20.5 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 61

            Boykot mu, İstiğna mı?

“Bilginin, irfana dönüşmüş hali bu olsa gerek.” dedim kendi kendime. İrfanî bakış; şeytanın dediği yerden değil de Rahman’ın gör dediği yerden bakabilmek olaylara ve olgulara. Kendime kızdım, düşündüğüm şeyi ben şimdiye kadar niye böyle ifade edemedim diye.

Sadettin Ökten Üstat’a soruyorlar, “Boykot hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye. Boykota karşı olduğunu söylüyor Sadettin Hoca. Önce irkiliyorsunuz. Gazze’de soykırımcı, katil İsrail’i destekleyen firmalara yönelik boykotu desteklememek, boykot kırıcılığı değil midir, diyorsunuz. Sadettin Hoca devam ediyor: “Boykot Batı kaynaklı bir kelime, bir kişi veya kuruma veya ürüne karşı geçici olarak kendini frenleme, arzu ettiğin halde ona karşı ilgisiz kalmaktır. Bu geçici bir protestodur. Ben ise müstağni kalıyorum. Onların sattığı her şeyi ihtiyaç dışı kabul ediyorum, gündemime sokmuyorum.” diye cevap veriyor.

Müstağni, istiğna eden, kanaatkâr demek; istiğna da önerilen bir işe karşı isteksiz davranma, gönül tokluğu, doygunluk demektir. “Zenginlik, çok şeye sahip olmak değil, az şeye ihtiyaç duymaktır.” diyen bilge, aynı zamanda gerçek zenginliğin müstağnilik olduğunu ifade etmiş oluyor.

Batı ve Siyonist ahlakı üzerine kurulan vahşi kapitalist sistem, arzuların sınırsızlığını sınırlı kaynaklarla çatıştırarak insan emeğini sömürüyor, böylece ayakta duruyor. Kapitalizm, önce arzularımızı canavarlaştırıyor, sonra da bizi arzularımıza yem ediyor. Eşya alımında yapılan kampanyaların, ihtiyacımız olmadığı halde bir gün lazım olur düşüncesiyle alarak yaptığımız gereksiz masrafların, daha da pahalanmadan alıp bir kenara koyalım düşüncesiyle stokladığımız eşyaların, birilerine fark atmak veya birilerine üstünlük sağlayarak basit duygularımızı tatmin için aldığımız ve bir daha kullanmadığımız eşyaların esiri, böylece kapitalist sistemin hizmetkârı oluyoruz. Ne kadar farkındayız?

İstiğna, ihtiyaç dışı olan bir metayı arzu etmemektir. İstiğna, kapitalist sistemin arzu etmediği bir yaşam tarzıdır. Müstağni kişi, gönlüyle zaten zengin olduğu için kimseyle yarışmaz, gelmesi meçhul yarınlar için birikim yapmaz. Ona göre yarının bir sahibi vardır. Gün doğmadan neler doğar.

Bir gün bir öğrencimin ders sırasında bana “Hocam, sizin başka bir pantolonunuz yok mu?” dediğini hatırlıyorum. Ben hiç dikkat etmemiştim, önemsememiştim. Meğer her gün aynı pantolonu giyermişim. Öğrencime göre her gün ayrı kıyafet giymeliydim; belki de ayakkabılarım, gömleğim, pantolonum birbiriyle uyumlu olmalıydı. Bu, bir algıdır; bu, bir anlayıştır; bu, israfa dayalı kapitalist ahlaktır. Ne kadar tüketim; o kadar istek, ne kadar tüketim o kadar ihtiras, ne kadar tüketim o kadar kavga, gözyaşı, kan demektir. Kişilerde bencilliği artıran, ihtirasları körükleyen, insani duyguları törpüleyen; toplumlarda ise savaşlara, soykırımlara, düşmanlıklara yol açan, işte bu ahlaktır. Bu ahlakın merhemi, boykot değil, kalıcı bir müstağni hayat tarzıdır. 

Batılı bir şirket, yeni bir tür terlik üretir. Pazarlamacısını Afrika’da bir ülkeye gönderir. Fakat pazarlamacı hiç terlik satamaz; çünkü oranın halkı yalın ayaktır. Birkaç yıl sonra başka bir pazarlamacı aynı ülkeye gider, bir süre sonra “Bana binlerce çift terlik gönderin.” diye faks çeker. Uyanık pazarlamacı, önce terlik kullanmayan yerel halka terliğin bir ihtiyaç olduğunu öğretmiş, onlar da bunu bir şekilde kabullenmiş, daha sonra binlerce terlik satmıştır. Siz ister pazarlamacılık yöntemi deyin ister uyanıklık deyin ister akıllık deyin; sonuçta kapitalist ahlak budur. Kişiye ihtiyacı olamayan eşyayı ihtiyaç diye kabullendirir; önce ucuz, sonra da pahalı satar.

Sokrates, erken kalkmaktan hoşlanmazmış. Onun bu halinden nefret eden ve oğlunun zengin bir tüccar olmasını isteyen annesi, öğretmenden yardım istemiş. Öğretmen Sokrates’e şu öykücüğü anlatmış: “İki kuş varmış, biri erken uyanıp böcek yiyip yavrularını beslermiş, diğeri geç uyanıp yiyecek bir şey bulamazmış…” Öğretmen, hikâyeden ne anladığını sorar. Sokrates: “Erken kalkan böcekler, kuşlar tarafından yenir.” cevabını verir.

Olaylardaki mesajı, evrenin dilini, eşyadaki hikmeti, yaratılıştaki sebebi anlamayan kişilerle bir sonuca varmak çok zor. Sınav süreci bunu anlamakla veya anlayamamakla başlıyor ve bitiyor. Neyi, nasıl anladığınız, niyetinizle ve onu besleyen ahlakınızla ilgili. Siyonist ahlak, dünyayı bir kavga mekânı; Roma-Grek ahlakı sömürü alanı gördüğü için bu evrende huzuru beklemek beyhudedir. İslam ve Siyonist-Hristiyan ahlakı, dünya görüşü arasında derin uçurumlar var. Hikmete dayalı ahlak, müstağni hayat tarzını esas alırken daima kazanmaya yönelik ahlak; sömürüyü, kavgayı telkin etmektedir, üretmektedir. Dünyayı bataklığa çeviren bu sineklerden korunmanın çaresi, onların telkin ve algılarından bizi uzaklaştıran bir medeniyet inşa etmektir. Böyle bir medeniyet evreninde boykota da gerek kalmaz.

Bütün yolculuklar, ilk adımla başlar. İnsanlık düşmanlarıyla mücadelede zafer için, müstağni, gönlü tok olmak, vazgeçilmez şarttır.

İspanya Penceresinden Türkiye-2-

İSPANYA DEMOKRASİYE 1982’DE GEÇTİ. İspanya 1936-1939 İç Savaşı’nın ardından Franco yönetimi otoriter ve baskıcı bir rejim kurdu. Franco Dönemi (1939–1975) içinde siyasi partiler yasaklandı, basın özgürlüğü kısıtlandı, bölgesel kimlikler (örneğin Katalan ve Bask) bastırıldı. Ekonomik olarak otarşik, dışa kapalı ve devletçi bir model benimsendi.

Franco’nun 1975’te ölümünden sonra yaşanan geçiş döneminde 1978 Anayasası kabul edildi: Demokratik parlamenter sistem, siyasi partilerin serbestliği, yerinden yönetim (özerk bölgeler) gibi ilkeler getirildi.1981’de başarısız bir darbe girişimi yaşandı, ama 1982’de demokrasiye geçiş gerçekleşti.

Bu kadar taze bir demokrasisi olan ülke, demokrasi ile geçen 43 yıl içinde çok önemli değişimler yaşadı: 

Piyasa ekonomisine geçildi. Özelleştirmeler yapıldı.1986’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET, şimdiki AB) tam üye olunması, yatırımları ve dış ticareti artırdı. AB fonları altyapı, tarım ve bölgesel kalkınmada büyük rol oynadı. 1990’lar ve 2000’lerde hızlı büyüme ve finansal liberalleşme görüldü.

Franco döneminde otoriter tek parti ile yönetilen İspanya’da şimdi parlamenter demokrasi var. Ancak krallık sınırlı yetkilerle devam ediyor. Yani “anayasal monarşi” veya “meşrutiyet” denilen rejim geçerli.

Devletçi içe kapalı ekonomiden piyasa temelli dışa açık ekonomiye geçildi. 1986’dan beri AB üyesi olan İspanya’da artık eğitime erişim sınırlı değil, yaygın ve evrensel. Baskıcı rejimden sonra gelen demokrasi döneminde vatandaşlara geniş kapsamlı haklar verildi.

Demokrasi döneminde İspanya’da siyasal ve ekonomik istikrar sağlandı, enflasyon 1990’lardan itibaren düşük seviyelerde.

**************************************

İspanya’nın Özerk Bölgeleri

İspanya’da 1975’te rejim değişince, etnik kimlikler öne çıkarıldı. 1978 Anayasası ile “İspanyol halkı içinde farklı milliyetlerin ve bölgelerin” varlığı resmen tanındı.

İspanya’da 1980’li yıllarda 17 Özerk Topluluk ve 2 özerk şehir oluşturuldu.

İspanya bu haliyle bir federasyon olmayıp merkezî olmayan üniter bir devlettir. Bazı akademisyenler, ortaya çıkan sistemi “federalizm olmayan bir federasyon” olarak tanımlamakta.

Her topluluğun, Kendi parlamentosu, Yürütme organı (hükûmet), Resmî dili (Castilla dışındaki bölgelerde), Eğitim, sağlık, kültür vb. alanlarda yetkileri vardır.

Ancak bu özerklikler her bölgede aynı değil, “Asimetrik Özerklik” söz konusu. Özellikle Katalonya, Galiçya ve Bask bölgesi gibi tarihi milliyetlere sahip alanlar, eğitim, sağlık, kültür, yerel polis ve hatta (Bask Bölgesinde) vergi toplama ve harcama yetkisi gibi konularda büyük oranda bağımsız hareket edebilmektedir. Altı özerk toplulukta, İspanyolca diğer dillerle birlikte eş-resmi dildir. Diğer özerk toplulukta ise İspanyolca tek resmi dildir.

****

BASK ve Katalonya’da Özerkliğin Boyutu: Katalanca/ Baskça resmî dil. Kendi bayrak ve marşları, bölgesel parlamentoları var. Eğitim sistemlerinde merkezden bağımsız, müfredatları farklı. Özerk polis teşkilatları görev yapıyor.

Özerk bölgeler uygulaması, ilk bakışta, ayrışma potansiyeli olan bölgelerde çatışmayı önlemiş ve farklı kimliklere saygı gösterilmesi toplumsal huzuru artırmış gözüküyor.

Ancak bu yapı merkezi otoriteyi zayıflatıcı etki yapmıştır. Özerklik sisteminin en tartışmalı sonucu, bazı bölgelerde bağımsızlık taleplerinin canlı kalması oldu. Özellikle Katalonya, 2017 yılında anayasaya aykırı biçimde bir bağımsızlık referandumu düzenleyerek merkezi hükümetle büyük bir krize girdi. Madrid yönetimi, Katalonya hükümetini görevden aldı, bazı yöneticiler hapsedildi veya yurtdışına kaçtı.

Bask bölgesinde ise daha farklı bir süreç yaşandı. 1960’lardan itibaren şiddetli bir ayrılıkçı terör hareketi yürüten ETA, özerklik sistemi ve siyasi çözüm süreci sayesinde 2011’de silahlı mücadeleye son verdi. Ancak bölgesel milliyetçilik siyasi yollarla yaşamaya devam ediyor. Her seçimde Bask’ın bağımsızlığını savunan partiler kazanıyor.

****

İspanya’nın, “özerk topluluklar” sistemi bazı çevrelerce barışçıl bir çözüm olarak sunuluyor. Fakat ortak tarih ve kimlik anlayışı zayıflıyor. Bağımsızlık talepleri anayasal düzene meydan okuyor. Ortak “İspanyol milleti” anlayışı geri plana itiliyor. Devletin otoritesi ve milli birlik hissi, yerini kimlik eksenli ayrışmalara bırakıyor.

İspanya’nın uzun vadede toprak ve millet bütünlüğü açısından ciddi risklerle karşı karşıya kalmasına yol açıyor.

İspanya modeli zaman zaman Türkiye’deki tartışmalarda da örnek gösterilir. Oysa gerçek şu ki: İspanya modeli sürdürülebilirliği sorgulanan kırılgan bir dengeyi temsil etmektedir. Bu denge toplumda zenginlik ve refah sürdüğünde ve adil bir yönetim devam ettirebildiği taktirde sürdürülebilir.

******************************

İspanya’daki Özerklik Şartları Türkiye’de Yok!

Özerklik ve federasyon gibi devlet yapıları, tarihsel köken itibariyle daha önce bağımsız devlet olarak yaşamış bölgeleri bir arada tutmak için uygulanan modellerdir.

İspanya’daki Katalonya ve Bask gibi bölgelerindeki özerklik talepleri ile Türkiye’de bazı Kürt gruplarının özerklik ya da bağımsızlık talepleri arasında tarihsel, siyasal ve sosyolojik açıdan temel farklılıklar söz konusudur.

Katalonya ve Bask’ta:

  • Daha önce bağımsız kontluk, krallık ve yönetimler vardı. (Barselona Kontluğu, Navarra Krallığı). Devlet gelenekleri, kendi meclisi, hukuku, parası olan yapılar var olmuştu.
  • Katalanca ve Baskça standartlaştırılmış, eğitim dili haline gelmiştir.
  • İspanya’da Katalonya ve Bask bölgeleri %80-90 oranında kendi etnik grubundan oluşur.
  • Katalonya ve Bask İspanya’nın en gelişmiş ve zengin bölgeleridir. Burada Katalon ve Basklar diğer etnik grupların yükünü çekmek istememektedir.

Türkiye’deki Kürt Bölgelerinde ise;

  • Hiçbir zaman bağımsız bir Kürt devleti var olmamıştır. Dolayısıyla Kürt devlet geleneği yoktur.
  • Osmanlı döneminde Kürtler birçok bölgede aşiret yapısı içinde Osmanlı idaresinde yaşamıştır.
  • Kürtçenin lehçeleri çok çeşitli, yazı dili birliği zayıftır. (Kurmanci, Zazaca, Sorani farklıdır.)
  • Nüfus olarak Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu karma yapıya sahiptir: Türk, Kürt, Arap, Zaza, Süryani vs. birlikte yaşar.
  • Kürt nüfusun büyük kısmı Batıdaki büyük şehirlerde yaşar. İspanya’daki Katalonya ve Bask’ın tam tersine Türkiye’nin Kürt nüfusunun yoğun yaşadığı bölgeler nispeten geri kalmış bölgelerimizdendir.

Katalonya ve Bask örnekleri, tarihsel olarak kurumlaşmış özerk yapılara sahip bölgelerin, modern ulus devlet içinde kimliklerini sürdürme çabasının bir devamı sayılabilir.

Türkiye’deki Kürt özerklik talepleri ise, önceden var olmuş bağımsız bir siyasal yapının iadesi değildir. Türkiye’nin önemli bir bölgesel güç olmasını istemeyen devletlerin desteklediği, kimlik siyaseti üzerinden yapılandırılan narko-terör örgütünün (PKK) kullanıldığı bir projenin eseridir. Bask ve Katalanların 20. yüzyıl başında yaşadığı dışlanma süreçlerine benzemez.

Kürt vatandaşlarımız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren eşit vatandaştır, Kürt oldukları için erişemedikleri hiçbir evrensel ve anayasal hak yoktur.  Ayrılıkçı Kürt hareketi BOP ve Büyük İsrail Projesinin bir parçasıdır. İspanya örneği Türkiye’de özerklik/ federasyon /bağımsız Kürt devleti talepleri için emsal olamaz.

İslam ve İbadet

Konuya ilişkin edinimlerimizden bahisle;
Günümüzde ibadet kavramı kadar anlamı daraltılmış, içeriği boşaltılmış çok az kavram vardır.
Hâlbuki içeriği bu kadar zengin, kapsamı bu kadar geniş çok nadir bir kavram olan İBADET; Allah’ın sevdiği, gizli ve açık söz ve davranışların tümünü içine alır.
Genellikle ibadet denilince, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler aklımıza gelir.
Kur’ân bunları ibadet kategorisine almaz bile. Bunlar Kur’ân’da; “nüsuk (çoğulu menasik) ibadet şekilleri” olarak geçer. Birtakım ritüellerin toplamına “ibadet” denilmez İslam’da!
Anne-babanın evladına şefkati ibadet olduğu gibi, tüccarın dürüstlüğü de bir İBADETTİR.
Hatta İBADET zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmaktır.
İslam, birtakım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini değildir.
Aksine, İSLAM hayatı ibadetleştiren bir dindir.
Gün boyu işlenen ahlaki her davranış ibadettir.
İBADET salih ameldir, yani düzgün ve kaliteli iş yapmaktır, üretmektir. Yararı yalnızca kendimize olan ameller değil, belki faydası başkalarına da olan iyiliklerdir.
İSLAM tevhit ve adalet, sevgi ve merhametten ibarettir. Allah’ın hakkına tevhit, kulların hakkına da adalet çerçevesinde riayet etmektir!
İBADET, mutlak itaati yalnızca O’na özgüleyerek, Allah’tan başkasına boyun eğmemektir!
İBADET, O’nun mahlûkatına sevgi ve merhamet ile muamele etmek, yani kul hakkı karşısında saygıyla eğilmektir!
İbadetler; “köşk, şarap, huri vs. gibi” ahirette zevk-ü sefa sürmek için yapılan birtakım ritüeller (ayinler) değildir. Asla bir Müslüman ibadetlerini, kâr-zarar hesabı yapan bir tüccar mantığıyla yapmaz!
Allah’ın rızası dışında hiçbir mükâfat beklentisi yoktur! Örneğin bir mümin sevap toplamak için Kur’ân okumaz! Namazını; psikolojik olarak kendisini rahatlatan bir tür yoga-meditasyon olarak görmez!
DİN ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek değildir!
DİN dünya içindir, dünyayı ıslah içindir. AHİRET yaptıklarımızın karşılığıdır!
DİN gün boyu iyiliği, adaleti, hakkaniyeti ayakta tutmak, bunları ikame etmektir.
UBUDİYET (Kulluk / itaat), kötülüğü, haksızlığı, zulmü engellemektir. Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerdir! (İyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktır.) İnsan hakkına tecavüzün en büyük günah olduğunu idrak etmektir.
İBADET zulme savaş açmak, zalimlere hasım olmaktır. Yolsuzluğa, yoksulluğa isyan etmektir. Fahşa ve münkerin (hoş olmayan ve çirkin tavırların) karşısına dikilmektir. Yetimlerin, mazlumların koluna girmek, onların önünde yürümektir!
Mazlumların ahı göğü inletirken, bir köşede doksan dokuzluk tespih çevirmek hiç değildir. İnsanları aç-bî ilaç -boğaz tokluğuna bile değil- çalıştırıp, bunların sırtından iktisap edilen sermaye ile cömert görünmek değildir!
Vurana elsiz, sövene dilsiz, devletlüler karşısında el pençe divan duran, ensesine vurulduğunda ağzındaki lokmayı da veren pasif, miskin itaatkâr vatandaşlar olmak hiç değildir.
İBADET bir duruştur. İlkeli olmak samimi olmak, diğergâm olmak (başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetmek), velhasıl adam gibi adam olmaktır. Kölelikten özgür insan olma eylemine inkılâp etmektir.”

*
Dinin doğru anlaşılmasının eğitimi-öğretimi yapılmalı, yanlışlar delileriyle ikna edici şekilde aydınlığa kavuşturulmalıdır. Türkiye bunun için iyi yetişmiş yeteri kadar uzmana sahiptir. Yeter ki bu iş siyasetin ikbal ve menfaat çarkının istismarına kurban edilmesin.
Din, devletin dışındaki odakların bigisine, eğitimine ve etkisine bırakılmamalıdır. Din için en büyük tehlike,günümüzün orijinal tabiriyle ‘’merdivenaltı’’dır.
*
Tekrar vurguluyalım;
İslam bilgisi ve tefekkürü içinde inandığımız Allah, kendisinin tanınmasını isteyen, her şeyden haberdar olan, hesap soran, yaptıklarımıza göre bize gelecek hazırlayan, emir veren, dua isteyen, affeden, merhamet eden, ceza veren bir Allah’tır. Yaratıcıdır, eşsizdir, hiçbir şeye benzemez. Mutlaktır. Hayy ve Kayyum’dur( diri, daima var).Görür, işitir. İstediklerini ve istemediklerini bize bildirmiştir. Ahireti hazırladığını söylüyor.

Hukuk, Namus ve Şeref

Dostlarım hukuk devletinden nasıl uzaklaştığımızı anlatıyor. Haklılar. Dünya Adalet Projesi (World Justice Project) her yıl Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ni yayımlıyor. Türkiye serbest düşüş hâlinde. 2024’teki pozisyonumuz 101. sırada. Sıradaki komşularımız. 99-103 arasındaki ülkeler şöyle:

99   Nikaragua

100 Myanmar

101 Türkiye

102 Bangladeş

103 Honduras

Hayırlı olsun. Doğruluk Payı sitesindeki haber için buraya tıklayınız.

İyi ki istibdat rejiminde değiliz

Sayın Adalet Bakanımız bu sonucu beğenmemiş, insafsız bulmuştu. Bu hislerini de bir demeçle açıklayıp Dünya Adalet Projesi’ne hak ettiği dersi vermişti. Ama adamlar derslerini almamış ki hâlâ böyle sıralıyorlar. Ne yapmalı? İstibdat rejiminde yaşasak kolaydı. Mesela savcıya talimat verip, pardon telefon edip, pardon vazifeye çağırıp WJP’yi içeri alıverirdik. Ne gerekçeyle mi? Önce içeri alır sonra gerekçesini bulurduk. İlk gerekçemizi beğenmezsek başka bir gerekçe uydururduk. Elimizi tutan mı vardı? Yapmadığımız iş miydi? WJP bizim egemenlik alanımızın dışında mı? O halde bu sonuçları yazanı içeri alırdık. Bunu yazan köşe yazarlarını da. Önce asar sonra yargılardık. Ne var ki bunların hiçbirini yapamıyoruz. Yapamıyoruz değil mi? Çünkü Türkiye istibdat rejimi değil. Değil mi?

Şimdi istibdat rejimlerini bırakıp hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne dönelim. Bütün kanunları canımızın istediği gibi değiştirebilirsek, neyin üstünlüğü? Hukuk diye bir şey mi var? Bugünkü hukukla yarınkinin ne ilgisi olabilir? Kanunların kanununu, anayasayı her seçim döneminde yeniden değiştirdikten sonra hangi hukuk. Hem de anayasayı değiştirme işinin propagandasını şu yemini etmiş kişiler yapıyor:

Sadakat, namus ve şeref

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.” 

Demek ki endişelenecek bir şey yok. Bu anayasaya sadakattan ayrılmayacaklarına büyük Türk milleti önünde and içmişler. Hem de namusları ve şerefleri üzerine. Ne yani? Siz bu insanları ne zannediyorsunuz?

Şimdi dünyaya dönüyorum ve soruyorum: Anayasa dâhil bütün kanunlar hukuka dayanıyor. Hukuktan çıkıyor. Hukuk… Hak kelimesinin çoğulu. Haklar demek. İnsanların birbirine karşı hakları. Toplumun bireye bireyin topluma karşı hakları. Her hak yazdığım yere vazife de yazın. İkisi beraberdir. Her hak olan ilişkide bir vazife, her vazifenin de doğurduğu bir hak vardır.

Peki hukuk, yani haklar neye dayanıyor?

Hukukun temeli

İşte bu dayanak derinlerde. İnsanın ta içine, yapısına, fıtratına kadar uzanır. Genlerimize işlemiş bir temeldir bu. O temelin adı da ahlaktır. Evet bütün kanunlar birbirine, ana kanuna, fakat hepsi insan fıtratına, insanların ahlak dediği kaynak değere dayanır.

Bu yüzdendir ki bir ülkede hukuk üzerinde tereddütlerin doğması ahlak üzerinde tereddütlerin doğması demektir. Ahlak üzerinde tereddüt, toplumu toplum yapan bağların çözülmesidir, milletin ve dolayısıyla ülkenin çökmesidir. O çöküşe sebep olanlar da enkazın altında kalır. Tarih öyle söylüyor.

Ahlak değersizleşirse kanunlar da değersizleşir. Etrafından dolaşılacak, delinip geçilecek, muhalifleri yakalayıp hapse attıracak açıkgözlük araçları hâline gelirler. Kanunları manipüle ederiz. Mevcut kanunlar hırslarımızı tatmine kâfi gelmezse yenilerini çıkarırız. Kim tutar bizi? Ahlak yoksa.

Yaptıklarımızı doğru oldukları için değil, yapabildiğimiz için yaparız. Yapamadıklarımızı yeni kanunlarla yapabileceğimiz hâle çeviririz. Kanun ne ki? Ahlak ne ki? Hem bunu herkes yapıyor. (Bu sonuncu ifade bütün ahlaksızlıkların anasıdır.)

Kaçıncı tekrar bilmiyorum. Yine Akif, yine Akif, yine Akif:

Halimiz bir inhilâl etmiş vücudun halidir

Ruh-u izmihlalimiz ahlakın izmihlalidir

Türk Milleti Meleklerin Cinsiyetini Aramaktan Derhal Vazgeçmeli!

İsrail’in İran’a karşı giriştiği saldırılardan sonra hem dünya hem de biz başka bir yere evrilmiş durumdayız… Çünkü olmaz denilen şeyler oluyor.

İsrail’in arkasına ABD’yi ve diğerlerini alarak Gazze, Irak, Suriye ve İran’da gerçekleştirdiği saldırıların en büyük ortak özelliği çok kuvvetli bir istihbarat çalışmasına dayanıyor olmasıdır.

Bu istihbarat çalışmasının bu ülkelerde kendisine yeterince işbirlikçi bulduğunu görüyoruz.

Onun için İsrail ve ABD kısa sürede sonuç alıyor!

Trump açıkça “bu bizim işimiz” diyor.

Suriye’de de bunu gördük… Birkaç saat içinde Esad devrilip gitti.

Keza Irak’ın, Irak Ordusu ve Kesnizani tarikatı tarafından satıldığını bilmeyenimiz yok.

İran’ın Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı şimdi de Genel Kurmay Başkanı, Devrim Muhafızları Komutanı, Genelkurmay’dan İstihbarat Başkanı ve önemli şahsiyetler nokta vuruşlar ile ortadan kaldırıldılar. Her halde şimdi hedefte dini lider Hamaney ve mevcut Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan var.

Bizim şimdi bu tablodan kendimize bir hisse çıkarmamız lazım…

Bunu yapıyor muyuz? Bu şüpheli bir durum! Meseleyi halen kavradığımızı düşünmüyorum.

Bana göre milli üniter yapıyı bozmaya çalışan ve iç cephenin tek vücut olmasını engelleyen her türlü davranış ile bunu sergileyen kişi ve kurumlar İsrail ve ABD’nin ekmeğine yağ sürüyor.

Bunlar Türk Milletinin veya Türk Milletinin öncüsü olduğuna iddia eden Türk Milliyetçilerinin ve vatanseverlerin gündeminde midir? Bu soruya olumlu cevap vermek mümkün değildir!

Türk Milliyetçileri nezdinde Türk Milleti, ne yazık ki ironik olarak ifade edeceğim bir şekilde “meleklerin cinsiyetini öğrenmekle” meşguldür.

Türkiye’de kayda değer sayıda hainler nedeniyle kuvvetli bir ihanet potansiyeli vardır. Irak, Suriye ve İran’da yaşanan zaafiyet Türkiye’de de yaşanabilir.

O sebeple boş işlerle uğraşmaktan derhal vaz geçiniz. Önceliğiniz vatan savunması konusunda uyanık olmak ve iç cepheyi tahkim etmek olmalıdır.

Ancak ne yazık ki, bu iradeyi ve hareketi göremiyorum!

Bilmiyorum ne zaman gereğini yapacaksınız?

Meleklerin cinsini öğrenmek ne işinize yarayacak?

İran’ın uğradığı saldırı da gözünüzü açmıyor ve sizi uyandırmaya yetmiyorsa vay halimize diyeceğim.

Baba Olabilmek

“Artık yürümeyi öğrendim. Fakat hala düşmekten korkuyorum. Ellerimi bırakma baba!”

“Kalbi sevgi dolu, sevecen, cömert, kibar, kucağı sıcak, anlayışlı, şefkatli. Bu vasıfların tümünü taşıyan tek erkek… Ben ona baba diye sesleniyorum…”

Baba olmak, öncelikle bir erkeğin kalbinde ve zihninde bir çocuğa yer açmakla başlar. Düşünce ve davranışlarında tutarlı bir babanın olumlu ve nitelikli ilgisi, çocukta disiplin anlayışının yerleşmesinde, özgüven oluşumunda, liderlik yapısının gelişmesinde, sosyal bir varlık haline gelmesinde, arkadaş ilişkilerinde olumlu kişilik kazanmasında önemli rol oynar.

Mahler’e göre baba-çocuk etkileşimi, çocukta farklılaşmayı başlatır, bağımsızlaştırır ve üreticilik kazandırır.

Baba, eşi ve çocukları için sevgi ve güven kaynağıdır. Fransız Psikanalist ve Psikiyatr Lacan ın dediği gibi, “insanın her talebi sevgiyedir”.

Çocuklar babayı daha güçlü, daha çok bilen, daha çok saygı uyandıran kişi olarak bilirler.  Çocuklara ayrılacak bir yarım saat, kısa bir gezinti, yemekte söyleşmek, çocuklar için çok önemlidir.

Babalar çocukların dış dünya ile kurdukları ilişkide köprü rolü üstlenirler. Babanın onayı, kabulü çocuğa dış dünya tarafından da kabul edildiği, beğenildiği mesajını verir.

Çocukların sağlıklı gelişimi için anne kadar babalarıyla da iletişim ve etkileşim (kitap okuma, oyun oynama, rol modeli olma) halinde olmaları gerekir. Çocuğun düşünsel, sosyal-duygusal, cinsel-rol ve kimlik gelişimi üzerinde baba ile etkileşimin önemli rolü vardır. Çocuğa, annesi dışında bir ötekinin de olduğunu gösterir.

Babalarından ilgi ve sevgi gören çocukların daha sosyal oldukları, arkadaşlarıyla sağlıklı ilişkiler kurabildikleri, kendilerine daha çok güvendikleri, yaşamın zorlukları ile baş edebildikleri, liderlik özellikleri taşıdıkları, uyumlu ve mutlu oldukları bilinmektedir.

İleri toplumların ileri olması, görünen modern teknolojilerden dolayı değildir. Anneye saygı duyan babaların olmasındandır.

Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Baba-çocuk iletişimi, çocuğun kişilik gelişimini etkiler. Bu iletişimi güçlü olan çocuklar, olumlu kişilik özellikleri geliştirir. İyi bir baba-çocuk ilişkisi, çocuğun hayatla kurduğu ilişkiyi güçlü kılar.

Kız çocukları babayı daha çok emniyet ve güven sembolü olarak algılarken; erkek çocuklar babalarından, kararlı durabilmeyi, sabır ve sebatı örnek alırlar.

Babalar, çocuklarına sevgilerini sözel olarak ifade etmekle birlikte, ilgi ve alakayla davranışsal olarak da göstermeli. Çocuğa sevildiğini ve değerli olduğunu hissettirmeli. Birlikte kaliteli zaman geçirmeli. Çocuklar öfkelendiğinde onları yargılamadan, suçlamadan dinlemeye çalışmalı. Rol model olarak örnek olmalı, söyledikleriyle yaptıkları tutarlı olmalıdır.

Kız ve erkek çocukların yaşamında baba önemli bir özdeşim figürüdür. Çocuk dünyayı babasının gözleriyle görür, onun gibi yürümeye, onun gibi davranmaya, onun gibi konuşmaya çalışır.

Babanın kız çocuğuna olan olumlu tutumu, onun; kendisine, erkeklere, kadınlara, var olmaya, kendi ayakları üzerine durmaya olan tutumunu belirler. Yani kendi başına başarabilen, kendine güvenen ve kendini seven bir kadın olmasını sağlar.

Aynı evin içinde olduğu halde,  babanın çocuklara uzak ve soğuk durması, sadece bir disiplin figürü olarak yer alması, çocuklarla ilişki kurmaması, hem kız hem erkek çocuklara baba yokluğunu yaşattırır.

Böyle babaların çocukları, boşluğu başka şeylerle kapatmaya çalışırlar. Genellikle bu başka şeyler, çok da hayırlı şeyler olmaz. Bu nedenle birçok kanun dışı, ya da olumsuz şeyden “baba” diye bahsedilir. Baba olabilmek, bir çocuğun hayatında baba olarak yer alabilmek ve bu babalığı düzgün sürdürebilmek gerekir.

“İşten eve yorgun gelmiş ve kısacık bir sohbetten sonra televizyonun karşısında uyuklayan” baba tipi günümüz çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaktan, onları mutlu etmekten çok uzaktır.

Çocuğa doğruyu yanlışı göstermek, yapabileceklerinin en iyisini yapmaları için cesaretlendirmek ve iyi seçimler yapmayı öğretmek babaların görevidir.

Günümüzde baba figürü, çocuğun bakımıyla ilgili her şeyi yapabilen, onlarla paylaşabilen, onlarla her türlü ilişkiyi, yakınlığı kurabilen, baba modelidir.

Çocuklarımız, sahip olduğumuz eşyalar değildir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.

 Dozunda ve destekleyici baba figürü, çocuğun kendini daha rahat ifade etmesine, özgüvenini geliştirmesine ve stresle başa çıkma becerisini artırmasına yardımcı olur.

Çocuğun özgüven ve liderlik gibi özelliklerinin gelişmesi, kendini güvende hissetmesi ve kaygılarının azalması, babası ile sağlıklı iletişim kurmasına bağlıdır. Her çocuğun sevgi dolu, ilgilenen ve destekleyici bir babaya ihtiyacı vardır.

Babanın rolü akşam eve gelince şikâyet edilecek otorite figürü olmamalıdır. Çocuğunu dinleyen, uygun ve doğru davranışları öğreten, olumlu davranışlarını çekinmeden (aman şimdi aferin dersek şımarır diye düşünmeden) pekiştiren babalar ile çocukları arasındaki ilişki çok daha verimli olmaktadır.

Babasız evlerde akşam erken olur. Babasız bir ev, duvaksız geline benzer. Babanın faziletleri, çocukların servetidir. Babalar, oğullarının ilk kahramanı, kızların ise ilk aşkıdır.

Bazı süper kahramanların pelerini yoktur. Onlara baba denir! “Baba omzu” diye mutluluk ve huzurun membaı bir yer vardır. Babanın erdemleri çocuklarının servetidir.

Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, onların annelerini sevmesidir. Anne gezinilen bağ, baba yaslanılan dağdır. Ömrümüzün en güzel çağı anne ve babamızla geçen zamandır.

Baba olmak yeterince zordur. Kendi kendine yetmeyen bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak, onu hayata hazırlamak, bir yetişkinin üstlenebileceği en büyük sorumluluktur.

Anne baba olmanın en zorlu yanlarından biri de, “yeterince iyi bir anne baba mıyım? sorgulamasıdır. Mükemmel anne babalık yoktur diyor Prof. Dr. Neriman Samurçay ve “Kendini mükemmel sanan anne babalar vardır ama mükemmel anne babalık yoktur”diye ekliyor.

Bir başka uzman, Leyla Navaro, “Beni Duyuyor musun?” adlı kitabında, “Diğer meslekler deneme yanılmayı kaldırabilir ancak anne babalık mesleğinde deneme yanılmaların sonucu ne yazık ki çok ciddidir diyerek konunun önemini vurguluyor.

Aynı kitaptaki şu sözleri de hatırlatalım; “İnancımız, mükemmel anne babanın mükemmel çocuk yetiştirdiği değil, mutlu anne babanın mutlu çocuk yetiştirdiğidir”.

Babalar! çocuğunuz için önemlisiniz. Çocuklarınızı yeterince sevin, onlara kaliteli zaman ayırın, değerli olduklarını hissettirin. Örnek model olun, hayatı birlikte paylaşın. Yarının huzurlu, mutlu, başarılı bireylerini yetiştirmek sizin ellerinizde. Çocuklarınızın, paranızdan çok sevginize ihtiyaçları var.

Sevgiyle kalın…

İspanya Penceresinden Türkiye-1

Kurban Bayramı öncesinde eşimle birlikte 8 günlük İspanya turuna katıldık. İspanya’da gördüklerim ve orada edindiğim bilgilere ilaveten biraz da araştırma yaptım. Ve İspanya Penceresinden Türkiye’ye bakmanın gerekli ve faydalı olacağı kanaatine vardım.

İspanya’nın yüzölçümü Türkiye’nin yaklaşık üçte ikisi kadar. Nüfusu ise yaklaşık 47 milyon olup, Türkiye nüfusunun yaklaşık yarısı kadar.

Buna karşılık İspanya bizden ekonomik olarak (GSYİH) yaklaşık %50 daha büyük ve halkı bizden 2-2,5 kat daha zengin. (Kişi başına milli gelir İspanya’da 35.100 USD Türkiye’de ise yaklaşık 15.000 USD)

İspanya dünyanın en büyük ekonomileri sıralamasında 14-15. Sıralarda iken Türkiye 16-19. Sıralarda geziniyor. Fakat aramızdaki fark büyük, İspanya 2024 itibarıyla GSYH büyüklüğü itibarıyla Türkiye’yi yaklaşık %50 farkla geride bırakıyor.

Gezdiğimiz şehirlerde bu zenginliğin yansımasını gözlemledik. Gördüğümüz bütün şehirlerde düzen, geniş caddeler, büyük parklar, temizlik dikkat çekiciydi. Nadiren trafiğin sıkıştığı, her tarafında sanat eserleriyle karşılaşılan İspanya şehirlerinde gecekondu benzeri yapılaşma hiç yok. Tabii ki insanların bizden daha mutlu olduğu hemen belli oluyor.

Ekonomide hemen göze çarpan iki alan turizm ve tarım. İspanya yıllık 100 milyona yaklaşan turist sayısıyla ve 120 Milyar Euro turizm geliriyle bu alanda dünyada ilk 5 içinde. (Türkiye’de ise 2024’te ~52,6 milyon ziyaretçi, ~61,1 milyar USD gelir gerçekleşti.) İspanya’da vatandaş başına yılda 2 turist gelirken, Türkiye’de her vatandaşa 0,6 turist düşmekte.

Fakat turistlerin bol olduğu yerlerde rehberimiz sürekli hırsızlık ve kapkaç vakaları için uyarılar yaptı.

İspanya’da fiyatlar Batı Avrupa’nın diğer ülkelerinden daha ucuz. Yeme içme konusunda Türkiye fiyatlarına yakın bedeller ödeyerek, daha bol porsiyon ve hilesiz yemekler yemek mümkün.

Tarım alanında İspanya’nın çok başarılı ve planlı uygulamaları olduğunu söyleyebilirim. Ekili, dikili ve bakımlı olmayan tarım arazisi bırakmamışlar. Özellikle ülkenin güneyine doğru indikçe dağ taş binlerce km2’lik arazilere son derece düzenli bir şekilde zeytin ağaçları dikilmiş. Yüksekliği 2-2,5 metreyi geçmeyen zeytin ağaçlarının dikili olduğu arazi parçaları arasında bir metrelik boşluk dahi bırakmamışlar. Toprağın kıymetini biliyorlar. Her 30-40 km de bir zeytinyağı fabrikaları kurmuşlar ve zeytinlerin uzak mesafelere taşınmadan işlenmesini sağlamışlar.

Türkiye’de boşalan köyleri, işlenmeyen tarım arazilerinin büyüklüğünü görünce “neden biz başaramıyoruz?” diye üzüldük.

**************************************

İspanya’da Şehircilik

İspanya’da gördüğümüz şehirlerde (Madrid, Toledo, Sevilla, Cordoba, Granada, Al Hamra, Valencia ve Barselona) toplam İspanya nüfusunun yaklaşık beşte birinden fazlası yaşıyor. Hepsinin de de planlı bir yapılaşma içinde, geniş caddeler, büyük parklar, çok sayıda görkemli binalarla dolu olduğunu ve hiç gecekondu ve köy evi diyebileceğimiz tarzda yapıların olmadığını söyleyebilirim.

Şehirler genellikle tarihî doku korunarak planlı şekilde genişletilmiş. Başkent Madrid en büyük şehir. Madrid’te bile kişi başına düşen açık alan oranı çok yüksek.

İspanya’da 800 yıl hüküm süren Müslümanların bıraktığı İslâmî mirastan günümüzde sadece birkaç mimarî eser kalmış. Mimarî eserler de hemen sadece ülkenin güneyindeki Cordoba, Granada ve Sevilla gibi birkaç şehirde bulunmakta. Bunlar da turistik mekân olarak kullanılmakta. Kurtuba Ulucamii, Elhamra Sarayı, Caferiye Sarayı, Altın Kule, çeşitli şehirlerde bulunan “Alkazar” türü yapılarla, üçbeş şehirde hamam ve kale kalıntısı. Fakat mimaride Müslüman etkisiyle oluşmuş bir sanat geleneği olan “Müdeccen Üslubu” (Mudejar sanatı) çok yaygın. Eski-yeni pek çok İspanyol yapılarında kullanıldığını görebildik.

Yeşil alan olarak AB önerileri kişi başına 10–15 m². Madrid %8 yeşillik oranına sahip. İspanya’da şehirler temiz. Türkiye’de ise büyük şehirlerde yeşil alan %4–6 arasında, temizliği de sorunlu.

Toledo, Córdoba (Kurtuba), Granada gibi 2 bin yıllık tarihi geçmişi olan şehirlerde tarihî dokular korunarak yaşatılmış, dar sokak düzeni; kültürel mirasın korunmasıyla estetik bütünlük öne çıkarılmış.

İspanya’da sokaklar yayalaşmaya yönelik tasarlandığı için hem kullanım alanı hem temizliği yüksek.

İspanya’nın en kalabalık şehri Madrid 3,4 milyon nüfusu ve yaklaşık 7 milyon metropoliten alan nüfusu olan bir şehir. Diğer şehirlerden bu nüfusa yaklaşan yok. Yani bizdeki metropol şehirler kadar kalabalık değiller.

 ****

İspanya’da büyük metropollerde nüfus yığılmasını nasıl önlediklerini merak ettim. Bulduğum cevaplar şöyle:

İspanya’da doğrudan “şu şehir şu nüfusu geçemez” diyen bir yasa yok. Ancak:

  • Yerleşim alanları imar planlarına sıkı sıkıya bağlıdır.
  • Plansız yapılaşma neredeyse imkânsızdır.
  • Belediye ölçekli planlarda yeni konut üretimi arz–talep dengesine göre, uzun vadeli hesaplarla yapılır.
  • Altyapı kapasitesi olmadan yoğun yapılaşmaya izin verilmez.
  • İspanya’da kişi başına düşen gelir farklılıkları bölgeden bölgeye çok keskin değildir. Örneğin Madrid ve Barselona elbette ekonomik merkezlerdir, ama Sevilla, Zaragoza, Bilbao gibi şehirler de istihdam ve yaşam kalitesi açısından caziptir.
  • Kırsal alanlara da AB fonlarıyla altyapı ve ekonomik canlılık taşınmıştır. Bu yüzden insanlar kırsaldan büyükşehre akın etmeye mecbur kalmaz.
  • Tarihî şehir merkezleri genellikle koruma altındadır, yüksek yapılaşmaya izin verilmez.
  • Topografya ve kültürel miras, dikey değil yatay ve kontrollü büyümeyi teşvik eder.

Bütün bunlar da doğal olarak şehirlerin aşırı büyümesini yavaşlatmış, dengelemiş ve şehirlerin aşırı nüfus yükü taşımasını engellemiş.

NOT: Devam edecek… Gelecek bölümde İspanya’da Demokrasiye geçişin etkilerini ve Özerk Bölgeleri anlatacağım.

Kıvılcım Bekleyen Çığlık

 Bu şehrin sarmaşığı sırılsıklam surları mıdır?

Değişen Ramazan mıdır otel odalarında?

Saat beş oldu;

Kalk da gör!

 Geleceğin kusurları mıdır güneşi örten?

Ki insan hâlâ İskender edâlarında..

Gün kalleş oldu;

Çık da gör!

 Aşkın ısınma turları mıdır rüzgâr?

Ve yağmur yine rahmet iddialarında..

Kar bir leş oldu;

Sık da gör!

 Grossırlar yüzyılın yatırları mıdır?

İmdi dünya Hay bin Yakzan adalarında..

Teknoloji rûha tebelleş oldu;

Bak da gör!

  7 Şubat 1996 – Kayseri