tâbi olarak hareket etmekle rahatlar, huzur bulur. Seyyah, etrafına ibret nazarı ile bakar, bedeni yeni şeyleri tecrübe ederken ruhu tefekkür ve tezekkür eder. Seyyah, bir turist değildir, turist için görsellik önemlidir. Turist konforun, gezgin çilenin adamıdır. Turist, grubun bir parçasıdır; seyyah, ne kadar yalnızsa o kadar çoktur.

Araştırmaya göre düzenli olarak seyahate çıkmak; kalp krizi riskini azaltıyor, kortizol ile beraber stres seviyesini düşürüyor, depresyonu önlüyor, yaratıcılığı artırıyor, insan ilişkilerine pozitif bir bakış açısı katıyor, seviye kazandırıyor.

Amaçsız eylem, havanda su dövmektir. Seyahat, diğer adıyla gezi niçin yapılmalıdır? Neml suresi 69’da Rabb’im şöyle buyurur: “De ki, yeryüzünde dolaşın da böyle diyerek günaha gömülmüş inkârcı suçluların sonlarının nasıl olduğuna ibretle bakın!” Burada altı çizilmesi gereken sözcük “ibret”. Günaha gömülmüş inkârcıların sonlarını görmemek ve bundan ibret almamak, boş bir gezinti, avuntu.

Allah, Rum suresi 42. ayette de “Yeryüzünde dolaşın da daha öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş ibretle bakın! Onların çoğu Allah’a orta koşan kimselerdi.” buyruğuyla seyahat etmenin bir başka nedenine dikkatimizi çekmektedir.

İbret nazarından yoksun, akletme yeteneği gelişmemiş, sinelerindeki gözleri kör insanların seyahatleri, Allah katında beyhude bir yorgunluktur. Rum suresi 46. ayette bu hakikat, “Bu inkârcılar, biraz olsun yeryüzünde ibret nazarıyla gezip dolaşmazlar mı? Eğer böyle yapsalardı, belki bu sayede akledip duygulanacak kalplere ve gerçeği duyacak kulaklara sahip olurlardı. Ne var ki kör olan, başlardaki gözler değil, gerçekte kör olan sinelerdeki gönüllerdir!” cümleleriyle belirtilmiştir.

Evliya Çelebi’nin dili sürçmüş olsa da belki amacı doğrultusunda yapılan her seyahat bir şefaattir. İbret için gezmek gerek, dosta gitmek gerek, içimizdeki uzun yolun yolcusu olmak gerek. Boşuna “sıla-i rahim, ömrün uzamasına vesiledir.” denmemiştir?

 

ABD ve İsrail’in Ortak Oyunu

            ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki oyunları bir türlü bitmiyor. Zaman zaman iç darbeler yapılıyor, toprak işgalleri sürüyor; Ortadoğu’da milli ve üniter devletlerin kalmaması için elden gelen yapılıyor ve ülkeler etnik mozaik haline dönüştürülerek parçalar bağımsızlığa sürükleniyor. Ufalanan ülkeler böylece kolay yutuluyor. Demokratikleşme adı altında dış güdümlü parçalar şekillendiriliyor.

            Filistin üzerine oynanan oyunlar bir türlü bitmedi. En nihayet Filistinlilere siz öldürüle öldürüle bitmiyorsunuz. Vatanınızı terk edip başka topraklara gideceksiniz emri verilmişti. Filistin ve Gazze’de bombalarla öldürülen insanların sayısı yıkılan ve bombalanan binalarla birlikte yüz binleri aşıyor. İnsani yardımı bile İsrail kabul etmiyor. İnsanların aç kalıp öldürülmesi yok edilmenin bir parçası olarak görülüyor. İnsani yardımı mazlum Filistin halkına çok görüp engelleyenler, bilhassa çoluk çocuk ve kadınları tehlike görüp öldürenler, onlara hayat hakkı tanımayan terör devleti ve cinayet şebekesi olan bu ülke patronu ABD’nin talimatıyla Madleen isimli yardım gemisini dronlarıyla vurmuş, kimyasal maddelerle saldırmış ve utanmadan gemiye de el koymuştur.  Milletlerarası sularda gerçekleşen bu son olay ile İsrail yönetimi Dünya ile alay etmektedir. Dünya ise gözleri kapalı ve sırıtarak olup biteni, insan hakları ihlallerini seyretmektedir. Batı alışık olduğu gibi üç maymunu oynamaktadır. Türkiye ise şimdiye kadar elinden geleni fazlasıyla yapmış ve yapmaktadır. Cinayetleri destekleyen Trump yönetimi BM’de savaşın sona erdirilmesini reddetmiş ve veto etmiştir. Katil ve soykırımcı İsrail yine ABD desteği ile ortaya çıkmıştır. Katil ve soykırımcı İsrail yönetimi beynine inecek bombalardan, drondan anlar. Bunların maalesef bu açlıklarının giderilmesi şimdilik uzamaktadır. İnsan haklarına saygı ortadan kalkmıştır ve patron ülkelerce boş yere tartıştırılmaktadır. Bir bakıma Ortadoğu’da sınırların değiştirilmesine yol açmamak için İsrail’e karşılık verilmemesi ileri sürülse de ancak bu karşılığı verecek müslümanlar da maalesef kalmamış; ümmet nerede tartışmaları gündeme gelmiştir. 

            Bütün bunlar olurken malum çevrelerin Lozan Antlaşmasını ortadan kaldırma çabaları var. Bir başka ifadeyle Lozan yerine Sevr Antlaşması hâkim kılınmak isteniyor. Bayramdan ve tatilden yeni çıkmış olmamıza rağmen, milli hassasiyete sahip aydınlarımızın ve bilhassa hukukçularımızın konu üzerinde durmalarında büyük fayda var. Nedense basının da bu konu üzerinde pek durmadığı dikkati çekiyor. Diyarbakır Barosu’ndan da avukat diye geçinen iki kişinin bu yolda çabaları var. Herhalde bunlara ödül verecek değiliz.  

Çıkar ve Bilim

Bilim ve menfaat… Birbirinden çok ayrı iki kavram gibi görünür ama hiç de öyle değildir. Bu ikisi arasında lider, galiba menfaat.

Hadi teknoloji neyse ama bilimle fayda nasıl birlikte olur! Zannedilir ki bilim adamları merak ettiklerini, evrenin sırlarını araştırıp çözer. Sonra teknoloji, onların bulgularını kullanarak yararlı şeyler icat eder, üretir. Bilim tarihine baktığınızda bunun tam tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. En çarpıcı misali, endüstri devrimini başlatan buhar makinesi. James Watt’ın buhar makinesini icadı ile onun bilimi, yani termodinamik arasında yetmiş yıl var. Önce makine, sonra teori gelmiş.

Astronomi de geometri de günlük ihtiyaçlarla tetiklenmiş. Astronomi özellikle bir tuhaf. İnsanlar asırlar boyu yıldız falına inanmış. Yıldız falına bakanlar arasında Batlamyus ve Kepler gibi meşhur isimler de var. Kepler, bir köylü ayaklanmasını ve 1595’te Türklerin işgalini yıldızlarda gördüğünü yazıyor. İnsanlar yıldız falına hâlâ inanıyor. Gazetelerde köşeler, televizyonlarda programlar yıldız falı anlatmayı sürdürüyor.

“İhtiyaç icadın anasıdır.” diye bir söz vardır. Öyle anlaşılıyor ki ihtiyaç ve fayda keşfin de anasıdır.

Tütün firmaları ve bilim

Bu misaller, çıkarın bilimi teşvik ettiği hâllere ait. Bazen de tam tersine, çıkar bilimin ağzını kapatmaya çalışıyor. Bunun üç örneği üzerinde duracağım. Tütünün sağlığa zararı, küresel ısınma ve alkolün sağlığa zararı…

Tütünün sağlığa zararı yirminci asırda kesinleşti. Akciğer kanserine, mesane kanserine ve daha birçok hastalığa yol açıyordu. Tütün, akciğer kanseri vakalarının %80-90’ının sebebiydi. Tütün kullananların kansere yakalanma ihtimali kullanmayanlardan 15 ila 30 kat fazlaydı.

Gel gör ki tütün, dünyada büyük bir endüstriydi. ABD ve Japon firmaları uluslararası sigara piyasasını ellerinde tutuyordu. Bilimin bulgularını karartmak, gözlenen istatistiklerde sebebin aslında farklı olduğunu iddia etmek için milyonlarca dolar harcadılar. Kansere sigaranın değil, çakmakların sebep olduğunu bile okudum. Televizyon programlarında konunun tartışılmasını ve hiç olmazsa bir-iki tartışmacının sigara konusunda tereddüt beyan etmesini sağlıyorlardı. Bu mücadele sayesinde sigaraya getirilen kısıtlamalar on yıllarca gecikti. Madmen dizisini seyredenler hatırlayacaktır. Sigara her yerde içilirdi. Ben bile genç bir hocayken sigara içerek ders anlattığımı hatırlıyorum. Otobüslerin, uçakların koltuklarında kül tablaları vardı. Tütün kadar açık bir zararlının kullanımı ancak 21. asırda etkili bir şekilde sınırlandırılabildi. Ben de şükür 25 yıl önce bıraktım.

Küre ısınıyor mu?

Bizde “global warming” sözünün kelime kelime tercümesi “küresel ısınma” diye bilinen dünyanın ısınması, çıkarla bilimin ikinci savaş alanıdır. Bu sefer büyük sermaye cephesinde petrol şirketleri vardı. Bunlar, tütüncülerden de güçlü bir gruptu. Bilime saldırı, tütündeki gibi organize oldu. İki cephe vardı: 1) Yok canım, ısınma mısınma yok! 2) Isınma var ama sebep fosil yakıtlar değil.

Fosil yakıtların sınırlandırılması iktidarların işine de gelmiyordu. Sınırlandırma ülke endüstrisine büyük maliyet yüklüyordu. Tarihî olarak en büyük kirleticiler, başta ABD, atmosfere karbon dioksit salınımını önleyecek tedbirleri içeren anlaşmaları imzalamada ağırdan aldılar. En son Trump, Paris İklim Anlaşması’ndan ayrıldığını açıkladı.

Son birkaç yılda bilim bir başka gerçeği keşfetti. Alkolün belli bir sınırın üstünde tüketimi hastalığa, özellikle kansere yol açıyordu. Bu bulgu da büyük alkol üreticilerini, şaraplık üzüm yetiştiricilerini rahatsız ediyor. Mesela Avrupa’da Fransa, Almanya ve İtalya arasında alkollü içki üretim zincirinde ciddi rekabetin olduğunu birinci elden biliyorum. Şimdi bunların el birliğiyle alkolün zararlı olduğu bulgusuna direnişleri organize ediliyor.

Alkolde yarar/zarar

Alkol önceleri “Akdeniz diyeti” söylemiyle, yararlı ilan edildi. Akdenizliler, Fransız ve İtalyanlar sağlıklı besleniyor, bu arada bol şarap tüketiyor ve sağlıklı kalıyordu. Bu yararın nasıl gerçekleştiği anlatılıyordu. Özellikle kırmızı şarapta, siyah üzüm çekirdeğinden kaynaklanan yararlı bileşenler vardı. Son yıllarda büyük topluluklar üzerinde yapılan geriye dönük araştırmalar, yarar/zarar muhasebesinde ibrenin alkol aleyhine göründüğünü ortaya koydu. Hele haftalık limitler aşıldığında zarar kartopu etkisiyle büyüyordu.

Şimdilerde içki şişelerinin üstüne, tıpkı sigara paketlerindeki gibi “kanser yapar” ibaresinin konulması teklif ediliyor.

Menfaat, duruma göre, bilimi bazen teşvik ediyor bazen susturmaya çalışıyor.

____________________

Okuyucularımın Kurban Bayramı’nı kutlarım.

Türk Milleti Kavramı

Konuya ilişkin derlediklerimizden;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Anadolu Coğrafyasında, 1.000 yıldır Türk Milleti’nin kurduğu son Türk Devletidir. Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğundan. Kalan diğer 26 aile toplumunu bünyesinde barındırmaktadır.
*
Esas itibari ile PAY/PAYDA;
PAY: Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Gürcü, Abaza, Boşnak, Arnavut, Çingene, Ermeni, Rum, Yahudi, Rus hangi ırktan, hangi dinden olursa olsun hepsi Türkiye Cumhuriyeti’nin Payıdır. Pay kısmında her millet özgürce dilini konuşacak, inancını yaşayacak, kültürünü örfünü geliştirecektir.
PAYDA: TÜRK ’ tür.
Asla; Türkiyelilik değildir.
*
TÜRK: Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türk Kültür ve Medeniyetini esas alan Statünün ismidir. Devlet’in Dünya üzerinde, Bir kimliği ve Bir kişiliği olacaktır. Buda Türk’tür. Türkiyelilik değildir.
*
TÜRK, bir Millet’in adı olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan; Pay kısmında olan bütün aile topluluklarının ortak kimliği, kültür ve medeniyeti dir.
Türk, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan toplumun ortak adıdır.
*
Ulu Önder Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk neden, Türkiye Cumhuriyeti adını koymuştur.
Cumhur-riyet kelimesi, Cumhur’dan türetilmiştir.
Cumhur: Kelime anlamı olarak halk, topluluk demektir.
Sınıf, zümre, unvan, yoksul, zengin, sosyal statü, kimlik ve vasıf ayırımı yapmadan toplumun bütününü teşkil eder.
Cumhur=Halk’dır.
*
Halk: Irk, din, dil, sınıf, zümre, unvan, yoksul, zengin, sosyal statü, kimlik ve vasıf ayırımı gözetmeden toplumun bütününü teşkil eder.
Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran Halka: TÜRK denir.
Türk Milleti, Türk Devleti derken kullandığımız Türk sıfatı etnik bir tavsifi değil, daha çok üst kimlik ile vatandaşlık sınırlarını ifade etmektedir.
*
1924 Anayasası’nın 88. maddesindeki: Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir” ifadesi, aslında bu konuda ırk ve din ayrımı yapılmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken hiçbir millet, hiçbir inanç rencide edilmemiştir. Halkın tümü hiçbir ayırıma tabi tutulmadan, TÜRK üst kimliği ve vatandaşlık bağı ile Devletin birinci sınıf insanları haline getirilmiştir.
*
Ulu Önder Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere bütün Gazi ve Şehitlerimizin ruhlarını incitircesine, ağzından salya sümük akarak, birtakım insanlar hakaret derecesine varan sözler sarf etmektedirler. Bunlara sormak lazım bre gafiller siz hiç mi okumuyor araştırmıyorsunuz. Ulu Ecdadımızın yaptığı ve niyeti gayet açıktır. Niyet bozukluğu arıyorsanız ve eğer varsa vicdanınız Hakkı için kendinizi sorgulayın.
*
Anadolu Coğrafyası’nda, iki TÜRK İMPARATORLUĞUNUN bakiyesi; Türkiye Cumhuriyeti Devletine miras kalmıştır.
Dünyadaki bütün ırkların ve dinlerin bir arada sorunsuzca yaşayacağı Türkiye Cumhuriyeti formülü ile yeni kurulan Devlete aktarılmıştır.
Sözü eveleyip gevelemeye gerek yoktur, konu gayet net ve açıktır. Bu topraklarda hiç kimse ırkından ve dini inancından dolayı ayırıma tabi tutulmamaktadır. Bir takım haksız ve yersiz uygulama veya insanların yapmış oldukları münferit hareketler kesinlikle Büyük Türk Milletine mal edilemez.
Lakin siz bunu istismar eder Büyük Türk Milletinin mayası, dokusu, çimentosu ile oynamaya kalkarsınız. TÜRK üst kimliğinin yanına başka bir kimlik koymaya kalkarsanız;


  • Bu zihniyet, Büyük Türk Milletinin egemenlik hakkını fiilen sona erdirmek anlamına gelir ki; Bunu yedi düvel bir araya geldi başaramadı. Bu Halkın 1.000 yıllık kardeşliğine zararda veremedi. Ben başarırım diyen olursa Anadolu Coğrafyasının yağız yiğitleri dimdik ayaktadır.

  • Türk Toplumunun egemenlik hakkına saygı duyarsanız, bu Necip Millet 10.000 yıldır Namus, inanç ve egemenliği hariç her şeyini herkesle kardeşçe bölüşmüştür, kıyamete kadarda bölüşür.
    Herkesin eleştirdiği 1982 darbe Anayasası bile bu konuyu hiçbir ayrıma, ayrıştırmaya tabi tutmadan çözüme kavuşturmuştur.
    1982 Anayasası’nın Türk Vatandaşlığı’nı düzenleyen 66.
    Maddesi de bu çerçevededir.
    *
    Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
    Türkiye Cumhuriyeti MOZAİK bir yapıdadır şeklinde ki,
    Yaklaşımlarda iyi niyetten uzak veya cehaletten söylenen sözlerdir.
    Bu kavramda bölücü, ayrıştırıcı zihniyetin ürettiği sözdür.
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Türk Milleti, Türk Devleti derken kullandığı Türk sıfatı etnik bir tavsifi değil, daha çok üst kimlik ile vatandaşlık sınırlarını ifade etmektedir.
    Güya birleştirici ve eşitlikçi gibi görünen, esas itibari ile TÜRK üst kimliğinin yanına başka kimlikler koymak isteyen zihniyetin;
    Niyetini kavram kargaşası oluşturarak Büyük Türk Milletinin gündemine getirme, yutturma çabalarıdır.
    Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına, şeytanın melek yüzlü maske takarak saldırı pozisyonudur…
    *
    Türkiyelilik veya Mozaikçilik; Bölmek, ayrıştırmak, sınıflandırmak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenlik alanını ihlal etmek için üretilmiş maskeli zehirli kavramlardır. Son zamanlarda etnikçilerin yeni moda söylemi Avrupa ülkelerindeki bir takım uygulamalarını gündeme taşıma çabaları vardır. Biz. Anadolu Coğrafyasında buz üstünde yürüyen Büyük Türk Milletiyiz. Bizim hiç bir sosyal, siyasal, aile kültür ve medeniyetimiz kimseye benzemez.
    Büyük Türk Milleti; Bu zihniyetlerin temsilcilerini, her zaman, her yerde, her şekilde tanımaktadır. Gereğini yapacak demokratik olgunluk seviyesine ulaşmıştır
    Bu anlamda ‘’Türk Milleti uyurken dahi gözünün biri açık uyumak zorundadır’’
    Desek yanılmayız.

Yapay Zekâya Göre Ruhittin Sönmez ve Mustafa Küpçü

Köşe yazısı yazmaya başladığımdan beri (18 seneyi geçti) ilk defa iki hafta yazılarıma ara verdim. Önce yurtdışı gezisi ve akabinde bayram tatili bu arayı zorunlu kıldı. Bu aradan önce, noktaTV’de her hafta yaptığım Geniş Açı programının da sezon sonu bölümünü, benim gibi Kocaeli Gazetemizde köşe yazarı olan Mustafa Küpçü ile yaptım.

Sayın Mustafa Küpçü sol gelenekten gelen, Atatürkçü Düşünce Derneği, SHP Kocaeli İl başkanlığı gibi görevlerde bulunmuş, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu mezunu, saygı duyduğum değerli bir gazeteci yazardır.

Ben ise Milliyetçi gelenekten gelen, muhafazakâr bir çevrede yetişmiş, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda başkanlık yapmış, İYİ Parti kurucusu olmuş, mühendislik ve hukuk eğitimi ve tecrübesi olan bir köşe yazarıyım.

Sayın Küpçü ile aynı gazetenin köşe yazarı olmanın onurunu yaşıyorum. Bilirim ki Mustafa Küpçü de benim kadar vatanını, milletini seven, Atatürk’ün yorumladığı anlamda milliyetçi (ulusalcı) bir aydındır.

İnsanların birbirlerini objektif değerlendirmelerini etkileyen çok faktör söz konusu olabiliyor. Fakat günümüzde sübjektif etkilerden bağımsız kalabilen YAPAY ZEKÂ gibi güçlü bir aracımız var.

Bu yüzden çok bilinen yapay zeka programı chatgpt’yi kullanarak Kocaeli Gazetesi’nin iki köşe yazarını kıyaslamasını istedim.

Bu konu bir üniversitede tez olarak ele alınsa her iki yazarın bütün köşe yazılarını okuyup, ortak ve farklı oldukları yönlerini çıkarmaya çalışılsa aylar süren bir çalışma gerekirdi. Oysaki yapay zekâ sadece saniyeler içinde değerlendirmeleri yaptı, sonuçları çıkardı ve hatta tablo olarak gösterdi.

Yapay zekanın hızı ve değerlendirme yeteneği bana göre göz kamaştırıcı. Ancak her iki yazarı tanıyan veya en azından benim yazılarımı okuyan okuyucularımın bu değerlendirmelerin isabet yüzdesini nasıl bulacağını merak ediyorum.

***********************************

Farklı Gelenekten İki Yazarın Özellikleri

Yapay zekaya aşağıdaki soruyu sordum ve aldığım cevapları da altında veriyorum:

Soru: Kocaeli Gazetesi yazarlarından Ruhittin Sönmez ile Mustafa Küpçü’nün Türkiye’nin temel sorunlarına bakışlarında benzer ve ayrı oldukları konuları sıralar mısın?

Cevap: Elbette. Ruhittin Sönmez ile Mustafa Küpçü, ikisi de Kocaeli Gazetesi’nde yazan, ülke meselelerine duyarlı, tecrübeli yazarlar. Ancak dünya görüşleri, öncelik sıralamaları ve çözüm önerileri zaman zaman benzerlikler taşısa da farklılıklar da barındırır. Aşağıda iki yazarın Türkiye’nin temel sorunlarına bakışlarındaki benzerlikleri ve farklılıkları derledim:

Benzer Gördükleri Konular

1. Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığı

Her iki yazar da hukuk devleti ilkesinin çöküşüne büyük vurgu yapar. Yargının tarafsızlığını yitirmesi ve siyasi etkiler altında kararlar alması, hem Sönmez hem Küpçü’nün sıkça eleştirdiği temel meselelerdendir.

2. Liyakatsizlik ve Devlet Kurumlarının Zayıflaması

Devletin kurumlarının, sadakat esasına göre yönetildiği ve liyakatin ikinci plana atıldığı konusunda her iki yazar hemfikirdir. Bu durumu devlet çürümesinin temel nedeni olarak görürler.

3. Ekonomik Adaletsizlik ve Yoksulluk

Gelir dağılımındaki bozulma, yolsuzluk, yüksek enflasyon ve dar gelirli kesimlerin ezilmesi her iki yazarın da temel gündem maddelerindendir. Rant ekonomisi eleştirisi ortak zeminde buluşur.

4. Eğitim Sistemindeki Sorunlar

Eğitimdeki bilimsel temelden uzaklaşma, ideolojik yönlendirme, kalite düşüşü gibi konularda paralel görüşlere sahiptirler. Gençliğin geleceği adına bu sorunu yaşamsal görürler.

5. Toplumsal Kutuplaşma ve Kimlik Siyaseti

Toplumu ayrıştıran, biz/onlar ayrımı yapan dil ve politikalar, her iki yazarın da eleştirdiği ve tehlikeli gördüğü bir diğer önemli noktadır.

*****************************

Bizi Biz Yapan Farklılıklarımızdır

Yapay zekaya göre Ruhittin Sönmez ve Mustafa Küpçü’nün Türkiye’nin temel sorunlarına bakışlarında şu farklılıklar var:

❗ Farklı Gördükleri Noktalar

KonuRuhittin SönmezMustafa Küpçü
Laiklik ve DinLaiklik ilkesine bağlıdır, ama dini değerlere daha duyarlı, muhafazakâr kesimle empati kurabilir. Tarikat ve cemaatlere eleştirel ama daha dengeli yaklaşır.Katı laiklik savunucusudur. Tarikat ve cemaatlerin devlet içinde örgütlenmesini rejim için doğrudan tehdit sayar. Atatürkçü çizgidedir.
Siyasi TarafsızlıkPartiler üstü bir tutum benimsemeye çalışır. Eleştirilerini dengeli sunar; hem iktidara hem muhalefete eleştiri getirir.Daha doğrudan muhalif bir dil kullanır. Mevcut iktidarı sert biçimde eleştirir. Tarafsızlık yerine net duruş tercih eder.
Milliyetçilik ve Dış PolitikaMilli menfaat ve egemenlik konularına önem verir. Dış politikada denge ve akılcılığı savunur. Milliyetçilik vurgusu daha güçlüdür.Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine yaslanır. Dış politikadaki savrulmaları eleştirir ama milliyetçilik vurgusu daha zayıftır.
Üslup ve DilDaha diplomatik ve analiz odaklı bir üslup kullanır. Kavramsal derinlik ve öneri sunma eğilimindedir.Daha doğrudan, polemikçi ve çarpıcı bir dil kullanır. Halkçı bir söylemi tercih eder.
Çözüm ArayışlarıDiyalog ve toplumsal uzlaşıyı önceleyen bir yaklaşımı vardır. Kurumsal reformları öne çıkarır.Sistemi topyekûn eleştiren ve laik, kamucu, halkçı bir yeniden yapılanmayı savunur.

🧩 Özetle

NoktaBenzerlik mi?          Açıklama
Hukuk devletiEn temel sorunlardan biri olarak görürler.
EğitimBilimsel, nitelikli eğitim gerekliliği vurgulanır.
EkonomiGelir adaletsizliği ve yoksulluk eleştirisi ortaktır.
Laiklik⚠️İkisi de savunur ama Küpçü daha keskin bir laiklik vurgusu yapar.
Siyasi yaklaşım⚠️Küpçü daha doğrudan muhalif, Sönmez daha dengeli ve merkezde durur.
Milliyetçilik⚠️Sönmez’de daha güçlüdür; Küpçü daha evrensel değerlere vurgu yapar.

Bu değerlendirmeler netice olarak bilgisayarın marifeti. Asıl olan okuyucunun nasıl gördüğüdür. Bu yüzden değerli okuyucularım içinden yapay zekanın şahsım ile alakalı değerlendirmeleri üzerine yorum yapacaklara minnettar olacağım.

11 Haziran…

Bu tarih geniş kitleler açısından bir şey ifade etmeyebilir.

Kitlelerin kendine ait sorunları ve öncelikleri bulunabilir.

Ancak vatan olmayınca bireysel veya toplumsal sorunların ya da önceliklerin hiçbir önemi yoktur…

Ve ne yazık ki, Türklerin adına Türkiye denilen vatanları ellerinden alınmak isteniyor tıpkı Balkanların, Kafkasların, Kırım’ın, Ahıska’nın, Batı Trakya’nın, Girit’in, Musul, Kerkük, Halep, Rodos ve benzerlerinin ellerinden alınışı gibi…

O zamanda anlamadık nasıl vatan elimizden uçtu gitti şimdi de anlamıyoruz gibi geliyor bana!

Birisi çıkıyor bebek katiline “kurucu önder” sıfatını yakıştırıyor aynı anda “kurucu anayasa” diyor kimse çıkıp “ne diyorsun sen?” diye sormuyor…

Hâlbuki memleket Türk Milliyetçisinden, vatanseverden, ülkücüden, Atatürkçü’den geçilmiyor!

Bugüne kadar hiç aranıp sorulmayan şehit Eren Bülbül’ün annesi PKK’nın siyasi uzantısı Dem Eş Başkanı tarafından bayramda aranıyor bizim salakların gözlerinden yaşlar dökülüyor… Ne imiş? “Terörsüz Türkiye” gerçekleşsin diye her şey sineye çekilirmiş!

İlk açılımı da “analar ağlamasın” diye yapmışlardı ama açılan hendekleri 794 şehit ve sayısı inanılmaz olan gazilerle kapatabilmiştik! Türk askerinin yollardan geçerken uğradığı taciz ve hakaretlerin görüntüleri halen gözümüzün önünde!

Biri de “Kürt gençlerinin sorunları çözülmeden” desteklerini sonuna kadar devam ettireceklerini ve ana dilde eğitimi söylüyor ama Türk Milletinin evlatlarının Türkiye’yi terk edişlerine zerrece seslerini çıkarmıyorlar…

Tabii tarih bilirseniz bu yöntemlerin örnek olarak Bulgaristan ve Kıbrıs’ta önceden uygulandığını ve bu toprakların Türklerce kaybedildiğini de bilirsiniz!

Biraz tarih şuurumuz olsa, 1919’da Anadolu’yu işgal eden Yunan Ordusu “dininizi koruyacak onlara yardımcı olun” diye fetva veren şeyhülislamları unutmazdık! Gerçi Yunanlılar da işin hakkını verdi: yüzbinlerce ölü ve yüzbinlerce tecavüz kaderimiz oldu!

Bu günlerde de bizi benzer bir akıbete uğratacak şekilde devlete ve vatana ortak arıyorlar!

Şimdi bu girişten sonra 11 Haziran konusuna gelelim…

Günümüzde Türk vatanının Türk Milletinin elinden çıkmaması için direnen tek siyasi lider Ümit Özdağ ve onun partisi olan Zafer Partisidir…

Geçen son beş aylık sürede anlaşıldı ki, Ümit Özdağ Türkiye’nin Türk Milletinin elinden çıkmaması için çalışırken buna engel olmasın diye bebek katiline karşı iç ve dış güçler tarafından rehin alınarak Silivri zindanlarına atıldı…

Ümit Özdağ’ı seversiniz sevmezsiniz, kendisini desteklersiniz veya desteklemezsiniz ancak Türk adına rehin alındığını hepimiz kabul etmek zorundayız…

Yargılanan Ümit Özdağ değil Türk Milletidir!

Şimdi onun bunun açısından değil Türk Milleti açısından bir milad teşkil edecek olan 11 Haziran tarihi ile karşı karşıyayız!

Eğer Türk Milleti bu tarihte varlığını çok yoğun bir şekilde Ümit Özdağ’ın arkasında durarak gösteremezse 11 Haziran’dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Buradan Türk Milletine daha önce defalarca yaptığım gibi bir kez daha çağrıda bulunmak istiyorum.

11 Haziran’da Ümit Özdağ’ın yanında olalım. Onu yalnız bırakmayalım!

Biz Türkler binlerce kez bu tuzakları boşa çıkardık. Yine çıkaracağız ancak gün birliğimizi dış güçlere ve yerli işbirlikçilere gösterme zamanı!

Bunu Ümit Özdağ için değil onun nezdinde kendi varlığınızı korumak için yapmalısınız…

Onun için ben 11 Haziran’da Silivri’deyim! Ya siz?

Meal, Bilim ve Din

Bilim ve dinin ustalık alanları farklıdır, bunlar farklı müfredatlardır, birini diğerinin ne lehine ne aleyhine kullanmayınız… Bu geçen haftaki NOMA yazımın ana fikri.

Önümde Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Prof. Dr. Ali Erbaş’ın bir konuşmasının videosu ve haberi var. 24 Nisan 2025’ait. Haberi, italik dizili iki paragraf hâlinde aşağıya alıyorum. Konuşmasının aslını bağlantıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Erbaş, lisedeyken Yasin suresinin bir ayetini anlayamadığını belirterek, “Güneş kendisi için tayin edilmiş belirli bir yörüngeye doğru hareket etmektedir. Ama ben lisede okurken, ‘Güneş sabittir.’ Bilimsel çalışmaların sonucu buydu. ‘Güneş sabittir, diğer 9 gezegen onun etrafında dönmektedir.’ Diyorlardı ki ‘Kur’an bilime uymuyor.’ Halbuki bilim Kur’an’a uymuyordu. Ne oldu 1982 yılında? Gökbilimciler, astronomlar tespit ettiler ki Güneş hareket etmektedir. Hatta belirli bir yörüngeye doğru” ifadelerini kullandı.

Birkaç gün önce ayeti yapay zekaya yazdığına dikkat çeken Erbaş, “Dedim ki, bunun hikmeti nedir? Nasıl açıklarsınız? Yapay zekâ, hayretler içerisinde cevaplar verdi bana. ‘Bunun bin 400 sene önce bilinmiş olması imkânsız’ diyor. Yapay zekâ bazı zekâları geride bırakmış durumda. ‘Bunun bilinmesi mümkün değil, bilim bunu 1980’li yıllarda ancak bilebildi’ diyor. Bunun gibi nice ayetler var” değerlendirmesinde bulundu.

Hepimiz hayretteyiz

Haberi okuyucuna ben de hayrete düştüm. Ben, sayın Erbaş Hocamızdan yaklaşık bir nesil daha yaşlıyım ama değil lisede, çok daha önceleri güneşin hareket hâlinde olduğunu biliyordum. Nereden biliyordum diye düşündüm… İlkokuldan itibaren okuma bağımlısıydım. Hatırladım. Birkaç neslin başta Büyük Atlas, atlas ve kitaplarını okuduğu, coğrafyayı öğrendiği Faik Sabri Duran’ın bir dizi kitabı vardı: Hayvanlar Âlemi, İnsanlar Âlemi, Kâşifler Âlemi ve konuyla en ilgili olduğunu düşündüğüm Yeryüzü Gökyüzü. Kitabı Nadir Kitap’ta buldum ve aldım. Nostaljiyi tetikleyen kapağıyla- aşağıdadır- geldi. Kanaat Yayınları’ndan 1956 baskısı. Ben 11 yaşımdayken! Daha önce 1935 ve 1947’de de iki baskı daha yapmış. Bendeki baskının 53. Sayfasında “Güneş Sistemi Nereye Gidiyor?” başlıklı bir bölüm var. Oradan alıntılıyorum:

Güneşin hareketi?

“Şimdi biz biliyoruz ki, Güneş, bütün gezegenleri ve onların bütün uyduları, kuyruklu yıldızları ve akanyıldızları ile birlikte saniyede 20 kilometre gibi büyük bir hızla ilerliyor. Herkül takımyıldızının Vega yıldızına doğru gidiyor.

“Güneş sistemimizin geçeceği yol pek uzun, o kadar uzun ki senelerden beri bu hızla gidiyoruz da yıldızlara biraz daha yaklaştığımızı fark etmiyoruz…”

Kitabın ilk baskısı, Sayın Erbaş’ın, bunların keşfediliği tarih sandığı 1982’den yarım asır eski. Gerçekten güneşin Samanyolu içinde hareket ettiğini 1783 yılında İngiliz astronom William Herschel keşfetmiş. Peki 1400 yıl önce insanlar güneşin bir yörüngede hareket ettiğini biliyor muydu?

Bakınız, 1400 yıl önce bütün insanlar, Batlamyus (Ptolemeus) sistemine inanırdı.  Kopernik’e kadar da inanmaya devam ettiler. Batlamyus’a (ve Aristo’ya ve Eflatun’a ve herkese göre) dünya merkezdeydi ve bütün diğer gök cisimleri ve bütün gökler onun etrafında dönüyordu. Batlamyus’un kâinat sistemini de aşağıda Yeryüzü Gökyüzü’nün yanına koyuyorum.

Bir yörünge eksik

İki not daha: 1. “Bir yörüngeye doğru hareket” ifadesini anlamıyorum. Cisimler “bir yörüngeye doğru” değil bir yörüngede, yörüngelerinin içinde hareket ederler. 2. Farkında mısınız? Bütün bu “yörünge” muhabbeti içinde bir yörünge, hem de insanlar için en önemlisi ortada yok: Dünyanın yörüngesi!

Şimdi Yasin’in hangi mealini kullanıp hangi mealini toplayıp imha edelim?

Lütfen ama lütfen… Bilimden din, dinden bilim çıkarmaya uğraşmayalım. Onlar ayrı uzmanlıklar, ayrı müfredatlar. Bilime de dine de iyilik yapmazsınız.

DEM’den Daha DEM’li Olma Yarışı

                Her şey 2024 yılının Ekim ayında MHP lideri Devlet Bahçeli’nin elli bin kişinin katili İmralı canisi Abdullah Öcalan’ı kastederek: “Gelsin Türkiye Büyük Millet Meclisinde DEM sıralarından PKK’ya silah bırakması için haykırsın!” sözleriyle başladı.

“Bazıları vardır ki, elimde hıyarım var diyene bir avuç tuzla koşarlar.”

                 İşte Bahçeli’nin bu sözü üzerine CHP Genel Başkanı Özgür Özel hiç boş durur mu: “El yükseltiyorum, Kürtlere vatan bağışlıyorum” demez mi? Henüz Bahçeli’nin sözlerinin şokunu atlatamamış millet 2. Bir şok ile karşı karşıya kaldı. Özel, kendi partililerinden dâhil gelen eleştirilere cevap verirken bir taraftan da hatalar zincirine yeni eklemler yapmaya devam ediyordu.

                Bugüne kadar DEM Partisi hariç diğer hiçbir siyasi parti yöneticisinin Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin resmi yayın kuruluşu Rudaw’ ile görüştüğünü veya görüş bildirdiğini duymadık. Zaten Rudaw, 26 Eylül 2017’de Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), bu kanalın Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerini Kuzey Kürdistan olarak nitelendirdiği, PKK/YPG lehine yayınlar yaptığı ve Türkiye sınırları içinde başka isimlendirmelerle yıkıcı ve bölücü mahiyette yayın ve nitelendirmeler yaptığı iddiasıyla Türksat uydusundan çıkarmıştı.

                Ancak bir sabah uyandığımızda medyadan öğreniyoruz ki, Sayın Özgür Özel, Rudaw ile röportaj yapmış. Zamanlama itibarı ile  “Terörsüz Türkiye” meselelerinin konuşulduğu bir gündemin içerisinde Özgür Özel’in Rudaw’a demeç vermesini normal kabul etsek bile verdiği ifadeler Türk insanının sinir uçlarını titretecek derecede sakıncalar oluşturuyor.

🔸 “Ana dilinde eğitimi ve kapsayıcı vatandaşlığı destekliyorum”

🔸“Kürt meselesi için 8 başlıkta hazırlığımız var”

🔸 “Kürtlerin taleplerini bağıra bağıra söylemek benim vazifem”

                Özel, Bu 3 maddenin haricinde daha birçok konuda açıklamalarda bulundu. Bireysel olarak herkes istediğini söylemekte serbest ancak; Cumhuriyet Halk Partisi gibi Atatürk’ün kurduğu bir partinin Genel Başkan koltuğunda oturuyorsa, bu ve buna benzer sözler asla kabul edilemez.

                Ne demek anadilde eğitim? Söylendiğine göre Türkiye’de yaşayan 26 etnik kökenden insan var. Önümüzde Tito’nun ölümünden sonra 7 parçaya bölünmüş Yugoslavya örneğinden ders çıkarmak varken Kürtlere tanınacak bu hakkı onlar da talep ettikleri zaman ne diyeceksin?

                Aklına esen herkes Kürt meselesinden bahsediyor. Nedir bu Kürt meselesi diye sorulduğunda verdikleri cevap kem-kümden ileriye gitmiyor. Eşit vatandaşlık diyorlar. Diyarbakır Kürt’üne uygulanan hukuk, Edirne’de yaşayan Türk’e farklı mı uygulanıyor? Kürt vatandaşlarımız, vali, kaymakam, general, öğretmen olamıyorlar’mı? Hatırlatmak isterim Cumhurbaşkanı yardımcımız ve Maliye Bakanımız Kürt kökenli Türk vatandaşı. Hatta Mehmet Şimşek aynı zamanda İngiliz vatandaşı.

                Özgür Özel’in heyecanını anlıyorum. CHP’nin başına geçtikten sonra partinin oylarını büyük ölçüde artırdı. İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun isminin cumhurbaşkanı adayı olarak erken açıklanmasından sonra tutuklanması ve ardından birçok CHP’li belediye başkanının ve belediye bürokratlarının içeriye alınıp yargılanıyor olması, Özgür Beye panik yaptırarak hata yapmasına sebep oluyor.

                Özgür Özel, DEM Partisinin Cumhur ittifakı ile aynı safta olduğunu bir türlü kabul etmek istemiyor. İmralı’nın ağzından ne çıkarsa(Anayasanın değişmesi, mecliste komisyon kurulması gibi) Cumhur ittifakı ile birlikte Özel’de aynı şartları kabul ediyor.

                Burada bilinmesi gereken çok önemli bir konu daha var. İmralı Canisi Öcalan güya PKK örgütünü yönetiyor, onun silah bırakmasını istiyor asla. Suriye’nin kuzeyine 22 bin tır dolusu silah yığınağı yapan ABD bu silahların teslimini PKK’ya yaptırır mı?

                 Şu kesinlikle bilinmeli ki, Öcalan sadece bir kukla, aradan 26 sene geçmiş dağdaki PKK eşkıyası İmralı’daki caniyi dinler mi? O sadece emperyalist devletlerin bir kuklası. Onlar; ABD, İngiliz, İsrail, Fransa ne derse onların söylediklerini dile getiriyor. Türk Devleti pazarlık masasında PKK ile değil yukarıda sıraladığım devletlerle oturuyor. Zira onlar için Ortadoğu, PKK’dan ve Kürtlerin tamamından daha değerli.

Mübarek Kurban Bayramınızı kutluyor, Türk İslam alemine hayırlar getirmesini diliyorum.