20.5 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 60

Manipülasyon

“Hatırlatmalara devam ediyoruz… sizce bir fark yada değişen bir şey var mı? Halbuki bu bir kader değil… Değiştirebiliriz!”

Türkiye’de her saat başı bir yazı yazsanız yine de hepimize yetecek kadar malzeme var. Onun için bazen kendi kendime dert ediniyorum; “Şunu da yazamadım, bunu da yazamadım” diye… Bu günde sizlerle paylaşmak istediğim konu: manipülasyon.

İnsanlarımız bu coğrafyada yüzyıllardır bir manipülasyona tabii tutuluyor. Manipülasyon; kelime anlamı itibarı ile insanların “Kendi bilgileri dışında veya istemedikleri halde etkileme veya yönlendirme işlemine tabi tutulmak” olarak tarif edilebilir.

Manipülasyon olmayan bir şeyi varmış gibi göstererek yanlış haberler ve söylentilerle, gerçek olmayan işlemlerle; sosyal, siyasal, ekonomik rant elde etmek için de kullanılan bir olgudur.

Örneğin Türkiye’yi; Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları kurmuştur. Atatürk öncesi; ulusal ve uluslararası konjonktürü bilmezseniz, size Atatürk’ün yaptıkları bir şey ifade etmeyebilir. Ondan sonra gider “80 sene ne yapıldı ki; şu son 10 yıllık AKP iktidarında yapılanlara bak” diyebilirsiniz. Eğer böyle yaparsanız ya manipüle etmiş yada manipüle edilen olarak kullanılmış olursunuz.

Bir iktidar, günlük yaşamı döndürebilmek adına bile bir şeyler yapmak zorundadır. Ancak bu gün yapılabilenlerin hangi temel üzerine yürüdüğünü de, doğru sonuçlara ulaşmak bakımından bilmek gereklidir.

Ülkemiz üzerinde dün adına emperyalist dediğimiz bu günde küreselci adını taktığımız güçlerin büyük bir rekabet savaşı vardır. Bu güçlerin aralarında anlaştıkları gün “hapı yuttuğumuzun resmi” olacaktır. Acaba “Gezi Olayları”nda bu güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin, Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Türk Milletine karşı, bizim henüz bilmediğimiz bir anlaşması var mı? Ve varsa iyiniyetli insanlarımız manipüle edilerek bu olaylarda kullanıldı mı?

ABD’nin 1919 yılında Türkiye’de “Yüksek Komiser” olarak görevlendirdiği Amiral Bristol, ABD’ye gönderdiği 08 Eylül 1920 tarihli telgrafta “Yunan kuvvetlerinin, Anadolu’daki Türk Milliyetçilerine karşı sonuç alıcı eyleme girişmesine, Fransız ve İtalyanlar etkin biçimde karşı çıkıyorlar. Öyle görülüyor ki; Fransız ve İtalyanlar siyasal ve ekonomik nedenlerle Kemal akımının tümden ortadan kalkmasını istemiyorlar” diyor. Görüyorsunuz İngiliz güdümlü Yunan politikalarına karşı Fransız ve İtalyanların aldığı tavır, bizi rahatlatıyor!

Bu gün herkesin dilinde bir “bende milliyetçiyim” sözü var. Bunları söyleyenlerin çoğuda tarikatçi ve cemaatçi. Çünkü milliyetçilik yükselen bir trend. Bunu düşürmek için manipülasyona ihtiyaç var. Onlara sokakta öyle konuşun diye telkinde bulunuluyor. Ama bu “bende milliyetçiyim” diyenlerin hepsi, Atilla İlhan’ın tabiri ile bir “Türk Milliyetçisi” olan Atatürk’e karşılar… Hatta onu Türkiye Cumhuriyetini kuran bir “ayyaş” olarak niteliyorlar. Bu ne perhiz ne lahana turşusudur. Bu olsa olsa samimi halkı manipüle etmektir.

Türk Milletini 36 parçaya bölen, ihanetle müzakereye oturan, milli ve manevi değerlere saldıran, halkına eziyet eden, zengini daha zengin fakiri daha fakirleştiren, toplumu İnançlı – İnançsız diye ayıran (şimdi de düşman ceza hukuku var diye konuşuyoruz) bir anlayışı; Ay – yıldızlı bayraklarla karşılamakta bir manipülasyondur.

Kanaatimce halk; hem iktidar yönünden hem de dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından bir çıkmaza itilmiştir.

Peki niye manipüle oluyoruz? Onu da Nihal Atsız’a söyletelim “Edebiyat, tarih, coğrafya dersleri okutmakla, güdülen gayelerden birisi de gençlere millet ve yurt sevgisi aşılamaktır. Bu işin hiç yalan söylemeden, gerçekleri değiştirmeden yapılması gerekir. Çünkü yalancılık üzerine kurulmuş yurtseverlik olamayacağı gibi, gerçeklerin değiştirilmesinden de hiç bir erdem doğmaz”.

Evet! At izinin it izine karıştığı bu günlerde (o günler hep devam ediyor) yine her şey manipüle edilerek, Türk Milletinin hakimiyeti elde etmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor.

Bu manipülasyonlar; hangi ad ve nam altında yapılıyorsa yapılsın, amaç budur. Bunu anlamak için bütün gözlerin açık ve akılların uyanık olmasına ihtiyaç var.

Bilmem anlatabildim mi?

Kadının Türk Toplumundaki Yeri

Konuya ilişkin irdelediklerimizden bahisle;
İslam Medeniyetinin ve Onun temeli olan İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’da ve yüce peygamberin sözlerinde, davranışlarında kadın Batı’nın anlayamayacağı kadar yüceltilmiş, saygıya ve sevgiye layık görülmüştür.
İslamiyet kadar hiç bir zihniyet, hiç bir felsefe O’na baha biçemedi, hakiki mevkiini veremedi. Bugün Müslüman geçinen memleketlerde kadının perişan, köle muamelesi görmesi Müslüman erkeklerin İslam’ın kabuğunda kalmış cehaleti ve idrak darlığındadır. Yüce Peygamberin: ”Kadın erkeğin yarısıdır’ ‘diyen ve O’nun sosyal hayattaki yerini açıkça tayin etmektedir.
Uzman Sosyal Bilimcilerin araştırmaları gösteriyor ki; İslam Ülkeleri içerisinde kadın sadece Türkiye Cumhuriyetinde layık olduğu yerdedir. Ancak üzücü bir durum var ki; Atatürk’ün bir yağmur bereketiyle kadınlara tanıdığı sosyal ve siyasal haklar törpülenirken kadınlarımız gaflet içindedir. Gazi Paşa bu hakları kadınlarımızın Milli Mücadeledeki yüksek fedakârlıklarına şükran borcu olarak verdi. Dolaysıyla bu hukuki kazanımlar kolay elde edilmedi.

İslamiyet’in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahlûk diye kabul ediliyor; hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu. Eski Türk Toplumunda kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazak atasözü ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”….
*
Türk toplumunda kadının saygın bir yeri vardır. Orta Asya’da kurulan ilk Türk devletlerinde kadın ve erkek eşit haklara sahipti. Devlet yönetiminde, hakanların yanında hatun adı verilen eşleri de söz sahibiydi. Kadınlar ata binip ok atar, top oynar, güreş gibi ağır sporlar yapar ve savaşlara katılırlardı. Toplumda tek eşlilik prensibine bağlı kalınır, ev eşlerin ortak malı sayılırdı. Namus ve iffete büyük bir önem verilirdi.
Osmanlı Devleti Dönemi’nde kadın haklarında gerileme oldu. Kadınlar evlenme, boşanma, miras ve eğitim işlerinde pek çok haklarını kaybettiler. Bununla birlikte köylerde ve kasabalarda yaşayan kadınlar, her alanda eşlerine destek oluyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında, erkeği cepheye giden Türk Kadını, çocuğunu yetiştirmiş ve evinin geçimini sağlamıştır. Hatta silâh ve cephane taşıyarak savaşa katılmıştır.
Türk toplumunda ailenin, ailenin içinde de kadının yeri ve önemi büyüktür.
Türkiye’de aile çağdaş hukuk anlayışına uygun olarak medenî kanun esaslarına göre kurulmuştur. Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, toplumsal uzlaşmanın en önemli şartlarından birisidir.

Ailenin toplumdaki yerini ve önemini Atatürk şu sözü ile açıklar: “Medeniyetin esası, ilerlemenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta yozlaşma, muhakkak sosyal, ekonomik ve siyasî bozulmaya sebep olur.

Kadının Sosyal ve Siyasî Haklarını Kazanması
Atatürk, kadının erkekle birlikte öğrenim yapması, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatta onlarla birlikte görev alması görüşünü benimsemiş ve savunmuştur. Atatürk Dönemi’nde Türk kadını aile kurma, eğitim yapma ve istediği mesleği seçme hak ve özgürlüğü gibi sosyal haklar kazanmıştır.

Türk ailesinin kuruluşunu yeniden düzenleyen Türk Medenî Kanunu’nun kabul edilmesiyle, toplumsal ve ekonomik hayatta kadın erkek eşitliği sağlanmıştı. Burada kadınların siyasî haklarından söz edilmemekteydi. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşebilmesi için, kadınlarımıza siyasî hakların verilmesi gerekiyordu. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında görevini fazlasıyla yapmış olan Türk kadını, ülke yönetimine de katılmalıydı.

Medenî kanun ile kazanılan haklardan sonra Türk kadınına yönetimde görev alabilmesini sağlayan siyasî haklar 1930’dan itibaren verilmeye başlandı. Önce 1930’da kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanındı. Türk kadını, 1933’te muhtarlık seçimlerine katılma hakkına kavuştu. Türk kadını, 1934’te yapılan anayasa değişikliği ile Avrupa ülkelerinin birçoğundan önce, milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazandı.

Atatürk bir konuşmasında; “Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır.” demiştir. Atatürk “Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, erkek ve kadının beraber olarak ilim ve bilgiyi kazanmasıdır.” sözü ile toplum hayatında kadının önemini belirtmiştir.

Böylece, Türk kadını, modern Türk toplumunda lâyık olduğu yeri tam olarak aldı.

İmtihan

     Bu dünya bir tecrübe ve bir imtihan meydanıdır. Teklif ve cihat yeridir. İmtihan / sınav ve teklif ise, hakikat ve gerçeklerin gizli kalmasını gerektirir. Ta ki, müsâbaka, yarışma ve mücahede / ceht ile Hz. Ebu Bekir’ler en yüce makamlara çıksın. Ebu Cehil’ler en aşağılara düşsünler. Eğer mâsum ve günahsızlar böyle musîbetlerde sağlam kalsa idiler, Ebu Cehil’ler aynen Hz. Ebu Bekir’ler gibi teslim olup, mücahede ile mânevî yükselme kapısı kapanacaktı ve imtihan sırrı bozulacaktı.

Kalemi  Terk Ediş…

     Arap edip, edebiyatçı ve güzel söz söyleyenlerinin, Hz. Muhammed’in dâvâsını kalem ile iptal etmeye, tarif edilemeyecek derecede ihtiyaçları vardı. Ve o Hazret’e karşı olan kin ve düşmanlıkları ve inatlarıyla beraber, en kolay, en yakın ve en selâmetli olan kalemle ve yazı ile karşılık vermeyi terk ettiler. En uzun, en zor, en tehlikeli ve en şüpheli olan kılıç ve savaş ile mukabele / karşı koymaya mecbûren başvurdular.

     İşte kesin olarak bundan anlaşılıyor ki, Kur’an’ın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Çünkü onlar her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler. Birinci yol; dâvâlarını iptal için daha uygun iken, onu terk ettiler! Hem mallarını, hem canlarını tehlikeye atarak -akılsızca- başka bir yola saptılar! Halbuki Müslüman olduktan sonra, siyaset âlemini / dünyanın idaresini ellerine alanlara akılsız denilemez. Demek ki, birinci yolu tercih etmekten kendilerini âciz görmüşler. Onun için, kalem yerine kılıca sarılmışlardır.

Âlem  Sınav  Yeridir

     Mâdem ki bu âlem, insanlığın imtihan / sınav meydanıdır. Müsâbaka / yarışma yeridir. İyilikle fenalığın birbirinden ayrılamayacak derecede muhtelif ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri ortaya çıksın. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, fena insanlar: “Ey mücrimler, ey suçlular! Bir tarafa çekiliniz!” diye olan tüyler ürpertici, yıldırım gibi şiddetli İlâhî emre mâruz kalacakları gibi; iyi insanlar da “Daimî kalmak üzere Cennete giriniz!” diyen Cenab-ı Hakk’ın nimet vericiliğine, lütuf ve şefaat ediciliğine yakışır bir tarzdaki emirlerine mazhar olacaklardır.

     İnsanlar böyle iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinat tasfiye ameliyâtına uğrayacak / temizlenecek. Kötülüğü, şerri, zararı doğuran maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennemin techîzâtı / cihazları tamamlanacak; iyiliği, hayrı, menfaatı / yararı doğuran maddelerin de bir tarafa çekilmesiyle Cennetin techîzâtı ikmal edilecek / tamamlanacaktır.

İslâm’ın  Emirleri

     İslâm’ın emirlerine karşı itaat ve isyan olduğu gibi, yaratılış kanunlarına dair emirlere karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükafat ve cezanın çoğu âhirette. İkincisinde daha çok dünyada olur. Meselâ, sabrın mükâfatı zaferdir. Tenbelliğin cezası fakirliktir. Çalışmanın karşılığı servettir. Sebat ve yılmamanın mükâfat ve ödülü gâlip gelmektir.

Ehl-İ  Hakk  Ve  Ehl-İ Dalâlet

     Ehl-i hak / hak yolda olanlar, ittifak / birlik ve beraberlikteki hak kuvvetini düşünmeyip  aramadıklarından; haksız ve zararlı bir netice olan ihtilâfa / anlaşmazlığa düşerler. Haksız ehl-i dalâlet / yanlış yolda olanlar ise, ittifaktaki kuvveti; aczleri vasıtasıyla hissettiklerinden, maksatların vesilesi olan gayet önemli bir ittifakı / birlik ve beraberliği elde etmişler.

     İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilâf hastalığının merhemi ve ilâcı: “Birbirinizle çekişmeyin sonra içinize korku düşer de, size heybet veren rüzgârınız, kuvvetiniz gider!” âyetindeki şiddetli İlahî yasağı ve “İyilik ve takvâ / din göstergesi üzerine yardımlaşın.” âyetindeki sosyal hayat bakımından, gayet hikmetli İlahî emri; hareket düstûru etmek ve ihtilâfın İslâmiyet’e ne derece zararlı olduğunu ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka galebesini, ne derece kolaylaştırdığını düşünüp; tam bir zaaf ve acz ile, o ehl-i hak kafilesine fedakârane ve samîmâne iltihak etmek / katılmaktır. Şahsiyetini unutmakla riya / gösteriş ve sunilik / yapaylıktan kurtulup, ihlâsı / samimiyeti elde etmektir.   

İsrail Terör Devletidir

I

         Özet

İsrail, Ortadoğu’daki birçok terör örgütünü kurmuş ve halen de desteklemektedir. Çünkü kendisi de bir terör örgütü olarak inşa edilmiştir. Bu yazıda ifade edileceği gibi gazeteci Uğur Mumcu’nun öldürülmesini İran üzerine yıkmıştır. Hâlbuki bu cinayeti MOSSAD ajanları gerçekleştirmiştir. İsrail Büyük Ortadoğu projesini tamamlayabilmesi için Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de önce “iç-cepheleri zayıflatarak” bir parçalanma meydana gelmesini istemektedir. Irak ve Suriye’de bunu başarmışlardır. Sırada İran ve Türkiye vardır. Bu dört devletten kopartılacak topraklarla kurulacak kukla Kürdistan’ın büyük İsrail projesine dâhil edilmesi düşünülmektedir. Ayrıca Yahudilerin Kürtlerle genetik akrabalıkları yalanı sözde bilim adamlarınca kamuoyuna servis edilmektedir.  Bu yazıda İsrail ve Terör bağlantısına dikkat çekilecektir.

Anahtar Kelimeler: İsrail, Terörizm, Uğur Mumcu, Arz-ı Mevud (Vaat Edilmiş Topraklar), GAP,  Gen Oyunları

Uğur MUMCU Cinayeti ve MOSSAD

Bir devlet terör uyguluyor ve terör örgütleri kuruyorsa o devlet terör devleti, terörist devlettir. İsrail’in kendisi de terörle kurulmuştur. Kuruluş mayasındaki terör virüsünü yıllardır devam ettirmekte terör örgütlerini beslemektedir. Bunun yanında bir devletin uyması gereken savaş hukukuna asla uymamakta terör vahşeti ile varlığını sürdürmekte ve bütün dünyaya huzursuzluk vermektedir. Türkiye dâhil birçok ülkenin aydınları, bilim insanları, siyasileri ve kanaat önderi insanlarını öldürmekten de asla çekinmemiştir. Cengiz ÖZAKINCI’NIN “Neveser (Yazar, Ne yazar, ne Yazamaz?)” isimli eserinden alıntı yaparak örnek vermek gerekirse  “Uğur Mumcu öldürülmeden 17 gün önce Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde İsrail’in Ortadoğu’da bir Kürt Devleti kurulması için daha 1968-1969’larda eyleme geçtiğini, özellikle Barzani aşiretine para, silah, donatım ve çeşitli destekler sağladığını kaynak göstererek yazdı”.

Üstelik Uğur Mumcu’nun İran tarafından öldürüldüğü yalanı Türk kamuoyunda yayılarak MOSSAD ajanlarının cinayeti hedef saptırma ile örtülmüştür. Bununla da yetinilmemiş İran Türkiye ilişkileri askıya aldırılmış ve iptal edilmiştir. Türkiye ekonomik kayıplara uğramıştır. “O yıllarda Amerika İran’a ambargo koymuş, fakat Almanya bu ambargoyu dinlemeyerek İran’la alışverişi artırmıştır. Türkiye’de madem Almanya ambargoyu tanımıyor öyleyse ben de İran’la ilişki kurar Körfez Savaşı’nda uğradığım zararları İran’la Ticaret yaparak kapatabilirim düşüncesiyle İran’la doğalgaz Anlaşması imzalamak üzere iken Türkiye İran yakınlaşması Amerika’nın ve İsrail’in çıkarlarına aykırı düşmüştür. Amerika ve İsrail Ortadoğu’da İran’ı düşman olarak görüyordu. Türkiye ile İran’ın arasını açıp Türkiye’nin İran’a saldırmasını istiyorlardı. Türkiye bir yandan Kürtçülük bir yandan kabaran gerici dalga ile boğuşurken Amerikalı İsrailli odaklar Türkiye’ye gericiliğin de bölücülüğün de İran tarafından beslendiğini fısıldıyorlardı. Türkiye’ye İran’a saldıracak olursa destekleyeceklerini de ifade ediyorlardı. Amerika ve İsrail’in baş düşmanları İran’ı Türkiye’ye vurdurmak istedikleri belliydi. O günlerde Türkiye Basının İran’a karşı savaş naraları attığı da unutulmamalıdır. Hâlbuki Türkiye’deki gericiliğin ve bölücülüğün gerçek destekçileri Amerika, İsrail ve Avrupa iken bir takım generaller de dâhil irtica ve bölücülüğünün en önemli dış kaynağının İran olduğu inancına kapılıp İran’a karşı yaptırımlar tasarlamaktaydı. Hâlbuki Türkiye’deki siyasal İslamcıların küçük bir bölümü İran yanlısı idi ama İran yanlısı olmayan diğer siyasal İslamcılara karşı bu düşünülmemeliydi. Başında fanatik Yahudi iş adamı Rothschild’in bulunduğu Aramco şirketi Suudi Arabistan’da Petrol tekelini elinde tutuyordu. Suudi Arabistan’ın siyasal İslamcılığı dünyaya yaymak için kurduğu Rabıta örgütünün bütçesi Aramco yani Rothschild tarafından karşılanıyordu. Amerika ve İsrail, Humeyni öncesi Şah döneminde İran’ın en sıkı dostuydu. Şah Amerika ve İsrail’in desteğiyle ayakta duruyordu. Ve Şah döneminde İran laik değildi. Şah döneminde de İran Anayasası Şii kuralları ile yönetilmekteydi. Kısaca Amerika tıpkı İsrail gibi İran’a düşmandır ve aynı zamanda Türkiye’deki gericiliğin de baş destekçisidir”. (Özakıncı: 42-43) İsrail Dışişleri Bakanı Şamir 1983’te Brüksel’de “Kürdistan’ı işgal altında tutan devletler Kürt halkının bağımsızlığını engelliyor” demişti. Tarih 1983. Yani PKK’nın Şemdinli Eruh baskınından bir yıl önce. Yıllar sonra 1991’de yine bir İsrail Dışişleri Bakanı bu kez David Levy “ABD’nin Kürtlere yiyecek yerine silah yardımı yapması gerektiğini” söylemişti (Özakıncı: 44).

İsrail’in Hedefi GAP

İsrail Devleti’nin kurulması ile birlikte Mısır, Irak, Ürdün, Suriye ve Lübnan birlikleri İsrail’e karşı saldırıya geçmişlerdi ancak neredeyse tüm dünyanın desteğini alan İsrail ordusu bu saldırıya direndi ve Arap birliklerini geri püskürttü bu savaş sonrasında İsrail topraklarını daha da genişletti. Sonuçta yaklaşık 8 ay süren savaş 24 Şubat 1949’da İsrail ile Mısır arasında yapılan barış antlaşması ile son buldu. Bölgede yaklaşık 7 yıl süren sessizlik ve barış 1956 yılı Ekim ayında tarafların tekrar savaş alanında karşı karşıya gelmesiyle son buldu. Bu savaş Birleşmiş Milletler müdahalesi ile çok fazla uzamadan bitti. İsrail her savaşta işgal ettiği topraklara dünyanın çeşitli noktalarından getirdiği Yahudi göçmenleri yerleştirmeye başladı ve bu tarihten sonra Yahudi nüfusu Filistin topraklarında artmaya devam etti. Ancak bu sessizlikte çok uzun sürmedi ve Araplarla İsrail Devleti arasında üçüncü bir savaş daha patlak verdi. 5 Haziran ile 10 Haziran 1967 arası yani tam altı gün süren bu savaş tarihte 6 gün savaşları ismiyle yerine aldı ve İsrail’in topraklarını Yaklaşık 4 kat büyütmesi ile son buldu. İsrail’in kuruluş tarihi olan 15 Mayıs 1949’dan sonra bu coğrafyada yapılan her savaş İsrail’in bu bölgedeki konumunun daha da sağlamlaşmasına ve topraklarının genişlemesine yol açtı. Sonraki yıllarda İsrail saldırganlığı artarak devam etmiş ve 1980’li yıllara gelindiğinde batılı ülkeleri ve Amerika’nın da desteğiyle İsrail bölgedeki en büyük güç haline gelmiştir (Taşkın: 19-20).

Güneydoğu Anadolu Projesi olarak bilinen GAP’ta büyük oyunlar oynandığı zaman zaman Türk basınına yansımıştır. İsrail “Vaat edilmiş” Topraklar planını özellikle bu bölgede uygulamaya devam etmiş ve etmektedir. Türk vatandaşları üzerinden İsraillilerin GAP’tan arazi aldıklarını tespit eden istihbarat raporları da bulunmaktadır. Daha önce aynı oyun Filistin topraklarında oynanmış Filistinliler üzerinden Yahudiler toprak alarak İsrail Devletini kurana kadar bu faaliyetlerini gizlemişlerdir. Güneydoğu Anadolu’da önemli bir alanın İsraillerin eline geçtiği alarmı verilmektedir. İsrail şirketlerinin GAP bölgesindeki toprak satışlarının önündeki en büyük engel ise “Millî Güvenlik Kurulu”dur. Çünkü gerektiğinde Millî Güvenlik Kurulu stratejik noktalarda bulunan kimi toprakların satışı ile ilgili olumsuz görüş bildirerek satışına engel olabilmektedir. İsrail şirketleri Türk Millî Güvenlik Kurulunun bu engelinden yani toprak satışlarına onay vermemesinden kurtulmak için de buldukları yol ise çok basittir; bazı yerli firmalar ile ortaklık kurarak bu engeli aşmaktadır (Taşkın: 45).

Bu sessiz istilanın dışında İsrail’in Türkiye’nin sularına ve GAP’a (Güney Doğu Anadolu Projesi) açıkça göz diktiği de bilinmektedir. İsrail Tarım Bakanlığından Ben-Meir “bölge halkları su sorunu için ortak bir çözüme yanaşmazlarsa savaş kaçınılmaz” diyordu. Hayfa Üniversitesi’nden Prof. Arman Sofer “Ortadoğu’da su kaynaklarının kullanımı yüzünden savaş çıkacak” demişti. Şimon Peres de o yıllarda “Bundan sonraki Orta Doğu Savaşı toprak yüzünden değil su yüzünden çıkacak, su üretmek için imkân yaratamazsak su için savaşacağız” diyordu. Ateş isimli haftalık bir dergide  “İsrail’in bir gözü Manavgat suyunda bir gözü GAP’ta, oralardan toprak satın alıyorlar” diye yazı çıkmıştı ve bu yazı o derginin ilk ve son sayısı oldu çünkü kapandı (Özakıncı: 45).

Şu husus dikkatlerden kaçmamalıdır: İsrail Yahudilerle Kürtlerin akraba olduğu yalanı ile göstermelik olarak onların koruyuculuğuna soyunmasını meşrulaştırmaya da çalışmaktadır. Irak-Suriye-İran-Türkiye’den koparılmış topraklarla kurduracağı kukla bir Kürdistan ile Arz-ı Mevud’un (Vaat Edilmiş Toprak) hazırlığını yapmaktadır. Irak’ta KDP-KYB desteği, Türkiye’de PKK, Suriye’de PYD, İran’da PJAK destekçileri ABD, AB ve İsrail’dir. Bunları görmemek ellerimizle kendi gözlerimizi kapatmak değil oymak demektir. “Bir de yazılarıyla konuşmalarıyla Avrupa, Amerika ve İsrail’in Kürt oyununu ezilmiş Kürtlerin insan hakları istemi diye gösterip kutsallaştırarak Türk halkını kandıran ve sundukları bu hizmet dolayısıyla yabancı efendilerince ünlendirilen ödüllendirilen paralandırılan sözde yerli aydınlar Uğur Mumcu’nun öldürülmesinde derin bir oh çekmişlerdir. Kürtlere insan hakları istiyorlarmış görüntüsü altında Amerika’nın Avrupa’nın İsrail’in yayılmacı amaçları doğrultusunda beyin yıkadıklarını apaçık görüldüğü halde yerli işbirlikçiler bunları saptırmaktadır. Uğur Mumcu öldürülmeden önce yazdığı yazısında “Kürtler sömürgeciliğe karşı Bağımsızlık Savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında yoksa CIA ve MOSSAD Anti-Emperyalist Savaş yapıyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi diye haykırmıştı (Özakıncı: 36-37).

“Uğur Mumcu’dan 2 yıl önce İsmail Beşikçi 1991’de yayımlanan “Kürt Aydın’ı üzerine düşünceler” adlı kitabında “Kürtlerin Müslümanlarla değil İsrail ile bağlaşık olmasını” öneriyordu. Türk halkı kimi zaman gözlerinin önünde Olup bitenleri bile göremeyeceklerini perdeleyici bir yayın bombardımanı altındadır. İsrail Dışişlerinden Yinon,  1982’de yayımlanan raporunda “Irak kuzeyde Kürt, ortada Sünni, güneyde Şii olmak üzere etnik ve mezhep ayrılıkları temelinde üç devlete bölünecek” demişti. Tarih 1982. Körfez Savaşı’ndan 9 yıl önce daha PKK bile sahneye çıkmamışken İsrail tutup Irak üçe bölünecek diyor ve gördüğümüz gibi adım adım bölünüyordu (Özakıncı: 37-38).

Günümüzde (2025-Haziran) de haddini bilmez bir İsrail gazeteci İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecek demektedir. Kendisine gösterilen tepkiler karşısında da ağzımdan öyle çıktı diye lakayt bir cevap vermektedir. İsrail Devletinin ve fanatik Yahudilerin bilinçaltı ve bilinçli hedefleri vaat edilmiş toprakları gerçekleştirmek için Türkiye’yi yıkmaktır. Tabii bunu bedeli büyük bir vahşet ve insanlık trajedileri de olsa başarmak istemeleri onların hezeyanıdır. Bu sanrının hiçbir gerçeklik ve sağlıklı vatan anlayışı temeli de yoktur. İsrail Devleti kurulduğu günden beri Filistin ve son olarak Gazze’de uyguladığı katliamlarla insanî değerlerini ve geleceğine kaybetmiştir.  Savaş silahlarla değil ancak “uygarlık bilinci ve ahlak nizamıyla” kazanılabilir.

Gen Oyunları

 Kuzey Iraklı Kürtlerin özellikle de Barzani aşiretinin Yahudi kökenli olduğu uyduruk bir sav olmasına rağmen siyasi bir ilişkiyi kan bağı uydurarak perçinleme çabası da bulunmaktadır. “İsrailli bilim adamları “ Kürtler üzerinde DNA araştırmaları yaptık, Kürtlerle Yahudiler arasındaki genetik bağları saptadık. Kürtlerin çoğu Yahudi’dir” diye bağırmaya, “ Y” kromozomunun Yahudilerde ve Kürtlerde ortak olduğunu gevelemeye başladılar. Kevin Brook “DNA  araştırmaları ve genetik buluşlar, Kürtlerin Yahudi soyundan geldiklerini kanıtlıyor diye bütün dünyaya haykırdı.  İsrail’de yayınlanan Ha’aretz  gazetesi, Prof. Ariella Oppenheim ile Dr. Marina Feirman’ın Kürtlerin genetik yapısının Yahudilere Araplarınkinden daha yakın olduğunu saptadıklarını bilimsel bulgulara göre Kürtlerle Yahudilerin kanda soydaş olduklarını açıkladı” (Özakıncı: 28). “Bilindiği üzere İsrail de Yurttaşlık için Yahudi bir anneden doğmuş olmak koşulu vardır. Fakat 1996’da yaklaşık 7000 Kuzey Iraklı Kürt Amerikan uçaklarıyla Kuzey Irak’tan alınıp Guam adasındaki Amerikan üstüne götürmüşlerdir. Aslında bunlara CIA’nın Kürtleri denmiştir. Kuzey Iraklı bu Kürtler Guama götürülmeden önceki yıllarda Kürtlerin DNA’sının Yahudilerle kandaşlık gösterdiğine ilişkin tek yazı yayımlanmış değildi. Kendilerine DNA testi oyunlarıyla Yahudi kimliği aşılanan binlerce Kuzey Iraklı Kürt şimdi yeniden Kuzey Irak’a getirilmiş Amerika ve İsrail güdümlü büyük Kürdistan için çalışmışlardır. İsrail’in Barzani ile ilişkilerini 1991’de Londra’da yayınlanan İsrail’in gizli Savaşı adlı kitapta tüm belgeleri ile gözler önüne serilmiştir. İsrail’deki Kürt Yahudilerin başı Haviv Şimoni Türkiyeli Yahudilerin çıkardığı Şalom gazetesinde Amerika’nın Kürt yanlısı tutumunu artırmasını istemiştir. İsrail’in Ortadoğu’da Büyük Kürdistan kurulması konusunda Amerika ve Avrupa ile aynı görüşte olduğu bilinen bir gerçektir. Yabancı ülkelerde bunu irdeleyen başka yayınlarda yapılmış ama dünyanın bildiği bu gerçekler her nasılsa Türklerden Türkiye’den saklanmıştır (Özakıncı: 30-33).

Sonuç

Şu anda uluslararası hukuku çiğneyerek İran’a saldıran İsrail, İran halkını isyana teşvik etmekte ve rejim değişikliği olacağı izlenimini vermektedir. Bu ifadelerden bazı  duygusal (limbik sistem) Türk milliyetçisi kalemler İran’da Türklerin hürriyet’e kavuşacağı çıkarımını yapmaktadırlar. Hatta bazıları daha da ileri giderek tarihî bir anakronizm yani tarihî olayları, toplumsal değişim ve dönüşüm ile çağları birbiriyle karıştırarak Aşkenazlarla Türklerin genetik akrabalığını İsrail’e telkin edilmesiyle akraba kökler savıyla adeta embriyonik (doğum öncesi) bir dönem düşüncesi göstermektedir.  Aşkenazların tarihsel olarak Türk kökenli olmaları ile Balkanlarda büyük Türk katliamlarına imza atan Bulgarların Türk kökenli yahut genetik akrabalığını siyasî ortamda katliamlar devam ederken Bulgarları çocukça ikna etmeye çalışmaktan ne farkı olabilir.

Hâlbuki İsrail vaat edilmiş toprakları gerçekleştirmek için her yolu, her yalanı, her cinayeti hatta bilimi bile saptırmayı mubah görmektedir.  İsrail’in İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin (1919-1980)  oğlunu başa geçirmek için hazırlıklar içerisinde olduğu görülmektedir. Şah Muhammed Rıza Pehlevi İran Türklerine siyasî, sosyal vb. baskıları uygulamış Batı taraftarı, monarşik bir hükümdardır. Ve demokratik, laik hukuk devleti temsilcisi olmayan bir hanedan yöneticisidir. Diğer taraftan ABD ve İsrail’in parçalamış olduğu Suriye ve Irak gibi ülkelerde de Türkmenlerin durumu ortadadır. Türkmenler ve Türkçe asla dikkate alınmamaktadır. İran’daki uygulamaların başka bir yanlış uygulamalarla Türklerin aleyhine kullanılması gelecekte ihtimal dâhilinde görünmektedir. İran’daki teokratik rejimin yıkılması İran’ın demokratik bir rejime geçeceği anlamına gelmemektedir. ABD yıllarca Irak’a demokrasi getireceği havariliğini yapmış aynı zamanda Kuzey Afrika’da yapılan Arap baharı operasyonları da Libya başta olmak üzere iç savaşları ve kan gölünü beraberinde getirmiştir. Tarihsel perspektiften bakmayan ve emperyalist amaçları analiz edemeyen duygusal yaklaşımlar hem milletleri hem de o milletin devletini felaketlere sürükleyebileceği unutulmamalıdır.

Kaynaklar:

Cengiz Özakıncı, Neveser (yazar, Ne yazar, ne Yazamaz?, Filika yayınları, 26. Basım, 2006, İstanbul.

Hasan Taşkın, İstihbarat Raporlarında İsrail’in GAP Senaryosu, Güneydoğu Topraklarında Neler Oluyor, Ozan Yayıncılık, 5. Baskı, 2005, İstanbul.

Gazi Paşamızı Kavramak

Atatürk’çü olduğunu vurgulayarak aydın geçinen, mensubu olduğu halkına küçümseyerek bakan sosyal yobazlarla, Atatürk’ü dinsiz, ayyaş gösteren milliyetsiz din yobazlarının, izzeti nefislerinde samimi namus taşıyorlarsa; Başbuğ Atatürk’ün bu vasıflarını vicdanlarında değerlendirsinler

Bugünler Lozan antlaşması uluslar arası taraflarca tartışılmaya açıktır sözleri ve Ege adalarının kaybının tartışılmasını isteyen art niyetli cühelaya Tarih Profosoru Yusuf Halaçoğlu’nun konuyla ilgili makalelerini okumalarını öneririm.

*
Osmanlı’nın bakiyesinden bağımsız ve bağlantısız Türkiye Cumhuriyetini kuran Başbuğu Atatürk’ü tekrar hatırlatalım;
Adı: Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Görevi: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ilk Cumhurbaşkanı
Zaferi: Türk milletini esaretten kurtarıp bağımsız bir devlet kurması
Lozan’daki sesi: “Türk milleti esir edilemez!” diye dünyaya haykırmasıdır.
Doğum yeri: Selanik
Yaşı: 57
Eğitim: Harp Akademisi
Savaş: 11
Madalya: 24
Nişan: 7
Yazdığı kitap: 11
Okuduğu kitap: 4000
Kurduğu fabrika: 48
Ve en önemlisi: Emperyalizme diz çöktürüp Lozan’da Türk’ün bağımsızlığını tescilleyen liderdir.
*
Ben,
Aynı takımı tutmayanla anlaşırım,
Aynı partiye oy vermeyenle anlaşırım,
Aynı dine inanmayanla da anlaşırım…
Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmeyenle ASLA anlaşmam!
*
Bu ülkenin aydın samimi vatandaşlarından bir fert olarak diyorum ki;
Ben, bu ülkenin tapu senedi olan Lozan Antlaşması’nın mimarını unutmam!
Ben, Anayasa’nın ilk 4 maddesi gibi sapasağlam dururumun değiştirilmek istenmesini vatan hainliğiyle yorumlarım.
Ben, Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin evladıyım!
Ben Atatürkçüyüm,
Ben Cumhuriyetçiyim,
Ben Laikim,
Ben Antiemperyalistim,
Ben Tam bağımsız Türkiye’den yanayım,
Ben Türk Milletindenim diyenlerdenim.
Ben “SEVR’İ” savunan,
Türk milletine tuzak kuranların düşmanıyım.
Hırsızın, vurguncunun, ahlaksızın düşmanıyım.
Allah’la aldatan sahtekârların düşmanıyım.
Atatürk’e küfreden sözde dindarların düşmanıyım.
Ben, “susan dilsiz şeytandır” sözünü hayatının merkezine koyanlardanım.
Ne kökümü inkâr ederim, ne de dalımdan koparım.
Ben, Lozan’da namusumuzu imzalayan bir liderin evladıyım.
Ne mutlu Türk vatanını kurtaran, Türk devletini kuran, Türk milletinin yolunu aydınlatan Atatürk’ün izinde yürüyenlere!
Ne mutlu Türk’üm diyene!
*
Evet; bu söylemim esas itibarıyla aydın Türk insanının sesidir!

Zarara Bakış

     “Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz.” Hadisi esaslı bir kaidedir. Hadîs-i Şerîf, şefkat hakkını ve merhamete lâyık oluşu, onlardan gidermiştir. Bundan dolayı bu gibilere acınmaz ve merhamet edilmez.

Musîbet

     Asıl ve zararlı musîbet, dîne gelen musîbettir. Dinî / Dinsel musîbetten her zaman Hz. Allah’a sığınıp feryat etmeli. Fakat dinle ilgili olmayan musîbetler, hakîkat noktasında musîbet değildir. Bir çeşit Rahmanî hatırlatmadır. Nasıl ki bir çoban, başkasının tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atar. Onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtulmaları için bir ihtardır. Memnûn olarak dönerler. Öyle de, çok zahirî / görünen musîbetler var ki, İlâhî birer ihtar ve îkaz / uyarıdır. Bâzı günahlara keffaret olup affına vesiledir. Bir kısmı gafleti dağıtıp, insanlık îcâbı olan aczi ve zaafı bildirip, bir nevi huzur verirler.

Fısk

     Fısk, haktan ayrılmaktır, hadden tecavüzdür. Ebedî hayatı terk etmektir. Ebedî hayattan çıkmaktır. Fıskın kaynağı; aklî, gadabî ve şehevî denilen üç kuvve / kuvvetin aşırı gitmesinden ve aşırı geri kalmasından ortaya çıkar. Evet, aşırı gidiş ve geri kalışlar; delillere karşı bir isyandır. Âlem sayfasında yaratılan deliller, İlahî ahdler hükmündedir. O delillere muhalefet edenler; Cenab-ı Hakk’la fıtraten yapmış oldukları ahdlerini bozmuş olurlar.

İnsan ve  Dünya

     Ticaret ve memuriyet için, önemli görevlerle bu imtihan ve sınav yeri olan dünyaya gönderilen insanlar; ticaretlerini yapıp, vazîfelerini bitirip, hizmetlerini tamamladıktan sonra, yine onları gönderen Yüce Yaratıcısına dönecekler. Kerîm olan Mevlâlarına kavuşacaklar. Yani bu fâni / geçici dünyadan gidip bâkî âlemde, Allah’ın yüce huzuruyla şereflenmiş olacaklar. Sebeplerin zorluklarından, vasıtaların karanlık perdelerinden kurtulup, Rahîm olan Rablerine, ebedî saltanat yeri olan Cennette perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Yaratıcısı ve ibadet ettiği Mâbudu, Rabbi ve Seyyidi / Efendisi ve Mâliki / Sâhibi kim olduğunu bilip, bulmuş olacak.

Mümkün  Müdür  ki,

     Hiç mümkün müdür ki, insanın bütün varlıklar içinde ehemmiyetli bir kabiliyeti olsun da, insanın Rabbi de, insana bu kadar muntazam eserleriyle kendini tanıttırsın da, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa, hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini O’na sevdirmese, hem bu kadar nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamdle O’na hürmet etmese; cezasız kalsın, başı boş bırakılsın? O izzet, gayret sâhibi Yüce Allah, ona bir ceza yeri hazırlamasın? Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman ve Rahîm olan Allah’ın kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere; bir mükâfât yeri ve ebedî saadet mahalli olan Cenneti vermesin?

Hakîkat,  Kusûrdan Uzaktır

     Yeryüzü; hareket, zelzele ve depreminde; vahiy ve ilhama mazhar olarak, emir altında depreniyor. Bazen de titriyor. Sonsuz Kudret Sâhibi Allah; hava, su, toprak ve ateş gibi her bir unsura çok görevler vermiş. Her bir görevde çok netîceler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazîfe / görevinde, bir tek netîcesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, diğer güzel netîce ve sonuçlar; bu netîceyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netîce, meydana gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur; o vazîfeden men’ edilse / yasaklansa, o zaman o güzel netîceler adedince hayırlar terk edilir. Gerekli bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar sayısınca şerler yapılır. Çünkü bu, bir tek şer gelmesin diye yapılan gayet çirkin, hikmete aykırı ve gerçeğe ters düşen bir kusurdur. Kudret, hikmet ve hakîkat ise, kusurdan berîdir. Madem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir kapsayıcı isyandır. Çok mahlûkatın hukukuna aşağılayıcı bir tecavüzdür. Elbette o cinayetin azîm çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura umumî görevi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi; hikmet ve adâletin ta kendisidir. Mazlûmlar için rahmetten başka bir şey değildir.

İsrail’in Saldırdığı İran…

İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş bölgede önemli değişmelere yol açacak. Ben, başından beri ABD/ İsrail’in asıl hedefinin, İran’ın nükleer silah edinmesini önlemek bahanesiyle, İran’ı bölmek olduğunu düşünüyorum.

Bu savaş öncelikle, Suriye’den sonra İran içinde bir Kürt devleti yapılandırmak için başlatıldı. Bu hemen olacak bir şey değil. Çünkü           İran’daki Kürt nüfusu (yaklaşık %8-10) dağınık, Şii-Sünni ayrımıyla bölünmüş ve bir kısmı rejime entegredir. Ayrıca Irak ve Suriye’ye kıyasla İran Kürtleri arasında ayrılıkçılık daha zayıf destek buluyor.

Bu yüzden ABD/ İsrail’in ilk aşamada İran askeri gücünü imha etmek ve rejimin değişmesini sağlamak isteyeceklerini düşünüyorum. İran içindeki rejim savaş sürecinde zayıflayacak mı, değişecek mi yoksa gücünü pekiştirecek mi şimdiden öngörmek kolay değil.

Savaşın ne kadar süreceği ve başarıya ulaşıp ulaşmayacağını da tahmin etmek kolay değil. Çünkü süre ve sonucu belirleyecek çok faktör var.Mesela savaşın başka devletlerin katılımıyla genişleyip genişlemeyeceğini henüz bilmiyoruz.

**********************************

İran’da Sosyal Yapı

İran’a 12 yıl önce bir grup arkadaşla seyahat yapmıştık. Bu seyahatimizde edindiğim bazı bilgileri köşe yazılarıyla paylaşmıştım. 11.02.2013 tarihli köşe yazımda paylaştığım bazı bilgileri hatırlayıp güncellemek istedim.

İlk tespitim İRAN’DA NÜFUS POLİTİKASI ile alakalı olup şöyle idi: “İran’da devrimin ilk yıllarında Humeyni tarafından doğum kontrol yöntemlerinin haram ilan edilmesiyle başlayan nüfus arttırma politikası devam ediyormuş. 1979 Devrimi öncesi 34 milyon nüfusa sahip olan bir ülke olan İran’da, (1980-1988 arasında yaşanan 8 yıllık Irak savaşı sırasında bir milyon kayıp vermesine rağmen) bugün nüfus 80 milyona ulaşmış. Son yıllarda nüfus artış hızı dramatik bir şekilde düşmüş, çünkü erkekler 35, kadınlar ise 25-30 yaşından önce evlenmez olmuş. Ayrıca 2013 itibariyle işsizlik oranı %25’i aşmakta imiş.”

Güncel durum ise şöyle:

  • İran’da nüfus artış hızı daha da düştü; doğurganlık oranı 1.6’ya kadar geriledi (nüfus yenilenme eşiğinin altında).
  • İşsizlik gençler arasında %30’u aştı; üniversite mezunları arasında yaygın.
  • Göç artıyor: beyin göçü ve siyasi sebeplerle Batı’ya kaçışlar devam ediyor.
  • Toplumsal hoşnutsuzluk yüksek; kadınlar başta olmak üzere genç kuşakta rejime karşı öfke birikti.

*****

Eğitim ve Teknik Seviye

2013’te öğrendiğimize göre, “İran okullarında özellikle fen bilimlerinde çok iyi eğitim veriliyordu. İran’da mühendis olarak mezun olan bir gencin direkt NASA’da göreve başlayabilecek bilgi ve birikime sahip olduğu söylenmişti. Ancak sosyal bilimlerde aynı kalite söz konusu değildi.”

2025’te İran bilim açısından belli konularda Türkiye’den ileride.

•           İran, bölgenin en çok bilimsel yayın yapan ülkeleri arasında yer alıyor.

•           Üniversite ve AR-GE seviyesinde, özellikle nükleer teknoloji, füze sistemleri, drone üretimi ve siber savaş alanlarında dikkat çekici ilerlemeler sağladı.

•           İran yapımı kamikaze dronları, Rusya’nın Ukrayna savaşında kullandığı silahlar arasında yer aldı.

Bu durumun savaş üzerindeki bir etkisi olacağı muhakkak. Bilim ve teknoloji birikimi, özellikle asimetrik savaş (drone, füze, siber saldırı) alanında İran’a avantaj sağlıyor. Ancak hava üstünlüğü gibi konvansiyonel savaş gücünde İsrail karşısında hala zayıf. İsrail’in ilk saldırısında İran’ın komuta kademesi ve hava savunma gücünde çok ciddi zayiat vermiş olması İsrail’in istihbarat ve teknolojik üstünlüğünü gösteriyor. İran halen uçak kaldıramıyor, füze atışlarıyla denge sağlamaya çalışıyor.

**********************************

İran’da Etnik Kimlikler

2013’te İranlı Türklerden aldığım bilgiye göre: 2010 rakamlarıyla İran nüfusu içinde Türklerin oranı yüzde 49; Farslar yüzde 29, Kürtler yüzde 8,5 Beluçlar yüzde 4, Araplar ise yüzde 2,5 oranında; Başkent Tahran’da Türk oranı yüzde 50’nin biraz üzerinde idi. Tahran İstanbul’dan sonra en büyük Türk şehri. İran’daki Türkler Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşgay Türkleri, Afşar ve Bahtiyari Türkleri ile Türkmenlerden oluşuyor.

İranlı Türkler kendilerini hem Türk ve hem İranlı olarak görüyordu. Türk olmakla da gurur duyuyordu, İran tarihi ve kültürünün bir parçası olmaktan da.

Arap Baharı gibi hareketlere kalkışmayı veya belli şehirlerde hâkimiyet sağlayıp buralarda bağımsız bir devlet kurmayı düşünmüyorlardı. Çünkü O’nlar kendilerini İran’ın asli sahipleri olarak görüyorlar. Tıpkı Farslar, Araplar gibi. “Biz bütün İran’da söz sahibi olmalıyız. Ülkenin tamamı için hedeflerimiz olmalı” diyorlardı.

Kürtlerin (PJAK) ABD’ye dayanarak Irak, Türkiye ve İran’da bağımsız devlet kurma gayretlerini doğru bulmuyorlardı. Başkasının gücüne dayanarak sağlanacak bir devletin bağımsız ve kalıcı olamayacağı kanaatindelerdi.

****

Bu bilgileri güncellemeye çalıştığımda farklı kaynaklarda farklı rakamlara ulaştım.

İran güncel nüfusu yaklaşık 92 milyon.

İran, etnik kökenlere dair resmi nüfus sayımı yapmıyor. Etnik kimliklerin oranları araştırma kuruluşları, akademik kaynaklar ve dış gözlemciler tarafından yapılan tahminlere dayanıyor. Çeşitli araştırmalara göre İran’daki Türk nüfusun 25-40 milyon arasında olduğu bildiriliyor. Dünya Bankasına göre yüzde 42 olan Türk nüfusun, ortalama yüzde 40 mertebesinde olduğu kabul görüyor.

Bazı kaynakların verileri bu bilgilerden epeyce farklı. Farslar: %50 civarında, Azerbaycan Türkleri: %25-30 arası, Türkmenler: %2 olarak veriliyor.

Her halde İran’da nüfusun yarısının Fars olmadığını söyleyebiliriz.

Günümüzde, İran’daki Azerbaycan Türklerinin milliyetçilik ve dil hakları talepleri arttığı ancak hâlâ İran’ın bütünlüğü içinde hak arayışının baskın olduğu ifade ediliyor.

**********************************

Rejime Tepki

2013’teki seyahatimizde bize verilen en ilginç bilgilerden biri inanç ekseninde idi: Gençlerden bir kısmı molla rejiminden çok rahatsızdı ve daha fazla özgürlük istiyorlardı. Bunlar tepki olarak İslam öncesi Zerdüştlük dönemi simgelerini kullanmaya başlamışlardı. Gençler “mollaların İslam’ını yaşamaktansa Zerdüştlüğü tercih ederiz” mesajı veriyorlardı.

2025’te ise durum şöyle: Rejime karşı protestolar daha örgütlü hale geldi. Sosyal medya üzerinden organize olan direniş ağları mevcut. Güvenlik teşkilatı / Devrim Muhafızları sert yöntemlerle baskı uyguluyor. Zerdüştlük değil ama İran milliyetçiliği, modern laik değerler ön plana çıkıyor.

Halkın bir kesiminde “İsrail ile değil, önce rejimle hesaplaşma” düşüncesinin hakim olduğu söyleniyor.

İsrail İran’ın iç cephesini çökertmek için PKK’nın İran kolu PJAK’ı ve rejime tepki duyan kitleleri kullanmaya çalışacak.

Devam edeceğiz…

Ben Yaşadım

29 Mayıs’ta, dostlarım bana saygı günü düzenledi. Bir de kitap yayımladılar. Bu sevgi tsunamisi karşısında her türlü teşekkür cılız kalır. Sağ olsunlar, var olsunlar… Olup biteni, katılan değerli dostları, önce Saliha Sultan  ardından da Yağmur Tunalı yazdı.

Toplantıda benden de konuşma isteyecekler diye düşünüp kafamdan bir şeyler hazırlamıştım. Fakat günün yoğunluğu ve heyecanından, o düşüncelerin pek azını söyleyebildim. Günün sonunda düşünceler insanın kendine yönelince ister istemez bir muhasebe yapma mecburiyeti doğuyor. İşte o muhasebeyi anlatmak isterdim. Gerçi Saliha Sultan’ın röportajında az da olsa biraz bahsettim. Şöyle demişim:

“Hayatım boyunca burnumun dikine gittim, yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım. Benim hiç keşkem yoktur. Şu an karşımda, kitaplığımda, İdris Yamantürk’ün ‘Türk Milletine Borcumuz Var’, öte yanda Şakir Akça’nın ‘Ata’ya ve Sılaya Borcum’ kitapları duruyor. Onlardaki bu his bende de var. Ülkemize, Türkiye’ye borçluyuz ve ne yapsak bu borcu ödeyemeyiz. Onca yıl yaptığım çalışmaları yetersiz hissediyorum. Keşke daha fazlasını yapabilseydim. Tek keşkem bu… Kıymet bilenler sağ olsun, ancak maksat kıymet bilinmesi değil çalışmalarımızın Türkiye’ye tesir etmesi, ülkemizi iyi tarafa doğru çekebilmesi.”

Pekin’de 55 gün

Muhasebemin özeti bu. Doğru bildiğimi yaptım. Doğru bildiğimi yapmaktan çekinmedim. Etkim ne kadar oldu? İstediğim kadar değil. Fakat yaptım.

Konuşmamı düşüncemde hazırlarken aklımdaki fonda gençliğimde beni çok etkileyen bir film sahnesi vardı: Pekin’de 55 Gün filminden bir sahne. Baş rollerde Charlton Heston, Ava Gardner ve David Niven oynuyor. Film 1963 tarihli. Türkiye’de oynatılışı 1964. O zamanlar film sadece sinemada seyredildiğine göre ben ‘64’te, yani 19 yaşımda seyretmiş olmalıyım. Demek ki epey etkileyiciymiş. Belki de insan o yaşlarda kolay etkileniyor, ondandır.

Emperyalistlerin Çin’i sömürmesine, aşağılamasına, her istediklerini yaptırmasına isyan eden, kendilerine Boksörler diyen bir gizli teşkilat 1900 yılında, Pekin’de yabancıların oturduğu yerleşkeyi kuşatır. Savunmayı bir Amerikan deniz piyade Binbaşısı Matt Lewis yönetmektedir. Onunla gönül ilişkisi yaşayan- gönül ilişkisi yoksa film yoktur- Barones Natalie İvanoff Rusya’yı terk etmiş bir aristokrattır. Lewis’i Charlton Heston, Barones Natalie’yi de tabii Ava Garden oynuyor.

Ben yaşadım!

Barones, bir zamanlar Rus aristokrasisinin ve aristokrat sosyetesinin zirvelerindeyken ülkesini ve servetini terk etmek zorunda kalmış. Boksörler yerleşkeyi muhasara edince bir Rus diplomat Natalie’yi bulur ve Çin’i terk etmesi için ricacı olur. Natalie reddeder. Diplomat, “Fakat Barones İvanoff” der, “Burada yaşayamazsınız.” Barones’in hafızama kazınan ve hayran kaldığım iki kelimelik cevabı şöyledir: “Ben yaşadım!” 

“Ben yaşadım!” Bunu söyleyebilmek öyle kolay bir iş değil. İnsanın hayatında onun “Ben yaşadım” demesine mâni olacak o kadar çok engel var ki. Engelli koşu gibi. Bunların birini aşamasanız, birini devirseniz, ahir ömrünüzde “Keşke…” demek zorunda kalırsınız.

Engeller: Bu tehlikeli. İtibarım ne olur… Ama onlar istemiyor. Annem- babam istemiyor. Hocam istemiyor. O istemiyor, öbürü hayır diyor. Ayıplarlar. Kızarlar… Hepsini teker teker aşmalısınız. Hedefinize kilitlenmeli ve engellere aldırmamalısınız. Aksi takdirde keşke şunu yapsaydım. Keşke çekinmeseydim. Ne olacaksa olsaydı… Keşke, keşke, keşke. Fakat zamanı geri saramazsınız. Keşke size yapışır ve o keşkeyi, ölünceye kadar taşırsınız. Dilimizde öyle keşkeler için özel bir kelime var: Ukde.

Keşkesiz, ukdesiz

Natalie’yi Pekin’de, yabancı yerleşkesinde bıraktık, ona dönelim. Rusya’ya gitmeyi kabullense, “Keşke kalsaydım.” diyecekti, gitmedi ve kaldı. Barones, pahalı elbiselerini çıkarır ve bir hemşire olarak yaralıların, hastaların tedavisine koşar. Eski servetinden kalma değerli mücevherlerini de satıp savıp ilaç ve tıbbi malzemeye yatırır. Bunu yapmasaydı, tuvaletlerinin içinde, asil asil, takılarını takıp otursaydı… Hayır! Yaptı. Yapmasaydı, keşke, diyecekti. Cephede, yaralıların yardımına koşarken yaralanır ve ölür. Ama yaşamıştır. Keşkesi yoktur.

Sekiz emperyalist devlet; İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya-Macaristan, Rusya, ABD, Almanya ve Japonya “sekiz millet ittifakı” denilen birliği kurup Çin’i ezen bir harekete girişirler. Boksörleri katlederler, Pekin’i günlerce yağmalar ve yabancı yerleşkesini kurtarırlar. Biz yedi düvel deriz. Bunlar sekiz düvel. Emperyalizmden bu kadar çekmiş bir ülkenin şimdi aynı ayıbı Uygurlara yapması hazin.

Ben emperyalistleri değil Boksörleri tutuyorum. Fakat asıl kahramanım, açık ara farkla Barones Natalie Ivanoff.

İnsan ve Görevi

     İnsanın görevi; beden makinesine yerleştirilen lâtif / güzel, şirin duygular, din ve imanın içerdikleri uzuv / organların gereklerini yerine getirmek ve bunu tek gaye bilmektir. Bunların vücuduna / bedenine, fıtratına / yaratılışına konmasının hikmet ve amacının iki sebebi var:

     Biri: Asıl Mün’im / Nimet Verici olan Hz. Allah’ın çeşit çeşit nimetlerini, kuluna hissettirmek. Bu hissedişten hareketle kulun; şükür ve ibadetinden geri kalmamasını hatırlatmak.

     Diğeri: Âlem’de tecellî eden / yansıyan, görülen kutsal isimlerini; birer birer kuluna tanıttırmak.

İnsan bunları zevkle tanıyarak; tahkikî bir iman / inanç sahibi olarak, bu iki esas sayesinde; mükemmellik yolunda, ondan istenen gelişmeyi gösterebilmek. 

     İnsanın hayatı ve sayısız istidat ve kabiliyetlerle donatılmasından beklenen mükemmellik ve görevler ise şunlardır:

     Bedenine konan mizan / ölçeklerle yani aklı, idraki ve muhakemesiyle; rahmet hazinelerindeki maddî manevî nimetlerin veriliş hikmetlerini akıl terazisiyle tartmak.

     Fıtrat ve yaratılışına yerleştirilen -anahtar hükmünde olan- maddî manevî uzuv ve organlarla; Kutsal İlâhî İsimler’in gizli definelerini açmak.

     İnsanın; kardeşleri olan diğer mevcûdat ve varlıkların nazarında; İlâhî İsimler’in garip / şaşırtıcı, parıltılı görünüşlerinin nümune ve örneklerini, hayatıyla sergilemek ve onları görünür kılmak.

     İnsanın; hâl ve sözleri ile Hakk’ın Rububiyet kapısında ubudiyet ve kulluğunu ilân etmek.

     İnsanın, güzelliğinin; Allah’ın Güzel İsimleri’nin kendisinde yansımalarından ileri geldiğinin şuur ve bilincinde olarak; Ezelî Şâhit / Gören Allah’a -Allah bilip gördüğü hâlde- yine de, kendisini O’na sunmak.  

     Hayat sahiplerinin, hayat belirtileri olan; hâl diliyle yaptıkları selâm ve dualarla; hayat vericileri Allah’a kulluklarını arzetmelerini görüp anlamak ve göstermek.

     Hayatına verilen ilim, kudret ve irade gibi sıfat ve hâllerinden küçük nümûneleri kıyas ederek; Yaratıcı’nın mutlak / sınırsız sıfatlarını ve kutsal işlerini fehmedip anlamak. Meselâ: Nasıl ki, ben azıcık ilim, irade ve gücümle bu evi böyle düzgün yaptım ise, bu âlem sarayının yapıcısının da, âlem kasrının büyüklüğüne nispetle; kudret sahibi, bilen ve hikmetle yapan olduğunu fehmetmek.

     Varlıkların herbirinin kendine mahsus bir lisan ile Allah’ın birliğini onaylamasını fark etmek.

     Sanatla yaratanın Rububiyetine / Rablığına işaret eden kelimeleri okumak.

     İnsanın, acz ve fakr derecelerini nazara alarak; sanatla yaratan ve sınırsız imkân sahibi olan Allah’ın sonsuz tecellî derecelerini düşünmesi. Tıpkı, açlığın dereceleri nispetinde, yeneceklerin sayısız lezzetleri anlaşılacağı gibi. Velhasıl insan, sonsuz acz ve fakrı ile, Yaratıcı’nın sınırsız kudret ve zenginliğinin derecelerini anlamakla mükelleftir.

x

     Hayatın mahiyeti ise:

     Yüce Allah’ın garip, şaşırtıcı ve hayret verici İlâhî İsimlerini aksettiren eserlerin listesi.

     İlahî sıfat, iş ve emirlerin anlaşılmasına bir mikyas ve ölçü.

     Kâinatın içindekilere ve nefsin dışındaki âlemlere dair bir mizan / ölçü.

     Büyük âlemin bir misal ve örneği.

     Kâinatın bir haritası.

     Kitab-ı Kebîr / Büyük Kitap hükmünde olan Kâinatın bir fezlekesi / özeti.

     Defineleri ve gizli hazineleri açacak anahtarların mahzeni olma keyfiyetidir.   

x

     Hayatın sûreti ise şudur:

     Hayat, mektûb / yazılmış bir kelimedir. Esmâü’l-Hüsnâ’ya delâlet eder.

     Hayatın hakîkati ise, Allah’ın her şeyde tecellî etmesine aynalık etmektir.

     Hayatın saadet ve kemâli ise, hayat aynasında görünene karşı;

     Şuur ve bilinçle muhabbet, şevk ile ibadet etmektir.

     Hayat, böyle gayelere yönelik olduğu için, hayatı nefsanî hazlara sarf etmemeli.

     Kaldı ki, diğer hayat sahipleri, hatta bitkiler bile, bahsedilen gayelerin bazısında, insana şerik ve ortaktır.

     Nar, elma ve dut gibi san’atlı meyveler birer kudret kelimeleridir. İlahî İsimleri ilân edip okutturuyorlar. Onların hayatlarının gayeleri, bu gibi işlerdir. Yoksa, bu meyvelerin suretlerinin gayeleri olan yenilmek, hayatlarının gayesi değildir. Ancak ölümlerinin gayesi olabilir. Fakat diğer hayat sahipleri, bütün gayelerde insanla eşit olamaz.

     Çünkü, herşeyi içine alan ayna insandır. Öyle ise insan, kendinden çok aşağı olanlardan daha aşağı olmamalı. Nitekim:

     Mü’minin / inananın kıymetini ilân eden şu kudsî hadis insana yeter:

     “Arzım (yeryüzü) ve semam (gökyüzü) Beni içine alamaz. Lâkin Ben mü’min kulumun kalbine

girerim.”